Cinque Terre
Yeni Dünyanın Yedi Harikasından Tac Mahal
H

indistan’a İslâmiyeti Türkler getirdi. Burada muazzam bir devlet kurdular. Emir Timur’un torunu Bâbür, şansını denemek üzere Kâbil’den dedesinin vaktiyle işgal ettiği Hindistan’a yürüdü. Az bir kuvvetle burada yerleşti ve insanlığa emsalsiz eserler hediye eden muazzam bir imparatorluk kurdu. Bâbürlü hükümdarlarının herkesçe bilinmeyen ve doğrusu güçlü asker hüviyetlerinden de beklenmeyen bir hususiyeti vardır. O da hanımlarına duydukları emsalsiz bağlılıktır. 

İşte 2007’de yeni dünyanın yedi harikasından biri seçilen ve UNESCO dünya kültür mirası listesinde yer alan Tac Mahal de böyle romantik bir aşkın mahsulüdür. Niçin romanı yazılmaz, filmi yapılmaz, doğrusu anlaşılacak gibi değildir.

İngiliz Lordu Edward Lear, “İnsanlar ikiye ayrılır: Tac Mahal’i görenler ve görmeyenler” demiş. Tac Mahal, Hindistan hükümdarı Hürrem Şah Cihan’ın çok sevdiği zevcesi Ercümend Banu-Begüm Mümtaz Mahal için Agra şehrinde yaptırdığı bir türbedir. Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve güzel âbidedir.

Mümtaz Mahal’in babası Âsaf Han, Karakoyunlu Türkmenlerinden İranlı bir vezirdi. Ancak Şiîliği terk edip Sünnî olmuştu. Vaktiyle soylular yaptıkları el işlerini Mina Pazar denilen bir kermese götürüp satar ve parasıyla hayır işlerlerdi. 

O zamanlar şehzâde olan Şah Cihan, anne tarafından akrabası 20 yaşındaki Mümtaz Mahal ile burada tanıştı. Güzellik ve zekâsına hayran oldu. Tarihin en büyük aşklarından birisi burada doğdu. Evlilikleri 20 sene sürdü. Bu zaman zarfında Şah başka kadına bakmadı. 14 çocukları oldu. 7’si yaşadı. Mümtaz Mahal sonuncuyu doğururken vefat etti. Çocuk doğururken ölen kadınlar Hind kültüründe muhterem kabul edilir.

Bu elim hâdise Şah Cihan’ı mahvetmeye yetti. Şah’ın gözü dünyayı görmez oldu. Sevgili zevcesi için Yamuna Nehri kıyısında bir türbe inşa ettirmek üzere İstanbul’dan mimar istedi. Mimar Sinan’ın talebesi ve Sultanahmed Câmii mimarı İsa Efendi gönderildi. 1632’de temeli atılıp günde 20 bin işçi çalışarak 22 senede tamamlandı. Racistan’dan gelme şeffaf mermer iç duvarlar, yakut, safir, pırlanta, zümrüt, akik, firuze, sedef ve inci ile süslendi. Türbenin iç ve dış çevresine Yâsin Sûresi mermerin içine siyah mermer hakkedilerek yazıldı. Köşelere zelzelede yıkılırsa binaya zarar vermesin diye dışa doğru eğik dört minare eklendi. 

Türbenin giriş kapısı 33 m. yekpare mermerdir. Solda zarif bir câmi, sağda bunun simetriği mihmanhâne (misarfirhane); havuzlarla bezeli bahçe ve kırmızı taştan muhteşem dış kapı insanı büyülemektedir. Sömürge devrinde açgözlü bir İngiliz Vâlisi bu muhteşem binâyı satışa çıkardıysa da, borsadaki kriz sebebiyle alıcı bulamamıştı.

Şah Cihan, kendisi için de Tac Mahal’in yanına siyah matem renginde bir benzerini yaptırmak isteyince, hazineyi büyük masraflara sokacak bu teşebbüsü engellemek üzere oğlu Âlemgir Evrengzib kendisini tahttan indirip Agra Kalesi’nde ikamete mecbur etti. Şah Cihan hiç itiraz etmedi. Ömrünü, sekizgen şekli sebebiyle Müsemmen Burç denilen odada kimseyle görüşmeksizin Tac Mahal’i seyrederek geçirdi. Ölüm döşeğinde de önüne ayna koydurarak Tac Mahal’i seyretmeye devam etti. Vefat edince zevcesinin yanına gömüldü. 

Şimdi iki âşık sesin yedi kere yansıdığı bir odada ebedî uykularını uyuyor. Âlemin yedi köşesinden gelen sayısız ziyaretçi de bu mümtaz aşkın iki kahramanını anıyor. Bütün dünya, 4 asır evvel ilim, duygu, emek ve bilgelikle inşa edilen bu muazzam eserin karşısında hayranlıkla eğiliyor.


Başlık
Muhteşem Süleyman’ın Muhteşem Türbesi
İstanbul’da En Yüksek Osmanlı Eseri: Beyazıt Kulesi
İstanbul’da Abidevî Bir Osmanlı Eseri: Hürrem Sultan Hamamı
İstanbul’da en çok ziyaret edilen Eyüp Sultan Camii.
Dokuz Asırlık Kayseri Ulu Cami Dimdik Ayakta
Dekorasyon Bakımından Benzeri Olmayan Bir Şaheser: Yıldız Hamidiye Camii
İstanbul’da Zerafet Timsali Bağdat Köşkü
T
opkapı Sarayı'nın köşklerinden en güzeli Bağdat Köşkü'dür. 1639'da Sultan 4.Murat tarafından, Bağdat'ın zaptından sonra, bu zaferin hatırasına yaptırılmıştır. Mimari Kasım Ağa'dır. Köşk sekiz cephelidir. Dört girinti dört çıkıntı ve kubbe saçağı ile orijinal bir mimariye sahiptir. Çepçevre saçağın tavanı dört köşe çitalarla yapılmıştır ve mermer sütunlar tarafından tutul kaplama bir küre sarkar. Köşkün üç kapısı ve yirmi iki penceresi vardır. Kapılar, pencereler ve dolaplar fildişi ve sedeflerle, duvarlar ve kemerler çinilerle süslenmiştir. Köşkün bakir ocağı, bu ocağın yanlarındaki gömme gözler, gözlerin çevresindeki çiniler essiz bir sanat eseridir. Bağdat Köşkü'nün güzelliğini arttıran özelliklerinden biri de, balkonunun, İstanbul'un en geniş ve en güzel manzarasını kucaklamasıdır. Sultan Dördüncü Murad Hanın emriyle Bağdat Zaferinin hatırası olarak 1639 yılında yaptırılan köşk. Topkapı Sarayında köşklerin bulunduğu dördüncü avludadır. Haliç’e bakmaktadır. Köşkün planı sekizgen şeklinde olup, Revan Köşkünün planına benzemektedir. Köşkün üstü kubbe ile örtülüdür. Bina, kesme taştan geniş ayaklar üzerine oturtulmuştur. Dış cephesi alt pencerelerin bitimine kadar renkli mermerlerle süslü, pencerelerin bitiminde saçaklara kadar olan kısım ise 17. yüzyıl çinileri ile tezyin edilmiştir. On yedinci asır, çinicilik, camcılık, billurculuk, sedefçilik, hattatlık ve nakkaşlık sanatının en ince, en güzel ve en üstün seviyesi Bağdat Köşkünde görülebilir. Köşkün süslemelerindeki ayet-i kerimeler, sarayın meşhur hattatlarından Tophaneli Mahmud Çelebi tarafından yazılmıştır. Köşkün içi adeta bir çini müzesidir. Sanat şaheseri pencereleri ve sedef kakmalı dolapların güzelliği insanı hayrete düşürmektedir. Ayrıca pek mühim ve güzel bir kütüphanesi vardır.
Türkiye’nin Minareleri En Süslü Camii Şehzadebaşı Camii, Kanuni Sultan Süleyman'ın genç yaşta ölen oğlu Şehzade Mehmet adına Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun en parlak devrinin büyük mimarı Mimar Sinan, Şehzadebaşı Camii ve külliyesini 1544-48 tarihleri arasında dört yılda tamamlamıştır. Mimar Sinan daha sonra "Şehzadebaşı çıraklık, Süleymaniye kalfalık, Edirne Selimiye de ustalık eserimdir." diyecektir. İşte Şehzadebaşı Camii Sinan'ın mimari dehasındaki ana devirler olan bu üç abide eserin ilk basamağıdır.

Yarım kubbe problemini ilk defa ele aldığı bu camide Mimar Sinan dört yarım kubbeli ideal bir merkezi yapı meydana getirip, Rönesans mimarlarının rüyasını gerçekleştirmiştir. Cami kare planlı olup, üstü yarım küre şeklinde bir büyük kubbe ve bunun etrafında dört yarım kubbeyle örtülmüştür. Dört köşede yarım küre, dört de küçük kubbe vardır. Bütün kubbeler dört büyük fil ayağı üzerine oturur. Mimar Sinan'ın eserlerinde görülen sadelik ve tezyinat bu camide de görülür.

Şehzadebaşı Camii'nin büyük dış avlusu altı kapılıdır. Caminin cümle kapısı duvarının iki yanındaki ikişer şerefeli çift minaresi yapının en dikkat çeken bölümlerindendir. Diğer cami ve minarelerdeki sadelik burada yoktur. Koca Sinan'ın bu minarelerdeki tezyinatı emsalsizdir.

Dört yarım kubbe ile desteklenen bir merkezi kubbe ile örtülüdür. Kare içine oturan haçvari plan tipolojisinin Osmanlı mimari geleneği çerçevesindeki gelişiminin son noktasıdır. Bu gelişimin bir önceki adımları Edirne'deki Üç Şerefeli Cami, eski Fatih Camisi ve Üsküdar'daki Mihrimah Sultan camilerinde görülür. 

Kubbe çapı 19 m, kubbenin zeminden yüksekliği 37 m dir. Merkezi kubbe pandantifli kare bir baldaken oluşturur. Kubbeyi taşıyan dört ayakların çok fazla yer kaplamamasıyla mekan bütünlüğü sağlanmaya çalışılmıştır. Örtü, yarım kubbeler ve eksedralarla yapı kanatlarına ulaşır. Dışarıda, büyük orta kubbenin oturduğu kare kısmın dört köşesine ve yarım kubbelerin yanlarına dört ağırlık kubbesi konularak kemerlerin açılması önlenmiştir. Bunlar camiye aynı zamanda kademe kademe yükselme vermiştir. 
Türkiye’nin 40 Direkli En Büyük Ahşap Camii Afyon’da Afyon’un merkezinde, kalenin bulunduğu tepenin güneybatısında yer alan Ulu Cami, Selçuklu döneminde 1272 tarihinde Sahip Ata oğullarından Nusretüddin Ahmet tarafından yaptırılmıştır. Karamanoğulları zamanında da 1341 yılında onarılmıştır.Yapı, 40 ahşap direk üzerine oturtulmuş olması sebebiyle “Kırk Direkli Camii” olarak da anılmaktadır.

Selçuklu döneminde ahşap tavanlı, ağaç direkli camiler grubundan olan Ulu Cami dikdörtgen planlı olup, üzeri düz bir çatı ile örtülmüştür. Ahşap örnekleri stalaktit başlıklı ağaç sütunları ile Konya Sahip Ata Külliyesi içerisindeki Sahip Ata Mescidine çok benzemektedir. Ulu Cami dıştan moloz taşlı olup üç sıra kesme taş hatıllarla cephe üç bölüme ayrılmıştır. Kuzeyde ve batıda iki giriş kapısı bulunmaktadır.

İç mekan batı ve kuzeyde dörder pencere ile aydınlatılmıştır. İç mekan kıbleye dik dokuz nefli olup her nef, altışar sütundan meydana gelmiştir. Cami içerisinde 40 ahşap direk bulunmaktadır. Sütun başlıklarının bazıları sade, bazıları mukarnaslıdır. Bu bakımdan farklı bir işçilik gösterirler.

Düz tavanlı caminin tavanında kadınlar mahfilinin üst kısmında nakışlar, konsol kıvrımları arasında da yer yer süslemeler bulunmaktadır. Bu süslemelerde mavi, lacivert, kırmızı renkler kullanılmıştır. Bitkisel motiflerde ise mavi, yeşil, sarı, kırmızı ve kahverenginin değişik tonları kullanılmıştır. Motifler bitkisel ve geometrik olup, zaman zaman rumi ve palmetlere de rastlanmaktadır.

Kıble duvarının ortasında Selçuklu işçiliğini yansıtan taş mihrap yer almaktadır. Mihrap nişinin ortasında ve üç tarafında iki kitabe bulunmaktadır. Bu kitabede; “Büyük Serhat zamanında fakir köle Sivastos’un oğlu Ali Bey, Mahmud’un oğlu Hacı Murat” isimleri okunmaktadır. Ayrıca yazı ustalarının imzası niteliğinde de işaretler bulunmaktadır. Buradan da mimarının Emirhac Bey olduğu, nakışlarının da Nakkaş Mahmud oğlu Hacı Murat tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu mihrabın Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır.

Kıble duvarına bitişik olan ve mihrabın sağında yer alan ahşap minber Selçuklu ağaç işçiliğinin en güzel örnekleri arasında olup, geometrik bezemeler, üçgen panolar ve geçmeler dikkati çekmektedir. Minber kapısı üzerindeki küçük bir kitabede de: “Büyük vezirler Sülalesinden büyük devlet adamı Nusratu’d Devle ve’d Din Ahmet. Allah onun yardımcılarını aziz kılsın. Saltanatı zamanında 742 senesi Muharreminde bu cemaati toplayan mescidin imarına Allahu Teala’nın rahmetine muhtaç kulu merhum Muzaferuddin oğlu Mugisiddin Emir İsa muvaffak oldu” yazılıdır.

Caminin kuzeydoğu köşesinde yer alan minaresi orijinalliğini korumaktadır. Camiye bitişik olan bu minare saçak hizasına kadar üç sıra tuğla ve bir sıra kesme taştan kaidesi devam eder. Gövdesi açık yeşil sır renkli baklava motiflerinin süslediği tuğla örgülüdür. Ayrıca minare kaidesi önüne Osmanlı döneminde bir de çeşme eklenmiştir.
Antik şehrin zirvesi: Selçuk’ta İsa Bey Camii İlk kuruluşu Antik Çağ’a kadar inen ve o dönemin en önemli yerleşim merkezleri arasında yer alan Selçuk, Türk ve dünya kültür mirası bakımından hayli önem taşımaktadır. 

Anadolu’da anıtlaşmış Türk sanat eserlerinin en önemlilerinden birisi olarak her zaman dikkatleri üzerine çeken bu camiin İsa Bey tarafından düzenlenmiş vakfiyesi maalesef bugün elde olmadığından, hakkındaki bilgileri seyyahların aktardıklarından öğreniyoruz. Bunlardan birisi, bizi caminin kitabesinden de haberdar eden seyyahımız Evliya Çelebi’dir. İşte o kitabenin bugünkü Türkçeyle ifadesi:

“Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Bu mübarek caminin inşa edilmesini büyük sultan, millet fertlerinin maliki, İslam’ın ve Müslümanların sultanı, devletin, dinin ve dünyanın medarı iftiharı Aydınoğlu Mehmet oğlu İsa emretti. Tanrı mülkünü ebedi kılsın. Ali İbni Dımışki yaptı ve bunu Şevval ayının 9'unda ve 776 (1375) senesinde yazdı.”

Ayrıca Evliya Çelebi 1670’teki ziyaretine bağlı olarak Seyahatname’sinde İsa Bey Camii’ni “Evsafı Câmii İbretnumayı Sultan İsa” başlığı altında geniş geniş anlatırken, onu Şam Emeviye Camii’ne benzetmiş, büyüklük ve ihtişam bakımından ise Ayasofya Camii ile mukayese etmiştir.

 Benzeri olmayan bir camii

 İsa Bey Camii, mimari bakımdan ilginç mühim özellikler taşımaktadır. Sadece Aydınoğulları’nın değil, Beylikler dönemi mimarisinin en önemli yapılarından olan bu camii, aynı zamanda Osmanlı mimarisine geçiş dönemin eseri kabul edilir. Avlulu Türk camii tipinin ve Anadolu sütunlu camilerinin en eski örneği olarak gösterilmesi, diğer bir ifadeyle Osmanlı selâtin camii mimarisinin öncüsü sayılması, İsa Bey Camii’nin kıymetini artırır. 

Bu özellikleriyle Şam Emeviye Camii’ne kadar giden bir geleneğin devamı kabul edilen camii, tezyinat özellikleriyle de aynı kültürel geçmişi Osmanlı mimarisiyle birleştirir. 

İhtişamlı taçkapı

Bursa, Edirne ve İstanbul’da inşa edilen ilk büyük Osmanlı camilerindeki cephe mimarisinin öncüsü sayılabilecek batı cephesini gösterişli kılan unsurlardan birisi, cami ile avlu duvarlarının birleşme noktasında yer alan ve avluya açılan muhteşem kemerli taçkapıdır. Zeminden yüksekte bulunan ve iki yandan merdivenlerle çıkılan bu taçkapı, mermer ve renkli taş süslemeleri ile dikkat çeker. Yivlenmiş kavsaralı bir niş halindeki bu kapının hotozu mukarnaslar ve yazı frizleri ile bezenmiş, renkli mermerlerle çerçevelenmiştir.

Renkli tezyinat

İsa Bey Camii, süsleme özellikleriyle de dikkati üzerine çeken mimari bir eserdir. Bu yönüyle, yapının batı cephesindeki pencerelerle taç kapı üzerinde görülen renkli ve zengin taş süslemeleri en başta anılmalıdır. Pencerelerde çeşitli kama taşı geçme örnekleriyle düğümlü geçme kompozisyonlarına rastlanılır. Abidevi taç kapı, süsleme özellikleri ve işçilik olarak pencereleri tekrarlamaktadır. Burada renkli taş ve mermer birlikte kullanılarak zengin ve çok renkli bir taş işçiliği dikkat çekmektedir. 

İsa Bey Camii, Anadolu Türk sanatının değerli eserlerinden birisi olarak İlkçağ’ın güçlü kültür ve sanat şehri Selçuk’ta antik anıtlarla boy ölçüşecek nitelikte bir sanat eseri ve dönüştürücü bir işlevi yüklenmiş muhteşem bir İslam abidesidir...  
Cevat Akkanat
Türkiye’nin En Büyük Türbesi İstanbul’da İstanbul’da öyle bir Valide Sultan vardır ki, türbesinde altı padişaha yer ayırmıştır. Sultan İbrahim’in kadını, Sultan Dördüncü Mehmed’in annesi olan Hatice Turhan Valide Sultan, Osmanlı sarayına cariye olarak gelmiş ancak hayatı boyunca Osmanlı Devleti tarihinde çok müstesna bir yer edinmiştir. Devletin selâmet ve bekâsı hususunda haris olan bu yaman ve hamiyetli kadın efendi, 68 yıl sonra bitirilen Valide Camii/Yeni Cami’nin yapımını bitirtmekle kalmamış, bir külliye halinde tamamlatmış ve pek haklı olarak, bir köşesine de kendisi için bir türbe inşa ettirmiştir. Mimarı haliyle külliyenin de mimarlığını yapan Mustafa Ağa’dır. Mimarlık tarihçileri tarafından, Osmanoğlu’nun klasik üslûpta “tarz-ı kadim üzere” yaptığı son türbe olarak vasıflandırılır. Türbe, plan olarak Sultan Birinci Ahmet Türbesi’nin benzeri, fakat biraz daha büyüğüdür. Öyle ki Türkiye’nin ve dolayısıyla İstanbul’un en büyük türbesidir. Lacivert zeminli çini kuşakta beyaz celî sülüs hatlar halinde yazılan Esma-i Hüsna olağanüstüdür. Aynı üslûp ve tarz içinde yine birçok türbede olduğu üzere Mülk Sûresi devam eder. İçeride yazılan ayetler sadece bunlar değildir. Avlu kapısına girişten sonra revakların sağında kalan mahalde sonradan Sultan Üçüncü Ahmet tarafından yaptırılan kütüphane mevcuttur. Bu türbede, Sultan Dördüncü Mehmet Han, Sultan İkini Mustafa Han, Sultan Üçüncü Ahmet Han, Sultan Üçüncü Osman Han ve Sultan Birinci Mahmut ile birlikte hanedana mensup toplam kırk dört kişi metfundur.
Selçuklu’nun En Büyük Kervansarayı: Sultan Han Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddîn Keykubâd tarafından Konya-Aksaray ve Kayseri- Sivas yolları üzerinde yapılmıştır.Konya-Aksaray karayolu üzerindeki Sultan Han, Aksaray’a 33 km mesâfede, Sultanhan kasabasındadır. Mîmar Muhammed bin Havlan Dımışkî tarafından 1228-29’da tamamlanmıştır. 116 m boyu ve 4800 m2lik alanıyla Anadolu’daki Selçuklu Kervansaraylarının en büyüğüdür.

Han, boyuna dikdörtgen plânlı (49 m x 64 m) avlulu bir bölümle, bunun güneyindeki kısa kenara bitişik yine boyuna dikdörtgen plânlı (32 m x 52 m) kapalı bir bölümden meydana gelir. Sâdece doğu cephesi birkaç mazgal pencereleriyle delinmiş duvarları ve payenda kubbeleriyle kaleye benzeyen hanın cephesinin orta kısmında, zengin geometrik şekillerle bezenmiş taçkapı yer alır. 
İç kısımdaki avluda: Sağında süslü revak kemerleri, solunda kapı söveleri, süslü odalar ve dâireler, orta kısımda dört kemer üzerine oturtulmuş ve merdivenle çıkılan köşk mescit bulunur; güney duvarındaki taçkapıdan kapalı hol kısmına girilir. Burası dörder ayaklı sıralarla doğu-batı istikâmetinde dokuz sahına ayrılmıştır. 
Hâlen tam orta kısmının üstünde sekizgen kasnaklı bir kubbe yer alır. Kubbenin üstü dışarıdan sekizgen piramit biçiminde bir külahla örtülüdür. Çok îtinâlı kesme taş yapısı olan Sultan Han, daha sonraları yapılan büyük kervansaraylara her bakımdan ideal bir örnek olmuştur. 
Kırgızıstan’da Türk ve Orta Asya Mimarisinin Tipik Bir Örneği: Taş Ribat Kırgızıstan’ın Narın Eyaleti’ne bağlı, Atbaşı şehrine birkaç saat mesafede bulunan bu Ribat neredeyse Doğu Türkistan sınırına yakın bir noktada, rakımı çok yüksek ve yaylalık bir alanda yer almaktadır. Taş Ribat kervansarayı 6-8.yüzyıllardan 15.yüzyıla kadar olan döneme tarihlendirilmiş, ancak kuvvetle 10-12.yüzyıl arasına tarihlenebilecek Türk ve Orta Asya mimarisinin önemli bir örneği olarak günümüze gelmiş bir yapıdır. Doğu-batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen binanın bünyesinde avlu olmamakla birlikte, arka bölümdeki dört eyvanlı kozmolojik kaynaklı şemaya işaret eden büyük kubbeli kısmı kapalı, içe alınmış avlu izlenimini vermektedir. Türk mimarisinin çeşitli devirlerinde hareket noktası olarak eyvanlı kubbeli düzenlemelerin bulunduğunu biliyoruz. Planlama ve inşa tarzı açısından bu büyük kubbeli bölüm ve etrafının düzenleniş şekli Orta Asya kervansaraylarında görülür. Bu şemanın Divriği Şifahanesi veya başka yapılarda olduğu gibi Anadolu'da da kullanıldığı görülür. Bilhassa bu kubbeli kısım ve etrafının düzenlenmesi Rıbat-ı Melik’teki büyük kubbeli mekanın bulunduğu bölümü hatırlatmaktadır. Doğu-batı doğrultusundaki dikdörtgen şema, ayrıca kendi içerisinde kuzey-güney doğrultusunda iki yatay dikdörtgene ayrılmaktadır. Doğu'daki birçok başka örnekte de görülen dışa taşkın taç kapı ve yuvarlak kulelerle sınırlandırılmış cepheye bağlı ilk dikdörtgen bölümde, iki yandaki simetrik mekanlar kendi içerisinde gruplanmış olup, beyt denilen düzenlemeleri hatırlatıyor. Bu şekilde kendi içinde tasarlanmış oda-salon grupları Orta Asya ve başka yerlerdeki birçok kervansaraylarda ve hatta saray gibi başka nitelikteki yapılarda da görülebilir. Yapıya hakim olan büyük kubbe, birtakım yazarların da belirttiği gibi Kırgız çadır -Boz Üy- kubbesini hatırlatır. Hatta kubbedeki açıklık çadır kubbesindeki ocak açıklığına -tündük- benzetilmektedir. Yapı, orta Asya mimarisinde nadir olarak taşın kullanıldığı eserlerden biridir. Eserin iç ve dış düzenlemesinin de Orta Asya'da paralelleri bulunmaktadır. Kaymaktaşı veya alçı süslemelerin de Orta Asya geleneğine uyduğu söylenebilir.
Balkanlar'da Mihraplı Osmanlı Köprüleri Var Balkanlar'daki Osmanlı köprülerinin bazı ortak yönleri mevcuttur. Hepsinde de kıbleye bakan mihraplar var! Üsküplü olduğum için bu şehrin iki yakasını birleştiren Vardar Nehri üzerindeki Taşköprü’de mihrab dikkatimi çekmişti. İslam’da mihrap, cami ve mescitlerde bulunur. Taşköprü’nün üzerinde hangi maksatla bir mihrap yapıldığını düşünüyordum. 80’lerdeki Türkiye’yi ziyaretim sırasında Edirne’de nehirler üzerindeki köprülerde de benzer uygulamayı görünce, konu daha çok ilgimi çekti. Sonraki yıllarda da Bosna-Hersek’teki Neretva ve Drina nehirleri üzerinde de aynısına karşılaşınca; “Bu kadar köprü üzerinde mihrap olması ve hepsinin kıbleye bakması tesadüf değildir” diye düşündüm. Balkan şehirlerindeki kıbleye bakan mihraplı köprüler çalışması çerçevesinde, Üsküp Taşköprü’den başlayarak, Edirne Ahmet Paşa ve Abdülmecid Köprüleri’ne, Vişegrad Sokollu Mehmed Paşa Köprüsü ve Konjic Köprüsü’ne kadar uzanan ziyaretlerimiz oldu. Ayrıca bu özellikte başka köprüler olsa da, farklı sebeplerle tahrip edildikleri bilgisine ulaştık. Günümüzde kıbleye bakan mihraplı köprülerden yalnızca beş köprü ayakta kalmış. Son teknoloji ve ekipmanlarla, bu köprülerin mihraplarının çok ufak sapmalar ile kıbleyi gösterdiği sonucuna vardık. İnşaa edildikleri dönemin teknolojik imkânları düşünüldüğünde bu şekilde ufak sapmalar ile kıbleyi doğru olarak bulmaları da takdire şayandır. Osmanlı fethettiği Balkan şehirlerinde kendi dokusunu çeşitli mimari unsurlar ile oluşturmuş. Osmanlı mimarisi şehre bir ruh giydirmiş, yeni kimlik kazandırmış. Fethedilen Balkan şehirlerine farklı bölgelerden Müslüman halk yerleştirilmiş. Yeni yerleşen halk ve İslam’ı kabul eden yerli halkın da namaz ibadetlerini yerine getirebilmeleri için, söz konusu köprülerdeki mihraplar vasıtasıyla halka mahallin kıble bilgisi verilmiştir. Ayrıca bu köprüler üzerinde vakit ve Cuma namazları da kılınmıştır. (Prof. Dr. Mesut İdriz)
Dünyada En Sür’atli Yapılan Kale: Rumeli Hisarı Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul Boğazının Avrupa yakasında yaptırdığı hisar. İstanbul’u almaya karar veren genç Osmanlı Sultanı, kuşatmadan önce bâzı tedbirler aldı. İstanbul Boğazına hâkim olup, geçen gemiler kontrol altına alınmadıkça fetih çok güçtü. Bunun için Boğaz’ı kontrol altına alacak bir kale yaptırmak îcâb ediyordu. Hisarın projesi, yapılacak surların, burçların, kapıların yerlerini, aralık ve mesâfelerini, bizzat Sultan Mehmed Hanın tespit ettiği hususlar dikkate alınarak Mîmâr Muslihiddîn Ağa tarafından çizilmişti. 15 Nisan 1452 günü temel atılarak büyük hızla kalenin inşâsına başlandı.

