Cinque Terre
Cihan Tarihinin En Büyük Devletini Kuran Oğuz Boyu: Kayılar Kadir Mısıroğlu

Oğuzlar:

İ
 slâm ve hattâ cihan târihinin en büyük devletini kuran Osmanoğulları, menşe' itibariyle Oğuz Türklerindendir.

Türk tarihi geleneğine ve Oğuzlar'dan bahseden kaynaklara göre, Oğuz Han'ın altı oğlu vardı. Bunlar orduda veya “şölen” deni­len ziyafetlerde -kendilerine atfedilen ehemmiyete nazaran- Hân'ın sağında veya solunda yer alırlardı. Türkler'de sağ taraf, Moğollar'ın aksine olarak daha şerefli kabul olunmaktaydı.
 
Oğuz Han'ın Gün Han, Yıldız Han ve Ay Han adlarındaki üç oğlu dâima sağ tarafta yer alıyorlardı. Bunlara “Bozoklu“ denilmekteydi. “Ok” kelimesi, kadîm Türkçe'de boy(kabîle) mânâsına kullanılıyordu. Gök Han, Dağ Han ve Deniz Han adındaki diğer üç oğlu ise, sol tarafta yer alıyordu. Bunlara da “Üçoklar” veya “Üçoklu “ adı verilmekte idi.
 
Bu altı evlâdın her birinin idaresi altında dört boy vardı. Bunlar da kendi aralarında itibârlarına göre sıralanıyorlardı. Bu suretle Oğuzlar'ın, yirmidört boy­dan teşekkül ettikleri görülmektedir. Bu boyların her biri eti yenmiyen avcı bir kuşu mukaddes addetmişlerdi ki; buna “Ongun“ denilirdi.
 
Bir de, her boyun bir “damga“ sı vardı. Bu, uğur ad­dedilerek davarlara, kap kaçağa vurulur ve hattâ mezar taşlarına bile hakkedilirdi. Osmanoğulları'nın neş'et ettikleri Kayı Boyu'nun Ongun'u şahin, damgası ise, iki ok ile bir yaylı oktu. Buna ilk defa İkinci Murad'ın sikkelerinde rastlanmaktadır.

Oğuzlar, siyasî bir camia veya memleket için “el” veya “il” tâbirini kullanırlardı. Bu sebeple Oğuzlar'ın siyasî topluluğuna ve ülkelerine “ Oğuzeli “, Oğuzeli'nin başındaki hükümdara ise,”Yabgu” denilirdi.

Onuncu Yüzyıldan itibaren islâmlaşmaya başlayıp Onbirinci Yüzyılda tamamen bu yeni asabiyyete intisab etmiş bulunan Oğuzlar'a bundan böyle attık “Türkmen” denilmeye başlanmıştır.

Kayıhanlılar:

Kayıhanlılar veya Kayı Boyu, Oğuzlar'ın daha itibarlı addedilen sağ tarafta yer alan boylardan, yani Bozoklar’dan idi. Bu gruptaki boyların kendi aralarındaki sıralanmada da en sağda yer alıyordu. Yâni Bozoklar'dan, Gün Han'a tâbi dört boyun en itibârlısıydı.

Esasen Oğuz boylarının tam bir listesini veren ve bunları siyasî ehemmiyetlerine göre sıralayan “Reşid-üd-din'in Câmi-üt-Tevârih” isimli eserinde Kayı Boyu'na birinci sırada rastlanılmaktadır. “Kayı “ nın mânâsı; “kuvvet ve kudret sâhibi” demektir. Osmanoğulları bu boyun bünyesindeki “Kara Keçili “ aşiretindendiler.

Oğuz Boyları, başlayan fetih hareketiyle birlikte Anadolu'ya gelmeye ve burada yerleşmeye başlamışlardır. Ancak bu yerleşme de defaten ve toplu bir halde gerçekleşmemiştir. Anadolu'ya parça parça ve muhtelif tarihlerde gelen Oğuz boyları ve onların kolları hemen her tarafa dağılmışlardır.

Bunun neticesi olarak bugün bile hâlâ Anadolu'nun muhtelif yerlerinde Oğuz boylarının adlarını taşıyan birçok köy ve kasabaya rastlanılmaktadır. Bunlardan bir kısmı da halen “Kayı” adını taşıyan köylerdir. İşte “ Kayılar “ da bu suretle Anadolu'ya gelmişlerdir.

Selçuklu’ların 1071 Malazgirt zaferini müteakip bir kısım Oğuzlar Anadolu'nun muhtelif yerlerine iskân ettikleri mâlumdur. Ancak Kayılar'ın bu sırada mı yoksa, daha sonra Celâleddin Harezmşah'ın vefatı üzerine o büyük kumandanı yenen Moğollarla vuruşa vuruşa mı Anadoluya gelip yerleştikleri hususu ihtilaflıdır.

Bununla beraber Kayılar'ın Dokuzuncu Yüzyılda Selçuklularla birlikte Ceyhun Nehri'ni geçerek İran'a geldikleri muhakkaktır. Ancak Osmanoğulları'nın neş'et ettikleri Kayılar'ın Anadolu'ya gelişleri ve bu esnada cereyan eden hadislere dâir bilgilerimiz efsânevî bir mâhiyet arzetmektedir.

Gerçekten, rivayetlere nazaran Kayılar, Ceyhun Nehri'ni geçtikten sonra, önce Horasan'da “Merv” ve “Mahan” bölgesine yerleşmişlerse de, Moğollar'ın devam eden hücumları sonunda Celâleddin Harezmşah ile birlikte Azerbaycan'a ve Doğu Anadolu'da Ahlat taraflarına göç etmişlerdir. Ancak Onbirinci Yüzyılda Diyarbekir ve Harput'ta hükümet kuran “Artukoğulları “da Kayılar'dan olduğundan bunların bir kısmının Anadolu'ya daha önce geçmiş bulunduğuna hükmetmek kabildir.

Kayı’ların bir kısmı Selçuklu Hükümdârı I. Alâüddin Keykubat (1219-1236) tarafından Ankara havalisindeki, “Karacadağ” mıntıkasına yerleştirilmişlerdir. Buradan bilâhere kışlak olarak “Söğüt” yakınındaki ovaya ve yaylak olarak da ”Domaniç”e nakledilmişlerdir. Fakat Anadolu'ya gelişlerinden devletlerini kurdukları bu bölgeye yerleşinceye kadar başlarından geçen macera, hakkıyle tesbit edilebilmiş değildir. Bu husustaki bilgiler zamanımıza kadar rivayet halinde devam edip gelmiştir.

Bu rivayetlerin en meşhuru şudur:

Anadolu'ya geldikten sonra bir müddet Ahlat'ta oturan Kayılar, oradan ayrılarak Erzurum, Erzincan ve Amasya taraflarına göç etmişlerdir. Fakat hayvanlarını beslemek için kâfi miktarda müsait arazi bulamamaları sebebiyle Haleb'e doğru yola çıkmışlardır. Bu sırada reisleri bulunan Süleyman Şah'ın “Caber Kalesi” civârında Fırat Nehri'ni geçerken boğulmasın üzerine aralarında yola devam edip etmemek hususunda ihtilâf çıkmış ve ikiye ayrılmışlardır.

Bu sebeple Kayılar'ın bir kısmı orada kalmış, diğer bir kısmı ise geri dönüp Çukurova'ya gel­miştir. Burada da tekrar ikiye bölünmüşler ve bir kısmı kuzeye yönelerek Erzurum civarında Pasinlar Ovasındaki “Sürmeli çukur“a gelip yerleşmiştir. Burada da aralarında yurt tutma hususunda ihtilâf çıktığından bir kısmı geldikleri asıl yere dönmüş, Ertuğrul Gazi ile kardeşi Dündar Bey'in emrindeki diğer bir kısmı Moğol akınlarından bîzar kalarak Orta Anadolu'ya göç etmişlerdir.

Selçuklu hükümdarı Alâüd-din Keykubat da onları müracaatları üzerine Karacadağ'a yerleştirmiştir.

Henüz tam manâsıyla tevsik edilememekle beraber buraya giderken Selçuklu ve Moğol kuvvetleri arasında dehşetli bir çarpışmaya rastlamışlar ve zayıf olan Selçuklular'a yardım ederek, onların galip gelmelerini sağlamışlardır.
 
Ertuğrul Gâzi'nin reisliği altında önce Karacadağ'a gelen ve sonra da buradan Söğüt ve Domaniç'e nakledilen Kayılar, rivayete nazaran dörtyüz çadırdan ibarettiler.
 
Bu yüzdendir ki, Namık Kemâl:

“Biz ol Ali himem erbâb-ı cidd-ü içtihadız kim, 
Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten.”
 
Ertuğrul Gâzi’nin anası Domaniç'in Çarşamba köyünde medfun “Hayme Ana”dır. Kaynaklarımız Ertuğrul Gâzi'nin doksan yaşını geçmiş olarak 1281 veya 1288'de vefat ettiğini yazarlar. Türbesi bizzat zabtettiği Söğüt'tedir.
 
 
 
Başlık Yazar
Tataristanlı Asîl Bir Türk Anasının Feryadı Mehmet Can
Müslüman Türk Devletleri Birliği Ahmet Şahin
Tarihimizle Ne Zaman Barışacağız Prof. İsmet Miroğlu
Bizde Münevverle Halkı Ayıran Vasıflar Prof. Dr. Mümtaz Turhan
İstanbul'un Hüzünlü Günleri Prof. Dr. Mehmet Temel
Kızılderililer Türk mü? H. Hüseyin Ceylan
Türkiye'nin Mühim Potansiyeli: Nüfus Kadir Mısıroğlu
Türk Cihan Hakimiyetinin Esas Gayesi İslam'ı Yaymaktır Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu
Kanuni Sultan Süleyman Devrinde Amiral Hadım Süleyman Paşa’nın Hint Seferi Prof.Dr. Herbert Melzig
Osmanlı Hanedanının Vatandan Sürgünü Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil'in Hayatının Seyrini Değiştiren Bir Hatıra Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil
İkindi güneşi Yavuz Sultan Selim”e Yakışan Köprü Prof. Dr. Nihat Öztoprak
Fatih Sultan Mehmet ve Adalet Nurettin Topçu
Osmanlılar Türk-İslam Tarihinin En Parlak Sahnesidir Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Türkiye’nin Geleceği Nuri Yücel Mutlu
Türklerin Türkistan’dan Anadolu-Rumeli’ye Büyük Koşusu Nevzat Kösoğlu
Orta Afrika'da Türkler Yılmaz Öztuna
İstanbul Surları Yahya Kemal
Osmanlı Devleti’nde Yabancı Elçileri Karşılama Merasimi Sir Paul Ricaut
Osman Mezar Taşları Çok Şey Söylüyor!.. Nidami Sevim
Kanuni’nin Estergon Seferi Yılmaz Öztuna
Osmanlıyı Anlamak Selim Taştemur
Hayvanlara da Tatil Yaptıran Medeniyet: “Osmanlı” Sadık Albayrak
S.Ahmed Arvasi: ‘‘Sahabe’den sonra İslâm’a En Büyük Hizmeti Türkler Yapmıştır’’ Ahmed Yasin Gürkan
K
imileri Arvasî Hocanın “Seyyid” olduğundan hareket ederek, Türk milliyetçiliğine gönül vermesini yadırgamaktadırlar. Hâlbuki Arvasî Hocaya göre Türklük bir etnik-ırkî tezahür değil, bilâkis bir milletin, medeniyetin ismidir. O bir konuşmasında da ifade ettiği gibi Sahabe-i Kiram’dan sonra İslâm’a en büyük hizmeti Türk milletinin yaptığını biliyor ve bu sebepten “İslâm’ı gâye edinen Türk milliyetçiliği” fikrini savunuyordu.

Yine bir konuşmasında “Eğer Türk iseniz Avrupa’ya gittiğinizde size ikinci bir soruyu sormazlar, çünkü sizin Müslüman olduğunuzu bilirler, lâkin Arap iseniz size ‘Müslüman Arap mı, hristiyan Arap mı’ olduğunuzu sorarlar. İşte aradaki fark budur” diyerek Türklüğü sığ anlayışlardan çıkarıp derin manası ile telakki etmiştir.

Türk milleti ve hususen Türk’ün İslâm Ülküsüne gönül verenler, yaşadıkları asrın Alp Erenleri, Derviş-Gazileri olmaları hasebiyle, Arvasî Hocanın nezdinde Allah dâvasının taşıyıcılarıydılar. Arvasî Hoca burdan hareketle;
 “Ben Afrika’nın ortasında doğmuş bir zenci olsaydım ve bu şuur yine bende olsaydı tereddütsüz Türk milliyetçisi olurdum. Çünkü ben Amentü’ye iman ettiğim gibi iman ediyorum ki, Türk milletinin de İslâm âleminin de mazlum milletlerin de kurtuluşu Türk milliyetçilerindedir, Türk - İslâm ülkücülerindedir”
diyerek her daim Türk-İslâm Ülküsüne gönül verenlere destek çıkmıştır. Arvasî Hoca birileri tarafından milliyetçiliğin içinin boşaltılıp, ‘‘ulusalcı-kemalist’’ sapmaların yaşandığı bugünleri görseydi kim bilir ne derdi?

Cenab-ı Allah Mâide Sûresi, 54. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Mü’minlere karşı nefislerini aşağı görürler, kâfirlere karşı da izzet ve şeref sahibidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın fazlıdır onu dilediği kimseye verir, Allah âlimdir, ihsanı geniştir.”

Arvasî Hoca yukarıdaki ayet-i kerimede ifade edilen vazifeyi muhterem ecdadımızın en güzeliyle yerine getirdiğine inanır ve bugünde Türk milletinin yeniden bu tarihî vazifelerine talip olmaları gerektiğini söylerdi. Burada şu bilinmelidir ki Cenab-ı Allah bu vazifeyi lâyık olana verir, ecdad-ı izam İslâm’ı öyle bir yaşadı ve yaşattı ki asırlarca İslâm’ın sancaktarlığını yaptı, bugün de Türk milleti ma’lâyani işleri terk edip, hayra yönelmeli, sarsılmaz bir birlik halinde bütün maddî ve manevî kudretini Allah için sarf etmelidir.

Arvasî Hoca sıklıkla kullanılan “Türk-İslâm Sentezi” tabirinin ağza hoş gelse de ilmî olarak doğru olmadığını ispat etmiş ve yerine daha doğru ve yerinde bir tabir olan “Türk-İslâm Ülküsü” ifadesini ortaya atmıştır. Sentez, Hegel diyalektiğinin ürünüdür ve “tez” ile “anti-tez”in çarpışmasından doğar. 

İşte Arvasî bu kavrama itiraz etmiş, Türk ve İslâm’ın birbirilerine zıt olmadığını, biri diğerinin anti-tezi olmadığını, bunların bir sentez değil “terkib” olduğunu ifade etmiş ve Türk –İslâm Ülküsü kavramını ortaya atarak büyük bir fikrî hatanın önüne geçmiştir. 
Osmanlı... M.Şevket Eygi Osmanlı’nın dini İslam’dı.  Osmanlılar Ehl-i Sünnet cadde-i kübrasında yürümüşler, İslam’a Kur’an’a Sünnete Şeriata büyük hizmetler etmişlerdi. Osmanlı Devleti ve Hilafeti her zaman, her asırda Sevad-ı Âzam dairesi içinde bulunmuştur.
Osmanlılar Ashab-ı kiram ve Ehl-i Beyt efendilerimize büyük saygı göstermişlerdi. Osmanlı Devlet-i Aliyyesi Peygamber sülâlesinden gelen Seyyidlere ve Şeriflere maaş ödemiştir. 
Osmanlı zamanında bir zındık çıkıp “Allah gerçek bir Janus’tur” diyerek, kemal sıfatlarla sıfatlı ve noksan sıfatlardan münezzeh Hak Teala hazretlerini iki çehreli bir Roma putuna benzetseydi o herif şer’î  ilamla idam edilirdi.

Osmanlı Devleti Hâdimü’l-Haremeyn idi.  Kur’an’ın, Sünnetin, Şeriatın emrinde ve hizmetinde idi. Tarih boyunca, Asr-ı Saadet’ten ve Hulefa-i Râşidîn devrinden sonra İslam’a, Kur’an’a, Sünnete, Şeriata en fazla hizmet eden devlet Osmanlı olmuştur. Osmanlı Devleti Viyana’yı iki kere kuşatmış, Tevhidi Orta Avrupa’ya kadar götürmüş, nice fütuhata nail olmuştur.
Onun enkazından irili ufaklı kırka yakın devlet zuhur etmiştir. Hepsi bir araya getirilse bir Osmanlı etmez. Osmanlı yıkıldıktan sonra Ortadoğu’nun ne hale geldiğini dünya görüyor. Osmanlı ayakta kalmış olsaydı Filistin’de Yahudi devleti kurulabilir miydi Osmanlı bir “Milletler Birliği” idi.
Terazinin bir kefesine Yavuz Sultan Selim’i, öbür kefesine Şah İsmail’i koysalar hangisi ağır basar? Şiîlik ifrat, Vehhabîlik tefrit, Osmanlı ise i’tidaldir.

Yirminci asrın büyük tarih felsefecisi Arnold Toynbee, Tarih Üzerine bir Etüd adlı muazzam eserinin Ispartalılar faslında “Eflatun’un ideal cumhuriyetine  realitede en fazla yaklaşan sistem Osmanlı Devleti olmuştur” cümlesini sarf etmiştir.

Tarihte Osmanlı dini diye bir din olmamıştır. Osmanlı’nın dini Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslamlığıdır. İslam’ın cadde-i kübrasıdır. Bir Müslüman olarak Osmanlı’yı severim, tutarım ve bundan dolayı iftihar ederim.
Osmanlı “Doğru İnsanlar” Yetiştirdi, Biz Neden Yetiştiremiyoruz? Yavuz Bahadıroğlu İnsan yetiştirecek olan lüks okul, akıllı tablet, akıllı kara tahta vs. değil, kitap ve öğretmendir. Hatırlayalım ki, Osmanlı Enderununda bunların hiçbiri yoktur. Ama Osmanlı’nın bütün zamanlara şan veren Fatih gibi, Yavuz gibi, Kanuni gibi padişahları, Koca Sinan gibi, Sedefkâr Mehmed Ağa gibi mimarları, Sokollu Mehmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Fazıl Ahmed Paşa, Baltacı Mehmed Paşa gibi sadrazamları; Matrakçı Nasuh, Hezarfen Ahmed, Lagari Hasan marifet sahipleri, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, v.s. gibi âlimleri vardır… Çünkü Şeyh Edebali, Ak Şemseddin, Molla Gürani, Molla Zeyrek, Zembilli Ali Efendi, Ebussud Efendi v.s. gibi hocaları vardır. Bunları yetiştiren okulun adı da “Enderun”dur! Yabancı eğitimcilerin öve öve bitiremediği bu okulun temel maksadı yaygın eğitim vermek değil, kitleleri yönetebilme maharetine sahip idareci, dillere destan eserler inşa edecek mimar-mühendis, Fuzuli/Baki çapında şair, v.s. yetiştirmektir. Düşünün ki ABD’de bu konuda, 350-400 civarında yüksek lisans ve doktora çalışması yapılmıştır. Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias: “Platon’un ‘İdealindeki okul’ dediği okul budur!” demiş, yurttaşı Lewis Terman (Stanford-Binet isimli zekâ testini dünyaya armağan eden eğitimci), “Öğrencilerin zekâ seviyesini ölçmek için ilk test yönetiminin Enderun’da uygulandığını” belirtmiştir. Dahası var: Meselâ Fransız yazar Brayer: “Osmanlı’nın hızlı yükseliş sebeplerinin başında bu mektepler geliyor” diyor. Amerikalı Eğitimci-Psikolog John Dewey’in, “Çocuğa Göre Eğitim İlkesi” olarak 20. yüzyılın başında dünyaya sunduğu “Çağdaş Eğitim Metodolojisi”nin “Enderun Modeli”nden kopya olduğunu Enderun sistemini araştıran pek çok Amerikalı uzman söylüyor. Fransız yazar ve şair M. Baudler, “Türk Milletinin başarılarına şaşmamak lâzım; çünkü onlar elit kadroları nasıl yetiştireceklerini, gençleri nasıl disipline edeceklerini biliyorlar. Bir yandan onları mükemmel insan hâline getirirken, öte yandan kabiliyetlerine göre ödüllendirmeyi de ihmal etmiyorlar” diyerek “Enderun Sistemi”ni bütün Avrupa’ya tavsiye ediyor. Kısacası onlar bizde arıyor, biz onlarda arıyoruz! Tuhaf bir durum… Mazisi bizim kadar derin bir milletin “adam kıtlığı”na düşmesi, “ihmal” ile izah edilebilir bir durum olmasa gerektir, ancak “inkâr” ile izah edilebilir. Büyük devletler kurmuş, medeniyet inşa etmiş, her alanda ve her anlamda kendine has kurumlar oluşturmuş bir milleti, sadece “inkâr” yokluğa sürükleyebilir: “Red” ve “inkâr”! Bize olan da budur: Geçmişe ait olanı reddetmek suretiyle kendimizi köklerimizden kopardık ve Batı’yı taklitte varlık aradık. Zaten “red” ve “inkâr”ın sonu, kaçınılmaz olarak taklittir! Taklitle gelinebilecek son noktaya da geldik: Deniz bitti… Yeni bir “öze dönüş”, bir bakıma “yeniden diriliş” hamlesine ihtiyaç var! Bu hamle de öncelikle milli eğitim ve kültür alanında başlamalıdır.
Işığı Yanan Evler... Prof. Dr. Saffet Solak Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya 'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. Gittiğim ilk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim. Hacı anne: "Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek? " Hacı anne: "Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz." dedi. Konya Ovası 'nda, veya bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için 'ışığı yanan evler' yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mıdır? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mıdır? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeni etin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız. Şâir öyle diyordu: "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey  güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?
Türklük Ve İslamiyet Prof. Dr. Mehmet Kaplan İslamiyet’in Türk kültürü üzerinde büyük tesiri olmuştur. Türkler Müslüman olduktan sonra bin yıl bu  yüce, dinin içinde, yaşarmışlar, onun uğruna savaşmışlar, hayatlarını onun esaslarına uydurmuşlardır. Türk tarih ve kültürünün bin yılını İslamiyet yoğurmuştur.  Türkler kitle olarak X yüzyılda Müslüman olmuşlardır. Fakat bu tarihten önce de, küçük gruplar  halinde İslamiyet’i kabul eden Türkler vardır. Dede Korkut Kitabında Korkut Ata'nın, Resul Aleyhisselam zamanına yakın yaşadığı ve onun sahabesi olduğu belirtilir. 
Farsça Oğuznâme'de Dede Korkut'un Oğuz sülâlesinde 14. hükümdar olan Kanlı Yavkuy zamanında  yaşadığı ve iki müşavir ile beraber Hazreti Muhammed'in yanına giderek İslâmiyet’i kabul ettiği  söylenilir. 
Taberi Tarihi, Hazreti Muhammed'in Uhut gazasında Kubbeü't-Türk (Türk çadırı) adı verilen bir  çadırdan savaşı idare ettiğini kaydeder. O tarihlerde Yemen'e giden Türklerden bazılarının Hazreti Muhammed'i görmüş ve İslâmiye’i kabul etmiş olmaları muhtemeldir. Abbasi ordusunda, Türklerin ne  kadar büyük bir yer işgal ettiklerini biliyoruz. 
VII - VIII. yüzyıllarda bazı Türk boyları Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık, Musevilik gibi çeşitli dinleri  benimsemişlerdir. Bu dinlere giren Türkler yerleşik medeniyete geçmişlerse de, ömürleri çok uzun  olmamıştır. Bunun sebebi bu dinlerin Türklerin karakterine uygun olmayışıdır. Türkler, bilhassa. 
Selçuklu ve Osmanlı devletini kuran Oğuz boyları din olarak İslamiyet’i seçmişlerdir. Çünkü İslâmiyet savaş ile barış, madde ile ruh, bu dünya ile öbür dünya, fert ile toplum arasında bir  denge kurmuştu. İslâmiyet Türklerin yiğitlik duygusuna, ve cihangirlik idealine tamamiyle uygun  düşüyordu. Üstelik fethedilen ülkelerde barışı tesis eden, hak ve adalet esasına dayalı bir sosyal nizam da getiriyordu. 
İslâmiyet'i kendi ruh ve karakterlerine çok uygun, bulan Türkler, onu benimsedikten sonra, Araplardan ve Farslardan daha mükemmel bir şekilde hayata uygulamışlar ve asırlar boyunca onu canlı tutmuşlardır. Bunda Türklerin İslâmiyet’i kendi hayat felsefelerine göre ele alışlarının ve  uygulayışlarının büyük rolü vardır. 
Türkler yiğitlik ve cihangirlik temayülleri savaşçıydılar. Bu kabiliyet Araplarda ve Farslarda Türklerdeki  kadar kuvvetli ve sürekli değildi. Türkler idareleri altına aldıkları kavimleri adalet üzere, barış içinde yaşatmayı devlet idaresinin temeli biliyorlardı. 
İslâmiyet, Türklerin bu iki temayülüne derin bir mânâ ve çekidüzen vermiştir. Anadoluda bin yıldan  beri devam eden Türk devletlerinin hepsi, dışa karşı yiğit ve kahraman, içte vatandaşa karşı adil olmayı gaye bilmişlerdir. İslâmiyet'in mistik yönünü de en iyi Türkler işlemişler, onu bir barış ve sevgi  yolu haline getirmişlerdir. Anadolu'da kurulan Mevlevilik ve Bektaşîlik asırlarca insanlara sevgi ve  barışı telkin etmiştir. 
Türklerin bin yıl, en ince teferruatına kadar işledikleri, ruhlarına sindirdikleri, mimarilerinde,  şiirlerinde, musikilerinde ilham kaynağı haline getirdikleri İslâmiyet'i de Türk kültür hazineleri  arasında saymamız gayet tabiidir. 
Türklükle İslâmiyet arasındaki bin yıllık münasebeti iyi tedkik etmeyenler, birtakım yanlış fikirlere saplanıyorlar. Bunların düzeltilmesi lazımdır.  Bunlardan birincisi İslâmiyet'i çağdaş ilim ve tekniğe aykırı bularak onu reddetmeğe kalkanların düşüncesidir. Böyle düşünenler önce şunu anlamalıdırlar: İslâmiyet, bir dindir, ilim ve teknik değildir. 
İlim ve teknik maddi âlem ile meşgul olur. Din ise insan ruhunun ebedi özleyişlerine cevap verir. İlim ve teknik ruhun sonsuzluk iştiyakına, adalet, sevgi, beraber yaşama ve dayanışma arzularına cevap vermez. Dinler arasında da bilhassa İslâmiyet, bu özleyişlere en iyi şekilde cevap veren bir dindir. Üstelik İslâmiyet, insanın emrinde olan ilim ve tekniğin asla aleyhinde değildir.
İkinci yanlış düşünce, İslamiyet'in Türklükle bağdaşmadığı batıl inancıdır. Türkler İslâmiyet'i kabul  ettikten sonra asırlar boyu devam eden devletler ve yüksek bir medeniyet kurmuşlardır. Daha önce  belirtildiği gibi bin yıllık Türk tarih ve kültürünü İslamiyet yoğurmuştur ve son bin yıllık Türk tarihi, Türk tarihinin kültür ve medeniyetçe en zengin, en muhtevalı ve en güzel devridir. 
Üçüncü yanlış görüş, İslâmiyet'i esas alarak Türklüğün, Türk milliyetçiliğinin inkârıdır. Böyle  düşünenler tarihte İslâmiyet'i Türklerin muzaffer kıldığını ve bugüne kadar yaşattığını unutmamalıdırlar. Eğer daha Abbasiler devrinde Türkler İslâmiyet’i benimseyerek onu İran'a ve Bizans'a karşı müdafaa etmeselerdi, Rafızilik veya Ortaçağ Hıristiyanlığı çoktan çökmüş olan Arap âlemini istilâ ederdi. 
İslâmiyet'i Büyük Selçuklu devleti, Anadolu Selçuklu devleti ve Osmanlı devleti, asırlarca İran  Rafıziliğine ve Hıristiyanlığa karşı korumuştur. Türkiye bugün bile Orta - Doğu ve İslâm âleminin en güçlü devletidir. Türklerdeki savaşçı fazilet, orduya ve devlete bağlılık duygusu, yiğitlik ruhu, çağdaş medeniyete uyma kabiliyeti, yalnız devlet olarak değil, fert olarak da nerede, hangi şartlarda olursa,  olsun, kendi kendisine saygı, diğer İslam kavimlerinde, Türklerde olduğu kadar gelişmiş değildir. 
İslâmiyet’i dün olduğu kadar bugün de en iyi, en ölçülü şekilde temsil eden, saf ve temiz bir iman  olarak koruyan Türk milletidir. 
Orta - Doğu ve İslam âleminin Türk milletine büyük ihtiyacı vardır. Bundan dolayı güya İslâmiyet adına Türk milletine gereken yeri vermeyenler ve ona karşı saygı duymayanlar, tarihi, dünyayı ve Türkü bilmeyen kişilerdir. 
Şunu da unutmamak lazımdır: Türklerin İslâmiyet'i, esaslarına halel getirmeden tarihin değişen şartlarına göre uygulamaları, bütün İslam aleminin örnek alması gereken bir husustur.
1855'de Osmanlılarda Din Hürriyeti ve Sosyal Hayat F.H.A. Ubucini 1855'lerde İstanbul'u ziyaret eden "Fransız yazar F.H.A. Ubucini" hatıralarında şöyle diyor:


Osmanlı, tam bir din devletidir. Hiçbir şey dine üstün gelemez. Hiçbir şey onu sarsamaz. Dünyada, gerçek inançtan daha güzel ne vardır?  

Osmanlıyı hiçbir şey dininden ayıramayacağından, kimseyi de kendi dininden etmeyi düşünmez. Şu veya bu sebeple ona sempatik görünürseniz, “Allah sonunu hayırlı etsin:” Yani Allah sana Müslüman olma lütfunu bahşetsin anlamına gelen bir temennide bulunabilir. Fakat bu kadarla yetinir; daha ileriye gitmek İslâm âdetlerine aykırıdır. 

Türkiye’de haksızlık asla görülmemiştir; aksine Hıristiyanların fanatizminin kurbanlarına kapıları daima açıktır. Tarihe bir göz atın. Onbeşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz’den atılan binlerce Yahudi Türkiye’ye sığınmıştı. Onların torunları üçyüz yıldan beridir bu memlekette sakin bir hayat sürmektedirler ve ne gariptir ki burada da kendilerini Hıristiyanların, özellikle Ortodoksların zulmünden korumak için çırpınmaktadırlar. Hâlâ bugün, Atina’da Paskalya şenlikleri hiçbir Yahudi sokağa çıkmaya cesaret edememektedir. Türkiye’de hiç değilse resmi otoriteler araya girip müdafaa etmektedirler.

Sultan’ın engin ülkesinde yalnız değişik dinlere değil, değişik milletlere mensup kişiler barış içinde yan yana yaşamaktadırlar. Gerçi cami, kiliseye ve sinagoga hakimdir, fakat onları itmemektedirler. Katoliklik İstanbul ve İzmir’de, Paris ve Lyon’dakinden daha hürdür. Ayinleri ve törenleri kısıtlayan hiçbir kanun yoktur. 

Cenazenin peşinden mumlar tutmuş kalabalık kortejler ilâhiler söyleyerek sokaklardan geçerler. Fete-Dien yortusunda başta haç taşıyanlar olduğu halde cemaat kiliselerden çıkar, askerler, Osmanlıları bile korteje yol açması için mızrakla kaldırıma iterler.

Misafirperverlik

Türkiye kadar misafirperver bir ülkeye daha rastlamadım. Her yanında Müslüman nezaketiyle halk, yabancıya kucak açar. Türk aleyhtarı yazarlar bile bu meziyetlerini teslim etmektedirler. En fakir köyde bile müsafirlik denen bir ev bulunmaktadır. Oraya varan yolcu kendisine bir tabak pilav ve kuzu kızartması verileceğinden emin olabilir; ertesi gün yola çıkarken bütün köy halkı onu uğurlamaya gelir. Ancak Avrupa medeniyeti girip yayıldığı yerlerde bu güzel adetler gittikçe silinmektedir. Bununla berber bu geleneksel misafirperverliğe hâlâ İstanbul’da bile rastlanmaktadır.

Osmanlının sadakası, inancı gibi sade ve gösterişsizdir. Şairlerinden biri ne güzel söylemiş; “Dilerim, cömertliğinin seli avuçlarından fışkırsın ve gürültüsünü kulakların duymasın.”

Din bütün müesselerine tesir etmekle kalmamış, bütün meziyetlerinde de kendini göstermiştir. Bizlerin dogma, kült, manevi vazifeler, vicdan ve yazılı kanunlar dediğimiz şeylere karşılık onlar bir tek mefhum tanırlar: “Din”. Bütün şekilleriyle vazife onlarda, Allah fikrinin dışında değildir. Bütün davranışları dini karakter taşır. Cuma gecesini hanımıyla geçirirken, beş vakit namazını kılarken ve vatanı uğruna şehit düşerken dini vazifelerini ifa ettiği hissini taşır. Bu sebeptendir ki Türkiye’de gerçek vatanseverler muhafazâkar dindarlardır. 

Dinsizliği vaaz eden genç Türkiye’cilerde vatanın geleceği kaygısı yoktur. Kişisel kaygıdan ötesini aramamak gerekir onlarda. Zamanla bizdeki gibi din yerine vatan mefhumunu geniş halk kitlelerine duyurmak ve benimsetmek mümkün değildir demiyorum; ama iş bu safhaya gelinceye kadar Türkiye’nin hali nice olur? Başarıldığı takdirde Türkiye neye döner?

Eski Türkler’deki bu ağırbaşlılık onlara tabii bir vekâr kazandırmaktadır. Görgüden çok ruhlarındaki dengeden husule geldiği için bu karaktere her sınıf ve her yaştaki kişilerde rastlarsınız. Bir dilencide bile o sakin ve vakur hava görünür. Uzattığınız sadakayı minnetle alır, fakat asla istemez; alırken de kendini sizden aşağı telâkki etmez. İyi veya kötü şans farklılaşma meydana getirir, fakat asla eşitsizlik meydana getirmez. Fakiri de, zengini de dini vazifelerini ifa eder, biri kaderine boyun eğmiştir, öteki bahtsızların acılarını azaltmak için çaba gösterir.

Kişi beklenmedik bir anda birden parlayabilir, yükselebilir fakat bizdeki görgüsüzlerde görülen kibir ve kuruma bunlarda asla rastlanmaz. Geçmişini saklamaya yeltenmez. Milyoner oluveren bir baltacının size anlatacağı ilk şey baltası ve devirdiği ağaçlardır. Konu komşuya karşı tavrı değişmez, eski tevazu ve nezaketinden bir şey kaybetmez. Yükselişi onu ne şaşırtır ne değiştirir; aynı şekilde, düşüşü de onda eksilme ve huy değiştirmelerine yol açmaz; etrafındakilerin ona karşı tavrı da değişmez, aynı saygıyı görmeye devam eder.

Allah’a şükretmeyi ve hemcinslerine yardımı vaaz eden bu dinin bir kişi üzerindeki etkileri işte bunlardır. Gerçekten Peygamber şöyle demiştir: “İyi insan, hemcinsine faydalı olan insandır.”

Bununla beraber İranlılar birçok noktalarda Osmanlılardan farklıdırlar. Onlarda aynı vekar, aynı ketumluk ve dillere destan doğruluk mevcut değildir. Ateşli, nüktedan, belgatli, içli-dışlı, yabancıların görenek ve âdetlerine çabuk intibak eden kişilerdir; kısacası Şark’ın Fransızlarıdır.