Bizzat Sultanın, vezirlerin, paşaların, amele gibi çalıştığı inşâat, çok güzel bir plânlama ve sorumluluk dağıtımı ile devâm ediyordu. İş bölümü ve çalışanların vazîfeleri bizzat Sultan Mehmed Han tarafından tâyin ediliyordu. Boğazkesen Hisarının kuzeyindeki burcu yetmiş yaşlarındaki Sarıca Paşa, en güneydeki burcu Zağanos Paşa, kıyıdaki burcu da Halil Paşa yaptırıyor, Sultan da geri kalan ve deniz tarafındaki işlerle uğraşıyordu.

İntizam, iş bölümü, çalışma gayretinin bütünüyle ortaya döküldüğü kale yapımında beş ilâ altı bin işçi ve usta çalışmıştı. Adâlet işlerini ön plâna aldıran Sultan Mehmed Han, işçi gruplarını bulundukları muhitin kâdıları ile birlikte getirtmişti. Ağır suç işleyenlere ölüm cezâsı verileceği herkese duyurulmuş, işini en iyi ve çabuk bitirene büyük mükâfatlar verileceği bildirilmişti. İnşâat gayretli çalışmaların sonunda Ağustos ayı içinde bitirildi. Çeşitli kaynaklara göre üç veya dört ay içinde bitirilen kale 250x125= 31.250 m2lik alanı kaplıyordu. En dar yeri batı-doğu yönü üzerinde 125 metredir.

Kalede, kuzeyde, güneyde tepeler üzerinde ve biri de doğuda deniz kenarında olmak üzere, üç büyük burç ile çeşitli büyüklükte on üç burç vardır. Kalenin hendeği yoktur ve burçlar, herbiri başlıbaşına savunmayı başaracak şekilde yapılmıştır. Surların kalınlığı taarruza elverişli olan batı tarafından hemen hemen her yerde beş metre, güneyde ise üç metredir. Bâzı yerler dört metredir. Surlar boyunca dışarıya karşı iki metre yükseklikte, seksen santimetre genişlikte mazgalla korunan bir devriye yolu vardır.

Sarıca Paşa Burcu, 28 m yükseklikte, dış çapı 23.80 ve duvar kalınlığı 7 metredir. Kıyıdaki Halil Paşa Burcu 22 m yükseklikte olup, dış çapı 23.30, duvar kalınlığı 6,5 metredir. Zağanos Paşa Burcu ise 21 m yüksekliğinde, dış çapı 26.70 metredir. Sarıca ve Zağanos burçları yuvarlak. Halil Paşa Burcu ise, 12 köşeli olarak yapılmış, üstleri kurşun ile örtülmüştü.

Fâtih Kanunnâmesine göre yatsı namazından sonra, sabah namazından önce nevbet vurmak gerekliydi. Cumâ ve bayram günleri bayrak çekilmesi ve pâdişâhlar hisar önünden geçerken top atışı ile selâmlanması yine aynı kânunda belirtilmişti. On yedinci yüzyıldan îtibâren hisarın çevresine kurulan mahallelerle bir semt meydana geldi.
Çini Deryası Gibi Bir Osmanlı Şaheseri: Rüstem Paşa Camii Eminönü’nde, Tahtakale’de Hasırcılar Çarşısı’ndadır. İstanbul’un siluetini oluşturan en önemli yapılardan biridir. Yüksek bir platform üzerine oturtulmuştur ve kıyı siluetine egemen bir konumda, Hacı Halil Mescidi’nin yerine inşa edilmiştir. 

Banisi döneminin etkili devlet ricalinden, Süleymaniye Camii’nin inşasında da katkıları olan Sadrazam Rüstem Paşa’dır. Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı olan Sadrazam Rüstem Paşa imparatorluğun birçok yerinde yaptırdığı binalarla da tanınır. 

Mimar Sinan, “çıraklık eserim” dediği ünlü üç camiden biridir. Cami Rüstem Paşa’nın ölümünden sonra, 1561’de eşi Hürrem Sultan tarafından tamamlanmıştır.Rüstem Paşa Camii, Osmanlı mimari tarihinde olağanüstü güzellikteki çini kaplamalarıyla tanınır. Türkiye’nin en zengin çini kolleksiyonu bu caminin duvarlarında yer alır. Bu değerli çinilerin bir kısmı çalınmıştır.

Cami, tek minareli, etrafını çevirmiş sıra dükkanların, depoların üzerinde yükselen merkezi planlı yapıdır. Şehrin en aktif ticari merkezinde arka sırtlarda yükselen Süleymaniye Camisi ile birlikte eşsiz, güzel bir manzaradır.

Dükkanların üzerinde yer alan camiye iki yandaki döner merdivenler ile ulaşılır. Avlu entresan mimariye sahip, küçük bir teras olup beş küçük kubbe ile örtülür. Merkezi kubbe karşılıklı 4 duvar payesi ve yanlardaki ikişer sütün üzerinde yükselir.

Oradaki büyük kubbeyi dört yarım kubbe desteklemektedir. Eteğinde 24 pencere bulunan büyük kubbenin kemerleri, sekiz köşeli dört fil ayağına dayanmaktadır. Mimberi ve mihrabı mermerdir. Son cemaat yeri 6 sütun ve 5 kubbelidir. Tek şerefeli minaresi yıkılan orijinalinin yerine yapılmıştır.

Giriş cephesi, küçük fakat çarpıcı iç mekan duvarları, devrinin en meşhur İznik çini örnekleri ile süslüdür. Çiniler geometrik, yaprak ve çiçek motifleri ile dekorlu olup renkli çiçek bahçesi gibidir. Bir röliyef gibi kabarık mercan kırmızısı rengi 16 yy. da kısa bir süre kullanılmıştı. 

Camiye iki yandan merdivenle çıkılır. Planı dikdörtgendir, merkezi kubbe kemerlerle dört fil ayağına ve sütunlara oturur. Son cemaat yeri altı sütunlu ve beş kubbelidir. Önüne sonradan kemerler, sütunlar ve ahşap çatılı, saçaklı bir kısım eklendi. Rüstem Paşa Camii'nin kubbe eteklerine kadar her tarafı çinilerle kaplıdır. Özellikle lale motifli çiniler, Osmanlı çini sanatının en başarılı örneklerinden sayılır. Caminin şadırvanı sol taraftadır.

Avrupa’nın En Güzel Camisi Seçildi

ABD'nin önde gelen haftalık dergisi Newsweek, Avrupa'nın en güzel tarihi camisi olarak İstanbul'daki Rüstem Paşa Camisi'ni seçti. 

Rana Foroohar imzasıyla yayımlanan yazıda, "Avrupa kıtasında bulunan cami, Ayasofya ve Sultanahmet'ten daha az turistik ve küçük, ancak bana göre çok daha güzel ve huzurlu. Giriş özellikle çok görkemli değil. Ama bir kez içeri girdiniz mi o güne kadarki en muhteşem İznik çinileri ve mozaiklerini bulabilirsiniz" ifadelerini kullandı.
Fevkalade Tezyinatı ve Çok Orijinal Planı İle Meşhur Eminönü Yeni Camii İstanbul Eminönü denilen yerde bulunan Yeni Cami'nin inşaası 1597 yılında Safiye Sultan tarafından başlatıldı. Dikkate şayan üslubu ile mimari tarihimizde büyük bir yeri olan Yeni Cami, çok orijinal planı ve fevkalade tezyinata sahip bir Osmanlı eseridir. 
Yeni cami'nin plânı, Mimar Sinan'nın Şehzade Camiinde kullandığı plânın daha ayrıntılı bir şeklidir ve ortada büyük bir kubbeyi tutan dört ayak ile, yanlarda dört yarım kubbeden meydana gelmiştir. Kare bir alanı kaplayan bu merkezî kubbe ile dört yarım kubbenin köşelerinde kalan boşluklar, küçük tam kubbelerle Örtülmüştür. Yalnız avlu tarafında mevcut olan alt ve Üst galerinin ilâvesiyle bina dikdörtgen bir şekil almıştır. Kuzeydoğu ve güney batı  uzun cephelerinde dıştan ve içten ufak sütunlara dayandırılmış ufak galeriler ve maksureler vardır. 
Cami alçak bir yerde kurulduğu için, oldukça yüksek bir su basmanın üstüne inşa edilmiştir. Buraya merdivenlerle çıkılmakta ve cümle kapılarından içeriye girilmektedir. Cami, diğerlerinde olduğu gibi bir harım ile şadırvan avlusundan ibarettir. Bu avlu kare bir alanı kaplamakta ve her kenarda 6'şardan toplam 20 sütun bulunmaktadır. Bu direkler 24 kubbeyi taşımaktadır. Avlunun ortasında gayet sanatlı sekiz köşeli, İstalaktitli başlıklara ve kemerlere dayanan kubbeli bir şadırvan vardır. Bu avludan oldukça nefis istalaktitlerle süslenmiş cümle kapısını geçerek İçeri girdiğimizde, camiin dört ayak üzerine oturmuş büyük kubbesini ve insanda sonsuzluk duygusu meydana getiren kavsinin altında kademeleşerek onu tutan yarım kubbeleri ve tali kemerleri görürüz. Cümle kapısının önündeki iç galeri 8, 12, 16 kenarlı ayaklara oturmakta ve biraz yayvan olan kemerler galeriyi esas harîrnden kısmen ayırmaktadır. Yan ve arka galerilere, yanlardaki istinat duvarları içindeki merdivenlerden çıkılmaktadır. Camiin tam ve yarım kubbeleri, kemerlerden sonra istalaktitli bir silmeyi müteakip inşa edilmiştir. Böyle bir geniş ve müzeyyen silme hiçbir camide tatbik edilmemiştir. Yeni Cami'de klasik nizamların biraz zayıfladığı ve bu yüzden kubbenin biraz daha sivri inşa edildiği gözlemleniyor. Bu durum içeride, esas kemerlerde ve yarım kubbelerde de vardır. Yine beher yarım kubbeyi tutan üçer kemer hiçbir abidede o zamana kadar tatbik edilmemiş sepet kulplu kemerlere benzeyen basık yuvarlak şekillidir. 
Camiin dış görünüşü Süleymaniye'ye göre biraz daha sivri ehramı şekli çok düzenli ve ahenkdardır. Büyük kubbe yarım kubbelere, onlar da daha küçük-kubbe ve kemerlere dayanmaktadır. Camiin Hünkâr mahfilinin altında maksurelerin dayandığı sütunlardan ayrı İki tane somaki mermer sütun vardır ki, Girit savaşı ganimetlerinden alınarak buraya konulmuştur. Renkleri kırmızımtrak sarı olan bu sütunlar oldukça makbul parçalardır.  
Camiin üçer şerefeli. oldukça mevzun olan iki minaresi vardır ve camii şadırvan avlusundan ayıran büyük cümle kapısı duvarının iki ucuna inşa edilmişlerdir.
Osmanlı’nın En Yüksek Minareli, En Büyük Kubbeli ve Üç Şerefeli İlk Camii Edirne’de Osmanlı’nın ilk başşehri Bursa’dan sonraki ikinci başşehri Edirne’de Üçşerefeli Camii’nin yapımına 1437 yılında başlamış, 1447’de tamamlanmıştır. Camiyi yaptıran Sultan II. Murad’tır. İnşaatı yaklaşık 10 yıl sürmüştür. Caminin mimarı; o dönemin meşhurlarından Mimar Müslihiddin’dir. Mimarın yanında ayrıca Şahabeddin Usta yardımcı olarak çalışmıştır. Üçşerefeli Camii, II. Murad döneminin en önemli yapısı, geçmişin ve geleceğin düğüm noktasıdır. Osmanlı camii mimarisinin normal gelişme imkanlarını aşıp, beklenmeyen, şaşırtıcı bir sanata eseri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yapı, 100 yıl sonra Mimar Sinan tarafından yapılan camilerin, ana fikrini gerçekleştiren bir öncü olarak fevkalade önemlidir. Üçşerefeli Camii, Osmanlı devletinin 150 yıllık birikiminin sonucu olarak ortaya çıkmıştır ve o zamana kadar üzerinde fazla durulmayan bir takım gelişme ve yenilikleri beraberinde getirmiştir. Selçuklu Mimarisinden Osmanlı mimarisine geçişin ilk örneklerindendir. Şadırvan avlusunun dört bir yanına yerleştirilmiş, her biri farklı boyut, genişlik, farklı geçiş unsurlarına sahip minaresiyle ilk uygulamadır. Bunlardan 1.si camiye adını veren Üçşerefeli olanıdır. Bu minareye üç ayrı yoldan çıkılmaktadır. Bu uygulamaya ilk defa burada rastlanmaktadır. I. yol 1 ve 3. Şerefeye
II.yol 2 ve 3. Şerefeye
III. yol ise sadece 3. Şerefeye çıkmaktadır. Minarenin yüksekliği 81’mdir. O zamanda Osmanlı bünyesinde bu yükseklikte bir minareye mevcut değildi. İki şerefeli olan 2. minare baklava motifli iki yoldur. Avlunun arka kısmında sağda bulunan minare tek şerefeli ve yivlidir. Bu minareden dolayı camiye Burmalı Camii’de denilmektedir. Bu camiyle birlikte çok kubbeli yapıdan tek ve merkezi kubbeli yapıya geçilmiştir. Caminin ortasında bulunan 24 m çapındaki büyük kubbe; ikisi serbest, dört tanesi duvarlar içinde bulunan altı paye (ayak) ile taşınmaktadır. Ana kubbe yanlardaki diğer kubbelerde desteklenmiştir. İç mekanda iki direk bırakılması iç mekanı genişletme çalışmasının neticesidir. O tarihe kadar yapılmış en büyük çaptaki kubbe, bu merkezi kubbedir. Caminin toplam 9 adet kubbesi vardır. Üç şerefeli camii hep cümle kapısı ile anıla gelmiştir. Cümle kapısı; şadırvan bahçesinden camiye girişteki orta kapıdır. Revaklı avluya bakan bu taç kapıda mermer işlemeler öne çıkar. Mukarnaslar ve yan girintilerin üst bölümlerindeki yazıların arasında kıvrık dal ve Rumiler göze çarpar. Cümle kapısı ile birlikte camide 4 kapı bulunmaktadır.
Mimar Sinan’ın Üç Büyük Eserinden İlki: İstanbuldaki Şehzâde Camii Kanuni Sultan Süleyman Han’ın oğlu Şehzâde Sultan Mehmet için yaptırdığı bu camii 1543-48 yılları arasında tamamlandı. Camii, kare planlı olup, üstü yarım küre şeklinde bir büyük kubbe ve bunun etrafında dört yarım kubbeyle örtülmüştür. Dört köşede yarım kubbe, dört küçük kubbe vardır. Bütün kubbeler dört büyük fil ayağı üzerine oturur. Mimar Sinan’ın eserlerinde görülen sadelik, güzellik tezyinat, bu câmide de görülür. Şehzâde camii Mimar Sinan’ın yaptığı en büyük üç câmiden   biri ve ilkidir.  Mimar   Sinan   bu eserini “Çıraklık eserim” olarak   vasıflandırmaktadır. Camiinin iç içe mahfiller de dâhil alanı 40.56×40.45 = 1640 m2 dir. Merkezî büyük kubbenin kubbe kaidesinden kilit taşına yüksekliği 9.90 m, merkezi kubbe kaidesinin zeminden yüksekliği ise 26m’dir. Şehzâde Caminin büyük dış harem avlusu 6 kapılıdır. Şehzade Camii'nin ikişer şerefeli ve iki minaresi vardır.
Çinileriyle Meşhur: İznik Yeşil Camii İznik’in doğusunda, Lefke Kapısı yakınında bulunan Yeşil Camiyi Çandarlı Hayrettin Paşa adına Mimar Hacı Musa 1378–1391 yılları arasında yaptırmıştır. Caminin yapımına Çandarlı Halil Hayrettin Paşa tarafından başlanmış, Onun ölümünden sonra oğlu Ali Paşa 1391–1392 yıllarında tamamlamıştır. Erken Osmanlı mimarisinin en önemli yapılarından olan Yeşil Cami, tek kubbeli, merkezi camilerin gelişmiş örneklerinden biridir. Kare planlı caminin önünde iki mermer sütunlu bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Son cemaat yeri sütunları birbirlerine ve duvar uzantılarına yuvarlak kemerlerle bağlanmıştır. Bu sütunların 1 m. arkasında birer tane başlıklı sütun daha bulunmaktadır. Bu sütunlar birbirlerine kesme taş kemerlerle bağlanmıştır. Bu tür stalâktitli söveler ve çift sütun sistemi büyük olasılıkla Bizans mimarisinden esinlenilmiştir. Revağın üzeri çapraz tonozlu, yüksek sekizgen kasnak üzerine oturmuş kubbelerle örtülüdür. Yanlarda kalan bölümlerin üzeri de ayna tonozludur. Giriş kapısı stalâktitli, profilli mermer sövelerle sınırlanmış olup, üzerinde Arapça yazılı kitabesi bulunmaktadır: “Bu mescidin yapılmasını ulema ve vüzeranın meliki olan Hayreddin Paşa kabri nurlansın yedi yüz seksen senesinde (H.780-M. 1378- 1379) emretmiştir. Tamamlanması ise yedi yüz doksan dört senesinde (H.794-M. 1391–1392) gerçekleşmiştir. Yapan Hacı Musa”. Caminin İbadet mekânına açılan, kenarlarında birer kum saati motifi bulunan sütunlu kapı kemeri renkli ve beyaz mermerden yapılmış olup, üzerine stalâktit yastıklı sivri bir kemer oturtulmuştur. Buradaki iki kemer arasına da sülüs yazı ile caminin yapım kitabesi yerleştirilmiştir:
Cenabı Hakka hamd olsun, bu şerefli imareti sırf rizai ilahiyi tahsil maksadıyla büyük melik Şehabüddünya veddin merhum Orhan Bey oğlu Murad Bey zamanında ve millet ve dinin hayırlı evladı Cendereli Ali oğlu Halil yedi yüz seksen (H.780 – M.1378–1379) tarihinde inşa ve imar ettirmiştir”. Caminin ibadet mekânına üç basamaklı merdivenle bir sahanlık aracılığı ile girilmektedir. Dikdörtgen planlı olan bu sahanlık, sütunlar ve kemerlerle üç bölüme ayrılmıştır. Ortasında sekiz dilimli bir kubbe bulunmaktadır. Kare planlı ibadet mekânının üzeri merkezi bir kubbe ile örtülüdür. İçerisi kubbe kasnağında ve ana duvarlardaki üstte dört, altta da on pencere ile aydınlatılmıştır. Caminin minaresindeki çini süslemelerinden ötürü Yeşil Cami ismi ile anılmasına vesile olmuştur. Ana mekânın kuzeybatı köşesindeki minarenin kare kaidesi üzerinde gövdesi çokgen prizma olarak başlar, yuvarlak gövdeli olarak devam eder, tek şerefe ve konik bir külahla tamamlanır. Minare bir sıra stalâktitli mermerden yarı altıgen şekillerle dekore edilmiştir.  Silindirik minarenin bilezik kısmı ile taş süslemeleri arasına frize ve lacivert çinilerden oluşturulmuş bezemeler yerleştirilmiştir. Bunların ortasında da altı köşeli yıldızlar birbirini izlemiştir. Çinilerin yanında sırlı tuğlalar da kullanılmış ve gövde zikzak, zencirek motifleri, altıgen geçmelerle görkemli bir konuma getirilmiştir. Şerefe korkuluğu bir dizi lacivert ve bir dizi firuze çinilerle dekore edilmiştir. Petek kısmında da balıksırtı motifler görülmektedir. Şerefe altı da stalâktitli çinilerle kaplanmış olup, bunların arasındaki kare panoların yüzeyleri yıldız geçme motifleri ile bezenmiştir.
Mimâr Sinan’ın Şaheserim Dediği Köprü –İstanbul Büyükçekmece’de Meşhur Osmanlı mimarı Koca Sinan, Türk-İslam kültürüne pek çok muhteşem mimari eser kazandırdı. Bunlardan biri de Sinan’ın kendisinin “köprü, eserlerim içerisinde şaheserimdir” dediği İstanbul’da bulunan Büyükçekmece köprüsüdür. 630 m uzunluğunda 7.17 m genişliğindedir. 4 ayrı bölümden ve 28 kemerden oluşan bu köprünün yapımı sırasında gölün suları büyük tulumbalarla boşaltılarak 40.000 metreküp taş kullanılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar seferine çıkarken bu köprünün yapımını başlatmış, vefatından sonra oğlu II. Selim tarafından bir yılda tamamlanmıştır. Büyükçekmece köprüsünün en enteresan tarafı taş kolonlar üzerine otutturulmuş kitabeli balkonlardır. Bu balkonlar Türk köprülerinde dinlenme ve sohbet yeri olarak yapılmıştır. Köprünün 4. Bölümünde karşılıklı iki kitabe vardır. Devrin ünlü hattatı Derviş Mehmet’in eseri olan kitabenin 4 beyitlik manzum metni Hüdai Hazretlerine aittir. Köprünün kitabesinde Yusuf bin Abdullah yazılıdır. Kitabedeki ifade günümüz Türkçesiyle şöyledir: "Bu güzel köprünün ve değerli geçidin temelini Allah Taâlânın rizası için Selim Hânın oğlu Sultan oğlu Sultan, Süleyman Hân attı. – Yâ Rabb onu sırat ve mizânın tehlikesinden koru. Bunu müteakip merhum mâğfur deni dünyadan rahmet canibine ve cennete intikal etti. Sonra en büyük Sultan, ulu Hâkaan Arab ve Acem meliklerinin efendisi, dünyada ve âhırette Allah’ın gölgesi Sultan oğlu Sultan Selim Hân ( İbn es-Sultan Süleyman ibn es-Sultan Selim ibn es-Sultan Bayazid ibn es-Sultan Muhammed ibn es-Sultan Murad ibn es -sultan Muhammed ibn es –Sultan Bayazid ibn es-Sultan Murad ibn es-Sultan Orhan ibn es-Sultan Osman ) onun taht-ı saltanatına oturdu ve H.975 yılında bu köprüyü tamamladı. Zamanın sonuna kadar Allah, devletini ebedi kılsın ve Kur-ân hürmetine ikisinin hayratını kabul eylesin.” Sinan'ın eşsiz eseri Büyükçekmece Köprüsü her dönem övgü ve takdir toplamıştır. 17. yüzyıl İstanbul'unu anlatan Eremya Çelebi Kömürciyan İstanbul Tarihi adlı kitabında seyyahların "Büyükçekmece'de en çok dikkate şayan bina olarak büyük taş köprüyü" dile getirdiklerini yazmıştır. Bu seyyahlardan biri de Venedik Balyosu Jacobo Soranzo idi. Köprü güzelliği ile herkesin dikkatini çekmiştir. Koca Sinan da tezkirelerde Büyükçekmece'deki şaheserine genişçe yer verir ve köprüyü hem mimari hem de estetik açılardan över: Hazret-i Şah bu kuluna buyurdu
Yapayım denize yol gibi bir köprü.
Gökkuşağı gibi kemerler çektim göğe
Bir oldu halk için denizle kara.
Temeli atıldı denizin dibine
Erişti binası göğün yücesine.
Tamamlandı Allah'ın yardımıyla
O ulu köprü Büyükçekmece'de
Gece gündüz sebep oldu duaya
Geçit oldu hep zengine fukaraya.
Şaşılası, hoş bir köprüdür, eşsizdir
Uzun boylu, hilal kaşlı bir güzeldir.
Ayakları toprağın ta altına iner
Kemerleri göğün tepesine çıkar.
Her bir kemeri direksiz göğe benzer
Deryanın içinde "nûn" harfine döner.
Nasıl böyle alçak gönüllü olmasın
Dünyanın insanı basıp geçiyor üstünden. Sinan bu mesnevisinde köprüyü göklere çıkarırken aynı zamanda halka hizmet etmiş olmanın sevincini de yaşar. Bu ulu köprü kâh gökkuşağı olur, kâh uzun boylu hilâl kaşlı bir güzel. Köprünün ayakları toprağı delerken, kemerleri göğü yarıp yükselmektedir. Her bir kemeri direksiz bir gök kubbedir.Osmanlının hedefi Avrupa olduğu için köprünün sonu İstanbul’a doğru değil Avrupa’ya doğrudur.
Türk Barok Mîmârisinde Örnek Bir Eser: Nûru Osmaniye Câmii İstanbul’da, Çemberlitaş ile Kapalıçarşı ve Cağaloğlu arasında kalan ve kendi adıyla anılan semtteki büyük ve güzel câmi. Bu câminin yerinde daha önce, Hoca Şeyhülislâm Sâdeddîn Efendinin hanımı Fatma Hâtun Mescidi bulunmaktaydı. Nûruosmâniye Câmiinin yapımına 1748’de Sultan Birinci Mahmûd Han zamânında başlandı. Vefâtından sonra Sultan Üçüncü Osman Han devrinde devam edilerek 1755’te tamamlandı. Yapının kitâbesi bu târihi taşımaktadır. “Osmanlının Nûru” mânâsına, câminin ismine “Nûr-ı Osmânî” denilmekle berâber, Osmâniye Câmii diye de bilinir. Câminin mîmârı Mustafa Ağa, yardımcısı ise Simon Kalfadır.