Kaynak: 1855’de Türkiye – F.H.A. Ubucini 
Evlad-ı Fatihan’dan Arşivcilerin Piri: Muallim Cevdet Dr. Ali Mazak Kültür tarihimizin sabah yıldızlarından, nadir yiğitlerinden birisi de Evlâd-ı Fatihan’dan Muallim Cevdet’tir. 1876 Osmanlı-Rus harbinin ardından, Rumeli topraklarından sökülüp Anadolu’ya gelmiş ve Bolu’ya yerleşmiş muhacirîn Türk ailelerden birinin çocuğudur.   7 Mayıs 1883 tarihinde Bolu’da doğdu. İlk ve orta eğitimini burada, lise eğitimini Kastamonu’da tamamladı. 1900 yılında İstanbul’a gelerek Hukuk Mektebine girdi. Bir yıl devam ettiyse de ikinci yıl bazı ailevi zaruretler sebebiyle Daru’l-Muallimîne geçti ve buradan birincilikle mezun olup öğretmenlik diploması aldı. 27 yaşında ata yurduna bir seyahatte bulunur ve gördüklerini şöyle anlatır:   “Dedemin dergâhı Niş Kalesi’nin biraz berisinde (Nişava) suyu üzerinde kâin imiş. 1910’da Niş’e seyahatimde beni gezdiren ihtiyar Nişli yerini gösterdi. Sırp Belediyesi Niş’in birçok evlerini yıktırarak, camilerini kaldırarak, sokaklarını düzleyerek şehri tecdid ettiği gibi dergâhı da mahvederek yerini millî bahçeye ilhak etmiş. Babam dergâhın semahânesinde cereyan eden ahval-i dervişâneye dair ne hikâyeler söylerdi. Nazarımda tecessüm etti. Firaklı firaklı ayrıldım. Dedem Şeyh Said Efendi’nin, diğer dedem Abdurrahman Efendi’nin, büyük ninemin kabirlerini ziyâret etmek istedimse de bunların bulunduğu mezaristanı belediye tamamen tesviye ile nişane-i İslâmiyet bırakmamış. Niş’de bu kadar çok camilerden yalnız Belgrat mahallesindeki cami kalmış.” Ah! Ne yer kalmış, ne yâr, ne eser demek! Mezaristanı bile dümdüz etmişler. Orada yüzyıllarca yaşanmış İslâm ve Türk hayatına dair her şeyi silmişler. Geçmişinin mezarını bile yerinde bulamayan üstat Muallim Cevdet’in tahassürünü düşünün… Beş yüzyıl yaşadıkları, şefkat, merhamet, medeniyet, adalet ektikleri topraklardan sürülmüşler, kovulmuşlar, hakarete uğramışlar… Hakları teslim edilmemiş, destanları, dramları, hikâyeleri, romanları yazılmamış… Bir yandan firkatlerin, bunalımların, mahrumiyetlerin, hastalıkların, cehaletin, nankörlüklerin getirdiği şartlara dayanmak var, diğer yandan Bulgaristan’a “okkası üç kuruş on para”ya satılan, sokaklarda, rüzgârın önünde, çocukların ellerinde uçuşan arşiv evrakının peşinden koşmak… Belki de bunların acısı Niş’de yaşadığı tahassürün kat be kat üstünde olmuştur. Belki bu kırgınlıktan ve yorgunluktan dolayı yalnızlığı sever, bazen her şeyi bir kenara bırakır, İstanbul’un güzel bir köşesinde çekilir, sadece dinlenir, kitap bile okumazdı… Muallim Cevdet’in hayatını ve kültür tarihimize hizmetlerini tanımak ülkemizin her mensubu için önemlidir. Ancak, arşivcilerin, kütüphanecilerin onu tanımaktan öte onun bu alandaki hizmetlerini, katkılarını, çilelerini, cefalarını, hüzünlerini, kırgınlıklarını, sitemlerini, öğrenmeleri, hazmetmeleri ve “Cevdetleşmeleri” gerekir. Muallim Cevdet, kütüphanecilik, arşivcilik ve öğretmenlik için hiçbir mazeretin geçerli olamayacağını mücadelesiyle bizlere göstermiş bir kültür ustasıdır. Bu ülkenin hür topraklarında yaşayıp, temiz havasını soluyan evladına manevi bir vasiyeti vardır: “Benim ceddimin yurtları kötü ellere düşmüş, kabirleri sökülmüş, haneleri, mabetleri yıkılmıştır. Ama onların geçmişinin bütün kayıtları arşivlerimizdedir. Onların Bulgaristan’a satılanlarını geri getirmek, kalanları korumak için ben sağlığımı feda ettim. Dünyayı terk ederken ömrümün sermayesi olan kitaplarımı ve hususi arşivimi İstanbul Belediyesi Kütüphanesine bağışladım. İşte size emanetim, koruyun, yaşatın, anlatın…” demektedir.
Şehit Acısı Çeken Yürekler Rahim Er
Çocukluğumuzda onların hikâyelerini çok dinledik. Her dinlediğimizde çocuk kalbimiz, o dramlarla bin yerinden paralanırdı. Cihan Harbine gitmiş sözlüsünü, Cihan Harbine gitmiş nişanlısını bekleyen genç kızların, kocası Cihan Harbine gitmiş taze gelinlerin, yüreği süngere dönmüş, göz pınarları kurumuş ana-babaların sabırları, tahammülleri nasıl da inanılmaz kahramanlıklar olurdu...
"Cihan Harbi" dediğimiz I. Dünya Harbidir.Dedelerimiz, bu harbe Harb-i Umumi, Cihan Harbi, Seferberlik gibi adlar vermişler, doğuda yer yer "Kaçkaç" denmiş. Yirmi sene sonra âlem, bir kere daha karışınca  I. Dünya Harbi, II. Dünya Harbi ibareleri gündeme girmiş.
Harb-i Umumi, bizim, Balkanlara, Kafkaslara, Arap âlemine veda yıllarımızdır, bir millî ağıttır. Bosna Hersek'e, Kosova'ya, Gümülcine'ye, Selanik'e, Sofya'ya Silistre'ye, Batum'a, Bağdat'a, Halep'e, Kudüs'e, Kahire'ye, Fizan'a, Somali'ye, Yemen'e ve daha nicesine ve Mekke'ye ve Medine'ye vedâdır. Sanki geri dönüp toplayacakmışız gibi buralara Mehmetciğin hem kanını hem gözyaşını döktük. O Harb-i Umumi'de Sarıkamış vardır, Kut'ül Amare vardır, Kudüs vardır, Çanakkale vardır.
Bu günlerde yavuklular, nişanlılar, genç gelinler, analar... cepheden cepheye koşan, Mehmetcik için türküler yakar, destanlar yazar, ahlarla dağları titretir, deryaları ürpertirler.1293/1876 Harbi, çok büyük bir felakettir."Avrupa-i Osmanî" denen Rumeli'yi o felaketle kaybederiz. Onu Balkan Harbi, Trablusgarp Harbi ve Cihan Harbi takip eder.
Sevgili Peygamberimizin -sallallahü aleyhi ve sellem- Bedir Harbi'nden bu yana bizim harplerimiz devam eder. Özü iki sebebe dayanır; İslâmiyeti yaymak ve İslâmiyeti muhafâza etmek. Diğer vazgeçilmez unsurlar vatan, bayrak, iffet ve benzeri değerlerdir. Türkler, İslam olmadan evvel diğer İslâm devletleri bu vazifeyi yaparken Türkler, İslâmla şereflendikten sonra bu aziz ve mukaddes vazifeyi dedelerimiz aldı ve bunu hayat sebebi saydılar.
O günden bu güne şehitler vere gelmekteyiz.Bâzen Selçuklu olduk Anadolu'da Haçlılarla göğüs göğüse çarpıştık, bâzen Osmanlı olup, Niğbolu'da vuruştuk, Galiçya'da toprağa, Sarıkamış’ta karlara, Yemen'de kumlara düştük, bazen Türkiye Cumhuriyeti olup Kıbrıs'ta hesaplaştık.
Fakat...Fakat; biz bunların hepsini ya Moskofla, ya Frenkle yaptık. Şimdilerdeyse Mehmetcik, kendini "Kürt" diye tanıtan bir örgütle vuruşmakta. Bedir'den bu yana İslâm dâvâsı yekpâre iken, İslâm Ordusu yekpâre iken küffar da belli iken 30 yıldır bu yekpârelik zedelendi. İçimize fitne ve ikilik sokuldu. Bu defa Mehmetciğimizi, polisimizi ve diğer vatan evlâtlarını bu eli kanlı örgüte karşı şehit vermekteyiz.
Bu defa sözlüler, nişanlılar içerden sıkılan kurşunlarla eli böğründe kalmakta. Bu defa taze gelinler, böylece dul kalmakta. Bu defa ana-babaların yüreği bu yüzden onarılması imkânsız yaralarla şerha şerha olmakta. Gencecik polis eşi, fidan gibi Mehmetciğin anası, subay yavrusu; her birinin eşi, anası-babası, çocuğu, kardeşi...
Bu defa ölümler şahadetler uzak dağların, varılmaz çöllerin ötesinde değil, şehirlerimizde, ekranlarla evlerimizde. Ne var ki eskiden gâvur, mertçe savaşırdı. Bu defa hile, yalan, tuzak bütün nâmertlikler mevcut.
Şehit Şehirleri olan Şehitlikler büyüyor, çoğalıyor.Şimdi bize düşen dualarımızla şehitlerimize koşmak. Sözlü, nişanlı, eş, ana-babaları acılarıyla baş başa bırakmamak. O şehitlerin, o hanımını Şevval ayı orucunun iftarına yetiştirirken şehit düşen Aslan Kulaksız adlı aslanın 80 milyonun kahramanı olduğunu göstermektir.
Bu vazife Türk-Kürt her vatanpervere düşmekte.Her şehit, hepimizin.Eskiden Kürt-Türk-Laz-Arap denmezdi. Eskiden, 1839 Tanzimat Hatt-ı Hümayununa kadar, 1937 Laikliğine kadar bir Ümmet-i Muhammed, İslâm milleti ve bir de küffâr vardı.
Şanlı Bedir Destanından bugüne mukaddeslerimiz uğruna verdiğimiz her şehidimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, bir şehit yakını olma pâyesine kavuşan anaları-babaları, yetimleri, dulları, sevgileri kalblerinde düğümlenmiş gençleri tebrik ediyoruz.
Şehit acısı çeken yürekler, öz yüreğimizdir, gözyaşları gözyaşımızdır. Bu ruh, bu millette yaşadıkça, Ümmet-i Muhammedin şuuru var oldukça.Ne şehitler ölür.Ne vatan bölünür...Sadece bazı iyilikten nasipsizler, cehenneme odun olur.Ey şehit yakınları!Başınız dik olsun...Siz, bir büyük şerefe sahipsiniz.
Elli Sene Sonra Sahibine Ulaşan Selam Hayrettin Akpınar
Evladı Fatihân diyarında, bugün Yunanistan topraklarında kalan Gümülcine’de doğdum. 1967 yılında Gümülcine’nin meşhur saat ustası Hafız Hüseyin Efendi’nin dükkânında çırak olarak çalışmaya başladım. Hafız Hüseyin Usta tam bir Osmanlı beyefendisiydi. Tarihini, ecdadı Osmanlı’yı çok iyi bilen ve seven kültürlü bir kimseydi. O zaman çıkan gazeteleri dergileri takip eder ve kendisine gelen mektupları okuduktan sonra da dükkânında bir dolapta arşivlerdi. Hafız Hüseyin Efendi uzun yıllar Gümülcine’de yeni caminin kıble tarafında tarihi saat kulesinin adeta gölgesinde babasından kalma dükkânında baba mesleği saatçiliğe devam etmekteydi. İkinci dünya savaşında Almanlar Batı Trakya’yı İşgal etti. Sonra Bulgarlar geldi. 1944’de tekrar Yunanlıların İdaresine geçti. Sonra iç savaşlar başladı nihayet 1944’de tekrar Yunanistan devlet otoritesi kuruldu. Ayrıca Gümülcine’de bir de sel felaketi oldu. Sular saatçi Hüseyin Efendi’nin dükkânına da doldu. Sel suları mektubun bulunduğu rafa kadar yükseldi. Sular çekildikten sonra dükkân temizlenip saatçilik faaliyeti yeniden devam etti. Fakat dolaptaki evrakla hiç ilgilenen oldu mu olmadı mı bilmiyoruz. 1970 Kıbrıs barış harekâtından sonra batı Trakya Türkleri’nin eski huzurlu ve rahat günleri kalmayınca Türkiye’ye göçerek Bursa’ya yerleştik. Bursa’dan zaman zaman Yunanistan’a giderek oradaki akraba, dost ve soydaşlarımızı ziyaret ederiz. Bu seyahatlerin birinde merhum ustamın dükkânına da uğradım. Dükkânını torunu Sezai çalıştırıyordu. Sezai’ye: “Bu dükkânda dedenin arşivi vardı burada çırak olarak çalışırken onları zaman zaman havalandırır, temizler, yeniden istiflerdim. Onlar ne oldu?” dedim. Sezai, “vallah, hiçbirşeyi ellemiş değilim öylece duruyorlar, aç bak.” Dedi. Dolabı açınca birde ne göreyim 15 sene önce bıraktığım gibi duruyorlar. Sezai’den dolaptaki mektup ve gazetelerden bazıların alıp Bursa’ya götürmek istediğimi söyledim. O da kabul etti. Bursa’da bunları okumaya incelemeye başladım çok zaman geçtiği için bazen okumakta zorlanıyordum. Osmanlıca çok güzel hatla yazılmış bir mektup vardı ki yıprandığından bazı yerlerini tam okuyamadım. Aslen bizim gibi Batı Trakya Türklerinden olan Dimetokalı kütüphaneci Mehmet Efendi (Mehmet Öz) de bizim gibi Bursa’ya göçmüştü. Daha sonra -Osmanlı Türkçesine vakıf olması sebebiyle- Bursa Eski Eserler Kütüphanesinde memuriyete başlamıştı. Mehmet Efendi bir gün bizim dükkâna ziyarete geldi. Hocam “bu mektubun bazı yerlerini okuyamadım lütfen siz okur musunuz?” dedim. İşinin erbabı olan Mehmet Efendi mektubu kendi yazmış gibi duraksız, takıntısız okumaya başladı… Üç beş cümle okuyunca mektubun yüksek bir şahsiyetin kaleminden çıkmış olduğunu, rastgele birinin böyle mektup yazamayacağını söyledi. Ve hemen arka sayfayı çevirerek imzaya baktı ve heyecanla Şeyhül İslam Mustafa Sabri Efendi’nin ismini gördü. Mehmet Efendi yüksek bir huzurda bulunuyormuş gibi daha bir toparlandı ve kaldığı yerden okumaya devam etti. 4. Sayfada “Kayalı Medresesi talebesinden Dimetokalı Mehmet efendiye de selam ederiz.” yazılı satıra gelince durdu; bu cümleyi okuyunca kendini bir başka hal aldı, saygı ile ayağa kalkarak: “Ve aleykümselam Efendim” dedi. Gözleri doldu, sesi adeta boğazında düğümlendi. Bir müddet sessiz derin derin düşündü… Hocam Çok duygulandınız galiba, dedim. “Evet, çok duygulandım… Baksana Devleti Âliyeyi Osmaniye’nin Şeyhülislamı bana selam yazıyor, bu selam 50 sene sonra nerede ve nasıl ulaşıyor! Ben o tarihte Gümülcine’den ayrılmış memleketime dönmüştüm saatçi Hüseyin Efendiyle hiç görüşmedim. Şeyhülislam Sabri Efendi o zaman Türkiye’yi terk etmiş Gümülcine’de yaşıyordu. Onu büyük olarak tanıyor hürmet ve muhabbet gösteriyorduk. O zaman çok genç olan beni nasıl unutmamış ki ismime selam yazıyor.” Dedi. Mektubun, postayla değil Kahire’den Gümülcine’ye Ramazan vaizi olarak gelen Üsküplü Ali Efendi ile gönderildiği muhtevasından anlaşılıyor. Mustafa Sabri İslâm Halifelerinin sonuncusu olan Sultan Vahidettin Hân zamanındaki âlimlerindendir. Tokat mebusu idi. 1919’da Şeyhül İslâm oldu. 1922’de Türkiye’den ayrıldıktan sonra Mısır’a sonra Batı Trakya’ya geldi. Orada kaldığı sürece Yarın Gazetesini Çıkardı. Sonra tekrar Mısır’a döndü ve orada 1954’de vefat etti. Son Osmanlı Şeyhül İslamı’dır. Kahire’de yazdığı Arapça kitaplar zamanın âlimlerini hayrette bırakacak kadar mükemmeldi.
Eski Türk’lerde Eşsiz Doğruluk İsmâil Hâmi Dânişmend
Eski Türk’ün dünyada misli bulunmayan eşsiz ve lekesiz nâmusiyle sarsılmaz doğruluğu asırlarca garp milletlerinin dillerinde destan hâline gelmiş ve Türkiye’yi tedkik eden birçok müellifler bu hususta pek çok izâhât ve tafsilât vermişlerdir. Meselâ (A. De la Motraye) in “Voyages en Europe, Asie Et Afrique” ismindeki eserinde eski Türk’ün bu yüksek vasfı şöyle anlatılır (1727 La Haye tab’ı, C. I, S. 258 – 259): “Türklerin doğruluklarını ifade etmeyi tereddütsüz kendime vazife bilirim. Birçok tanıdıklarımın ve bilhassa dâimî dalgınlığımdan dolayı herkesten fazla benim başıma gelmiş bir hâl vardır: Muhtelif dükkânlardan öteberi satın alırken para vermek için koynumdan çıkardığım kesemi veyahut vakti anlamak için baktığım saatimi eşyâ yığınları arasında unuttuğum çok olmuştur. Bâzan da vereceğim paranın iki mislini bıraktıktan sonra dükkâncının mallarını ortadan kaldırıp yanlışlıkla fazla verdiğim parayı görmesine vakit kalmadan çekilip gittiğim olurdu. İşte bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü o gibi vaziyetlerde dükkâncılar peşimden adam koşturmuşlar ve hattâ eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkâna dönmemişsem, unuttuğum şeyi iâde için ikametgâhımın bulunduğu Beyoğlu’na kadar adam gönderip birçok defalar beni aratmışlardır. Mesela bir gün küçük bir Türk dükkânının önünde durmuştum: Bu yelpazeci dükkânında Türk erkeklerinin yaz sıcaklarında kullandıkları yelpâzeler satılıyordu. Birçoklarına baktım; düz derinden ve en ucuz olanlarından birini alıp parasını verdikten sora çekilip gittim. Dükkâncı yelpâzelerini açıp üst üste koyarak bana gösterdiği sırada saatimi çıkarıp bakmış ve ondan sonra tezgâhın üstüne bırakmıştım. Yelpâzeci beni hiç tanımıyordu; ben saatimi orada bırakmış olduğumu eğer hatırlayabilseydim, bilmem dükkânı bulabilir miydim? Bilâkis saatimi cebimden düşürmüş veyahut başka bir yerde ve bilhassa yarım saatten fazla kalmış olduğum bir Rum dükkânında unutmuş olduğumu zannediyordum. Bir Türk elbisesi ısmarlamak için gittiğim Rum’un dükkânında cebimden saatimi çıkarmış olduğumu hatırlıyordum. Artık bulabileceğimden tamamiyle ümit kestikten ve aradan tam üç hafta geçtikten sonra, bir gün tesadüfen yelpâze aldığım dükkânın önünden geçerken yelpâzeci beni görür görmez çağırıp saatimi gösterdi. Nasıl olup da eline geçtiğini sordum; bana göstermek için açmış olduğu yelpâzelerin arasında bulduğunu söyleyip elime teslim etti. Ben bu Türk nâmuskârlığının daha yüzlerce misâlini sayabilecek vaziyetteyim: Bizzât kendi başımdan geçen vak’alar otuzdan fazla olduğu halde, bunların hiç birinde hiçbir zaman Türklerin doğruluktan ayrıldıklarını görmedim. Rumları bu bakımdan medh-ü-senâ edemiyeceğim için pek müteessirim; çünki onlar sözlerinde durmamış olmaktan pek utanmazlar ve Türklerden yedikleri dayak vesâire cezâlarına rağmen düzenbazlıktan pek sıkılmazlar. Bilhassa Rum kasaplarıyla bakkallarının hileli terâzi ve ölçü kullanmak veyahut bozuk gıdâ maddeleri satmak gibi suçları sâbit olduğu için dükkânlarının önüne kulaklarından çivilenerek saatlerce teşhir edilmelerine sık sık tesadüf edildiği halde, diğer milletlerin hiç birinin mensupları o gibi âkıbetlere maruz olmazlar.” Kaynak: Garb Menba’larına Göre Eski Türk Seciyye ve Ahlâkı – İsmâil Hâmi Dânişmend
Yeşil Cami ve Yeşil Türbe Hüseyin Öztürk
Bursa’nın vazgeçilmez isimlerinden birisi de Yeşil Bursa’dır. Bu ismi en çok destekleyen dağı, ovası, suları dışında çinileriyle ünlü Yeşil Cami ileYeşil Türbesidir. Unutmadan Bursa’nın, daha doğrusu Osmanlı medeniyetinin bir hayır müessesesinden daha söz etmeli. Şehrin tarihi dokusunu, parça parça olsa da külliyelerin muhafaza ettiğini hatırlatmalı. Bu müesseselerden birisi de şehrin çeşitli merkezlerinde bulunan imaretlerdir. Yeşil Cami’nin külliyesi içerisinde yer alan Yeşil İmaret’ de bunlardan birisi ve halen çok faal durumda. Kapısında, “İster iftar edin ister iftar verin” duyurusunun asılı olduğu imaretten oruçlularla oruçsuzların birbirine karıştığı iftar saatinde yaklaşık 300 ila 400 kişi yararlanıyor. Yeşil Cami ve türbe, Yıldırım Bayezid’in oğlu Çelebi Sultan Mehmettarafından 1421 yılında bitirilmiştir. Burada ilginç bir notu aktarmak gerekir. Türbe’nin tam olarak bitmesi, Çelebi Sultan Mehmet’in ölümünden 40 gün önceye rastlamış. Selçuklu kümbet geleneğinin bir devamı olan türbe için Evliya Çelebi,kubbenin yeşil sırlı bir kiremitle örtülü olduğunu kaydeder. Türbenin giriş kapısı üzerinde sülüs yazılı kitabede; “Burası Medfun Said, Şehid Sultan oğlu Sultan Mehmed Bin Beyazıd’ın türbesidir. 824 senesi Cemaziyellülâsında vefat etmiştir” yazılıdır. Yeşil Türbede sadece Çelebi Mehmet’in sandukası bulunmuyor. Yanında aile fertleri de var. Kızlarından Varna’da şehit olan Karaca Paşa’nın zevcesi Selçuk Hatun dışında, Hafsa Hatun, Ayşe Hatun, Sitti Hatun ve 1429 yılındaki vebadan ölen oğulları Mahmut ve Yusuf haricinde Mustafa ve Daya Hatun da gömülüdür.  Yeşil Cami’nin dışı kadar içi de insanı sarıp sarmalayan bir atmosfere sahip. İlk dönem Osmanlı mimarisinin nadir örneklerinden biri kabul edilen Yeşil Cami’nin şöhreti, çini kaplamalarından gelmektedir. Yeşil Cami’nin bir başka özelliği de Çelebi Mehmet tarafından hükümet binası ve misafirhane olarak kullanılmış olmasıdır. Caminin ana kapısından içeri girince sağda ve solda büyükçe odalar bulunmaktadır. Sancaklardan gelenlerin meselelerinin görüşüldüğü yer olarak bilinmektedir. Doğudaki oda, Anadolu Beylerbeyliğinden gelenler için batıdaki oda, Rumeli Beylerbeyliğinden gelenler için kullanılmış. Yine kaynaklara göre bu odalar daha sonraları mahkeme salonları olarak da vazife görmüş.  Yeşil Cami’nin özellikleri saymakla bitmez. Bir çırpıda gezmek kolay ama ayrıntılı görmek ve bilmek isteyenlerin epeyce bir zaman harcamaları gerekir. Mesela mermerleri Marmara adasından getirilmiş ve bir mermer abidesi olduğu belirtilmektedir. Çini süslemeleri ise yine bir başka camide görülmeyecek kadar muhteşem bir kompozisyonla yapılmış. Sadece mihrabı bile yeter. Bir başka ayrıntı: Çelebi Mehmet, caminin ve türbenin giderlerinin karşılanması için cami ve türbenin mimarı Hacı İvaz Paşa’ya bir de “Sultan Han” ile “Fidan Hanı,” inşa ettirmiş. 
Ermeni Meselesi Doç. Dr. Süleyman Doğan Hazreti Mevlana “İdrak mazinin tarikatındandır” der. Yine bir başka sözünde hazret; “İnsan ne kadar geriyi görürse o kadar ileriyi görür” demiştir. Zaman zaman şanlı tarihimizi hamaset için kullanıyoruz da tecrübe için, ileriye bakmak için değerlendirdiğimiz pek azdır. Millî tarihimize yönelik Ermeni iftiraları, son yıllarda özellikle Avrupa ve dünyanın farklı devletleri tarafından desteklenir hâle getirilmiştir. Tarihî ve bilimsel gerçeklerden uzak iddialar; bazı ülkelerin parlamentolarında gündeme alınarak ve devletimiz ve milletimiz zan altında bırakılmaktadır. Tarihinin hiçbir döneminde başka kavimlere yönelik soykırım uygulamamış; bilakis, defalarca katliamlara maruz kalmış olan necip Türk Milleti; dünya tarihinde hoşgörü ve birlikte yaşama arzusunun timsali olmuştur. 
Tarihin en eski medeniyetlerinden birinin sahibi olan Türkler, zamanında bilinen dünyanın üçte ikisine kadar hâkimiyet kurmuş bir kavim olarak, eğer soykırım ve asimilasyon yapmış olsaydı; bugün hayatını devam ettiren birçok millet tarih sahnesinden silinmiş olacaktı. Bugüne kadar sayısız kavimler ve kültürler başka unsurlar tarafından asimile edilmiş, katledilmiş, soykırıma tabi tutulmuş ve tarih sahnesini terk-i diyar etmiştir. 
Ancak, ecdadımız, yüz yıllarca egemen olduğu çok geniş coğrafyada yaşayan kültürlere ve kimliklere saygılı davrandığı için her millet millî kimliğini ve kültürünü kaybetmeden varlıklarını sürdürebilmişlerdir.
Milletimiz bırakın bünyesindeki unsurları asimile etmeyi tam aksine hakim olduğu bölgelere medeniyetini ve teknolojisini taşımış, o devirler, bu bölgelerde yaşayan milletler için de huzur ve barış dolu zamanlar olmuştur. Tüm bunlar bir hamaset değil, tarihî ve bilimsel tartışılmaz gerçeklerdir. Eğer aksi bir durum olsaydı bırakın Anadolu'yu bugün Balkanlar'da, Kafkasya'da, Afrika'da ve Orta Doğu'da devlet kurmuş olanlar tarihin tozlu sayfalarında duran birer hatıra olmaktan öteye geçemeyecekti. 
Yaşlı dünyamız şahittir ki, tarihte baskı, şiddet ve soykırımı strateji olarak kullanan emperyalist güçler, egemenlik alanlarına hiçbir şey katmamış, bıraktıkları sömürü gözyaşı ve acının izleri günümüzde bile hâlâ canlılığını hissettirmektedir. Oysaki ecdadımız hâkim olduğu topraklarda bıraktığı maddi yatırımları ve fikri mirasıyla hâlâ minnetle yâd edilmektedir...
Osmanlı coğrafyasında Ermenilerin teminatı yine Osmanlı devletiydi. Ancak Ermeniler başta Rusya ve Avrupa’nın kışkırtma ve oyununa gelerek terör ve kargaşa çıkarttılar. O zaman istenmeyen bazı olaylar meydana geldi. Şimdi Ermeni meselesi 2015 yılında yine aynı devletlerin marifetiyle önümüzde ciddi bir problem olarak duruyor. Bu meseleyi halletmenin yolu daha aktif politika, diplomasi ve bilimsel olarak hadiseyi ortaya koyarak çözülebilir diye düşünüyorum...
Padişah Rüyası Ahmet Demirbaş Sultan Ahmed Han ölüm hastasıydı. Kendisine şöyle seslendiler: "Sen, dünya ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resulullaha kavuşacaksın!"

Sultan Birinci Ahmed Han, İslam halifelerinin yetmiş dokuzuncusu ve Osmanlı padişahlarının on dördüncüsüdür. Üçüncü Mehmed Han’ın oğlu; İkinci Osman, Dördüncü Murâd ve Sultan İbrâhim'in babasıdır...

Ahmed Han, çok genç yaşta tahta çıktı ve devlet işlerini hemen kavrayarak, takipte çok titizlik gösterdi. Gayet kuvvetli, çok iyi bir cengâverdi... Nemçe ile yani Avusturya ile İran'la ve Celali eşkıyası ile savaş edip galip geldi...

Dindarlığı ve insanlara merhameti ile tanınan Sultan Ahmed Han, büyük âlim ve velî Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerini çok severdi. Memleket işlerinde her zaman o mübarek zatla istişare ederdi...

Sultan Ahmed Han bir gece rüyasında, Macaristan Kralı ile güreşirken sırtüstü yere düştüğünü gördü... Rüyasını makul bir yorumlayan çıkmadı. Bunun üzerine Padişaha bu rüyasını Üsküdar'da oturan, Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerine yorumlatması teklif edildi. Sultan da yazıp, Aziz Mahmud Hüdayi'ye gönderdi...

Şeyh hazretleri, Padişahın adamını dergâhının kapısında karşıladı. Elindeki mektubu aldı daha okumadan "Cevabı burada yazıyor" dedi ve kendi mektubunu verip gönderdi... Hüdayi hazretleri, Padişahın rüyasını şöyle yorumlamıştı:

"İnsanın rüyasında rakip karşısında sırtüstü yere düşmesi, gerçek hayatta ona galip geleceğine işarettir. Sırt, insanın en kuvvetli yeridir. Toprak da en kuvvetli dayanaktır. Bu ikisi birleşince kuvvet üstüne kuvvet doğar. Hülasa bu rüya Müslümanların kâfirlere galebe edeceğine alamettir..."

Sultan Ahmed Han, bu müjdeli yorumu yapan Şeyh Efendiye karşı içinden bir sevgi ve yakınlık duydu, işte bu sevgi ve yakınlık büyük bir dostluğun başlangıcı oldu. Rüya da tabir edildiği gibi çıktı...

Sultan l. Ahmed Han 1617 senesinde rahatsızlandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafa, Sultan’ın vefâtından bir gün önce onun dört defa; “Ve aleyküm selâm” dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, Ahmed Han; “Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali geldiler. Bana; (Sen, dünya ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin yanında olacaksın) buyurdular” cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi gün yirmi sekiz yaşında vefât etti. Kendi yaptırdığı Sultanahmet Câmii yanındaki türbesine defnedildi. Ruhu şad olsun...
Osmanlı’nın Ortadoğu’da Son Zaferi “Kut'ül Amare” Ö. Serdar Akın
Osmanlı Devleti'nin bundan tam 99 yıl önce İngiliz kuvvetleri ve müttefiklerine karşı kazandığı Kut-ül Amare zaferinin yıl dönümü. 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanan Kut-ül Amare Muharebesi, 1. Dünya Savaşı'nın en önemli muharebelerinden biri olarak biliniyor. Osmanlı Ordusu, Kut-ül Amare Muharebesi ile Çanakkale'den sonra İngiliz birliklerine karşı ikinci büyük darbeyi vurdu. İngiliz Birlikleri Tamamen Esir Alındı Kut-ül Amare, Dicle Nehri kıyısında Şattülarap kanalı ile birleşen Basra Körfezi'nin kuzeyi ile Bağdat'ın güneyinde bulunan bir kasaba... Adını kasabadan alan muharebe, şehrin yakınlarında konuşlanmış İngiliz birlikleri ile müttefiklerinin kuşatılmasıyla başladı. Kasabanın Osmanlı Ordusu tarafından ele geçirilmesi ve 13 bin İngiliz askerinin tamamının esir alınmasıyla da bitti. Nato'ya Girince Zafer Unutturuldu Kut-ül Amare Zaferi, Türkiye'de 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanmaya devam etti. Ancak Türkiye'nin NATO'ya üye olmasının ardından İngilizler, bayramın kaldırılması için baskı yaptılar. Baskılar üzerine de Türkiye, bayram kutlamasına son verdi. İngilizlerin baskısı o kadar yoğundu ki Kut-ül Amare zaferi ve Kut Bayramı'na yönelik tarihi bilgiler, okullardaki tarih kitaplarından bile silindi. Unutturulmak istendi. Kut-ül Amare Muharebesinde Neler Oldu Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na tayin edilerek 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi. İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu malubiyetten dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi. 29 Nisan 1916 Townshend birlikleri diğer 13 general, 481 subay ve 13.300 er ile birlikte Osmanlı Kuvvetleri'ne teslim oldu. Kuşatmada, İngiliz kuvvetleri ve müttefikleri 23.000 ölü ve yaralı, Osmanlı kuvvetleri 10.000 şehit ve yaralı vermiş, 13.100 (bazı kaynaklara göre 18.000) İngiliz askeri esir alınmıştır.
I. Dünya Savaşında Esir Türkler Ö. Serdar Akın
Araştırmacı-Yazar Tülin Uygur, yakın tarihimizin çok az bilinen I. Cihan Savaşı’nda Rusya ve Sibirya’daki Türk savaş esirleri konusunu İsveç Devlet Arşivleri’nde araştırdı ve yazdı “I. Dünya Savaşı’nda Esir Türkler” ismiyle de kitaplaştırıldı. Bu kitaptan esir kampları ve kamplardaki Türk askerlerinin hayat şartlarıyla ilgili bazı bölümleri aşağıda sunuyoruz. – Editör ---- Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasına yol açan I. Dünya savaşında esir düşen Türk askerleri dünyanın en ücra köşelerine sürülmüşler ve çok ağır esaret şartları altında yaşama mücadelesi vermişlerdi. Bu esirlerden 60.000’i Rusya ve Sibirya’nın uçsuz bucaksız bölgelerine dağılmış esir kamplarında çok olumsuz hava şartları hastalık ve açlıkla mücadele etmişlerdir. İsveç Kızılhaç’ı 1915-1918 yılları arasında Rusya ve Sibirya’daki savaş esirlerine yiyecek, giyecek ve ilaç gibi çeşitli yardım malzemeleri ulaştırmak ve esir kamplarındaki kötü şartların düzeltilmesi için bir komite kurarak çalışmaya başlamıştı. Komite, esir kamplarının bulundukları bölgelere göre: Avrupa - Avrupa Rusyası, Sibirya ve Türkistan kampları olarak üç gruba ayırmıştı. İsveç Kızılhaç delegelerinin tespitlerine göre kamplar genellikle şehirlerden 2-10 km uzaklıkta kurulmuş, yaklaşık 2 adam boyu yükseklikte çelik tellerle çevrilmişti. Nöbetçi kulübeleri kampın her yerini görecek şekilde inşâ edilmişti. İsveç Kızılhaç’ı esirlere yardım komitesinin yaptığı araştırmalara göre bazı kamplar ve esirlerin hayat şartları şöyle kaydedilmektedir: Arhangelsk eyaletlerinde en az Sibirya kadar zor hava şartlarının hüküm sürmesi sebebiyle birçok esir hayatını kaybetmiştir. Özellikle Murmansk demiryolu inşaatında çalıştırılan esirler arasında toplu ölümler görülmüş ve hayatta kalanları sağlık dereceleri önemli derecede bozulmuştur. Karadeniz demiryolu inşaatında çalıştırılan esirlerinde sağlıkları da kaygı verici derecede bozulmuştur. Demiryolu hattı tipik bir sıtma noktasından geçmekteydi hattın başlangıcı olan Novosenaki’de günde ortalama 5 esir Gagri ile Gudayty arasındaki 43 km mesafede ise günde 30-40 esir ölmekteydi. Buradaki esirlerin çoğu hava şartlarına bağlı ateşli hastalıktan öldüler. Esirler insafsızca demiryolu inşaatında kullanıldılar. Murmansk demiryolu hattında iskorbüt hastalığına yakalanan esirler alay edercesine tedavi edilmek üzere buraya gönderilmişlerdi. Hastanelerin durumu içler acısıydı. Hasta esirlerin durumu ve esirlere yapılan muamele Bakü halkını da ayağa kaldırmıştı. Bakü halkını yatıştırmak için ağır dizanteri, sıtma ve iskorbüt hastası olan esirler suyu hastanesi doktoru olmayan Nargin Adasına gönderilerek orada ölüme terkedildiler.  1915 yılında Amerikan Elçiliğinin esirlere verilen yiyecek miktarının arttırılması için Rus Hükümeti nezdinde yaptığı başvurular, esirlere yeterli yiyecek verildiği savunulan Rus Hükümetince reddedildi. Kampta 10 esir aynı kaptan yiyordu. Herkesin kendi kaşığı olmadığı için eski konserve kutularından kaşıklar yapılmıştı. Revirde bazen et dağıtımı yapıldığında hasta bakıcı bir Rus asker yatakların arasında dolaşırken birer parça eti yatakların üstüne atıyordu. Uzun süre değiştirilmeden kullanılan esirlerin gömlekleri de rutubet ve pislik sebebiyle parçalanıyordu. Esirlere gömleklerini, elbiselerini onarabilmeleri için iğne, iplik, yama yapabilmeleri için kumaş verilmesi gerekiyordu. Bu gibi malzemeler verilmediğinden, Sibirya’nın korkunç kış şartlarında dolaşan savaş esirleri yürekleri parçalıyordu. Bir kısmının paltosu çoğunun ayakkabıları yoktu. Ayaklarını saman ve paçavralarla sararak soğuğa karşı korumaya çalışıyorlardı. Elbiselerin değişmemesi, dezenfekte edilmemesi ve esirlerin banyo yapamaması bit, pire gibi haşerelerin esirlere dayanılmaz sıkıntı vermelerine sebep oluyordu. Toplu ölümlerden yaşandığı kamplardan biride Stretensk kampıdır. Bu kamp Baykal kampının doğusunda Şilka Gölü’nün kıyısındadır. Bu kampta çoğu yarı çıplak olan bu esirlerin üzerlerine yatak olarak kullanılan saman dahi serilmemiş çıplak demir karyolalarda üst üste yatırmışlardı. Kampın su ihtiyacını karşılamak için kış kıyafetleri olmadan su taşımak için nehre gönderilen esirlerin donan el ve ayakları kesilmişti. Orenburg’un Samara yakınında kurulmuş olan kampta binalar hiçbir zaman kışa elverişli değildi. Hava sıcaklığın -50°C olduğu bu kampta yatak yapmak için saman, yakacak odun, su, banyo bulunmaması, ilaç ve tıbbi malzemelerin yokluğu her türlü haşere ve salgın hastalığa sebep olmuştur. Kampta doktorlar, birkaç gün ömrü kalanları ‘az hasta’, birkaç saatlik ömrü kalanları ‘ağır asta’ nefrit, tüberküloz, dizanteri, kangren, lekeli humma ve çiçek hastası olmayan herkesi ‘sağlıklı’ olarak ayırıyorlardı. Daha Sonra karantina odasına götürülecek hastalar karın üzerine bırakılıyordu saatlerde karın üzerinde kalan bu zayıf vücutları bir süre sonra bir kızak gelip götürüyordu. Günde 20-350 esir ölmekteydi; fareler ve köpeklerin kemirdiği istiflenmiş 2500 ölü, gömülmeden bekletiliyordu. Sonra kızaklara yükleniyordu, ceset yükü iple kızağa bağlandıktan sonra ölülerin mezar kazmakla görevli esir arkadaşları bu yükün üzerine oturuyordu. Bunu nasıl yapabiliyorlardı!.. Dışardan birisi bu soruyu sorabilirdi. Ama kampta kimse bu ceset yüküne bakmıyordu bile. Burada düşünce duygu mantık tamamen donmuştu. Herkesin tek arzusu ölümün biran önce gelmesiydi.Mübadele Edilen Savaş Esirleri1915-1918 tarihleri arasında İsveç Kızılhaç aracılığı ile mübadele edilen 428 Türk subay ve erinin trenlerde görevli İsveçli doktorlar tarafından hastalık ve sağlık durumları kaydedilmiştir. Buna göre bu mübadele edilen savaş esirlerinin 15’i kör, 115’i çeşitli organları kesilmiş 3’ü akıl hastası, 129’u tüberküloz hastası olarak tespit edilmiştir. Ayrıca 8 askerinde kalp hastalıkları dolayısıyla mübadele edildiği raporda belirtilmiştir. Raporda özellikle kesilen organ sayısındaki yükseklik, Rusya’da yaralı el, kol, bacak, parmak gibi organların tedavi edilmek yerine kesildiği ve bu işlemin sıklıkla yapıldığı görüşünü doğrulamaktadır. Malul Türk savaş esirlerinin sağlık raporları Rusya’daki kamplarda sağlıksız şartlarda tutulan esirler arasında tüberkülozun yaygın bir hastalık olduğunu göstermektedir.
XVII. Asırda Türkiye’de Cemiyet Hayatı Yılmaz Öztuna X VII. asırda, IV. Sultan Mehmed devrinde, İngiltere büyükelçiliğinin baştercümanı olarak uzun yıllar Türkiye’de yaşayan Ricault (Rico), Osmanlı tarihi üzerinde pek değerli kitalar yazmış, birçok dillere çevrilen bu kitaplar pek çok defalar basılarak büyük rağbet görmüştür. Bu yazımızda, bu değerli yazarın kendi şahsî görüşlerinden bazılarını naklederek, XVII. asırda Türkiye’de toplum hayatı üzerinde bir fikir vermeye çalışacağız. Ricault, padişah hakkında şöyle diyor: “Yeryüzünün en büyük bölümüne hükmeden Türk imparatoru milleti tarafından çok sevilir. Türkler, padişahın mensup olduğu Osmanlı hanedanına âdeta kutsallık izâfe ederler. Hıristiyan milletler, Türkler’in bu davranışlarını örnek almalıdır. Bu kadar büyük bir imparatorluğun dağılmadan korunabilmesinde şüphesiz hükümdarlarına ve hanedanlarına gösterdikleri saygının önemi büyüktür. Türkler’in terbiye sistemleri de, siyasetlerinin dayanaklarından birini teşkil eder.  Bu derece azametli imparatorluk kurup yaşatabilmelerinin diğer bir sırrı da, cemiyet düzenlerinin bizdeki gibi asâlete dayanmamasıdır. Türk toplumunda her vatandaş eşittir ve şahsî kabiliyeti derecesinde hükümdarlık hariç, akla gelebilecek her makama yükselebilir. Meziyet, servetten üstün tutulur.” Ricault, Türk cemiyeti hakkındaki müşahedelerine şöyle devam ediyor: “Türkler, kendilerini bütün milletlerden bilhassa biz Hıristiyanlar’dan çok üstün görürler. İmparatorluklarında bulunan milyonlarca Hıristiyan, tam bir hürriyet ve adalet içinde yaşamalarına rağmen, Türkler’in üstünlük duygusu derhal sezilir. Bununla beraber Türkler, çok terbiyeli bir millettir. Kendi  tab’aları olsun, Avrupalı olsun, Hıristiyanlar’a karşı çok nazik muamele ederler. Esasen Türk halkının nezaket kaideleri, dünyanın herhangi bir en medenî şehrinde takip edilen kaideler derecesinde mükemmeldir.” “Türkiye’de bilhassa dil öğretimine büyük önem verilir. Türkçe okuma yazmayı henüz bellemiş çocuğa Arapça, bir müddet sonra da Farsça öğretilmeye başlanır. Bu iki yabancı dili bilmek, devlet görevlerinde olduğu kadar toplum içinde de bir şahsın yükselmesine ve sivrilmesine hizmet eder. Saray hizmetine gireceklerden ayrıca yüksek bir ahlak ve terbiye kaidelerinin en küçük inceliklerini hiç ihmal etmeden uygulamak beklenir. Devlet memuru olmanın itibarı büyüktür ve küçük bir devlet memuru olmak bile pek kolay değildir. Dünyanın hiçbir devletinde memur olmak Türkiye’deki derecede itina gösterildiğini sanmıyorum.” “Kuruluşları, gelişmeleri ve düzenleri birbirine benzememekle beraber, Türk imparatorluğu, tarihte ancak Roma imparatorluğu ile mukayese edilebilir. Türk padişahı da, Roma imparatorları gibi kendi cihanın en büyük hükümdarı görür. Bunda hakkı da vardır. Çünkü zamanımızda Avrupa’nın tek imparatoru olan Almanya hükümdarı, padişaha yıllık vermektedir.”İmparatorluğun Beyni İstanbul “Türk imparatorluğunun Mısır, Macaristan, Rumeli, Anadolu, Cezâyir gibi öyle eyaletleri vardır ki, genişlik, nüfus ve zenginlik bakımından her biri, herhangi bir Avrupa devleti ile mukayese edilebilir. Bu muazzam imparatorluğun beyni, İstanbul’dur. İstanbul’a yeryüzünün her tarafından ticaret eşyası gelir ve dünyanın her tarafına ticaret eşyası ihraç edilir. İstanbul’a yılda ortalama 20.000 esir geldiğini söylemek, bu konuda bir fikir verebilir. İstanbul, terbiyesi, giyimi ve kültürüyle bütün imparatorluğa örnek durumundadır. Türk devletinde yaşayan Rumlar, Ermeniler, Slavlar ve başka kavimler, Türkçe öğrenmeye ve konuşmaya, Türkler gibi giyinmeye, her hususta onlar gibi hareket etmeye heves ederler. Vaktiyle Roma imparatorlunda da barbarlar böyle yaparlar, Latince öğrenirler, Romalılar’ı taklit ederlerdi.” “Padişahların millî bir müze şeklinde toplayıp biriktirdikleri servet, dünyanın hiçbir servetiyle mukayese kabul etmez. Yeryüzünde en zengin Çin porselenleri koleksiyonlarına Çin imparatoru değil Türk padişahı sahiptir. Bu koleksiyonda onbinlerce parça bulunmaktadır. Her parçanın ortalama değeri 300-400 altından az değildir. Padişahın serveti, bu örneğe göre kolayca düşünülebilir.” “Padişahın herhangi bir emri, bu uçsuz bucaksız imparatorluğun herhangi bir köşesinde, inanılmayacak bir hızla uygulanır. Yeryüzünde hiçbir hükümdarın bu derece büyük bir nüfuzu yoktur. Türkler’i daha yakından tanımak, biz Avrupalılar için şarttır. En kısa zamanda İngiltere’de Türkçe öğreten bir okul açmamız lâzımdır.”
Yahya Kemal’in Şiirlerinde Vatan Umut Erdoğan Yahya Kemal, vatan duygu ve düşüncesini, çoşkun bir sevgi ile estetize eden bir vatan şairidir. Vatan, onun şiir kaynaklarının arasında önemli bir yere sahiptir. Yahya Kemal’in vatan haykırışı kendine özgü bir sestir. Irkçılığa değil; tarihi, coğrafi ve sosyolojik gerçeklere dayanan vatan anlayışı, gerçekçi ve yüksek şahsiyet değerlerine sahip bir fikirdir. Vatan, bir milletin hayat damarıdır. Binlerce yıllık değerlerimiz ve şahsiyetimiz, vatan coğrafyası üzerinde millî ruh ve karaktere bürünmüştür. Fert… Vatanın evladı, maziden atiye anavatanın nesilleri… Bir millete mensup fertler, dağları, taşları, ağaçları, denizleri, ırmakları ve bütün her şeyiyle vatan toprağı üzerinde, kendi tarih ve coğrafyaları ile millî bir boyutta olgunlaşır ve diğer milletlerden ayrı bir millî benlik kazanır. Bunun sonucunda insan ile vatan yekvücut olur. Onun vatan anlayışı; fert, tarih, kültür, sanat ve toprakla bir bütündür. “Şairde, İstanbul, Fetihten itibaren geçen bütün zaman kadrosu içinde, tarihi, tabii, sosyal… bütün hususiyetleriyle, bölünmez bir ‘bütün’, millî varlığımızın bir sembolü olarak yaşar.” 1071 Malazgirt Zaferi… Anadolu topraklarının Türklere açıldığı muhabere… Malazgirt Zaferi, Yahya Kemal için bir başlangıç noktasıdır. “Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu” mısrası, Anadolu topraklarının Türk vatanı olduğu Malazgirt Zaferi’ne işaret eder. Zira o, şanlı mazimizin ve Anadolu topraklarının büyük Türk milletini yaptığına inanır. Ona göre “vatan bir mevhum değil, doğrudan doğruya cedlerimizin doğduğu, bizim doğduğumuz, evlatlarımızın doğacağı topraktır. Toprağın bir rengi bir milliyeti vardır. Milletler büyük muhaceretlerden sonra yerleştikleri toprakları kendi öz şahsiyetleri ile temsil etmişlerdir; İtalya toprağı İtalyan, Fransa toprağı Fransız, Almanya toprağı Alman olduğu gibi Türkiye toprağı da Türk’tür”. Buna göre Türkiye toprağı bir beden, Türklük ise bir ruhtur. Ruhsuz bir beden nasıl ceset gibi olursa, bedensiz bir ruh da hayalet gibi olur. O hâlde vatan ve millet birbirini tamamlayıcı iki değerdir. “Türk vatanı, cedlerimizin yattığı, yeni nesillerimizin doğduğu, topraklarında gezdiğimiz, çift sürdüğümüz, ekmeğini yediğimiz topraklardır. Bu vatan toprağı saha saha, millî azmin, millî hayatın, millî mefkûrenin birer tecellisiyle tekevvün etmiştir.” Yahya Kemal’e göre “Açılmış bir toprak ancak ilk gömülen bir insan ve ilk doğan çocukla vatan olabilir.  Onun Malazgirt Zaferi’ni bir başlangıç noktası alması, bu zaferle Türklere açılan Anadolu topraklarındaki millî mazinin, büyük Türk medeniyetini ve millî karakterimizi meydana getirdiğine inanmasıdır. “Kökü mazide olan bir atiyim.” diyen Yahya Kemal’e göre vatan toprakları üzerinde yükselen büyük Türk medeniyeti ve millî karakterimiz, geçmişten geleceğe yine bu vatan toprakları üzerinde yükselecektir. İşte onun şiirlerinde ve nesirlerinde nakış nakış ördüğü vatan fikri buur. “Tâ Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu”, yaşadığımız ve kaybettiğimiz topraklar üzerinde, dokuz yüz yıldan beri bir coğrafyayı, bir vatan haline koymuştur. Yahya Kemal’in vatan anlayışında diğer önemli unsur da dindir. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın da belirttiği gibi, Yahya Kemal, din duygusuna yeni mana ve şekil veren sanatkârlardandır. O, milliyetini dininden ayırmaz, Yahya Kemal’in “Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını” mısrasında işaret ettiği gibi, büyük bir imanla kendi ahengini bulan Türk milleti, Türk vatanı üzerinde din ile birleşir. Din, vatan gibi Türk Milletinin kutsalıdır. Toprak, din uğrunda yapılan savaşlar sonucunda şühedanın kanıyla vatanlaşmıştır. Yahya Kemal’e göre “Bu toprak, cedlerin mezarlarının bulunduğu, camilerin kurulduğu yerdir. Sanayi-i nefise namına ne yapılmışsa onun sergisidir.” Bu anlayışa göre vatan; tarih, din, millet, mimari, sanat gibi mefhumlarla harmanlanmış, onlarla birlikte özünü bulan ve varlığını koruyan bir kavramdır. Maddi ve manevi kültür değerleriyle “kendi gök kubbemiz” olan vatan, yaşayanlarla ölülerin birleştiği yerdir. Şair, Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde “Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık” mısrasında bu durumu vurgular. Aynı şiirde vatanı “hür ve engin” olarak niteler. Vatanın hürriyeti ve istiklali, ferdin hürriyeti demektir. Yahya Kemal’e göre hürriyeti olmayan insanlar, bir vatan sahibi olduklarını er geç unuturlar.  Yahya Kemal’e göre Türk vatanı, ne bir feylesofun ne de bir teorisyenin fikrine sığmaz: “bereket versin ki Türk vatanı, hiçbir nazariyecinin, hibir feylesofun, hiçbir vâizin tefsirine sığmayan ve yalnız kaderin, yalnız onu kuran müminlerin, onun uğrunda ölenlerin ve ıstırap çekenlerin; onun havasında yaşayan, onun toprağında çift sürenlerin; onun sinesinde nişanlanan, evlenen ve nesiller yetiştirenlerin; yalnız ve yalnız onun havasını, iklimini, hâtıralarını edinmiş olanların; onda yetişmiş olan her kahraman, şâir, bestekâr, hâsılı mütehassis, mütefekkir, bütün vatandaşların üzerinde yaşadıkları topraktır.”Türkçe'nin Çekilmediği Yer Vatandır Bir toprak parçasının vatanlaşmasında dil de çok önemli bir unsurdur. Zira Yahya Kemal, dil meselesi hakkında şunları ifade etmektedir: “Türkçenin çekilmediği yerler vatandır. Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar. Vatanın kendi gövde ve ruhu Türkçedir.” Yahya Kemal, millî ve manevi değerlere sahip bir şairdir. Bu sebepten millî benliğinin farkındadır. Millî benliğini unutanlara “Acabâ, bizim vatanımız gibi, geniş bir memleketi olup da onu asla görmeyen, edebiyatta, gözleri ecnebi bir âleme dalmış ve yalnız o âlemden bahseden başka bir millet var mıdı?” şeklinde sitem dolu sözlerle haykırır.
Orta Çağ’da “Kubbetü’l-İslam” Ünvanlı Bir Şehir: Ahlat Nakış Karamağaralı Ahlat’ı nüfus açısından bakarsak, Zekeriya Kazvini Ahlat’ta Türkçe, Ermenice ve Farsçanın konuşulduğunu yazmakta, Kürtçeden hiç bahsetmemektedir. XIII. yüzyılda Ahlat’ın nüfusunun ne kadar olduğunu tespit etmek mümkün değildir. Ancak bir depremden sonra 12.000 hanenin Kahire’ye göç etmesi ayrıca bilim, ticaret ve sanat merkezi olarak beldeye “Kubbetü’l-İslâm” ününün verilmesi, altı büyük mezarlığının bulunması, en büyük mezarlığı olan Selçuklu Mezarlığında döneminde tahminen 8.000 civarında mezartaşı olması ve burada yatanların sıradan kimseler olmayıp belli makama ve rütbeye sahip bulunmaları, şehrin 4,5 km. genişliği ve 11.5 km. uzunluğunda bir büyüklüğe sahip olması ve yapıların büyüklük ve çeşitliliği dikkate alındığında nüfusunun 300.000 civarında olduğu rahatlıkla düşünülebilir. Mimarlık ve şehircilik açısından baktığımızda Ahlat’ın büyüklüğü daha da açık şekilde ortaya çıkmaktadır. Eski Ahlat Şehri 4.5 km x 11.5 km. büyüklüğünde bir şehirdir. Bugün ayakta kalan eser sayısı Ahlat’ın büyüklüğü ile kıyaslandığında oldukça az olmasına rağmen, kazılarla ortaya çıkarılan ve araştırmalarla izleri tespit edilmiş olan eserler dikkate alındığında mimari yoğunluk ve çeşitliliğin şaşırtıcı olduğu görülür. Tapu tahrir defterlerinde bahsi geçen yapıların sayıları ve türlerine yönelik bilgiler bizi bu konuda aydınlatmakta ve arkeolojik verileri desteklemektedir.  Bunlara ilave olarak Ahlat’ta çeşitli tarihi kaynaklarda bahsi geçen çok sayıda zaviye ve cami, köprüler, dükkanlar ve evler, han ve kervansaraylar, bimarhane de yer almaktadır. Ahlat’ın 40 burç denilen burçlarının tamiri ve dayanıklılığı ise Harzemşah istilası dolayısıyla kayıtlara geçmiştir. Evliya Çelebi 1655 yılı seyahati sırasında Ahlat eserlerine yer verir ve eserlerin kalıntılar halinde mevcut olduğunu anlatır.  Bütün bu bilgiler buranın önemli ve büyük bir şehir olduğunu göstermekte, şehrin sosyal ve mimari yapısını bize aktarmaktadır. Diğer taraftan hükümdar ailesi mensupları, devlet adamları ve zengin tacirler vakıf kurarak yapılan eserlerin işletme ve tamir işlerini devlete yük olmaktan kurtarırlar; bazen de kazançlarını birleştirerek müşterek iş kurarlardı.  Ahlat’ın en büyük ve şöhretli mezarlığı olan Selçuklu Mezarlığı’nda bulunan mezartaşları Türk kültürü için çok büyük öneme sahiptir. Ahlat’taki sosyal, kültürel ve siyasi yapı, ticaret ve ekonomi, ilim, sanat ve mimarlık, gelenek ve inançlar, unvanlar ve rütbeler hakkında bilgi ediniyor ve bunların yüzyıllara göre gelişimlerini takip edebiliyoruz. Bu taşlar ölünün şahsiyetinden başka, sağlığında yaptığı işleri de kaydetmektedir. Burada yatanların sadr denilen valiler, yüksek rütbeli askerler, fakihler, kadılar, şeyhler, hafızlar, şairler, filozoflar, âlimler gibi idareci, ilim, kültür ve sanat adamları oldukları anlaşılmaktadır.  Ahlat’taki mezartaşlarında imzaları bulunan ustalar sadece taşçı ustası değil, aynı zamanda mimardırlar. Aynı ustaların adlarına Anadolu Selçuklu mimarlığının oldukça önemli eserlerinin kitabelerinde de rastlamamız son derece önemlidir. Gevaş’taki Halime Hatun Kümbeti’ni, Ahlat’taki Erzen Hatun Kümbeti’ni yapan mimarlar Ahlatlıdır. Divriği Ulu Cami’sini yapan mimar “Hurşah el Hılati”, Tercan Mama Hatun Türbesi’ni yapan mimar Ebu’n-Nema b. Mufaddalu’l-Ahval’ın el Hılati, Kayseri-Nevşehir yolu üzerindeki Alay Han’ı yapan “el Hılati en Neccar”ın hem mimar hem mezartaşı ustaları olduklarını, mezartaşları üzerindeki kitabelerden anlamaktayız. Ahlat’ta Ermenşahlar zamanında ahşap oyma sanatının da ileri seviyede olduğunu Konya Alâeddin Cami’sinin minberini yapan Ahlatlı Usta el Hac Mengümberti’den anlıyoruz. Bugün için mezartaşlarından 24 adet Ahlatlı mimar ve mezartaşı ustası tespit edilebilmektedir. Kitabeleri mevcut, bu kadar bol sanatkâra XII-XIV. yüzyıllarda başka hiç bir beldede rastlanmamıştır. Bu durum şehrin “Kubbetü’l İslam” unvanını nedenli hak ettiğini bu açıdan da göstermektedir.  Sosyal ve dini hayatını incelediğimizde, Ahlat’ta bulunduğunu bildiğimiz çok önemli bir teşkilat da ahiliktir. Mezar taşlarındaki sanatkâr kitabeleri ahilikle ilgili bilgiler vermektedir. Mezartaşları üzerinde ölü ile ilgili bilgilerin yanısıra taşı işleyen sanatkârın da ismi yazılıdır. Ancak, sanatkârın üstat olduktan sonra, yanında çalıştırdığı kalfasının ismini de taşa yazdığı görülmektedir. Bunların içinde baba-oğul hatta toruna da rastlanmaktadır. Bu durumda sanatkâr üstat olsa dahi yanında çalıştırdığı kimseyi zikretmek zorundadır. Böylece kuşaklar boyu devam eden usta-çırak ilişkisi ve rütbe silsilesi takip edilebilmekte, buradan da Ahlat’ta kuvvetli bir ahi teşkilatının hüküm sürdüğü anlaşılmaktadır.  Ahlat XII-XV. yüzyılda fıkıh, hadis gibi Kur’an ilimleri ve İslam felsefesini bilen, ulema yetiştiren medreseleri, hafız yetiştiren darü’l-hüffazları, sufî ve derviş yetiştiren zaviyeleri, astronom yetiştiren rasathaneleri, kimyager yetiştiren okulları, müzisyen ve meddahları ile; yetiştirdiği mimar ve sanatkarları ile; gelişmiş bir fikri, dini, kültürel ve sosyal hayata, ve bütün bilimleri bünyesinde barındıran bir ilmi hayata sahip olmasıyla, “Kubbetü’l-İslâm” ününe layık bir şehirdi.
Osmanlı’yı keşfetmek, kendi gerçeğimizi keşfetmektir Yavuz Bahadıroğlu Osmanlı Türkçesi, bizi kendimizle buluşturur; kendi gerçeğimizi keşfetmemizi sağlar: Çünkü, Osmanlı biziz! (Yıllar önce “Biz Osmanlıyız” isimli bir kitap yazmıştım).Başlığı okuyunca, eminim “Gerçeğimiz ne?” diye soracaksınız… Bir Osmanlı sevdalısı olan bendeniz aradan çekilip, sizi yabancı gezginlerin yazdıklarıyla başbaşa bırakayım…Fransız müellif A. de la Motray:“Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kay­bolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu’ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.”İngiliz sefiri Sir James Porter: “Gerek İstanbul’da, gerekse imparatorluğun diğer şe­hirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tered­düde imkân bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır.”Fransız Generallerden Comte de Bonneval:“Haksızlık, murabahacılık (fahiş kâr vefaizcilik), inhisarcılık (tekelcilik) ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür... Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.”Fransız yazar ve gezgin Brayer:“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkanla­rın çoğunlukla umumî ahlaka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vakası görü­lür.”Comte de Marsigil: “Yazın İstanbul’dan Sofya’ya giderken dağlardan ana­yol üzerine inmiş köylülerin yolculara bedava ayran da­ğıttıklarına şahit oldum.”Edmondo de Amicis: “Türk halkı Avrupa’nın en nâzik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi nadirattan işitilir. O kadar müsamahakârdırlar ki, ibadet sa­atlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördü­ğünüz kolaylığın çok fazlasını görürsünüz.”Türkiye Seyahatnâme’siyle meşhur Du Loir:“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyette­dir.”Elisee Recus:“Türklerdeki iyilik duygusu hayvanları dahi kucakla­mıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsi­niz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa bilin ki o ev bir Türk evidir.” Guer:“Türk şefkati hayvanlara bile şâmildir. Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar... Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür…”Bazıları bize ve inancımıza amansızcasına düşman olan Avrupalıların hakkımızdaki övgüleri elbette bunlarla sınırlı değil: Ciltler tutar…Sonuç olarak söyledikleri şudur: “Avrupa’nn Osmanlılardan öğrenecekleri çok şey var!”“Ama benim Osmanlılardan öğrenecek bir şeyim yok” diyenlerin yolu açık olsun, anca giderler!
Batı Roma'nın Fethi Müjdesi Kadir Mısıroğlu Fahr-i Kâinât'ın müstesnâ bir medhine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri bir bahar sabahı, köhne Bizans’ı çevreleyen ihtiyar surların Topkapı civarında yarılmasıyla açılan gedikten içeri girmiş, "Gülbang-i Muhammedî" ile "Tekbir"in ulvi ve heybetli bestelerine karışan bir alkış tufanı içinde yavaş yavaş şehre doğru ilerliyordu. Yirmi iki yaşın terâveti ve bir gelincik çiçeği kadar zarif endamı ile kır atının üstünde kendisini, çiçek yağmuruna tutan rum kızlarına devrinin manevi Sultanı Akşemseddin Hazretleri’ni gösteriyor ve müyesser olan "Feth-i Mübin"i, O'nun himmetine atfediyordu. Bu sûretle, mazhar olduğu şerefe liyakatinin ifadesi olan vekar, tevâzû ve şükrân hisleri içinde Ayasofya'ya doğru ilerleyen genç Türk Hükümdarı, bütün Hıristiyanlık Âlemi için dâima "Engizisyon Mezâlimi" ile hatırlanacak olan uzun ve karanlık bir çağı kapayarak "Doğu Roma"yı ebediyyen Hilâle ram etmiş oluyordu. Fakat Müslüman Türk Milleti'nin "fetih aşkı" ve "i'lâ-yı kelimetullâh" dâvâsı, Hıristiyanlığın bu en mühim merkezinin "İslâmbol" haline gelişiyle işbâ noktasına varmış bulunmuyor veya bir duraklama devrine girmiyordu. Zira bu gibi muvaffakiyetler, susuzluğunu gidermek için tuzlu su içen kimseler de olduğu gibi iştihânın daha ziyade kabarmasını intaç eder. Bu sebepledir ki, "Doğu Roma"nın fethinden sonra Müslüman Türk Milleti'nin hedefi "Batı Roma" olmuştur. Zira aradan geçen bin dört yüz yıla rağmen, beyan ve ifâdeleri eskimek ve -hâşâ- tekzib edilmek yerine vukuât ve  keşiflerle her ân daha fazla- teyid edilmiş bulunan Kâinatın Fahr-i Ebedisi, "Her iki Roma'nın da fethedileceğini", buyurmuşlar ve "Hangisinin daha evvel gerçekleşeceği", yolundaki bir suâli "Doğu Roma..." olarak cevaplandırmışlardır. Bu te'yid ve ihbâr-ı Peygamberi sebebiyledir ki İstanbul'dan sonra fetih hedefi, "Batı Roma" olmuştu; Hatta o derecede ki, her yeni Padişahın tahta çıkışında tekrarlanan "Kılıç Kuşanma Merâsimi"nden sonra Yeniçeri kışlasına gelen padişaha, burada bir tas şerbet ikram edilir. Yeniçeri ağası, boş şerbet kâsesini alarak geri geri çekilirken: "-Pâdişah-ı nevcah hazretlerinden (yeni padişahtan) asker kullarının niyâzı odur ki, ilk seferimiz Garbi Roma üzerine ola!.." der, pâdişâh da: "-İnşâallâh!.." diye mukabele edince, askerin: "-İnşâallâh!" sadâları ve heyecanı had safhaya ulaşırdı. Yeniçeriler, -mağlum olduğu üzere- aslen Hıristiyan çocukları idiler. Böyle olduğu halde Pâdişâhın bir nevi "Hassa Ordusu" durumundaydılar. Bu bakımdan O'nun bir nevî mahrem-i esrarı idiler. Bu yüzdendir ki, Batı Roma üzerine yürümek hususundaki bu ahid onlarla yapılırdı. Yeniçeriliğin 1826 yılındaki ilgâsına kadar her yeni padişahın tahta geçişinde tekrarlanan bu andın, büyük tarihi değeri ve mânâsı vardır. İnsan idâresinde henüz rekoru kırılmamış bir kemâl ve dirâyet göstermiş olan fâtih cedlerimiz, "kızıl elma" mefküresinin efsanevi tesirinden alabildiğine istifade etmişlerdir. Peki ama bu "kızıl elma" acaba neresiydi?! Doğrusu onu hakkıyla bilen, belki bir kişi bile yoktu. Rivâyete nazaran O, güyâ Ayasofya ve İstanbul'muş!.. Fakat -bunlara sahip olunduktan sonra- bu dâvâ tükenip sönmemiştir ki!.. Bazılarına göre "kızıl elma", "Viyana" veya "Garbi Roma" idi... Fakat o, aslında ulaşılması imkansız mevhum bir hedefti!.. Osmanlı ordularını ileri, daima ileri koşturan bu mevhum mefkûre idi ki, bunda "Batı Roma"nın Peygamberimizce müjdelenmiş olan fetih arzusu, mühim bir ağırlık teşkil ediyordu. Rûhları, yaklaştıkça kendilerinden uzaklaşan mevhum bir "Kızıl elma"ya ulaşmak iştiyakıyla sarhoş ordular koşuyor, koşuyor, daima daha ileri koşuyorlardı. Padişahından yeniçeri neferine kadar bütün milleti büyüleyen bu gâye, fetihlerin tükenmez ve zaafa uğramaz ebedi bir sermayesi gibiydi. O kadar ki; Osmanlılığı, derin bir vukûfla kavramış ve terennüm etmiş bulunan büyük şâir Yahya Kemal Bey, İstanbul'un düşman işgali altına düştüğü o meş'um "Mütâreke" yıllarında, rûhen son derecede sıkılmış. Bir teselli bulmak ümidiyle kendisini bir mezarlığa atmış. Ecdâdın bir cennet bahçesi kadar huzurlu kabirleri arasında dolaşıyormuş. Birden gözüne bir yeniçeriye âid bir mezar taşı ilişmiş. Taş, zamanla mezarın çökmesi yüzünden yanlamış bir durumdaymış. Üstadın, şâir gönlünde öyle bir his teşekkül etmiş ki, kendi tabiriyle; "Yeniçeri kavuğunu yana yıkmış... Sanki bir fetih rüyası görüyormuş ..." Yahya Kemal Bey' in kalbine, şâirâne bir teşhis ve tahayyülle toprak altındaki bir yeniçerinin, o ümitsiz mütâreke günlerinde bile bir fetih rüyası görmeye devam ettiğinin sünûh etmesi, pek de yersiz değildir. Zira bir parça tarih bilen herkes, kolayca takdir eder ki, ecdadımız gazâ ve fetih zevkine hakkıyla doyamamıştır. Bu sebeple toprak altındaki şehidler ve gazilerin kıyâmete kadar fetih rüyası görmeye devam edecekleri muhakkaktır. Ancak... Ancak bu rüyayı zamanımızda toprak üstündeki torunları da görmeye başlamışlardır. Hem de asra varan bir ayrılıştan sonra... Evet, bu azîz millet "Doğu Roma"dan sonra, elbet bir gün "Batı Roma"yı da Hilâl’e râm edecektir. Zira bu müjdeyi veren, Kâinât'ın Fahr-i Ebedisi'dir. 
Süleyman Şah Türbesi Deyip Geçmeyin Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili Dünün Osmanlı, bugünün resmen Suriye toprakları üzerinde bulunan fakat resmi olarak vatan toprağı sayılan Süleyman Şah Türbesi halen gündemde. Türbeye fiili bir saldırı olsa oradaki mevcut askerlerimiz derhal karşılık verecek ve Türk ordusundan anında yardım gelecek. Bu türbe bu kadar büyük önem taşıyor. Yani bir anlamda buraya olabilecek müdahale, savaş sebebi kabul edilecek. Bilmeyenler için kısa bir hatırlatmada bulunalım. Süleyman Şalı Türbesi ile Süleyman Şah Saygı Karakolu ve bulunduğu alan Suriye'nin Halep İli'nin Karakozak Köyü sınırları içerisinde bulunan ve Türkiye'nin kendi sınırları dışında sahip olduğu tek toprak parçasıdır. Türbe'de Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk padişahı Osman Gazi'nin büyükbabası ve Ertuğrul Gazi'nin babası Süleyman Şah'ın ve iki askerinin naaşlarının bulunduğu kabul ediliyor. Dolayısı ile bu türbe Suriye’deki karışıklıklar vesilesi ile gündeme geldi ve halkımız orada resmen bir vatan toprağı olduğunu öğrendi. Karışıklık döneminde Suriye ve Irak toprakları üzerinde faaliyet gösteren ve din ve şiddeti bir arada kullanan Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) felsefesi; ya kabule ya ölüme dayanıyor. Türbe inşa etmeyi ise şirke bulaşma olarak değerlendiriyorlar. Bu açıdan türbeleri ve tarihi mekânları tahrip ve yok etme çabası içerisindeler. Bu sebeple de IŞİD, bir türbe olan Süleyman Şah'ı da tehdit ediyor. Taliban/IŞİD türünden anlayışların daha önce de bu türden kültürel mirasa ilişkin birçok tahribatı olduğu hatırlanırsa durumun vahameti açıkça görülür. Türbelerin nüfuzu Türbeler günümüzde iki açıdan değerlidir. Birincisi; içerisinde yatan şahsın manevi konumu, ikincisi ise sanat ve mimari yapı olarak türbenin kendisi. İkisi de korunması gereken kültür varlığı kabul edilir. Adına türbe yapılan kişinin mutlaka üstün bir özelliği bulunur. Ya Kanuni Sultan Süleyman gibi bir devlet adamıdır ya şehzade Mehmet gibi hanedandan özelliği olan biridir veya Eyüp Sultan Hazretleri gibi manevi konumu ve nüfuzu olan biridir. Fatih Sultan Mehmet gibi hem devlet adamlığı hem de Hazreti Peygamberin müjdelediği dini nüfuza da sahip bir şahıs olma durumunda olanlar da olabilir. Dolayısı ile bugün türbe deyip geçmememiz gerekir. Türbede yatan zatın manevi konumu ve halen geçerli nüfuzu onun bir anlamda yaşadığını ortaya koyuyor. Yaşamaktan kasıt; manevi etkisinin ve nüfuzunun devamlılığıdır. Buralar aynı zamanda dini hayatın canlı ve dinamik olduğu mekânlardır. İstanbul'da Eyüp Sultan, Aziz Mahmut Efendi ve Yahya Efendi başta gelen türbelerimizdendir. Bu türbeler aynı zamanda İstanbul'da en çok ziyaret edilendir. Türbeleri; dini, sosyal ve siyasal açıdan değerlendirmek mümkündür. Eyüp Sultan Hazretleri'nin türbesi gibi uluslararası ziyaretçisi olan türbelerimiz de vardır. Hakkari'nin eski isimle Nehru bölgesindeki Seyyid Taha Hazretleri`nin türbesi gibi hem İran hem de Irak'tan ziyaretçi çekme özelliği olan türbelerimiz de. Kültürel coğrafyamızda da çok sayıda bilinen türbeler vardır. II. Abdülhamid döneminde Süleyman Şah Türbesi gibi imparatorluk sınırları içerisindeki türbelerin birçoğu elden geçirilmişti. Türbeler manevi ve kültürel nüfuzu devam eden merkezlerdir. Savaş sebebi kabul edilecek kadar da önem taşır. 
Türkiye Devleti Nasıl Kuruldu Yılmaz Öztuna Türkler, VIII, asırdan başlayarak, Abbasi Halifeliği'nin hizmetinde yüzyıllarca Toros yamaçlarında ve Fırat kıyılarında at koşturdular. Fakat XI. asra kadar Bizans imparatorluğu, Anadolu'yu elinde tutmayı başardı. Anadolu'ya yapılan Arap ve Türk seferleri, geçici birer akın olmaktan ileri gidemedi. 1018 yılında Selçukoğulları'nın idaresindeki Oğuz Türkleri, Hazar Denizi'nin doğusundaki yurtlarından kalkıp bütün İran'ı baştanbaşa geçerek Anadolu'ya daldılar. Bu akınlar birkaç defa tekrarlandı. 1021'deki akına bizzat Çağrı Bey komuta etti. Selçukoğlu Çağrı Bey, tam yarım asır sonra Anadolu'yu Türkler'e açacak olan Alp-Arslan'ın babasıdır. Selçuklular, 1040 yılında Büyük Türk Hakanlığı oturarak İran ve Türkistan'ın en önemli ülkelerine hakim oldular. Selçukoğlu Tuğrul Bey, ilk hakan, ağabeyi Çağrı Bey de başkomutan oldu. 1049'da Selçukoğullan'ndan iki prens, Kutalmış ve İbrahim Yınal Beyler, Anadolu'ya ilk büyük Türk seferini yaptılar. 18 eylülde Pasinler'de Bizans ordusunu yenerek Erzurum'a kadar geldiler. 1053'te Selçukoğlu Kutalmış Bey, Kars'ı kuşattı, fakat alamadı. 1054'te bizzat imparator Tuğrul Bey, Anadolu'ya geldi. Bayburt'a kadar ilerledi. 1061'den başlayarak Kutalmış Bey, Anadolu seferlerini sıklaştırdı. Artık Türkler, her yıl Anadolu'ya giriyor, Bizans savunma noktalarını zayıflatıyor, ülkeyi tanımaya çalışıyorlardı. Bu sıralarda Tuğrul Bey vefat etti. Ağabeyi Çağrı Bey'in oğlu Alp-Arslan, Büyük. Türk Hakanı oldu. Sultan Alp-Arslan, Anadolu ile çok ilgileniyordu. Doğu Anadolu'da Bizans sınırındaki Türk ordusuna Kutalmış Bey'in oğlu Süleyman-Şah komuta ediyordu. Süleyman-Şah; Gümüştekin, Afşin Bey gibi büyük komutanlarla beraber Orta Anadolu'ya akınlar yapıyordu. 1070'de Afşin Bey, Denizli'ye kadar ilerledi. Bizans ordusu, ne zaman nerede görüneceği belli olmayan Türk akıncılarını yakalayamıyor, durduramıyordu. Bu sıralarda Bizans tahtına geçen Romanos Diogenes, Türkler'i Anadolu'dan uzaklaştırmaya kararlıydı. Türkler üzerine bir-kaç başarılı askerî hareket yaptı. Fakat Afşin Bey, Bizans'ın Anadolu'daki belli başlı üslerinin tahrip, edildiğini, Bizans ordusu üzerinde bir zafer kazanmak mümkün olursa, Anadolu'da Türkler'e koyabilecek bir kuvvet kalmayacağını bildiren meşhur raporunu, Sultan Alp-Arslan'a yolladı. 26 Ağustos 1071'de Doğu Anadolu'da Malazgirt'de cihanın en büyük askeri kuvvetleri olan, Türk ve Bizans orduları karşılaştı. Sultan Alp-Arslan, Bizans ordusunu yok etti. İmparator, Türkler'e, esir düştü. Büyük Türk Hakanı, Kutalmışoğlu Süleyman-Şah'a, Ege'ye, Marmara'ya kadar Anadolu'nun fethini emretti. Kutalmışoğlu Süleyman-Şah, birkaç yıl içinde bütün Anadolu'yu fethetti. Türkler, Üsküdar'a bile, girdiler ve Boğaz'ın karşı yakasından dünyanın incisi olan muhteşem İstanbul şehrini hasretle seyrettiler. Alp-Arslan'ın yerine geçen oğlu Sultan Melik-Şah, 1077 yılında, Büyük Türk Hakanı sıfatıyla, Anadolu'yu Süleyman-Şah'a verdi. Böylece Anadolu Fâtihi Selçuklu Kutalmişoglu Nâsıruddevle Ebu'l-Fevâris Gazi Sultan I. Süleyman-Şah, Türkiye devletinin birinci hükümdarı oldu. Başkenti İznik olmak üzere, ölümsüz Türkiye devleti zamanımızdan tam 992 yıl önce kuruldu. Anadolu Fâtihi Süleyman-Şah’ın bir müddet Konya'da oturduktan sonra taht şehri olarak İznik'i seçmesi çok mânalıydı. İznik, büyük, tarihi bir şehirdi. Marmara Denizi'nin yanıbaşındaydı. Dünyanın en hassas noktası olan Boğazlar'a çok yakındı. Anadolu Fatihi ve Türkiye Devleti'nin Kurucusu, Boğazlar'ı ele geçiren kuvvetin cihanın birinci devleti olacağını biliyordu. Bu yıllar, Türkiye tarihinin sihirli yıllarıdır. 1085 yılında Avrupa'da artık Anadolu'ya "Turkiya” yani "Türk Ülkesi" denmeye başlanmıştı. Süleyman-Şah, Kapıdagı yarımadasını da aldı ve Çanakkale Boğazı'nın Asya kıyılarına erişti. İstanbul ve Balkanlar, Türkler'e açılmıştı. Bugünkü Kartal Maltepesi, Türkiye ile Bizans arasında sınır kesildi. 
Gerçek Bir Dava Adamı: Osman Yüksel Serdengeçti Muhsin İlyas Subaşı Osman  (Zeki) Yüksel, 1917 yılında Antalya'nın Akseki kazasında dünyaya geldi. Babası, Müftü Ahmet Salim Efendi, annesi Emine Hanım'dır. Osman Yüksel, ilköğreniminden sonra, Ankara Gazi Lisesi'nde okudu. Arkasından, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih —Coğrafya Felsefe Bölümü’ne kaydoldu. Osman Yüksel'in aileden gelen sağlam kültürü, mânevi değerlere bağlılığı, onun üniversitede tek partili devrin keyfiliğine başkaldırmasına zemin hazırladı. Bunun neticesi olarak da, hareketli bir öğrencilik dönemi başladı: Osman Yüksel, başta Türkocağı olmak üzere devrin milliyetçi kuruluşlarında aktif rol aldı. Nihâyet, , fakültenin son sınıfına geldiği bir sırada, «Bir fakültenin içyüzü» başlıklı yazısı, önceki davranışlarıyla bardağı taşıran son damla olacak ki, fakültenin son sınıfından tardedildi. Osman Yüksel, dönemin sıkı takibatına rağmen, diliyle ve gönlüyle kendisini adadığı inançları doğrultusunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı. Nisan 1946'da, Serdengeçti dergisini çıkardı. Böylece, Necip fazıl'ın Büyük Doğu ile başlattığı mücadele, “Serdengeçti” ile güç kazandı. Ne var ki, Osman Yüksel'in aceleci mizacına, heyecanlı çıkışlarına rağmen, yazmadaki ihmali, bu dergiyi sürekli kılamadı. Dergi, 1948'de 4. sayıya, 1951' de 13. sayıya, 1957'de 23. sayıya ulaşabildi. 1960’lı yıllara girdiğimizde dergi son 33. sayısını çıkarmış ve kapanmıştı. Bu arada, “Bağrıyanık” adında bir mizah dergisi teşebbüsü olmuşsa da, bu dergi de ilk sayısını takiben toplatılıp kapatıldığı için devam etmemiştir. Osman Yüksel Serdengeçti, süreli yayında belli bir istikrara ulaşamamakla beraber, neşrettiği, “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler”, “Mabedsiz Şehir”, “Bu Millet Neden Ağlar ve Gülünç Hakikatler” adlı kitaplarıyla, döneminin genç aydınına çok şeyler vermiştir. Milli ve İslami düşüncenin şuurlanma dönemi kabul edebileceğimiz 1950 öncesinde, onun Necip Fazıl'la el ele yürüttüğü, ancak farklı yapılarda ortaya koydukları, ama hedefte birleşen mücadeleleri, bugün her ikisinin de arkasında inanmış bir toplumun oluşmasına zemin hazırladı. Birisi politikanın, öbürü kültür ve sanatın başkentinde. ikisi de aynı doğru için korkunç bir mücadelenin içinde!.. Gördükleri baskıdaki benzerliklere rağmen, Necip Fazıl yalnızca kalem ve yayın plâtformunda kalıyor, öbürüsü ise, politik arenaya çıkmaya niyetleniyor. Sonunda bunu da başarıyor: 1954'de bağımsız milletvekili adaylığından arzuladığını bulamamış olsa da, 11 yıl sonra 1964'te Parlementoda'dır. Üstelik 1950 öncesinin, hatta 1940 yıllarının duygu ve heyecanıyla, o dönemlerin keskin tavrıyla. Çağın mantığına adeta isyan edercesine, kıravat takmadan Meclis'e girmiş ve kıravat takmadan o Meclis'ten ayrılmıştır. Serdengeçti Serde Kaldı Osman Yüksel, arayışlar içerisindeki çağımızda, mücadele metodlarını kendince koyan bir insandı. Onun metodları temelde, imana, milli şuura nefes almayı sağlamak için hiddete, espriye ve heyecana dayanıyordu. «Tanrıdağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslümanız» sloganı ona aittir. Hareketlerinin muharrik gücü de buydu: Kendince bir senteze yarma gayreti, bütün ömrünü dolduran tek meselesi olmuştu. Gerek çıkardığı dergide, gerek kitaplarında hep bu düşünceyi savundu. Birini diğerine feda etmeden bu terkip için koşturdu. Hayatı nimetiyle sevmemiş, onun daha çok külfetine talip olmuştur. Peşin hükümle hareket etmemiş, ancak politikanın mili haysiyetimizi zedelemesine karşı da tavizsiz olma gereğini gözardı etmemiştir. Çevresinin mihneti ve acıları, kader arkadaşıdır: Sevdiklerine şefkatle kucak açarken, düşmanlarına karşı da korkusuz ve sertti. Yürüttüğü mücadelede hep zora talip olmuştur. Kendi boyutlarını aşan yükün altına girişi yüzünden, Serdengeçti'yi sürekli çıkaramamıştır. Çabasındaki hasbiliği, onun, zaman zaman farklı ekipler içerisinde görünmesine yolaçmış; bugün herkesin sevdiği insan olmasına sebep olmuştur. Ben onu, alperenlere benzetirim. Bilmem yanılıyor muyum? Çağımızın sarsıntılarına, bunalımlarına rağmen, kendi olarak kalabilen çok az insandan birisi oluşu, her türlü mihnete, milletimizin iyi bir istikbale ulaşabilmesi için katlanışı onun «alp» liğini, İslam için çırpınışı, günümüzün küfre açılan kapılarını kapayabilmek için her türlü fedakarlığa evvela nefsinden başlaması, «erenler»e benzerliğini ortaya koymaz mı? Bir avuç insanın bütün insanlığı köleleştirmek için birbiriyle kıyasıya vuruştuğu günümüzde, onun insanı eşya olmaktan kurtarma çabası, elbette teferruat medeniyeti içerisinde boğulup gitmiştir. O, bunun farkında olduğu için, insana kendisini hatırlatmaya çalışmış, yönetenle yönetilen arasındaki mesafeleri ve hesapları ortaya koymak istemiştir. Şahsi çıkarların nasıl milli hesap kılıfı altında cemiyetin onayından geçirilmeye çalışıldığına ilk dikkati çekenlerdendir. “Bu Millet Neden Ağlar” adlı kitabında hep bu meseleler işlenmiştir. “Mabetsiz Şehir”de de sergilenen bundan farklı şeyler değildir. Kısır iç çekişmelerden doğan büyük yaraların yarınımızı nasıl bir veba gibi kemireceğini gösterirken, insanımızın yanlış bir kadercilik ve tevekkül anlayışından kurtulup kendi meselesinin üzerine gitmesini istemektedir. Kendisi bayraktardır. Kumandanlığı kim istiyorsa ona bırakacaktır. Yeter ki, bu bayrak yere düşmesin, bu ezan susmasın... Osman Yüksel, “Bir Nesli Nasıl Mahfettiler”de özellikle gençliğin kıyımı ve kıyamını anlatır. Batı tipi insan yetiştirme uğruna Tercüme Odalarından başlayıp parti genel merkezlerine kadar taşınan materyalist zihniyetin çıkmazlarına işaret ederken yalnız değildir. Ama yine de o, nevi şahsına münhasır bir çelebilikle bu meselelere eğilmektedir. Dâvâ arkadaşlarıyla iç, kontağı devam ederken, yayınlarında hisse hitabı tercih etmektedir. Bu noktada, “Gülünç Hakikatler” bizi güldürürken düşündüren, ayni zamanda kendi problemlerimize çare aramamız zarûretini de önümüze getiren son eseridir. 10 Kasım 1983 günü Hakkın rahmetine kavuştuğu zaman, arkasında kendisini seven bir inanmışlar ordusu bırakmıştır. Kendi neslinin acılarını yüreğine gömerek yaşayan, hayata espri ve kahkaha dağıtan bu gönül adamı için gelecek nesiller elbette daha iyi şeyler söyleyecektir. Ruhu şâd olsun…
Üstad'ın Vasiyeti Necip Fazıl Kısakürek Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in vasiyetinin bir bölümü aşağıdadır:Bu vasiyet, çoluk - çocuğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade, onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor. Başta gerçek Türkün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert, kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes... Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte, bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerlerinde bir hakkım varsa, Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslâm dâvasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese... …...