Câmi, barok üslûpta yapılmış olup, klâsik üslûptan tamâmen ayrı bir karakter taşımaktadır. Bilhassa yarım dâire şeklindeki avlusu, bunu iyice belirlemektedir. Câmi, bu özelliğiyle Osmanlı mîmârisinin yeni üslûbunun, ilk büyük ve mühim eseridir. Nûruosmâniye Câmii’ne iki yandan yükselen mermer merdivenlerden çıkarak girip başınızı kaldırdığınız anda klasik Osmanlı camilerinden birinde olmadığınızı anlarsınız. Kubbe kemerlerinin duvar bitiminde, bir kuşak halinde Feth Süresi yazılıdır. Çok köşeli mihrabı örten kubbenin üzerindeki süslemeler, göğe doğru kıvrımlı ve gölgeli desenler halinde yayılır. Bu haliyle, kubbenin neredeyse canlı olduğu zannedilir. Alçı pencerelerin düzensiz bölmeleri ve vitraylardan süzülen rengârenk ışıkların günün her saatinde başka bir güzelliğe bürünür. Câmi; medrese, kütüphâne, imâret, sebil, türbe ve çeşmeyle civârındaki dükkânlar ve hanlardan meydana gelen bir külliye şeklindedir. Kütüphânesi, çok değerli el yazması kitaplarla kurulmuştur. Câmi, yüksek bir kaide üzerinde inşâ edilmiştir. Plânı kare olup, mihrabı dışarı çıkıntılıdır. Yüksek ve geniş çaplı kubbe, yan duvarlardaki büyük kemerlere oturur.Câminin iç avlusu yarım dâire şeklinde olup, on iki sütuna oturan kubbelerin örttüğü revakı, şadırvansız olan bu avluyu çevreler. Câminin içi, yüz yetmiş beş pencereden ışık almaktadır. Cümle kapısı üzerinde müezzin mahfili, yanlarda yan mahfiller, mihrâbın sol tarafında ise dıştan büyük bir rampa ile çıkılan ve odaları da bulunan Hünkâr mahfili bulunmaktadır. Câminin beş gözlü son cemaat yerinin iki yanında dışarı doğru çıkıntı yapan birer tâne çok zarif minâresi vardır. Minâreler ikişer şerefelidir.Câminin içi de son derece güzel ve gösterişli olarak tezyin edilmiştir. Mihrâbı, minberi ve câminin içindeki silmeler barok üslûpta ve son derece güzel yapılmıştır. Câminin içini süsleyen kısımlardan, yazılar hâriç diğer yerleri, güzel görünüşlü renkli taşlarla süslenmiştir. Câminin içini süsleyen yazılar ise, devrin tanınmış hattatlarından Rasim, Yedikulelizâde Abdülhalîm, Bursalı Müzehhib Ali ve Kâtibzâde Mehmed Refi Efendi tarafından yazılmıştır.
Türkiyenin En Zarif ve İnce Minareli Camii İstanbulda İİstanbul Ortaköy İskelesindeki zarîf câmi, Sultan Abdülmecîd Han tarafından yaptırıldığı için, Büyük Mecîdiye Câmii olarak da bilinir. İnce ve zarîf minâreleriyle tanınan câmi, karışık uslupta inşâ edilmiştir. Tek kubbeli olup, kubbeden kare plâna geçişte, istinâd kemerlerinin birleştiği köşelerle kubbe arasındaki pandantiflerin dış yüzleri kurşunla örtülüdür. Köşelerde kontrofor kuleleri vardır. Minâreler kuzey cephesinde, hünkâr dâiresinden yükselir. Câminin içi çok güzel olup, bilhassa kubbe tezyînâtı fevkalâdedir. Câminin içindeki Allah, Muhammed ve ilk dört halifenin (Hulefâ-i râşidîn) adları, bizzat Sultan Abdülmecîd Han tarafından yazılmıştır.
Dünyanın En Uzun Taş Köprüsü Edirne’de Uzunköprü, Edirne’de, Ergene Nehri üzerinde, Anadolu ile Balkanları birbirine bağlayan tek Osmanlı köprüsüdür. Dünyanın en uzun taş köprüsü olma özelliğine sahiptir. 

Uzunköprü, 1426 - 1443 yılında Osmanlı Padişahı II. Murat tarafından, dönemin başmimarı Müslihiddin'e yaptırıldı. Köprünün yapımında başmimar Usta Muslihinddin ile Mimar Mehmet birlikte çalıştı.

1.392 metre uzunluğunda, 6.80 metre genişliğindeki köprünün 174 kemeri vardır. Kemerlerinin bazıları sivri, bazıları yuvarlaktır. Köprünün yüksekliği ve genişliği yer yer değişir. Bazı ayaklarında selyaranlar, üstünde balkonlar vardır. Taş ayaklar arasında fil, aslan, kuş figürleri dikkat çeker.

Köprü, Osmanlı'nın Balkanlar'a yapacağı fetihlerde tabii bir engel olarak karşılarına çıkan Ergene Nehri’ni aşmak için yapıldı. Daha önce yapılan tahta köprülerin nehrin suları ile yıkılması üzerine yapılan taş köprü, Türk ordusunun akınlarını kışın da sürdürebilmesini sağladı.

Uzun Köprü inşa edildiğinde köprünün başına cami ile imaret yapılmış ve Ergene Şehri adıyla bir ilçe inşa edilmiştir.
Semerkant’ın En Büyük Şaheseri: Bibi-Hanım Mesciti Timur Han’ın baş zevcesi, Bibi Hanım adıyla tanınan Saray Mülk Hanım'ın yaptırdığı büyük külliyedir. Timur Han’ın eşlerinden Bibi Hanım'ın annesi için yaptırttığı cami, Semerkand'ın en büyük anıtlarından biridir. Burada büyük ifadesiyle ile hem sanat değerini, hem de kütle olarak iriliğini belirtmek istiyoruz. 167x109 m. oturumludur. Binanın ihtişamı, kubbelerinin pırıltısı çok uzaktan bile görülüyor. Giriş cephesi 46 m yükseklikte çok büyük, çok azametli bir taçkapı, yanlarda yüksek olmayan dar duvarlar ve köşelerde minareler ile meydana gelir. Dev taçkapının köşeleri de minarelerle süslenir. İnşaatta 10 Mayıs 1399’da başlanmış. Bina bittikten sonra Timur Han girişini alçak bularak yıkılıp yeniden yapılmasını emretmiş. Her gün inşaat alanına gelerek kapının yeniden yapılmasına nezaret etmiş. Emel Esin, kapıda “Onlara kitabı ve hikmeti öğretecek ve onları pâk edecek..” ayetini okuduğunu kaydeder. Eski bir fotoğrafında, büyük taç kapıda giriş kısmının kesme taştan yapılmış olduğu görülür. Dikdörtgen planlı caminin her köşesinde ince uzun minareler bulunur. Dış cepheler ve minareler renkli sırlı tuğladan geometrik desenlerle bezenmiştir. Avlu açık cami biçimindedir. Buralarda Ulucami tipindeki çok büyük mescitlerde uygulanan plan şemasına sahiptir. Girişin karşısındaki dev taç kapı, mihrap odasını vurgulamaktadır. Binanın dışındaki taç kapı kadar büyük ve görkemlidir. İki köşesinde minareler ve ortada yüksek niş bulunur. Kapı çerçevesinin yanları panolarla işlenmiş arkada mihrap odasını örten çok yüksek kubbe görünür kubbe turkuaz çinilerle kaplıdır. (Yrd. Doç. Gözde Ramazanoğlu)
Ubeydullah Ahrar Külliyesi Ubeydullah Ahrar Hazretleri (1404-1489) Türkistan’ın en büyük alim ve evliyalarındandır. Kabri Semerkant’ta Nadir Divan Beği medresesinin arkasındaki geniş avluda bulunur. Avlunun güney duvarı açık ve kapalı mescitler dizisiyle kapatılmış. Ortadaki büyük havuzun solunda hazire bölümü var. Mescitlerin ortak minaresi binalardan ayrı, havuzun kenarındadır. Minare kare prizma biçiminde bir kuleciktir. Dört kemerli ezan okuma yerinin üstü dilimli tonoz-kubbe ile kapanır. Çepheleri kartuşlar ve kemerli nişlerle tezyin edilmiş. Soldaki birinci mescit (1640) açık ve kapalı olmak üzere iki bölümlüdür. Sol baştaki mescidin ön cephesi sütunlarla avluya açılır. Bitişiğindeki kapalı bölümü süsleyen “Allahu Ekber” yazılarıyla işlemeli bordür, hiç kesilmeden açık mescidin cephesini de çerçeveler. Bordürün altında geniş mukarnas bant bulunur. Mukarnas başlıklı ahşap sütunların alt kısmı küreseldir. Sütun ve taş kaidesi çok renkli boyanmış. Mescit duvarlarının alt kısmını kaplayan turkuvaz çiniler, çiçekli bordürlerle kuşatılır. Kemerli modüller ve raf ödevli nişciklerle hareketlenen duvarda tüm çiniden mihrap, çarpıcı ihtişam sergiliyor. Mihrap çerçevesi iki katlı yazılarla kuşatılır. En üstü mukarnas saçak ile taçlanmıştır. Mihrap nişi kilim motiflerine benzer desenlerle işlenmiş. Yukarısında yazı kuşağıyla çerçevelenen kare pano yine hat ile tezyin olunmuş. Tavanı mukarnas çerçeveli üç bölüm halinde düzenlenmiş. Ahşap çıtalarla süslenen tavan, boşluk bırakılmaksızın altın varak ve kalemişi nakışlarla donatılmış. Her bölümün ortasındaki yıldız tabanlı, mukarnas dolgulu kubbeciklerle tavan bezemesine derinlik verilmiş. Bu güzel süslemeler içinde sağ köşedeki minber, sadece dört basit basamaktan ibarettir. Kapalı kısmın çephesi büyük nişlerle oluşur. Sırlı tuğladan geometrik desenlerle işlenmiştir. Tepe penceresinin içliği ve niş kemerinin köşelikleri çinilerle bezenmiş. Kemerin üstündeki boşluklar hat yuvası izlenimi veriyor. İçeriye girdiğimizde ahşap tavanlı, küçük mekan buluyoruz. Duvarların alt kısmı, dış mescitle aynı anlayıştaki çinilerle kuşatılır. Tavana yakın modüler kemerlerden başka tezyini yok. Mihrap da yoktur. İkinci açık mescidin (1910) çatı hattı ortada yükseltilerek içi mukarnas dolgulanmış. Böylece taçkapı anlayışı, açık mescide de uygulanmış. Mukarnas başlıklı ahşap sütunların altı sanki lale biçimli geçmelerle yumurta formu üzerine oturtulmuş gibi görülür. İçerisi kare planlı, kasetli tavanlıdır. Tavanın yükseltilen kısmına kalemişi nakışlar ve yıldız tabanlı mukarnas kubbecik tezyin edilmiş. Tavandan duvara mihrapta olduğu gibi mukarnas kemerciklerle geçilir. Duvarlar modüler kemerli nişler ve gayet az kalemişi ile süslenir. Yüksek mihrabı çift nişlidir. Nişlerin ikisi de mukarnas yaşmaklıdır. Üçüncü mescidin cephesinde süs olarak turkuaz sırlı tuğladan ince bordür ve kufî “Allahu Ekber” yazısı görülür.  (Yard. Doç. Dr. Gözde Ramazanoğlu)
Semerkant’ın Altın Tezyinatlı Şahaseri: Tillia Kari Medresesi Registan meydanına girerken karşıda görülen binadır. Yayvan etkili giriş cephesinde Orta Asya’nın klasik cephe şemasını görüyoruz. Ortadaki çok büyük taçkapı, iki katlı nişlerle hareketlenen duvarlarla iki köşedeki minarelere bağlanır. Bütün cephe sırlı tuğlalarla ve çinilerle tezyinatlıdır. Ortadaki görkemli taçkapısı Uluğ Bey ve Şir-Dor medreselerindeki kadar büyüktür. Taçkapı çerçevesi, köşe sütunçeleri, kemerli panoları, kufî yazılı bordürü ve giriş eyvanını saran kordon benzeri burgulu çinileri diğer medreselerle uyum sergiler. Ancak giriş eyvanı hem çokgen biçimli, hem kubbe örtülüdür. Nişin içi, kubbe dahil çinilerle kaplanmış. Kaburgalı kubbenin eteğindeki yazı bantı bütün eyvanı kuşatır. Alt kısmı iki katlı, kemerli nişlerle tezyin edilmiştir. Yan duvarlar kemerli niş sırasıyla meydana gelir. Niş tonozları ve içleri sırlı tuğlalarla, kemer köşelikleri çinilerle işlenmiş. Minarelerin şerefesi, beden duvarının hemen üstü hizasında kemerli ezan okuma yeri biçimindedir. Üstü turkuvaz çini kubbeyle örtülür. Minare gövdesi sırlı tuğladan geometrik desenlerle nakışlıdır. 1660 yılında, Şir Dor medresesi gibi Yalangtuş Bahadır Han tarafından yaptırılmış. 75x75 metrelik taban oturumuyla meydandaki diğer medreselerden daha büyütür. Medrese eskiden Ulucami hizmetini de görüyormuş. İçeriye girince öğrenci odalarının nişleriyle sarılan gayet güzel süslemeli büyük avluya ulaşıyoruz. Ve binanın aslında tek katlı olduğunu fark ediyoruz. Yani iki katlı görünen ön cephe kabuk şeklindedir. Giriş tarafında arkadan dış cephenin yükselen duvarları görülüyor. Avluda özellikle dört büyük taçkapı dikkati çeker. Taçkapılar hem diğer bölümlerden daha yüksek, hem daha süslüdür. Girişe göre solda, daha da büyük olanı, mescitin girişini vurguluyor. Diğer ikisi dershanelerin kapısıdır. Taçkapıların tezyini aynı özellikleri taşır. Binadan %30 oranın yüksektir. Ortasında eyvan havası veren yüksek niş yapılmış. Fakat gerçek eyvan değildir. Çünkü derslik mekanlarının avluya bakan cepheleri iklim şartları sebebiyle kapalıdır. Hepsinin köşeleri sütunçelerle süslenip çevresi geometrik desenli ve hatlı bordürlerle sarılır. Üstü hat kuşağıyla taçlanır. Niş kemerinin köşelikleri çini tezyinatlıdır. Niş içi, sırlı tuğladan geometrik desenlerle işlemelidir. Bu medreseye has bir uygulama olarak giriş kapıları nişin merkezinden değil, yanlarındandır. Avludaki kemerlerin tamamı çiniden köşeliklidir. Mermer subasman dışında her yer renkli sırlı tuğlalarla tezyin edilmiştir. Medrese odalarının nişlerinde kapıların üstünde çini hat panoları ve çiniden içlik pencere bulunur. Mescit kapısı avlu duvarından ileriye çıkar. Tezyini diğerlerinden daha özenlidir. Kapı çerçevesinin iki yanında kemerli panolar var. Eyvanımsı nişin köşeleri sütunçelerle zenginleşir. Sütunçelerin başlığı hizasında nişi saran yazı kuşağı görülüyor. Kuşak yazının alt ve üst kısımları farklı desenlerde işlenmiş. Ortadaki geniş kapının hafifletme kemeri, çini kafesli pencere ile süslenir. Mescit kapısı olduğundan mermer subasman daha yüksek yapılıp üstü mukarnas bant ve hat kuşağı ile tezyin edilmiş. Köşelerdeki sütunçelerin tabanı da mermerdendir. Mescidin yüksek turkuvaz çinilerle, kubbe eteği mukarnasla, kasnağı hat ile süslenmiş. Mescide girdiğimizde bizi şaşırtacak kadar çok, zengin tezyinat ile karşılaşıyoruz. Her taraf pırıl pırıl altınla, renk renk kalemişi nakışlarla tezyin edilmiş. Muhteşem tezyin insanı içine çekip dış dünyayla bağlarını kopartıyor. Zaten “Tilla Kari” “Altın İşlemeli” demektir. Mescit tezyinattan ötürü bütün medrese bu ismi almış. Burası dört büyük niş ile hareketlenen, kubbe örtülü mekandır. Sanki mekan daha aydınlık olsa, altınların pırıltısı gözümüzü kamaştırırdı gibi hissediyoruz. Kapının karşısındaki mermer mihrap mukarnas yaşmakla örtülüdür. Çerçevesi altın varak bezemeli mihrap nişi, lacivert üstüne altın harfli yazı kuşağıyla sarılır. Duvarların alt kısmı mermerdendir. Üstündeki mukarnas ve kabartma hat kuşağı tamamen altınlarla tezyin edilmiştir. Üstü, kubbenin içi ve mukarnas dahil koyu minyatür renklerinde kalemişi ve bol altın varakla donatılmış. Kubbeye geçişte köşe kemerleri mukarnas yaşmaklıdır. Kubbenin yarısına kadar olan kısmına mukarnas tezyin edilmiş. Bu görkemli süsleme içinde minber 11 basamaktan ibarettir. Mermerden yapılmış ve yüksek olması buralar için bir ayrıcalık. (Yrd. Doç. Dr. Gözde Ramazanoğlu)
Osmanlı Mimarisinde En Son Zerafet Timsali: Yıldız Sarayı Yıldız sarayı, Beşiktaş ile Ortaköy arasındaki Yıldız Tepesi’nde, Osmanlı mimarisinin en son zarif örneğini teşkil eden yapı gruplarındandır. Dolmabahçe sarayı gibi tek bir bina halinde değil; Boğaz sahilinden başlayarak kuzey batıya doğru yükselerek sırt hattına kadar bütün yamacı kaplayan bir bahçe ve koruluk içince yerleşmiş saraylar, köşkler, yönetim, koruma, servis yapıları ve parklar bütünüdür. Bu haliyle Topkapı Sarayına benzer. Yıldız Sarayı’nın tarihe geçmesi, Sultan II. Abdülhamid Hân ile başlar. Abdülhamid Hân Osmanlı Devletini 33 sene buradan idare etmiştir. Sarayın asıl yapılaşması bu padişah döneminde başlamış ve buraya “Yıldız Sarayı Hümayunu” ismi verilmiştir. Yıldız Sarayının Külliyesinin Kapıları: Koltuk Kapısı (set köşkünün bitişiğindeki kapı), Valide Kapısı (nizamiye kapısı), Saltanat Kapısı (büyük mabeyn’in önündeki kapı), Mecidiye Kapısı (yıldız parkı kapısı), Harem Kapısı (çit kasrı ile küçük mabeyn arasındaki kapı), Orhaniye Kapısı Yıldız Sarayı üç Bölümde incelenebilir: Sultan, Şehsadelerin bulunduğu saray köşk kasr ve hizmet binaları, İç bahçe (has bahçe), Dış Bahçe (yıldız parkı) Sarayın ana bölümleri Büyük Mabeyn köşkü, 1866 yılında Sultan Abdülaziz Han tarafından dinlenme sarayı olarak yaptırılmıştır. Altın yaldızlı duvar, kapı ve tavanlar, altın yaldızlı büyük çini sobalar, büyük kristal avizeler, vazolar ve saatler çok nefis ve kıymetlidir. Büyük Mabeyn’inin en önemli özelliklerinden birisi kristal’den yapılan merdiven korkuluklarına sert bir cisim ile dokunulduğunda piyano tuşları gibi sesler çıkarmasıdır. 3 bin kristal parça bulunan korkuluklardan 3 bin ayrı ses çıkmaktadır. Yıldız Sarayının diğer önemli bölümleri ise: Set köşkü, Çit kasrı, Küçük Mabeyn Köşkü, Yeni Köşk, Silahhane Köşkü, Güvercinlik Köşkü, Saray kütüphanesi, Marangozhane, Şale Köşkü, Malta Köşkü, Çadır Köşkü, Hamidiye Camii’nden ibarettir. Bütün bu köşk ve binaların kapı, duvar ve tavanlarında çok zarif ve kıymetli mimari örnekler görülmektedir.
Taş İşçiliği Süslemesinde Zirvede Bir Osmanlı Eseri: Aksaray Valide Sultan Camii İstanbul Aksaray’da bulunun Valide Sultan Camii Sultan Abdülaziz Han’ın annesi Pertevniyal Sultan tarafından 1871 tarihinde yaptırıldı. Cami kare planlı olup duvarlar üstünde 12 kenarlı ve perçemli yüksek bir kasnağa oturturulmuştur. İç alan bin metrekare, avlu ve bahçesi ise 3 bin metrekaredir. İstanbul camileri içerisinde süslemelerin ve bezemelerin en çok kullanıldığı camidir. Ayrıca altın yaldızla parlatılan mavi rengin hâkim olduğu kalem işi bezemelerin mimari estetikte çok önemli bir yeri vardır. Caminin batı ve güney olmak üzere 3 kapıdan girilir. Güneyde Aksaray meydanına bakan kapısındaki taş işçilik Osmanlı taş işçiliğinin ulaştığı son noktadır. Üzerinde tuğla ve kitabeler bulunan bu kapı abidevî bir yapıdır. 
Antalya’nın Sembolü Olan Selçuklu Eseri: Yivli Minare Yivli Minare Türkiye’de en meşhur olan minarelerden bir tanesidir. Antalya’nın Kalekapısı civarındadır. Adı en çok duyulan minaredir. Antalya’nın ilk Türk Fatihi ve ilk Türk donanmasını kuran Gıyaseddin Keyhüsrev’in oğlu Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat tarafından 13. asırda yaptırılmıştır. 

Bir zamanlar çinilerle kaplı olan minaresi 34 metre yüksekliğinde ve 90 basamaklıdır. Gövde kısmı tuğla ve renkli çinilerle yapılmıştır. Kaide kısmı taştır. Minareye adını veren yivlerin sayısı sekizdir. 

Antalya’daki ilk Türk İslam eseri olup eşine az rastlanır özelliklere sahiptir. Günümüzde Antalya’nın sembolü olmuştur. 
Merhamet Timsali Osmanlı’nın Mısır’daki Zarif Sebilleri Asırlarca dünyaya nizam veren Osmanlılar’ın arz üzerindeki izleri silinmeyecek kadar çoktur. Mısır’da bıraktıkları sebiller ise bunların sadece çok küçük bir parçasını teşkil etmektedir.

Sebiller yolcuların içme suyunu temin eden su müesseseleridir. Eskiden bu gibi sebillerin yapımı birçok milletin geleneği haline gelmişti. Sebiller, Ortadoğu’da genellikle su kıtlığı çeken Arap ülkelerinde göze çarpardı. Böylece su sebilleri halkın sosyal hizmetlerini yerine getirmekteydiler. Osmanlı devrinde Kahire şehri, bu tür hizmetlerden istifade etmiştir; Kahire’de Osmanlı devletinden kalma 70 sebil varlığını bugüne kadar korumuştur.

Bu sebiller şehir halkının su ihtiyacını üç asır boyunca eksiksiz görmüşlerdir.Halkın içme suyunu sağlamak için mimarlar yeraltını su deposu olarak kullanmışlardır. Bu sebeple alt tesisler de yaptırılmıştır.

Bilindiği gibi sebil iki kattan oluşmaktadır. Birincisi “sarnıç” denilen su depolama yeri; bu da yer ölçümü ve maliyet tahsisatına göre büyük ya da küçük olabilir. Şekil itibariyle de ya dörtgen veya dikdörtgen ve derin olmayan kubbeler ile kaplıdır. Bu kubbeler taş veya mermer sütunlar üzerine oturtulmuştur. 

Her su deposunun taştan veya mermerden bir harzesi (kapak taşı) vardır. Bu da kuyu kapak taşına benzemektedir. İkinci kat ise, yer seviyesinde veya biraz daha yerden yüksek olarak yapılır. Giriş ise genellikle müşterek giriş veya ayrı bir kapı ile sağlanır. Bu kat, taştan yapılır. Etrafına da ona ait ilaveler ve bölümler eklenir. Bu taş ilaveleri, sebilin yer seviyesindeki görüntüsüdür.  

Osmanlı sebillerine iyice dikkat edilirse mimar veya ustasının süs ve tezhiplere ve bunları özenle su pencerelerinin çevresine işlemesinde ne kadar itina gösterdiği görülür.

Bunların yanı sıra içerideki zeminin zenginliğini, çeşitli renklerdeki mermerler, su depo odalarına ait fağfurdan yapılan çeşmeler bu zevk ahengini göstermektedir.

Tavanın da çeşitli tezhiblerle süslenmesi yine mimarisinin üstün zevklerini ortaya koymaktadır. Ön cephedeki tezhipler ve süslemeler, 16., 17. ve hatta 18. yy.’ların yarısına kadar, sebillerin bizzat iç bölümlerinde ve özel olarak da ahşap tavanlarda yoğunlaşır.  

Osmanlı sebillerindeki süsleme ve tezhiplere genel çerçeve içinde bir göz atarsak görürüz ki çeşitli şekildeki hendesî unsurlar, içeri ve dışarı süslemelerde başrolü oynamıştır.

Sebil üzerindeki yazılarda ise, ilk önceleri her ne kadar “Sülüs” hattı kullanılmışsa da daha sonra “Sülüs” ve “Nesih” te karar kılınmıştır.  Bununla beraber nadiren de olsa, hattat aynı zamanda üç çeşit hattı (Nesih, Sülüs, Rık’a) bir arada toplayarak Abdu’r-Rahman kethüdâ sebilinin su odasının kapısı üstündeki fağfur kaplamalarda kullanmıştır.  

Kahire’de günümüze kadar gelen 70 Osmanlı sebilinden en iyi durumda olanları “Hüsrev Paşa sebili ve medresesi”, “Yusuf Kethüdâ El-Habeşî sebili ve medresesi”, “Es Sit Sâlihe sebili ve medresesi”, “Abdurrahman sebili ve medresesi”, “Sultan Mahmud sebili ve medreseleri”dir. 

Osmanlı sebillerinin en iyi durumda olanı ise Hüsrev Paşa sebilidir. Bu sebili ekleriyle, Mısır’a vâlî iken (H.942)’de Hüsrev Paşa yaptırmıştır. Kahire’de Osmanlı devrinden kalan en eski sebildir. Başka binalara birleşmeyen müstakil bir sebildir. Cephesi iki su pencereli, üstü da Kur’an kursu ve İslâmî bilgileri okutmakta kullanılan salondur.

Süslemelerle kaplı, birbirine aynen benzeyen iki cephesi vardır. Bunlar kuzey batı ve kuzey doğu cepheleridir. Yapılış tarihi ve inşa edenin adı ve soyadı, pencerenin altına dizilen mermerlerde yazılmıştır. Kuzey batı cephesini, dikdörtgen biçiminde ve bakırdan iki oluğu olan bir pencere ortalamaktadır. Üst bölümünde ise, ortasını “Allah” yazısı oluşturan iç içe geçmiş ve hendesî şekiller vardır.

Su penceresinin önüne, üstüne su kadehleri koymak için, şimdi caddenin yükselişi sebebi ile yerle aynı seviyede kalan üç taş ayaklı bir parça mermer konulmuştur.

Su penceresinin üstünde ise mermerle kaplı düz parçalar yer almakta ve bu mermerlerin üstünü, yatay bir biçimde, bazen da karşılıklı sıralar halinde kabartmalı bitki yaprakları süslemektedir. Bunların yanlarında dörtgen ve dikdörtgen biçiminde boşluklar vardır.

Bunların içinde yıldız tabak gibi hendesî şekiller veya arabesk tarzı basit bitki şekilleri çok itinalı bir biçimde işlenmiştir. Sebilin cephesi ise yukarıdan uzantı bir şerit halinde kuzey-batı ve kuzey-doğu cephelerini süslemektedir.