Beni, ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi, İslâmî usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada, umumi vasiyette de belirtilmesi gerek bir noktaya dokunmalıyım: 1935 yılında, Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum. Bu yazı, kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak, zamanenin bize aykırı, meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslâmî tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar, kalem istediler ve üstüne öz elleriyle «altın ile yazılacak yazı» buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi, bütün eserlerimin tasdiknamesi olarak kefenime iliştirsinler... Nasıl, nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir. Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça, biricik dileğini, Ankara'da, Bağlum Nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın… Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malûm… Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum… Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna… Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Ne de, kim olursa olsun, kadın… Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam!.. Ve “bid’at” belirtici hiçbir şey!.. Başucumda ne nutuk, ne şamata, ne medh, ne şu, ne bu… Sadece Fâtiha ve Kur’ân… Mezarımda İlâhî ve ulvî isi ve sıfatlardan ve benim beşerî ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak… Mevlid de istemem!.. Onu, uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur’an… Şimdi sıra en büyük dileğimde… Müslümanlardan, eğer bu dâvada hizmetim geçtiğine inanan varsa, şunları istiyorum: Her ferdin, herhangi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın, benim için “Necip Fazıl’ın kaza borcuna karşılık” niyetiyle bir günlük (5 vakit) namaz kılması ve yine bir gün oruç tutması… Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadınca caizdir ve aynı içtihad Hanefilerce de rahmettir. Her ferdin, en aşağı 100 Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi… 70 bine dolması lâzım… Bir de üzerimde hakkı, olanların bunu Allah rızası için helâl etmeleri… Ölünceyedek, üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını, nereye, hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı Müslümanlardan bekliyorum. “Şey’en lillâh” tabiriyle bana Allah için bir şey veriniz! Yardımınızı esirgemeyiniz! Allah, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!.. Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmş divanesi olarak arada bir hatırlayınız! Son gün olmasın dostum, çelengim top arabam;
Alıp beni götürsün tam dört inanmış adam!
Adalet ve Merhamet Timsali Osmanlı Numan A. Ünal Osmanlı Devleti’nin adalet ve merhametini gösteren Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki bazı belgelerin özetini aşağıda sunuyoruz:

-------------------------
Darülaceze binası içinde Katolik cemaatine mahsus bir kilise bulunmadığı Fransa Sefareti tarafından bildirildi. Bunun üzerine kilisenin kurulması için gerekli izin ve emir verildi.
BOA.A.MKT.MHM 705/5-2
Tarih:1896
------------------------
İslimye sancağında Bergos kasabasında bulunan ve ahali tarafından inşa edilmekte olan rum kilisesinin tamamlanmasına güçleri yetmediği ve bu ahalinin fakir hallerinden dolayı kendilerine beş bin kuruş yardım edilmesi hususunu arz ederim. Talepte bulunan ahaliye bu istedikleri miktar yardımın yapılması uygundur.
BOA. İ. Hâriciye 14039
Tarih: 1869

------------------------Maruniler için Osmanlı kurumu olmak kaydıyla Roma’da yaptırılması düşünülen okul için on bin frank kadar yardım yapılsın.
BOA. İ. Meclis-i Mahsûs 5242
Tarih: 1891

------------------------

Beykoz’a bağlı Polonezköye’nde, Bezm-i Âlem Vâlide Sultân Vakfı’na ait olan bir arsaya, ahşap bir mektep ile bir kilise ve üzerine bir çan kulesinin yapılmasına izin verilmiştir.
BOA. MV 232/104-1 ------------------------Padişahımız ve veli nimetimiz efendimiz, Saltanatınızın başından bu yana Yüce devletiniz sınırları içinde bulunan kilise, manastır ve onlara bağlı arazi, emlak ve diğer ibadetgâhlarımıza mahsus muafiyet ve imtiyazların her zaman yürürlükte olacağını Patrik kullarına hitaben fermanınızla bildirdiniz. Bu fermanınız Patrikhane’de, İstanbul’da bulunan bütün metropolit, dini liderler ve esnaf temsilcilerinin huzurunda açıldı ve okundu. Sonsuz memnuniyet ve şükranlarımızı arzediyoruz.
BOA. İ. Hâriciye 4835_1
Tarih: 1853 ------------------------Yenişehir-i Fener’de öteden beri her hafta Pazar, Çarşamba ve Cuma günleri kurulan pazarın; Pazar günleri halkın yortu gününe rastladığından sadece Çarşamba ve Cuma günleri kurulması ve Defterhâne-i Âmire’deki kaydının da değiştirilmesi hususu emrim olmuştur. Gerekli yerlere bildiresin.
BOA. Tahvil Defteri 30, s. 610
Tarih: 1847 ------------------------

İsveç kralı Karlos’tan gelen mektup; Yüce devletinize sığınarak Bender kalesi yakınlarında geçirmiş olduğum sekiz gün içerisinde Bender Kalesi muhafızı Yusuf Paşa tarafından şahsıma gösterilen saygı ve alakadan dolayı son derece mutlu oldum. Allah seni muhafaza etsin. Sağlık ve sıhhatte kalman samimi dileğimdir.
BOA. Nâme-i Hümâyûn Defteri 6, S. 182-184
Tarih: 1709  ------------------------Âsitaneme (kapıma) gelip yüz sürerek ellerinde mevcut olan Hazreti Peygamber ve Hazreti Ömer’den bu yana Kudüs-i Şerif’teki Hazreti İsa’nın doğduğu Beytüllahm Kilisesi, Kamame Kilisesi vb. kutsal mekânlar ile ilgili sahip oldukları hak ve imtiyazları yeniden talep eden Kudüs Rum Patriği Atnasyos ve ruhbanlarına aynı imtiyazları verdim. Bunları kimse rencide etmesin. Kim ki bu hükmü feshederse Allah’ın ve Rasûlunun hışmına uğrasın.
BOA. Kilise Defteri 8/6
Tarih: 1458  ------------------------Kudüs-i Şerîf Beyine ve Kadısına hüküm ki; Molla Sıyamî gelip haber verdi ki; Kudüs-i Şerif’de bulunan Mescid-i Aksâ, Sahratullah-i Müşerref (Kubbetü’s Sahra) ve Hazreti İsa’nın Kabri gibi kutsal mekanlara ibadet ve ziyaret için gelen bazı kadınlar o mekanları kirletip, edebe aykırı davrandıklarını duyup buyurdum ki; Emrim oraya vardıktan sonra bu gibi davranışlara kesinlikle izin vermeyin. Şayet bunun aksini duyarsam bilesiniz ki görevden alınmakla kalmazsınız. Sen ki kadısın bu emrimi sicile kaydet ki senden sonra gelen kadılar da bu emrime uysunlar.
BOA. Mühimme Defteri 5, hüküm 191
Tarih 1565  ------------------------Padişahımızın Kudüs-i Şerif’te yaşayan Habeş rahip ve rahibelerinin ayinlerini yapabilmeleri için sur dışında bir kilise inşasına müsaade etmesi Habeş kralı Yuhanna ve halkın memnuniyet ve şükranlarına sebep olmuştur.
BOA. Y. A. Hus 194/19
Tarih: 1886  ------------------------Yenipazar sancağında bulunan Taşlıca kazasına tabi Princan mevkiinde Hıristiyan ahali tarafından inşa olunan kilisenin, noksanlarının tamamlanması için devletçe yapılan yardımdan dolayı ahalinin Sırpça teşekkür mektubu.
BOA. İ. Hâriciye 15049-3  ------------------------Maddi sıkıntı içinde bulunan Ermeni Katolik Patrikanesi’ne yarım yapıldığı.
BOA. İ. Mâliye 1313.c./7
Tarih: 1895  ------------------------İstanbul’da yaşayan Ermeni ve Rumların evlilikleri esnasında gereksiz vergi alınmaması ve fakir halkın korunması.
BOA. Müzehhep Fermanlar 449/4
Tarih: 1793  ------------------------Beyrut ve Cebel-i Lübnan’daki muhtaçlar ile yetimhaneler için umumi mutfak açılıp erzak dağıtılması hususunda Meclis-i Vükelâ’da karar alınmıştır.
BOA. MV 207/17  ------------------------Hindistan’da kıtlık çeken halka, Aydın depremzedeleri için düzenlenen iane biletleri gelirleri ile Bağdat ve Basra tarafından yeterli miktarda zahire satın alınmıştır. Ayrıca onlara yardım amacıyla iane biletlerinden bol miktarda Sultan İkinci Abdülhamid tarafından satın alınarak bedeli Hindistan Müslümanlarına gönderilmiştir.
BOA. İ. Hus 1318M/9
Tarih: 1900  ------------------------Belgrat Vâlîsi Vezîr Ali Paşa’ya hüküm ki Devlet-i Aliyle ile Roma İmparatoru arasında barış anlaşması yenilenip himayemize sığınan Tamışvar ve Belgrad civarında bulunan Kurslar, Sofya’da uygun bir yerde iskân edilsin. Yol boyunca bütün ihtiyaçları giderilsin. Sıkıntı çektirilmesin ve zorda bırakılmasın.
BOA. Mühimme Defteri 100, hüküm 2807
Tarih: 1699  ------------------------Macar mültecileri meselesinin halledilmesinden dolayı üç Rum patriğinin gönderdiği teşekkür mektubudur.
BOA. DUİT 75-1/53_2
Tarih: 1849  ------------------------Kırım savaşı sonunda bir kısım Yahudi, Kerç şehrinden Osmanlı topraklarına iltica ve Osmanlı uyruğuna kabullerini rica etmişlerdir. Osmanlı Devleti vatandaşı Yahudilerle mezhep farklılıkları olduğundan kendilerinden bir hahambaşıya bağlı olmak ve diğer hususlarda zabtiye müşirinin idaresinde bulunmak üzere vatandaşlığa kabul edilsinler.
BOA. İ. Hâriciye 6857
Tarih: 1856  ------------------------İspanya’dan kovulan Yahudilerin yerleştirildikleri Edirne’de 1519 yılında yapılan tahrirde (sayım) Katalan, Portugal, Alaman, Mahalle-i Bolya, Toledo ve Aragon cemaatlerinin hane sayıları ve isimlerini içeren sayfalardır.
BOA, Tahir Defteri 77, s. 39-41
Tarih: 1519  ------------------------Sivas’dan Rusya’ya 1864 tarihinde göç eden otuz adet Rum aile, tekrar Osmanlı Devleti’ne sığınmak istemişlerdir. Yeterli imkâna sahip olmadıklarından kendilerine yol harçlığı olarak Tiflis’teki Osmanlı Devleti temsilcisi aracılığı ile ihtiyaçları olan para verilsin.
BOA. İ. Hâriciye 12463
Tarih: 1865  ------------------------Selmas halkı İran’da gördüğü baskıdan dolayı Osmanlı Devleti’ne iltica talebinde bulunmuştur. Bu şekilde Osmanlı hâkimiyeti altında yaşamak isteyen Selmaslılar kendilerine yakın Osmanlı memurlarına müracaat edecek ve mümkün olduğunca huduttan uzak mahallere yerleştirileceklerdir. Ayrıca kendilerine devlet arazisinden karşılıksız olarak yeteri kadar arazi verilecek ve yardımda bulunulacaktır.
BOA. MV 124/22
Tarih: 1909  ------------------------Bergos’daki Rum milletinin ileri gelenlerinin kiliselerinin inşa edilmesi için padişahtan maddi yardım talebi.
BOA. İ. Hâriciye 1403_3
Tarih: 1869  ------------------------Yardım olarak İrlanda fakirlerine gönderilen bin lira İngiltere Elçiliği’ne teslim edilmiş. Bu yardımdan ziyadesiyle memnun olan İngiltere Elçisi Mösyö Velsle özel olarak Bâb-ı Âlî’ye gelip milletçe müteşekkir ve ziyadesiyle memnun olduklarını ifade etmiştir.
BOA. İ. Hâriciye 1847
Tarih: 1847  ------------------------Adapazır Kazâsı Nâibi Debbâğzâde Mevlânâ Mehmed Şerîf’e hüküm ki; Adapazarı’nda eskiden beri haftada bir gün kurulan, ancak o gün Hıristiyan ahalinin ayin günü olduğu için alış-verişe sekte vurmakta ve fakirlerin ticaretlerine mani olmaktadır. Bu sebeple bundan sonra pazarın cumartesi günleri kurulmasını emrettim.
BOA. Tahvil Defteri 30, s. 403
Tarih: 1831  ------------------------Boğdan Voyvodasına hüküm ki: Boğdan’da bulunan vladika, metropolit ve sair papazlar kiliselerinde ayinlerini yapagelmiş iken, şu an dışarıdan müdahale olduğunu bildirdiler. Bunlara zulmedilmesine rızam yoktur. Olageldiği üzere amel olunmasını emredip buyurdum ki: Bundan böyle vladika, metropolid ve sair papazların kiliselerinde icra ettikleri ayinlere ve kendi aralarındaki işlere hiçbir kimseye hatta Rum patriklerine bile müdahale ettirmeyesin.
BOA. Mühimme Defteri 82, hüküm 87
Tarih: 1617  ------------------------Biz Ermeni milleti, Osmanlı Padişahlarının diğer tebeaya olduğu gibi, Ermenilere de pek çok lütuf ve ihsanda bulunduklarına şahidiz. Zaten İslâm ve Ermeni milleti arasında eskiden beri dostluk ve vatandaşlık münasebetleri mevcuttur. Bazı bozguncuların yalan sözlerine rağmen biz de Osmanlı Devleti’nin hizmetinde sâdıkane çalışmaktan geri durmayacağız. Zira Osmanlı uyruğunda olmak, bizim için bir iftihar vesilesidir.
BOA. A. DVN. NMH 34/2_4
Tarih: 1898
Finlandiya'da Yaşayan Kazan Türkleri Naile Binark Dünya'da mevcut Türklerin 76 milyonu Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde; ayrıca Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetlerinde, geri kalanı ise, Rusya, Çin, İran, Afganistan, Irak, Suriye, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan'da ve başka ülkelerde de yaşamaktadır. Avrupa'nın kuzey doğusunda 5 milyon nüfuslu küçük bir ülke olan 1000 kadar Kazanlı Türk yaşamaktadır. Finlandiya'da azınlık halinde yaşayan Kazan Türklerinden başka İsveçliler, Japonlar ve Yahudiler de bulunmaktadır. Bugün, Finlandiya'da yaşayan Türklerin yüzde 99'u kültürce Kazan Türklügü'ne mensup kimselerdir. Ancak, bunlar Kazan ilinin merkezinden olmayıp, bu ilin batı cihetine düşen Nijninovgorod (bugünkü Gorkiy) vilâyetinin Sergeç ilçesindeki Yanapar (Aktok) köyünden gelmişlerdir. Kendilerine has şive ile konuşan ve Kazanlıların Mişer boyunu teşkil eden Türk zümresindendirler. Mişer şivesi Çağatay-Kıpçakça'dan ziyade, Oğuz-Türkmen lehçesini andırmaktadır. Bugün. Finlandiya'daki Kazanlıların yarısına yakın bir kısmı Helsinki'de yaşamaktadır. Diğerleri, Tampere, Javenpaa, Turko-Abo, Koka gibi şehirlerde oturmaktadırlar. Finlandiya, XIX. Yüzyılın başında Rusya’ya bağlı olarak idare edilmeye başladıktan sonra, Şimal Türkleri ticaret maksadıyla buradan itibaren de yerleşmeye başlayarak, ailelerini de yanlarına çağırmışlardır. 1830 yılından beri Finlandiya'da bir İslam Cemaatı'nin mevcut olduğu bilinmektedir. O tarihte Finlandiya, Rusya'ya bağlı bir muhtariyetle idare edilmekteydi. Bu sebeple de, İslâm Cemaati Şimal Türklerinin dinî işlerini idare eden Ufa şehrindeki Müslümanların “Merkez-i Diniye Nezareti”ne bağlı olup, o zamanki Muhtar Finlandiya Hükümeti tarafından tasdik edilmemiş, gayrî resmî olarak faaliyette bulunmuştur. Birinci Dünya Harbi'nden sonra, 1917'de Finlandiya’nın istiklâlini kazanması ve yeni anayasanın ilanı üzerine, İslam Cemaati yeniden teşkilâtlanmak durumunda kalmış ve "Ufa Müslümanlarının Merkez-i Diniye Nezareti"nden ayrılmıştı. Finlandiya'ya yerleşen Kazanlılar, kendi, milli örf ve adetlerini, dini işlerini, sosyal problemlerini halletmek için teşkilatlanmaya başlamışlardır. O sıralarda Finlandiya'da misafir olarak bulunan Sadri Maksudi Atsal Bey bu teşkilatın nizamnâme tasarısını hazırlamış ve 1925 yılında “Kazan Türkleri Finlandiya Cemaati İslâmiyesi"ni kurmuşlardır. Bu cemiyet, Fin Hükümetince de tescil ve tasdik edilmiştir. Nizamnâmeye göre, bu teşkilat Finlandiya'da yaşayan bütün Müslümanların milli-dini işlerine bakacak, çocuklarına milli-dini terbiyenin esaslarını sağlamak üzere gerekli tedbirleri alacaktır. Bu teşkilat, hükümet nezdinde geniş haklara sahip olduğu gibi, resmi mahiyette icraatta bulunmaktaydı. Dini ve medeni nikâhların akdi, ölüm, doğum ve nikâh istatistikleri teşkilâtın resmi vazifeleri arasındaydı. Kurulduğu zaman ancak dini bir teşkilat olan bu cemiyet, ihtiyaçların çoğalması ile, kültür işleri ile de meşgul olmaya başlamıştır. Finlandiya'da din öğretimi mecburî olduğu için Fin okullarına giden Kazanlı Türk çocuklarının din dersi notları cemiyetin açtığı kurslarda başarılarına göre verilmektedir. Cemiyet, ayrıca anadil kursları da açmıştır. Finlandiya'da, Kazanlılar tarafından kültür, spor ve başka yeni teşkilâtlar kuruldukça, cemaat bunları himaye etmiş, maddi yardımda bulunmuş ve devamını sağlamıştır. Ayrıca, 1949 yılından başlayarak "Mahalle Haberleri" adı altında bir dergi neşretmekte olup, bu dergi kendileri için olduğu kadar, diğer Türkler için de dışarıya açılan bir penceredir. Bu dergi, cemiyetin uzun yıllar reisliğini yapmış olan Zuhur Tahir bey tarafından kurulmuş olup, onun döneminde 27 sayı; bilâhare cemaat reisi olan Osman Ali bey zamanında da 3 sayı çıkarılmıştır. Dergide cemaat haberleri, milli ve dinî hayat hakkında çeşitli bilgiler yer almıştır. İslâm Cemaatinin bakımı altında bulunan bir de İslâm mezarlığı mevcuttur. Bu mezarlık Helsinki’nin içinde olup, 1870 yılında hükümet tarafından Müslümanlara verilmiştir. Buraya ilk gömülenin bir Müslüman-Türk subayı olması sebebiyle, Finliler, burayı Müslümanlara ayırmak inceliğini göstermiştir. Ayrıca çeşitli tarihlerde arazi genişletilmiş ve yeni yerler satın alınmıştır. Mezarlık çok bakımlı olup, içinde İkinci Dünya Savaşı'nda Ruslara karşı şehit düşen 18 Kazanlı Türk için bir anıt dikilmiştir. Her yıl şehitler gününde burada da merasim yapılmaktadır. İkinci Dünya Savaşı'nda 1000 kişilik cemaat 130 asker çıkarmış, bunlar Finliler ile birlikte omuz omuza Finlandiya topraklarını Ruslara karşı savunmuşlardır. Finlandiya'da yaşayan Kazan Türkleri ahirete intikal eden yakınlarını bu mezarlığa tamamen İslam gelenek ve göreneklerine göre defnetmektedirler. Bir ikinci mezarlık da Turko-Abo şehrindedir. Finlandiya'da yaşayan Kazanlı Türklerin en büyük meselesi tek tük de olsa gayri Müslimlerle yapılan evlenmeler ve onlardan dünyaya gelen çocuklar konusudur. Cemaat gayri müslimlerle evlenenleri üyelikten silmekte veya eşlerinin cemaat toplantılarına gelmelerine izin vermemektedir. Finli eşlerden doğan çocukların din ve dil derslerine gelmelerine izin verilmekte ise de, bütünlüğün bozulacağı endişesi her zaman hakim bir düşünce halindedir. Ders Kitapları İhtiyacıTürkiye Türkçesi için ders kitaplarının temini Türkiye'den yapılabilmektedir. Kazan şivesi ile hazırlanacak ders kitaplarının ise yeniden yazılması gerekmektedir. Zira, Rusya'dan getirilen kitaplar Kril alfabesi ile yazılmış olması sebebiyle Lâtin alfabesine çevrilmesi gerekmektedir. Üstelikte yakın tarihe kadar eski harfle eğitim yapıldığı, bilâhare lâtin harflerine geçildiği için de ders kitaplarına şiddetle ihtiyaç vardır. Helsinki Üniversitesi'nde Türkoloji bölümünü uzun zaman yürütmüş olan ünlü Türkolog Marti Rasenen'in önce emekli olması ve daha sonra da vefatı ile bu kürsüde, bugün Kazanlı Ömer Daher okutman olarak dersleri yürütmektedir. Üniversitede Türkiye Türkçesi ve Kazan lehçesinde dersler verilmektedir. Ders kitapları meselesinin kısa zamanda halledilmesi gerekir. Bulunduğum yıllar içinde, ilkokullar için 3 ders kitabı atalar sözü ve bilmeceleri konulu 2 kitap hazırlayarak bu ihtiyacı bir dereceye kadar gidermeye çalıştım. Din dersleri de Kazan lehçesinde yapılmaktadır. Kur'an'ın, Fince'ye tercümesi de yapılmıştır. Finlandiya'ya yerleşen Kazanlılar geçimlerini daha çok kürk ticareti yaparak, manifatura mağazaları çalıştırarak temin etmektedirler. Aralarında doktor, dişçi, mühendis, bankacı, hukukçu ve eğitimciler de vardır. Gençler daha ziyade ticaret işinden başka alanlarda çalışmayı tercih etmektedirler. Avrupa'nın Kuzey doğusunda küçük bir koloni halinde yaşayan Kazanlıların hayat seviyeleri iyi olup, milli benliklerini muhafaza etmek için gayret sarfetmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti dışında yaşayan Türk toplulukları içerisinde Finlandiya'da yaşayan Kazanlı Türkler örf ve an'aneleri korumak yolunda hassasiyet gösterdikleri gibi, Türkiye ile de yakın münasebettedirler. Türkiye'den gelenleri Türk misafirperverliğinin gerektiği şekilde karşılamakta, onlara yardımcı olmaya çalışmaktadırlar. Milli bayramlarımızı kutlamakta, Elçilik mensuplarımızı da kendi milli gecelerine davet etmektedirler. Hükümetimiz onların bu gayretlerine karşılık olarak, zaman zaman İslam Cemaatından üyeleri Türkiye'ye davet etmiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın misafiri olarak ülkemizin belli başlı şehirlerini gezmişlerdir. Türkiye'de olan bir felaket onları yürekten üzmektedir. Sporcularımızın başarıları ile övünmekte olup, halen 1956 Helsinki Olimpiyatları'nda Türklerin güreşteki altın yılını zihinlerde yaşatmaktadırlar. Güreşçilerimizin direğe bayrağımızı çektirmeleri ve milli marşımızı çaldırmalarından dolayı duydukları büyük heyecanı yaşlılar ağlayarak her vesile ile anlatmaktadırlar. Bu münasebetle şu hususu ifade etmek isteriz ki, Türkiye'nin Türk dünyası ile olan münasebetlerinin geliştirilmesi bakımından olduğu kadar; Türklüğün istiklâli ve mukadderatı bakımından da, Türkiye Cumhuriyeti dışında yaşayan Türk toplulukları ile yakından ilgilenmemiz, dilde, ilde, fikirde işbirliğine girişmemiz takdir edileceği üzere çok büyük önem arzetmektedir.
Misyoner Bir Kadının Kaleminden Abdülmecid Hân’ın Bursa Ziyareti Eliza Schneider (Tercüme: Neşe Akın) Amerikan vatandaşı Eliza Schneider, kocası Benjamin Schneider ile misyonerlik faaliyetlerinde bulunmak üzere 1833 yılında Bursa’ya geldi. Misyonerlik faaliyetleriyle ilgili hazırladığı raporları birer mektup şeklinde Amerika’daki Alman Protestan Klisesine gönderdi. Bursa’da kaldığı yıllarda, şehre gelen Abdülmecid Hân’ın ziyareti ile alakalı da bir mektup yazdı. Aşağıda bu mektubun Türkçesini sunuyoruz.                                                                                                                                                                                                                                                                        Editör Sevgili Dostlarım, Şimdiye kadar Sultanın bu şehri şereflendirdiği ziyaretinden bahsetmedim sizlere. Başka herhangi bir ülkede, herhangi bir durumda böyle bir ilgi ve heyecana tanık olmamıştık. Majestelerinin gelişinden neredeyse bir ay önce şehirde hummalı bir hazırlık başlamıştı. Hemen hemen herkesin yüzünde heyecanlı bir tebessüm vardı ve herkes attığı adıma dikkat ediyordu. İstanbul'dan özel olarak bu ziyaret sebebiyle gelen iki üç paşa bu önemli konuk için yapılan hazırlıklara nezaret ediyor ve sağa sola emirler yağdırıyordu. Farklı vazifeler üstlenen binden fazla işçi çalıştırılıyordu. Paşanın Bursa'daki konutu büyük bir ihtimamla yenilendi. Uludağ'ın yakınlarına muhteşem bir köşk (sayfiye evi) kuruluverdi. İkisi de güzelce boyandı ve hem dışları hem de içleri zevkli bir şekilde döşendi. Şehirde pek çok düzenleme yapıldı. Şehrin iki limanı olan Gemlik ve Mudanya'ya uzanan 25 ve 30 kilometrelik iki yol düzenlendi. Engebeler kaldırıldı, çukurlar dolduruldu ve tepeler düzlendi; en azından belli bir seviyeye getirildi. Sultanın teşrif edeceği gün binlerce insan sokaklara dizildi. Sultanın geçeceği beş kilometrelik yolun üzerindeki evlere doluşanlar pencerelere üşüştüler. Bu insanların arasında kalmaya başladığımızdan bu yana böylesine bir heyecana şahit olmamıştık. Burası artık imparatorluğun başkenti olmadığı için hüküm süren Sultanlardan hiçbiri şimdiye kadar burayı ziyarete gelmemişti. O günün sabahında Sultanın Bursa’ya doğru yola çıktığı ve öğleden sonra şehre varmasın beklendiği yönünde haberler ulaştı. Bir tellâl Sultanın yaklaşmakta olduğunu halka duyurdu. Yollar sanki haşmetmeaplarının atının basmasına uygun değilmiş gibi kumla kaplandı. Ve Sultanın gideceği her yere temiz kum serpilerek hazırlıklar tamamlandı. Silahlı kuvvetleriyle birlikte Sultana nezaret edecek olan Bursa Paşası, cüppeler içinde çok sayıda rahiple birlikte Rum ve Ermeni piskoposları ve Bursa’da ikamet eden yabancıların ileri gelenleri Sultanı karşılamak üzere hazır bulundular. Farklı milletlerden çocuklar da güzel elbiseler içinde karşılama komitesindeki yerlerini almıştı. Beyaz elbiseleri ve mavi kuşaklarıyla Rum çocukları ellerinde küçük birer çelenk taşıyordu. Sultanın peşi sıra şehrin içine doğru ilerlerken bu mutlu vesileden duydukları sevinçlerini ifade eden bir şarkı söylediler. Müslümanlar, Ermeniler, Katolikler, Rumlar ve Yahudiler bu uçsuz bucaksız karşılama komitesinin bir bölümünü oluşturuyordu. Bu muhterem ziyaretçi top atışlarıyla ve saray bandosuyla karşılandı. Haşmetmeapları ağır ağır şehre yaklaşırken hükümdarı korumakla görevli 40 kişilik hassa kıtası çift sıra halinde ön safta ilerliyordu. Önden ve yanlardan hassa kıtasıyla koruma altına alınmış Sultan, altın işlemelerle donatılmış atının sırtında belirdi. Haşmetmeapları muhteşem altın nakışlarla bezenmiş askeri bir üniforma giyiyordu. Siması pek çarpıcı sayılmazdı. Halim selim bir ifadesi vardı. Hiç itici değildi. Sultanın arkasından paşalar, subaylar ve 200 süvari eri geliyordu. Onların ardında da her zümreden vatandaş ve halk yığını vardı. Muazzam miktarda eşya getirilmişti. Bunların arasında diğer pek çok kıymetli öteberinin yanı sıra bu seyahatin masraflarını karşılamak üzere 12 at yükü yeni basılmış sikke olduğu söyleniyordu. Sultanın şehri ziyaret ettiği süre boyunca pek çok hediye verilmişti. Din adamları, okul çocukları, askerler ve diğer pek çok zümre Sultanın lütuflarından istifade etmişti. Sultanın ziyareti sona erdikten sonra kaldığı sarayda ya da köşkte başka kimsenin ikamet etmesi beklenmiyordu. Aynı kaide gereğince Sultanın bindiği muhteşem atlar ya da tekneleri de başka hiç kimse kullanamıyordu. İnsanların zihninde bunların mukaddes olduğuna dair bir inanç vardı. Ancak Sultan şehirden ayrılırken sarayının kendisine nezaret eden paşanın hizmetine mahsus söylemişti. Köşke ise göz kulak olmak için bodrum katındaki odalardan birinde kalan bir adam ve karısından başka kimse yerleşmemişti. En sonunda hanedan mensupları şehirden ayrılmak üzere gerekli hazırlıklarını tamamladı. Gidişleri de gelişleri gibi bir hayli coşkulu ve tantanalı oldu. Yoksulara para saçıldı; ancak paraları saçma vazifesini üstlenenler zahmetlerinin karşılığı olarak muhtemelen kendilerini cömertçe ödüllendirdiler.
Günümüzde Türk Dünyası ve Meseleleri Prof. Dr. Sabahattin Zaim Türk Dünyası bugün geniş bir coğrafi alana yayılmış bulunmaktadır. Balkanlar’da Bosna’dan başlayıp, Sancak, Kosova, Makedonya ve Türkiye üzerinden Kafkasya ve Türkistan’ın nihayetinde Moğolistan ve Çin’in içlerine kadar hemen kesintisiz bir şekilde uzanan sahada çeşitli Türk boyları yaşamaktadır. Eski Sovyetler Birliği’nin ve Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Bosna-Hersek, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Tacikistan bağımsızlıklarını ilan ederek Birleşmiş Milletler’e üye olmuşlardır ve diğerleri de bu süreç içindedir. BDT(Bağımsız Devletler Topluluğu) içinde diğer Türk boylarının topluca yaşadığı yerler: Tatar, Başkırt ve Çuvaş boylarının ve Fin-Uğur kavimlerinin yaşadığı İdil-Ural Bölgesi, Yakutistan ve Altay dağları ile Baykal gölü arasındaki Altay, Hakas ve Tannu Tuva Bölgeleridir. Orta Asya ve Kafkasya’daki bağımsız cumhuriyetler, muhtar cumhuriyetler ve özerk bölgelerde yaşayan ve sayıları 32’yi bulan Türk kökenli halkların toplamı tahminen 120 milyonu, yerleştikleri coğrafyanın büyüklüğü ise 7,8 milyon km2’yi bulmaktadır.  Eski Yugoslavya ve Sovyetler birliği dışında Polonya’da, Romanya’nın Dobruca ve Baserabya bölgelerinde Bulgaristan’ın Deliorman, Mestanlı, kızanlık, Filibe, Plevne ve Varna Bölgeleri’nde, Yunanistan’da Batı-Trakya’da, Irak’ta Kerkük havalisinde, Suriye’de Azez, Münbiç ve Lazkiye bölgelerinde, bazı Ege adalarında, Kıbrıs ve Türkiye’de ve Afganistan’da Türklerin’in yaşadığını görürüz. Kısaca Türk boyları, Çin’den Avrupa ortalarına kadar uzanan ve Avrasya olarak adlandırılan bu geniş coğrafi bölgeye yayılmış durumdadır. Türklerin Tarihi Bir Bütündür Türkler’in tarihi incelenirken mazinin herhangi bir devresinde ayrı yerlerde başka başka Türk topluluk ve devletlerini müşahede etmek mümkün olduğundan, Türk tarihi denilince, tek bir topluluğun belirli bir coğrafyadaki tarihi değil, Türk adı ile veya hususi adlarla açılan ve ayrı hükümdar ailelerinin idaresinde görünmekle beraber, dili, dini, töresi ve ananeleri ile aynı milli kültürün sahibi olan Türk topluluklarının çeşitli bölgelerde ortaya koydukları tarihlerinin bütünü anlaşılmaktadır. Günümüzde bu geniş coğrafyaya dağılmış olan Türk toplulukları arasında dil, yaşayış, milli kültür, gelenek ve benzeri bakımlardan çok büyük ayrılıklar görülmemektedir. Zengin ve köklü Türk tarihin ilmî yollardan araştırılıp öğrenilmesini fevkalade güçleştiren bu hadiseyi bir bakıma, Türk milletinin dünya tarihinde derin iz bırakan kudret, tesir ve faaliyeti ile izah etmek mümkündür. Dünyanın çok geniş bir coğrafyasında güçlü bir nüfus dinamiğine sahip olan, ancak siyasi bakımdan farklı bölgelerde yaşayan Türkler, son yıllarda Dünyamızın sosyo-ekonomik ve politik yapısındaki hızlı tahavvüllerden şimdilik müspet bir şekilde etkilenmişlerdir. Özellikle, Sovyetler birliği ve Yugoslavya’nın dağılması, bu iki ülkedeki Türk boylarının bağımsızlıklarını kazanmalarına imkân sağlamıştır. Irak’taki gelişmelerden oradaki Türkler için müsbet bir netice sağlanabilirse sevindirici olur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de sosyo-ekonomik ve kültürel yönden bağımsızlığına kavuşması dünyaca tanınmasını sağlayacak bir siyasi çözüme ulaşılması beklenmektedir. Tabiatıyla bu intikal dönemi zor bir geçittir. Saray Bosna’da, Sırplar’ın; Karabağ ve Nahcivan’da Ermeniler’in giriştikleri işgal, kıtal ve vahşet tabloları bu geçiş döneminin öyle pek sakin bir süreç içinde cereyan etmeyeceğini gösteren işaretlerdir. Temennimiz ve arzumuz diğer bölgelerde benzer olayların vukua gelmemesidir.    Asrımız milletlerin hürriyetine kavuştuğu bir çağdır. İkinci Dünya Harbi’nden bu yana batı ülkelerinin müstemlekesi durumunda bulunan Afrika, Güney Asya, Orta Doğu ve Güney Amerika ülkeleri birer birer siyasi istiklâllerini elde etmiş, bilâhare iktisadi istiklâllerini sağlama mücadelesine girişmişlerdir. 20. Asır Türklerin Esaret Çağı Hürriyet asrı olan çağımızda büyük çoğunluğuyla esarete düşmüş ve büyük çoğunluğu esarette bulunan en büyük etnik grubun Türkler olduğunu görürüz. Evet çok acı bir gerçek olarak 20. asırda yeryüzündeki etnik gruplardan Türkler’in ekseriyeti esir milletler safında bulunmaktadır. Batı ülkeleri çeşitli tarihi ve kültürel sebeplerle bugüne kadar Türkler’in esaretini bir mesele olarak benimsememiştir. Komünist ülkeler ise Türkleri ezmekle meşgul olmuştur. Yegâne hür Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti, yani devletimiz kendi kısır dış politikası ve iç çekişmeleri sebebiyle bu konuya lâyıkı veçhiyle eğilmek ve hatta kedi lehine istismar imkânını dahi bulamamıştır. Halbuki başka devletlerin idaresinde bulunan Türkler’in çoğu esir millet durumunda bulunmaktadır. Meselâ: Kafkas, Kırım, İdil – Ural, Kazan Türkleri Rusya’nın idaresindedir. Balkan Türkleri ise Bulgaristan, Yugoslavya ve kısmen Romanya’da komünistler devletlerce ezilmiş ve ezilmeye devam etmektedir. Şu anda Türk dünyası içinde zahiren de olsa, istiklalini elde edememiş son tek yer Doğu Türkistan’dır. Çin’in işgalinde bulunan bu topraklarda yaşayan Türkler, bulundukları bölgeye kendi adlarını dahi vermelerine imkan tanımayan totaliter komünist Çin rejimi altında yaşamaktadır. Bir yandan asimilasyon politikasıyla, diğer yandan nükleer denemelere sahne olmasıyla, Doğu Türkistan maddi, manevi, hem fiziki hem de sosyo-ekonomik ve politik yönden çevre kirlenmesine maruz bulunan bir Türk bölgesidir. Batı Trakya Türkleri, Yunan hükümeti tarafından çeşitli baskılar altında tutulmaktadır. Komşu ve kardeş ülkeler olan İran, Irak, Suriye ve Afganistan Türkleri’nin dahi iç açıcı şartlar altında bulunmadığı bir gerçektir. Türk Gençliğinin İdeali Olmalı Türk Milleti’nin ve Hassaten Türk genliğinin bu konularla, ilmî, insani ve meşru milletlerarası kaideler çerçevesinde ilgilenmesi bir zarurettir. Mevzubahis olan, yeryüzündeki Türkler’in, en az bir Kongo, Zanzibar, Tanzaniya, Seylan, Nikaragua ve Vietnam halkı kadar hürriyet içinde yaşamağa ve kendi kendini idareye lâyık olduğunu hatırlamak, kabul etmek ve gerçekleşmesi için fikri gayret göstermektir. En ilkel denen kabileler istiklâline kavuşurken parlak bir geçmişe sahip olan Türk milletlerinin aynı hakka sahip olmasını istemek, insan haklarını savunan her fert için bir zaruret teşkil eder. Her Türk milleti istiklâlini kazanıp, kendi devletini kurmak ve kendi kendini idare etmek hakkına sahip olmalıdır. Böylece yeryüzünde birçok bağımsız Türk Devleti daha kurulmuş olacaktır. Anadolu Türkü’nün yapacağı şey, bu kardeş millet ve devletlere ticari ve kültürel bağları artırmak ve yeryüzünde insanların refahı için çalışma idealini gerçekleştirmektir. Konuyu bu ana hatları içinde ele alırsak, her Türk gencinin, hürriyet ve demokrasi ideali yönünde yeryüzündeki bütün esir milletlerin ve fakat kendisine en yakın olan ve kendisinden gayrı ilgileneni çok az olan esir Türk milletlerinin meseleleriyle, ızdıraplarıyla ilgilenmesi vazifesidir.Yapılacak şey fikrî, ilmî ve kültüreldir. Anadolu dışındaki Türkler’in durumlarını devamlı takip etmeli, geçmişte bu ideal uğrunda mücadele edenleri hatırlamalı ve yeni gençliğe tanıtmalıyız. Çalışma şartları bugün için elverişli olmayabilir, fakat konuyu milli şuurumuzda canlı tutabilmeliyiz.
Irak’taki Yetimlerimiz Ahmet Kabaklı Yetimlerimiz Bosna'da, Kosova'da, Batı Trakya'da: Irak'ta, Nahcivan'da, Kıbrıs'ta yetimlerimiz. Bunlar, Osmanlı İmparatorluğu "med" halindeyken, dünyayı kaplayan fakat sonunda "cezîr" haline (med-cezîr: gel-git) düşerken, oralarda bıraktığımız kardeşlerimizdir. Bugün artık engeller kalkmış gibidir. Oralara gidemez-sek bile ziyaret, seyahat, ticaret, kültür alışverişleri yaparak, onlarla kaynaşmamız, her zaman mümkündür. İşte, bu geleceği görenler, ümitleri kökünden kazımak için, Irak'ta, Abhazya'da, Karabağ'da, Sırbistan'da bıraktığımız yetimleri hepten yok etmek için, Supları, Taşnakları, Yunanlıları ve başka canavarları üstümüze saldırtıyorlar. Bugün Kafkas'lar, Balkanlar, Ege, Akdeniz, Güneydoğu ve her yanımızda, hepten başlatılan Türk-Müslüman katliâmının sebebi budur. 21 Eylül günü, "Türkiye" takviminde, 23.3.1991 tarihli bir yazımı görünce, hoşlandım ve şuna dikkat ettim: Meğer teşhisi, 15 yıl önce koymuş ve birçok kez yazmışım. Türkiye Irak'a dostça yaklaşmalıdır fakat ne yaptığını bilerek yaklaşmalıdır. Asla ABD'nin, falan filanın çıkarları ve Çekiç Güç'ün arzuları doğrultusunda değil, fakat yurd içinde ve dışında, millî çıkarlarımızı kurtaracak Türk-Kürt-İslâm kardeşliği açısından yaklaşmalıdır. Kuzey Irak çatısındaki Türk varlığının, hem Kürd'ü, hem Arab'ı, hem Şiî'yi, hem de Hristiyan unsurları koruyacağı şuuru ile yaklaşmalıdır. Osmanlı babamızın Musul'daki durumu gibi tıpkı... Önce adı geçen yazımın hatıra bölümünü size sunayım: Bundan 15 sene önce bir münasebetle Bağdat'a çağrılmıştık. İki arkadaşla, bir gün 'sabah namazı'nı müteakip, bekleyen bir arabaya binip, Albay Abdullah Abdurrahman'ın evine gittik. Yanında, o zamanki “Türkmen Kardaşlık” hareketinin beyni olan Dr. Necdet Koçak vardı... Biz, İstanbul'dan iki gazeteci, bir profesör, 'onlar da Kerkük'ten üç kişi, Türkiye-Irak, Türk Dünyası genişliğince sohbet eyledik. İlk ve son görüşmemizmiş. Saddam, esasen peşinde dolaştığı bu yiğit insanları, 1980'de astırdı. O gün, Abdullah albayın evinde konuşulanlardan, yalnızca iki cümleyi vurgulayayım. Albay: - Hele Türk bayrağı, şu Zaho'dan bir görünüversin... Vallahi... Kerkük Musul, hattâ Bağdat halkının yüzde sekseni, ya kendilerinin ya ana baba, dedelerinin Türk olduğunu hatırlayacaklar. Sandıklarından Osmanlı beratları çıkacak. Rahmetli Doktor da şunu ekledi: - O zaman, asıl bizim Kürt kardeşler çok sevinecekler. Çünkü, Türkiye'deki Kürt'lerin her türlü mevkie gelmesindeki ayrımsızlık, okuma, seyahat, yerleşme, ticaret hürriyeti ve her türlü rahatlıklarını işittikçe nasıl imrendiklerini biliyorum. - Ah! Allah'ım, bizi de bir gün Türk idaresine kavuşturacak mısın? diye, dua ediyorlar.
Türkiye’de Türkoloji Prof. Dr. Fahri Unan Bugün Türklük bilimi olarak da isimlendirilen Türkoloji tâbirinin muhtevâsı ve şümûlü konusu Türkiye’de hâlâ açıklığa kavuşturulamamış gözüküyor. Türkoloji denince, sâdece Türk dili üzerine yapılan araştırmaları ve incelemeleri mi anlamalıyız, yoksa umûmî mânâda Türkleri ilgilendiren bütün bilgi dallarını mı düşünmeliyiz?

Türkiye’deki Türk dili mütehassıslarının mühim bir kısmının, Türkoloji kelimesini bir terim olarak münhasıran Türk dili araştırmalarıyla sınırlamayı tercih ettikleri söylenebilir.Bugün Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, Türk bilim adamlarının önüne gerilen “demir perde” büyük ölçüde aralanmıştır. Artık Türkiye dışı Türk dünyasına, Türkçe’nin muhtelif lehçelerinin konuşulduğu bölgelere gidiş-geliş imkânları artmıştır. Dolayısıyla Türkiye Türkü bilim adamlarının bu bölgelere giderek, araştırmalarını mahallî zeminde fırsatları vardır. Söz konusu bölgelere gidiş-gelişler eskisine nispetle hayli artmış olmasına rağmen, bunlar rastgele, tesâdüfî ve sistemsiz; belirli bir plân çerçevesinde gerçekleştirilemediğinden, en mühimi de maddî açıdan ciddî destek görmediğinden, arzulanan netîceler alınamamaktadır. 

Türkiyat Enstitüleri Yetersiz

Ülkemizin muhtelif üniversitelerinde isimleri “Türkiyat Enstitüleri” olan kuruluşlar bulunmasına rağmen, bunların müstakil kadoları, bütçeleri, yönetimleri ve hepsinden mühimi sistemli ve plânlı çalışma hedefleri bulunmadığından; dahası târih veyâ edebiyat bölümü hocalarının kendi bölümlerindeki vazîfelerinden artan zamanlardaki mesâîlerine muhtaç durumda bulunmalarından dolayı, bu tür kuruluşların ciddî mânâda bir işe yaramadıklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Benzer bir durum, yine Türkoloji’nin çalışma alanı içinde değerlendirilmesi gereken Türk tarihçiliği için de geçerlidir. Türkiye’de tarihçilik, ağırlıklı olarak Osmanlı dönemini, onun da son yüzyılını incelemeye hasredilmiş gibidir. 

Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemi üzerine yazdığı eserlerle kendisini dünya çapında kabul ettirmiş kaç tarihçimiz vardır? Bu sahada merhum Osmanlı Turan’ın yeri doldurulamamıştır. Fuat Köprülü gibi, bir ayağı edebiyatta, bir ayağı tarihte; bir taraftan Anadolu Selçuklu döneminin muhtelif konularını, öte taraftan Osmanlı’nın muhtelif meselelerini inceleyen; bütün bunlara ilâve olarak önümüze yeni metodolojik perspektifler sunan ikinci bir şahsiyetimiz de gözükmemektedir. Mevcut gidiş, yeni Ömer lütfü Baran’ların, yeni Halil İnalcık’ların yakın gelecekte yetişebileceği konusunda hiç de ümit vaat etmiyor.

Selçuklu dönemine nispetle Osmanlı döneminin daha fazla incelendiği söylenebilir. Zengin malzeme sunma imkânı ile Osmanlı döneminin muhtelif meseleleri münferit çalışmalar halinde ele alınmakla birlikte, bu alanda da daha ziyâde tahrirlere veya sicil kayıtlarına dayalı klâsik dönem ekonomisi ve sosyal yapısı üzerinde durulmakta; Osmanlının asıl incelenmesi gereken eğitim, din, fikir, kültür ve zihniyet dünyası ciddî mânâda, isimleri bir çırpıda sayılabilecek az sayıdaki ilim adamı tarafından çalışma konusu yapılabilmektedir. 

Bu çok mühim alanlarda hatırı sayılır çalışmalar yapabilmek için ciddi bir birikim ve donanıma ihtiyaç duyulduğu açıktır. Osmanlı kültür dünyasını iyi tahlil edebilmek için, ciddi bir tarihçilik nosyonu yanında, tarîkat ve tasavvuf hayatından kitâbî İslâm bilgisine kadar sağlam bir İslâmî bilgiye ihtiyaç bulunmaktadır. Sadece bu da yeterli değildir; bir de bunun kadar mühim kaynak dili bilgisi gereklidir. Osmanlı dönemi Türkçesi’nin yanına bir Batı dilini eklemek sûretiyle Osmanlı veya Selçuklu tarihçiliği yapmak mümkün değildir. 

Dolayısıyla, en azından bir Batı dilinin yanında, Osmanlı döneminin eğitim, din, fikir, kültür ve zihniyet dünyasını lâyıkı veçhile inceleyebilmek için Arapça ve Farsça gibi İslâm kültür dünyâsının iki mühim dilinin de –hiç değilse kaynaklardan bilgi derleyecek ölçüde – bilinmesi zarûreti, Osmanlı dönemini çalışma alanı olarak seçen tarihçilerimizi daha az birikim gerektiren konulara yöneltmekte; sadece arşiv materyallerinin dili olan Osmanlı dönemi Türkçesi ile Osmanlı tarihçiliği yapmaya zorlamaktadır. 

Bu alanda dünya çapında ciddî araştırmalar yapan ve eser veren tek ilim adamı olarak bugün aklıma sadece Ahmet yaşar Ocak ismi geliyor. Ne yazık ki, ikinci bir ismi hatırlamıyorum. Çalakalem ortaya konan çalışmaları ise, anmak istemiyorum.

Türkiye’de dünya çapında Selçuklu tarihçisi yetişmemesinin mühim bir sebebi de yine kaynak dili yetersizliği olsa gerektir. Arapça ve Farsça bilmeden ciddî Osmanlı kültür tarihi araştırmaları yapmak nasıl mümkün değilse, iyi bir Selçuklu dönemi tarihçisi olmak da neredeyse imkansızdır; çünkü söz konusu dönemin temel kaynakları Türkçe’den ziyâde bu iki dille yazılmıştır. Bu alandaki yetersizliği, kendilerine meslek olarak tarihi seçmiş kimselerin kâbiliyetsizliklerine bağlamak da mümkün değildir.

Sosyal Bilimlere Önem Verilmedi 

Türk eğitim sistemi ve mevcut üniversite yapısı, tarihin de içinde bulunduğu sosyal bilimleri ciddiye almamış ve bu alanların önünü açacak imkânları, belki de bilerek, hazırlamamıştır. Türk eğitim sisteminin ve üniversite zihniyetinin gözde çalışma alanları, fen bilimleriyle sınırlandırılmış gibidir. Sosyal bilimler ise Cumhuriyet tarihi boyunca üvey evlat muâmelesi görmüştür. Fen bilimleri alanında yetiştirilmek üzere Batı’ya sayısız bilim adamı namzedi gönderilmiş olmasına rağmen, yukarıda sözünü ettiğimiz alanlarda ilim adamı için İran’a veya Arap ülkelerine talebe göndermekten kaçınılmıştır. İdeoloji ve rejim saplantısı ile bundan ısrarla uzak durulmuştur. Kendi imkânlarıyla kendilerini yetiştirmeye çalışanlar ise, ancak imkânlarının ölçüsü nispetinde başarılı olabilmişlerdir. 

Kabûl ediyoruz; en azından metodoloji ve rasyonel bir zihniyet ihtiyâcı Batı’ya talebe göndermeyi gerekli kılıyordu. Ancak, bu metodolojinin ve akılcı tavrın hizmetine verilecek kaynak dillerine de ihtiyaç vardı. Kaynaklara ulaşamadıktan sonra, sadece metodoloji ve Batı ilim zihniyeti tek başına ne kadar yararlı olacaktır?

Şimdiye kadar Türkoloji’nin şu veya bu şekilde daha fazla ilgi alanında görülmüş olan umûmî Türk tarihçiliği de övünülecek seviyede görülmüyor. Dünya çapında adından söz ettiren kaç tane Türkiye dışı Türk tarihi mütehassısımız vardır? Ben bilmiyor. 

Sovyetler Türk Topluluklarının Birbirleriyle İlgilerini Kesti

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan Türk cumhuriyetlerin deki durum da bizden pek farklı değildir. Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da, Türkmenistan’da, Azerbaycan’da, hatta Tataristan’da pek çok tarihçi bulunmasına rağmen, bunların neredeyse tamamı sadece kendi ülkelerinin tarihleriyle ilgilenmektedirler. Mesela, kendi etnik yapılarını oluşturan kabilelerin bütün teferruat bilgilerine sahip olan Kırgız tarihçiler, yanı başlarındaki Kazak tarihi ile ilgili olarak Türkiye’deki Türk tarihçileri kadar bile bilgi sahibi değiller. 

Aynı durum Kazak tarihçileri için de, diğerleri içini de geçerlidir. Sovyet eğitim sistemi, şuurlu bir şekilde, bu Türk topluluklarının yek-diğeri ile ilgilenmesinin önünü tıkamış; mesela Fârâbi’yi Kazaklara, Manas’ı Kırgızlara, Nevâyî’yi Özbeklere, Mahdum Kulu’nu Türkmenlere tahsis etmek sûretiyle, her birine ayrı bir etnik kimlik şuuru kazandırmaya çalışmış ve hatta tarihten gelen kabîle asabiyelerini körükleyerek, birbirinden farklı olduğunu düşünen sunî milliyet oluşturma yoluna gitmiştir. 

Bir zamanlar ortak bir yazı dili kullanan ve dolayısıyla en azından okumuşları birbirini kolayca anlayan Türkiye dışı Türk dünyası, bugün ancak Rusça aracılığıyla yek-diğerini anlar hale getirilmiştir. Buralarda Batı Türklüğü’nün tarihi, Selçuklu veya Osmanlı dönemi hakkında ise, hiçbir şey bilinmiyor dense yeridir. Türkiye Türkçesi bilgileri de tarih bilgilerinden ileri değildir.
Türkiye Merkez Olmalı

Bütün Türkleri ilgilendiren Türkoloji alanında Türkiye’nin merkez haline getirilmesi şarttır. Bizim insanlarımızın bizimle ilgili konular üzerinde mütehassıs olmaları için Batı ülkelerine gitmeleri, oralarda yıllarca tahsil görmeleri gurur kırıcıdır. Bu sebeple, Türkiye’nin Türkoloji’nin merkezi, yani en iyi öğrenildiği yer haline gelebilmesi için bizce yapılması gereken şudur:

Önce geniş imkânlara sahip güçlü bir Türkiyat Enstitüsü kurulmalı; bu enstitü bünyesinde temel Türk lehçeleri üzerinde faaliyet gösterecek kürsüler veya anabilim dalları yahut şubeleri açılmalı; her kürsü, dal veya şubede o alanın bilgilerine sahip yeterli sayıda mütehassıs istihdam edilmeli; bunların bürokratik işlerle uğraşmalarını gerektirmeyecek bir yapı oluşturulmalıdır. 

Bu bilim adamlarının doğrudan eğitim-öğretim faaliyetleriyle meşgul olmamaları ve bütün zamanlarını kendi çalışma alanlarıyla uğraşacak şekilde değerlendirmeleri gerekir. Kendilerine, ihtiyaç duydukları takdirde söz konusu Türk lehçelerinin konuşulduğu ülkelere, gerekirse defalarca gitmelerine, belirli sürelerle oralarda kalmalarına imkân sağlanmalıdır.  Böylece yürütülen araştırmalar ve çalışmalar mahallî alan bilgisi ile takviye olunacaktır. Böyle bir yol takip edildiği takdirde, bir süre sonra, köklü bir Türkoloji geleneğinin kendiliğinden oluşmaya başladığı görülecektir. 
Bu yolla üretilen bilgiler, artık üniversitelere dağılmış bulunan diğer tarihçiler, edebiyatçılar, dilciler, halk edebiyatçıları ve öteki bilim dallarına mensup ilim adamlarınca kolayca kullanılabilecek, tahlil ve terkipler yapılabilecek, eserler kaleme alınabilecektir. İşte o zaman dünyaca tanınmış ve otorite haline gelmiş Türkologlarımız da yetişmiş olacaktır. Aksi takdirde, muhtelif üniversitelerde sınırlı ders saatlerine sıkıştırılmış Türk lehçeleri dersleriyle Türkolog yetiştirmek mümkün olmayacaktır. 

Aynı şekilde, ağır ders yükü altında bütün zamanlarını eğitim-öğretim faaliyetleriyle dolduran veya bürokratik meşguliyetlerle vakitleri hebâ eden ilim adamlarının, ancak boş zaman buldukları takdirde uzmanlık alanlarıyla ilgilenmeleri de Türkoloji’yi geliştiremeyecektir. 
Fatih'in İstanbul’u İskan Politikası Prof.Dr. İsmet Miroğlu Fâtih Sultan Mehmed Hân fethettiği bu güzel şehri, gerçek bir Pâyitaht haline getirmek için, bütün ömrünce çalıştı. Hemen fethin yılı olan 1453’ün Eylül Ayına kadar, Anadolu ve Rumeli Beylerbeylerine gönderdiği Fermânlarla, 5000 ailenin acele, “Derseadet”e ulaştırılmasını istedi. Bursa şer’iyye sicillerinde, bu hususa dair kayıtlar mevcuttur. Hâttâ bazı ailelerin, yerlerini terketmek istememeleri, genç Fâtihi kızdırmış; sırf bunun temini için, 1454 kışını Bursa’da geçirmiştir. Büyük Cihangîr, daha sonra fethettiği bütün beldelerin bazı zengin, sanatkâr ve tüccarlarını da, İstanbul’a yerleştirmeyi âdet edinmiştir… Gâzâ ve savaşlarda esir edilen çiftçi ve ziraat ehlini; şehir dışındaki mümbit arazilere iskân ederek, Derseadetin iâşe meselesini halletmiştir. Anadolu’dan ilk gelenler arasında; Bursalılar                          : Eyüp Sultan’a, Trabzonlular                      : Bâyezid Câmii civarına, Çarşamba Ovası Halkı      : Çarşamba semtine, Tireliler                    : Vefâ semtine,
Kastamonulular                 : Kazancı Mahallesine, Gelibolulular                      : Tersâne’ye, Sinop ve Samsunlular      : Tophane’ye, Eğridirliler                        : Eğri kapıya, İzmirliler                         : Büyük Galata’ya,
Aksaraylılar                       : Aksaray, Konya-Karamanlılar          : Aksaray ve Fâtih semtlerine iskân edildiler. Diğer Müslüman Türkler : Umumiyetle, Üsküdar’ı tercih etmişlerdir.
Avrupa'dan gelenler;
Üsküplüler  : Cibâli tarafına, Yenişehirliler  : Yenikapı sahillerine yerleşmişlerdir. Mora Rumları  : Fener mahallesine Ermeniler  : Lânga, Kumkapı ve Hasköy’e, Yahudiler  : Tekfur-Sarayı ile Çıfıt Kapası civarına iskân edilmişlerdir.
Tayyip Erdoğan'da Necip Fazıl Aşkı Rahim Er "Allah" demenin suç sayıldığı zamanlarda "Allah!" diyen cesur insanlara Allah, rahmet eylesin...M erhum Necip Fazıl Kısakürek'in 31. ölüm yıldönümüyle bu seneki mübarek Mirac Kandilinin milâdî takvimle aynı 25 Mayıs tarihine denk gelmesi ne güzel bir tevafuk oldu. Sevgili Peygamberimizin -sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem- sevdalısı Necip Fazıl'ın, Ebû Eyyûb el Ensârî Hâlid bin Zeyd'e komşu olma bahtiyarlığındaki kabrinde bu güzelliği hissettiği umulur.

Necip Fazıl, henüz yirmili yaşlarındayken Türkiye'de şiiriyle şöhreti yakalamış bir imzadır. O yıllarda kendisine lâyık görülen yüksek takdir cümlesi şudur: "Bir mısraı, bir millete şeref vermeye yeter!"

Necip Fazıl, otuzlu yılları bitirmeden asrın mürşidi kâmili Esseyid Abdülhakim Arvasi hazretlerini tanıma fırsatına kavuşup da san'at ve  tefekkürünü mutlak hakikate göre tanzim edince o muhteşem iltifatı yapanlar, bu defa "sabık şair, kendine yazık etti!" demişlerdir.

O günden sonra en az yarım asır boyunca bu laikçi, Kemalist, körü körüne garpçı, sosyalist ve benzeri çevreler, Necip Fazıl'ı adem'e mahkûm etmiş, yok saymış, hiçbir eserini görmemiş ve göstermemişlerdir. Buna rağmen O, mürşidinden aldığı hikmet, feyz ve ölümsüz hakikat ölçüleriyle donanmış ve bilenmiş olarak yoluna yılmadan devam etmiştir.

Dün kendisini el üstünde tutan imtiyazlı sınıf, Necip Fazıl, şiire devam ettiği, makaleler, piyesler yazdığı, konferanslar verdiği hâlde suskunluklarını asla bozmamışlardır. Bütün sütunlar ve kapılar kendisine kapalıdır. "Hiç olmazsa aleyhimde tenkidler yapın!" demesine rağmen bunu dahi çok görmüşlerdir. 

En büyük eserinin "Çile" ismini taşıması sebepsiz değildir. Necip Fazıl'ın suçu Allah demesidir. Resuller Resulünü şaşmaz rehber kabul etmesidir. Dalkavukluk yapmamasıdır.

Vicdanları kararmışların "Kızıl Sultan" dediği bir sultana "Ulu Hakan" demesidir. Şiir ve tefekkürde zirve bu deha çapındaki kalem, o günden sonra yalnızlığın muhteşem gücünü yakalayarak Allah'a yönelmiş ve kalemi ve kelâmıyla bir yandan yanlışları ayıklamaya çalışırken, diğer taraftan doğruları gün yüzüne çıkartmıştır.

O, artık tek başına mekteptir. Kendisi Anadolu insanını, Anadolu insanı kendisini keşfetmiştir. Yetim kalmış bir milletin sesi ve çığlığı olmuştur. Büyük Doğu mecmuası, kitapları ve şiirleriyle yüzleri, binleri, on binleri yoğurmaya başlamıştır. Hapishanede geçen toplam mahkûmiyet yılları fakülte yıllarından fazladır. Nitekim Vahideddin Han'a "vatan dostu" dediği için hükümlü olarak vefat etmiştir.

Necip Fazıl, azaplara tahammül etmiş ve fakat dâvâsından tâviz vermemiştir. Ama; hiçbir emek zayi olmaz. Üstad, şimdi hayatta değil, fikri ise iktidarda. Bugün Cumhurbaşkanından, Başbakanından belediye başkanına kadar işbaşında olan nesiller, O'nun kaleminin şekillendirdiği kadrolardır.

Recep Tayyip Erdoğan, hemen her büyük mitinginde Üstad'dan şiirler okumakta. Köln Buluşmasında Necip Fazıl'ın Gurbet ismindeki şiirini yine şiirin hakkını vererek nakış nakış yüreklere dokudu.

Necip Fazıl'ın hiçbir eseri olmasa O'na sarsılmaz aşkla bağlı Tayyip Erdoğan yetmez mi? Bu ülkenin Başbakanı, açılan sur gediğini aşıp, köhne Viyana'yı arkada bırakarak Avrupa'nın merkezinde "bu dâvâ artık hor değil, bu dâvâ öksüz değil, bu dâvâ yetim değil!!!" diye haykırmakta Kavganın sırrı da burada. Defterler açılıyor. Görülecek hesap var...
Bu Üçünü Bilen Var mı? Şerafettin Karcı Ramazan-ı şerifi karşılamakta olduğumuz günlerdi… Osmanlı Devlet Arşivleri binasının önünde bir arkadaşla karşılaşmıştım. Kendisi tarihçiydi ve bir arşiv uzmanıydı. Ayaküstü hal hatır sorduktan sonra koluma girdi:  “Gel öğle namazımızı şurada birlikte kılalım” dedi. Nasibimiz çekmiş işte… Gittiğimiz yerde namaz sonrası bir beyefendinin ikinci kattaki odasına çıktık. İçeride bir iki kişi daha vardı. Beyefendi masada heyecan ve hararetle anlatıyordu. Böylesine bir konuşmaya hiç şahit olmamıştım:
Türkî Cumhuriyetlerin kurulduğu 1991’den beri Türk Dünyasıyla ilgili çalışmalarıyla tanınmış bir vakıf yöneticisiymiş… Diyordu ki ülkemizi kastederek:

“Bakın şunu artık net olarak söyleyebiliriz ki bu ülkede kâhtı rical yok... Yani artık adam kıtlığı yok... Her alanda kendi mühendisimiz var, kendi doktorumuz var, kendi pilotumuz var, akademisyenimiz var. Teknolojide, sağlıkta, ekonomide artık dünya ile yarışmadayız...  Bu ülke için müthiş bir başarı...

Ama bu ülkede maalesef ve maalesef ne acıdır ki seksen seneden beri kahir ekseriyet olarak şu üç konuyu hemen hiç kimse bilmiyor: Dilini, Dinini, Tarihini...
Mühendis de, doktor da, tarihçi de, profesör de, siyasetçi de… Kendi dilini, kendi dinini, kendi tarihini tam ve doğru bilmiyor… Okullarda öğrenememiş… Daha acısı bugün için istek duymuyor... Çünkü önemine vâkıf değil... Yani ne kadar önemli olduğundan habersiz...”

Ben bir tarihçi olarak ağzım açık dinlerken o beyefendi heyecanla anlatmaya devam ediyordu:“Bizim ülkemizde bu üç unsur tam ve doğru bilinmediği sürece hiçbir şeyin anlamı olamaz.Şöyle başınızı kaldırıp göklere yükselen minarelere nispet camilere bakın bomboş… Kütüphanelere giden günde on kişiyi geçmez… Sokaklar, stadyumlar, eğlence mekânları, tatil yerleri hıncahınç dolu… Gençlik el bilgisayarlarının içinde kaybolmuş…

O gençler bizim gençlerimiz… Kendi çocuklarımız… Ve çok değil bu yavruların iki kuşak ötesi, ninesi ve dedesi gençliğinde Kur’an-ı kerimi gizli okur, dinini gizli öğrenirdi. Ama inancından asla taviz vermezdi.

Bugün onların torunları her alanda çok başarılı ama işte bu üç sahada yoklar… Yoğuz… Din adına... Dil adına... Tarih adına söyleyebileceğimiz pek bir şey yok... Öyle olduğu için de ne gelişmeleri ne olayları ne geleceği tahmin edebiliyoruz…

Eğer bu yüce millet bu üç unsurda bilgi sahibi olamazsa ne kadar çaba harcarsa harcasın ülke olarak kâhtı rical devam edecektir…”