Es-Sit Sâliha sebili ise, El-Cemâmiz yolunun doğrultusundaki El-Lebudiye Caddesi’nin Bab Derbu’ş-Şems’te bulunmaktadır. Bu sebili Es-Sit Sâliha H. 1154’te, inşa etmiş, üzerine de Kuran-ı Kerim’i öğretmek için bir salon yaptırmıştır. Bunu da sebil pencerelerinin üstünde yazılan kitabelerden öğreniyoruz. Bu sebil müstakil olup her hangi bir yapıya ek olmamıştır ve iki su penceresi vardır. Kahire’de bir kadını yaptırdığı İkinci Osmanlı sebilidir ki günümüze kadar ayakta kalmıştır. İki pencereli sebillerin güzellerinden sayılabilir. Ön cephesinin üstünde mermerden oluşan yapımıyla ilgili bir levha vardır. Bu cephe zengin hendesî biçimler, taşlı ve zigzaglı kemerlerle süslüdür.
Dünyanın En İhtişamlı Mezar Taşları Ahlat’ta “İslamın kubbesi”, Osmanlıların “Ata Şehri” dediği Bitlis’in ilçesidir. Van Gölü’nün en güzel kıyılarından birinde yer alır. Meyve bahçeleriyle kaplı hafif bir yamaç üzerindeki konumuyla bu ilçe bir sahil şehri gibi görünür. 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’ndan sonra Türklerin Anadolu’da kurduğu ilk büyük şehir unvanı da bu ilçeye aittir. Selçukluların Bizans’ı bozguna uğratmasıyla neticelenen muharebeden sonra Türk boyları akın akın bölgeye gelmeye başlamış. Evliya Çelebi’nin “Oğuz Taifesi Şehri” olarak adlandırdığı Ahlat’ta, Malazgirt Savaşı sonrası bölgeye yerleşen Türk boylarına ait izler, ilçedeki taş eserler üzerinde görülür. Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Oğuzların “Kayı Boyu” da -13. Yüzyılın ilk yarısında Söğüt’e yerleşmeden önce- 170 yıl burada, Ahlat’ta kalmış. Bir rivayete göre, Osmanlı’yı kuran Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi, Ahlat doğumludur ve 20’li yaşlara kadar burada yaşamıştır. Dar bir vadinin içindeki Eski Ahlat’ın merkezine “Harabeşehir” denir. Burası Selçuklulardan kalma kale, cami, köprü, kule, hamam ve zaviye kalıntılarıyla dolu adeta dev bir açık hava müzesidir. Burada dünyanın en büyük “Türk-İslam açık hava mezarlığı” bulunuyor. 210 dönümlük araziye yayılan Selçuklu Mezarlığı’nın üzerinde, tarihi özellik taşıyan 8 bin 100 küsur mezar taşı tespit edilmiştir. 11 ile 16. yüzyıllar arasında kesintisiz olarak kullanılan mezarlıkta boyu 3,5 metreye ulaşan anıt taşlar var. Lahit, sanduka ve şahideli olmak üzere üç ana tipteki mezar yapısının an malzemesi ise yöreye has kırmızı tüf taşıdır. 
Doğubeyazıt’ta Dünyanın İlk Kaloriferli Sarayı: İshak Paşa Ağrı Dağı'nın yakınında, Doğubeyazıt'ın 5 kilometre uzağında eski Doğubeyazıt yanında sarp kayalar üzerine kurulmuş, “kartal yuvasını” andıran 116 odalı bu saray aslında türbesi, camii, surları, iç ve dış avluları, divan ve harem salonları, koğuşları ile büyük bir külliyedir.İshak Paşa Sarayı, XVIII. Yüzyıl sonlarındaki Osmanlı üslubunu yansıtan ve İmparatorluğunun doğusu için Topkapı Sarayı kadar önemli eserlerden biridir.
Harem Taçkapısı üzerinde yer alan, Osmanlı Türkçesi ile yazılmış sekiz satırlık kitabenin orta kısmında; “Bin yüz ile doksan dokuz oldu buna tarih İshaka meram üzere kerem kıl dü cihanı” yazmaktadır.
Sarayın yapımını 1685'de Doğubeyazıt Sancak Beyi Çolak Abdi Paşa başlatmış, saray onun oğlu Çıldır Valisi İshak Paşa ve oğlunun oğlu Mehmet Paşa tarafından 1784'te bitirilmiştir 7600 m² bir sahada yapılan sarayın inşaası 99 yıl sürmüştür.
Türk mimarisinin en güzel örneklerinden olan İshakpaşa Sarayı; Türkistan, Selçuklu ve Osmanlı mimari özelliklerini birleştiren bir yapıdır. Camiinin kubbeleri Türkistan kubbeleri gibidir Saray Topkapı Sarayı'nı andırır, kapıları ise Selçuklu stilindedir
50 x 115 metre alanı kapsayan sarayın Harem Dairesi iki katlı, diğer bölümleri tek katlı idi Günümüzde ikinci kat tamamen yıkılmış durumdadır Saraya ancak doğudaki tepeden açılan bir kapıdan girilir Diğer tarafları 20-30 metre yükseklikte sağlam duvarlarla çevrilidir Kapıdan, önce dış avluya girilir Dış avlunun etrafında uşak ve seyis odaları ve tavlalar vardır Dış avludan iç avluya kemerli tak şeklinde büyük bir kapıdan girilir İç avluda çeşitli odalar ve koğuşlar vardır Ortadaki harem dairesinin duvarlarında İshak Paşa'yı öven yazılar bulunmaktadır Kapının iki yanında iki aslan heykeli vardır Divan odası (toplantı salonu) ise 20 metre genişlik ve 30 metre uzunluktadır.

Aynı zamanda, dünyanın ilk kalorifer tesisatı döşenen sarayıdır.
Bursa Ulucami’nin 600 Yıllık Minberi Uzay Bilimine Işık Tutuyor Bursa Ulucami’nin minberi, Galileo’nin “Dünya dönüyor” dediği için engizisyon mahkemesince idam mahkûm edildiği tarihten tam 230 yıl önce yapıldı. Minberdeki güneş sisteminin planını, Osmanlı'nın ilk şeyhülislamı büyük İslam âlimi Molla Fenari Hazretlerinin tasvir edip ustaya verdiği tahmin ediliyor. Bursa'da kendi adını taşıyan semtte medfun bulunan Molla Fenari hazretlerinin el yazması bir astronomi kitabının İngiltere’de olduğu biliniyor. 1980 yılında Ulucami'nin minberindeki güneş sistemini ilk fark eden emekli öğretmen Feyzi Ülgü, “20 yıl önce Ulucami’nin içini dolaşırken minber dikkatimi çekti. Minberi incelemeye başladım. Cuma namazını kıldım, yine gözlemeye başladım. İkindi, akşam ve yatsı namazından sonra da incelemeye devam ettim. Biri yanıma geldi, ‘Camiyi kapatacağız’ dedi. Sanat tarihi öğretmenim bana çok önemli bir tavsiyesi vardı; 'Geniş yüzeye yapılan ahşap süslemelerde simetri yoksa o yapıda mutlaka mesaj vardır' derdi. Ben minberin üzerinde inceleme yaparken gördüm ki simetri yok, hemen o öğretmenimin sözü aklıma geldi ve burada ne mesaj var diye araştırmaya başladım. Minberin doğu cephesine baktım. On tane küresel kabartma motifi var, bunlardan bir tanesinin çevresinde boyutları farklı dokuz tane küresel kabartma var. Ben eski bir fen öğretmeniyim, hemen aklıma güneş ve dokuz gezegen geldi. Daha sonra Ulucami’ye çok sık gelerek bunları dikkatlice inceledim. Bunları astronomi bilgileriyle karşılaştırdığımda bire bir büyüklük, uzaklık ve yakınlık ölçülerine uygun olarak yerleştirilmiş olduğunu belirledim. Güneş ve dokuz gezegen olduğunu gördüm" dedi. Batı Plüton'u 6 Asır Sonra Keşf Etti Sonra araştırmasını derinleştirerek, minberin batı cephesinde "Devaklı Abdülazizoğlu Mehmet’in işidir" yazdığını gördüğünü anlatan Ülgü, "Bu minberin ustası Devaklı Abdülazizoğlu Mehmet’miş. Bu minber 1399 yılında yapılmış. Minberin doğu cephesine baktığınızda, gezegenler Dünya, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Plüton görülüyor. Güneş sisteminin 8 gezegeni aynı açıyla aynı düzlemde dolanırlar, Plüton ise farklı açıyla farklı düzlemde dolanır. Minberde Plüton ayrı düzleme yerleştirilmiş. Bugün bile bilim dünyası dış merkezli gezegen tabirini kullanır. Minber günümüzden 600 yıl önce yapılmış. Karşılaştırma yaparsak Plüton gezegeni batı dünyası tarafından 1929 yılında tespit edilmiştir. Bu karşılaştırma o tarihlerde Türk dünyasının bilime çok önem verdiğini gösteriyor" diye konuştu. Bu minberin benzerinin dünyanın hiçbir yerinde olmadığına dikkat çeken Feyzi Ülgü, "Bu eser dünyanın 7 harikası arasında yer alması gereken ve gözümüz gibi korumamız gereken bir eser. Minbere çok dikkatlice baktığımızda, küresel kabartma motiflerinin yanı sıra, ince hatemi işçilik yapılarak detayları hakkında da bilgi verilmiştir. Mesela Plüton’un bulunduğu düzlemin en altında üç çekirdekli kuyruklu yıldıza rastlarsınız. Bu şu bakımdan önemlidir. Plüton’un bulunduğu ikinci sistemde kuyruklu yıldız ağılıklı bir sistem vardır. Hatemi işçiliği kuyruk detayına kadar özetlenerek yerleştirilmiştir ve mini metrik bir inceleme vardır. Aynı şekilde Jüpiter’in tavan katmanına baktığınızda, zengin hatemi işçiliklerle detaylı bilgi verildiğini görürsünüz. Minberin batı cephesine ise galaksi sistemleri yerleştirilmiş. Ana motif olarak tam ortada Samanyolu galaksisi olduğunu görüyoruz. Çok dikkatli baktığımızda, kainatın yedi tabaka halinde oluşturulduğuna dair bilgiyi görüyoruz. Bugün dahi bilim dünyasının görevini net tespit edemediği çift yıldızların detaylarını görmek mümkün. Çift yıldızlar galaksiler arasındaki dengeyi sağlayan sistemlerdir” demektedir.
Anadolu’nun En Büyük Sanat Şaheseri: Çifte Minareli Medrese Erzurum’un bir nevi sembolüdür. Selçuklu Sultânı birinci Alâeddîn Keykubat’ın kızı Hüdâvent Hâtun tarafından 1253 senesinde yaptırılmış olup, Anadolu’nun en büyük sanat şâheserlerinden biridir. Kümbeti de Erzurum’un en büyük kümbetidir. 26 metre yüksekliğindeki çift minâresi renk renk çinilerle süslüdür. 37 odası ve câmisi vardır. Dördüncü Murad han tâmir ettirmiştir. Müze olarak kullanılmaktadır. Medresenin bâzı yazı ve parçaları sökülerek Leningrad Müzesine götürülmüştür. Anadolu’daki medreselerin en büyüğüdür. Çinilerle süslü minârede Allah, Muhammed ve ilk dört büyük halîfenin (Çihâr Yâr-ı Güzîn) isimleri vardır. Medresinin ikinci katı dört eyvan arasında, dört müstakil grup hâlinde tanzim edilmiştir. Birinci kata inmeden bir bölümden diğerine geçmek mümkün değildir. İkinci kat hücreleri de alt kattakiler gibi dikdörtgen plânlı olup, kırma taşlarla örülmüş, beşik bir tonozla örtülüdür. Alt kat hücre kapılarında görülen çok değişik şekiller ve tezyinat üst kattakiler de görülmez.
Hindistan’da Türk Mimarisi 1030 senesinde Gazne’de vefât eden Sultan Mahmûd Gaznevî’nin Hindistan’a yaptığı on iki seferle ve daha sonra gelen Gazneli hükümdârlarının emrinde Kalaç ve diğer Türk boyları bu memlekete yayıldılar ve buralara İslâm dînini ve medeniyetini de götürdüler.

Beş asır sonra, Emir Tîmûr Gürgân Hanın torunlarından Bâbür Şâh, 1526 senesinde Hindistan’ı alıp büyük bir İslâm devleti kurdu. Bu devlet 1858 senesinde İngilizlerin işgâline kadar, 342 sene sürdü. Bu devirde Tîmûroğulları, ancak Osmanlı Medeniyetiyle mukâyese edilebilecek parlak bir medeniyet kurdular.

Bâbürlüler devrinde yapılan câmiler genellikle aynı tarzda inşâ edilmişlerdir. Üç yanında giriş kapıları bulunan geniş ve üstü açık bir avlunun kıble tarafında câminin kapalı kısmı yer almaktadır. Bunun üzeri kubbelerle örtülmüştür. Alt kısımlarının daralması özelliğiyle ilk bakışta fark edilen bu kubbeler genel olarak beyaz mermerden yapılmıştır. Bu câmilerin, göreni tesiri altına alan bir özelliği de beyaz ve kırmızı renklerin yanyana kullanılmış olmasıdır.

Bâbürlü câmilerinin en mükemmeli Asya’nın en büyük câmii olan Dehli’deki Şah Cihân Câmiidir. 108 m eninde 108 m boyunda, kare şeklinde olan Şah Cihân Câmiinin kapalı kısmının eni 67, derinliği 30 metredir. İki minâresinin yüksekliği 43 metredir. Avlusu, sivri kemerli revaklarla çevrilmiştir.

Hind Müslümanları, yaptıkları türbelerle en güzel mîmârî eserlerini vermişlerdir. Bâzı türbelerde dış kubbenin içinde ikinci bir iç kubbe bulunmaktadır. Bu usül daha evvel Tîmûr Hanın Semerkand’daki “Gûr-i Mîr” isimli türbesinde de başarılı bir şekilde kullanılmıştır.

Bâbürlü mîmârîsinin şaheseri, Şâh Cihân’ın zevcesi Mümtaz Mahal için Agra’da yaptırmış olduğu Tâc Mahal’dir. 1.30 m yüksekliğinde, 250x110 m ölçülerinde kürsü denilen ve kırmızı kum taşı döşeli bir sâha üzerinde kurulan 6 m yüksekliğinde ve 95x95 metre en ve boyunda, beyaz mermerden bir avlunun ortasında yer alan türbenin kubbesi de 75 m yüksekliğiyle dünyânın en yüksek kubbelerinden biridir. Türbenin köşeleri kesik kare biçimindedir. Yâni sekiz kenarlıdır. Türbede, Selçuklu, Tîmûr devri ve Osmanlı mîmârî özellikleri görülmektedir. Son araştırmalara göre Tâc Mahal’i Mîmar Sinan’ın talebelerinden olup Hindistan’a giden Osmanlı Mîmarı Yûsuf’un oğlu Mîmar Ahmed’in yaptırdığı sanılmaktadır.
Mısır'da Türk Mimari Eserleri Mısır'daki mimari eserlerde hem Türkistan hem de Osmanlı izleri görülür. Abbâsiler zamânından îtibâren Türk vâliler tarafından idâre edilmeye başlanan Mısır’da Türk mîmârî tarzında birçok eser yaptırılmıştır. Kahire’de bulunan Abbâsi halîfelerinin türbeleri, Türk mîmârisinin güzel örneklerindendir.

Abbâsi Vâlilerinden Ahmed bin Tulun, bugün hâlâ duran ve ismini taşıyan İbn-i Tulun Câmiini yaptırdı. Bu câminin tuğladan yapılması, binânın kaleyi andıran bir tarzda olması, mîmârî stilinde Türkistan ve Samarra tesirlerini açıkça göstermektedir. Uygur yapılarında olduğu gibi, motifler büyük çapta ve sâdedir.

Eyyûbîler zamânında ise dârülhadis, tekke ve eyvanlı medreseler, Türkistan mîmârî tarzında inşâ edilmiştir.

Memlükler zamânında Türk hükümdarı, hâtunları ve beyleri Türk mîmârî tarzında birçok mescid, külliye, medrese, tekke, türbe ve hanlar yaptırmışlardır. Bugün bunların büyük kısmı Memlük sanat âbideleri olarak ayakta durmaktadır.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesinden sonra, Memlük mîmârî tarzı unutularak, Osmanlı mîmârî tarzı Mısır’a yerleşmiştir. Osmanlı devrinde vâlilerin yaptırdıkları mescidler, sebiller ve tekkeler, Osmanlı mîmârî tarzında yapılmıştır.

Bunlara örnek olarak Süleymâniye Câmii, Mahmûdiye Câmii, Murâd PaşaCâmii, Mehmed Ali Câmii, Kethüdâ Abdurrahmân Sebili, Osmanlı eserlerinden en tanınanlarıdır. Mısır’daki Osmanlı câmileri büyük kubbeli ve ince minâreli klasik Osmanlı eserleri olup, çinileri Türkiye’den getirtilmiştir.
Dünyanın En Muhteşem Kapısı Divriği Ulu Camii’nde Muhteşem, muazzam, mükemmel, harikulâde… Bildiğim bütün görkemli kelimeleri bir araya toplasam Divriği Külliyesi’nin “Taçkapı”larını tarif etmeye yetmez görünüyor. Pirimiz, Evliya’mız her zamanki gibi en güzelini yapmış, “Üstad-ı mermer bu camiyi öyle nakş-ı bukalemun eylemiş ki methini anlatmaya diller kısır kalır, kalemler kırık,” deyip bitirmiş meseleyi. Devamını getirmek de ancak cahil cesareti gösterebilecek bizlere kalmış. Kapı, Anadolu’da he zaman iyiliğe, güzelliğe açılan bir semboldür. Rahmet kapısıdır, kısmet kapısıdır, talih kapısıdır, umut kapısıdır. Ulucami’nin taçkapısı maddi, manevi bütün güzelliklere sahip bir cennet kapısıdır. Ancak Cennet’te görülebilecek güzellikte birbirinden zarif çiçeklerle donatılmış bir kapıdan, dış âlemden iç âleme geçiş yapılır. Taçkapının iki yana açılan kanatları uzun bir koridordan mihraba yönlendirir insanları. Mihraba yani kıbleye, ilk taşını Âdem’in koyduğu, ilk harcını Nuh ile İbrahim’in kardığı Kâbe’ye, ilahî makama… Caminin kapısı dış kirlerden arınmış bütün insanlara açıktır. Mihrabın kapısı ise derûni arınmayı gerektirir, ruhî dönüşümü. Anahtar, insanın niyetinde, ahlâkında ve davranışlarında saklıdır. Taçkapıdan girenler bu manevi dönüşümün ardından caminin çarşıya bakan cümle kapısından dışarı çıkarlar. Çarşı, öteki âlemde varılacak menzili belirleyen dünyadır. Artık burada tacir, terazisinde hile yapmayacak, kadı kararında adaleti gözetecek, şah, halkına hizmet etmekte yarışacaktır. Taçkapı, mükemmelliğe dönüşümün simgesi olmuş Divriği’de. Ahlatlı Hürrem Şah taştan mücevher yontmuş, Doğu’nun bu kuş uçmaz kervan geçmez camisinin başına elmas ve pırlantalardan kuyumcu titizliğinde işlediği, ince ince bezediği, dillere destan bir taç kondurmuş. Taşlar işlendikçe ışıl ışıl pırlantalara dönüşmüş, bahçe içinde bahçe, çiçek içinde çiçek, yaprak içinde yaprak, yüzlerce hayat ağacı, sayısız bahar dalları birbiri ardına topraktan fışkırmış, göverivermiş boy boy. Hayat ağacının dallarında dev yapraklar, kelebekler misali kapının her iki yanına konuvermiş, sanki her an kanatlanıp uçuşacaklar. Perdahlanıp sıralanmış taşların yanında taçkapı sahip olduğu kıymetin öylesine farkında ki, tıpkı bir kraliçe gibi büyük bir azametle yapının birkaç adım önüne çıkıyor ve birkaç kulaç yukarısına yükseliyor. Ne kadar kurumlansa yeri, asaletiyle, görgüsüyle, bilgisiyle bunu fazlasıyla hak ediyor.Hürrem Usta’nın elinde taşçı kalemi, sihirli değnek gibi taşın katı kalbini yumuşatmış, önce kile, sonra Cennet bahçesine dönüştürmüş. Divriği Külliye’si aklın, aşkla, bilgelikle bütünleşmesinin bir sembolü olmuş. Burada gördüğüm her ayrıntı beni tek bir hedefe yönlendiriyor; insanın bu dünyadaki yolculuğuna, mükemmelleşmesine, kemale ermesine… Tıpkı Mevlana’nın belirttiği gibi; “Taş, taşlıktan çıkıp yok olmadıkça, mücevher olup yüzüğe takılır mı hiç?”(Hülya Atakan)
Peygamberimizin Hırkasıyla Şereflenen Mabed: Hırka-i Şerif Camii
Bu cami Sultan Abdlmecid tarafından “Hırka-i Şerf”in muhafazası ve ziyaret edilmesi gayesiyle 1851 yılında yaptırılmıştır. İstanbul’a getirilmiş olan Hırka-i Şerif, Üveysi sülalesince, önce ikametgahlarında sonra da 18. Yüzyıldan itibaren Çorlulu Ali Paşa’nın inşa ettiği hücrede, Ramazan aylarında ziyarete açılıyordu. Bugünkü cami yapılana kadar böyle devam etmiştir.Sultan Abdülmecid cami yaptırmaya karar verirce çevredeki bir çok bina yıktırılmış, 1847’de inşaat başlamış, 1851’de sona ermiştir. Üveysi sülalesi için bir konak, Hırka-i Şerif’i korumak için bir jandarma bölüğüne kışla ve diğer görevliler için çeşitli odalar tasarlanarak bir külliye meydana getirilmiştir. Cami, doğuda Akseki Caddesi, güneyde Köşk Sokağı, batıda Keçeciler Caddesi ile sınırlıdır. Kuzey avlusuna közey ve güney yönlerinde iki kapı vardır. Bahçeye üçüncü bir kapı daha açılır. Avluda eski Hırka-i Şerif odası ve bunun arkasında görevlilere mahsus odalar vardır. Meşruta olarak kullanılan konak arsanın kuzeyindedir. Jandarma karakolu (bugün İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü olarak kullanılıyor) ise kıble yönünde Kadı Sokağı’nın karşı yakasındadır. Caminin abidevi avlu girişleri köfeki taşı ile örülmüştür. Akseki Caddesi girişindeki kapının alınlığında “kâle aleyhi’s-selam” yazılı madalyon, celi sülüsle “Kim namazın kendi üzerinde farz olduğunu bilirse cennete girer” mealindeki hadisin metni yazılmıştır.Keçeciler Caddesi’ne açılan batı kapısı akuntus yapraklı toksan başlıklarla donatılmıştır. Alınlıktaki madolyonda “kâle’llâhu tebâreke ve teâlâ” ibaresi, kemerin üzerinde celi sülüs hatla “Mektup Süleyman’dadır ve o Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlamaktadır.” (en-Neml, 27/30) mealindeki bir ayet yer alır.Kadı Sokağı’na açılan güneydoğu kapısının tasarımı diğer kapılara benzemektedir. Alınlığın ortasında beyzi madalyonda celi sülüs istifde “kâle aleyhi’s-selam”, kemerinde “Bismillahirrahmanirrahim her kapının anahtarıdır” mealindeki hadis-i şerif metni yazılıdır.Avlu kapılarındaki üç kitâbeden hiç birinde imza (ketebe) olmamakla beraber, bunların camideki diğer yazıların hattatı olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazıldığı bilinmektedir.Bütün kapılarda burmalı girland biçiminde tunç kulplar ve dökümden yapılmış fanus aplikleri dikkati çeker.Cami: 11,5 m çapındaki kubbenin örttüğü sekizgen prizma biçimindedir. Zemin katı Hırka-i Şerif-in muhafazasına, üst katı ziyaret edilmesine mahsustur. İslam mimarisinin en erken tarihli yapılarından olan Kudüs’teki “Kubbetü’s-sahra”nın (681), sekizgen planı ve merkezdeki mukaddes mahalli kuşatan ziyaret galerileriyle Hırka-i Şerif Camii’ni tesirine aldığı görülmektedir.
Gönüller Sultanı Mevlana’nın Konya’daki Yeşil Türbesi
Hazreti Mevlana’nın türbesi Selçuklu Emiri Süleyman Pervane’nin karısı gürcü hatun, Emir Alameddin Kayser ve Mevlana’nın oğlu Sultan Veled tarafından mimar Tebrizli Bedreddin’e yaptırılmıştır. Türbenin yapımında 130 bin Selçuki dirhemi harcanmıştır. Türbe dört fil ayağı üzerinde 25 m. yüksekliğindedir. Türbenin külahı turkuaz renk çinilerle kaplıdır. Bundan dolayı Yeşil Kubbe “Kubbe-i Hadra” adı verilmiştir. Gövdenin üst yanına beyaz renk sülus hatla besmele ve “Ayete’l-Kursi” yazılmıştır. Günümüze kadar geçen süre içerisinde pek çok defa tamir gören kubbe çinileri 1964 yılında Kütahya çinileriyle yenilenmiştir. Kubbe, içten pramidal biçimli olup üç yönü açık, yalnızca güney yönü duvarlarla kapalıdır. Türbenin kubbesi, kemerleri, fil ayakları ile güney duvarı alçı kabartma tekniği ile süslenmiştir. Nebati motiflerin üzeri altın yaldızlarla, zeminleri ise çeşitli renklerle boyanmıştır. Mevlana’nın türbesinden sonra Beylikler döneminde “Kıbabu’l-Aktab” denilen denilen mezarların kubbeli üst örtüsü, Osmanlılar döneminde de post kubbesi, semahane, mescid, derviş hücreleri, kapılar, matbah (mutfak), şadırvan ile bahçede yer alan türbeler yapılmıştır. TürbedeHazreti Mevlana ile oğlu sultan Veled’e ait iki mezar sandukası yer almaktadır. Kanuni döneminde de iki mezarı içinde alan mermer sanduka yaptırılmıştır. Sandukanın üzerine II. Abdülhamid tarafından yaptırılmış atlas üzerine altın ve gümüş tellerle sim sırma tekniğinde işlenmiş pûşide (örtü) yer almaktadır. Hazreti Mevlana’nın babasının mezarı üzerinde bulunan ahşap sanduka; Hazreti Mevlana’nın kendisi için 1274 yılında ceviz ağacından kündekâri tekniğinde yapılmıştır. Üzerinde Mesnevi’den seçme beyitler ve Kur’ân-ı Kerîm’den ölümle ilgili ayetler bulunan sandukanın 16. yy.’da Kanunî Sultan Süleyman tarafından Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in mezarları üzerine yeni bir mermer sanduka yaptırılınca, kaldırılıp babasının mezarının üzerine konulmuştur.
Konya’da Bir Selçuklu İlim Merkezi: Karatay Medresesi
Karatay Medresesi, II. İzzeddin Keykavus devrinde Emir Celâleddin Karatay tarafından, 649 H. (1251 M.) yılında yaptırılmıştır. Mimarı bilinmemektedir. Osmanlılar devrinde de kullanılan medrese XIX. yüzyılın sonlarında terk edilmiştir. Selçuklular devrinde hadis ve tefsir ilimleri okutulmak üzere “kapalı avlulu medrese” plan tipinde tek eyvanlı ve tek katlı olarak yapılmıştır. Giriş doğudan gök ve beyaz renkli mermerden yapılmış kapı ile sağlanmakta olup Selçuklu devri taş işçiliğinin eşsiz bir örneğidir. Kapının üzerinde Tevbe sûresinin: “Allah, iyilik yapanların ecrini (sevâbını) katiyen zâyi etmez.” Meâlindeki 120. Ayeti ve Medresenin yapımı ile ilgili kitabe yer almaktadır. Kapının diğer yüzeylerinde ise seçme ayet ve hadislere yer verilmiştir. Kapıdan, önce kubbeyle örtülü (şimdi üzeri açık) bir avluya buradan da bir kapı ile medreseye girilir. Medrese avlusunun üzeri, merkezinde aydınlık feneri bulunan mozaik çinilerle kaplı kubbe ile örtülüdür. Kubbe kasnağında duvarların üst kısmındaki bordürlerde ve hücre kapıları üzerindeki panolarda ayetler yazılıdır. Binanın batı yönündeki beşik tonozlu ana eyvanın kemerinde Besmele ve Âyete’l-Kursi yer almaktadır. Kubbeye geçmiş elemanı olan üçgenlerde ise Muhammed, İsa, Musa ve Davud peygamberlerin isimleri ile dört büyük halife; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin isimleri bulunmaktadır. Eyvanın güneyindeki kubbeli hücre Celâleddin Karatay’ın türbesidir. Eyvanın kuzeyindeki kubbeli hücre dava önce yıkılmış olup 2006 yılında yapılan kurtarma kazısı ve restorasyon çalışmalarından sonra tamamlanmıştır. Medrese duvarlardaki mozaik çinilerin geçmişte büyük bir kısmı dökülmüştür. 2008 yılında yapılan restorasyon çalışmalarında ana avlunun kuzey ve güney duvarlarında yer alan mozaik ve plaka çinilerdeki eksik kısımların bir bölümü tamamlanmıştır. Çinilerde kullanılan renkler, turkuaz (firuze), lacivert ile siyahtır. Celâleddin Karatay’ın ismi Konya’nın merkez ilçelerinden birine verilmiştir.
Konya'da Zarif Bir Selçuklu Eseri: İnce Minare
Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus Devrinde Vezir Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından, hadis ilmi öğretilmek üzere 663 H.(1264 M.) yılında inşa ettirilmiştir. Yapının mimarı Keluk bin Abdullah'tır.
Darü-l Hadis Selçuklu Devrinin avlusu kapalı medreseleri grubundadır. Tek eyvanlıdır. Doğusunda yer alan taçapı, Selçuklu Devri taş işçiliğinin en güzel örnekleri arasındadır.Giriş kemerinin iki tarafında yer alan üçer küçük sütun ve kemer kavsarası bitkisel ve geometrik motiflerle süslüdür.