Dışarı çıktığımızda bu tespitler karşısında tarihçi arkadaş bile hayretler içinde kalmıştı… İşte “asıl problem bu” demişti…
Türk-İslam Tarihinde Selçukluların Yeri ve Önemi Prof.Dr. Abdulkadir Donuk Sünnî"lik âdeta halife ile birlikte Bağdat’ta sarayda hapsolmuş, etrafa "Şiî" temâyüllü kişiler hâkim olmuştur. Ayrıca zengin bir diyar olan Mısır, şiî eğilimli Fâtımî’lerin eline geçmişti. Halife hem bunlardın, hem de Bağdat’taki Şiî eğilimli kişilerin tehdidi altında bulunuyordu. Ayrılık sadece bunlardan ibaret olmayıp, İslâm dünyası küçük-büyük bir sürü devletçiğe de bölünmüştü. Yalnız İran sahasında bir düzüneye yakın devletçik bulunuyordu. Ayrıca bunlar gibi Orta Asya sahasındaki Türk devletleri de birbirleriyle mücadele ediyorlardı.Her ne kadar İslâmiyeti yeni kabul etmiş bulunan Karahanlılar Doğuda cihâd ile uğraşmakta ve İslâm dünyasını o taraftan gelen istilâlara karşı korumakta ise de, Gazneliler ve Sâmanî’lerle de ihtilâf ve savaş hâlinde idiler. Karahanlı âilesi içinde de çatışmalar mevcuttu.İşte böyle bir Türk âleminde Selçuklular taze ve yıpranmamış bir kuvvet olarak ortaya çıktılar. 1040’da Dandanakan savaşı ile Gaznelileri yenerek Horasan’da Selçuklu devletinin temelini attılar. Bu Türkler sünnî akîde ve adaletin temsilcisi idiler. Sultan Tuğrul Bey kısa zamanda binbir entrikanın hüküm sürdüğü İran’ı almış, Bağadat’a kurtarıcı olarak girmiş ve bütün isyancıları ortadan kaldırarak Halifeyi de kurtarmıştı.Sultan Tuğrul Bey’in bu başarısı Türk, İslâm ve Cihân Tarihi bakımlarından da çok önemlidir. Türklerin yeni Müslüman olan bir şubesi gayet kısa zamanda İslâm dünyasında bir hâkimiyet tesis ediyordu ki, bunların siyaset sahnesine çıkışları da çok yenidir. Selçuklular Arapların ve İranlıların elinden İslâm dünyasının liderlik bayrağını almışlardır.Bu olay İslâm tarihi bakımından da önemlidir. Atlas Okyanusu’ndan Çin seddine kadar uzanan İslâm âlemi, önceden mücadele ettiği Türkleri, iktidara davet etmek mecburiyetinde kalmıştır. Hilafet her ne kadar Araplar’da ise de, Sultan Tuğrul Bey’le İslâm dünyasında Türklerin lider oldukları devre başlar. Bu liderlik 1517’de Yavuz Sultan Selim’in hilafeti almasıyla perçinleşir ve 1924’e kadar devam eder.Bu hadise dünya tarihi bakımından da ehemmiyetlidir. İslâm dünyasında Türklerin hakimiyeti ele alarak getirdikleri yeni akidelerle, bağlı oldukları sünnîlik ve dolayısiyle İslâmiyeti kurtardıkları gibi, Batı âlemine karşı da bir üstünlük kurdular. Bizans’ın İslâmlar aleyhindeki ilerleyişi durduruldu ve Anadolu’ya doğru Türk istilâsı başladı. İşte bu Anadolu’ya doğru Türklüğün hamlesi Batı dünyasını telaşa düşürdü.Bizans’ın maddî-mânevî kuvveti Anadolu’nun bu hareketi, aslında İslâm âleminin yeni kazandığı üstünlüğe karşı bir reaksiyon idi. Zira kurtarılmak istenen Kudüs, daha 7. Asır ortalarında İslâmlar tarafından fethedilmişti. Haçlıların hakikî hasımları İslâm âlemine yeni ve taze bir kuvvet getiren Türklerdi. Haçlı seferleri sonunda İslâm kültürüyle tanışan ve onu alan Avrupa rönesansın temellerini atmıştır. Bu suretle Rönesans’a vesile olan, Avrupa’ya hür düşünceyi getiren bu Haçlı seferleri, Tuğrul Bey’in 1055’deki bu hareketine bağlanabilir.İslâm mütefekkirleri Selçuklu sultanlarının İslâmiyete ve Müslümanlara hizmetlerini takdir ve şükranla anlatmakta kusur etmemişlerdir. Devrin bir tarihçisi (Kirmâni):“Selçuklu sultanları hep güzel ahlâka sahip idi. Onların bayrakları yükseldikten sonra ihtiyar dünya tazelendi ve gençleşti. Selçukluların iyi idareleri sayesinde dünya nizama kavuştu. İslâmın sancakları kuvvet buldu. Doğuda ve Batıda medrese, kervansaray ve minarelerin çoğu Selçuklu sultanları ve vezirlerinin eseridir. Bu hânedanın devletleri inhitata yüz tutunca da memleketlerin mâmuriyeti ve halkın asayişi bozuldu” derken, devrin görüş ve duygularına hakkıyla tercüman olmaktadır.
İleriyi Gören Erbil’li Garip Bir Türk: Haşim Nahit Erbil Haşim Nahit Erbil  "İzzettin Kerkük Kültür ve Araştırma Vakfı" yayınları arasında çıkan ve İzzettin Kerkük tarafından titiz bir çalışmanın ürünü olan “Haşim Nahit Erbil ve Irak Türkmenleri” isimli kitap, yakın tarihimize ışık tutar mahiyette. Irak Türkmenlerinin yetiştirdiği büyük değerlerden olan Haşim Nahit Erbil, Türkiye’de yeterince tanınmamış. İlk paragrafta merhum Erbil’in yaptığı analiz günümüze de önemli bir projeksiyon sunuyor. Haşim Nahit Erbil, bir ömür boyu Irak Türklerinin haklı davasını tek başına yılmadan yorulmadan savunmuş. Hayatta iken kimse kendisine sahip çıkmadığı gibi vefatında Ankara’daki “kimsesizler mezarlığına” defnedilmiş. Yani o bir meçhul meşhur kahramandır. Yeni nesillerin ondan öğreneceği çok şey var.Haşim Nahit, soyadından da anlaşılacağı gibi 1880 yılında Erbil’de doğmuş, ilk ve orta öğrenimini Erbil’de tamamladıktan sonra yüksek tahsil yapmak üzere Türkiye’ye gelmiş. İstanbul’da Hukuk fakültesinde tahsilini tamamlamış ve Birinci Cihan Harbinden sonra Türkiye’ye yerleşmiş. Erbil, ilk yazılarını Türk Yurdu dergisinin Osmanlıca yazı ile çıktığı 1915 yılında neşretmiş. Ta o yıllardaki yazılarında; Irak’taki Türk varlığını, tarihini, kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasi açılardan yaklaşarak, bu bölgenin Türkiye için taşıdığı önemi vurgulamış. Irak Türkmenlerinin henüz fazla bilinmediği dönemlerde ele almış bu yazılar, gerçekten günümüz için büyük önem taşıyor. Lozan görüşmeleri sırasında Haşim Erbil şunları yazmış: “Dünyada en çok petrol satan Amerika’dır. Dünyada mevcut petrolün en mühim kısmı Amerikalı şirketlerin elindedir. Bu itibarla petrolün Amerikan tekeline geçmesine engel olacak ve Amerika ile rekabet edebilecek yalnız bir memleket var: Türkiye. Eğer Türkiye sahip bulunduğu petrol madenlerini işletirse, sade bununla, dünyanın iktisadiyatı üzerinde bir bakımdan hükümran olabilir. İşte Irak, ne Avrupa’da ne Asya’nın başka yerlerinde ne de başka kıtalarda birer misli bulunmayan iki hazineye sahiptir. Geniş ve feyizli arazi, zengin petrol madenleri!...” “Irak’ın mukadderatı münakaşa edilirken, bizim için en tehlikeli yol Irak’ın tabii servetlerini benimseyerekten hareket etmektir. Biz Irak’ı ziraat kabiliyeti veyahut petrol serveti için istemiyoruz, biz Irak’ta mevcut olan Türk unsurunun Anadolu’dan ayrılmamasını ve bu unsurun yabancı hakimiyetine terk edilmemesini istiyoruz. Bizim tezimiz daima Türklerin Anadolu ile birleşmesi olacak…” Bu uzun soluklu ve yılların mahsulü olan bu kitapta, merhum Nahit Erbil’in geniş biyografisi, ayrıca kitap ve makalelerinin tam bibliyografyasına da yer verilmiş. 1962 yılında 82 yaşında vefat eden meçhul kahraman Haşim Nahit Erbil’e Allah’tan rahmet diliyorum. Özellikle Türkmen gençlerin ve bütün Müslüman Türk okurların “Haşim Nahit Erbil ve Irak Türkmenleri” kitabından yakın tarihimizle ilgili öğrenecekleri hayli ibretlik gerçekler var.Merhum Haşim Nahit, Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 7 Ağustos 1925 tarihli nüshasında yazdığı makalesinde son derece önemli bir tespitte bulunuyor:“Her işgal ettiği memlekette hakimiyetinin temelini, o memleketin unsurları arasındaki ihtilaf ve zıddiyet üzerine kurmak itiyadında olan İngiltere, Irak’ı işgal edince, bu kadim ananeyi ihmal etmedi. Bağdat, Musul gibi büyük şehirlerde polislerini, hafiyeleri yerli Hıristiyan ve Yahudilerden intihap etti (seçti) ve hakiki insan kasaplığı için Mesturilerle firari Ermenileri seçti. Irak’taki Müslümanların eline silah teslim etmeyi ihtiyati tedbirlerine muvafık görmemiş olan İngiltere, işte bu iki unsurdan küçük bir ordu teşkil etmiş idi. Bir taraftan bunların tıynetlerindeki vahşetleri, öbür taraftan Türklere ve Müslümanlara karşı olan adavet (düşmanlık) hisleri, İngiltere’nin en çok istifade edebileceği bulunmaz bir kuvvet hazinesi idi…” Bu günkü duruma ne kadar benziyor değil mi?
Güzelliklerimiz Remzi Oğuz Arık G üzelliğin, güzelliklerimizin fethine koşanlara diyoruz ki:  Türkiye’yi gezin ilkin en yakın yerlerimizden başlayarak Türkiye’nin dört bucağını gönlünüze kazıyın! Vatan Havada gezen bir hülya değildir. Vatan aşk gibi, kale gibi bir realitedir, bir hakikatdir. Milliyetçiyim diyen gençler! Vatan hakikatını elinde tut, ayağınla, gözlerinle tanı... Gez, haydi, gez! Güzelliklerimizin fethi için; yekpare bir millet kültürünü bulmak için! Vaktiyle dünyanın en gaileli en gaile veren devleti haline gelmemiz için, taa "Orta Asya"dan başlayıp "Anadolu"nun dört köşesine uzanıp giden bir emekleme, bir heceleme devri geçirdik. Her derebeylik toprağında Türk siyaseti, Türk idareciliği yeniden bilene biline, ebedileşen kudretini kazandı. "Türk Sanatı"da böyledir. Onunda şaheserlerini vermesi son noktaya ermesi için "Anadolu"nun dört bucağında "Tavaifi mülûk" devri yaşaması lazım geldi. Bu devre eserlerin kıymeti; onların bir taraftan Türkmen ruhunun primitif fakat bâkir fakat kendine mahsus bütün güzellik, hazlanma sevki tabiilerini aksettirmesinde; öbür yandan da bu özün üstüne gelip tesir eden diğer sanat işlerinin aslını, iç yüzünü bize nakletmesindedir. Türk mimarlığı birdenbire “Süleymaniye”yi, “Yenicami”yi, Edirnedeki "Sultan Selim Cami"sini yapmadı. Türk yazısı birdenbire "Yesari"nin, insana hayranlık veren kompozisyonlarına yükselmedi. Meselâ Bursa'nın "Yeşil"indeki Türk nakşı, halılarımızın her çeşitinde bizi beşeriyetin renk üstatları mertebesine yükselten eşsiz ahengi birdenbire bulmadı. Türk oymacılığı, herhangi mihrabımızda, herhangi rahlemizde, hattâ herhangi mermer veya taş kapımızdaki büyüleyecek kadar güzel kıvrımlarını bir adımda bulmadı.. Türk kakmacılığı, silâhlarımıza, avadanlıklarımıza beşeriyetin güzel sanatlar arasında yer verdiren anlayışını, inceliğini birdenbire icat etmedi.. Yukarıda söylediğim düşüncelerin aynasına vuran, ad, resim... İşte bu eserlere aittir. Adana'da, unutkanlık tozlarını silkmemizi bekliyor! Adana'daki bir "Ulucami"nin batı ve doğu kapısı; bir "Akçamamı"nın ışık tertibatı; Tarsus'un bir "Kırkakış" imaretinin ocaklığı veya girme kapısı; bir "Ulucami" minberi; bir "Gönhanı"nın kapısı, kubbesi; bir “Kubat Paşa” medresesinin kapısı...; Silifke'nin cennet kadar güzel Silifkemizin köprüsü, kalesi...; bütün Seyhan, Ceyhan, Tarsus çayı, Göksu... Kimsesiz güzellikler! Anadolu'nun bütün kimsesiz güzellikleri; arkeolojinin kristalinden geçmek ve çocuklarının içine bir gökkuşağı gibi akmak istiyor.
Uç Beyleri Sâmiha Ayverdi S erhad Kal’alarında mazgallarda düşmanı gözleyen, fırsat kollayıp akınlara giden doyumluklar ve ganimetlerle dönen Uç beyleri'nin kahramanlık devri geçmiş ise de vatan ve îman aşkı ile iç ve dış düşmanlarının sinsi faaliyetlerini savletlerini göğüsleyici olmakta devam eden uç beylerinin kahramanlık savaşları bitmiş değildir. Kimdir bu uç beyleri ve kime karşı kılıç sallamakta bulunuyorlar?
Moskof’a göz kırpan, ahlâkı menfaate satan, mâziye düşmanca saldıran, tarihi ayaklar altına alan, gaddarlığı adâlete üstün tutan, sahtekâra tâviz veren, çirkinliklere şirinlik muskası takan, vatan sathında vatansızlık yarışı eden, her nâmerdle gırtlak gırtlağa cenk eyleyen Uç beyleri tanıyorum… Kimler mi? söyliyemem. Zira bu yiğitler, Hak için, Hakk’a hizmet için mücâdele veren ismini resmini ancak baş koyduğu Hak’dan gayrısına bildirmen meçhul kahramanlardır.
Hiçbir milletin yenilenmekten, teceddüdden baş çeviremiyeceği ve zamanın akışına karşı gelemiyeceği ve gelmemesi de gerektiği bir tabîat zaruretidir. Ancak gerek teknik ve sosyal ilerlemelerin millî tempoya ayarlanması ve bir süzgeçten geçirilerek red veyâ kabûl edilmesi şarttır. 
Bir yerden hızlı değişmelere dur demiyen cemiyetler istikrara, sağlam ve oturmuş bir yapıya kavuşmaktan ümit kesmelidir.
Memleketimiz, bilhassa Tanzîmat’dan bu yana devamlı bir silkinme, daha doğrusu bir kendini inkârın, modalaşmış baskısı altında kaldığından, irfan hayatımız da zikzaklı ve muvâzeresiz bir çalkantı içinde yol aramaya ve yol almaya çalışmaktadır.
Ama almakta olduğu ve alması gereken yolu biliyor mu?
Asırlar içinde cemiyetin iliğine kemiğine işlemiş değerleri irfan hayâtımızdan silip atarken yerine ne koyduk?  Yahut neleri koymak gerektiği hâlde koyamadık?
Binlerce yıldır hâkim olduğumuz coğrafyalar üstünde işlene döğüle şekil ve mâhiyet kazanmış medeniyetimizi bir mîrasyedi pervâsızlığı ile harcarken, nasıl bir istikrar kıymetler sistemini çiğnediğimizin farkında dahî olmadan, varından yokundan boşalmış nesiller yetiştirdik acaba arka arkaya gelen gençlik nelere, niçin kıyıldığının farkında mıdır? Nasıl oluyor da asırların kültür ve san’at birikintisini hiç terâziye vurmadan mahkûm etmiş bulunuyoruz.
Bugün Türkiye Türklüğü’nün her karış toprağı bir serhaddir. Ama ülkesini mazgaldan gözleyerek müdâfaaya hazır olan uç beyleri de eksik değil…
Diline, îmânına, târihine, iftiharlarına yaylım ateşi açan vatansızlara karşı koyanlar da gene onlardır.
Uç Beyleri, Uç Beyleri! Şu bin yıllık vatan coğrafyasında sınır bekçiliği eden hep sizsiniz. Dile, dine, târihe, geçmişe geleceğe, vara yoka saldıran düşmanlarla çevrili ülkeyi gene sizin vatan fedâîsi gözcüleriniz ferâgat ve celâdetle kollayıp püskürtmekte, memleketi nifak ve hiyânet tuzağına düşmekten korumaktadır.
Paraya pula, şana şöhrete, mevike gösterişe yan gözle dahî iltifat etmiyen siz kahraman gazîler, yiğit ve serdengeçti uç beyleri! Taşlanıyorsunuz, yaralanıyorsunuz  amma gene de vicdan kal’alarının burçlarında pür-silah düşman kovalamaktan geri kalmıyorsunuz. Feragat olmadan fazilet olmaz. Serhat kal’alarından fırlayıp akınlara giden uç beylerinin kahramanlık devri geçti. Fakat bugün ilim ve îman kal’asının silâhı ile vatanı içten dıştan gelen ve gelecek tehlikelere kendinizi bir kal’a olmuş buluyorsunuz.
Uç Beyleri! Kaleminiz en keskin silâhınızdır. Artık serhadlerde kal’a kurmak devri geçti ise de sizin her birinizi birer kal’a olduğunuzu dost da düşman da görmekte bulunuyor.
Ahmed Câhidi Sultan, Cevad Paşa Ve Seyid Onbaşı Kerime Yıldız Ahmed Câhidî Efendi,  16. yüzyılın sonlarına doğru Edirne'de doğdu. Gençliği Edirne'de geçdi.  Din ve fen ilimleri okudu. Daha sonra Çanakkale'ye giderek Kilidbahir'e yerleşdi. Halvetiyye'nin Câhidî kolunu kurduğu için bu isimle anıldı. Kerime Hatun ile evlendi ve kendisinden önce vefat eden Adem isminde bir oğlu oldu. Rivayete göre "sultan" ünvanını, ziyaretine gelib sohbetinden çok hoşlanan lV. Mehmed'den aldı. Ehli sünnet itikadını yaymak için çalışıp çok talebe yetiştirdi. Halk arasında, denizi seccadesi üzerinde geçmesi kerameti ile bilindi. 1659 yılında vefat edince, hanımının ve oğlunun bulunduğu yere defnedildi.
Gelelim 1915' in Mart ayına . O sırada, Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevkii Komutanı olan Kurmay Albay Cevad Bey, bir gece rüyasında, denize bakmasını söyleyen bir ses duydu ve deniz üzerinde parlayan kef ve vav harflerini gördü. Ancak bir anlam veremedi. O günlerde, etrafı teftiş ederken, 16 yaşında veremden vefat eden kızı Bedile'yi ziyaret etmek istedi. Bedile Hanım, Ahmet Câhidî Sultan'ın türbesinin haziresinde medfundu. Hayattayken evlad acısını tadan bu iki insanı, sadece evlad acısı değil , onların kabirleri de yakın ediyordu. Cevat Bey, kalbinde kızının üzüntüsü, dilinde dua ile  mezara  geldiğinde  rüyasındaki sesi tekrar duydu. Ses mayınları denize döşemesini söylüyordu. Korku ve şaşkınlık içerisinde iken,  Ahmed Cahidi Sultan kendisine görünüb derdini sordu. Cevat Bey, rüyayı ve sesi anlatınca, vav ve kef harflerinin  ebced ile 26 ettiğini, ellerindeki 26 mayını denize bırakmalarını söyleyip kayboldu.
Cevat Bey karargaha dönünce, depoda Türk yapımı 26 mayın olduğunu öğrendi. Hemen Nusret Mayın Gemisi Komutanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı ve Yüzbaşı Hafız Nazmi Beyle bir plan yapdı. 17 Mart gecesi, Nusret mayın gemisi sessizce denize açıldı. 26 mayın Kumbağı Burnu ile Soğanlıdere arasına Boğaz'a paralel olarak döküldü. Yüzbaşı Hakkı Bey kalbinden rahatsız olmasına rağmen vazifeyi yapmakda ısrar etmişdi. Nusret işini bitirip dönerken düşman projektörleri ile karşılaşma riski meydana geldi. Aynı anda Türk bataryalarından tutulan bir projektör imdada yetişince bu tehlike atlatıldı. Ancak, Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey'in vatan aşkı ile çarpan yorgun kalbi bu heyecan ile durdu. Belki de Cevat Bey'e görünen ilahi işaretler ona da görünmüş ve kalbi zaferin heyecanına yenik düşüb şehid olmuşdu.
18 Mart sabahı, mayınlardan habersiz olan ve zafer sarhoşluğu ile saldıran haçlı donanması, Şehid Yüzbaşı Hakkı Bey'in dualarla döşediği mukaddes mayınlara çarparak neye uğradığını şaşırdı. Tarihinde hiç yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının Ocean ve İrresistible adlı zırhlıları, Fransızların ise Bouvet zırhlısı sulara gömüldü. Ocean zırhlısının batmasında mayınların yanı sıra Seyid Onbaşı'nın da büyük payı vardı. Seyid Ali, o sırada Rumeli Mecidiye Tabyası'nda görevliydi. Topun vinci arızalanınca 275 kiloluk mermileri " Ya Allah!" diye sırtlayıp topa yerleştirdi. Üçüncü atışta Ocean bir hayli zarar  gördü ve arkasından mayına çarparak  sulara gömldü.
Zaferden sonra paşa olan Cevad Bey, Seyid Ali'ye onbaşı rütbesini verdi.Seyid Onbaşı'dan, fotoğraf çektirmek için mermiyi tekrar kaldırması istendiyse de bunu tekrar yapamadı. Tekrar savaş olursa yapabileceğini söyledi. Bunun üzerine, tahtadan mermi ile fotoğrafı çekildi.
18 Mart Çanakkale Deniz  Savaşı, evliyası, komutanı ve eriyle böyle kazanıldı.
Cephede Bayram Namazı.. Ahmet Demirbaş M art ayında bulunmamız hasebiyle, bugün yine Çanakkale Harbi’nin devam ettiği günlere götüreceğiz sizleri... Savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu... Ramazan Bayramına bir gün kalmıştı... Cephe kumandanı Vehip Paşa, 9’uncu Tümen’in genç imamını çağırarak mahzun bir şekilde istemeye istemeye şunları söyledi:
- Hâfız, yarın Ramazan Bayramını idrak edeceğiz inşallah! Asker toplu olarak  bayram namazı kılmak istiyor. Ne dediysem, vazgeçiremedim. Ancak böyle  bir şey, pek tehlikeli; yani senin anlayacağın, düşmanın arayıp da  bulamayacağı toplu bir imhâ fırsatı olur. Münâsip bir dille bunu erata  sen anlatıver!..
İmam Efendi, Paşa’nın yanından henüz ayrılmıştı ki, karşısına nûr yüzlü bir zât çıktı ve;

-Evlâdım! Sakın ola askerlere bir şey söyleme! Gün ola hayır ola; Allahü teâlâ, nasıl dilerse öyle olur, dedi.

Ertesi  sabah, herkesi hayrette bırakan İlâhî bir tecellî yaşandı. Gökten  hevenk hevenk bulutlar indi ve gönlü Mevlâ’ya kulluk aşkıyla dolup taşan  mü’min askerlerin üzerini kapladı. Onları dürbünle gözetleyen düşman  kuvvetleri, artık bembeyaz bulutlardan başka bir şey göremez oldu...
O sabah bambaşka bir mânevî heyecan içinde kılınan bayram namazında  alınan gür tekbirler, dalga dalga etrafa yayılıyor, semâya  yükseliyordu... Nûr yüzlü ihtiyar zât, Fetih sûresinden bir kısım âyet-i  kerimeleri tilâvet ederken, askerlerin gönüllerinden taşan Kelime-i  tevhid sesleri, birer îman sayhası hâlinde düşman saflarından bile duyulmaktaydı...
İşte, tam da bu esnada İngiliz kuvvetleri  arasında büyük bir kargaşa başgösterdi. Zira muhtelif İngiliz  müstemlekelerinden kandırılarak toplanıp getirilmiş bulunan bir kısım Müslüman gençler, yine kendileri gibi Müslüman bir milletle  savaştıklarını, işittikleri tekbir, tehlil ve tevhid seslerinden  anlamışlar ve bunun üzerine isyan etmişlerdi. Ne yapacağını şaşıran  İngilizler, onların bir kısmını kurşuna dizerek şehit etmişler, diğerlerini de alelacele cephe gerisine çekmek zorunda kalmışlardı...
Güneş balçıkla sıvanmıyordu. Ne yaparlarsa yapsınlar Çanakkale'yi geçemeyeceklerdi ve geçemediler de!..
Ayna Rahim Er
Önce mefhumları yitirdik, mefhum dendiğinde "mevhum" şeklinde yazıp anlaşılıyor. Halbuki ilki "kavram", ikincisi "vehme dayalı", "hayali" demek. Edebiyatçı edebiyat, hukukçu hukuk dilini anlamaz oldu. Hicve her ne kadar taşlama, nükteye fıkra, mücadele veya cidale polemik dense de bunlar bir önceki nesillerinin yerini doldurabilirler mi? 
Dil zenginliğinden mahrum olunca zekâ fakirleşir. Zekâ fakirleşince "sür’at ve intikal kabiliyeti" görülmez. Şimdi denecektir ki o da ne? Bunu soranlar haksız sayılmayabilir. Tâ yirmi sene evvel bir hukuk mezununa "esbabı mucibe nedir?" diye sormuştum. "Gerekçe" diyemedi. Şimdi sür’at ve intikal kabiliyetinin en basit ifadeyle "leb demeden leblebiyi anlamak" olduğunu kaç kişi söyler? 
Geçenlerde iki Amerikalı ve bir Türk mimarla birlikteydik. Onlara konuşmamız esnasında "şair, duygularını kelimelere döker, mimar, duygularını çizgiye döker" deyince Amerikalılar "aaa ne kadar güzel, biz bu cümleyi kullanacağız" diyerek not aldılar. Amerikalılardan biri "fakat bu da bir şiir" dedi. "Şiirdir veya değildir, orasını bilmem, fakat sizin bu cevabınıza Türkçe’de sür’at ve intikal kabiliyeti denir, öyle bir cümleye bu karşılığı vermek gerekirdi, tebrik ederim"dedim. 
Bu sebeple geçenlerde yirmibeşli yaşlarda Türkoloji mezunu bir kıza "men dakka dukka" ne demektir? Dediğimde ânında ‘eden bulur’ diye tercümeden de öte mânâ karşılığını vermesine ziyadesiyle memnun oldum. 
TBMM’nin de okulların da Adliyelerin de internete, elektroniğe, tablete, akıllı tahtaya, akıllı telefona geçmesi gayet güzel ama bir de meselenin insan boyutu var. İnsan yetmezse alet eskiyip hurdalık olur. Hani ecdat ne demiş? ‘Oğlum akıllı ne yapsın malı, oğlum akılsız ne yapsın malı?’ 
Kendisi değil de telefonu akıllı nesiller televizyonların facia malzemesine döner. 
İmamı Muhammed Gazali, 52 yaşında vefat etti. Yazdığı eserler bebekliği dahil ömrüne bölündüğünde güne 18 sayfa düşmekte. Şeyh Edebalı’nın Osman Gazi’ye yaptığı nasihat, kıyamete kadar her idareciye meş’ale olur. Fatih Sultan Mehmed Han ‘Avni’ lakabıyla Divan sahibidir. Yavuz Sultan Selim Han, düşmanı Şah İsmail’in diliyle şiirler yazıyordu. Zirvedeki devletin muhteşem Süleyman’ı ‘Muhibbi’ adıyla koca bir divan kaleme almıştı. 
Ne diyoruz? 
Bir, insanda gönül olmayınca kupkuru akılla cüceler mahallesine dönülür. 
İki, zamanı yönetmek gerçekten sanattır. 
Üç, İmamı Gazali’nin âbidevî eserlerini aslından Arapça, İmamı Rabbanî Ahmed Farukî Serhendî’nin mektuplarını Farsça aslından, Kanunî Sultan Süleyman’ın Osmanlıca şiirlerini aslından okuyacak nesiller yetişmezse teknoloji tek başına beklenen faydayı veremez. Emin olunuz iktisat fakültesi mezunu kız, yazılarınızı anlamakta zorlanıyorum diyor. 
Bakınız Bursalı Tâlib bir mısrada ne diyor: 
"Kişi, noksanını bilmek gibi irfan olmaz!"
İnsanlık Tarihin Büyük Hâdisesi: Türklerin Müslüman Olması Prof. Dr. İsmet Miroğlu Peygamber efendimizin İslâmiyeti tebliğiyle birlikte dünyânın ücrâ köşesinde yaşayan küçük bir kavim, ilâhî bir tecellî sonucu yeni ve büyük bir millet hâline geldi. Meçhul, basit bir hayat süren ve hattâ aşağılanarak yaşayan insanlar hidâyete erince birdenbire târihin mümtaz kahraman, fâtih ve dâhileri oldular. 
Halîfe Hazret-i Ömer, emrindeki bir avuç Müslüman gâzisiyle 641’de Suriye ve Mısır kıtalarını fethederek koca Doğu Roma’nın kanatlarını kırdı. 642’de Büyük Sâsânî İmparatorluğunu yıkarak Ceyhun kenarına ulaştı ve Türklerle temasa geldi.Türklerin hiçbir baskı veya zor durumda kalmaksızın İslâmiyeti kabul etmeleri üç ana sebebe dayanmaktadır: 
Birincisi Türklerin inanç ve yaşayış sistemlerinin İslâmiyete çok yakın olması. Tek bir yaratıcıya îmân, âhiret ve rûhun ölmezliğine inanma ve yaratıcıya kurban sunma gibi temel inanışlar İslâmiyette de vardı. Buna zinâ, hırsızlık, gasp, adam öldürme, yalancılık ve koğuculuk gibi kötü huylar Türklerde olduğu gibi İslâm dîninde de şiddetle men ve yasak ediliyordu. 
Nihâyet, İslâmiyetteki cihad emri, Türkün alplik ve fütuhat görüşüne uygun düşüyordu. Bu gibi sebeplerle öncelikle Mâverâünnehr (Türkistan) bölgesinde yaşayan Göktürkler arasında İslâmiyet yayılmaya başladı.

Türklerin İslâmiyetle şereflenmelerinin ikinci safhası da bu sırada gerçekleşmeye başladı. Daha kuzeyde ve batıda yer alan Müslüman olmayan Türkler bilhassa Türkistan’la ticârî faaliyetleri sırasında kendi dillerini konuşan ırkdaşlarının dînine daha çabuk ve kolaylıkla girdiler.

Mâverâünnehr’deki Türkler arasında da İslâmiyet 8. asrın başından îtibâren yayılmaya başladı. Bu durumun diğer Türk ülkelerini de tesir ve câzibesi altına almaya başlaması Abbâsîler döneminde vukû buldu. Abbâsî sultanlarının Türklere karşı fevkalâde yakınlık göstermeleri bu faaliyetin daha da süratlenmesine sebep oldu. 
Halife El-Mansur (754-775) zamânından îtibâren Türkler, Arap ordularına asker olarak dâhil olmaya başladı. El-Me’mun döneminde (813-833) Türklerden husûsî muhâfız birlikleri teşkil olunmaya başlandı. Nihâyet halife Mu’tasım zamânında (833-842) halifelik ordusunun esâsını Türkler meydana getiriyordu. Türk ordusu için Samarra şehrini inşâ eden halife, sarayını ve pâyitahtını da buraya nakletti. 
Müellifler artık Türklerin, Araplarla aynı millet gibi olduklarını (İslâm milleti) ve Bizanslılar gibi müşrikler yanında gayri müslim Oğuzlarla bile harp ettiklerini yazmaktadır. Halife el-Mütevekkil zamânında (847-861) ise Abbâsî Devletinin en önde gelen üç şahsiyeti Türktü. Onuncu asrın ilk yarısında emîrül-ümerâlığa iki Türk kumandanı Beckem ve Tüzün getirilmişti.

Türklerin Bağdât’ta idâreyi ele almaları üzerine uzak eyâletlerde bulunan Türk vâliler, müstakil birer hükümdâr gibi hareket etmeye başladılar. İlk Müslüman-Türk devletlerinden bâzıları bu sûretle kuruldu. Bunlar arasında Mısır’daki Tûlûnoğulları Devleti (868-905), Ahmed bin Tûlûn isminde bir Türk kumandanı tarafından kurulmuştur. Ahmed bin Tûlûn, Dokuz Oğuz Türklerindendi. İbn-i Tûlûn, Mısır’ı birçok mîmârî eserle süslemiştir. Tûlûnlular Devleti, 905’te sona ermiş ve yerine az zaman sonra Tuğaçoğlu Mehmed’in kurduğu Türk İhşidîler Devleti ortaya çıkmıştır.
Köprülü Mehmet Paşa'nın Padişah V. Mehmet Han'a Tavsiyeleri Mehmet Turgut Köprülü Mehmet Paşa, 85 yaşında savaştan dönüyor ve hastalanıyor. V. Mehmet’i evlâdı gibi seviyor. Hatta son günlerde “ben Padişahımızla görüşmek istiyorum” diyor. Ama gidip konuşacak hali yok. Padişaha gidiyorlar, diyorlar ki, “Padişahım sen buna çok değer veriyorsun, devleti salladı ama yerine oturttu. Mutlaka sana söyleyecekleri varmış”. Osmanlı tarihinde padişahın sadrazamın evine gidip de ondan öğüt aldığı, yok böyle bir şey. Köprülü Mehmet Paşa, V. Mehmet’e “Padişahım benim ömrüm bitti” diyor, “fakat tecrübelerimin size geçmesini istiyorum.” Dört madde sıralıyor. Bugünkü devlet adamları bu dört maddeyi uygulasalar adam olurlar. Birincisi şu: “Kadınlara” diyor “kalbinizi sonuna kadar açın, ama devlet işlerine sakın karıştırmayın”. İkincisi diyor ki: “Devletin başındasınız, etraf düşmanlarla dolu, her an bir düşman size hücum edebilir, içerde de isyan çıkabilir. Bunu kolay önleyebilmeniz için hazinenizin dolu olması lâzım”, yani bugünkü manayla ekonominizin sağlam olması lazım diyor. Üçüncüsü: “Bu millet padişahını başında görmeye alışmıştır. Padişahların milletin içine çıkmamasından beri devlete milletin arası kopmuştur. Siz diyor zaman zaman halkın içine girin, savaşlara iştirak edin. O zaman milletle devlet bir araya gelir ve gücünüz üç misli artar” diyor. Dördüncü tavsiyesi: “Benim oğlum Fazıl Ahmet Paşa medreseden mezun, fakat ben onu çok iyi yetiştirdim” diyor. “O bir mükemmel devlet adamıdır. Tahkik edin, araştırın, eğer münasip görürseniz gelin onu sadrazam yapın” diyor. Osmanlıların en büyük sadrazamlarından biridir Fazıl Ahmet Paşa ve en uzun süre iktidarda kalan birisidir. Bunları, bugünün ölçülerine göre, devlet adamınıza kabul ettirebilirseniz mesele hallolur.  
Osmanlı Padişahlarının İçki Hassasiyeti Prof. Dr. Akmed Akgündüz Osmanlı padişahları, hem fiilen ve hem de kavlen İslâm’ın getirdiği içki yasağına uymuşlar ve bu yasağa uyulması için gerekli hukukî tedbirleri almışlardır. Bunlardan II. Bayezid’e ait olan bir fermanın, sadeleştirilmiş metnini, sonra da orijinalini, sizlere takdim ederek, meseleyi bütün yönleriyle vuzûha kavuşturmak istiyoruz: “1. Dergâhıma arz olundu ki, sancağınıza bağlı şehir, kasaba ve köylerde, düğünlerde, toplantılarda ve benzeri yerlerde, açıkca şarap içildiği, çeşitli sarhoş edici içkiler kullanıldığı, her türlü rezalet ve sefahetin irtkâb edildiği görülmüştür. Ayrıca İslâm’ın şeâirine ri’âyet edilmeyerek fâsıkların bu gibi gayr-i meşrû fiillerinden, bütün Müslümanların ve özellikle de âlimler ve sâlihlerin rahatsız olduğu bildirilmiştir. 2. Durum böyle ise "emir-i bilma’rf nehy-i anil-münker" vazifesi boynumuzun borcu olması hasebiyle, bu gayr-i meşrû’ fiillerin yasaklanması için, görevli olarak Hamza’yı gönderdim ve aşağıdaki ta’limâtı verdim: 3. Emrim size ulaşınca, bu konuda tam ihtimam gösteresiniz. Sen ki, sancak beğisin, kâdîlarsınız. Bizzat bu işin üzerinde durub kazanızdaki halka, şehirlerde, köylerde ve kasabalarda tekrar te’yîd ve tehdît ile yasak edesiniz. 4. Bundan sora hiçbir yerde, fâsıklar toplanıp açıkca günâh işlemeyenler ve İslâm’ın şe’airine gereği gibi ri’ayet edeler. 5. Sen ki, sancak beğisin, bu hususu görüp gözetip emrime aykırı hareket edenlerin kâdî kararıyla hakkından gelip, şer’î hükümleri ve emirlerimi icrâ edesin. 6. Bu memleketlerin subaşıları (emniyet âmirleri) ve yardımcıları da, bu konuda, kadîlara yardımcı olalar. Gayr-ı meşrû fiillerin kaldırılması hususunda kâdîların yanında yer alalar ve kimseye düğünler de ve toplantılarda, İslâm’ın emirlerine aykırı iş ettirmeyeler. Edenleri mahkemeye sevkedip, şer’î yargılama neticesinde haklarından geleler. 7. Siz ki, kâdîlarsınız, her biriniz, bu fermanımın bir örneğini şer’iye sicillerine kaydedesiniz ve daima icrâ edesiniz. Bu konuda ihmal ve müsamaha göstermeyesiniz. İhmal ve müsamaha ettiğiniz duyulursa, sadece görevinizden azledilmekle kalmazsınız, büyük cezalara çarptırılırsınız. Bu yazılı emrimin, size ulaştığını, görevli memurum ile bana bildiresiniz. Şöyle bilesiniz ve alâmet-i şerıfe itimat edesiniz.”
Geçmişimiz, Halimiz, Geleceğimiz Yavuz Bahadıroğlu
Meşhur İngiliz yazar Th. Thornton’un “Etat actuel de la Turquie” ismiyle Fransızca’ya çevrilen bir kitabı var…
Bu kitabın 1812 Paris baskısının ikinci cildinin 323-324’üncü sayfalarında bizim hakkımızda bir tespit yapıyor. Diyor ki Thornton:
Türk memurlar arasında ahlâken bozuk kimseye rastlayamazsınız. Onlar doğruluğu faziletin temeli sayarlar. Bu sebeple verdikleri sözü daima tutarlar.” 
Keşke hâlâ bunu söyleyebilecek durumda olsaydık! Ama rüşvetten, vurgundan, soygundan ve bürokratik engellemelerden yakındığımız günlerde, ne böyle bir şey söyleyebilmemiz mümkündür, ne de söylememiz halinde inandırıcı olabilmemiz…
Belli ki, Osmanlı varlığını diri tutan direklerden bürokrasi direğiyle söz tutma direği kırılmış!
Yine İngiliz yazarlardan (ama iflah olmaz bir Türk düşmanı) Charles Mac-Farlane’nin bir hükmünü aktaracağım:
Türklerin doğruluklarıyla namuskârlıkları ne kadar övülse azdır… Hamallar Galata bankalarından limandaki gemiye taşırlar. Fakir olmalarına rağmen, şimdiye kadar hiçbir hamal, tek kuruş çalmamıştır. Bunun sebebi Türk Milleti’nin darbımesel haline gelmiş namusluluğudur.” (Constantinople et la Turquie, c. 1, s. 267-268, Fransızca tercüme, Paris 1829).
Aynı yazar şöyle bir olay aktarıyor:
Galata’nın Rum tüccarlarından biri İstanbul’dan hep beşlik olarak ikibin kuruş getiriyordu. Tophane iskelesine çıkarken torba yırtıldı. Paralar rıhtımın üstünde darmadağın oldu. Hatta bazıları denize yuvarlandı. Orada bulunan herkes paraları toplamaya başladı. Kayıkçılar denize düşenleri çıkardılar. Ben paraları alıp gideceklerini düşündüm, ancak öyle olmadı. Herkes topladığı kadarını getirip tüccara vermeye başladı. Rum tüccar sabırsızlıkla kuruşları saydı. Tek kuruş eksik değildi.
Başka bir Türk düşmanı yazar da şöyle diyor:
Türklerde sanki bir namus hazinesi var. Doğruluğu insanlığın temeli sayarlar ve sözlerini mutlaka tutarlar.” (Henri Mathieu, La Turquie et ses differents peoples, Paris1857, c.2, s. 52-53).
Hemen hemen kimsenin sözünde durmadığı bir dönemde meşhur Batılı gezginlerin bu kabil tespitlerini okumak, insana oldukça ilginç geliyor.
Sıra Mouragea d’Ohsson’da: “Tableau general de l’Empire Othoman” isimli eserinde şunları yazıyor: “Türkler ihtiyar ve çocuklara hürmet ve riayet gösterirler. Hatta iyilik yapmayı o kadar ileri götürürler ki, leyleklerle kırlangıçlar, kovulma endişesi taşımadan Türk evlerinin çatısına yuva kurabilirler. Hatta bu vaziyet Allah’ın bir tür inayeti ve ihsanı sayılır.
Comte de Bonneval ise Osmanlı’yı cihan fatihi yapan mekanizmanın ateşleyici gücüne dikkat çekiyor: “Türk’ün fazileti, imanından gelir… Zaten ancak böyle bir imanla dünya fethedilebilirdi” (c.1, s. 24).
Fransız gezginlerden biri de seyahatnamesinde şunları yazıyor:
Türklerin en büyük kusuru kendilerini bütün milletlerden üstün ve cesur saymalarıdır. Dünyayı sırf kendileri için yaratılmış yer olarak düşünürler. Bu yüzden diğer dinlere mensup milletleri biraz küçümserler.” (M. de Thevenot, Relation d’un voyage fait au Levant, Paris, 1665, s. 112).
A. L. Castellan, “Lettres sur la Grece, l’Helalespont et Constantinople” isimli eserinde önemli bir temel yaklaşımın altını çiziyor ve dedelerimizle ninelerimizin kendilerine güvenlerini ilan eden yaklaşıma dikkat çekiyor:
Türkler, yabancı dil bilseler bile, çok zorlanmadıkça Türkçe’den başka dil kullanmamaya özen gösterirler. Bunu kendilerine ve milletlerine saygının gereği sayarlar. Yabancı dil kullanırlarsa vekar ve haysiyetlerini ihlal etmiş olacaklarına inanırlar.” (Paris, 1811, c.2, s. 69).
Şimdi gelse de, “saatçi”yi “saatchi”, “eskici”yi “eskidji”, “yemekçi”yi “yemekchi” diye yazan halimizi görse, acaba ne yapardı?
Türk İslam Ülküsü’nün Büyük Mütefekkiri: Seyyid Ahmet Arvasi Hasan Yılmaz Seyyid Ahmet Arvasî, Seyyid soyundan gelen ve manevi dünyamızın karanlıklarını aydınlatan muhterem bir babanın saygıdeğer bir evladı. İlimde, irfanda, ihlâs ve imanda daima emredilene layık olmaya çalışan ve emredileni kulluğu gereği yaşayıp anlatmaya çalışan büyük bir dava adamı. Ülkemizin çileli günlerinde hele de Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ne yöneltilen ağır baskı ve saldırıların döneminde dünyaya gelen ve bütün sızıları yüreğinde hissederek yaşayan bir gönül adamı. Resmi görevli olduğu zaman okullarda yetiştirdiği binlerce memleket evladının arasına, emekliliği döneminde de binlercesine katmayı başaran çalışkan bir insan. Günün büyük kısmını ibadet ve ilimle geçirmeyi fazilet kabul eden, insanları hoşnut etmeyi meslek haline getiren ve en büyük cihat olarak Allah düşmanlarıyla ve memleket düşmanlarıyla uğraşmayı gören büyük mücahit. Maharetin kalpleri tamir etmek olduğunu, gönül kırmanın bir mabed yıkmak olduğunu söyleyen olgun bir kişi. Cumhuriyet döneminde yetişen gönül ve ilim simalarından birisi Seyyid Ahmet Arvasi Hoca. Kitaplarında, makalelerinde, seminer ve sohbetlerinde hep yeniden kurulmaya çalışılan, emperyalizmin boyunduruğundan çıkmaya çalışan Türk milletinin ve onun Müslüman evlatlarının yöntem ve yollarını işliyordu. İnsan nasıl olmalıdır, Müslüman nasıl davranmalıdır, Türk insanın sorunları nelerdir, bu sorunların kaynağı neresidir, kurtuluş için millet olarak ne yapmalıdır onun anlatım ve öneri konularıydı. İnsani değerlere çok kıymet veren ve Allah’ın yer yüzünün efendisi olarak yarattığı insanı her zaman en şerefli yerde olması gerektiği şeklinde uyaran Arvasî Hazretleri, dostlarına ve gönüldaşlarına her zaman kapısını açık tutan, gelenine karşı hizmetini bizzat kendisi gören âlicenap bir kişi idi. Onunla şerefyab olan, onun lezzetli sohbetlerini dinleme imkanına kavuşan binlerce kişinin gönlünde hep ondan bir iz kalmıştır. Bazı sevenleri onun meclisinde bulunup da sohbetinin tersirinde kalınca kullandığı sözcükler şunlar oluyordu:  “- Hocam ne kadar tesirli konuşuyorsunuz.” Hocanın cevabı da şu oluyordu: “- Söze kuvvet ve tesir veren Allah’tır. Biz sadece dile getiririz.” Mütevazi kişiliği her zaman olayların gerisinde durmayı ve olayları gönül süzgecinden tahlil edip, öylece hükümleştirmeye götürürdü. Dünyalıklarda, maddi kazançlarda hiçbir zaman gözü olmadan yaşadı. Yaptığı işlerin ve eylemlerin altında yazan tek gerçek “Allah rızası için insanlara yararlı olabilmek idi.” Rıza-i İlahi’ye öylesine iman etmişti ki, kapısından isteyeni hiçbir zaman geri çevirmezdi. Ayetlerin ve hadislerin emrettiği şekli yaşamayı kendisine şiar edinmişti. Zira, o Allah’tan gayrı gidilecek, ondan gayrı teslim olunacak ve ondan başka hesap verilecek hiçbir makam ve merci olmadığına inanıyordu.Türk milletinin buhrana düştüğü, diniyle, diliyle, kültürü ve coğrafyasıyla saldırıya maruz kaldığı dönemlerde saldırganlara karşı mücadelenin bizzat icine girerek görev yapmış bir mücadele eri idi. Memleket evlatlarının yabancı ideoloji ve entrikaların oyununa gelerek aldatılmasından ötürü düştüğü sıkıntılı anlar, yine memleketin saf ve samimi çocukları olan ülkücülerle beraber hareket etmesine ve bu teşkilatlarda aktif görevler almasına yol açmıştır. O, Türk milletinin islamın yücelmesi için Allah tarafından görevlendirilmiş bir millet olduğuna ve bu görevi de son zamanları hariç layıkı ile yaptığına inanıyordu. İslam’ın ve Müslümanların yaşadığı kötü hallerin, Türk milletinin bir müddet bayrağı elinden bıraktığı için meydana geldiğini ve millet olarak dirilmenin ve kurtulmanın zamanının geldiğin söylüyordu. Bunun için de ilmi ve imani esas alan bir eğitim metodunun şart olduğunu savunuyordu. Öylesine genç bir ruha sahipti ki, öldüğü ana kadar dostlarından hiçbir zaman uzaklaşmadan, uzlete çekilmeden yaşadı. Son gününe kadar, gençlerle olan sohbetlerini kesmedi ve onlara hep çalışmayı ve İslam esasları çerçevesinde yaşamayı nasihat etti. İnsandaki iç zenginliğinin önemine dikkat çeken, cemiyet içinde varlığını muhafaza etmek isteyen herkesin öncelikle bir kul olma şuuruna varmasının gerekliliğini vurgulayan Arvasî Hoca, ömrünü hep mükemmeli oluşturmak ve olgunluğa ulaşmak için geçirdi. Eşref-i Mahluk, İnsan-ı Kamil davasıyla uğraştı ve bunu yakalamayan hiçbir davanın nihai hedefe ulaşamayacağına dikkat çekti.  
Yıldız Sarayı'nda Bir Hatim Merasimi ve Sultanların Bayrak Sevgisi Safiye Ünüvar Otuzbeşinci Osmanlı Sultanı, Sultan Mehmed Reşad han zamanında sarayda muallime olan Safiye Ünüvar, Padişahın torunları Düriye ve Rukiye Sultanlara Kur’an-ı Kerim dersi verir. Çocuklar Kur'an-ı Kerimi bitirince sarayda bir hatim merasimi tertiplenir. Saray erkanı huzurunda evvela Düriye Sultan, sonra Rukiye Sultan üç İhlas-ı Şerif ve Muavvizeteyni ve Fatihayı okurlar. Daha sonra hatim duası yapılır ve şerbetler dağıtılır. Bu sırada Musahip Ramiz Ağa elinde atlas bayrakla içeri girer. Bayrağı Düriye Sultan’a takdim eder ve Düriye Sultan şu nesri okur: Efendiler, Bu bayrağın kıymeti kelimelerle anlatılamıyacak kadar ulvî bir mâna taşır. Tarihimizin bir safha-i gururu, milletimizin bir timsal-i zivekarıdır. Bu al harenin sath-ı âl’ine resmedilmiş şu ay yıldız, bir zamanlar büyük ülkelerin ufkunda doğan ayyıldızdır. Asırlardan beri ufuklarda dalgalanıyor. Bu gün de Osmanlıların mümessilliğini ifa etmektedir. Turan’un zümrüd ovalarından, Anadolunun sin-i samimiyetine ihtiyar-ı hicret eden ve az zamanda cihanın üç büyük kıt’asının en mutena sahalarında muazzam bir devlet vücuda getiren Osmanlıların şimdi fahrâmiz bir hatırası, satvet ve mefharet mirasıdır. Bu sevimli sancak, büyük Osmanın, âzîmkâr ve cesur Fatih’in, kahraman ve metin Selim’in cengâver evlâdı elinde etrafa fütuhat teraneleri saçarak balkanların en yüksek ve azametli tepelerinden aşmış, taa Viyana ovaları karşısında ve Çaldıran çöllerinin semâkarîn afakında rekzedilmişti. Yine bu ayyıldız kemal-i ihtişamla Hindistan kıyılarına kadar giderek, Barbarosların, Turgutlar’ın heybetli gemilerinin direklerinde al mevceleriyle temevvüc ederek Osmanlıların şanını, kudsiyetini i’lâ etmiştir. Saadet asırlarında ecdadımız yorulmak bilmeyen gayet-i cihangirânesi ile bu ayyıldızın namus ve haysiyetini yükselttiler. Bu bayrak yüksele yüksele semanın esîrî maviliklerine kadar suûd eylemiş kamer ile kevakib’in hale-i takdisine gömülmüştü. Ah!... O mazi, öyle bir mazi ki şevket ve satvetle dolu. Bu sancak ve o mazi. Ey güzel ve büyük bayrak! Türklüğün şaşaalı asırlarında sen metin ve muazzam kal’aların semalara erişen burçlarında, Osmanlı gemilerinin yaldızlı gireklerinde dalgalanır, deniz sana bir nişane-i takdis olarak mavi sularıyla titreşir, dağlar, ovalar seni nesimin zemzeme-i samimiyetiyle kucaklar ve okşar. Beldeler, kal’alar, kuleler sana kapılarını açar, düşman orduları taşıdığın âlemgirane nağmenin heybetiyle tarumar olur. Sana ey şanlı sancak! Sana ey büyük hilâl! Sana her şey eğilir. Arz-ı ihtiram eylerdi. Tebcil ve takdis sana, en kalbî hürmet, en hakikî merbutiyet, senin şeref ve namusun uğrunda ölen ve feda-i can eden Mübeccel şehitlerine ihtiram. Tarihin lâyemut sahifelerine geçen şahidi olduğun menakıb-i kahramannameye perestişler… Evet! Ey al sancağım sana ve temsil ettiğin milletin tarihine binbir selâm ve ihtiram… Seni kahretmeğe hazırlanan bütün düşmanların karısında sen ulviyetinden hiçbir şey kaybetmezsin. Salibin karşısında hilâl daima yükselecek ve muhteris düşmanlarını helâk edecektir. Bu, değişmez bir kanundur. Göklerden inen hilâl, yine göğe yükselecektir. Yükselmek, bu senin şaşmaz kaderindir. Daima yüksel ve yaşa. Düriye Sultan’dan sonra Rukiye Sultan da, İbrahim Alaaddin Bey’in aşağıdaki bayrak şiirini okudu. Bayrak Ertuğrul’un ocağında uyandım,
Şehitlerin kanlariyle boyandım,
Nice düşman kal’asıne uzandım.
Sana, selâm ey Osmanlı Bayrağı.  Çırpınarak dalgalanır kanadım,
Gökyüzüne çıkmak mıdır muradın?
Gölgende can vermek ister evlâdın,
Sana, selâm ey Osmanlı Bayrağı.  Ey şerefin, büyüklüğün fermanı,
Ey kavgalar tarihinin destanı,
Seni ister şu toprağın her yanı,
Sensiz tütmez Osmanlılık ocağı,
Sana, selâm ey Osmanlı Bayrağı.  Kaynak: Safiye Ünüvar-Saray Hatıralarım.
Türkler Kur’an’la Müjdelendi mi? Mustafa Özcan Maide Suresinin 54’üncü ayetinde Araplardan sonra İslam’a hizmet edecek ve İslam’ın şevketini temsil edecek ikinci bir milletten söz edilmektedir. Bu ayet ikinci milletin ya da Arapların halefi veya ikinci Kureyş’in kim olacağına işaret etmiş ama tayin etmemiştir. Kimileri bazı hadislerden yola çıkarak bunun Persler olacağına hükmetmiştir. Lakin tarihi süreç bunu yalanlamakta ve nakzetmektedir. Zira İran ve İslam toprakları İslam’dan sonra Perslerden ziyade Türkler tarafından yönetilmiştir.

Safevilerden sonra da İran’da Pers-Türk karma yönetimleri işbaşına gelmiştir. İran en az 1000 yıl Türkler tarafından yönetilmiştir. Osmanlılardan önce en şaşaalı Türk-İslam devleti Selçuklulardır. Bunların başkenti ise bugün Tahran’ın yerinde bulunan Rey şehridir. (…) 
Önce söz konusu ayete bir bakalım: 

“Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse, duysun: Allah onların yerine, kendisinin sevdiği, onların da kendisini seveceği, mü’minlere karşı boyunları aşağıda, kafirlere karşı başları yukarıda, Allah yolunda savaşan, dil uzatanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir …”

Maide Suresinin bu 54’üncü ayetinde, “dinden dönerseniz” şartıyla Arapların yerine yeni bir kavim getirileceğine hükmedilmektedir. Acaba bu kavim kim ola ki? Bu ayette yeni milletin, Allah’ı seven Allah’ın da kendisini sevdiği bir kavim olacağı ifade edilmektedir. Bu milletin ikinci vasfı ise Müslümanlara karşı merhametli, başı eğik ve mütevazi, küffara karşı ise şedit ve yılmaz olacağı ifade edilmektedir. Suriye cephesinde kimin Müslümanlara karşı ezik ve küffara karşı şedit olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Kur’an’da sıfatı belirtilen ikinci millete atıf yapan başka ayetler de vardır. Muhammed Suresi 38’inci ayette de yine “Yüz çevirirseniz Allah sizi başka bir kavimle değiştirir ve onlar sizin gibi olmazlar” buyrulmaktadır. Demek ki Maide 54’üncü ayeti ile Muhammed Suresinin 38’inci ayeti her ikisi de aynı millete parmak basmakta ve Araplardan sonraki İslam’ın hizmetine giren ikinci millete işaret etmektedir. 

Abbasilerden sonra bu hizmeti yapan Türkler olmuştur. Selçuklu ve Osmanlıların toplamı bile bu ikinci milletin sıfatını ve dolayısıyla ismini de ortala koymaktadır. İranlılar ayrılık peşinde koşarken Osmanlılar daima içeride birliğin temsilciliğini yapmışlar dışarıya karşı da var güçleriyle cihadı idame ettirmişlerdir. Ümmetin birliğini dirliğini temin etmiş ve iki yakasını bir araya getirmişler ve harici tehlikelere karşı da Zülkarneyn Seddi gibi set olmuşlardır (…)

Maide Suresinin 54’üncü ayeti ve Muhammed Suresinin 38’inci ayetlerini tefsir eden Vanizade Mehmet Efendi gibi zevat ise Araplara redif olan ve muakkip (takip eden) olan ikinci milleti Türkler olarak tanımlamış ve isimlendirmiştir. İkinci milletin sıfatları üzerinden Türklere ulaşmıştır. Tarih bunun ispatıdır ve devamı da biiznillah bütün Müslümanların muavenetiyle yoldadır.

 
Türk Yurdu ve Türk Tarihinin Derinliği Prof. Dr. Ahmet Taşağıl Tartışmasız bir şekilde Türk milletinin en az MÖ 3. binlere giden 5 bin yıllık tarihi vardır. Gerek arkeolojik, gerekse yazılı kaynaklar bunu açıkça desteklemektedir. Tarihin başlangıcında açıkça beliren Türk milleti çok fazla mecrada ama ana bir ırmak üzerinde akıp günümüze gelmiştir. Gelecekte de yok edilemeyecektir. Ya da her hangi bir bölgede yok edilse dâhi diğer bölgelerdekiler bayrağı taşıyacak, gelecek nesillere aktaracaktır. Peki, “Türk Yurdu” neresi diye sorulsa ne cevap verilebilir? Bunun da cevabı çok açıktır. Avrasya coğrafyası. Günümüz Türk Dünyası haritası da bu gerçeği açıkça desteklemektedir. Çok geniş coğrafyaya yayılan Türklerin bölgelere göre farklılıklar göstermesi gayet tabiidir. Ancak, tarihin başlangıcından günümüze uzanan bir ana gövde söz konusudur. Bu ana gövde özellikle komşularının kaynaklarında Türk olarak adlandırılmış; kurdukları her devletin kökeninin Türk olduğu bariz bir şekilde vurgulanmıştır. Böyle bir gerçeği red edemeyen Batı ilim dünyası 1750'lilerden itibaren Türk milleti kavramını tarih araştırmalarında bahsettiğimiz derinlik içinde yazmaktadırlar. Nitekim Türk kökenli halkların tarihi hakkında binlerce kitap makale ve benzeri eserler meydana getirmişlerdir. Yani ilmi açıdan Türklerin tarihi inkâr edilemez bir gerçektir. Türkler Nerede Yaşıyorlardı? Türkler nerede yaşıyorlardı sorusu sorulduğunda, Karadeniz'in kuzeyinden Kore'ye kadar uzanan saha, Kafkasların kuzeyinde Kuzey Buz denizine, Tibet'in kuzeyi, Çin Seddi'nin kuzeyi, Agfanistan'ın kuzey bölümünden, İran'ın kuzey doğusu, ama özellikle Sır Derya'nın kuzey doğusu sahaları gösterebilir. Bazen Macaristan ovalarına kadar Orta Avrupa sahasını kapladığı görülmektedir. Yine güneyde Hindistan'a gidip devlet kuran çok sayıda Türk boyu olmuştur. Anadolu'ya gelişleri son araştırmalarla milattan önceki devirlerde tespit edilebilmektedir. Anadolu'ya Trakya, Kafkaslar ve İran üzerinden gelmeleri söz konusudur. Avrasya coğrafyasında "Kaya" resimlerinin dağılımına bakarak Türk tarihinin yeni başlangıç teorilerini ortaya koymak, yeni tarih paradigmaları oluşturmak mümkündür. Gerçek Türk tarihini anlamak için göç hareketlerini incelemek, boy sistemini analiz ederek tarih içindeki ana akış yollarını takip etmek gereklidir. Model de lazımdır. Örnek ve bütün Türkleri kendine bağlama imkânı sunan bir model devlet. Bu devlet bellidir aslında. Çok açık bir şekilde bizim Gök-Türkler diye tarihçiliğimizde tanıdığımız. Ama bütün dünya tarihçiliğinde yazıldığı ve gerçeğinde de kaydedildiği gibi bu devletin adı "Türk" tür. Türk Kağanlığı olarak yazılıp günümüze ulaşan ismin kökeni güçlü-kuvvetli/ gelişmiş manalarına gelmektedir. Ama 420'li tarihlerden itibaren Sır Derya ırmağının kuzey ve doğusunda yaşayan insanların adıdır. Ancak, milattan önceki çağlardan itibaren başlayan tarihin MS V. yüzyıla geliş süreci açıkça bilinmektedir. Dolayısıyla Türk tarihini anlamakta problem yoktur. Problem anlamak istemeyenlerdedir. Türk Adını Taşıyan İlk Devlet Nihayet, 542 tarihinden itibaren resmen Türk adını taşıyan devlet yükselir. Devletin merkezi Moğolistan'ın orta-kuzey kesimleri olsa da Çin kaynaklarının ifadesiyle Kore'den Karadeniz'in kuzeyindeki Kırım'a kadar bütün Türk kökenli halkları bünyesine katmayı başardı. Ve bu tarihten itibaren Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar yok olmadan devam etti. Gök-Türklerden (Türk Kağanlığı) günümüze ne kaldı sorusunun cevabı net bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti'dir. Türk milletidir. Diğer taraftan bilinmelidir ki; yeryüzündeki bütün Türk kökenli topluluklar yani bütün Türk Dünyası Gök-Türklerin günümüzdeki devamıdır. Ortak kimlik Türk Kağanlığı ve dönemin Türk boylarıdır. Çin kaynakları bu durumu VI. ve VIII. asırlar arasında açıkça vurgulamaktadır. Türk Milleti Varlığını Nasıl Korudu? Türk milleti niye yok olmadan varlığını korudu sorusunu; Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu gibi büyük devletleri, hatta Osmanlı Devleti'ni sayarak cevaplayabiliriz. Bu doğru yaklaşımdır. Ama Türklüğün aralıksız devam edişini Türk (Gök-Türk), Batı Türk, Türg(k)iş, Oğuz, Türkmen silsilesini ve diğer boyların durumunu takip ederek anlamak daha doğrudur. Her ne kadar farklı adlar altında devlet, beylik ve benzeri siyasi kuruluşlarda ömür sürseler de yabancılar tarafından hep Türk olarak anıldılar. Kaynaklarda kaydedildiler. Osmanlı Devleti en kuvvetli çağında üç kıtaya hükmederken dahi Türk devleti adıyla yazılıp bahsediliyordu. Kısacası Türk tarihini başlangıcından günümüze kadar kesintisiz takip etmekte problem bulunmamaktadır. Problem insanların anlama sıkıntısı taşımasında ya da kasıtlı şekilde tarihe bakma eğiliminde olmalarındadır. Sonuçta tarihin en erken devirlerinden itibaren Türk tarihini takip etmek mümkündür. Türkler ağırlık olarak Orta Asya "Türkistan" dediğimiz sahada çoğunlukla Avrasya bozkırlarında yaşamışlardır. Bilinen tarih paradigmaları değişse bile insanlık tarihindeki yerleri ve tanınmaları asla değişmez. Çünkü tarihi kaynaklar gerçeği ifade etmektedir. Gerçek Türk tarihini anlamak için Türk göçlerini boy sistemlerini ele alarak Gök-Türk (Türk 542-745) modelini esas alarak değerlendirmek en doğru yöntemdir. Hangi açıdan bakarlarsa baksınlar kaynaklardaki bilgileri yok edemezler.
Sultan Reşad'ın Torunu ve İttihadcılar Sâmiha Ayverdi Münevver Ayaşlı Hanım'ın yalısında çayda idik. Bizden başka, Sultan V. Murad'ın torunu Nihad Efendi'nin oğlu Şehzade Vâsıb Efendi ile V. Sultan Mehmed Reşad'ın oğlu Ömer Hilmi Efendi'nin kızı Mukbile Sultan da vardı.
Çay semâverinin üstündeki demlik fazla ısınmış olduğundan, ev sahibi servis yapamayınca, Sultan: “Benim ellerim nasırlıdır, tutabilirim!” diyerek demliği yakaladığı gibi, kimsenin yardımını kabul etmiyerek, çayları boşalttı.
Hor ve güç işlerin sertleştirip nasırlaştırdığı elleri ile öğünür gibi konuşan bir Osmanlı Sultanı…Tevekkeli, düşmez kalkmaz bir Allah dememişler...Hâli, tavrı, sözü sohbeti çok sâde ve tabiî olan Sultan, lohusa bulunduğu bir sırada, İkinci Cihan Harbi'nin bombaları yağarken, herkes kaçıştığı hâlde, kendisinin çocuğunu koynuna alarak hastahânede kaldığını, nasıl da şiirleşmiş bir belâgatle anlatmıştı.
Bir ara da: “Benim büyük babam fakir Pâdişâhtı” dedi.Gerçekten, saltanatı hep muharebe yıllarında geçen V. Sultan Mehmed Reşad, dar elbise giydirilmiş bir mahkûm gibi, sonuna kadar rahat nefes alamaz halde yaşadı.
Sultan doğru söylüyordu. îttihâd ve Terakki iktidarının elinde, onların keyfî kararları istikametini takibe mecbur olan Pâdişâh'ın elinde hemen hiç imkân yoktu.
Yıldız Sarayı'nı ve hazînelerini, Sırp, Bulgar ve Yunan çetecileri ile birlikte soyan îttihadcılar, bu halim selim, vatanperver Pâdişâha, boş bir devlet hazînesinden başka şey göstermemiş, vermemişlerdi.
Sultan Reşad'ın torunu gerçekten de, doğru söylüyordu. Saltanatta oturan sanki büyük babası değil de, îttihâd ve Terakki iktidarının parazit ve gözü doymayan yağmacıları idi.
Fethin Getirdikleri Yrd. Doç. Dr. Mustafa Gülcan İstanbul’un fethi, Avrupalıları, Balkanları ve hattâ Anadolu’da komşularını yüzlerce yıl Türklere karşı kışkırtan köhnemiş Bizans’ın yıkılmasını sağlamıştır.

Fâtih Sultan Mehmed Han, yüzyıllardır Hıristiyan âleminin doğudaki en kuvvetli dayanağını yıkarak, Türk-İslâm gücünü bütün dünyâya göstermiştir. Avrupalılar da, bu yeni gelen topluluğun, sıradan bir topluluk olmadığını anlamıştır. Ortaçağda Osmanlıları Avrupa’dan sürüp atmak için Haçlı seferleri düzenleyenler, kendi toplulukları üzerindeki tesirlerini kaybettiler. Bu târihten sonra papalar kendi başlarına kaldılar. 

Fâtih Sultan Mehmed Hanın Rumları, onların Ortodoks kilisesini ve patriğini kendi himâyesi altına alması, onlara esaslı haklar vererek, vicdan serbestliği tanıması, dış âleme de Türklere karşı olan akımları ve Bizans’ı düzeltmeye kalkışma niyetlerini önlemiş oldu. Kilise üzerindeki bu otorite, Osmanlı hudutlarını da taşarak Ortodoks olan bütün kavimlerin Osmanlı İmparatorluğuna dolaylı da olsa bağlanmasına vesîle oldu.

Bu arada Sırp ve Mora despotları, Sakız ve Midilli beyleri ile Trabzon Rum İmparatoru yüksek vergiler karşılığında sulh teklif ettiler. Fetihle; o zamâna kadar Akdeniz, Marmara ve Karadeniz sâhillerinin ticâretini elinde tutan Venedik’in üstünlüğüne son verilmiş; Karadeniz, Osmanlı Gölü hâline getirilmiştir. 

İstanbul’un fethi; toplam alanı on yedi kilometre kareyi geçmeyen bir şehrin elde edilmesi değil, çağ açan ve bir çağı kapatan büyük hâdisedir. Osmanlı Devletinin çeşitli din ve ırklardan olan insanları idâre etmeye başlamasıyla cihânşümûlleştiği bir hâdisedir.Çaka Bey zamânından beri Türklere denizi ve denizciliği şiddetle yasaklayan Venedik’in deniz ticâreti engellenmiş, onlar da, bundan sonra korsanlığa başlamışlardır. Fetihle berâber İstanbul sefâhat yeri olmaktan çıkarılmış, dünyânın ilim ve kültür merkezi hâline getirilmiştir. Derhâl devrin ilk, orta ve yüksek dereceli öğretim müesseseleri olan medreseler kurulmuş, bunlarda ilâhiyât, hukuk, târih, coğrafya, edebiyât, tıp, güzel sanatlar, matematik, geometri, astronomi, fizik dallarında değerli pekçok kimse yetişmiştir.

Osmanlıların her gittiği yerde oduğu gibi, İstanbul’da da kütüphâneler kurulmuştur. En mühimi bu fetihle doğudan batıya ve batıdan doğuya yapılabilecek her türlü askerî harekâta doğrudan müessir bir toprak parçası Türklerin eline geçti.İnsanların en büyük ihtiyacı olan hak şuuruyla adâlet nizâmı, Avrupa’da Hıristiyan âlemine Türk idâresi sâyesinde girdi. İslâm dîninin hak, hukûk ve adâlet esasları, güzel ahlâk sâhibi Müslümanların, İstanbul’da tesis ettiği idâre sâyesinde sağlam temellere dayandı. Bunu da Avrupa, İstanbul’un fethi sâyesinde öğrendi. Hıristiyanlar, kâdı(hâkim) karşısında hükümdârla gayri müslim bir vatandaşın bile muhâkeme edildiğini, İstanbul’un fethinden sonra İslâm ve Türk adâletinin sarsılmaz kâidelerine şâhid oldular.Fâtih Sultan Mehmed Hanın genç yaşında, balistik hesaplarını bizzât yapıp, döktürdüğü toplar, zamânın en büyük ve tesirli silahıydı. Topçuluk tekniğinin, dünyâ târihini değiştirecek ilk büyük zaferiİstanbul’un fethidir. Avrupa kralları top sâyesinde, otoritelerini hiçe sayan ahâliye esir muâmeleleri yapan derebeylik (feodalite) usûlünü kaldırdılar. Merkezî otorite kuvvetlenip, millî birlik esâsına göre kurulan devletler, Avrupa haritasında kalıcı sınırlar meydana getirdiler.

Hıristiyan Avrupa’da kültür ve medeniyet gelişti. Doğu ticâret yollarının bütünüyle Türk ve İslâm ülkelerinin eline geçmesi Avrupalıları ihtiyaçlarını temin için yeni yollar aramaya sevketti. Ticârî yollar aramak için keşiflere çıktılar. Yeni ülkeler keşfettiler. Gemicilik gelişip, denizaşırı ülkelere açıldılar. Keşif ve buluşlar da bulunup, teknik, kültür ve medeniyette büyük gelişmeler oldu. 
Çok Önemli Bir Kitap: Türkçe Jeopolitik Yavuz Bülent Bakiler Uzun yıllardan beri, elimden binlerce kitap gelip geçti. İlk defa, özetlenemeyecek bir kitapla karşı karşıyayım. Kitabın ismi Türkçe Jeopolitik. Ali Külebi‘nin büyük bir titizlikle hazırladığı 253 sayfalık Türkçe jeopolitik kitabında ise Jeopolitik, “En dar anlamda insan ve mekân yani insan ve coğrafya ilişkisi olarak tarif edilmiş. Veya devletlerin coğrafî özellikleriyle siyasetleri arasındaki ilişkileri inceleyen bilim” olarak ortaya konmuş.

Coğrafya bakımından, Türkiye, yeryüzünün en önemli bölgelerinden birinde bulunuyor. Bu bakımdan bütün büyük devletlerin Türkiye üzerinde çok ciddi siyasetleri var. Büyük devletler yanında birkaç milyon nüfuslu Ermeni devletinin de, Yunanistan’ın, Suriye’nin, Bulgaristan’ın, Kıbrıs Rum yönetiminin de bizim coğrafyamızla ilgili siyasetlerine aldırmamak, göz yummak, gafletin değil, en büyük ihanetin ta kendisi olur.

Ali Külebi, Türkçe Jeopolitik kitabında, bütün yakın ve uzak komşularımızın bizimle ilgili siyasetlerini, ordularının kara-deniz-hava kuvvetlerini ve o kuvvetlerin silahlarını, uçaklarını, tanklarını, toplarını, füzelerini... birer birer ortaya koyarak dikkatimizi çekiyor. 
Bana göre bu kitap, bütün lise ve üniversite öğrencilerimize şu veya bu şekilde anlatılmalıdır. Sonra bütün siyasi partilerimizin milletvekilleri ve bütün devlet ricalimiz Türkçe jeopolitik kitabını gözden geçirmelidirler.

Türkçe jeopolitik 4 ayrı bölümden ibaret. Bütün bölümler birbirlerine kördüğüm bağlarla bağlı. O bakımdan kitabı özetlemek çok zor. Mesela görüyoruz ki PKK’yı bizim müttefiklerimiz de destekliyorlar. Belçika’da, Hollanda’da, Fransa’da, İtalya’da, Yunanistan’da, İsveç’te, Norveç’te, İngiltere’de, Ermenistan’da, Rusya’da, Almanya’da, Avusturya’da, Danimarka’da, Kıbrıs’ta... PKK merkezleri var. PKK’dan ele geçirilen 36.563 silahın %71.6’sı Rusya, %14.7’si Çin, %3.6’sı Macaristan, %3.6’sı Bulgaristan kaynaklı. Hollanda ve Almanya PKK’nın para kaynakları arasında. Üzerimizde oynanan oyunları bilmeden bu topraklara sahip olamayız. Türkçe Jeopolitik kitabı, okunması ve okutulması gereken bir eser. Ali Külebi’yi tebrik ederim.
 
Türk Tarihinin Dönüm Noktası: Miryokefalon Savaşı Yılmaz Öztuna   12. Yüzyılın En Büyük Meydan Muharebesi Miryokefalon, Eğridir Gölü’nün az kuzeyindedir. Tam yeri hakkında bu yörenin insanı olan Yk. Müh. Ramazan Topraklı bir kitap yayınladı: (M.Savaşı, Ankara 2010)12. yüzyılın en büyük ve en önemli meydan muharebesi vuku buldu. En büyük ve önemli Avrupa ve Hristiyan devleti Bizans’ın, çok seçkin bir asker, devlet ve kültür adamı olan imparatoru Manuel Komnenos (1122-1143-1180), Anadolu Selçuklu sınırını geçti. Miryokefalon geçidine geldi. İkinci Kılıç-Arslan ve Türk ordusu burada idi. Türk’ün geleceğini belirleyen meydan muharebesi burada oldu. Kaybetse idik, düşman, taht şehrimiz Konya’ya gelecek, bizi Anadolu’da sürebildiği kadar doğuya sürecekti. Malazgirt’ten tam 105 yıl sonra, devletimizin geleceği kararacaktı. Avrupa’da bizim Selçuklu devletimize çoktan Türkiye (Turchia) demelerine rağmen, Anadolu’ya gelen Türk nüfusu ile yerli halk henüz dengede idi.O çağda Bizans (Doğu Roma) imparatorluğu, Anadolu’nun kalın şerit hâlinde istisnasız bütün sahillerini, Balkanlar’ı, Kıbrıs ve Girit’i, Güney İtalya’yı içeriyordu. İmparator Manuel’in ordusunda Macar, İtalyan, Fransız, Sırp, hattâ Türk (Gök Tanrı dininden Peçenek) yardımcı birlikleri bulunuyordu. Türkleri Anadolu’dan atmak üzere, Kılıç-Arslan’ın 60.000 askerden oluşan ordusu ile karşılaştı.Bizans Sarayına Ziyaretİkinci Kılıç-Arslan, Yunanca, Farsça, Arapça’ya vakıftı. İmparator Manuel’i yakından tanıyordu. Şahsen dosttular. İmparator’u Bizans (İstanbul) şehrinde ziyaret etmiş, 3 ay sarayında kalmıştı. Böylesine bir ziyareti hayal bile etmeyen -o çağda Hristiyan dünyasının en medenî ülkesi olan- Bizans’ın İmparatoru, sarayına şeref veren Kılıç-Arslan’ın her öğün yemeğini altın tabaklarla göndermiş ve hiçbir öğün tabakları geri almamıştı. Bizans’ın haşmetini büyük rakibine göstermek için elinden geleni yapmıştı.Şimdi Sultan Kılıç-Arslan, Miryokefalon’da mağlûp Bizans ordusunun karşısında idi. Manuel’i esir alarak prestijini kırmak istemedi. Zaferi kazandığı an, çepeçevre kuşattığı Bizans ordusunun çekilip gidebilmesi için, ordumuzun bir kanadını açtı ve düşman rahatça geçti. Hâkanımız, bu coğrafyada beraber yaşayacağımızın idrakinde idi. Zamanının medenî seviyesinin çok üzerinde idi. Mağlûp ve ağır zayiat veren İmparator, saflarımızı selâmlayarak çekilip gitti.Kılıç-Arslan, Mısır-Suriye sultânı Selâhaddin Eyyubî ve Almanya İmparatoru Friedrich Barbarossa başta, belli başlı hükümdarlara zafer-nâmeler göndererek Miryokefalon’u anlattı (buna rağmen Barbarossa, 3. Haçlı Seferi başkomutanı sıfatıyle üzerimize gelerek topraklarımızda can verecektir).Duânızla KazandımZaferden sonra Sultan Kılıç-Arslan, taht şehri Konya’ya geldi. Büyük törenle kutlamaları kabul etti. Süryânî Patriki de kendisini kutlayınca “Duânız berekâtıyle kazandım!” dedi. Dünya tarihinde, hele Orta Çağ’da telaffuz edilmiş en derin manalı, insanlık tarihinin parıltılı tezahürlerinden bir cümledir. Atalarımızın ne yüce bir kültür ve siyaset çizgisine eriştiklerinin göstergesidir. Ancak kendi pozisyonundan ve inancından emin ve müsterih bir insanın söyleyebileceği bir sözdür. Oğuz‘luktan -Müslüman olarak- hızla Türkmen ve oradan aynı hızla yüksek yerleşik uygarlığa geçerek Türk olabildiğimizin kanıtıdır. Böylesine bir hızla bin yıllık Anatolia’ya Avrupa’da Türkiye dedirttiğimiz âşikârdır. Böyle bir cümleyi, karşıt bir dinin en yüksek ruhanisine söyleyebilecek devlet başkanının bugün bile dünyamızda varlığından şüphe ederim.Bizans, Orta Anadolu’yu Türklerden geri alabilmek için bir asırdır fırsat buldukça nice teşebbüsler yapmıştı. Miryokefalon’da Bizans’ın bu ümidi söndü. Sultan Kılıç-Arslan, torunu Büyük Alâeddin‘e (1192-1219-1237), Anadolu’yu, dünyanın o asırdaki en müreffeh ülkesi hâline getirebileceği zemini, Miryokefalon zaferi ile hazırladı.
"Türk" Soyadı Taşıyan Yabancılar M.Necati Özfatura Türk asıllı ve Türk vatandaşı olmadıkları ve çoğu ise Türkiye'nin nerede olduğunu bile bilemedikleri halde dünyada (Türk ve İslam Dünyası dışında) 22 bin kişi (aile) "Türk" soyadını taşımaktadır.

    ABD'nin Utah eyaletinde yaşayan Prof. Dr. Toni Türk, 30 yıl önce "Turc" soyadının nereden geldiğini merak ederek, hayatını bunu bulmaya adadı. Çok sayıda ülkenin kütüphanelerini dolaştı. İnternette site açtı. Dünyanın muhtelif ülkelerinden (Türk ve İslam Dünyası dışında) bu siteye müracaat edenlerin sayısı 22 bine ulaştı. Toni Turc'a göre bu sayı çok daha fazladır sadece haberdar olup siteye müracaat edenlerin sayısı 22 bindir.

    Toni Turc gen haritası çıkaran bir siteyle anlaştı. Türk soyadı taşıyan 22 bin kişi DNA testi verilerini bu siteye gönderdi. Ve hepsinin DNA testleri ile Türklerin DNA verilerinin aynı olduğu görüldü.

    Turc soyadı taşıyan Amerikalıların ilk temsilcisinin 1718'de İrlanda'dan Boston'a göç eden Robert Turc olduğu ortaya çıktı. Toni Turc ise ceddinin Polonya'dan ABD'ye göç edenlere dayandığını tespit etti. Altın Ordu Rusya tarafından işgal edilip yakılınca çok sayıda Türk, Polonya'ya iltica etmişlerdir.

    Avrupa'da Turc soyadını taşıyanların kökeni ise onbirinci asra (esir düşen Selçuklu Türklerine) dayanmaktadır.

    Toni Turc'un kurduğu site "www.Turkgenealogy.com"dur. 22 bin kişinin kayıtları bu sitede mevcuttur. Turc soyadının isim babası ise Arnulph Turque'dir. Bu 22 bin kişi Türkçe bilmiyorlar. Türkiye'yi görmüş değiller. T.C. vatandaşı değiller ama soyadları Türk'tür.

    "Ben kimim?" diye 30 yıl araştırma yapan Prof. Dr. Tony Richard Turc. ABD Utah eyaletinde San Jean Bölgesi Federal Direktörüdür. 22 bin kişinin kökeni Selçuklu? çoğu ise Osmanlı Türklerine dayanıyor.

    Almanya'da Türk soyadı taşıyan Jacob de Türk (1609 tarihinde) Almanya'da görüldü. Türk soyadı Prusya'da (1683 tarihinde) görüldü. Fransızlara esir düşen Selçuklu Emiri Hayreddin Selahaddin'e Fransızlar şövalye unvanı verdiler, "le Türk" ve "de Türk" soyadı bu kişiden geliyor.

Ülkelerde soyadı "Türk" olanların sayısı:
Almanya : 8 bin 641 İrlanda : 12 Amerika : 7 bin 858 İsviçre : 12 İngiltere : 3 bin 543 Hırvatistan : 10 Belçika : 322 Rusya : 7 Hollanda : 242 Ukrayna : 6 Fransa : 236 İspanya : 5 Polonya : 151 Hindistan : 4 Macaristan : 108 Güney Afrika : 4 Slovenya : 67 Lüksemburg : 3 Kanada : 50 Norveç : 3 Avusturya : 16 Avustralya : 3 Çek Cumhuriyeti : 13








Toni Richard Turc 90 bin belge üzerinde çalışmış. Türk adından türemiş ad ve soyad sınıflandırmış..
    Bazı ülkelerdeki dağılış ise şöyle:

Fransa: Turc, Turcq, Le turc, Le turque, Turquet, Turquin
İtalya: Turco, Turci, Turchio, Turcu, Del Turco, Turcheschi 
Almanya: Turck, Turck, Thurch, Terkel*. 
Polonya: Turek, Turecek, Turkovvski, Turktevvtez 
Macaristan: Torok,Turk, Turkovich, Turkovvski 
İskoçya: Mac Töre, McTurk 
İrlanda: Turkington
Hakkımız Kalan Ülkeler Samiha Ayverdi 1
878’de cerayan eden Türk-Rus Muharebesi’nde memleketin her bir köşesinden gelen gönüllüler arasında Silistre’ye de bir gurup gönüllü gelmiştir. Kumandan Paşa, bu gönüllülere hoş-âmedî ederken gözüne, aralarında yedi sekiz yaşlarında bir çocuk ilişti ve merak ederek “bu çocuk kimin” diye sordu. Gönüllüler arasında yaşlıca amca bir adam. Mûsâ Paşa’ya: “ben kulunuzundur efendim… sefer açıldığını duyunca bir türlü arkamdan ayrılmadı” dedi. Kumandan Mûsâ Paşa, çocuğa “oğulum, sen pek küçüksün, silâhı bile tutup kaldıramazsın” deyince çocuk geri gönderileceğini zannederek, ağlamaya başladı ve “amca hiçbir işe yaramasam da su da mı taşıyamam?” diyerek etrafındakilere gözyaşı döktürdü. Osmanlı devletinde hangi müesseseyi kurcalayacak olsak, temelinde birbiri ile sarmaş dolaş olmuş bir vatan ve îman aşkı yattığını görürüz.Yedi yaşındaki çocuğun küffâra kılıç sallamak üzere, babası ile yollara düşmek istemesinde “ya, gâzî ol, ya şehîd” terbiyesi ile büyümüş olmasının tesirini gördüğümüz gibi, kul hakkına riâyet etmekte, vatan müdafaasında, devletçilik anlayışında, âile yapısında, hulâsa cemiyet hayatının bütününde dâimâ karşımıza çıkacak olan adâlet duygusunun tanınmasında sârî ve cârî olan hep aynı îman fermanının asırlar içinde süregelmiş buyruğunun Türk’ün iliğine kemiğine işlemiş vatan ve îman aşkı her vesîle ile kendini göstermekten geri kalmamıştır.
Türk Tarihinin Hazin Sayfaları: Göçler-Sürgünler Mehmet Can Şehzade Süleyman Paşa'nın 1352 yılında Rumeli'ye geçişi ve art arda devam eden fetihlerle Osmanlı, kısa sürede Balkanların tek hakimi haline geldi. Türklerin Rumeli'ne yerleştirilmesi ve bölgenin yerli halkları olan Arnavutlarla, Boşnakların da İslam'ı seçmesi Balkan coğrafyasını ikinci bir Anadolu yaptı. 

Yaklaşık 500 yıl idaresi altında yaşadıkları Osmanlı'nın zayıflamasıyla birlikte bu bölgede yaşayan Türkler ve Müslüman halkları da zor günler bekliyordu. 1912 yılında yapılan 1. Balkan Savaşı'nın kaybedilmesiyle de elden çıkan topraklardan milyonlarca Türk, Boşnak ve Arnavut, Anadolu'ya göç etmek zorunda bırakıldı. Göç etme imkanı bulamayanlar ise kaldıkları coğrafyada çeşitli asimilasyonlara maruz kaldı.
Göçlerin en acı yanı ise 500 yılı aşkın Osmanlı idaresinde kalan coğrafyadaki Türk şehir mimarisinin en güzel örnekleri olan eserlerin yok edilmesi oldu. Osmanlı'nın 15 bin 787 mimari yapı inşa ettiği Balkanlar'da göçlerle birlikte bu tarihi eserler de sahipsiz kaldı. Osmanlı'nın izlerini yok etme pahasına birçok tarihi cami, han, hamam yıkıldı, geri kalan bir çok tarihi eser ise aslından uzak görünümle restore edilip amacı dışında kullanıldı.
Tehcir edilen halkların sığınağı haline gelen Türkiye'yi, yıllardır Ermeni iddialarıyla karşı karşıya bırakan birçok gelişmiş ülke, ne yazık ki Kafkaslar ve Balkanlardan sürülen milyonlarca halkın yaşadığı acıları bir türlü görmek istemedi.
İlk Göç ve Sürgünler Kafkasya’dan Başladı
Rus Çarlığına bağlı askeri birliklerin 1859 yılında Kafkasya'ya girmesiyle bu coğrafyada göçler de beraberinde başladı. Rus birliklerine karşı verilen savaşı kaybeden Kafkas halklarını büyük bir dram bekliyordu. Çar'ın Kafkasya temsilcisi Grandük Mişel'in 1864 Ağustosunda Batı Kafkasyalılara, "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir" şeklindeki fermanı, bölgedeki sürgünleri ve göçü tetikledi.
Rus Çarlığının emriyle 1864 yılında 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan oldu. Tehcire zorlanan Kafkas halklarının birçoğu sürgün yolculuğunda açlık ve zor şartlara yenik düşerek can verdi, binlercesi Karadeniz'in azgın dalgalarına dayanamayan gemilerin batmasıyla engin sularda boğuldu, yüzlercesi kalıcı hastalığa yakalandı. Karadeniz'deki Taman, Tuapse, Anapa, Soçi, Sohum, Poti ve Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine bindirilen muhacirler, Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Varna, Köstence ve İstanbul'a getirildi. Arşiv kayıtlarına göre, Kafkaslar'dan sürgün edilen insanların yüzde 30'una yakını, yolculuk tamamlanamadan öldü.
Kafkasya'da sürgünler 1864 yılıyla sınırlı kalmıyordu. 1864 sürgünüyle dünyaya savrulan Kafkasyalılar, tekrar ana vatanlarında toparlanma fırsatı bulamadan bu sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Josef Stalin'in emriyle geniş çaplı bir sürgüne maruz bırakıldı. Bu sürgünde ise Kafkas halkları, asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı'nda Almanlarla iş birliği yapmakla suçlanıyordu.
Karaçay ve Balkarlar'ın Sürgünü
SSCB'ye bağlı Karaçay Özerk Bölgesi, 2 Kasım 1943'te Sovyet askerlerince kısa süre içinde boşaltıldı. Emirlere uymayan Türk kökenli bu halk, anında infaz edildi. Karaçay halkından 32 bin 929'u çocuk olmak üzere 63 bin kişi tıpkı diğer Kafkas halklarına yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'ın iç bölgelerine gönderildi. 8 Mart 1944'de ise Balkarlar, Karaçay halkının maruz kaldığı acı sürgünü yaşadı.
Çeçen ve İnguşlar'ın Sürgünü
Kızılordu'nun 23 Şubat 1944'te  26. kuruluş yıldönümünü şenliklerine davet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan İnguşlar, apar topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya'ya sürüldü.
Sürgüne gönderilen her aileye, yanlarına almak için ancak 20 kilogram bagaj izni verildi, insanların bütün mal varlıklarına ve hayvanlarına el konuldu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti. Sürgün edilen insanların yüzde 20'si kötü hava şartları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşlar'ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı. Gerek iklim gerek ağır çalışma şartları ve bunlara bağlı salgın hastalıklar sebebiyle pek çok muhacir hayatını kaybetti. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor.
Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, 9 Ocak 1957 yılında aldığı karar ile 1944 yılında topyekun sürgün edilen Çeçen ve İnguşların ana vatanlarına dönmelerine izin verdi. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilen ve toprakları çeşitli ülkelere paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ise 1957 yılında yeniden kuruldu. 1939 yılının resmi kayıtlarına göre 488 bin olan Çeçen-İnguşların nüfusu sürgünden sonra 200 bine kadar düştü. 1959 yılında ise Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'ndeki bütün İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311 binden ibaretti.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan'da Rus birlikleriyle halk arasında savaş başladı. 1994-96 yılları arasında bir milyon civarında nüfusu olan Çeçenistan, bu savaşta yaklaşık 120 bin kayıp verdi. 1999-2001 yılları arasında yaşanan ikinci savaşta ise 100 bin Çeçen öldü, 30 bin Çeçen ise sakat kaldı.
Kırım Türkleri’nin Sürgünü
Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Sürgün kararından en çok etkilenen bir diğer halk ise Kırım Türkleriydi. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası, 3 gün içinde 220 bin Kırım Türkü'nün zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı.
Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen Kırım Türkleri'nin yüzde 42'si zor şartlara dayanamayarak veya yapılan baskılar sonucu hayatını kaybetti. Vatanlarına dönmek için büyük bir mücadele veren Kırım Türkleri, hedeflerine ulaşmak için 1980'li yılları beklemek zorunda kaldı.
Yıllar sonra terk ettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Kırım Türkleri yurtlarına döndükleri zaman evlerinin, iş yerlerinin ve topraklarının Ruslar ile Ukraynalılara dağıtıldığını gördüler.
Ahıska Türkleri’nin Sürgünü
Gürcistan'ın Ahıska bölgesinde yaşayan ve "Osmanlı Türkleri" olarak da bilinen Ahıskalılar, 14 Kasım 1944 yılında tarihin en acı olaylarından birini yaşadı. Bütün Ahıska Türkleri sürgün edildi. Aradan geçen 65 yıla rağmen, halen yurtlarına dönemediler. Anavatanlarından koparılan ve gittikleri yerde hayatta kalan Ahıskalıların torunları bugün Rusya Federasyonu, Özbekistan, Kazakistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD'de yaşıyoryorlar.
Stalin'in emriyle bir gece ansızın gelen haber üzerine doğup büyüdükleri vatanlarını zorla terk ettirilen Ahıska Türkleri, "ölüm katar" olarak adlandırılan hayvan vagonlarına istiflenerek bir bilinmez yolculuğa çıktı. Sibirya'ya ve Sovyetlerin iç bölgelerine gönderilen yaklaşık 100 bin Ahıska Türkünün birçoğu yolda hastalıktan, açlıktan öldü. Ayrı ayrı bölgelere dağıtılan Ahıska Türkleri yıllarca birbirinden haber alamadan yaşadı.
Özbekistan'da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989 yılında ikinci büyük sürgün daha yaşadı. Fergana'da çıkan olaylarda yaklaşık 100 bin Ahıska Türkü ikinci vatan edindikleri Özbekistan'dan komşu ülkelere ve Rusya'nın Krasnodar bölgesi ile Ukrayna'ya göç etmek zorunda kaldı. Türkiye'de bir süre önce çıkarılan kanun ile Ahıskalıların Türk vatandaşlığına geçişi kolaylaştırıldı.
1944'de sürgün edilen Ahıska halklarından bugüne kadar hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıska Türkleri oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi'ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdi, ancak bugüne kadar verilen sözler yerine getirilmedi.
Bulgaristan’dan Göçler
Rusların 1828'de Tuna'yı aşarak Edirne'ye kadar gelmesi ve Bulgarları Türklerin üzerine hücum etmesi sonucu 30 bin Türk, Anadolu'ya göç etti. 1876'da Rusya, Almanya ve Avusturya tarafından Balkanlar bölündü. Avusturya, Bosna-Hersek'i aldı, ayrıca Bulgarlar ve Sırplara, Rusya himayesinde hürriyet verildi.
Aynı yıl Bulgarlar, Türklere karşı şiddet hareketlerine girişti. Buradaki Türkleri korumakla görevli Türk ordusunun hareketi, Avrupa devletlerinin müdahalesiyle durduruldu. Binlerce Türk, Edirne, İstanbul ve Anadolu'ya göç etti. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra yapılan Berlin Antlaşması ile Bulgaristan devletinin kurulması kabul edildi. Bu durum, Bulgaristan'daki Türkler için kötü sonuçlar ortaya koydu. 1876-1878 yılları arasında 200 bin Türk, Edirne ve civarına yerleşti. Sonraki yıllarda ise 300 bin göçmen, Rumeli'den Anadolu'ya geçti. Kuzey Bulgaristan'dan göç eden bir kısım Türk ise Rodoplar'da uğradıkları silahlı saldırılarda ağır kayıplar vererek Türkiye'ye gelebildi. Bu tarihlerde Doğu ve Batı Trakya ile İstanbul'un her yeri göçmenlerle doldu. Osmanlı bu göçmenlerin iskanı konusunda büyük zorluklar yaşadı.
Arşivlerde, 1885-1923 yılları arasında Bulgaristan'dan Türkiye'ye 500 bin kişinin göç ettiği belirtiliyor. 1923-1933 yılları arasında ise göç edenlerin sayısı 101 bin civarındadır. Yine Bulgaristan'dan 1934-1960 arasında 272 bin 971 kişi, 1968-79 yılları arasında da Bulgaristan'dan Türkiye'ye 116 bin 521 kişi Türkiye'ye göç etti.
Bulgaristan'dan son göç hareketi ise 1989 yılında Bulgar hükümeti tarafından burada yaşayan Türklerin Türkiye'ye göçe zorlanmaları ile başlatıldı. Göçmenler kitleler halinde trenlerle Türk sınırına bırakıldı. Böylece Türkiye, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da görülen enbüyük ve zorunlu göç akımını yaklaşık üç aylık bir süre içinde kabul etmek durumunda kaldı. Bu dönemde 64 bin 295 aileye mensup 226 bin 863 kişi serbest göçmen olarak Türkiye'ye geldi. Bu tarihten itibaren 1995 yılına kadar da aralıklı olarak gelen serbest göçmenlerin sayısı 73 bin 957 kişiye ulaştı. Bütün bu göçlere rağmen bugün Bulgaristan'da halen 2 milyonun üstünde Türk bulunuyor.
Romanya’dan Göçler
Romanya toprakları, Osmanlı İmparatorluğu idaresindeyken, Besarabya ve Kırım'dan on binlerce Türk buraya yerleşti. 1806-1812 Osmanlı-Rus savaşlarında, Rus ordularının Tuna'yı aşarak Şumnu'ya kadar ilerlemesi üzerine bu bölgede yaşayan Türkler göçe zorlandı. Şumnu ve Dobruca civarından, 1812 yılından sonra 200 bin Türk, Anadolu'ya göç ederek başta Eskişehir olmak üzere çeşitli bölgelere yerleştirildi.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Besarabya'nın Rusların eline geçmesi Dobruca'nın ise Rumenlere bırakılması üzerine Türklerin göçü yeniden başladı. O yıllarda Dobruca'dan 80 bin civarında Türk, yurtlarını terk ederek Anadolu'ya yerleşti. 1923'ten sonra, Dobruca'dan yeni göçler başladı. 1923-1933 arasında 33 bin 852 kişi göç etti. 1934-1960 yılları arasında ise Romanya'dan göç edenlerin sayısı 87 bin 476'ya ulaştı.
Yugoslavya’dan Göçler
Yugoslavya'dan Türkiye'ye Cumhuriyet döneminde toplam 77 bin 431 aileye mensup 305 bin 158 kişi göç ettiği, resmi kayıtlarda yer alıyor.
Yugoslavya idaresinin baskıları sonucu 1946-1968 ve 1971 yıllarında özellikle Üsküp, Prizren ve Sancak bölgesinde yaşayan Türk, Boşnak ve Arnavutlar, evlerini ve mallarını cüzi fiyatlara satarak Türkiye'ye gelmek zorunda bırakıldı.
Yunanistan'dan Göçler
Yunanistan'dan Türkiye'ye ilk göçler 1820 yılında Mora isyanından sonra başladı. Avrupa'dan gelen gönüllü askerlerle Rum çeteciler, Teselya ve Ege adaları ile Mora'da oturan Türk ve Müslüman halka zulmetmeye başladı ve 32 bin Müslüman Türkü öldürdü. Rusya ile İngiltere arasında yapılan anlaşma ile 1826 yılında bağımsız Yunan devleti kuruldu ve Müslüman halkı Yunanistan'dan çıkarma kararı alındı. Bu kararla birlikte Türkler yüzyıllarca yaşadıkları coğrafyadan sürgün edilmeye başlandı.
Mora'nın ardından Girit'te de 1864 yılında Rumların sivil Türk halkına karşı katliamlara girişmesi üzerine, bu bölgeden Anadolu'ya ve İstanbul'a 60 bin kişi göç etti. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra da Yunanistan'daki Türklerden bir kısmı, Anadolu'ya kaçmak zorunda kaldı. Kurtuluş Savaşı'nı takip eden Lozan Antlaşması hükümlerine göre yapılan mübadelede ise Türkiye'ye 1923-1933 yılları arasında 384 bin kişi geldi.
Yunanistan'dan göçler, 1934-1960 arasında da devam etti. Bu tarihlerde 23 bin 788 kişi Türkiye'ye geldi. 1960-1970 arasında ise 20 bin kişi Yunanistan'dan Türkiye'ye yerleşti.
Dil ve Eğitim Kamran İnan En kıymetli varlık insandır. Bizim insanımız daha da kıymetlidir. Ancak bu kıymetin çağdaş eğitim kuruluşlarında işlenerek dinamik hale getirilmesi gerekir. Bunda başarılı olamadık. Amerika'da, Avrupa'da okuyan gençlerimiz ön sıralarda; eğitimde, hayatta başarılı oluyorlar. Bunu İsviçre’de okurken yaşadım, Belçika'da çalışırken takip ettiğim işçi çocuklarında gördüm, Amerika'da toplantılarda şahit oldum. 
Çağın çok gerisindeki sakat eğitim sistemimiz neticesi ciddî bir kültür bunalımından geçiyoruz. Dehşet verici cehalet manzaraları sergileniyor. Televizyonlardaki bilgi yarışmaları, paneller, siyasî mülakatları takip, dışardakilerle mukayese ettiğimde içimden, "Bu kadar cehalet ancak tedrisatla mümkündür." diyorum. Ve maalesef öyledir. Taşıma vasıtalarında, bekleme salonlarında, toplu yerlerdeki insanlardan elinde okuyacak bir yayın bulunmayan kimse bizdendir.
Fransa'nın en kalabalık yerleri kitapçı dükkânları, kütüphanelerdir. Bir Fransız senede ortalama 7, -bazıları 40-50- kitap okur. Bizde ömründe 7 kitap okuyanlar sınırlı, ancak yine de çoğunluktadır. Üçten fazla kitap ismini sayabilecek insanımız azdır. 
Amerika'da yeni bir kitap yarım, bir milyon, Avrupa'da yüz binler basarken bizde iki bin, en çok beş bin basıyor. Bir vakitler dünyanın en fakir, açlık çeken memleketi olarak bilinen Hindistan günümüzde Batı dünyasına 300 bin elektronik mühendisi ihraç ediyor. Biz hâlâ ham işçi ihracına çalışıyoruz. Bir toplumun en hayatî meselesi eğitimdir. Türkiye, maalesef, bunun ciddiyetim henüz tam anlamıyla kabullenmiş değildir.
Devlet Plânlama Teşkilâtı senelerce, verimli yatırım değil diye, okul inşasına müsaade etmedi. Oysa yatırımın en önemli ve verimlisi insana yapılan yatırımdır. 
Japonya'nın önlenemeyen yükselişini araştıran Amerikalılar, temel faktörün eğitim olduğu neticesine vardı. Bunun üzerine Amerika, tarihinin ikinci eğitim reformunu gerçekleştirdi. 
Almanya, son senelerdeki duraklama ve güç kaybı sebeplerini inceledi, eğitimdeki verim düşüklüğünden kaynaklandığı ortaya çıktı; Almanya halen kendini, eğitim sistemini yargılıyor. 
Güney Kore'nin yükselişi de eğitimle izah ediliyor. Eğitim bütçesi yetersiz ve maalesef, Eğitim Bakanları, genellikle, daha da yetersiz. Nice eğitilmemişler o makamdan geçti. Kültür zenginliği bir milletin servetidir; bu alanda da, ne yazık ki, fakirleşmekteyiz.
Bir milletin en önemli ve güçlü bağı dilidir. Türkçemiz dünyada en çok konuşulan 5 dilden biridir. Bir hazine olan dilimizi de, kendi elimizle tahrip ettik, nerde ise anlaşılmaz hale getirdik. 
Genç nesiller yeni kelimeler uydurmada adeta yarıştı. Bir ara ideoloji de işe karıştı, geçmişle köprüler atılmak, bağlar kesilmek istendi. Kısmen başarılı da oldular; birbirimizi, eskisi gibi rahat okuyup anlayamıyoruz. Televizyon ekranlarında dilimiz her gün kan kaybediyor. Asıl Türkçe, sınırlarımız dışındaki Türklerin Türkçesi; onlar dilimizin koruyucusu. 
Bir Orta Asya Devlet Başkanı, Ankara ziyareti sırasında, aralarında benim de bulunduğum bir grup Milletvekiline hitap ederken, "Eğer karşılıklı Türkçe konuşamıyorsak bunun kusuru bizim değil, sizin!" dedi; doğru söylüyordu. Dilimiz üzerindeki tahribat, maalesef, devam ediyor. Neleri tahrip etmedik ki!..
Suriye Türkleri Mehmet Şandır 4. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İş Birliği Kurultayı’nda Mehmet Şandır’ın Suriye Türkleri hakkında yapmış olduğu konuşmayı aşağıda sunuyoruz:
M uhterem Başbuğum, Türk Dünyasının sayın devlet, ilim, sanat ve düşünce adamları, kıymetli misafirler ve değerli basın mensupları; sizleri, Suriye'de yaşayan yaklaşık bir buçuk milyon Türkler adına ve Bayır-Bucak Türkmenler adına saygıyla selamlıyorum. Öncelikle, Yüce Allah'a şükrediyorum; Türk Dünyasının mahşerini yaşıyoruz; sur üfürüldü, Türklük ayağa kalktı. Bu güzel manzaraya bakınız lütfen. Bin yıldır görüşemeyen kardeşler, bugün, omuz omuza, yan yana; buna, şükredilmez de ne yapılır; şükrediyorum. Böyle bir Kurultayda, Türklüğün toyunda hemen yakınımızdaki yakın olmanın, unutulmuşluğundaki Suriye Türkleri'nin konuşmaması, bulunmaması mümkün değildir. Biz, Suriye Türkleri olarak, Suriye Türkleri'nin bir parçası olan Bayır-Bucak Türkmenleri olarak, bundan sonra, Türk Dünyasını ilgilendiren her toyda, her toplantıda bulunacağız ve konuşacağız. Türk Dünyasının muhterem temsilcileri;
Size, öncelikle Bayır-Bucak Türkmenleriyle ilgili kısa bilgi arz etmek istiyorum: Bayır-Bucak Türkmenleri, Türkiye'mizin Hatay ilinin hemen güneyinde, Türkiye ile aralarında Arap köyü bulunmaksızın, kendi aralarında da Arap Köyü bulunmaksızın bir yoğunluk olarak, yaklaşık 60-65 bin kişilik bir nüfus kitlesi olarak asırlardır o topraklarda yaşamaktadırlar. Genellikle, Bayat boyundandırlar. Suriye'nin muhtelif yerlerinde, sıralamak gerekirse, özellikle, Halep, Rakka ve hudutlarımızla Halep arasındaki bu kesimde, Hama, Humus'ta, Şam Havran'da, Lübnan Dağlarında tabiî ki, Lazkiye'nin kuzeyinde kalabalık kitleler halinde Türk nüfus bulunmaktadır. Bu Türk nüfusunun, Suriye Türklüğü'nün tarihine kısaca bakacak olursak, iddialı bir laf etmek gerekir; Suriye diye anılan topraklar, Türk coğrafyasıdır. Bu coğrafyada asırlardır Türkler yaşamaktadır. Emevî Devletinin, İslâm Emevî Devletinin yıkılmasından sonra, bu coğrafyada kurulan devletlerin tamamı Türk Devletidir; 830'lu yıllardan sonra Abbasî Halifesi El Memun ve El Mutasım'ın kurmuş olduğu Türk birliklerinin sonrasında Ortadoğu'da ve Mısır'da Tolunoğulları'ndan, Akşitoğulları'ndan başlayan Türk beylikleri sahneye çıkmıştır. Bir sıralama yapacak olursak: Suriye Selçukluları, Suriye Selçukluları sonrasında Atabeylikler, ondan sonra Memlüklüler, ondan sonra muhteşem Osmanlı asırları; 1516'da başlayıp, 1918 yılına kadar devam eden Osmanlı asırları. Hatta, bunu 1946 yılma kadar Suriye'nin bağımsızlığını kazandığı, Fransız mandacılığından kurtulduğu tarihe kadar çekebiliriz. Bu bin yılı geçkin süre içerisinde Suriye'de kurulan devletlerin tamamı Türk Devletleridir; dolayısıyla, bu coğrafya Türk coğrafyasıdır. Bu coğrafyada bugün yaklaşık bir buçuk milyon Türk yaşamaktadır. Bu rakamları çok kesin söylemek mümkün değildir; ama, yakın zamandan biliyoruz, oraya çok kalabalık halde, yani, 93 harbi sonrasında bile yüzbin Kafkasyalı Türk'ü, Türkmeni, Kıpçak Türk'ünü götürüp Kuneytra'ya yerleştirdiklerini tarihî gerçekler ortaya çıkmaktadır. En yakın zamanda, 1995 yılında Suriye'de yapılan milletvekili seçimlerinde Lazkiye Bölgesinde, bizim Bayır-Bucak Türkmenleri'nden aday olan bir Türkmen'e 37 bin oy çıkmıştır, Suriye'de, Bayır-Bucak'ta benim yakınlarım, kardeşlerim yaşamaktadır; her birinin en az sekiz tane çocuğu bulunmaktadır nüfusa bakacak olursanız, bir buçuk milyon sayısı çak fazla abartılı değildir. Muhterem efendim, bölgeye Araplar'ın gelişi çok sonra olmuştur, bir tarihî gerçek olarak bunu Türk Dünyasına ifade etmek istiyorum. 17'inci yüzyılda Amar ve Anez kabilelerinin gelmesiyle orada bir Arap yoğunluğu olmuştur; ama, hiçbir zaman devletleri olmamıştır. Bugünkü Suriye yönetiminin zorba, emperyalist, Türkiye'ye karşı düşman, Türk düşmanlarıyla, işbirliği politikalarının temelinde yatan sebep bu gayrı meşruluklarındandır, meşruiyetlerinin olmayışındandır; Suriye, çünkü bir Arap toprağı değildir, Türk toprağıdır, burada, kurulacaksa, Türk'ün devleti kurulmalıdır, bunu bizden çok onlar bilmektedir bu bilgi, onları zorba yapmaktadır, baskıcı yapmaktadır. Bugünle ilgili üç beş cümleyle sözlerimi bitirmek istiyorum. Muhterem Heyetinize arz etmek isterim ki:
Bugün, Suriye'de Türkçe konuşmak yasaktır, Türküm demek yasaktır; bir lokma ekmek için asırlardır yaşadıkları topraklarda yaşamanın bedeli olarak bu insanların Araplığı kabul etmesi bir mecburiyettir. Her gün televizyonlarda Türkiye'ye ve Türkler'e yapılan hakaretleri sindirmek bir mecburiyettir. Bu ağır baskılar özellikle, son zamanlardaki Türkiye düşmanlığı, Türkiye düşmanlarını destekleme ve işbirliği politikalarıyla, bu sindirme politikalarını, Suriye'deki Türklüğü sindirme politikalarını azamiye çıkarmışlardır. Suriye'de yaşayan Türkler'in millî kimliklerinde ve kendi topraklarında huzur içerisinde özgür, hürriyetlerine sahip olarak yaşamalarına müsaade ederlerse, oradaki Türkler, Suriye ile Türk Dünyası arasında barış ve dostluk köprüsü olurlar, bu, en çok onların menfaatidir, en çok onların buna ihtiyacı vardır. Bu Kurultayın tespit ettiği amaçlarına ulaşmasını yürekten diliyor, bu duygu ve düşüncelerle muhterem heyetinize saygıyla selamlıyoruz.
26 Ağustos 1071 Ruhu Rahim Er
A nadolu Selçuklu Devleti’nden önceki Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Sultan Tuğrul’dur. O’nun kardeşi Çağrı Beydir. Babaları Horasan valisi Davut Bey, dedelerinin ismi Selçuk Bey’dir. Tuğrul Bey’in oğlu olmadığından 1065’te vefatı üzerine yerine “Alparslan” unvanıyla meşhur olmuş olan kardeşi Davut Bey’in oğlu Muhammed, ikinci Selçuklu Sultanı olur.
Sultan Muhammed Alparslan, bu makama bileğinin hakkıyla geçmiş ve bundan sonra ülkedeki camilerde hutbe, O’nun adına okunmaya başlanmıştır. Payitaht Rey/Tahran şehridir. Anadoluya hakim olan Bizans üzerine Türk akınları, daha Tuğrul Bey zamanında başlamış, Alparslan’la birlikte hız kazanmıştı.
Bizans İmparatoru IV. Romen Diyojenus, 1068’de Türkleri, Anadolu’dan uzak tutmak için bir sefer düzenledi ve Haleb’e kadar ilerledi. Ardından bir sefer daha düzenledi ve bu defa da Fırat’a kadar ilerledi.
Ne var ki Türk akıncı birlikleri, vatan tutmayı hedef aldıkları yeni Kızıl Elma Anadolu içlerine doğru sel gibi akmakta, fırtına olup, kasırga olup vurmaktaydı. Malatya, Kayseri ve Konya gibi önemli şehirler, Afşin Bey ve diğer kahramanlar tarafından hallaç pamuğu gibi atılmaktadır. Sultan Alparslan, Bizans üzerine yaptığı bu taaruzlardan başka, doğuda Kıpçak ve Türkmenleri birliğe dahil etmek için üstlerine yürümektedir.
İlk büyük seferini Gürcistan’a yaptı, Kars ve Ani’yi fethetti. Bu seferinde büyük devlet adamı veziriazam Nizam’ül Mülk ve oğlu çatal yürekli kumandan Melikşah da bulunuyordu. İslâm âlemini sevince gark eden zaferleri üzerine Halife Kaim bi Emrillah, Türklerin layık gördüğü “Alp-Arslan” unvanından başka kendisine “Ebu’l Feth” “Zaferin Babası” unvanını verdi. Ki bu unvan, gelecek Türk Sultanları için de kullanılacaktır. Bugün dahi Sultan Fatih, Sultan Yavuz gibi Padişahlar anılırken hak teslimi cümlesinden terennüm edilmektedir.
Selçuklu Sultanı, Rey’den doğuya ve batıya doğru seferler düzenleyerek Büyük Devlet olmanın imkânlarını aramaktadır. Bu arada Cend’de dedesi Sultan Selçuk’un kabrini ziyaret etmiş ve muhtemeldir ki O’na bu sözü vermiştir. Zira başka isimleri arkada bırakarak tahta geçmenin, ümmetin bahtını ak etmek gibi bir mükellefiyeti vardır. 
Bu esnada Mekke Emiri, kendisine elçi göndererek Haremeyn-i Şerifeyn’de hutbenin Halife olarak Bağdat’daki Abbasi Halifesi ve Sultan olarak da Selçuklu Sultanı adına okunduğu haberini ulaştırır. Artık, Büyük Selçuklu Devleti, cihanşümul bir anlam kazanmıştır. İslam dünyasının orta direğidir. O esnada Fatimiî devletinin ortadan kaldırılması, Mısır’ın fethi şartı doğar. Alparslan, Mısır üzerine yola çıkar. 
Ne var ki Bizans imparatoru da  Türkleri Anadoludan çıkartmak için harekete geçer, daha evvel alınmış olan Malazgirt’i zabtetmiştir. Emir’el Mü’minin Ebul’Feth Sultan Muhammed Alp Arslan, geri döner...
Ufukta bir büyük zafer beklemektedir.Ufukta 26 Ağustos 1071 ihtişamı durmaktadır.Malazgirt, İstanbul’a kapı olacaktır.
Türklerin Hindistanı Prof. Dr. Enver Konukçu
Tarihi Batı Anayolu'nun şekillenmeye başladığı sırada, bazı devletler, hükümranlık için mücâdele etmekte iken, doğu ve batının dengelerini de bozmuşlardır. V. yy'da, batıyı Doğu Roma’nın varisi Bizans, doğuyu da İran'daki Sasaniler temsil ediyordu.