Taçkapıdan çapraz tonozlu mekâna geçilmektedir. Cepheden bakıldığında fark edilemeyen bu mekân, binanın esas eyvanı için simetri teşkil etmektedir. Bu mekânın yan duvarlarındaki iki adet niş mimariye estetik kazandırmıştır.
Çapraz tonozlu giriş bölümünden divanhaneye girilir. Ortasında havuzu bulunan üzeri kubbeli, kare planlı avlunun güney ve kuzeyinde beşik tonozlu dikdörtgen planlı öğrenci hücreleri bulunmaktadır. Kubbeye geçiş pandantiflerle sağlanmıştır. Kubbe kasnağında kûfi yazı ile "El-Mülkü-Lillah" "Ayet'el Kürsi" yazılıdır. Yapı ışığını, mazgal ve dikdörtgen pencereler ile kubbede yer alan fenerden sağlamaktadır.
Girişin karşısında avludan üç basamakla çıkılan basık tonozlu eyvan yer almaktadır. Eyvanın iki yanında kare planlı, kubbeli birer dershane odası vardır.
Anıtsal yapının ön cephesi kesme taştandır ve yan duvarlarının dış cepheleri moloz taştan yapılmıştır. İç mekânlarda tuğla hem statik, hem de dekoratif amaçlı kullanılmıştır.
Kuzeyinde yer alan mescitten bugün yalnız tuğla örgülü mihrabı kalmıştır. Yapıya adını veren minarenin kaide kısmı muntazam kesme taş kaplamalıdır. Beden kısmı tamamen tuğla örgülüdür. Bugün mevcut gövdesi sekiz köşeli olup, çeşitli formda bombeler halindedir. Minare turkuvaz renginde, beyaz hamurlu tuğlalarla örülmüştür. Minarenin orijinali iki şerefeli iken, 1901 yılında düşen yıldırım, iki şerefeden birini tahrip etmiştir.
Osmanlı Mimari Tarzının İlk Mabedi: Bayazid Camii İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerine kurulan ve semte adını veren muhteşem cami. Fatih’in oğlu Sultan Bayezid tarafından yaptırılan caminin temeli, 1501 yılında atılıp, inşası 1506’da tamamlandı. Caminin yanına mektep, medrese, imaret, kervansaray ve hamam yaptırılmıştır. Bu medreseye, ancak şeyhülislam olanlar müderris tayin edilirdi. İlk müderrislik, Şeyhülislam Zembilli Ali Efendiye verilmiştir.
Bayezid Camii, klasik Osmanlı üslubunun ilk örneğidir. Mimarının, bazı kaynaklarda Üstad Hayreddin olduğu yazılmakla beraber, son yapılan araştırmalarda Yakub Şah bin Sultan Şahın inşa ettiği meydana çıkmıştır. Beş seneye yakın zamanda biten caminin ilk ibadete açıldığı Cuma gününde namazı Sultan İkinci Bayezid Han kıldırmıştır. Bunu Evliya Çelebi şöyle anlatır:
Caminin yapısı tamam oldukta, bir Cuma günü, büyük bir cemaat toplanıp açıldı. Bayezid-i Veli buyururlar ki: "Her kim ki ömründe ikindi ve akşam namazlarının sünnetini tamam kılmışsa şu mübarek vakitte o kimse imam olsun.” Derya misali cemaat içinden bir kişi çıkmaz. Bayezid Han: “Elhamdülillah! Seferde ve barış zamanında sünnetleri terk etmedik.” diyerek kendileri imam olup namazı kıldırırlar.
Caminin kubbesi dört fil ayağı ve iki sütuna oturmaktadır. Merkezi kubbenin mihrab ve medhal tarafından iki yanlarda iki yarım, diğer yanlarında dört kubbe bulunmaktadır. Yanlar, biri merkezi olmak üzere beşer kubbelidir. Böylece büyük bir mekan nispeten daha küçük kubbelerle örtülmüştür.
Cami iki minareli, her minare de birer şerefelidir. Güneyde olanı cami ile birlikte, diğeri ise çok uzun zaman sonra yapılmıştır. Her ikisi de gerek iç, gerekse dış görünüşleri, süslemeleri bakımından çok güzeldir. İki minare arası 87 m olup, bu durum camiye azamet vermektedir.
Caminin Bayezid meydanına bakan yüzünde dışarıya üç kapı ile bağlanan bir revaklı avlu vardır. Ortada şadırvan kenarlarda 20 sütuna dayalı 25 kubbe avluyu süsler. Osmanlı mimarisinin nefis taş işçiliğinin bütün incelikleri avlu ve şadırvanda görülür.
Caminin sağ tarafına Şeyhülislam Veliyüddin Efendi tarafından 1736 yılında bir kütüphane yaptırılmıştır. Mihrab üzerindeki kapı ile şadırvan avlusunun kapılarındaki yazılar Hattat Şeyh Hamdullah’a aittir. Mihrabın ön tarafında Sultan Birinci Selim tarafından yapılan türbede Sultan İkinci Bayezid medfundur.  Bahçede Osmanlı devrinde yaşamış büyük zatlardan bazılarının kabirleri vardır.
Bayezid Camii, 1509 yılında meydana gelen zelzeleden hasar gördüğünden ve ayrıca 1797, 1870, 1940, 1958 yıllarında esaslı tamirler görmüştür.
Osmanlı'nın İstanbul'da İlk Külliyeli Eseri: Fatih Camii Sultan Mehmed Han tarafından yaptırılan câmi, 1470’de tamamlandı. Câminin mîmârı Sinânüddîn Yûsuf bin Abdullah olup (Sinan-ı Atik olarak da tanınır) kabri aynı semtteki Kumrulu Mescidin bahçesindedir.

Câminin etrafında Osmanlı Devleti'nin ilk  büyük külliyesi yapıldı. Fâtih külliyesi olarak bilinen bu yerde câmi, medrese, mektep, kütüphâne, imâret (aşevi), kervansaray (konaklama yeri), tabhâne, mutfak, dûrüşşifa (hastahâne) ve hamam bulunuyordu.İlk Türk üniversitesi sayılan Fâtih Medresesi câminin etrâfındadır. Sahn-ı Seman adı verilen sekiz medreseden dördü dış avlunun batı tarafındaydı. Bu dört medrese, Akdeniz, Başkurşunlu, Çiftekurşunlu ve Ayakkurşunlu isimleri ile anılırdı. Doğu tarafta ise Karadeniz, Başkurşunlu, Çiftekurşunlu, Ayakkurşunlu medreseleri bulunurdu. Bu medreselerin herbirinde on dokuz oda ile bir dersâne vardı. 
Câmide, merkezî kubbe dört fil ayağının üstüne oturmuştur. Bunu dört yarım kubbe çevirmektedir.Yarım kubbenin etrafındaki tam ve yarım kubbeler mahfilleri ve dıştaki abdest musluklarını örtmektedir. İki şerefeli iki minâresi vardır. Minârelerin, şerefeye kadar gövdeleri ilk inşaattan kalmadır. Taş kulakları, Sultan İkinci Abdülhmîd Han zamânında yapılmıştır. 
Şadırvan avlusu 18 sütûna dayalı, 22 kubbelidir. Ortada çok güzel bir şadırvan bulunur. Avlusunun cümle kapısındaki yangın havuzu 1825’te Sultan İkinci Mahmud tarafından yaptırılmıştır. 
Bu muazzam külliyenin nasıl idâre olunacağına dair bizzat Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından yazdırılmış bir vakfiye vardır. Külliyede vazife yapan her görevlinin ne iş yapacağı  ve ne kadar ücret alacağı tek tek yazılan bu vakfiye, incelendiği zaman Müslüman Türk'ün bilhassa Fâtih Sultan Mehmed’in ilme, irfana ve insana verdiği değer açıkça anlaşılır.
Dünyanın En Süslü Çeşmesi: İstanbul Üsküdar'da III. Ahmed Han Çeşmesi, Üsküdar İskele Meydanı’nın tam ortasında bina olunmuş olup III: Ahmed Han’ın validesi Gülnuş Emetullah Valide Sultan’ı hayırla yadettirmek gayesiyle yaptırılmıştır. Meydan çeşmelerinin çoğu gibi dört cepheli ve dört yüzlüdür. Taştan müteşekkildir. Üzerinde yine dört cepheli geniş saçaklardan oluşan ahşap bir çatı bulunmaktadır. Binanın iç cephesinde, orta bölgesinde sivri kenarlı birer çeşme vardır. Denize bakan tarafta bulunan çeşmenin yanında iki de su haznesi bulunmaktadır. Ana orta çeşmeler kaplara su doldurmak için yapılmışken, yanlarda bulunan küçük çeşmelerden su içilmesi düşünülmüştür. Üsküdar III. Ahmed Han Çeşmesi’nin süsleri oldukça meşhurdur. O kadar ki, kabartmalar, dolgular ve diğer desenler neredeyse yapıda boşluk bırakmaksızın her yanda birbirlerine girintili şekilde icra olunmuştur. Yan ve arka cephedeki sivri kemer aynalarında ve kemer ayakları teşkil eden sövelerin etrafında rumi ve floral oymalar ve asıl ana cephedeki ana musluk aynasının üst kemer üzengisinde dizili sık oymalar vardır. Üç cephedeki kitabeler de rumi tarzda olup pervazlar arasına yerleştirilmiştir. Asıl cephedeki kitabe boyda boya tek satır halinde nakşedilmiştir. Bu tarih kitabesinin dört yanı da desenlerle süslüdür. Yalaklar bütün çeşmelerde olduğu gibi mermerdir. Binanın bütününde yalnızca beyaz mermer kullanılmıştır. III. Ahmed Han Çeşmesi, Doğancılar mahzeninden su almaktaydı. Bunlardan altısı III. Ahmed’ın beş şehzadesi, beşi üç hasekisi, üçü Ahmed’in üç kızı olan Hatice, Ayşe ve Esma Sultan’ların, ikisi İbrahim paşa’nın damatları Kaptan Mustafa ve Kethüda Mehmet Paşa’ların, biri de İbrahim Paşa’nın oğlu Genç Mehmet Paşa adınaydı. III. Ahmed Han Çeşmesi’nin üç cephesinde de onsekizer mısralık üç kitabe bulunmaktadır. Her üç kitabe de üçer mısradan altışar satır halinde düzenlenmiştir. Bu kitabelerin boğaza bakan tarafındaki Şair Nedim’e, camiye bakan cephesindeki Şair Rahmi’ye ve üçüncüsü de Şakir’e aittir. Şakir’in güney cephesindeki kitabesinden anlaşıldığına göre tarih, Sultan Ahmed ile sadrazam İbrahim Paşa tarafından düşülmüştür. Cepheyi tek satırda boydan boya kaplayan ve celi sülüs hattıyla yazılan bu kitabenin altında III. Ahmed Han’ın imzası bulunmaktadır.
Dünyanın En Yüksek Kapılı Camii Buhara’da “Kelan Mescidi” Buhara’da bulunan Kelan Mescidi, yaklaşık 500 metre x 650 metre taban oturumuyla çok büyük bir eserdir. Dünyanın en yüksek ve büyük kapısına sahiptir. Ön cephe tek katlıdır. Köşelerinde şerefesiz minareleri var. Duvarlar ince nişli panolarla hareketlidir. Panoların içinde tuğla dizilişiyle süs yapılmıştır. Bina bir kemerle muazzam Kelan minaresine bağlanır.  Binadan %65 yani üç misli daha yüksek taçkapı, öne çıkartılmış. Ortasında çok yüksek kemerli giriş nişi bulunur. Kapı çerçevesi kartuşlar içinde yazı ile kuşatılır. Büyük kemerin köşelikleri çiniden yıldız motifleriyle dolguludur. Giriş eyvanını örten dilimli yarım kubbe iç içe geçen kemerlerin kesişen hatlarıyla süslenir. Eyvan nişi, ortasından hat kuşağı ile sarılır. Yukarısında galeri, altında kapı ve nişler var. Kapı yine hat ile taçlanır. Nişlerin köşelikleri ve bordürleri çinilerle donatılmıştır. Taçkapı beden duvarına, çinilerle bezemeli, çapraz konumlu nişlerle bağlanır. Mescitin beş kapısı var. Yan girişleri cephelerden ileriye alınıp yükseltilerek belirlenmiş. Ön cephedeki giriş kapısı en özenlisidir. Kapıdan geçilince cami kotuna merdivenlerle iniliyor. Anadolu’da pek görülmeyen avlulu cami tipindedir. Kabaca çok büyük avluyu saran, revak anlayışında, dört sıralı, kubbeli odalar topluluğu diye tanımlayabiliriz. Girişin karşısında binadan üç misli daha yüksek ve dış kapıdan daha büyük bir taçkapı görüyoruz. Burası mihrap odasının kapısıdır. Mihrabı vurgulamak için üzerinde gayet yüksek kubbe yapılmış. Kubbesi taçkapının üzerini de aşarak görünür. Çerçeveleri çini, içi kufî hat ve geometrik desenlerle bezenmiş. Ortadaki nişin köşelerine çini sütunçeler tezyin edilmiş. Kemer içi ve yan yüzleri geometrik desen ve hat dolguludur. Çini hat, sütunçelerin üstü hizasından nişi kuşatır. Kemerli büyük geçişin yanlarında yine panolar var. Köşeliklerindeki çiniler dökülmüş. Turkuvaz çinilerle kaplı kubbenin yüksek kasnağı iri kufî hat ile sarılır. Kubbe eteğini dalgalandıran mukarnas ve iki sıralı çini hat lacivert renkte bezenmiş. Bu kubbe dışında diğer kubbeler, binanın dışından görülmez. Avlunun ilerisinde, mescit kapısının önündeki kubbeli yapının minber olduğu söyleniyor. Dış yüzleri süslemeli, sekizgen bina, zeminden yüksektir. Her yüzdeki kemerlerin üstünde kitabe için boş kartuşlar var. Dört eyvanlı büyük avluyu kuşatan revakların ayakları, bölgede taş olmadığı için, tuğladan yapılmıştır. Revak ve niş kemerlerinin köşelerini bezeyen çinileri restorasyon çalışmaları nedeniyle göremiyoruz. Kemerlerin çevresi ve subasman sırlı tuğlalarla desenlenmiş. Yanlardaki taçkapılar daha küçüktür. Çerçevesi geniş bordürle sarılır. İçinde fazla derin olmayan kemerli nişler bulunur. Nişlerin içi geometrik desen ve kufî hat dolguludur. Büyük taçkapıdan mihrabın yerleştiği üç eyvanlı, kubbeli, yüksek mekana giriyoruz. Duvarlar 1.20 metre kadar yükseklikte çini levhalarla kaplıdır. Karşıdaki nişin içi mukarnas yaşmaklı bir diğer nişle süslenir. Mihrap da buradadır. Zeminden birkaç basamak yüksekteki mihrap tüm çinidendir. Etrafını hat kuşağı sarar. Mihrap nişi de iki kademeli yapılmış. Alttaki kubbeli, üstteki mukarnas örtülüdür. Bütün çini yüzeyi,. Mukarnas dahil, çiçekler, rumîler, kıvrık dallı işlemelerle donatılmış. Çıkış tarafında kapı çerçevesinin üst kısmı yıkılmış. yalnız eyvan tonozu kalmış. Eyvan içinde, kapının iki yanında kemerli panolar var. Üst kısmı geometrik desenler ve kufî "Ya Allah", "Muhammed" yazılarıyla bezenmiş. (Yük. Mimar G. Ramazanoğlu)
Semerkant’ta Bir Sanat Şaheseri: Türkan Ata Türbesi Semerkant’ta Şah-ı Zinde grubu içindeki en sağlam binalardan biri, 1371 tarihli Türkan Aka Türbesi'dir. Bilinen öyküsü şöyle: Timur'un kız kardeşi Türkan Aka, kızı Sadi Mülk Aka için yaptırmış, sonradan Türkan Aka da buraya gömülmüş. Türbenin taban oturumu 10x8.6 metredir. Çiniler orijinalidir. "Mimar Sinan'da Tezyinat Anlayışı" adlı eserimizde "Çini sanatı da Mimar Sinan döneminde zirvededir" demiştik. Bugün şuna da şahit olduk ki Osmanlı'da çini buradaki seviyeye ulaşamamış. Kıskançlık hissi duymamak gerek çünkü bunu yapanlar da Türk'tü. Türbede yatanın adı da zaten Türkan'dır. Zaten Türkan: "Türk-Kan"dır. Bu eserlerin bulunduğu yol yaklaşık 2 metre genişliğindedir. Birçok Türk ve Türk’ten çok yabancı fotoğraf çekmek için sırada beklemektedir. Cephesini kaplayan çini tezyinat gerçek anlamıyla mükemmel. Çini tekniğinin ve mimarîde kullanımının son noktası, zirvesi Epigrafik, bitkisel, geometrik desenler; kabartmalar, oymalar, geçmelerle iç içe bütünleşmiş. Sırlı tuğla, çini ve mozaikler pano, bordur, rozet, kuşak, mukarnas, sütunçe haline gelmiş. Tamamı lacivert, turkuaz, beyaz ve çok az mor ile renklendirilmiş. Çini yüzeyindeki bütün desenler (mukarnas dâhil) oymalı zeminde kabartmalarla işlenmiş. Bu üstün teknik, kompozisyon ve renk ahengiyle birleşince ortaya mükemmel bir eser çıkmış. Buradaki bütünü oluşturan her birim, bağımsız bir sanat şaheseridir. Üst kısmı yıkılmış olan ön cephe, taç kapı biçiminde ele alınmış. Binanın köşelerindeki sütunların güzelliğini kalemle anlatmak mümkün değil. Aynı estetiği kelimelerle ifade edemeyeceğimizi bilerek kabaca geometrisini ele alıyoruz. Muhteşem işlemeli sütunun kaidesi sanki iki yarım küre ters olarak üst üste koyulmuş, arasına da kaymasını önlemek için bir bilezik geçirilmiş gibidir. Üstteki yarım küre, bordürlerle silindirik olarak uzatılmış ve yukarısı dilim dilim genişletilmiş. Ahşap sütunlarda da; Talas'taki granit sütunda da aynı şekli gördük. Burada bu sütunu küre üzerine oturtma geleneği, öyle bir estetiğe bürünmüş ki üstteki küre açılmakta olan bir lale haline gelmiş. Mimar olarak duyduğumuz hayranlık, eğer seramikçi olsaydık sınırsız bir üzüntüye dönüşürdü. Çünkü asrımız teknolojisi bu çinileri değil aşmak, taklidini yapmaya bile imkân sağlamıyor. Sadece cephe çinileri üzerine kitaplar yazılabilir; 2-3 farklı tez ortaya koyulabilir. Bu sebeple detaya giremeyeceğiz. Giriş cephesinin ana şeması diğer türbelerle aynıdır. Dışta hat, içte sekiz yapraklı çiçek dizisiyle iki geniş bant, onların arasında Selçukî yıldızlı bordur ve tümünü saran mozaik geometrik desenler... Giriş eyvanının yanındaki hat kuşağı içbükey yüzeylidir. Kapı yine yazı ile çevrelenmiş ve hat ile taçlanmış. Giriş nişinin köşe sütunçeleri ve yan yüzündeki iki pano sadece "harika" diye tanımlanabilir. Bu çinilerin tekniğine ulaşmak bugün için mümkün değil. Kapıdan geçince muhteşem çinilerle donanmış muhteşem mekâna giriyoruz. Bu defa elma yeşili ve sarının da katılmasıyla renkler değişmiş. Bu kadar zengin bezeme öyle güzel yapılmış ki açgözlü bir gösteriş değil, huzurlu bir denge sergiliyor. Duvarlarda kabartma yazı çerçeveli panoların ortası kabartma hat rozetleri ile süslenmiş. Kubbeye geçen köşe kemerlerine mukarnas işlenmiş. Kubbe, merkezdeki sekiz kollu yıldızın köşelerinde buluşan sekiz bölüme ayrılmış. Bu dilimler, dört değişik biçimde yıldızlı çinilerle bezenmiş. Arasında da damla şeklinde rozetler var. Acaba diyoruz bu damlalar yıldız yıldız işlemeli gökyüzünden düştüğü ümit edilen rahmeti mi simgeliyor? (Yük. Mimar G. Ramazanoğlu)
Timur Han’ın Şanına Layık Muhteşem Türbesi Emir Timur Han’ın Özbekistan’ın Semerkand şehrinde bulunan Türbesinin en bariz özelliği 34 metre yükseklikteki kubbesidir. Dilimli sivri kubbe, yüksek silindirik kasnakla basık sekizgen türbe binasına oturur. Turkuvaz çini kaplamalı kubbe koyu renk rozetlerle, eteği mukarnas kıvrımlarla bezenmiştir. Yüksek kasnağı çok iri kufi hat kuşağıyla sarılır. Türbe duvarları geometrik desenler içinde "Allah", "Muhammed" yazılarıyla dolguludur. Küçük kapıdan kubbeli ön mekâna geçilir. Burada kubbelerin tabanı alttan bakıldığında sekiz köşeli yıldızlar görüntüsü verecek biçimde yapılmış. Duvarlar turkuvaz çini levhalarla kaplanmıştır. Bu bölüm ilave olabilir. Çünkü türbe kapısının yanındaki duvarda zeminden itibaren sırasıyla düz kaplama, mukarnas kuşak ve kabartma hat bantı ile tezyin olan mermer kaplama görülür. Bütün Türk türbelerinde türbeler sünnete uyularak süslü yapılmıştır. Burada da türbe odasındaki ihtişamı kelimelerle ifade etmek çok zordur. Bütün mekân kalemisleri, çiniler, mermerlerle; mukarnas, geometrik desenler, hat kuşakları; kıvrık dallar, çiçekler, rozetlerle donatılmış. Hepsi bir arada, üst üste, yan yana birleşip bütünleşiyor. Timur'u; ayaklarının altına gömülmeyi istediği hocasını; torunu Uluğbey'i kucaklıyor. Binanın dört duvarında mukarnas örtülü yüksek birer niş bulunur. Mukarnas dalgaları kalem işi ve bol altın varak bezemelidir. Sivri kubbenin içi altın varaklı kabartma desenlerle işlenmiş. Kubbe eteğinde, kasnağın tabanında çiniye, aşağı kotta mermere işlenen hat kuşakları mekânı sarmalar. Kemer içleri çini rozetlerle süslenir. Duvarların geniş yüzeyleri kabartma geometrik işlemelerle desenlenir. Duvarların alt kısmı mermer kaplıdır. Yani mekânın tezyinatı çok zengin, çok görkemlidir. Bütün malzeme, figür kullanmadan, her türlü tezyinat biçimine bürünmüş ve bu türbe oluşturulmuş. Şöyle açıklayalım: Bu muhteşem tezyinatı bildiğimiz klasik deyimlerle tanımlamamız gerekse, Gotik'ten (o zaman henüz bilinmeyen) Barok'a kadar, pek çok akımı müthiş bir uyumla barındıran post-modern bir eserdir. (Yük. Mimar G. Ramazanoğlu)
Bursa Yeşil Türbe’de Çini Sanatı Zirvede
Bursa’da Sultan Çelebi Mehmed’in kabrinin bulunduğu meşhur yeşil türbe, sekizgen plânlı ve kubbeli bir yapıdır. Çelebi Sultan Mehmed’den başka kızı Selçuk Hâtun, kardeşleri Hafsa Hâtun, Ayşe Hâtun, Mahmûd, Yûsuf, Mustafa, ebesi Daya Hatun’un sandukaları mevcuttur. Türbenin bahçesinde ise; Hoca Sâdeddîn Efendinin babası Hasan Can ile Aziz Ahmed Paşa medfundur.
Türbeye dışarıya taşan portaldeki kapıdan girilir. Girişin iki yanında çiçekli çinilerin süslediği iki mihrap vardır. Ceviz ağacından ve hendesi tezyinatla süslü kapıyı Tebrizli Ali bin Hacı Ahmed isimli bir usta yapmıştır.
Yeşil Türbenin iç duvarları, yerden üç metreye kadar yükselen, altıgen yeşil çinilerle süslenmiştir. Zamanla yerinden düşen bu çinilerin yerine 19. asırda firûze renkli çiniler konulmuştur. Türbenin dış cephesi de firûze renkli çinilerle süslüdür. Pencerelerin çerçevelerinde kıvrık dal ve çiçek motifleri bulunur. Pencere alınlıklarında ise firûze renkli dallarla süslü, kenarları mâvi konturlu celî sülüs yazılar bulunan kitâbeler mevcuttur.
Türbeye girince iki basamaklı sekizgen bir setin üzerinde, Sultan Çelebi Mehmed’in sandukası bulunur. Kitâbesi altın yaldızla yazılmış olan sanduka yeşil çinilerle bezenmiştir.
Türbe’de Çelebi Mehmet’in sandukası, Türk Çini sanatının harika bir örneğidir. Sandukanın üzerinde: “Bu muhteşem mezar, güzel kokularla dolu bu mekân; yüce Sultan ve Hükümdarların en talihlisi Cihan Sultanlarının gururu, Hak Hizmetkârı’nın yardımcısı, ülkeyi yeniden zenginliğe kavuşturan, zulmü yok eden haksızlık ve rüşvetle mücadele eden Sultan Mehmet’in kabridir. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.” mealinde bir yazı vardır.
Yine türbenin içinde bulunan mihrab bir sanat şaheseridir. Kenarları küçük sütuncuklarla süslü olup, mihrap bir mukarnasla tamamlanmaktadır. Mihrap beşli bir süs kemeriyle çerçevelenir. Bunun da üzerinde kûfî hatla yazılmış bir kitâbe bulunur. Mihrap üç çerçeve ile çevrilidir ve burada mâvi renkli kabartma nesih hatla bir âyet-i kerîme bulunmaktadır. Mihrap çinilerini Yeşil Caminin çini ustası Mehmed Mecnun yapmıştır.
Türbenin iç duvarlarında ve pencere üstlüklerinde bulunan hadis-i şeriflerden bazı örnekler:“İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.”“Kalplerin şifası kur’an okumaktır.”“Dünyanın izzet ve şerefi mal ile ahirette izzet ise amel iledir.”“Hayra delalet eden o hayrı işlemiş gibidir.
Türbenin iç kısmında ise “Her nefs mutlaka ölümü tadacaktır. Hepiniz bize döndürüleceksiniz ayeti yazılıdır.
Mihrabın tam ortasında mavi çinilerden meydana getirilmiş mavi bir vazo içinde “Muvaffakiyet Allah’tandır.” yazısı vardır.
Türbenin hakkında Evliya Çelebi şöyle diyor:“Yeşil Türbenin ve Caminin kubbeleri, kasnakları ve türbenin dış cephesi yemyeşil çinilerle kaplıydı. Güneş vurduğu zaman zümrüt gibi parlıyordu. Periler Sarayı gibiydi.” 
Bir Müstakil Dünya: “Topkapı Sarayı” Osmanlı Padişahlarına dört asra yakın hizmet veren Topkapı Sarayı için, Marmara ve Boğaziçi’ni aynı anda görebilen ve eskiden şehrin son derece müstesna ve her türlü tabiat güzelliğine sahip bir alan seçilmiştir. Burası, bir kısım yazarların ifadeleriyle, dünyanın en güzel, en latif ve gönül alıcı yeridir.
Yaklaşık yedi yüz bin metrekarelik bir alana yayılan sarayda ilk yapılaşma Fatih devrinde başladı ve sonra gelen her padişahın ilave ettirdiği fevkalade güzel yapılarla muazzam bir saray manzumesi oluştu.
Topkapı Sarayı uzaktan seyredildiğinde; eski devir ve günümüz saray modellerinden ziyade, sanki bir mektep ve medreseyi canlandırmaktadır. Gerçekten de bu fonksiyonları dolayısıyla emsallerinden, özellikle ayrılacak, geçmişte ve gelecekte ikinci bir nümunesi görülemeyecektir.
Topkapı Sarayı Bâb-ı Hümayun, Bâabüsselam ve Bâbüssaâde denilen üç ana kapı ile dört avlu, harem ve hasbahçelerden meydana geliyordu. Etrafı, Sûr-ı Sultanî denilen bin dört yüz metre uzunluğunda yüksek bir duvar ile çevrilmiştir.
Burası adeta saray değil, müstakil bir dünyadır