Hun İmparatorluğunun ikisi arasında genişlemesi, Türkleri Avrupa'da, Euro-Asia'da ve hatta Çin sınırlarına kadar hâkim kılmıştı. Hunların Seyhun ve Ceyhun taraflarındaki temsilcileri de bir başka Hun kolu idi. İran kaynaklarının suskunluğuna rağmen Bizans ve Hind tarihçileri, bu Hunları Akhunlar diye tanıtmaktadır.  Mleccha diye de nitelendirilen Türklerin kitabelerde görülen tanımlanmaları Huna'dır. Sahip bulundukları yöreler de Huna-Mandala'dır. Bizans belgelerindeki Eftalitler de, Sasanilerin büyük rakibi olup, şimdiki Abdallar ile ilgili görülmektedir. Afganistan ve sonra Kuzey Hindistan'a yayılan Akhunlar, aynı zamanda doğu batı anayolları üzerindeki arazinin mutlak hâkimleri idiler. Kuzey ve güneyde iki bölüm hâlinde saltanat sürmüşler, Toramana ve Mihiragûle gibi hükümdarlar vasıtası ile Hindistan'ın kuzeyinde tam hakimiyet kurmuşlardır. Fa-Hian, Sung-Yun ve Haüan-Taang gibi buddhist hacılar, Hindistan'daki gezilerinde zaman zaman Akhunlardan bahsetmişlerdir. Akhunlar, kuzeydeki kollarının Göktürk-Sasani işbirliği sonunda ortadan kaldırılmasından sonra da, Hindistan'da varlıklarını bir müddet daha devam ettirebildiler.  Müslümanlar, VII. yy'da, Hind kapılarına dayandıklarında, karşılarında Akhunların küçük varislerini bulmuşlardı, İslâm Coğrafyacılarına göre, Ceyhun ile İndus havzası arasında kabileler mozayiği mevcudtu. Oğuz Kabilelerinin birçoğu, bu yöreleri iskân etmişlerdi. Bunların ne zaman Afganistan ve Kuzey Batı Hindistan'a geldikleri pek aydınlığa kavuşturulamamıştır. Dr. Emel Esin, Ord. Prof. Dr. Z. V. Togan ve E. Konukçu'nun araştırmalarına göre, konar-göçer vaziyette yaşayan Türk kabileleri menşelerini Akhunlar'dan almakta idiler. Nitekim, Çin seyyahları ve İslâm coğrafyacılarının yazdıkları da ileri sürülen fikirlere uygunluk arzetmektedir. El-Birûni, Kâbilşâhları anlatırken, Böri Tiğin'den, yâni Kurt prensten bahsetmektedir. X. yy'da, ahâli arasında bu tür rivayetlerin bulunduğunu gören el-Birûni, Türk' e benzeyen ve mitolojik unsurları bünyesinde toplayan atadan bahsetmektedir.  Gazneliler Zerdüştlük, İslâmiyet ve Buclhizmin iyice etkin olduğu Hindistan'da, dolayısiyle kuzeybatısında Türk karakterli devletin kurucuları Gaznelilerdir. "Âl-i Yemin" diye devrin kaynaklarında yer alan hanedanın Sebüktigin ve Gazneli Mahmud Hân gibi büyük hükümdarları olmuştur. Başkentleri Kabil ve Hind geçidleri arasındaki Gazne idi. Gazneli Mahmud Hân'dan önce Kuzey-Batı Hindistan kapıları ardına kadar açılmıştı. Zira, bir önceki hükümdar Sebük Tigin, Türkşâhilerin yerini alan Hinduşâhi denilen Brahman hâkimlere son vermiş ve Mahmud Hân'da, cihat bayrağı ile Hindistan'a sürekli akınlarda bulunmuştur. Kuzeyde Selçuklular ve Karahanlıların etkin olmaya başladıkları sırada, Mahmud Hân XI. yy. başlarında belki de günahlarını ödemek için Hind gazalarına başlamıştı. “Tabâkât-ı Nâsırî”de de temas şâildiği gibi Aybek, Hinduların Dili dedikleri Köhne Dehli'yi başkent edinmiş ve zaman zaman da Lahorda oturmuştur. İslâm kaynaklarında Dehli diye geçen şehir, kısa zamanda Türklerin Hindistanının başkenti olmuştur. Aybek gibi Mu'izzî Melikleri arasında bulunan Türk beyleri de, Hindistan'ın içlerine, doğusuna nüfuz etmişler, bu arada Pencâb ve Sind'i de Türkleştirmişlerdir. Nâsır-ed-Dîn Kabaca, Tâc-ed-Dîn Yıldız, Baha-ed-Dîn Tuğrıl ve Kalaçlardan Muhammed, İndus ile Aşağı Ganj'a kadar her yere sahip olmuşlardır. Şimdiki Bangladeş'de ilk İslâm Türk hâkimiyetini kurarak, Lakhnautîyi başkent edenler de Kalaçlar dolayısiyle büyük bir kahraman olan Muhammed'tir. Türklerin Hindistan'ın kurucuları, Cüzcâni'nin de işaret ettiği gibi Mu'izzî Melikleri idi. Aybeg, İltutmış, Balaban, Celâl-ed-Dîn Firûz Şâh, Gazi Melik Dehli Türk sultanlıklarının kurucularıdır. Bu devlet yöneticileri Hindistan'da, yeni dönemin parlak şahsiyetleridir. Hemen hepsi Ganj akarsu sisteminin önemli bir kolu olan Jamuna Nehri yakınındaki, tepeler üzerinde kurulmuş kent Dehli'de oturmuşlardır. Tancalı Arap seyyahı İbn Battûta, XIV. yy ikinci yarısına doğru, Dehli Sultanlarının başkentini gezmiş, hayatının bir kısmını burada geçirmiş, İslâm ülkelerindeki şehirler arasındaki statüsü üzerinde durmuştur. Gerçekten de, Hindu Dili'si, XIII. yy başlarında Köhne yâni eski olmaktan kurtarılmış ve gittikçe büyütülmüştür. Bu sebeble, şehrin belli başlı merkezleri en güzel dinî ve kültürel yapılarla donatılmıştır. Tuğluklar ve Babürlüler Tuğluklular, Hindistan'daki birçok, devletin babasıdır. Onların vali veya komutanları Gucerat, Malva, Dekken, Bengâl ve hatta Güney Hindistan'da dahi Türk-İslâm gücünün temsilcileri olmuşlardır. Çağataylı Tarmaşirin'in Hind akınları da, Dehli ve çevresine kadar ulaşmıştır. Timur'un, meşhur 1398 seferinde Hindistan'da, Müslümanları, Hindu baskısından kurtarmak için epeyce uğraştığı, tarihçilerince anlatılmıştır. O, kişiliğini her zaman takdir ettiği Tarmaşirin'in Hindistan'daki hatıralarına daima hürmet göstermiştir. Tuğluklular tarih sahnesinden çekilirken, bu defa Seyyid menşeli idareciler Dehli'de saltanat sürdüler. Afganistan'dan kaynaklanan Lodi'lere karşı, Babur ilk fırsatta rakip olmuş ve Kuzey Hindistan'ı ele geçirmiştir. Bizdeki Malazgird Meydan Savaşı ne ise, Hindistan'da da Panipat aynı özelliği taşımaktadır. Bu zafer ile, Timurlulara, Hindistan kapıları ardına kadar açılmıştır. Böylece Babur, Osmanlılar gibi süper bir devletin kurucusu olmuştur. Türk-Moğol diye nitelendirilen muhteşem devlet, asla Moğol şemsiyesi altında gösterilmemelidir. Sebebi de, Babur'un da vurguladığı gibi, aile Timurlulardan inmektedir. Devletin yönetici gücü Türk menşelidir. Kaynaklarda hanedan, damad anlamına gelen Küregen'le ilgilidir. Hümayun, Ekber, Cihanşah, Şahcihan ve Evrengzib, çağına damgalarını vurmuş hükümdarlardır. Safevi, Osmanlı, Portekiz, Hollanda, Fransız ve İngilizlerle münasebetleri olmuş, iç ve dış ticarette, kültürde ve medeniyette hareketlilik sağlamışlardır. Mahalli devletlerle olan mücâdelede galip çıkmışlar ve Hind Türk birliğini de sağlamışlardı. Ancak, ingiliz siyâseti karşısında XVII. yy dan itibaren varlık gösteremediler. Bu tarihten sonra hızla çöküşe gidildi. XVIII. yy'da, Babürlüler açısından Hindistan haritası hiç de iç açıcı değildir. Hindu kökenli devletçikler, asıl yapıya zarar verirken, İngilizler de kendilerini hissettirmeye başlamıştır. Son Babürlü hükümdarı, batmayan güneşin temsilcilerinin insani olmayan hareketlerine maruz kalırken, raca ve büyük racalar da, onlarla işbirliği yolunu seçmişlerdir. 1850'den sonra da Babürlüler artık siyâsi rollerini tamamlamışlardır. Bundan böyle, yeni bir devir başlatılmıştır. Hindistan artık İngiliz egemenliğindedir.
Rumeliyi Titreten Akıncılar: "Gazi Evrenosoğulları" A.Mehmet Delibalta
Evrenosoğulları’nın atası İsa Bey’dir. İsa Bey aslen Karesi oğulları beyi olup Orhan Bey zamanında Karesi oğulları Beyliği Osmanlılarca ilhak edilince Amca oğlu Gazi Fazıl Bey ile birlikte Osmanlılar’ın cengâver akıncı beylerinden oldular. Gazi Süleyman Paşa ve I. Murat ile birlikte pek çok çarpışmalara katıldılar.İsa Bey Rumeli fütuhatıda I. Murat devrinde Radovişte civarında Prangı (Kırcık)’ta şehit düştü. Niş’e kadar akınlar yaptılar. Amcazadesi Gazi Fazıl Bey de Şehzade Süleyman Paşa ve I. Murat ile beraber Gelibolu civarı Hârekatlarına katıldı. Bu hârekatların birisinde şehit olup Gelibolu’ya gömüldü. İsa Bey’in türbe zaviyesi ise Gelibolu’da bulunmaktadır.Evrenosoğulları, Gelibolu’dan başlayarak Keşan, İpsala, Gerecik, Dimetoka, Gümülcine, Şapçı, Yenice, İskeçe, Drama, Serez ve Vardar Yenicesi’nde daha ilk fetihlerinden itibaren söz sahibi oldu. Birçok yerin fethinde bulundu ve buralarda akıncı ocakları kurdu ve yetiştirdi. Çocuklar ve torunlar ile birlikte aile büyük bir coğrafya parçasına hükmettiler. Karaferye, Vodina, Çitros, Avusdos, Evdel, İştip, Üsküp, Belgrad, Elbesan, Bosna, Draç, Arnavutluk kuzeyi ve Dalmaçya kıyıları ile Venedik’e kadar uzanmışlardır.Aile fertleri, Sırpsındığı, Birinci Kosova, Niğbolu, Malta Muharebesi, Erdel akınları, Kudüs harekâtı, Belgrad muhasarası, İstanbul’un fethi, İskodra muhasarası, Adana Ada-Çayırı savaşı gibi büyük hârekâtların yanında Batı Trakya ve Balkanlar’da kendi harakâtı alanları olması dolayısıyla sayısız çarpışmalarda bulundular ve devlet adına pek çok başarıya imza attılar…Evrenos BeyKaresi oğullarının emirlerinden olup 1342 tarihinde Hacı İlbey ve Gazi Fazıl ile birlikte Osmanlıların hizmetine geçmiştir. Rumeli topraklarının fethi için görevlendirilen Süleyman Paşa’nın emrinde önemli görevlerde bulunmuştur.Hacı İlbey ile birlikte Gelibolu yakınlardaki Konurhisar ve daha sonra Burgaz’a yerleşerek; Keşan, Dimetoka civarına akınlar yapmıştır. Edirne Şehri Osmanlılar tarafından kuşatılırken kendi emri altında akıncı kuvvetleri ile Batı Trakya tarafından Sırpların hücum İhtimaline karşı güvenlik çemberi oluşturmuştu.1365’te Sırp sındığı zaferinin ardından Gümülcine’yi alan Evrenos Bey uç merkezini buraya taşımıştır. 1382 – 1385’te Serez’in alınmasına katılmıştır. Devamlı, Yenice-i Vardar alınmıştır. Arnavut prensi Karltupiano’nın kendilerinden yardım istemesi üzerine Hayrettin Paşa ve Evrenos Bey ona yardımda bulunmuşlar. İşkodra prensi Balya’yı yenmişlerdir (1385).Evrenos Bey bundan sonra hacca gitmiş ve kurulan divanda tecrübeli akıncı beyi olarak fikri alınmıştır. Sultan I. Beyazıt Anadolu’ya dönerken Evrenos Bey’i tekrar Serez’deki kârargahına gönderip Vodina Çitros’un alınmasına memur etti. O da bu yerleri almayı başararak akınlarını ilerletmiştir.Evrenos Bey 1390’dan itibaren Arnavutluk’a akınlar yaptı. Bu akınlar beş altı yıl kadar devam etti. 1396’da Niğbolu savaşına akıncı beyi olarak katıldı. Birinci Beyazıt’ın Eflak seferine katılmış, Ankara savaşında da bulunmuştur. Timur’un Anadolu işgalinde Rumeli’ye sahip olan Emir Süleyman Çelebi ile birlikte uç kumandanları muhafaza etmiştir.Süleyman Çelebi’nin 1414’te ölmesi üzerine Rumeli’ye hakim olan Musa Çelebiye taraf olmayarak Musa Çelebi’nin Rumeli topraklarında Çelebi Mehmet ile arasındaki mücadelede Çelebi Mehmet’i desteklemiş ve yardımcı olmuştur.Evrenos Bey birkaç sene sonra rahatsızlanmış H.820/M.1417 tarihinde Yenice Vardar’da ölerek buraya defnedilmiştir.Evrenosoğulları İslamiyet’e çok bağlı idiler. Rumeli’de İslamiyet’in yayılmasına çok hizmet ettiler. Ubeydullah-i Ahrar hazretlerinin halifelerinden ve Anadolu’nun büyük evliyalarından biri olan Abdullah-ı İlâhî hazretleri Evrenos Bey Ahmet Beyin isteği üzerine Varda Yenicesi’ne gitti. Abdullah-ı İlâhî hazretleri, Varder Yenicesi’nde uzun yıllar insanlara Allahü teâlânın dînini anlattı. İnsanlara rehberlik, zevk erbabına pîrlik, şevk, istek sâhiplerine şeyhlik yaptı. Sırların kaynağı, doğruların dayanağı, ilâhî sırların açıklayıcısı oldu. 1491 yılında burada vefat edip, şehir içinde yüksek bir yerde, Evranosoğlu Ahmed Bey’in yaptırdığı mescid, medrese, tekke, dârül-hadîs ve türbeden müteşekkil külliyenin türbesine defnedildi. Ahmed Bey, Murâd Baba, Şeyh Feyzullah Efendi, Yazıcızade Mehmed Efendi oğlu Mehmed Çelebi (Yazıcı Çelebi Efendi) de daha sonra burada defnedildiler. Bunlar büyük ihtimalle Abdullah-ı İlâhî’nin Vardar Yenicesi’ndeki belli başlı talebeleri idiler. Türbe, Osmanlıların son zamanlarına kadar ayakta kalmış, ziyâret edilmiş, fakat daha sonra ortadan kaldırılmıştır. 
Yeryüzünün Salih Kulları: “Osmalılar” Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı Osmanlı padişahları, devlet adamları, tarihçiler hatta bir kısım ileri gelen kişilerin, Hazreti Peygamber’in Türkler hakkındaki hadislerinin şuurunda olup ve bunu, bir “tebşirât-ı Peygamberiye” olarak kabul etmeleri, bundan sonsuz bir zevk ve gurur duymuşlardır. 
Bunun en canlı misali: İstanbul’un mutlaka fethedileceği yolundaki Hazreti Peygamber’in kutlu müjdesidir. Hazreti Peygamber’in bu hadisi, o muhteşem surlar karşısında bir rahmet ordusu olarak yerini alan mücâhid gâzilere, İstanbul surlarının üstüne bir kara kartallar halinde uçmak için adetâ bir kanad ve ruh coşkusu olmuştur. Nitekim fethi tamamlandıktan sonra, fethin manevî sultanı ak yüzlü Ak Şemseddin, Sultan Fâtih’in yiğit ruhlu, demir kuşaklı mücâhid gazilerine şöyle hitap etmiştir:
“Ey Kahraman İslâm Askerleri! İyi biliniz ki;  Hazreti Muhammed’in şu hadis-i şerifi sizin hakkınızda vârid olmuştur. ‘Kostantiniyye şehri behemal feth olunacaktır. Onu fethetmeye muvaffak olan hükümdar ne hoş bir bir hükümdar ve onun askerleri de ne kahraman askerlerdir.’ Bu bakımdan elde ettiğiniz ganimeti (şerefi) isrâf etmeyiniz.”
Hattâ, Osmanlı alim ve diplomatik erkânından bir çoğu, Hazreti Peygamber’in bir kısım hadislerinde Türkler’den bir sınıf olarak zikredilen “Kantura Oğulları”nın daha da ileri giderek “Âl-i Osman” olduğuna inanmışlardır. 

Biz bu büyük vakıanın en güzel örneğini Osmanlı padişahı II. Selim tarafından Napolyon Bonapart’a yani Fransa’ya 1806 yılında Büyük elçi olarak gönderilen Seyyid Mehmed Emin Vahîd Efendi’de görmekteyiz. Nitekim Vahîd Efendi, Osmanlı padişahına takdim ettiği “Sefâretnâme”sinde aynen şöyle demektedir:

“…Bundan sonra biline ki: ‘Ümmetimin idâresi en nihâyet Kantura Oğulları’nın eline geçecektir’ hadisinin haber verdiği üzere, temelleri her türlü çökmeye karşı korunmuş olan yüce saltanatlarında sağlamlık dostluklarında güvenlik ve yüce andlaşmalarında kuvvet ve metânet bulunan Âl-i Osman Padişah’ı ve Şehinşah-ı Cihan Hazretleri’ne sırtını dayamaya koşanların, diğerlerinden üstünlükleri apaçık olmakla…” diyerek devam etmektedir. 

Evet, Vahîd Efendi’nin bu açıklamalarından da anlaşıldığı gibi; Hazreti Peygamber’in birçok hadislerinde dile getirilen “Kantura Oğulları” neslinden maksad, bir çoklarına göre mübârek Osmanlı Hânedan âilesidir. 

Diğer taraftan Vahîd Efendi’nin bu hadisi, Osmanlı Sultanı’na takdim ettiği sefâretnâmesinde zikretmesi, onun Türkler hakkındaki diğer hadisleride bildiğinin çok güzel bir delili olmalıdır.
Görüldüğü üzere pek çok İslâm âlimi, Peygamber Efendimiz’in hadislerinden de yararlanarak Türklerin faziletlerine dair pek çok yazılar kaleme almışlardır. Aslında bunları ciltlere sığdırmak mümkün olmaz.

Zîrâ Türkler, İslâmiyet'i seve seve kabul ettikten sonra Karahanlı, Gazneli, Harezmşah, Timuroğulları, Selçuklular ve Osmanlılar gibi güçlü ve cihanşümûl devletlerle asırlarca İslâm’ın bayraktarlığını yapmışlardır. Hele Osmanlı Sultanları, 1516’dan itibaren bütün Müslümanların halîfeleri olmuşlardır. 

Diğer taraftan büyük müfessir Abdulgânî Nablûsi de; yukarıdaki alimlere ilaveten “yer yüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım” âyet-i kerîmesinin Osmanlılar’a râci olduğunu ifade etmektedir.
Kaynak: Tarih ve Medeniyet
Belgelerle Kerkük Gerçeği Ahmet Özkılınç Müslümanların Irak'ı fethinden hemen sonra, Arabistan'ın Necid bölgesinden Irak'a göçen Arap kabilelerinin yanında Bağdat, Basra, Dakuk ve Samarra'ya Horasan civarından getirilen Türk askerlerinin yerleştirildiği bilinmektedir. Emevi Halîfesi Hazreti Muaviye zamanında başlayan bu faaliyet Abbasiler zamanında da artarak devam etmiştir.Irak, Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in 1055 tarihinde Bağdat’a gelmesinden itibaren kısa süren Moğol istilası hariç, I. Dünya Savaşı sonuna kadar değişik Türk devletlerinin hâkimiyetinde kalmıştır.Bölgenin Türk hâkimiyetinden çıkmasının üzerinden daha bir yüzyıl bile geçmeden, yaklaşık 14 yüzyıldır bu bölgeyi yurt tutmuş olan bir milletin varlığını hiçe sayma teşebbüsleri, bunun önüne geçme zaruretini ortaya çıkarmıştır.İşte Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü bu gereklilikten hareketle buradaki Türk varlığı hakkında İlmî bir dayanak oluşturmak ve tarihî bir bölüm takdim etmek maksadıyla Kerkük-Dakuk bölgesinin Osmanlı Devleti taralından yapılan mufassal tahririne ait defteri yayınlamış bulunmaktadır.Bağdat ve Basra ile birlikte Kerkük bölgesi 1534 yılında başlayan Irakeyn Seferi ile kesin olarak Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır.Fetihten sonra bölgenin 1560 (Hicri 968) tarihine kadar iki defa tahriri yapılmıştır. Bu tarihten sonra tahrir çalışması yapılmayan bölgedeki değişiklikler son tahrir sonuçlarını içeren defterlere not edilmiştir.Kerkük bölgesine ait 8 tahrir defterinin 4 tanesi Osmanlı Arşivi'nde, 4 tanesi Tapu ve Kadastro Kuyud-ı Kadime Arşivi'nde bulunmaktadır. Bu defterlerden başka Bulgaristan Arşivi, Oryantal Arşiv Koleksiyonunda bölgeye ait 2 timar defteri vardır.Yayın için seçilen defter bölge hakkındaki en geniş ve tefarruatlı bilgileri ihtiva eden Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'ndeki 111 numaralı “Mufassal Tahrir Defteri”dir. Bilindiği üzere Mufassal Tahrir Defterleri sancak esas alınarak hazırlanırdı.Sancakta bulunan yerleşim birimleri, burada yaşayan yetişkin erkek nüfus, vergi rejimine dâhil olan yeraltı ve yerüstü kaynakları, vakıflar ve özel şahısların tasarrufunda bulunan mülkleri içine alırdı.Vergi mükellefi ve vergiden muaf olan kişiler isimleri ile yerleşim yerleri, cemaat, aşiret, taife vb. başlıkları altına yazılır, ahali (reaya); Müslim, gayr-i müslim (gebran), Yahudi, Ermeni ve Efrenc olarak din esas alınmak suretiyle sınıflandırılırdı. Çingene ve Kıpti gibi bazı topluluklar da yaptıkları hizmetler dolayısıyla defterlere etnik kimlikleri belirtilmek suretiyle yazılırdı.Yayına hazırlanan Kerkük Livası Mufassal Tahrir Defteri'nin en büyük özelliği, diğer tahrir defterlerinden farklı olarak Müslüman ahalinin içerisinde bulunan azınlık konumundaki başka bir etnik topluluğa dâhil Müslümanların etnik kimliğini ve bağlı bulunduğu aşireti belirtmesidir.Diğer defterlerde ise varsa kişinin mesleği, vergiden muafiyet sebebi, azat edilmiş köle olduğu açıklaması ile nadir olarak mensup olduğu aşiret yazılmıştır.Nilkaz ve Gilevan taifelerine mensup kişiler, eğer cemaatlerinin bulunduğu yerlerin dışında yaşıyorlar ise hangi taifeye mensup oldukları gösterilmiştir. Bunlardan başka meskûn mahallerde oturan seyyidler, meşhur sülale mensuptan ile Arap ve Kürt etnik grubundan olanlar belirtilmiştir.Defterdeki verilere bakıldığında bölgede 7.320 yetişkin erkek nüfusun yaşamakta olduğu ve bunların % 90'ını Türklerin oluşturduğu görülecektir.Kerkük sancağında Nilkaz taifesiyle birlikte 8 Türk aşireti bulunmaktadır. Nilkaz taifesi buraya 1540'lı yıllarda yerleştirilen 1.216 kişilik yetişkin nüfusu olan bölgedeki en büyük taifedir.Kerkük, Dakuk ve Nilkaz nahiyelerinden meydana gelen sancakta 1560'lı yıllarda 72 yerleşim birimi ve 177 mezraa bulunmaktadır. Bölge insanı genel olarak tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Bölgede bulunan iki tuz madeni işletilmekte ve neft (petrol) madeni halk tarafından kullanılıp satılmaktadır.Kerkük üzerinde oynanan uluslararası oyunlarının ne manaya geldiğini anlamak için meselenin temeline inip geçmişe bir göz atarak referans kaynağı niteliğindeki bu önemli eseri ilgilenen çevrelere önemle tavsiye ediyoruz.Kaynak: Arşiv Dünyası
Can Verdi, Baş Vermedi İbrahim Peçevi Macaristan'daki Türk sınırlarını bekleyen Grijgal palankasında, o Cuma sabahı neş'eli bir hava hüküm sürmekteydi. Zira ertesi günden itibaren Kurban Bayramı başlayacaktı. Kalenin beyi, Kapoşvar'ı fethe hazırlanan Osmanlı ordusuna katılmak üzere askerlerinin çoğunu alarak gitmişti. Ama, mevsim şartlarının elverişsizliği sebebiyle sefer ilkbahara tehir edilmiş, o da orduyla birlikle Budin'e çekilmişti. Grijgal'de, sadece 114 kişi bulunuyordu.Altı menzil ötedeki Zigetvar kalesinin beyi Kraçin, işte bu fırsatı değerlendirmeye kalktı ve binden ziyade süvari ve piyadesiyle palankayı sarıverdi. Mel'un, hemen bir adamını göndermiş; "-Vire ile teslim olursanız, Haç'a, İncil'e, Zebur'a, ateşe ve nura yemin ederim ki kimseyi incitmem" demişti. Palanka, arkası toprakla doldurulmuş yan yana çakılı kazıklar ve onların önünde hendek bulunan küçük bir kale olduğundan hücumlara karşı dayanıksız. Üstelik iki tarafın kuvvetleri arasında aşırı bir dengesizlik mevcut. Dolayısıyla mukavemet göstermek, savaşmayı göze almak pek akıl kârı sayılmaz. Gaziler top atışlarıyla civardaki Türk kalelerini uyarmayı ihmal etmeyerek, durumu aralarında görüştüler. Ancak teslim olmaya kimse razı değildi. Kadı efendi de; "-Cuma namazımızı kılar, gözyaşlarımızı döker, birbirimizle helâlleşiriz ve düşman üzerine gideriz. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olur" deyince mesele kalmadı. Namazdan sonra, biri Deli Hüsrev, biri Deli Mehmed'in kumandasında iki kola ayrılan gaziler, öyle bir huruç ettiler ki, gök-kubbe çöküyor sanıldı. Kılıçlar havada dönüyor, düşman safları koyun sürüsüne kurt dalmış misali, dalga dalga karışıyordu. Derken, ovanın ötesinden bir toz bulutu yükselince, baskıncılarda büsbütün şafak attı. Kalabalık bir Türk kuvvetinin yaklaşmakta olduğu vehmine düşüp, atlarını mahmuzladılar ve doludizgin kaçtılar. Oysa, civar kalelerdeki beş-on kahraman Grijgal gazilerine yardıma geliyordu. Düşman 64 ölü bırakmış, gaziler 19 şehit vermişlerdi. İşte bu son sahneden az önce yaşanan bir başka sahne vardı ki, onu seyreden Grijgal kadısı, ömrü boyunca her hatırlayışında ürpermiş olmalıdır. Önüne geleni haklayan Deli Mehmed, sonunda şehadet mertebesine erişmiş, toprağa serilip kalmıştı. Bu sırada bir düşman atlısı yaklaştı ve şehidin kafasını kesip saçlarından tutarak kaldırdı. Belli ki, onu Zigetvar'a götürecek, kahramanlığının delili diye gösterip caka satacaktı. Öbür kolun kumandanı Deli Hüsrev ise, olanı biteni görmüştü. Gür sesiyle haykırdı:"-Ne yatarsın Mehmed! Başını alıp gidiyor" Ve o anda, inanılmayacak, sırrına asla vakıf olunamayacak bir olay meydana geldi. Şehit Deli Mehmed başsız gövdesiyle yerinden doğruldu, koşup hamle etti ve baş hırsızını atından çekip, cansız yere çaldı. Sonra başını kucakladı ve huzur içinde yattı. Canını vermiş, ama başını vermemişti. Bir olağanüstü sahne daha:Deli Mehmed defnedilir ve herkes çekilir gider. Ancak, kadı efendi hâlâ oradadır. Birden kabrin nur külçesi halinde açıldığını görür. Melekler gelir ve Deli Mehmed'i kucaklayıp öperler. Kaynak: Tarih-î Peçevi
Haritalarını Sanki Bilgisayarla Çizmiş Bilim Teknik'ten Pîrî Reis tekniği hâlâ bir muamma 1513 ve 1528 tarihli dünya haritaları, ilim adamlarını şaşırtmaya devam ediyor. O yüzden, meseleyi 'uzaydan gelen yaratıkların yardımlarına" bağlamaya kalkışan hayal teorisyenleri bile var. Ünlü Türk denizcisi Pîrî Reis (öl. 1554), şimdi de bilgisayarcıların gündeminde. Macintosh için yazılmış "Earth-Plot" adlı programda yer alan dünya haritası ile Pîrî Reis'in 483 yıl önce çizdiği dünya haritasının karşılaştırılması sonucu, yine şaşırtıcı noktalar ve cevabı verilemeyen sorular ortaya çıktı. "Earth-Plot" programındaki dünya haritası, bir küre üzerine denizler, karalar ve adalar işaretlendikten sonra, karşıdan bakıldığında ne görülüyorsa onu çizme esasına dayalı. Yapılan çizime, şematik olarak enlem ve boylam çizgileri eklenmiş. Mimar Ahmet Sönmez ve inşaat mühendisi Tahir Dengiz, işte bu iki haritayı mukayese ederek, harita mühendisleri ve uzman gemicilere şu soruları yöneltiyorlar: "1- Pîrî Reis haritası, nasıl oluyor da, aynı çağlarda gravür tekniği ile çizilmiş düzlem haritalar gibi değil de, "uydu fotoğrafı" gibi küresel bir ifade ile çizilmiş? 2- Pîrî Reis haritasında gördüğümüz ve sağ alt köşeden itibaren 1,2,3,4,5 diye işaretlediğimiz noktalar, nasıl oluyor da dünya çevresinde "dairesel yörünge" benzeri bir geometriye sahip? Veya bu noktalarda herhangi bir ada olmadığına göre, Pîrî Reis, aynı yörünge üzerinde yer alan bu noktaları hangi amaçla, neden, nasıl işaretlemiş? 3- Günümüz dünyasında yaşayan, çağdaş jeodezi ve gemicilik konularında eğitim görmüş, tecrübe kazanmış harita mühendisleri ve gemiciler! Sizlere 10 adet ahşap yelkenli gemi versek, 10 yıl süre tanısak, her gemiye birer adet pusula, usturlab, sekstant, dürbün, yeteri kadar kalem-kâğıt, pardon mürekkepli kamış kalem ve ceylan derisi versek, acaba Atlantik Okyanusu'nu ve çevresindeki kara parçalarını ihtiva eden, Kuzey Amerika'dan Antarktika'ya, Afrika'dan İspanya'ya uzanan ayrıntılı bir dünya haritası yapabilir misiniz? Bu haritayı küresel fotoğraf gibi yeniden yorumlamak ve çizmek şartı ile..." Bu üç soruya da, bırakın haritacılık ve gemicilik sahasında bilgi sahibi olanları, değme uzmanların bile doyurucu cevaplar vermeleri mümkün değil. Diğer Meçhuller Pîrî Reis'in, 1513 yılında o haritayı ve 1528 yılında daha mükemmelini nasıl çizebildiğini hâlâ hiç kimse bilmiyor. O yüzyılın bilgileri ve tekniği ile, 20. yüzyılın ilk yansına kadar uzanan haritacılığı nasıl gölgede bırakabilmiş, meçhul, Bahsimizi, bu muammalardan bir özet sunarak noktalayalım: -Pîrî Reis kıtaları, kıyıları, adaları, dağ sıralarını, ovaları, nehirleri son derece doğru çizmiştir. Öyle ki, bu doğruluk, ancak uydulardan çekilen fotoğraflarla anlaşılmıştır. -Haritalarda gösterilen Antarktika dağları 1952 yılına kadar bilinmiyordu. Bu tarihte, ancak ses yansıtıcı araçlarla keşfedilmişlerdir. -Grönland'ın tek bir ada olduğu sanılırken, Pîrî Reis, onu üç ada halinde göstermiştir. Ve uydulardan çekilen fotoğraflar, Grönland'ın gerçekten üç adadan meydana geldiğini ortaya koymuştur. -Dünyaya uzaydan bakıldığında, aşağılara doğru gelen kıtalarda bir büzülme görülür. Pîrî Reis'in haritalarında da aynı özellik vardır. Günümüzde ancak uydular vasıtasıyla doğru dürüst bir dünya haritası çizmek mümkün olmuşken, Pîrî Reis, hem de XVI. yüzyılın ilk çeyreğinde bunu nasıl başarabilmiştir? Yazar Erich von Daniken, meseleyi izah edemeyince şöyle demektedir: "Haritaların çizildiği çağlarda, uzay gemileri ve uydular olmadığından, hangi usullerle ve nasıl bu kadar doğru çizildiğini açıklayamamaktayız. Düşünce sınırlarımızı aştığı ve mantık kurallarına uymadığı için cevap veremiyoruz. Veya bütün cesaretimizi toplayarak, haritaların, bir uzay gemisinden çekilen fotoğrafların aracılığı ile çizildiğini ileri süreceğiz." Amerika, Kolomb’dan Önce Biliniyordu Tarih kitaplarında ve ansiklopedilerde, Amerika kıtasının 1492 yılında Kristof Kolomb tarafından keşfedildiği yazılır. Halbuki Türkler, ondan çeyrek asır önce, Amerika'nın mevcudiyetini biliyorlardı. Bu gerçek, Piri Reis'in "Kitâb-ı Bahriye" adlı eserinde kaydedilmiş ve Amerika'nın Hicrî 870 (Milâdî 1465-66) yılında bulunduğu belirtilmiştir. Nitekim, Kanunî Sultan Süleyman'a sunulan eserde şu mısralar yer almaktadır:

Lodos üstünde bulundu o diyar
Septe'den dört bin mil öte uzar
Hangi tarihte bulundu işbu yer
Anlatayım, tarihçiler bak ne der:
Tarih-i hicret bu idi o zaman
Tâ sekiz yüz yetmiş idi tam o an
İşbu tarihte bulundu o zemin
İsmine ANTİLYE dediler hemin.