Bâb-ı Hümayun’dan Bâbüsselam’a kadar uzanan dış avlu, her türlü faaliyetin merkezidir. Şikâyeti olanların ve adalet aramaya gelenlerin müracaatlarını sunacakları Deavi Kasrı buradaydı. Hastanesi, fodla fırınları, sarnıç ve su kuyuları, sim sakarlar, hasırcılar, odun ambarı ocakları ve darphanesi ile bu avlu, her gün hummalı bir faaliyetin ve renkli bir hayatın merkezi konumundaydı.
İkinci Avlu’da yer alan Divanhane (Kubbealtı), önemi dolayısıyla meydana da adını vermiştir. Dört yüz yıl dünya siyasetine buradan yön verilmiştir. Devletlerin, hükümdarların akıbeti burada kararlaştırılmış, savaş ve barış kararları burada alınmış, üç kıtaya yayılan imparatorluğun idaresi buradan görülmüştür. Adeta dünyanın kalbi burada atardı. Divanhane’ye gölgesi vuran Adalet Kasrı, burada zulmün ve haksızlığın olmadığını vurgulamaktadır. Nitekim Divanhane’nin ön yüzündeki bir kitabede bu husus şöyle vurgulanır.
“Felekler bu yüce kubbe altından ibarettir,Adalet olmasa bu köhne kubbe ayalar üzre durmaz.”
Devlet büyüklerinin geliş ve gidişleri, yeniçerilere ulufe dağıtılması, elçilerin karşılanması gibi olaylar nedeniyle bu meydanın olağanüstü bir önemi bulunmaktaydı. Meydanın diğer önemli binaları mutfaklar, has ahırlar, zülüflü baltacılar koğuşları, namazgâh ve hazine dairesi idi.
Enderun’a girişi sağlayan Bâbüssaâde Kapısı bayram, cülus ve sefer merasimi gibi nice görkemli  alaylara şahit olmuştur. Enderun ise, padişahın yaşadığı bir mekân olmanın ötesinde asıl olarak, Osmanlı Devleti’nin en yüksek mektebidir. Dünyanın en zeki çocuklarının yaşadığı, eğitim aldığı ve ileride en yüksek mevkilere gelmek üzere yetiştirildiği bir mekânlar manzumesidir.
Bu alanın hemen dışında, her biri bir sanat harikası köşkler boy göstermektedir. Lâle Bahçesi de denilen alanda, geleceğin idarecileri sağlam bir bünyeye sahip olabilmek üzere her türlü spor faaliyetlerini icra ederlerdi.
Nihayet padişahın validesi, eşleri, çoluk çocuğu ve hizmetlileri ile yaşadığı özel harem bölümü… yıllarca yanlış tanıtılan ve yorumlanan mekânların gerçek yüzü ilmî araştırmalar neticesinde, günümüzde bütün açıklığıyla ortaya çıkmış bulunmaktadır. Harem bölümü de aynen Enderun gibi yüksek bir ilim ve kültür mektebidir.
Sancağa çıkarılıncaya kadar şehzadelere ve padişah kızlarına burada eğitim verilirdi. Harem aynı zamanda cariyeler okuludur. Saraya hizmetçi statüsünde alınan, güzellik ve ahlâk bakımından seçkin kızlar, burada tam bir saray terbiyesi içerisinde yetiştirilmekteydiler. 
Bunlar aynı zamanda başta padişah olmak üzere devletin en üst mevkiinde görev alacak olan Enderun’daki gençlere eş namzedi idiler. Dolayısıyla bir kısmı sarayda padişahın diğerleri ise, İmparatorluğun hemen her köşesindeki yönetici sınıfının haremlerini oluştururlardı.
1854’te Sultan Abdülmecid, Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırıp resmi sarayı buraya taşıyınca, Topkapı Sarayı artık mukaddes emanetlerin ve iç hazinenin korunduğu, belli günlerde padişah tarafından ziyaret edilen bir mekâna dönüşmüştür. 3 Nisan 1924’te ise müze haline getirilmiştir. 
Günümüzde Osmanlı döneminin zenginliğini, haşmetini ve gücünü yansıtan, hazinelerinin sergilendiği bir mekân olarak varlığını devam ettirmektedir. Dünyanın, en zengin saray müzelerinin başında gelmektedir. 


Dünya’nın En Güzel Salonuna Sahip Saray: Dolmabahçe Dolmabahçe Sarayı İstanbul’da Dolmabahçe semtinde, deniz kıyısında, Abdülmecîd Hanın 1853-56 yılları arasında Mîmâr Garabet Balyan’a yaptırdığı saraydır. Vaktiyle Boğaziçi’nin bir parçası olan deniz, 1614’te Sultan Birinci Ahmed’in emriyle Kaptan-ı Deryâ Dâmâd Halil Paşa tarafından doldurularak geniş bir arâzi meydana getirildi ve pâdişâhın Has Bahçesine ilâve edildi. Bu iş İkinci Osman zamânında bitirilebildi. Has Bahçenin içinde bir de pâdişâha âit Kasır yapıldı. 1719’da Sultan Üçüncü Ahmed, sonra Birinci Abdülhamîd Han (1774-1789) tarafından bu kasra çok güzel çiniler döşettirildi. Sultan İkinci Mahmud (1808-1839) bu kasrın yerine büyük bir saray yaptırdı. “Eski Dolmabahçe Sarayı Hümâyûnu” denilen bu saray ahşaptan yapılmıştı. Sultan İkinci Mahmud ve oğlu Birinci Abdülmecîd Han (1839-1861), diğer saraylarda olduğu gibi burada da oturdular. Sonra, Sultan Abdülmecîd 1853’te bu sarayı yıktırarak onun yerine bugünkü Dolmabahçe Sarayını yaptırdı. Yeni Sarayın inşâsı 1856’da bitti. Önceleri “Beşiktaş Sarayı Hümâyûnu” denilen bu saraya halk, sonradan “Dolmabahçe” demiştir. Sultan Abdülmecîd’in annesi Bezm-i Âlem Vâlide Sultanın sarayın az ötesinde Kabataş’a doğru yaptırdığı iki minâreli küçük zarif câminin inşâsı da aynı yıl tamamlandı. Sarayın mîmârları o devirde meşhur olan ermeni Garabet Balyan ile Muayede Salonu ve Merasim Kapılarını yapan oğlu Nikogos Balyan’dır. 64.120 metrekarelik bir sahada kurulan Dolmabahçe Sarayı, Dolmabahçe’den Beşiktaş’a doğru dört büyük kısımdan meydana gelmektedir. Bu kısımlar asıl sarayı meydana getirir ve yüzölçümü 16.670 metrekaredir. Bunlar "Mâbeyn-i Hümâyûn", "Muâyede Salonu", "Harem-i Hümâyûn" ve "Velîahd Dâireleri"dir. Deniz tarafı 600 m uzunluğunda olan mermer rıhtıma dayanmaktadır. Sarayın kapladığı sahada bunlardan başka; câmi, tiyatro, istabl-ı âmire, serasker dâiresi ile hazîne-i hassa ve mefrûşât dâireleri vardır. Bunların hemen arkasından ise; kuşluk, camlı köşk, gedikli câriyeler ve kızlarağası dâireleri, hareket köşkleri, Hereke dokumahânesi, baltacılar, agavât, bendegân ve musâhibân dâireleri ile sarayda bulunan hizmet görenlerin hepsini doyuracak büyüklükte matbah-ı âmire (mutfak) yer almıştır. Saray müştemilâtında bulunan saat kulesi sonradan İkinci Abdülhamîd Han zamânında yapılmıştır. Sarayın asıl girişi olan, saat kulesi tarafındaki kapı ile Kabataş-Beşiktaş yolu üzerindeki iki âbidevî kapıdan başka bir kısmı denize açılan on kapısı daha vardır. Bu kapılardan bâzıları fevkalâde bir demir işçiliği göstermektedir. Saray yol tarafından yüksek duvarlarla ayrılmıştır. Sarayın bütün dış kısımları Marmara Adasından çıkarılan beyaz mermerle inşâ edilmiştir. Sarayın iç kısımlarında da su mermeri ve somaki kullanılmış olup, döşemeleri ise ahşaptır. Saray, bodrumu ile birlikte üç katlıdır. Kırk altı salonu ve iki yüz seksen beş odası vardır. Sarayın en büyük ve muhteşem yeri Muâyede Salonudur. Dünyânın ünlü salonlarından biri sayılan bu salonun yüzölçümü 1800 metrekaredir. Yan ilâveleriyle 2250 metrekareyi bulmaktadır. Salonun 56 sütun üzerine oturan kubbesi 36 m yüksekliktedir. Dolmabahçe Sarayı çok değerli antikaları ve dünyânın en büyük taban halılarından birkaçı ve 36 billur avizesiyle göz alıcı bir güzelliğe sahiptir. 
Yeşil Bursa’nın Yeşil Camii Kitabesine göre Sultan Çelebi Mehmed tarafından 1419 (hicri 822) yılında yaptırılmıştır. Bu caminin plânını çizen oranlarını kararlaştıran, düzenleyen ve camiyi yaptıranın en mütevazı hizmetkârı Ahi Bayezid oğlu Hacı İvaz'dır. Yeşil Cami'nin mimarı olan Hacı İvaz büyük bir zattır. Bey'dir, Paşa'dır, Komutan'dır, Vezir'dir. Kendi adına camiler yaptırmış, vakfiyeler kurmuş, birçok dükkândan oluşan çarşı ve gayrimenkuller vakfetmiştir. Taç Kapı ve dış cephede Türk Taş Oyma işçiliğinin en güzel örnekleri, iç kısımda ise çini üzerinde sır altı tekniği ile yazılmıştır. Altı yüz yıldan bu yana Bursa'nın en güzel camisi olarak zikredilen bu güzel mabed, çinilerin renginden dolayı bu isimle anılır. Bir camiye en çok yakışan renk yeşildir. Çinilerin bir kısmı altın yaldızlıdır. Çinileri ile meşhur olan Yeşil Cami'nin bir başka özelliği de dış cephede cümle kapı ve pencereler üzerinde bulunan taş oyma işçilikleridir. Her pencerenin üzerinde ve cümle kapı üzerinde ayrı ayrı motifler işlenmiş, yazılar yazılmıştır. Cami Hat (Yazı) Bakımından Çok Zengindir Evliya Çelebi güzel ifadeleri ile Yeşil Cami'nin bu yönünü anlatırken:
"Hele bir cümle kapısı var ki, mermer üstadı tam üç yıl boyunca keser sallayarak ham mermeri oymuş, ustalığını göstermiş ve bu emeğinin karşılığında padişahtan kırk bin altın almış. Ancak öyle güzel bir eser ortaya çıkarmış ki, en usta hattatlar bile kıl fırça ile kağıt üzerine bu kadar düzgün yazı yazamazlar" tabirini kullanır. Kitabenin yazılarının hepsi Arapçadır ve dil kaidelerine uygundur. Taç kapının sağ tarafında başlanıp yukarıya doğru çıkan üstten dolaşarak sol tarafta aşağıda nihayet bulan taş oyma yazılarda ise sülüs harflerle yazılmış bir Hadis-i Şerif vardır.
"Kelâmül mülûk mülûkül kelâm. Hususan Nebiyyi Aleyhisselâm"
Manası:
"Büyüklerin sözleri, sözlerin büyüğüdür. Hele bunu Resulüllah söylerseCami'nin Kitabesi Cümle giriş kapısı üzerindeki kitabede üç satırlık yazının manası: besmeleden sonra "Sonsuz haz bahçesinin kopyası olan bu kutsal mekân, öyle bir binadır ki, felek dönmeye başlayalı böylesi hiçbir millete nasip olmamıştır. Yüce Sultan ve Asil Hükümdar Orhan oğlu, Murat oğlu ve Bayezid oğlu Sultan Mehmet burada vakıf kurdu ve binanın inşâsına sebep oldu. Allah yeryüzünde onun mülkünü ve saltanatını devamlı kılsın" mealindedir. Cümle Kapı girişte büyük sülüs harflerle yazılı bu Hadis-i Şerifin yanında kufî harflerle yazılmış bir başka Hadis-i Şerif bulunmaktadır.
Peygamber buyurdu ki:
"Güzel ve hayırlı işe sebep olan kişi onu yapan kişi gibidir. Hayırlı iş yapan ise cennettedir." denmektedir. Kündekâri sanatı ile yapılmış ahşap giriş kapısında ise yukarıdaki Hadis-i Şeriften başka
"Ey kapıları açan Allah'ım, bize hayır kapılarını aç" mealinde bir Hadis-i Şerif vardır.  Pencerelerdeki Oyma Yazılar Kuzey cephe sağdan birinci pencere üzerinde:
Besmeleden sonra "Allah ve melekleri Peygambere çok salavat getirirler. Ey mü'minler siz de ona salavat getirin."(Ayeti Kerime 33/56)  İkinci pencere: "Dünya bir zamandan ibarettir. Orada taat ve ibadette bulunun"
"Dünyanın izzet ve şerefi mal ile Ahiretin ise amel iledir" (Hadis-i Şerif)  Solda üçüncü pencere pervazında: Hazreti Ali'ye ait olduğu söylenen bir söz: "Kendini bilen Rabbi'ni bilir" yazılıdır. Caminin İç Kısmında Müezzin mahfili pencere aynalıkları:
"Ed dünya cifetün ve talibuha kilâb”: Dünya bir cifeden ibarettir, talip olup peşinde koşanlar da köpektir.  Kemer üzerinde bir başka Hadis-i Şerif: "Sadaka veriniz, çünkü öyle bir zaman gelecek ki; kişi sadakasını vermek için yürür ancak kimseyi bulamaz" Müezzin mahfilinin üst kısmında "Ahiretin sevabı dünya nimetlerinden hayırlıdır" Tabhaneler oda içi dolap kapaklarında: "İslâm'dan daha üstün ve büyük şeref yoktur" Mihrab Mihrabı çini bahçesi gibidir. Genişliği 6 m. yüksekliği 10 m. civarındadır. Mihrabın sağında sütunce başlığı üzerinde "Tebrizli üstadların eseridir" diye yazılıdır. Soldaki sütunce üzerinde Sadi'nin bir beyti var: "Zalim zannetti ki bize zulm eyledi. Onun boynunda kaldı, bizden gitti" diye yazar. Mihrabın sağından başlayarak yukarıya doğru ve üstten dolaşarak soldan aşağıya doğru besmeleden sonra Fetih Sûresi yazılıdır. 
Dünya’da 20 Kubbeli Tek Şaheser: Bursa Ulucami Bursa’nın kalbi ve ruhu olarak kabul edilen Ulucami, 1396 yılında Osmanlı Sultanlarının dördüncüsü olan Yıldırım Beyazıd Han tarafından yaptırılmıştır. Osmanlılar zamanında yapılan ilk cami-i kebirdir. Mimarı Ali Neccar’dır. İnşaası 4 senede tamamlanmıştır. 3.165 m2 alana sahiptir. Yaklaşık 4.500 kişi namaz kılabilir. 20 kubbesi, 59 adet büyük 152 adet kubbelerde küçük olmak üzere 211 penceresi vardır. 2 minaresi bulunan caminin batıdaki minaresine 2 ayrı yolla çıkılır. Bir yoldan kubbeye diğerinden şerefeye ulaşılır. 1396 yılında Haçlı ordusu Osmanlının elinde bulunan Niğbolu kalesini kuşatır. Kale Komutanı Doğan Bey’in acil yardım isteği üzerine sefer düzenleyen Yıldırım Bayezid Han:
Allah bana zafer nasip ederse döndüğümde 20 tane cami yaptıracağım” der. Çok çetin geçen bu savaştan sonra zafer müyesser olur. Büyük velilerden aynı zamanda Yıldırım Bayezid Han’ın damadı olan Emir Sultan hazretleri “Sultanım 20 küçük cami yaptırmak yerine 20 kubbeli büyük bir cami yaptıralım, hem de cuma camisi olur” der. Yıldırım Bayezıd han bu teklifi kabul eder. Bundan sonra caminin inşasına başlanılır.  Caminin ortasında abdest almak için şadırvan vardır. Şadırvan üzerindeki kubbenin cam olması caminin aydınlanmasına büyük bir imkân sağlamaktadır. Duvarları üzerinde dünyanın en kıymetli Hat (yazı) sanatları kabul edilen şaheser hatlar vardır. Cami adeta bir hat müzesi gibidir. Ulucami’nin en kıymetli yerlerinden biri de bugüne kadar orijinal halini, muhafaza eden minberidir. Minber, ceviz ağacından olup oymalı ve geçmelidir. Kapısının tacı sanat yönünden çok kıymetlidir. Üzerinde Altın yazılı harflerle Yıldırım Bayezıd tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Doğu ve batı yüzünde bulunan bazı çıkıntılar ise güneş ve bazı gezegenleri göstermektedir. 620 sene önce yapılmış bu minberin üzerinde, Amerika’nın Ancak 1953 yılında keşfedebildiği Plüton gezegeni bile vardır. 
Uluğ Bey Medresesi Semerkant’da Registan meydanında, soldaki medresedir. Uluğ Bey, medresenin İnşaasında bir usta gibi çalışarak bizzat kendisi de katılmıştır. 1417-1420'yıllarına inşa edilir. Çok süslü bir binadır. Bu büyüklükte ince işlemeler, üstün zarafet sergiliyor.Cephenin %70'ini oluşturan taçkapının ortasında çok büyük bir eyvan var. Taçkapı köşe sütunçeleriyle, panolarla ve hat kuşağıyla çevrelenir. Eyvan kemerinin köşelikleri çiniden iri yıldız çiçekleriyle tezyin edilmiş. Kapı çerçevesinin aslında daha yüksek olduğu anlaşılıyor. Çünkü üst kısmındaki süslemeler yarım kalmış.  Dr. Emel Esin, taçkapıda "Âlimin öbür insanlara nisbeten fazlı, ayın onbeşinde kamerin sair yıldızlar arasında parlayışı gibidir" hadisini okuduğunu kaydeder. Eyvan nişi çini yazı kuşağıyla sarılır. Üst kısmında hat dolgulu çok iri geometrik desenler var. Alt kısmı ise nişlerle hareketlenir. Yaklaştığımızda sütunçelerin sarmal hatlarla, panoların geometrik desen ve "Allahu Ekber" yazılarıyla süslendiğini görüyoruz. Köşelikteki yıldızların arasındaki dolgu parçaları rumî kabartmalarla bezenmiştir. Bu kabartmaların aşağıdan görülmesi çok zordur. Eyvan kemerini çevreleyen kordon misali burmalı bordur tezyindeki en çarpıcı unsurlardan biridir. Çiniden kordonun her boğumu ayrı desende işlenmiştir. Eyvan kemerinin içinde nişler ve arasında panolar var. Bu şema içinde tezyin sanatının zarafetiyle bütünleşen çini sanatının şaheserleri sergileniyor. Mimarî unsurların her biri ayrı teknikte, ayrı güzellikte nakışlarla bezenmiş. Yanyana gelişlerin ahengi gözlerimize tanımların ötesinde bir estetik ziyafet sunuyor. Ortadaki niş, başlıbaşına bir sanat harikasıdır. Pencere içliği, yazı kuşağı, panoları, hatta mukarnas yaşmağı bütün çinilerle donatılmış. Niş kemerinin tonozu (eyvanın köşeliklerindeki gibi) yıldız çiçekleriyle bezenmiş. Yandaki kapı nişlerinin kemer içi ve tonozu geometrik desenli çinilerle görkem kazanır. Subasman çini bordürlü renkli mermerlerden geometrik desenli panolar tarzda düzenlenmiş. Üzerindeki mukarnas ve kabartma yazılı bantlar da mermerdendir. Demek istiyoruz ki üstün zevkli tezyin sanatı, elindeki bütün olanağı bolca kullanarak bu kapıyı meydana getirmiş. İçeriye girmeden önce binaya dıştan bakıyoruz: Taçkapmın yanındaki duvarlar kemerli panolarla tezyin olmuş. Minareler burada pek rastlanmayan biçimde, tıpkı İstanbul minareleri gibi ince uzundur. Minareler çok geniş yazı bantlarıyla, kufî hat dolgulu geometrik desenlerle, en üstte, şerefe altında çiniden mukarnas işlemelerle süslenmiş. Bina, 56x81 metre oturumlu (taç kapı yaklaşık 30x35m.) dikdörtgen planlıdır. Beden duvarları renkli sırlı tuğladan geometrik desenler ve kufî hat ile bezenmiş. Yan kapılar da taçkapı görünümünde, gayet güzel süslemelidir. Ama tabii giriş cephesi kadar muhteşem değil. Binanın tezyinine verilen önem, subasmanın mermer kaplamasından şerefenin çini mukarnasına kadar her noktasında görülüyor. Bitki desenleri ve hat ile kabartmalı kapıdan iç avluya geçiyoruz. İçerisi dışarımdan daha da güzel tezyin edilmiş. Avlu talebe hücrelerinin iki katlı nişleriyle sarılır. Her tarafı çinilerle bezenen bu avluyu tek kelimeyle: "Muhteşem" diye tanımlayabiliriz. Girince hemen karşı duvarda gördüğümüz iki kat boyunca yükselen dev eyvan nişi, büyüklüğü ve özenli tezyini ile gözalıcıdır. Binanın üstü hizasını da aşan eyvan çerçevesini saran çini yazılar ve köşelik bezemeleri bina restore edildiği için yok. Nişin köşelerinde yüksek çini sütunçeler var. Eyvan nişi çiniden kuşak yazı ile sarılır. Yazı kuşağının altı kapı ve çini panolarla süslü; üstü kufî hat dolgulu geometrik desenlerle bezenmiştir. Avluda sözünü ettiğimiz eyvan nişlerinden dört tane vardır. Her duvarın ortasındaki bu dev nişler, bizim Selçuklu medreselerinden de tanıdığımız dershane eyvanlarıdır. Uluğ Bey zamanında dört dershanenin her birine ayrı müderris (profesör) tayin olmuş. Hepsinin başına da "Şeyh-ül Müderrisin" (Rektör) olarak Bursalı Kadızade Rumî getirilmiş. Avludaki bütün kemerlerin köşelikleri renk renk çinilerle bezenmiştir. Talebe hücrelerinin nişleri sırlı tuğladan geometrik desenler ve hat ile donatılmış. Nişlerin köşeleri çini sütunçelerle süslüdür. Hücre kapılarının iki yanı çini pano ile süslenip hat ile taçlanmış. Pencere içlikleri çiniden, subasman desenli renkli mermerden yapılmış. Başka hiçbir yerde görmediğimiz bir uygulamayı; taçkapının arka yüzündeki sırlı tuğla bezemeleri, binanın tezyinindeki titizliği göstermesi bakımından önemli buluyoruz.(Doç. Dr. Gözde Ramazanoğlu)
Dünyanın En Güzel Binası: Gök Medrese Anadolu Selçukluları tarafından yaptırılan medrese. Sivas’ta kendi adıyla anılan mahallede, Topraktepe’nin kuzeyindedir. Avusturyalı ünlü yazar ve belgesel film yapımcısı Prof. Erich Feigl, "Gök Medrese dünyadaki en güzel binadır." demektedir. 
Selçuklu Sultanı Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev zamânında ünlü vezir Sâhip Ata Fahreddîn Ali tarafından 1271 yılında yaptırılmıştır. Mîmârı Konyalı Kalûyan’dır. Açık medreselere bağlı dört eyvanlı olarak, iki katlı mermer ve kesme taştan yapılmıştır. Medresenin güney kısmında hamamı, yine o civarda bir imâreti bulunuyordu. Bugün ikisinden de iz kalmamıştır. 

Evliyâ Çelebi’nin seyâhatleri zamânında harâb olmaya başlayan medrese, 1823 yılında müftü ve müderris Seyyid Abdullah Efendi, 1904 yılında da Sivas Vâlisi Reşid Âkif Paşa zamânında iki onarım görmüş, 1926’da müze hâline getirilmiştir.
Çifte minâreli taç kapı, zengin taç süslemesiyle yapının en ihtişamlı kısmıdır. Kapı kenarlarının başında on iki tür hayvan başı kabartması vardır. İri yıldız motiflerinin alt bölümüne hayat ağacı işlenmiştir. Küçük kuşlar ve kartal, hayat ağacının yaprakları arasındadır. Ön yüzün köşelerindeki kabartma tezhinat kuleler, bina âbidevî bir görüntü kazandırmaktadır. Taç kapıdan dört eyvanlı, havuzlu avluya girilir. Avlunun yanlarında arkada medrese odalarının yer aldığı revaklar vardır. Yan eyvanların duvarları örgüler, baklava ve yaprak motifleriyle bezenmiştir. Giriş eyvanının sağında kubbeli mescit, solunda ise dershâne bulunur.
Gök mederesenin geçtiğimiz yıllarda başlayan restorasyon çalışmaları halen devam etmektedir.


Dünyanın En Zarif Camii: Selimiye Büyük Türk mîmârı Sinân’ın Edirne’deki şâheseri. Sultan İkinci Selim Han tarafından yaptırıldığı için “Selimiye” ismi verilmiştir. Fakat Selim Han, câmiinin tamamlanıp, açılışını göremeden vefât etmiştir. Yapılışı 1568’den 1575’e kadar sürmüştür.
Mîmar Sinân, bu câminin yapımına nasıl başladığını şöyle anlatır: 
Sultan Selim Han, Edirne’yi çok severlerdi. Bu şehirde büyük bir câmi yaptırmak arzusuyla buyurdular ki:
“- Öyle bir câmi inşâ edesin ki, dünyâ durdukça ayakta kalacak, her göreni hayranlığa götürecek ve yeryüzünde bir dahi eşi olmayacaktır!” Ben de gidip çalışmaya başladım.
Mîmar Sinân, Selimiye Câmiini yapmaya başladığı zaman 80 yaşına basmıştı. Çeşitli denemelerden sonra, bütün Türk mîmârîsinin ve kendisinin o zamana kadar ortaya koyduğu gelişmeleri değerlendirerek, bunların toplu bir ifâdesi olan, SelimiyeCâmiini yapmıştır. Hattâ kalfalık eseri olarak gördüğü İstanbul Süleymâniye Câmiinden sonra, Selimiye’ye ustalık eserim demiştir.
Câmi, Edirne şehrinin en yüksek noktasında, Yıldırım Bâyezîd Hanın yaptırdığı bir sarayın kalıntıları üzerine kurulmuştur. Sekiz fil pâyeye istinad duvarı muazzam kubbeyle köşelerdeki eksedra denilen çeyrek kublelerden yapılmıştır. Bu muhteşem kubbenin kasnağı 40 pencerelidir. Dâire çapı 31,28 m, tabandan yüksekliği 43,28 m, çevresiyse 92 metredir.
Etrafını çeviren ince endamlı dört minâresiyle çok uzaklardan kendini belli eder. Edirne’ye girişte minâreler iki adet görünür. Minârelerinin yakınlığı da, esere ayrı bir güzellik verir. Üçer şerefeli olan bu minârelerin şerefelerine, üçer ayrı yolla çıkılmaktadır.
Caminin üçer şerefeli dört minaresi 70.89 metredir. Yer yüzünden bu dört minareden yüksek tek minare Dehli’deki "Kutb-Minar"dır. (72.50 m.) İki minaresinde üç şerefeden her birine ayrı merdivenle çıkılır, çıkanlar birbirlerini görmez, yalnız ayak seslerini işitirler. 
Cami 12 bin kandille aydınlatılır. 250 kadar billûr ve Necef camla gün ışığı alır. Hatlar, Süleymaniye’nin hatlarını yazan asrın en büyük hattatı Karahisarî Ahmed Şemseddîn Efendi’nin en muktedir talebesi, Karahisarî Hasan Çelebi’nindir. 
Kubbenin ağırlığı, sekiz pâye ve bunların arkasındaki payanda kemerleriyle karşılanarak, sekizgen kâide üzerine oturan kubbe sistemi, en son imkânlarına kadar genişletilmiştir. İçeride, kubbenin bıraktığı köşelere eksedralar gelmiş, pâyeler arasında kemerler de pencere sıralarıyla doldurulmuş, duvar bırakılmamıştır. Altı metre derinlikteki mihrab bölümü de daha alçakta kalan bir yarım kubbeyle örtülmüştür.
Çok uzaklardan bakılınca, câmi, önce her biri 71 metre boyundaki dört minâresiyle göze çarpar. Yaklaştıkça, minâreler kubbeyle ahenkli bir bütün hâline gelir. Dört kademe hâlinde öne fırlayan çörtenler, pencere alınlıklarına ve uygun yerlere konan renkli taş süslemeler, panolar, kemerlerdeki renkli taşlar ve kemer şekilleriyle açıklıkların değişmesi bir zenginlik ve olgun güzellik sağlamaktadır.
Ayasofya’nın kubbesinden 1 metre daha yüksekliktedir. Ayasofya’da basık kubbeyi tutmak için yapılan kalın istinad  duvarlar görünüşü dışardan çirkinleştirmiştir. Selimiye’de ise kubbe yüksek tutularak hem duvarların binâ içine alınması, onun bir kısmı hâline getirilmesi kolaylaştırılmış, hem de estetik görünüş kazandırılmıştır. Ayasofya’nın ilk kubbesi basık olduğu için yıkıldığı halde, Sinan’ın eserleri depremlerden hiçbir şekilde zarar görmemiştir.
Mermerden yapılmış minber, işçiliğindeki incelik, yükseklik, büyüklük ve güzellik bakımından diğer eserleri geride bırakır. Mihrab kısmındaki duvarlar, minberin arkası ve külahı ile bütün alt kat pencerelerin alınlıkları parlak bir çini dekoruyla kaplanmıştır. Üst kısımda, lâcivert zemin üzerine iri beyaz harflerle Bakara sûresinin son âyetleri ve Fâtiha sûresi yazılıdır. 
Mihrab kısmının sol tarafında, hünkâr mahfili göz alıcı zengin çinilerle hemen dikkati çeker. Sonradan kesilip, yerlerine konmuş gibi görünen bu hünkâr mahfilindeki çiçekli ve meyveli İznik çinileri, her mevsim bahar havası verirler. 1878yılında Rusların Edirne’yi işgâli sırasında, Rus generali Skoblef o bölüm çinilerini sökerek Rusya’ya götürdü. Onun işlediği sanat cinâyeti, gelecek nesillere bir yüzkarası davranış olarak devamlı intikâl edecektir.
Selimiye’nin önünde revaklarla çevrili câzip bir havlu ile, ortasında mermerden îtinâ ile işlenmiş on iki köşeli çok güzel bir şadırvan bulunmaktadır. Son cemaat yeri revakları, avlu revaklarından daha yüksek ve ortadaki kubbesi de yivlidir. Yukarısı mukarnaslarla süslü olan mermerden cümle kapısının, sâdeliği içinde muhteşem bir hâli vardır. Taş duvarlarla çevrili geniş dış avlu içinde yer alan Dârü’s-sıbyan, Dârü’l-kurra (Kur’ân-ı kerîm okuyacakların kalacakları yer), Dârülhadîs ve medrese binâları bir külliye meydana getirir.
Dört kademe hâlinde, aşağıdan yukarıya doğru, yükselen ve değişik renkli taşları ve açıklıklarıyle zenginleşen bu âbide, âhenk bakımından yeryüzünün sayılı şaheserlerinden biridir. Hattâ Ernest Diez adındaki bir yabancı uzman; “Selimiye, mekân, büyüklük, yükseklik, topluluk, ışık etkisi bakımından yeryüzündeki bütün yapılardan üstündür.” demektedir.
Selimiye Camii, 1568-74 arasında bugünkü rayiçle 265 milyon dolar harcanarak yapılmıştır.
Dünyada Altı Minareli Tek Camii: Sultanahmet T
ürkiye’nin ve İstanbul’un altı minâreli tek câmii. Osmanlı Devletinin ihtişamını, kudretini o devrin sanattaki inceliğini, zarâfetini, tezyinâtını gösteren muhteşem bir âbidesidir. İstanbul’un Haliç yüzü Osmanlı yapısı nâdide eserlerle bezenince, Boğaz’dan ve Marmara’dan gelen gemilerin karşısında görünüş ve azâmetiyle dikkatleri çekecek bir câmiinin yapımına karar verildi. 
Böylece Sultanahmed Câimi, Bizans Hipodromunun doğu kenarında, At meydanında, Sultan Birinci Ahmed Hanın emirleriyle Başmimar Sedefkâr Mehmed Ağa tarafından yapılmaya başlandı.
1609 (H.1018) yılında câminin temeline ilk kazmayı bizzat Sultan Ahmed Han vurdu. Bu kazma bugün, Topkapı sarayı Müzesindedir. Temel kazılmaya başlayınca ilk önce Sultan Ahmed Han eteğiyle toprak taşıyarak:
“Ya Rab! Ahmed kulunun hizmetidir, kabul eyle…” diye duâ etti.
Osmanlı mimârisinin şâheseri olan bu câmii, 1616’da bitirildi. Câminin ön cephesi 72 m, yanı ise 64m’dir. Öndeki avlu da aynı ölçülerdedir. Altı minârenin üçer şerefeli olanları, câminin dört köşesinde, ikişer şerefeli olanları, câminin dört köşesinde, ikişer şerefeli ve diğerlerinden daha kısa olan ikisi ise, iç avlunun cephe duvarının iki ucundadır. Dört uzun minârenin ortasında kalan merkezî büyük kubbe 24 m çapındadır. Ayasofya kubbesi çapından 2,6 m büyüktür. Yerden tepesine kadar yüksekliği 43 metredir. Bu kubbe dört kemere, kemerler de silindirik dilimlerle süslenmiş, beş metre çapında dört büyük fil ayağı üzerine oturtulmuştur.
Câminin içi çok mâhirâne yerleştirilen 260 pencere sâyesinde ferah bir havaya bürünmüştür. Pencerelerin yerleştiriliş şeklinden dolayı büyük kubbe sanki havada asılı gibi durmaktadır. Mavi ve yeşil renkte örgülerle süslenen 21.043 parça beyaz çini, bu eşi az bulunan mâbede ayrı bir güzellik verir. Bu eşsiz zenginlikteki çinilerin hayranı olan Avrupalılar, bu sanat şâheserine "Mavi Câmi" adını verirler.
Câminin yazılarını devrinin büyük hat üstatlarından Diyarbakırlı Seyyid Kasım Gubârî yazmıştır. Bir pirinç tânesi üzerine mikroskobik yazı ile ihlâs-ı şerîf yazma başarısından dolayı “Gubarî” lâkabı verilmişti. Bu pirinç tânesi bugün Topkapı Sarayı Müzesinde muhâfaza edilmektedir.
Mihrap, hünkâr mahfeli, minber, pencere aralarındaki panolar, taç mermer işçiliği ve oymacılık sanatının şâheserlerdir. En nâdir, renk renk taşlardan, kuyumcu elinden çıkmış gibi oyulan yaprak, lâle, çiçek motifleri karşısında aklın durmaması âdeta imkânsızdır. 
İç avlunun zemini mermer döşeli, etrafı 26 kemerli revakla çevrilidir. Etrâfı tamâmen saran revak, yarım küre şeklindeki 30 küçük kubbeyle örtülmüştür. Dış avluya bakan duvarlarda 38 pencere vardır. İç avluya ikisi yanlardan, biri cepheden üç kapıyla girilir. Bu kapıların kanatları tunçtan yapılmıştır. İç avludaki şadırvan, altı mermer sütunlu saçak altında olup, yalnız su içmek için yapılmıştır. Abdest muslukları câminin dışındadır.
Bir külliye hâlinde yapılan Sultanahmed Câmii külliyesinde; câmi, kasr-ı hümâyun, tabhâne, imâret, medrese, mektep, dârüşşifâ, asker odaları, dükkanlar, bir sebil, Sultan Ahmed’in türbesi bulunmaktaydı.
Ayasofya’nın kütlevî ağırlığı yanında Sultanahmed Câmii; incelik, sanat ve zerâfetin yan yana geldiği Osmanlı ihtişamını temsil etmektedir. 
Bir Mimarî Şaheseri: Divriği Ulu Camiî Divriği Ulu Camisi 1985 yılında  Birleşmiş Milletler "UNESCO" teşkilatı tarafından "Dünya Kültür Mirası Listesi" ne alınan Türkiye’nin ilk mimari eseridir. 

Selçuklu eserleri içerisinde kendinden önce ve sonra bir benzeri vücuda getirilemeyen Divriği Külliyesi Anadolu’nun kültürel tarihinde önemli bir yer tutar.
Divriği Ulu Camisi ve Darüşşifası, Türk-İslam sanatının değil, dünya sanatının da en müstesna eserleri arasındadır. 2028 yılında sekiz yüz yaşını tamamlayacak olan bu şaheser, insanın sanat gücünün ve güzellik arayışının eşsiz bir abidesi olarak asırlardır ayakta durmaktadır.Yüzyıllar boyunca camiyi ziyaret edenlerin ve Divriği’den geçen seyyahların gördüğü esrarlı figürler, zarif işlemeler, başka bir aleme açıldığını hissettiğiniz kapılar git gide çoğalan bakışları üzerine çekmektedir. Bu figürlerin zahiri ve batini ifadeleri ise bu medeniyetin sahip olduğu ufku ve birikimi işaretlemektedir. 
Türkiye’nin muazzam kültürel mirasını Divriği Külliyesi benzersizliği ile taçlandırmaktadır.  Sanat tarihi içerisinde hiçbir ekole sığmayan mimari kuruluşu, tezyinat ve taş işçiliği  Divriği Külliyesi’ni insanlığın kültür mirası içerisinde bir güneş gibi parlatmaktadır. 
Divriği Ulu Camisi, 1228 yılında Ahmet Şah ve annesi Fatıma Hatun; bitişik Darüşşifası ise Mengüceklilerin Erzincan kolu hükümdarı Behram Şah’ın kızı Melike Turhan Melek tarafından inşâ edildi. Külliye Türk-İslam medeniyetinin 13.yy da mimarlıkta ulaştığı yüksek seviyeyi temsil eder. Üslubu ve tekniği bir dünya şaheseridir.
Caminin dört taç kapısındaki taş işçiliğin yanı sıra mihrabı ve minberin tezyinatı ile Anadolu-Türk İslam Sanatı’nda çok özel bir yere sahiptir. Bu vasıflarda taç kapı, mihrap ve minberin Anadolu’da ve diğer İslam ülkelerinde bir örneği yoktur. 

Caminin taç kapısındaki kitabede "Bu kutsal büyük camiinin yapılmasını halifenin yardımcısı Süleyman Şah oğlu Ahmet Şah emretti. 1228’de temeli atıldı" yazılıdır. 

Darüşşifanın taç kapısında ise " Bu kutsal Darüşşifanın yapılmasını Fahrettin Behram Şah’ın kızı adaletli Melike Turan Melek 1228 yılında emretti" yazılıdır. 

Mihrabın üzerindeki kilit taşında ise " Ahlatlı Mugis Oğlu Hürrem Şah yaptı" ifadesi bulunmaktadır. 

Abanoz minberin üzerindeki yazıda da yapanın " Tiflisli İbrahim Oğlu Ahmet" olduğu kayıtlıdır.

Son senelerde Sivas’ta Divriği Ulu Camisi ve Külliyesinin dünyaya tanıtmak  için kongre, seminer ve yayınlar yapılmaktadır.
Mostar Köprüsü Günümüzde Osmanlı coğrafyasındaki camiler gibi köprülerde muhteşem Osmanlı-Türk kültür ve medeniyetinin ayakta kalan en güzel nümuneleridir.Bu tarihi köprülerden birisi de Bosna’da Neretva nehri üzerinde Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Mimar Hayrattin’in yaptığı Mostar köprüsüdür. Adı bütün dünyada mazlum bir güzelliği çağrıştıran Mostar köprüsü başlı başına bir estetik ve harika olarak hafızalarda yer etmiştir. Hiçbir köprü silüeti onun kadar hayranlık uyandırmamış, hiçbir köprü ismi onun kadar bir medeniyetle ve yüzlerce yıllık tarihi ile özdeşmemiştir. Bu köprü varlığıyla o topraklarda geçen 6 asırlık Osmanlı dönemine şahitlik etmektedir.Evliya Çelebi onu bir gök kuşağına benzetip “ Kavs-i Kuza” demiştir; Aşık Çelebi ise “ Kudret Kemeri” demiştir.Onu övmek ve ona en uygun benzetmeyi yapabilmek için yazarlar, şairler birbiri ile yarışmışlardır. Birine taştan dondurulmuş hilali, bir başkasına ulaşılmaz gök kubbeyi, hiç birşey ile ölçülemez sanat dehasını çağrıştırmıştır.Bu köprü 12 metre tek kemeriyle İslamın tevhid inancını sembolize eder.9 Kasım 1973 tarihinde Hırvat topluluğunun açtığı ateşle Mostar Köprüsü’nün Neratva Nehri sularına gömülüşü, Balkanları kan gölüne çeviren savaşın çirkin yüzünü bütün açıklığı ile ortaya koyuyordu. Savaşın insanlık için ne büyük bir felaket olduğu köprünün yıkılışını gösteren görüntülerle insanların zihnine kazındı.İşin teselli veren yanı şu oldu ki Mostar Köprüsü’nün bir çocuk masumiyetiyle vurulup suya gark oluşu, binlerce insanın öldürülüşünden daha büyük bir infial meydana getirdi.Savaşın bitişinden sonra köprünün yeniden inşası gündeme geldi. Çeşitli kuruluşlar el ele verdi ve köprünün suya düşen parçaları çıkartılarak aslına tam anlamıyla uygun bir şekilde inşa edildi.Köprünün yeniden inşasında Türk mimarlar görev aldılar. Bu hususta Şener Mete’nin yazmış olduğu nefis bir şiiri aşağıya alıyoruz.
Hayrettin’in NeratvasıO uzaklardan çağıldardı
Yaz sabahlarında serin
Kış akşamlarında dondurucuydu.
Zaman akardı
Mevsimler geçer,
Yıllar yılları kovalardı.
Kâh içimizden 
Kâh gözümüzün önünden
Akarda akardı…
Yemyeşil ormanların billur kokusunu alır
Bir uçtan bir uca
Letâfet salardı.Neratva, bir yeşil göl
Neratva, orman kokusu
Neratva…bir aşk rüzgarı.Hüzünlüydü çok zamandır
Kolyesini çekip almış,
Paramparça yapmışlar da
İlan-ı alem etmişlerdi.Bir gün bir başka hilâl,
Yanında yıldız…
Çıkageldi.
Hayrettin’in torunları bir baktılar aya
Bir Neratva’ya…
Tam tamına uğraşıverdiler
İki yıl üç ayda,
Bitirdi zanaatkârlar
Kavs-ı guzahı…
Taktılar Neratvanın boyuna
Altın taştan hilâli
Ercan’ı, Burhan’ı Tolga’sı*
Çağıldı Fatih’in tuğrası…
Durdu Neratva;
Yavaş yavaş takıldı hatırası.
Parlattı hilâl yeşil suları
Ve o gecenin hakikati
Sema sevinçten döktü damlaları…Neratva, bir yeşil göl
Neratva, billur orman kokusu
Neratva, bir aşkın rüzgarı
Çağılda da çağılda…* Ercan, Burhan, Tolga: Yeni Mostar Köprüsü mimarları.Kaynak: Mostar   
Yeni Dünyanın Yedi Harikasından Tac Mahal Hindistan’a İslâmiyeti Türkler getirdi. Burada muazzam bir devlet kurdular. Emir Timur’un torunu Bâbür, şansını denemek üzere Kâbil’den dedesinin vaktiyle işgal ettiği Hindistan’a yürüdü. Az bir kuvvetle burada yerleşti ve insanlığa emsalsiz eserler hediye eden muazzam bir imparatorluk kurdu. Bâbürlü hükümdarlarının herkesçe bilinmeyen ve doğrusu güçlü asker hüviyetlerinden de beklenmeyen bir hususiyeti vardır. O da hanımlarına duydukları emsalsiz bağlılıktır. İşte 2007’de yeni dünyanın yedi harikasından biri seçilen ve UNESCO dünya kültür mirası listesinde yer alan Tac Mahal de böyle romantik bir aşkın mahsulüdür. Niçin romanı yazılmaz, filmi yapılmaz, doğrusu anlaşılacak gibi değildir.İngiliz Lordu Edward Lear, “İnsanlar ikiye ayrılır: Tac Mahal’i görenler ve görmeyenler” demiş. Tac Mahal, Hindistan hükümdarı Hürrem Şah Cihan’ın çok sevdiği zevcesi Ercümend Banu-Begüm Mümtaz Mahal için Agra şehrinde yaptırdığı bir türbedir. Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve güzel âbidedir.Mümtaz Mahal’in babası Âsaf Han, Karakoyunlu Türkmenlerinden İranlı bir vezirdi. Ancak Şiîliği terk edip Sünnî olmuştu. Vaktiyle soylular yaptıkları el işlerini Mina Pazar denilen bir kermese götürüp satar ve parasıyla hayır işlerlerdi. O zamanlar şehzâde olan Şah Cihan, anne tarafından akrabası 20 yaşındaki Mümtaz Mahal ile burada tanıştı. Güzellik ve zekâsına hayran oldu. Tarihin en büyük aşklarından birisi burada doğdu. Evlilikleri 20 sene sürdü. Bu zaman zarfında Şah başka kadına bakmadı. 14 çocukları oldu. 7’si yaşadı. Mümtaz Mahal sonuncuyu doğururken vefat etti. Çocuk doğururken ölen kadınlar Hind kültüründe muhterem kabul edilir.Bu elim hâdise Şah Cihan’ı mahvetmeye yetti. Şah’ın gözü dünyayı görmez oldu. Sevgili zevcesi için Yamuna Nehri kıyısında bir türbe inşa ettirmek üzere İstanbul’dan mimar istedi. Mimar Sinan’ın talebesi ve Sultanahmed Câmii mimarı İsa Efendi gönderildi. 1632’de temeli atılıp günde 20 bin işçi çalışarak 22 senede tamamlandı. Racistan’dan gelme şeffaf mermer iç duvarlar, yakut, safir, pırlanta, zümrüt, akik, firuze, sedef ve inci ile süslendi. Türbenin iç ve dış çevresine Yâsin Sûresi mermerin içine siyah mermer hakkedilerek yazıldı. Köşelere zelzelede yıkılırsa binaya zarar vermesin diye dışa doğru eğik dört minare eklendi. Türbenin giriş kapısı 33 m. yekpare mermerdir. Solda zarif bir câmi, sağda bunun simetriği mihmanhâne (misarfirhane); havuzlarla bezeli bahçe ve kırmızı taştan muhteşem dış kapı insanı büyülemektedir. Sömürge devrinde açgözlü bir İngiliz Vâlisi bu muhteşem binâyı satışa çıkardıysa da, borsadaki kriz sebebiyle alıcı bulamamıştı.Şah Cihan, kendisi için de Tac Mahal’in yanına siyah matem renginde bir benzerini yaptırmak isteyince, hazineyi büyük masraflara sokacak bu teşebbüsü engellemek üzere oğlu Âlemgir Evrengzib kendisini tahttan indirip Agra Kalesi’nde ikamete mecbur etti. Şah Cihan hiç itiraz etmedi. Ömrünü, sekizgen şekli sebebiyle Müsemmen Burç denilen odada kimseyle görüşmeksizin Tac Mahal’i seyrederek geçirdi. Ölüm döşeğinde de önüne ayna koydurarak Tac Mahal’i seyretmeye devam etti. Vefat edince zevcesinin yanına gömüldü. Şimdi iki âşık sesin yedi kere yansıdığı bir odada ebedî uykularını uyuyor. Âlemin yedi köşesinden gelen sayısız ziyaretçi de bu mümtaz aşkın iki kahramanını anıyor. Bütün dünya, 4 asır evvel ilim, duygu, emek ve bilgelikle inşa edilen bu muazzam eserin karşısında hayranlıkla eğiliyor.
Dünya'nın En Güzel Çeşmesi İstanbul'da Normal 0 21 false false false TR X-NONE X-NONE MicrosoftInternetExplorer4 III. Ahmed Çeşmesi Topkapı Sarayı ana giriş kapısının hemen dışında yer alan bu sanat abidesi hakkında söylenecek o kadar şey var ki... Sultan III. Ahmed Han'ın emriyle 1728-29 yıllarında, Mimarbaşı Kayserili Mehmed Ağa tarafından yapılan Türk-Osmanlı şaheserlerinden biridir.
Muhteşem bir köşk görünümündeki çeşme, dört cepheli bir meydan çeşmesi olarak planlanmıştır. Kare planlı olup dört köşesinde, dışarı yarım yuvarlak çıkıntılar halinde taşan üçer şebekeli sebilleri vardır. Her cephenin ortasında ise birer çeşme yer alır. Çeşmelerin iki tarafında ise mihrap biçimli nişler bulunur. Çeşmenin üstü çok geniş saçaklı ve dışı kurşun kaplı ahşap bir çatı ile örtülüdür. Çatının ortasında sekiz cepheli bir kasnak üstünde dilimli bir kubbecik yükselir. Dört sebilin üstüne isabet eden yerlerde aynı şeklin küçük birer numunesi halinde dört kubbecik daha yer alır.
Lale Devri'nin en meşhur yapılarından olan ve meydan çeşmelerinin bütün Türk sanat tarihi içinde ortaya konulmuş en göz kamaştırıcı örneği bulunan III. Ahmed Çeşmesi'nde işlenmemiş bir yer yok gibidir. Devrinin ünlü şairi Seyyid Vehbi Efendi'nin 28 beyitten meydana gelen meşhur kasidesi bu çeşmeye işlenmiştir. Bu manzumenin son tarih beyti bizzat III. Ahmed Han tarafından söylendiği gibi yine onun tarafından çeşmenin Ayasofya Camii'ne bakan cephesinde boydan boya tek satır halinde celi sülüs hat ile yazılmıştır.
İtalyan edebiyatçı Edmonde Amicis bu eserle ilgili olarak şöyle yazar; “İnsan elinin oyup işlemediği ufak bir yer kalmamıştır. Zarafet, sabır ve servetin harikasıdır. Hiç şüphesiz ki bu eser, cam bir fanus içinde korunmaya değer. Bu eşsiz, koca pırlanta kim bilir ilk gün nasıl parlıyordu. Onu bir defa görmek, insan gözündeki hayalinin ölünceye kadar silinmemesi için kâfidir.” /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri","sans-serif"; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; mso-bidi-theme-font:minor-bidi;}
Dünyanın En Süslü Camii Kalkandelen'de Kalkandelen (Tetova) Makedonya'da dağlar eteğinde kurulmuş şirin bir Osmanlı kazası. Kalkandelen'i, Bursa'da medfun bulunan Timurtaş Paşa fetetti. Uzun yıllar Kosova'ya bağlı kalmış olan Kalkandelen şimdi Mekodonya'nın bir sınır şehri.

1896 tarihli  Osmanlı Salnamesi'nde Kalkandelen'de 12 cami, 4 medrese, 7 sıbyan mektebi, 2 hamam, 10 Han, 5 köprü ve hisarının bulunduğu, nüfusunun büyük bir kısmıda Türklerden oluştuğu kayıtlıdır.

Paşa Camii adıyla da bilinen Alaca Camii, 1495 yılında Hurşide ve Mensure hanım adlarında iki kız kardeş tarafında yaptırılan camii, 1833 yılında zamanın meşhur muhafızlarından Recep Paşa'nın oğlu Abdurrahman Paşa tarafından yeniden inşa edilerek genişletilmiştir.

19. yüzyılın ilk yarısında Kalkandelen'de görev yapan bu paşaların sanata olan düşkünlüğü, caminin giriş kapısı üzerindeki kitabede ve camii avlusunda bulunan türbedeki mezar taşında dile getirilmiştir. Sekiz köşeli bu türbede, camiyi ilk inşaa ettiren iki kız kardeş yatmaktadır. Caminin hemen yanında abdest almak ve civardakilerin su ihtiyacını karşılamak için kullanılan bir şadırvan bulunmaktadır.

Alaca Camii, mimari açıdan tek mekanlı kare planlı 10x10 m bir yapıdır. Giriş bölümünde 5 m genişliğinde üç tarafı açık, üstü mahfil bölümüyle kapalı son cemaat yeri bulunmaktadır. Camii, dört taraflı çatıyla örtülü olup, daha çok klasik ev mimarisinde kullanılan bu çatı tipi, eski kiremitlerle kaplıdır. Caminin sağ tarafında, 15. yy. da inşa edilen camiye ait, oyulmuş taştan  bir minare vardır. Bugünkü yapı ise, bütün özellikleriyle beraber Osmanlı barok ve neoklasik stilinin bir karışımıdır. Bu üslup daha çok eski şehir ev mimarisinde görülmektedir.

Caminin iç bölümünde ve duvarların dış kısmında Osmanlı-Türk barokunda ait müthiş bir resim dekorasyonu hakimdir. Bu canlı dekorasyonda geometrik ve bitki motiflerinin yanısıra bina tasfirleri ve natürmortler de hakimdir. Resimlerle donanmış duvarlar camiiye göz kamaştırıcı bir güzellik kazandırmaktadır. Mermerden oluşan mihrab ve minber de barok üslubuyla yapılmışlardır.

Hoca Ahmet Yesevî Külliyesi
Bina Türkistan (Yesi) şehrine yaklaşılırken kilometrelerce uzaktan görülmeye başlar. 45x65 metre oturumlu dikdörtgenler prizması gövdesi ve muazzam taçkapısıyla çok büyük bir yapıdır, üzerinde üç farklı kubbe yer alır. Giriş cephesi tuğladandır. Diğer cepheler ve kubbeler boşluk kalmayacak şekilde tezyin edilmiş.
Giriş cephesini tek başına oluşturan taçkapı, beden duvarlarından %45-50 oranında daha yüksek. Taçkapının iki köşesinde birer minare, ortada cephenin üst hizasını da aşan (37.5 m. yükseklik, 18 m. kemer açıklığı ile) büyük giriş eyvanı yer alır. Minarelerin ezan okuma yeri (şerefesi) olmadığından kale burcu havası veriyor. Eyvanın içinde sivri kemerli iki niş bulunur. Yukarıdaki yarım sekizgen biçimli ve kubbeli olan Abdullah Han Nişi diye adlandırılıyor. Ortadaki penceresinden büyük kubbenin kasnağındaki işlemeler görünür. Alttaki nişte giriş kapısı ve pencereler var. Burmak köşe sütunçeleri çini kaplıymış. Arada kalan çini parçaları da bunu ispatlıyor.
Cephenin yarısına kadar yükseklikteki kısmında ince nişler bulunur. Yukarısında ise küçük kare oyuklar var. Bu durum cephenin tamamlanmamış olmasına bağlanıyor. Eyvan içindeki hatıl ahşapları da halen duruyor. Subasman, 20. yüzyıl, Rus döneminde ilave edilmiş. Diğer cepheler üç geniş bant ile bezenmiştir. Sokl bölümü altıgen taş levhalar ve arasında nakışlı küçük çini parçalarla meydana gelir. En üstteki yazı kuşağı En'am Suresi 59. ayetle tezyin olur.
Ortadaki geometrik desenlerin arası kufi hat ile dolguludur. Aynı üslupta fakat her cephede ayrı motifle işlenir. Yazılar ve desenler tuğla zeminde mor ve turkuaz renkli tuğlalarla meydana gelir. Bütün renkli sırlı tuğlalar düşey konumludur. Küçüklü büyüklü pencereler aynı karakterdedir. İç mekanda gerekli görülen yerlere açıldığı için dışarıdan rastgete açılmış izlenimi veriyor. Pencere kafesleri ve köşelikleri çini bezemelidir.
Girişe göre sağ tarafta İlyas Han Nişi bulunur. Binadaki destek duvarları 19. yüzyılda ilave edilmiş. Arka cephede gayet güzel bir portal daha var. Ancak ön cephedeki kapı öylesine haşmetlidir ki diğeri talî kalır. Cephenin köşelerinde birer sütunçe vardır. Sokl ile hat kuşağı arasına yerleşen sütunçeler geometrik desenler ve hatla süslenir.
"Muhammed Hanefî Kapısı" olarak adlandırılan kapı ileriye çıkartılarak vurgulanmış. Dış köşelerinde turkuvaz çiniden sütunçeler yer alır. Giriş eyvanının köşeliklerinde çini bezeme, üstünde kitabe, iki yanında da panolar var. Eyvan tonozu geniş yazı kuşağı ile tezyin olmuş. Önemli odaların kubbeleri çift cidarlı yapılarak iyice yükseltilip uzaklardan görünmesi temin edilmiş. Büyük kubbe 18 m. iç ve 29 m. dış çapı ile Orta Asya'nın en büyük kubbesi unvanını taşıyor. Sekizgen kasnağı yazı kuşağı ile süslenir. Tabanındaki panolar kufi hat ve geometrik desenlerle bezenmiştir.
Türbenin dilimli yüksek kubbesi mozaik-çini palmetler ve madalyonlarla süslenmiştir. Dilimlerin bitimine mukarnas işlenmiş. Silindirik kasnağın üst kısmındaki çini bordürler 50x50 cm. levhalarla meydana gelir. Kasnağı "El Melik Allah" ve içine saklanmış "Ya Muhammed" yazılarıyla bezenen hat kuşatır. Mescitin kubbesi diğerlerine göre daha küçüktür. Bu üç önemli mekânın iç tezyini diğer odalardan farklı. Duvarları 1.5 metre yükseklikte turkuvaz çini kaplıdır. Çini kaplama çiçekli bordürlerle sarılmış, arası da madalyonlarla bezenerek monotonluk kırılmış. Çini desenleri parçalı çini, yani çini kakma (Burada Kaşinburiş diye adlandırılıyor) tekniği ile yapılmıştır.
Taş süpürgelik kabartma motiflerle süslenir. Duvarların ortasında, mekânlar boyunca yükselen birer niş bulunur. Nişlerin üstü ve kubbelerin içi tamamen mukarnas tezyin edilmiş. Büyük kapıdan Cemaathane'ye girilir. Merkezde 2.45 m. çapında dev kazan duruyor. 2 ton ağırlığındaki bu kazandan ötürü mekâna Kazanlık da deniyor. Eskiden duvarlarda sayısız kitabe varmış.
Türbe odasının hem cemaathaneden hem dışarıdan (Muhammed Hanefî kapısı) iki girişi var. Cemaathane'ye açılan kapı, pervazındaki işlemeler, ahşap oymalar ve metal kulplarla bezenmiştir. Duvarlarındaki çiniler diğer mekânlardan farklı olarak ördekbaşı yeşilidir. Üstlerinde altın ile yapılmış desenler varmış. Bugün çok dikkat edildiğinde izleri görülebilir. Ortada tek parça yeşil taştan (Serpantin breşi veya yeşim) büyük lahit görülür. Mescitte kemerlerin içinde kalemisi nakış izleri görülüyor. Muhteşem mihrabı tamamen çinidendir. Yine çiniden kufi yazılı hat kuşağı ile sarılmıştır.
Diğer mekânlar çok sadedir. Büyük Aksaray'ın (Mahkeme Odası) iki küçük kubbesi dışarıdan görülmez. Kudukhane'de Hoca Ahmet Yesevi'nin yaşarken çile için girdiği rivayet edilen küçük yeraltı hücresi var. Kütüphane'nin kubbesi alttan sekiz köşeli yıldız görünümü verir.(Yüksek Mimar Gözde Ramazanoğlu)
Mihrimah Sultan Camii Edirnekapı Mihrimah Sultan Camisi, Mihrimah Sultan tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Yanında çeşme, medrese ve hamamı da olup külliye halindedir.
Cami, şehrin en yüksek yerlerinden biri olan Edirnekapı’da 1562-1565 yılları arasında yapıldı. Kubbe yüksekliği 37 m olup, minaresi tektir. 1714 ve 1894 yıllarındaki zelzelelerde büyük zarar gören külliye, sonradan tamir edilmiştir.
Depremler neticesinde çok tahrib olan Mihrimah Sultan Camisi, Balkan Harbi ve I. Cihan Harbi felaketlerinden sonra daha da harabe haline gelmişti. Caminin bu halini gören Rıza Tevfik Bölükbaşı üzüntüsünü dile getiren aşağıda ki nefis şiirini yazmıştır. Mihrimah Sultan Camisi, son olarak geçtiğimiz yıllarda ciddi bir restorasyondan geçirilerek 2012 senesinde Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından tekrar ibadete açılımıştır.   Harap Mabed
Vardım eşiğine yüzümü sürdüm,
Etrafını bütün dikenler almış.
Ulu mihrabında yazılar gördüm
Kimbilir ne mutlu zamandan kalmış.

Batan güneşlerin ölgün nigâhı
Karartıp bırakmış O kıblegâhı.
Mazlum bir ümmetin bahtı siyahı
Viran kubbesinde gölgeler salmış..

İslâmın bahtiyar bir zamanında
Ab-ı hayat varmış Şadırvanında.
Şimdi harab olan sayebanında
Dem çeken kuşların ömrü azalmış..

Âyât-ı hikmet var kitabesinde;
Bir ders-i ibret var hitabesinde.
Bağ-ı cennet olan harabesinde,
Tekbir sedaları artık bunalmış..

Hey "rıza" secdeye baş koyda inle
Taşlar dile gelsin senin derdinle.
Efsane söyleyim ağla hem dinle,
O şerefli mazi meğer "masal" mış..     /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin-top:0cm; mso-para-margin-right:0cm; mso-para-margin-bottom:10.0pt; mso-para-margin-left:0cm; line-height:115%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri","sans-serif"; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin;}
Hindistan'da Şaheser Bir Türk Zafer Abidesi D elhi yaylasının güney ucunda ve geniş kalıntı alanının sınırında Türk fâtihi Kutbeddin Aybek tarafından yaptırılan dev bir zafer sütunu var : "Kutbul Minar". Eski başkentin tam merkezinde kurulmuş bir sütun.

 Kutb adı verilen sütun yahut minare, Delhi'nin her yönünden görülecek tarzda yaptırılmış. Ancak bunu ve civarındaki kalıntıları gördükten sonra insan diğerlerine önemsiz nazariyle bakıyor.

 Belki hiç bir yerde tabiat Kutb'da olduğu kadar İnsanoğlunun yaptığı eserlerle bağdaşmamıştır. Genellikle şehir kalıntıları yaslı, ıssız olur. Sanki toprak bile, talihsiz şehri yıkan felaketten kendisini kurtaramamış gibidir. Burada ise aksine her şey taze, şen, güzel. Kuş sesleri, mis gibi çiçek kokan temiz havayı daha da hareketlendiriyor.

 Bu kapı her yüzeyinden dantel gibi işlenmiş bir kemer ve üzerinde bir kubbe ile bezenmiş, kare şeklinde bir pavyonu andırır, iç salon da en az yüzeyler kadar zengin bir şekilde dekore edilmiştir.

 Bu nefis girişten geçince, kendimizi birden Kutb-minâr'ın dibinde buluruz. Güzel bir avlunun orta yerinde tek başına yükselen bu dev minarenin yüksekliği hemen hemen 70 metredir Avrupa'da hiç bir yapı, bu devin karşısında ilk defa bulunduğunuz zaman duyduğunuz hissi size temin edemez.

  En yüksek katedrallerimizin, meselâ Strasbourg ve Fribourg katedrallerinin çatıları o kadar hatırı sayılır zeminler üzerinde durur ki, yükseklikleri ancak rakamla insanı etkiler. Burada ise yapının tek başına duruşu hatların sadeliği, ona gerçeğin de üzerinde bir yükseklik temin etmektedir. Mimar dahi sütuna yukarı doğru incelen bir biçim vererek, bu görünüşü mübalâgalı şekilde kullanmıştır.

 Her kat kimi yuvarlak, kimi köşeli dikey yivlerle çevrili. Çiçeklerden ve arabesk motiflerden mürekkep kuşaklar minareyi çevreliyor. Bunların arasında şerefeler var. Yapının tamamı kırmızı kumtaşından. Ancak yirmi yıl sonra tamamlan dev kısmı hariç. 1340'ta yıldırımın yıktığı iki kat, 1368'de  III. Fîrûiz Şâh tarafından yeniden yapılmış.

 Türk kumandanı Kutbeddin Aybek, Raca Rajput Pirthi-Raj'ın başkentini İşgal edince zaferinin hatırasını yaşatmak için yenik şehrin ortasında İslâm'ın Brahmanizm üzerine zaferini temsil edecek bir cami yaptırmak istemişti. Onun emriyle önce caminin minaresi yapıldı, ölümü üzerine caminin yapılması kaldı.

                                               ***
 
 Gazeteci Cengiz Çandar’da; " Kutbul Minar’ı gören ateist ya dindar olur veya insan oğlunun imanı, gücü, emeği, sebatı, kabiliyeti, ustalığı, dehası ve akla gelebilecek ne kadar olumlu sıfat olabilirse bunların hepsi karşısında saygının ötesinde, huşu ile eğilmekten başka elinden bir şey gelmez." Demektedir.
 
Türkistan'da Muhteşem Türk Mimarisi A ta yurdumuz büyük Türkistan, bir zamanlar ilim, irfan ve medeniyet merkezi idi. Dünyanın en büyük âlimleri burada yetişti, en kıymetli kitaplar burada yazıldı.

  Türkistan’da ecdâdımız ilimde olduğu gibi mimaride de dünya şaheserleri meydana getirdi. Orta Asya’nın sert iklim şartlarına, zelzelelere, harplere ve Sovyetlerin kasdî yıkımlarına rağmen, halen pek çok muhteşem Türk mimarî eseri camiler, medreseler, türbeler, ayaktadır. Her biri güzellikleri, ihtişamları ve zerâfetleri ile görenleri şaşırtmaktadır.

  Komünist rejimin dağılmasından sonra Türkistan’da ilk defa Türk mimarî eserlerini araştıran, Yrd. Doç. Dr. Yüksek Mimar Gözde Ramazanoğlu olmuştur. Orta Asya’nın zor iklim ve tabiat şartlarında  Gözde Ramazanoğlu çok büyük bir azim ve gayret göstererek, pek çok zorluklara katlanarak, tarihî Türk mimarî eserlerini büyük bir dikkat ve titizlikle incelemiştir.

  Yüksek Mimar Gözde Ramazanoğlu, araştırmaları sonunda hazırladığı ve Kültür Bakanlığı’nca neşredilen “Orta Asya’da Türk Mimarîsi” isimli eserinde özetle şunları ifade ediyor:

  “Eserleri gördükçe hayretler içinde kaldık. Mimarlık Fakültesi’nde, Sanat Tarihi’nde görmediğimiz, öğrenmediğimiz tablolarla karşılaştık. Sanat Tarihi, Mimarlık Tarihi, Türk Sanatı Tarihi’nde de görmemiştik. Ama buralar kapalı bir kutu idi, rejim (komünist) müsaade etmezdi.

Onlar da Bizimdi, Onlar da Bizdendi…

  Orta Asya’da gördüğümüz eserler genel olarak çok süslü, çok gösterişli idi. Bildiğimiz binalardan o kadar farklılar ki şaşkınlığa uğradığımızı itiraf etmeliyiz. Şaheserler gördük, ama kıskanmadık. Çünkü bunları yapanlar da Türk’tü… Bizlerdendi…

  Orta Asya’daki medreseler baştanbaşa çini ile bezenmiş. Bu ilme verilen kıymetin göstergesidir. Bir Uluğ Bey çıkıyor (bizler her nedense Uluğ Bey’i bilmeyiz de Kopernik’i biliriz). Uluğ Bey yılın 365 gün 6 saat 10 dakika 8 saniyede döndüğünü hesap ediyor. Bugün, 365 gün 6 saat 9 dakika 9.6 saniye olarak hesaplanıyor.

  Orta Asya’daki tetkiklerimde beni en çok üzen şey, Uluğ Bey gibi bir bilginin okullarımızda okutulmadığı oldu. İlim adamını tanımamız için mutlaka âlimin Avrupalı olması gerekiyor hissine kapıldım…  Avrupa’da ilk rasathane 1674 yılında kurulmuştur. Uluğ Bey Rasathanesi’nin yapımı ise 1429…”

Registan Meydanı’nda Dünya Mimarî Şaheserleri

  Semerkant’ın Registan Meydanında üç muhteşem medrese var. Bunlar; Uluğ Bey, Şir Dor ve Tillia-Kari medreseleridir. Bunların her biri gerçekten dünya şaheseridir. Görenleri, güzelliği ve ihtişamı ile adeta büyülemektedir. Gözde Ramazanoğlu bu üç medrese hakkında da şunları yazıyor:

  Burası bir “Kültür Sitesi”, “Üniversite Kampüsü”, “İlim Merkezi” olarak tarif edilebilir. Ancak biz “İlim Sitesi” tabirini uygun bulduk. Registan Meydanını "Kadîm-î Semerkant’ın Yüreği” olarak tanımlıyorlar.

  Meydana adım attığımız anda binaların her birinden yayılan “Ben daha güzelim” diyen dalgaları algılamaya başlıyoruz. Önce bu dalgaların çarpması, sonra detayları kaçırmama çabasının yorgunluğu ile bitap düşüyoruz. Meydanı terk ederken ayaklarımızın sürükleniyor olması, bu kaprisli güzellerin bizi tekrar çekmesini engelleyemiyor… Dünyanın En Güzel Meydanı

  Araştırmacı yazar Ersin Gürdoğan da “Zamanı Aşan Şehirler” isimli kitabında diyor ki:
Olaf Caroe, “Venedik’te San Marko meydanı hariç, Avrupa’daki hiçbir meydan onunla boy ölçüşemez” diyor. Kim ne derse desin, neresinden bakılırsa bakılsın, güzellikte dünyada hiçbir meydan Registan Meydanı ile yarışamaz. Saatlerce bakılsa yine de güzelliğine doyulmaz. Ben kendi payıma bir tabloyu seyreder gibi uzun bir süre bakmaktan kendimi alamadım.

Muhteşem Semerkant
Şair ve yazar Yavuz Bülent Bakiler “Türkistan Türkistan” adlı kitabında Semerkant’ın ihtişamını şöyle dile getiriyor:

Semerkant Türk’ün ruh güzelliği!

Bin türlü güzellik, bin türlü esrar.

Semerkant, sular, serin rüzgârlar, unutulmaz hâtıralar beldesi.

Semerkant, akıllara durgunluk veren câmilerin, ölümü bile bin defa güzelleştiren çok zarif türbelerin, çinili medreselerin ve her biri bir ayrı masal dünyasından çıkıp gelmiş gibi sevimli Türk evlerinin boy verdiği muhteşem bir şehir…

  Bizim mimarimizin vazgeçilmez güzelliklerinden biri olan yeşil ve serin bahçeleri, Semerkant’ta huzurla seyrettim. Şimdi kendi kendime düşünüyorum:

  Büyüklüğü, güzelliği zenginliği, inceliği, mükemmelliği...  ifade eden “muhteşem” kelimesi olmasaydı, Semerkant şehrinden bahsederken acaba hangi sıfatı kullanırdık diyorum. Anlatmak ne kadar zor? Semerkant’ın ihtişamı karşısında kelimeler ne kadar renksiz, ne kadar boynu bükük, ne kadar cansız kalıyor?

Kaynaklar :  Gözde Ramazanoğlu- Orta Asya’da Türk Mimarîsî
               Ersin Gürdoğan – Zamanı Aşan Şehirler
               Yavuz Bülent Bâkiler- Türkistan Türkistan

Muhteşem Süleymaniye ve Mimar Sinan Rivayet olunur ki bir kutlu gecede, Kanuni Sultan Süleyman, rüyasında Resulullah efendimizi görür. Sultan Süleyman, peygamber efendimizi takip ederek bugün Süleymaniye’nin inşa edilmiş olduğu yaklaşık yetmiş dönümlük arazinin bulunduğu çok güzel manzaralı tepeye gelirler. Bu tepe, hem Haliç’i hem de Boğaziçi’ni mükemmel  bir açıdan görür.

   Peygamber Efendimiz, Sultan Süleyman’a; “Mihrabı buraya, minberi buraya olsun” der.    
  
Kanuni Sultan Süleyman kutlu rüyadan uyanır, şükürler eder. Mimar Sinan’ı çağırtır. Hiçbir açıklama yapmadan büyük bir heyecan ile rüyada gördüğü yere götürür:  
 “Buraya bir cami bir de külliye yapacağız.” diye sözlerine başladığında, Mimar Sinan söze karışır:   “ Sultanım, mihrabı burada, minberi burada olsun…”    Sultan Süleyman şaşırır:   “ Sinan sen bu işten haberli gibisin.” der.    Mimar Sinan cevap verir:   “ Sultanım dünkü rüyanızda ben de bir adım gerinizde geliyor idim…”     Temele İlk Taşı Şeyhülislam Ebussuud Efendi Koydu…      Yüzyılın tam ortasında, 13 Haziran 1550 günü padişahın isteğiyle Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin mihrab duvarına ilk temel taşını koymasıyla inşaat başladı. Cami o günlerin en büyük külliyesiyle birlikte tasarlanmış, Fatih Külliyesi’nden sonra bir bakıma devrin en büyük üniversitesinin merkezi olarak planlanmıştır. Etrafındaki binalar camiyi örtmediği gibi, araziye uygun yayılan küçük bir şehir görünümündeydi.      Türklerin en büyük hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’ın adıyla anılan “Süleymaniye Camii” ihtişam ve zarâfet yönünden yalnız Türk mimarîsinin değil, bütün dünya mimarîsinin de en seçkin eserlerinden biridir. Pek çok mimarlık tarihçisi de bu kanaattedir. Ayrıca Mimar Sinan, caminin ve külliyenin inşaatında bugün bilinen deprem mühendisliği tekniklerini yerine getirmiştir.      Klasik Osmanlı mimarîsinin en önemli eserlerinden biri olan Süleymaniye Camii, her şeyden önce İstanbul’un siluetine yeni yükseltiler getiren ve bu siluetiyle şehrin değişik semtlerinden fark edilen bir yapıdır.      Mimar Sinan, bu caminin yerini tespit ederken büyük bir şehirci olduğunu da göstermiştir. Cami yapıldığında, Sultan Ahmed Camii, Bayezıd Kulesi, Eminönü Yeni Camii ve Nuruosmaniye Camii mevcut değildi. Bu durumda, Pera, Galata, Haliç’ten bakıldığında siluete en hâkim yapı o idi. Boğaziçi, Tophane, Üsküdar ve Adalar’dan bakan bir kimse Ayasofya’nın tek rakibi olarak onu görüyordu.       Bugünkü ölçülere göre bile oldukça hızlı ilerleyen inşaat, gerek projenin büyüklüğü, gerekse Mimar Sinan’ın başka inşaatlarla da ilgilenmek mecburiyetinde olmasından dolayı, inşaatı takip edenlerce zaman zaman duraklıyor gibi anlaşılıyordu. Mimar Sinan’ın rakipleri ve her devirde rastlanan entrikacı tipler yüzünden, padişahta da böyle bir intiba uyandırılmıştı.   İki Ayda Biter Padişahım!      Nihayet bir gün Mimar Sinan’ın inşaatla meşgul olduğu bir sırada padişah çıkageldi. Mimar Sinan bu olayı şöyle anlatır:     Bir gün , caminin minber ve mihrabının yapılmasıyla meşgul olurken, padişah geldi. Binanın süratli yapılmadığına hiddetlendiler. Ben de:   “ İki ayda tamam olur.” dedim.    Padişah, orada hazır olan ağaları şahit tutup: “ Hele iki ayda tamam olmaz ise seninle görüşürüz!” dedi.    Saraya gidince de Haznedar başı ve sâir ağalara buyurmuşlar ki: “ Mimarın aklını kaçırdığı belli oldu. Hiç iki ayda bu kadar iş yapılır mı? Herif, başı korkusundan aklını kaçırdı, çağırıp siz de sual ediniz.” demiş.    Beni çağırdılar, doğruca saraya gittim, sordular, orada da iki ayda biteceğini söyledim. Gece gündüz durmadan çalışıldı. Yine bir gün padişah gelerek: “ Sözünde kararlı mısın?” dedi. “ Evet ” dedim.     Açılışı Sinan yaptı…  
 Cami 15 Ekim 1557 günü tamamlandı. İnşaat yedi yıl sürdü. Mimar Sinan bu olayı şöyle anlatıyor:   “İki ay tamam olunca bina da tamam oldu. Anahtarını padişahın mübarek ellerine verdim ve dua edip el kavuşturup durdum.” Padişah da:  “ Bu bina eylediğin beytullahı yine senin açman evlâdır.” dedi, dua ve senâ edip anahtarı verince: “ Ya Fettah!..” deyip açtım.      Mücevherat Harca Karıştırıldı!      İnşaat sırasında özellikle temel hazırlığı gibi teknik sebeplerden dolayı, uzun bir süre, bir türlü göze görünür ve herkesin anlayacağı duruma gelemeyen Süleymaniye için, İran’da da dedikodular çıkmıştır. Bu durumu, parasızlıktan iş gecikiyor intibası vererek kaşımak isteyen  İran şahı Tahmasb, Kanuni Sultan Süleyman’a -özellikle sultanı incitecek şekilde- para yardımı niyetiyle bir sandık mücevher gönderir.   Koca Sultan Süleyman durur mu? Tabii olarak hediyeyi iâde etmek nezaketsizliği göstermez.  Tahmasb’tan gelen bütün mücevherleri kırdırıp ezdirir ve o sırada yapımı devam etmekte olan kıble istikametindeki sol uzun minarenin harcına kattırır. Güneşi arkadan aldığı zaman pırıl pırıl parlayan bu minareye bunun için “cevahir (mücevher) minaresi” denilmiştir.      Haç da Hak Ettiği Yerde!      Yine Süleymaniye Külliyesi’nin yapımı sırasında “İslam dünyası yine bir şaheseri ortaya çıkarıyor” haberleri ile telaş içine düşen Vatikan bir mermer blok içerisine dışarıdan belli olmayacak şekilde “Haç” döktürür ve Sultan Süleyman’a “Mâbedinizin minberi için hediyemizdir.” diye gönderir.       Sultan Süleyman bu hediyenin istihbaratını almış ve Mimar Sinan’a bloku ortadan kestirip “Haç”ı ortaya çıkartmıştır. İki parça olan mermer ve haçlar yine iki adet olan ve dış avludan iç avluya geçen kapıların girişinde yere yerleştirilmiştir. Böylelikle bundan böyle avluya girecek olanlar “Haç”ı çiğneyip girecektir. Daha sonra Vatikan’a haber yollanmıştır:   “Hediyenizi aldık, kabul ettik, doğru yere yerleştirdik.”      Bugün yerlerdeki haç, iyice aşındığı için çok zor ve ancak çok yakından seçilebiliyor, ama blok hâlâ yerinde…              Kaynak: Sinan ve Çağı - Selçuk Mülayim            Muhteşem Süleymaniye - Boğaziçi Yöneticiler Vakfı