Avrupa'nın İslamlaşmasında Kaçan Büyük Fırsat Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı Fatih'in en büyük hedefini, sâdece Türk'ün "Kızıl Elma Ülküsü" ve Türk Cihan hâkimiyeti mefkuresi ile izah etmeye kalkışmak, öyle tahmin ediyoruz ki, o büyük Sultanı ve onun taşıdığı ve birçoklarının hayâlinin bile ulaşamadığı yüksek hedefleri yeteri kadar tanımamak olur.Zira İstanbul'un fethi ile başlayan bu beklenmedik gelişmeler, yeni hayırlı bir oluşumu haber veriyordu. 0 da, yukarda da ifade edildiği gibi, İslâm'ın Avrupa'ya giden hidâyet yolunun gerçek manada açılması ve koca Avrupa'nın çok yakın bir gelecekte bütünüyle bir İslâm kıtası hâline gelmesi idi. 0, "Avrupa'nın İslâmlaşması" oluşumunu görmüştü. Bu ise onun hayal dünyasında fırtınalar estirecek bir durumdu.Zira İstanbul'dan sonra ilk adım Roma, ikinci adım ise Paris olacaktı. Mücâhid Osmanlı gazilerinin Roma üzerinden Fransa'ya geçmeleri ise, bir manada İspanya Müslümanları ile el sıkışmaları idi. Bu ise Avrupa'nın, çok güçlü bir İslâm çemberi ile kuşatılması ve çok daha açık bir ifâde ile Avrupa'dan Hristiyanlığın artık çekilip gitmesi demekti.Hadd-i zâtında, başta İspanya olmak üzere o çağlarda Avrupa'nın, Amerika'nın keşfedilmesi yolundaki bütün gayretlerinin altında Hristiyanlığa; Osmanlı Türklerinin ulaşamayacağı kadar uzak yerlerde yeni bir yurt bulmaktı.Fatih bu yeni Kızıl Elma Ülküsü ve Peygamber tutkusu için çok büyük bir ordu hazırlamıştır. Osmanlı kaynaklarında 300.000 kişi olduğu bildirilen bu ordu İstanbul'un Anadolu yakasında ve Sultan Çayırı'nda toplanmıştı. Avrupa'yı ve Hristiyan dünyasını ayağa kaldırmamak için ordunun asıl hedefi söylenilmemişti. Ancak asıl hedef, Roma değil, koca Avrupa üzerinden bir tank gibi geçmekti. Ne var ki Türk Sultanı, bu konaklama sırasında kendini iyi hissetmemiş rahatsızlanarak vefat etmiştir.Kaynaklarda onun bir Yahûdî Hekimbaşı tarafından zehirlendiği yazılmaktadır. Ne yazık ki; bu büyük Hükümdarın genç yaşta şehadeti Onun bütün bu muazzam planlarının sonu olmuş ve daha da acısı İspanya; asırlık ilim ve medeniyet merkezi, bir daha geri gelmemek üzere Müslümanların elinden çıkıp gitmiştir.
Anadolu’nun Türkleşmesi ve Çepniler Yaşar Celep Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerinde bulunduğu coğrafya, stratejik konumu itibariyle yüz yıllardır dünyaya egemen olmak isteyen güçlerin elde etmek istedikleri yerdir. Bu süreçten geçerken, üzerinde yaşadığımız toprakların geçmişi hakkında güvenilir bilgi edinme ihtiyacımız son derece artmıştır. Ayrıca atalarımızın kanlarıyla suladıkları topraklardaki geçmiş tarihlerini bilmek de en doğal hakkımızdır. Tarihî mirasından habersiz olan insanların, başka toplumların kültüründen etkilenmesi daha çabuk ve kolay olmaktadır. Dolayısıyla bu kültürlerden etkilenen insanlarda iç çatışma ve kimlik bunalımı başlamaktadır. İşte bu sebeplerden dolayı yapmak istediğimiz; Orta Karadeniz’de Osmanlı öncesinde kimler hükümran olmuştur? Ve özellikle Orta Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesi ve İslamlaşmasını kimler sağlamışlardır sorularının cevaplarını bulmaya çalışmaktır. Samsun’dan Batum’a, oradan Artvin-Bayburt’u içine alacak şekilde Köse Yaylası üzerinden Canik dağları boyunca Samsun’a ulaşan bölge, Doğu Karadeniz bölgesi diye adlandırılmaktadır. Mesudiye’nin de içinde bulunduğu Orta Karadeniz Bölgesi olarak bilinen saha, Ordu’nun doğusundaki Melet çayını içine alarak, aşağı Kızılırmak Havzası'nın batısına kadar uzanır. Mesudiye İlçesi 40-41 derece kuzey enlemleri ile, 37-38 derece doğu boylamları arasında bulunmaktadır. Türkçe konuşan toplulukların Orta Asya’daki asıl anayurdunun neresi olduğu üzerinde birçok fikirler ileri sürülmüştür. Tarihçi Prof. Dr. Faruk Sümer’in de kabul ettiği gibi, Türklerin anayurdu Abakan, Tuba yörelerini de içine alan Yenisey ırmağı boyları ve ona yakın yörelerdir. X. yüzyılın ilk çeyreğinde Süd-Kend’de Müslümanlığı kabul etmiş mühim bir Türk topluluğu görülmektedir ki, bunlar Oğuzlar olduğu kanaati hakimdir. XI. yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzların; Türkiye Türkleri ile İran, Azerbaycan, Irak ve Türkmenistan Türkleri’nin ataları oldukları bilinmektedir. Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin hanedanlarının da onlardan çıktığını hatırlarsak Oğuzların dünya tarihinde büyük roller üstlenmiş bir Türk kavmi olduğu apaçık ortaya çıkmış olur. Çağrı Bey’in İlk Batı Seferi Selçuklu Devleti’nin Karadeniz bölgesi ile ilişkileri, Çağrı Bey’in 1018’de batı seferi ile başlamaktadır. Çağrı Bey’in batı seferi, ilk bakışta Doğu Karadeniz bölgesi ile alakasız gibi görünse bile, Bizans’ın gücünün ne seviyede olduğunu Selçukluların anlaması bakımından önemlidir. Ayrıca, güneydoğu Karadeniz’de etkili olan Ermenilerin ve Erzurum-Artvin havalisinde etkili olan Gürcülerin ilk defa Selçuklu askerleri ile karşılaşması ve mağlup olmaları, ileride başlayacak olan Oğuz göçleri için çok önemli neticeler ortaya koyacaktır. Çağrı Bey’in batı seferinden sonra, Karadeniz Bölgesi’nin de kapsamış olan ikinci Selçuklu akını İbrahim Yınal tarafından yapılmıştır. Dandanakan zaferinin (23 Mayıs 1040) sonunda Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasıyla, Sultan Tuğrul (1040-1063) devrinde Türkmen akınları sona ererek düzenli ordularla bu bölgeye girilmeye başlanmıştır. Daha sonra Malazgirt Savaşı’na kadar olan zaman diliminde; 1047’de Büyük Zab Suyu ve 1054’de Muradiye ve Erçiş’in fethi sağlanmıştır. 1057-1063 yılları arasında devamlı olarak Anadolu’ya akınlar düzenlenmiştir. 1064’te Alp Arslan Gürcistan üzerine sefere çıkmıştır. Malazgirt Savaşı öncesindeki son akın olan 1067-1068’deki akınında Trabzon’a kadar ilerleyen Selçuklu Ordusu şehri ele geçirememişse de çok büyük ölçüde tahribatta bulunmuşlardır. Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen) arasında 26 Ağustos 1071 yılında Malazgirt Ovası’nda yapılan savaş sonrasında Anadolu’nun kapıları sonuna kadar Türklere açılmıştır. Danişmendliler, Anadolu’nun Türk yurdu haline getirilmesinde emeği geçen beyliklerden biri olup, 1071-1075 yılları arasında Niksar merkez olmak üzere, Orta Karadeniz Bölgesi’nin güney kesimlerine hakim olmuştur. Emir Danişmend Taylu et-Türkmanî’nin gösterdiği yararlılıktan dolayı, Alp Arslan tarafından Sivas, Niksar, Elbistan ve Malatya kendisine yurt olarak verilmiştir. Anadolu Beyliklerinden biri Hacıemiroğulları Beyliğidir. Tokat’ın kuzeyi ile Mesudiye, Ordu, Giresun, Samsun’un doğusu ve Trabzon’un batısında hüküm sürmüş Orta Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesini ve İslamlaşmasını sağlamış bir beyliktir. Her ne kadar modern tarihçiler bu bölgeyi Hacıemiroğlulları Beyliği diye isimlendirmişlerse de hüküm sürdükleri topraklar Osmanlı belgelerinde “Vilâyet-i Bayramlu” olarak geçmektedir. Bunun sebebi de, bu toprakların gaza yoluyla Hacı Emir’in babası Bayram Bey tarafından alınmış olmasıdır. O’nun ismi ilk olarak Trabzon kilise tarihçisi Panaretos’un Vekayinâmesi’nde geçmektedir. Bu eserdeki bilgiye göre, Bayram Bey 1313 yılında bir sergiyi basmıştır. XIV. yüzyıl ilk çeyreğinde de Bayram Bey Trabzon Krallığı üzerindeki baskısını iyice artırmıştır. Panaretos Bayram Bey’in 1322 yılında Maçka’ya bağlı Hamsiköy’e büyük bir ordu getirdiğini, çatışmalarda çok Türk’ün katledildiğini, çok sayıda Türk atının ganimet olarak alındığını kaydetmektedir. Bayram Bey’in bu tür baskınları, Onun bir uç beyi olduğunu ortaya koymaktadır. Osmanlılar bu hizmetlerinden dolayı Hacıemiroğulları’nın hükümran olduğu topraklara “Vilayet-i Bayramlu demişlerdir. Orta Karadeniz Bölgesi’nde Niksar merkezli Tacettinoğulları ile Mesudiye (Milas) Kaleköy’de teşkilatlanan Hacıemiroğulları Çepni Türkmenleridir. Çepniler Çepniler Türkiye Türklerinin ataları olan Oğuzlar’ın 24 boyundan biridir. Çepniler’den söz eden en eski kaynak, Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati’t-Türk (Türk Lehçeleri Sözlüğü) isimli eserdir. Çepniler, Oğuz Han’ın oğullarından Gök Han’ın dört oğlundan biri olan “Çepni” nin neslinden türemişlerdir. Reşidüddin’e göre Çepni kelimesi, “Yağı (düşman) olan her yerde durmayıp savaşan” manasını taşımaktadır. Çepnilerin ongunu (arması) Reşideddin ve Yazıcıoğlu’na göre “sungur”dur. XIII. yüz yılda yaşamış olan Hacı Bektâş-ı Velî’nin, Kırşehir’in Suluca Karahöyük (bugünkü Hacı Bektaş ilçesi)’e gelip yerleştiğinde, burada ve çevresine Çepniler ikamet etmekteydi. Hacı Bektaşî’nin halifelerinden Sarı Saltuk’un (M.1263-64) maiyeti olarak Anadolu’dan Dobruca’ya giden, daha sonra Anadolu’ya geri dönen Türkmenlerin içinde Çepniler çoğunluktaydı. A. Zeki Velidi Togan bugün İzmir ve Balıkesir çevresinde bulunan Çepnilerin, Kırım ve Dobruca’dan geri gelen Çepnilerin torunları olduğunu ifade etmektedir. 
İdeal M. Fatih Can "Eğer servetinizi kaybetmişseniz hiçbirşey kaybetmiş sayılmazsınız; eğer sağlığınızı kaybetmişseniz birşey kaybetmişsinizdir; eğer şahsiyetinizi kaybetmişseniz, bu herşeyinizi kaybetmişsiniz demektir." İngilizler'e ait bu güzel deyimin, millet olarak karşı karşıya bulunduğumuz bir gerçeği veciz bir şekilde tespit ve ifade etmesi ne acı... Aile ve toplum hayatını İsviçre'den, hukuk sistemini ve o sistem içerisindeki ceza düzenini İtalya'dan, maarifini Fransa'dan ticarî ve iktisadî yapısını Almanya'dan, motamot aldığı kanunlarla tanzim etmiş bir milletiz... Kendine yabancı, iklimine yabancı, düşmanına yabancı kalmış ya da bırakılmışız... Ülkemizin başına gelen bu ve benzeri sıkıntıların tesadüf olmadığına inanıyoruz. Milletlerin yükseliş ve çöküş maceraları incelenecek olursa açıkça görülür ki; önüne bir ideal koyup uğruna mücadele veren ve o idealin gerektirdiği prensipleri bir hayat nizamı olarak pratiğe aktarabilen milletler bu ideal ister ulvî olsun, ister süflî muvaffak olmuşlardır ve olacaktırlar da... İdeali olmayan ya da belirsiz olan veya ideali olup da ona uygun bir nizam oluşturamayan milletlerin, dünyada her zaman var olan korkunç rekabet ortamında ayakta kalabilmeleri mümkün olmamış ya da güç olmuştur. Hazreti Allah'ın rahman sıfatının bir tecellisi olan bu durum, haksızın, yanlışın, küfrün bile, kendi ölçü ve kriterlerine uygun pratize edilmeleri durumunda başarılı olacaklarını bize anlatıyor. Bizim şu an önümüze koyduğumuz bir idealimiz var mı, varsa ne?.. Ne ölçüde ona uygun sistemimiz var?.. İnsanlarımızı varsa bir ideale kilitleyecek içtimaî bir motivasyon gücümüz kaldı mı? Bu sorular artırılabilir... Büyük hedeflere motive olma iştiyak ve gücümüz kırılmış, enerjimizi, kendimizi tüketen, kısa devre yapan bir tarzda telef etmekle meşgulüz.
Kore'de Sis Orhan Kivenlioğlu A dımını attığından beri, haftalardır cihana parmak ısırtıcı fevkalâde cesaretle, zaferden zafere koşarak destanlar yazışı... Hür insanlık âleminin saflarına katıldıktan sonra, önceden hayal bile edilemeyecek çapta, harbin tesir ve istikametini değiştirişi... Yılmayışı, durmayışı, yorulmayışı...  Her gün kendisine düşen vazife payını mutlu bir arzu ile yüklenişi... Birleşmiş Milletler Camiasına bağlı diğer askeri birliklerden, darda kalanları hızır misali yetişip kurtarışı... Kuşatma çemberlerini en az zayiatla ve mükemmellik seviyesinde yarışı...  Zaferlere susmamış edası... Huzurunda şapka çıkarılacak disiplini, birlik ve beraberliği, feragati, fedakârlığı, yardımseverliği her sınıf ve rütbedeki asker ve komutanlarının bir aile his ve şefkati ile birbirlerine olan bağlılıkları... Topyekün hür Korelilerin ve askerlerin gönlünde ve dilinde gözde oluşu... Ruhları Şad Olsun   Bu manzarada, manalandırıcı sıla hasretinin, yanık türkülerle tatlı gurbet tesellileri arayışı... Hiç birisi, Allah'ın kahramanlık için yarattığı Kore Türk Tugayını, yaklaşan ilk dini bayramın namazını birlikte kılmak kadar heyecanlandırmıyordu... Binlerce kilometre uzaklarda, hür insanlık adına savaşan Mehmetçik; cephelerde şanla dalgalanan Ayyıldızlı Bayrağımızın parlak zaferlerini, bayram sabahı, Allah'ın huzurunda   varılacak secde ile taçlandırmakta kararlıydı.. Bu ara, ordunun ortasına düşecek bombadan beter bir heyecan ve korku vardı...    - Türk Tugayı, Kore'nin en tehlikeli bölgesindedir, etrafı düşmanla çevrilidir. Tugay açık sahada bayram namazı kılarsa, düşman taarruzuna hedef teşkil edecek ve zayiat çok büyük olacaktır... Bayram namazını kılmayınız... Bu bombaya Türk Tugayı öylesine yalçın bir direniş halinde karşı çıktı ki, başta Amerika olmak üzere hür âlemin Kore'deki askeri birliklerinin tamamında, "Türk Tugayına bir şey olursa, biz perişan oluruz." Endişeleri başladı...  Rica, ısrar, yalvarırcasına süren manevi baskılar hiç netice vermedi ve Türk Tugayının komutanından erine, abdest alıp, buldukları geniş bir sahaya yürümeye başladıkları an, zerrece bulutu ve rutubeti olmayan semada bir koyu sis tabakası aniden belirdi ve namaz kılınacak sahanın tepesini ve etrafını yıkılmaz bir sur halinde kapladı... Mehmetçik, inancın en pürüzsüzünü kuşanmış en engin ruh huzuru içinde bayram namazını kıldı... Memnun ve mütevekkil... Ancak Allah'ın huzurunda eğileceğini, Kore'nin harp ikliminde, vardığı secdelerle cihana gösteren Kahraman Türk Askeri, birbirine sarılarak huşu içinde bayramlaşıp kışlasına dönmeye başlarken, binlerce Türk Mehmetçiğini koruma hisarına almış sis, kendiliğinden süzülerek ayrıldı ve gökyüzünde çözülerek kayboldu gitti... Kore'deki Birleşmiş Milletlerin hür orduları, sisin iniş ve kalkışını yıllarca yazdıkları mektuplarında, Kore'de Türk efsanesi olarak yazıp durdular... Efsaneleştirip anlattılar... Türkün cesaretini de, azmini de, bu sis hadisesini de anlamakta zorluk çekerek...
İstanbul'un Fethini Gören Bir Venediklinin Notları Nicolo O Barbaro Aslen Venedik'li olup İstanbul'un feth edildiği günlerde bu şehirde bulunan gemi doktoru Nicolo O Barbaro, kuşatma sırasında gördüğü hadiseleri "günlük" olarak kaydetmiş. Aslı Venedik'deki Biblioteca Marcina'da bulunan bu hatırat Yurdakul Fincancıoğlu tarfafından Türkçeye tercüme edilerek "1453 Komstantinopl Kuşatması Güncesi" adıyla basılmıştır. İstanbul'un fetinin 557. yıldönümü münasebeti ile bu hatıratın bazı bölümleri özetlenerek aşağıya alınmıştır. Editör

 ______                                       

12 Nisan:

12 Nisandan 18 Nisana kadar, gece-gündüz süren olağan topçu ateşi ve şehir surlarındakilerle Türkler arasında görülen ufak - tefek müferze çatışmaları dışında denizde veya karada pek az hareket oldu. Surdakiler (Bizanslılar), Türklerin, özelliklede Sultanın askerleri yeniçerilerin, ta duvarın dibine kadar geldiklerini ve çatışma çıkarmağa çalıştıklarını gördüler. Hiç biri ölümden korkmuyordu, yaban hayvanları gibi geliyordu. Biri, ikisi öldürüldüğü zaman hemen daha çok Türk geliyor, surlara ne kadar yakın olduklarını umursamaksızın, birinin sırtında bir domuzu taşıması gibi yararlıları sırtlarına vurup gidiyorlardı.

Bizimkiler silahlarlar ve tataroklarıyla ölü vatandaşını taşıyan Türkleri nişan alarak ateş ediyorlardı. Bazen her ikisi birden cansız yere düşüyorlardı. Ama; hemen başka Türkler geliyor, onları alıp götürüyorlardı; hiçbiri ölümden korkmuyor, tam tersine tek bir Türk ölüyü sur dibine bırakma utancını duymaktansa kendilerinden on kişinin ölmesinden razı oluyorlardı.

18 Nisan:

Surların önüne çok sayıda Türk geldi. Çarpışmalar gece yarısı saat iki dolaylarından sabahın altısına kadar sürdü, bir çok Türk öldü. Geldiklerinde ortalık karanlıktı, o yüzden bizimkiler saldırmalarını beklemiyorlardı; surlara gelirken attıkları naralar ve çalpara sesleri tarifsizdi. Öyle ki, sanki olduğundan daha fazla Türk gelmişti. Savaş naraları ordugahlarının olduğu yerden 12 mil ötede Anadolu yakasında bile duyuluyordu.

18 Mayıs:

Türkler geceleyin harikulade bir kule inşâ ettiler. Gece boyunca çok sayıda Türk çalıştı. Ve bir gecenin içinde hendeğin hemen önünde Cresca denen yerde nöbetçi kulelerin duvarlarından daha yüksek bir kule ortaya çıkardılar. Bu kule öyle bir tarzda yapıldı ki kimse onun öyle yapılacağına inanamazdı. Daha önce imansızlar (Türkleri kasdediyor) ne bu türden bir çalışma ortaya koymuşlar, ne de bu kadar iyi inşa etmişlerdi. 

Gerçekten söylemeliyim ki Konstantinopl'daki Hıristiyanların hepsi bu çapta bir şey inşa etmek isteselerdi, bunu bir ayda dahi yapamazlardı. Halbuki Türkler bunu bir gecede yaptılar, bu dikkate değer kule şehrin ana surlarından on adım mesafedeydi. Oradaki surlarda çok sayıda silahlı insan toplanmıştı. Hepsi kuleye hayran hayran bakıyorlardı. Gerçi ben bir gecede inşa edildi dedim ama, aslında kule sadece dört saatten az bir sürede yapıldı. Öyle çabuk inşa ettiler ki surların tepesinde orayı koruyan nöbetçiler kulenin yapılmakta olduğunu fark edemediler. Sadece sabahleyin bitmiş olduğunu gördüler ve ne yapıldığını görünce büyük bir korkuya kapıldılar.

Bu dikkate değen eseri inceleyince de kulenin inşâ edilmek üzere olduğunu bildirmek üzere Haşmetmeap İmparatora koştular. İmparator asillerle birlikte derhal bu hârikulade şeyi görmeye geldi. Hepsi kuleyi görünce korkudan düşüp ölecek gibi oldu. Bu kulenin nöbetçi kulelerine tepeden baktığını görünce şehrin düşmesine sebep olabileceği korkusuna kapıldılar. Kulenin her şeyden önce sağlam bir kirişlerden yapılma bir iskeleti vardı. Çepeçevre deve derisi ile kaplanmıştı. Öyle korunuyordu. İçi yarı yarıya toprak doluydu. Dış çevresinde de yarı yarıya toprak vardı. Bu yüzden top veya silah yahut tataroku, kuleye zarar veremezdi. Ayrıca çevresine parmaklık koymuşlar ve hepsinin üstünü de deve derisi ile kaplamışlardı. 

Bunun ötesinde kuleden kendi ordugahlarına en azından yarım mil uzunluğunda bir de yol açmışlardı. Yolun her iki yakasında ve hem üstünde çift kat parmaklık vardı, o da deve derisi ile kaplanmıştı. Böylece kuleden ordugaha, silahlara, oklara, mızraklara veya ufak çaplı top atışına karşı herhangi bir tehlike içinde olmaksızın gidilebilirdi.

Türkler toprağı kazıp hendeğe dolduruyorlar, böylece bir toprak yığını meydana getiriyorlardı. O kadar çok toprak yığdılar ki nöbetçi kulelerinin duvarına tepeden bakmaya başladılar. Bu kule, şehri ele geçirmekte onlara büyük yardımcıydı.

19 Mayıs:

Melanet kumkuması bu lanet Türkler Pera yakınlarından Konstantinopl'a kadar Haliçi boydan boya kat eden bir köprü yapıp ortaya çıkardılar. Bu sağlam olsun diye birbirine sıkıca bağlanmış, uzun kalaslarla kaplı büyük varillerden oluşan köprü idi. Köprüyü, genel bir hücuma girişildiğinde saldırı daha etkili olsun diye yapıp, gerektiğinde Haliç'e sermek üzere hazır hale getirmişlerdi.


20 Mayıs:

Topçu atışı surları sürekli olarak yerle bir ediyor ve biz Hıristiyanlar yıkılan surları varillerle söğüt dallarıyla ve toprakla onararak eskisi kadar sağlam hale getiriyorduk. Surların sağlam olması gerektiği için onarım işi acele ve öncelik gösteriyordu. Bu sebeple de erkek olsun kadın olsun, genç, yaşlı herkes ve rahipler bu işte çalışıyordu.

Toplar çok büyüktü. Hele biri vardı ki aşırı ölçüde büyüktü; 1200 pound ağırlığında gülle atıyordu ve bu top ateşlendiği zaman patlama sesi ile şehrin bütün surları ve bu surların içindeki yer sallanıyordu. Hatta limanın içindeki gemiler bile sarsıntıyı hissediyordu. Çıkardığı büyük gürültünün meydana getirdiği şok sebebiyle bir çok kadın baygınlık geçiriyordu. Bütün imansızlar dünyasında bundan daha büyük top gören olmamıştı. Surların büyük bölümünü yıkan da bu toptu.21 Mayıs:

Tanyeri ağarmadan iki sat önce Baltalimanı'nda demirli olan Türk donanmasının hepsi harekete geçti. Kürek çekerek limandaki bumbaya kadar geldi. Orada bizi korkutmak için var güçleriyle çalpara ve tef çalarak gürültü yapıyorlardı. Bugün öğle saatlerinde şehrin Calegaria semtinde Türklerin bir gece şehre dalma ve bize ani bir baskın vermek niyetiyle surların altından kazdıkları bir lağımda ortaya çıkarıldı. Ama bu o kadar tehlikeli değildi.

22 Mayıs:

Akşam ayini saatinde Calegaria semtinde, birgün önce keşfedilen lağımın yakınında bir lağım daha bulduk. Tükler, bunu da surların altından şehrin içine aynı şekilde kazmışlardı. Adamlarımız içine ateş atıp yaktılar. O sırada lağımın içinde bulunan ve çabucak dışarı çıkamayan birçok Türk de orada yandı. Ayrıca bugün aynı yerde gözetleme kulelerinin bulunmadığı Calegaria'yada bir başka lağım daha ortaya çıktı. Bu, bulunması zor bir lağımdı ama Tanrı yardımcımız oldu lağım kendi kendine çöktü içindeki bütün Türkler öldü. Bu lağımlar toprağın altından kazılıyor ve şehrin surlarına gelinceye kadar başların üstündeki toprak iyi bir ağaçtan yapılmış payandalarla destekleniyordu. Sonra kazılma işi surların altından yapılıyor ve şehrin içine giriyordu.

23 Mayıs:

Şafak vakti daha önceki lağımların ortaya çıkarıldığı Calegaria'da bir lağım daha bulundu. Bu arada bilginiz olsun diye söyleyeyim bu semt yani Calegaria İmparatorluk sarayına yakındır. Biz bu lağımı bulduğumuz zaman içine ateş attık; ateş hızla lağıma yayıldı tamamı yandı ve yandıkça da çöktü. İçerde bulunan Türkler boğuldu. Lağımın kazılmasından sorumlu olan iki Türk içerden canlı olarak çıkarıldı. Bu iki Türk'e Grekler (Rumlar) işkence yaptılar ve öteki lağımların yerini söylettiler. İki Türk bu bilgiyi verdikten sonra kafaları kesildi ve gövdeleri surlardan Türk Ordugahının bulunduğu yere fırlatıldı. Türkler bu iki kişinin gövdesinin aşağıya atıldığını görünce fena halde öfkelendiler. Greklere ve biz İtalyanlara karşı büyük nefret besler oldular.

25 Mayıs:

Türkler surları yoğun bir topçu ateşi altında tutmaya devam ettiler. Birçok bölümünü yıktılar. Bizde varillerle ve topraklarla hemen onardık, sayısız ok da attılar.

26 Mayıs:

Güneş battıktan bir saat sonra Türkler ordugahın her yerinde ateş yaktılar. Ortalık pırıl pırıl oldu. Ordugahdaki her çadır iki büyük ateş yaktı. Alevlerin yaydığı ışık o kadar güçlüydü ki ortalık gündüz gibi oldu. ateş gece yarısına kadar canlı tutuldu. Sultan askerlerini teşvik etmek için ateş yaktırmıştı. Çünkü genel bir hücuma girişilmesi ve şehrin yıkılma zamanı geliyordu. İmansızlar bir yandan ateş yakarken bir yandan da Türk usulü savaş naraları (Allah Allah, Tekbir seslerini kasdediyor) atıyorlar, haykırıyorlardı. Öyle ki gök yarıldı sanırdınız. Bütün şehir tam bir panik içindeydi. Herkes ağlıyor imansızların gazabından uzak kalabilmek için Tanrıya ve bakire Meryeme dua ediyordu. Gün boyu topçu ateşinin özelliklede büyük topun San Romano'daki (Topkapı) surlara verdiği zararı anlatamam. Çektiğimiz eziyet büyüktü ve çok korkmaktaydık.

27 Mayıs:

Bu iblis imansızlar, tıpkı bir gece önceki gibi yaktıkları ateşi bütün gece boyu canlı tuttular. Ateşler gecenin yansına kadar sürdü. Onun yanı sıra oniki mil öteden Anadolu kıyısından işitilecek kadar korkunç naralar atıyorlardı. Biz Hıristitanlar büyük korku içindeydik.

28 Mayıs:

Bütün ordugahta haberciler dolaştı ve ölüm döşeğinde olsalar bile sultanın, bütün paşaların ve onların emrindeki subayların, bütün komutanların yanı sıra, yöneticeleri Türkler olanların gün boyunca görev yerinde bulunmaları gerektiğine, çünkü sultanın birgün sonra şehre umumi bir taarruza girişeceğine dair emrini duyurdu.

Bu emir ordugahın bir başından öteki ucuna kadar her yerinde duyurulur duyulmaz herkes olabilen çabuklukla görev yerine koştu. Ama günün geri kalan kısmında şafaktan ortalık kararıncaya kadar, Türkler başka hiçbirşey yapmadılar. Sadece ertesi gün saldırıda kullanılmak üzere surların dibine uzun merdivenler getirdiler. Bu merdivenlerin sayısı 2000 kadardı. Bunları taşıdıktan sonra merdivenleri kaldırıp surlara dayayacak olanları bir kalkan gibi korumak üzere çok sayıda siperlik perde getirdiler. 

Akşam olunca, bütün Türkler silahlarını ve tepeleme yığılmış oklarını yanlarına alarak büyük bir intizam içinde görev yerlerine gittiler. Karanlık çöktüğünde hepsi kâlp huzuru içinde biran önce ve kendilerini zafere ulaştırması için Hazreti Muhammed'e dua ederek görev yerlerine varmışlardı. Gün içinde zavallı surları öyle yoğun bir top atışına tuttular ki dünyada eşimenendi görülmüş değil; bunu yaptılar çünkü bugün bombardımanın son günüydü.

Hava karardıktan bir saat sonra Türkler bir sefer daha ordugahlarında insanı ürkütecek kadar çok sayıda ateş yaktılar. Bu ateşler önceki iki gece yakılanlardan çok daha büyüktü; ama daha da kötüsü naralar ve haykırışları idi. Bu biz Hıristiyanların dayanabileceğinden çok daha ötedeydi. Haykırışların yanı sıra çok sayıda top ve silah attılar, sayısız taş fırlattılar. Bu bizim için tam bir cehennemdi. Kutlama ve şenlikler gece yarısına kadar devam etti. Sonra ateşler yavaş yavaş söndü.

29 Mayıs 1453:

29 Mayıs 1453'de gün ışımadan üç saat önce Türk Murat'ın oğlu Mehmet bey kendisine şehri kazandıracak olan genel taarruza başlamak üzere Konstantinpol surlarına bizzat geldi. Sultan askerlerini her biri elli bin kişilik üç guruba böldü.

Şafaktan bir saat önce Sultan büyük topu ateşletti ve gülle bizim onarmış olduğumuz sur bölümüne düşüp yerle bir etti. Top ateşinin çıkardığı dumandan ötürü hiç bişey görünmüyordu. Türkler bu duman perdesinin gerisinde geldiler ve üçyüz kadarı gözetleme kulelerine girdi. Güneş doğarken Türkler topçu ateşinin San Romano Kapısı (Topkapı) çevresinde yerle bir ettiği surlardan şehre girdiler.

Türkler çok büyük bir şevkle girdikleri San Romano kapısından beş mil uzaklıktaki şehrin meydanına yöneldiler ve oraya vardıkları zaman aralarından bazıları Saint Mark'la Haşmetmep İmparoturun bayraklarının dalgalandığı kuleye tırmandı; Saint Mark'ın bayrağıyla Haşmetmeap İmparatorun bayrağını indirdiler ve aynı kuleye Sultanın bayrağını astılar. Saint Mark'la İmparatorun bayrağını indirip Sultanın bayrağını astıkları zaman şehirdeki bütün Hıristiyanlar büyük üzüntüye kapıldık çünki şehir artık Türkler tarafından zabdedilmişti. Onların bayrağı asılıp bizimkiler indirildiği zaman gördük ki bütün şehir ele geçirilmişti; geri alma umudu da yoktu.
 
Japon Prof. Hanımdan Tarihimize Büyük Hizmet Sevinç Özarslan Osmanlı Kitabeleri Kayıt Altına Alınıyor"1924 senesinde TBMM tarafından kabul edilen 1057 sayılı, 'T.C. dâhilinde bulunan bilumum meban-i resmiye ve milliye üzerindeki tuğra ve medhiyelerin kaldırılması hakkında kanun' yürürlüğe girdi. Bu kanuna göre eskiye ait ne kadar resmi bina varsa bunların üzerinde de padişah tuğrası ve eski yazı ile kitabe bulunuyorsa hepsi kırılıp-kazınıp yok edilecek…"Bugün gençlerimiz, değil Osmanlı kitabelerini dedelerinin mezar taşlarını bile okuyamıyor. Fakat Japonlar ülkemize gelerek, ecdadımızın tarihi yazılarını araştırıyor, okuyor ve dünyaya tanıtmak için siteler kuruyor. Biz Türklerin yapması gerekeni Japonlar yapıyor. Aşağıda bu konu ile ilgili Sevinç Özarslan'ın yazını  sunuyoruz."  Editör 

Japon profesör Kayoko Hayashi ve Prof. Dr. Hatice Aynur, beş yıldır‘Osmanlı Bina Kitabeleri’ adlı bir internet projesi hazırlıyor. Amaçları, son yıllarda hızla artan kitabe yayınlarına rağmen ve tutarlı bir veri tabanının eksikliğini gidermek. Bugüne kadar medyadan uzak duran Hayashi ve Aynur, hem projelerini hem de nasıl buluştuklarını anlattı.

Japonya nere, Türkiye nere…

Aramızda 9 bin km var. Uçakla yolculuk 11 saat sürüyor. Bize oldukça uzak ve gidilmesi meşakkatli bir coğrafya… Fakat Japonlarla gönül bağımız çok eski. Yine de Tokyo’nun bir mahallesinde doğup büyümüş bir Japon’un Osmanlı uzmanı olmasını, doktora tezini Fatih dönemi vakfiyeleri üzerine yazmasını, ülkesinde Osmanlıca öğretmesini, bu da yetmiyormuş gibi Üsküdar’ı avucunun içi kadar iyi bilmesini, camileri; isimlerine, sokaklarına hatta kitabelerine kadar ayrıntılı anlatmasını şaşkınlıkla karşılamayalım da ne yapalım? Üstelik kocası da dilimizi çok iyi konuşan bir Türkolog (Tooru Hayashi), kaybolan Türk lehçesi eynü/aynu dili uzmanı.

Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Kayoko Hayashi elbette sıradan bir Japon değil. Bir tarihçi. Uzmanlık alanı Osmanlı tarihi. Özellikle de kitabeler. Bir haftadır İstanbul’da olan ve dün memleketine dönen Hayashi’yi saatler süren uçak yolculuğuna aldırmayıp yılda birkaç defa ülkemize geliyor, İstanbul Şehir Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hatice Aynur ile beş yıl önce başladıkları projeleriyle ilgili görüşmelerini halledip geri dönüyor.

Hayashi’nin bu defa Üsküdar Topbaşı Caddesi’ndeki, kendisinin ifadesiyle Çinili Camii’nin biraz sağında kalan kocaman külliyeli Atik Valide Camii’nin kitabesi üzerine bir randevusu vardı. Görüşmesinin amacını anlatmadan sanki kendi atalarının bir eserinden bahsediyormuş gibi ekliyor: 

“Restore ediliyor burası, inşallah çok güzel olacak.” Aynur, kitabelerin eksik bilgileri tamamlamanın her zaman kolay olmadığını, bazı kurumların kendilerine zorluk çıkardığını söylüyor. Böyle zamanlarda devreye Kayoko hanım giriyor. Aynur, “Caminin eski kitabesi kayıp, onu bulmak için kaç defa gittik ama olmadı. Kayoko hanımın dün yaptığı görüşmeden sonra kitabenin 10 yıl önce çalındığını öğrendik. Şimdi bu notu siteye düşeceğiz.” diyor.

Kitabeler İnternet Ortamında 
Osmanlı Bina Kitabeleri adlı internet projesi "www.ottomaninscriptions.com", son yıllarda hızla artan kitabe yayınlarına rağmen geniş ve tutarlı bir veritabanının eksikliğini gidermek amacıyla 2009’da hayata geçirildi. Proje Osmanlı döneminde inşa edilen tarihi yapılara konulan bütün kitabeleri içeriyor. Osmanlı kitabeleri için böylesine büyük ölçekli bir çalışma ilk defa yapılıyor.
 Hatice Aynur ve Kayoko Hayashi dışında Chicago Üniversitesi Tarih Bölümünden Doç. Dr. Hakan Karateke de projenin içinde. Projeyi Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi ve Türk Tarih Kurumu destekliyor. Aynur, 1998’de Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi Türkoloji bölümüne hoca olarak gidince Hayashi ile tanışmış ve ortak ilgileri olduğunu fark edince kitabelere odaklanmışlar. Projenin ilk beş yılında (2009-2014) İstanbul, Edirne ve Bursa kitabeleri kayıt altına alınıyor. Öncelik tabi ki İstanbul’un. Daha sonra Bursa, Edirne ve nihayet bütün dünyadaki Osmanlı dönemi kitabeleri sistematik bir şekilde siteye eklenecek.

Beş yıl içinde 5 bin 200’e yakın kitabe siteye aktarılmış. Ancak biz şu anda 477 kitabenin kimlik kartını okuyabiliyoruz. Gerçi sitede Türkiye’nin çeşitli şehirlerinden olduğu gibi Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Yunanistan, Irak, İsrail, Kıbrıs, Macaristan, Mısır, Moldova, Romanya, Suriye ve Suudi Arabistan’dan da kitabeler bulunuyor fakat bilgileri eksik olduğu için kullanıcılar göremiyor.

Sitedeki kitabelerin yüzde 82’si İstanbul’dan derlenmiş, İstanbul kitabelerinin de 900’den fazlası çeşme ve sebil, 700’e yakını cami ve 200 kadarı ise tekke, kütüphane, hamam, karakol, nişantaşı ve benzeri binalara ait. Sadece Topkapı Sarayı koleksiyonundan 200 kadar kitabe var.

Osmanlı Bina Kitabeleri sitesinin altyapısı Japonya’da hazırlanıyor. Fotoğraf çekimleri ülkemizde yapıldıktan sonra Japonya’ya gönderiliyor, okunmayan kitabeler bilgisayar ortamında okunur hale getiriliyor. Sonra Hatice Aynur ve Hakan Karateke tarafından tasdik edilen  kimlik kartı ekleniyor. Kimlik kartı çok önemli. İki dakikada hazırlanan bir şey değil. Kaynak araştırması epey uzun.

Diyelim ki, Bostancıbaşı Derbendi Menzil Çeşmesi’nin önündesiniz, kitabesini okumak istediniz, Osmanlıcanız yok. "www.ottomaninscriptions.com"’a tıklayarak kitabeyle ilgili tefarruatlı bilgi öğrenebiliyorsunuz. Kitabenin konulduğu yapıyı kim, hangi tarihte, kimin adına ya da niye yaptırmış, üzerindeki hat’ın türü, tarih beytinin ebced hesabı, binanın yerini gösteren Google haritası, binanın dolayısıyla, kitabenin etrafındaki manzara... Yani kitabenin dünden bugüne kadar geçirdiği bütün aşamalar kaynaklar taranarak tespit ediliyor.

Hem araştırmacıların hem meraklıların işine yarayacak bu çalışmada Japon tarihçisinin emeğinin olması ve 9 bin km uzaktan gelip açılmayan kapıları açması ne kadar manidar! Aynur ve Hayashi’nin, tarihini, kültürünü seven, sahip çıkan okurlardan bir ricası var: 
“Siz de etrafında gördüğünüz kitabelerin fotoğraflarını bize gönderin.”

 
Ayasofya'da İlk Cuma Namazı Tarih ve Düşünce Fethin üçüncü gününe tekabül eden Cuma günü Fatih, tekrar Ayasofya'ya gelip ilk Cuma namazını askerleriyle beraber kılmıştır. İmamete İstanbul'un fethinin manevi mimarı Akşemseddin geçmiş, ilk olarak Fatih namına hutbeyi de bu nurani zat okumuştur. 
Hutbenin, Fatih tarafından irade edildiği de yazılmaktadır. Diğer bir rivayette ise Fatih, Ayasofya'nın camiye tahvil edildiği gün, askerine bir hutbe irade etmiştir. 
Fatih'in iradesi ile Cuma gününden evvel, Ayasofya'daki tasvirler, heykeller ve putlar kaldırılıp, kıble tarafına mihrâb yapıldığı, minber konulduğu, bütün hazırlıkların Cuma gününe kadar ikmali için mimarlarla ustaların gece gündüz çalıştıkları rivayet olunur. 
Bu arada, üç gün zarfında bir de tahtadan minare yapılmıştır. Yapılan minber ve mihrâb zamanımıza ulaşmamıştır. Mabedin muvakkithane tarafındaki kapıdan girince içeri geçişi temin eden dehlizde bulunan bir mihrabın Fatih'e ait olduğuna dair söylentiler bulunmaktadır. Ancak bu görüşlerin sağlam bir bilgiye dayandığı söylenemez. 
II. Selim devri kaynaklarına göre, Fatih'in tahta minaresi de güneybatı tarafına eklenmişti. Ancak bu minare II. Selim devrinde kaldırılmış, yerine diğer minareler ile birlikte yeni bir minare yaptırılmıştır.
Solakzâde, Cuma namazından önce mihrâb, minber ve mahfil hazırlandığını, duvarlarda bulunan tasvirlerin kaldırıldığını, Cuma hutbesini Akşemseddin'in irade ettiğini ve imameti de yine bu zatın yaptığını belirtir.
Okunan bu hutbe, Osmanlılar içinde okunan hutbelerin belki de en mukaddesi, en sevinçlisi, en büyük şan ve şerefe sahip olanı idi. Çünkü o güne kadar sekiz buçuk asırdan beri bütün Müslümanlar'ın ulaşmayı şiddetle arzu ettikleri bir fethin, Cenab-ı Hak tarafından Osmanlı padişahlarına ve onun tebasına verildiğini ilan etmekte idi. Fethin komutanı ve gazileri, Sahabe-i kiram'ın bile şiddetle arzu ettikleri büyük bir saadete ve Hazreti Peygamber'in aleyhisselam "ne güzel komutan ve ne güzel asker" övgüsüne mazhar olmuşlardı.
İstanbul'un fethini müteakip şehirde bulunan yüzden fazla kilise ve manastır, cami haline getirilmiş, bir çoğu da medrese ve hangâh yapılarak ehli tarikata barınak olmuştur. 
Fetihle birlikte, ilk Müslüman ibadetinin gerçekleştirildiği Büyük Ayasofya Kilisesi de artık Ayasofya Camii olmuş, adının değiştirilmesine gerek görülmemiştir. Fakat bina, Bizans İmparatorluğu'nun son zamanlarında bakımsız kalmış olduğundan, Fatih Sultan Mehmed, derhal  onarım çalışmalarına başlamıştır. 
Tursun Bey, Fatih'in, Ayasofya'daki ilk teşebbüsleri müteakip, harap hallerine binaen Ayasofya ve daha sonra surları onardığını kaydeder. Müverrih Alî ise, "elhak tab-ı pâdişâhı cümleden ziyade, ol mâbed-i kadîmin ihyasına mütehalik oldu..." diyerek Fatih'in Ayasofya'nın ihyasına önem verdiğini anlatır.
Abdülhamid Han Avrupa’da Ne Varsa Yurdumuzda da Yaptırdı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Şeker Sultan Abdülhamid Han Osmanlı Devleti’nin hemen her köşesinde büyük bir imar ve kalkınma hamleleri gerçekleştirdi. Kıymetli eserler yapıldı.  Bunlardan bazıları aşağıdadır: -Her vilayette mektepler, hastaneler, yollar, çeşmeler, yapıldı. -Viyana’dan başka bir yerde eşi bulunmayan modern bir tıp fakültesi açıldı. -1876’da Mekteb-i Mülkiyeyi yaptırdığı gibi 1879’da da bir müze yaptırdı. -1880’de Hukuk Mektebi ve Divan-ı Muhasebatı (Sayıştay) kurdu. -Beyoğlu Kadın Hastanesini yaptırdı. -1881’de Güzel Sanatlar Akademisi, 1883’te Yüksek Ticaret Mektebi, 1884’te Yüksek Mühendis Mektebi ve Yatılı Kız Lisesi açıldı. -1886’da Terkos Suyunu İstanbul’a getirtti ve Mülkiye Lisesini açtı. -1887’de Alman İmparatoru İstanbul’a geldiğinde, Sultan Ahmed Meydanında Alman Çeşmesi yapıldı. -1889’da Bursa’da İpekçilik Mektebini yaptırdı. -1891’de Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi ile Kağıthane’de bir poligon kurdurdu. -1890’da Bursa demiryolunu ve Aşiret Mektebini yaptırdı. -1891’de Üsküdar Lisesi ve Rüşdiyye Mektebleri ve yeni postane binası ve Osmanlı Bankası ile reji binalarını ve Yafa-Kudüs demiryolu ile Ankara demiryolu yapıldı. -1892’de Hamidiye Kağıt Fabrikası, Kadıköy Havagazı Fabrikası ve Beyrut Limanı Rıhtımını yaptırdı. -1893’te Osmanlı sigorta şirketi, Küçüksu Barajı ve Manastır-Selanik demiryolu yapıldı. 1894’te Şam-Horan demiryolu ve Eskişehir-Kütahya demiryolu yapıldı. -1894’te Hamidiye Yüksek Ticaret Mektebi ve Galata-Tophane Rıhtımı, Dolmabahçe Saat Kulesi inşa edildi. -1895’te Beyrut-Şam demiryolu, Darülaceze binası, mum fabrikası, Afyon-Konya demiryolu, Sakız Limanı Rıhtımı, şimdiki İstanbul Lisesi binası, İstanbul-Selanik demiryolu yapıldı. Ereğli kömür ocakları çalıştırıldı. -1896’da Tuna Nehrinde Demirkapı Kanalını, Kapalıçarşı tamirini yaptırdı. -1900’de Akıl Hastanesini, Medine-i münevvereye kadar telgraf hattını yaptırdı. -1902’de Hamidiye Hicaz demiryolu Zerka’ya kadar işledi. Kağıthane’deki Hamidiye suyu İstanbul’a getirildi. Yeni Balıkhane, Haydarpaşa Rıhtımı, Maden Arama Mektebi, Şam’da Tıbbiye-i Mülkiye yapıldı. -Haydarpaşa’da 1903’te Askeri Tıbbiye Mekteb-i Şahanesi, 1904’te Dilsiz ve Sağırlar Mektebi açıldı. 1904’te Bingazi’ye telgraf hattı yapıldı. -Harp gücünü kaybetmiş olan eski gemileri Haliç’e çekip Avrupa’da yapılan üstün evsaflı kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı kuvvetlendirdi. -1905’te İstanbul-Köstence kablosu döşendi. Haydarpaşa İstasyon Binası yapıldı. Beşiktaş Tepesindeki Yıldız Sarayı ve önündeki camiyi yaptırdı. -Din bilgileri, fen ve edebiyat ile ilgili pek çok kitap bastırdı, köylere kadar kurslar açtırdı, kitaplarını parasız gönderdi. Velhasıl Avrupa’da yapılan yeniliklerin hepsini en modern şekilde yurdumuzda yaptırdı. Ne yazık ki, 1909’da tahttan indirilince, bütün bu ilerlemeler durdu ve memleket kana boyandı. Abdülhamid Han, İstanbul-Eskişehir-Ankara ve Eskişehir-Adana-Bağdad ve Adana- Şam-Medine demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. Askeri, subayı öyle şerefli olmuştu ki, bir kahvenin önünden bir binbaşı geçerken, kahvede oturanlar ayağa kalkarak saygı gösterirlerdi. Öyle bereket vardı ki, bir binbaşının evinde pişen yemekten, bir mahalle fakirlerinin karnı doyardı. Bütün millet, sivil, asker, herkes birbirini severdi. Kaynak: - Rehber Ansiklopedisi             - Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi
Türklerde Başbuğ ve Devlet Prof. Dr. Faruk Sümer Türklerin Devlet kurmaktaki hiçbir millette bulunmayan üstün kabiliyetleri gerçekten hayret vericidir. Bunun için Türklerin Memlûk (Köle) olması veya olmaması bir mesele teşkil etmiyor. Mesele dirayetli bir başbuğa sahip olmakla ilgili görünüyor. Böyle bir Başbuğa sahip olan bir Türk Topluluğu sayısı, içtimai durumu ne olursa olsun büyük işler başarabiliyor ve anayurdundan çok uzak yerlerde, yâd ellerde devlet kurabiliyor. Böyle başbuğlara sahip olmayan Türk toplulukları ise ya varlığını koruyamıyor, yâhud korusa da diğer topluluklara vergi vererek onların tabiyetleri altında kalıyor ve neticede de perişan bir şekilde dağılıyor. Fakat "Beçkem" gibi muktedir bir başbuğa sahip olan birkaç yüz Türk Bağdad’a gelip Abbasi halifesi hükümetinin iktidarını ellerine almak başarısını görebiliyor.
Yavuz Sultan Selim Han Devrinde Türk Denizciliği Zirvede Yrd. Doç. Dr. Mustafa Gülcan Yavuz Sultan Selim Han, Türk korsanlarını himaye ederek, Cezayir'in elde kalmasını ve Akdeniz’in batısında bir Osmanlı üssü temin edilmesini sağladı. Burada önce "Korsan" kelimesi üzerinde durmamız gerekir. Korsan, deniz eşkıyası, deniz haydudu anlamına gelir. Bu, Avrupalılar için geçerli bir tabirdir. O devirlerde, krallar dahi Akdeniz'e korsanlarını gönderirlerdi. Avrupalı korsanlar mal ve mülk edinmek, şöhret sahibi olmak, para kazanmak, İslâm sahillerini vurmak, Müslümanları esir ederek satmak için denize açılırlardı. Türk korsanları da bunlara bi mislihi mukabelede bulunmak, yani cihad maksadıyla Akdeniz'in hür rüzgârlarında yelkenlerini şişirirlerdi. Karadaki "Akıncı" sınıfına karşılık olarak gösterebileceğimiz bu leventler önce, Antalya Valisi olan Şehzade Korkud'dan himaye ve yardım gördüler. Yavuz Sultan Selim de, tahta geçtikten sonra, bunları himaye ederek, Türk denizcilerinin Akdeniz'in batısında tutunmalarını, İspanyollarla ve diğer haçlılarla mücadele etmelerini sağladı. Türk korsanları içinde Oruç Reis, onun kardeşi Hızır Reis, Aydın Reis, Salih Reis, Turgut Reis, Murat Reis en meşhurları idiler. Elmaslı Kılıç Oruç ve Hızır Reisler kısa zamanda diğer korsanları da etraflarında toplayarak, Hıristiyan devletlerine meydan okuyacak bir hale geldiler. Barbaros kardeşler olarak Akdeniz'de nam salan bu iki gazi kardeş, Akdeniz'de stratejik öneme sahip olan Cezayir'i ele geçirerek oraya yerleştiler. Fakat Haçlılarla yaptıkları devamlı mücadelede Osmanlı'nın resmi ya da gayri resmi himayesine ve yardımına muhtaçtılar. Osmanlı padişahının himayesini temin etmek için, meşhur Kemal Reis'in yeğeni olan Piri Reis'i bir filo ile İstanbul'a yolladılar. Yavuz, Pirî Reis'i bizzat kabul etti. Barbaros kardeşler Yavuz Selim Han'a çok kıymetli hediyeler göndermişlerdi. Sultan, Piri Reis'e iki tane elmaslı kılıç verdi. "Kılıçların birin Oruç lalam, birin Hayrettin lalam kuşansınlar gaza eylesinler!" deyip, ona da hediyeler verdi. İki donanmış savaş gemisini de, Piri Reis'e, Barbaros kardeşlere götürmesi için teslim etti (1515). Oruç Reis, Cezayir'i işgal edip "Sultan" unvanını aldığı sırada ona teslim edilmek üzere iki büyük savaş gemisi daha gönderildi. Tarafından gönderilmiş Musluhiddin Reisin Anadolu'da istediği kadar gönüllü levent toplamasına ve gerekli malzemeler satın almasına izin verildi ki, bu çok önemli bir imtiyazdır. Çünkü asker toplamak, bilindiği gibi yalnız devletin hakkıdır. Devletten gayrı kişilerin asker toplaması devletin hükümranlık haklarına aykırıdır. Bu durum, devlet idaresinde ne derece titiz bir hükümdar olduğu bilinen Yavuz Sultan Selimin, Afrika'nın kuzey batısında yerleşmiş, Haçlılarla gaza yapan gazi leventlerin orada tutunup kalmalarına ne derece önem verdiğini ispatlar bir delildir. Yavuz'un, Barbaros kardeşleri himayesi ve onlara olan yardımları, sonraki yıllarda da devam etti. Ağabeyi gibi, yalnız ve yalnız cihat için hareket eden Hızır Reis 1517 tarihinde Osmanlı Devletinin resmen idaresi altına girdi. Hızır Reis, Cezayir halkının da rızasını alarak "Ülkenin (Cezayir'in) Sultan Selim İbni Bayezid İbni Mehmed Han'a ait olduğunu" resmen ilan etti. Cezayir'de hutbe Yavuz'un adına okunmaya başlandı. Barbaroslar kestirdikleri sikkelere yalnız padişahın adını koydurdular, Osmanlı padişahına duydukları hürmetten dolayı kendi adlarını es geçtiler. Cezayir Beylerbeyi Cihadı deniz aşın yerlere götüren bu yiğit gazileri kesinlikle desteklemek kararında olan padişah, iki bin seçkin Osmanlı askerini daha Cezayir'e yolladı. İlk resmi Osmanlı askeri de, Türk korsanlarının, o şanlı gazilerin kelle koltukta ele geçirdikleri ve büyük bir feragatle devlete hibe ettikleri Cezayir'e böylece ayak basıyordu. O zamana kadar Cezayir'e gidenlerin hepsi gönüllülerdi. Şimdi, resmi Osmanlı askeri Cezayir'e yerleşiyordu. Askerin arasında Hızır Reisin çok muhtaç olduğu ve sabırsızlıkla beklediği topçular da vardı. Yavuz, Cezayir'e bol cephane ve malzeme de yollamıştı. Ayrıca, Anadolu'dan Cezayir'e gitmek isteyen gönüllülerin masraflarının hükümet tarafından karşılanacağı ilan edildi. Bunun ardından, Anadolu'dan seçilen dört bin gönüllü daha, üniforma giydirilerek talim ve eğitimden sonra Cezayir'e gönderildi. Hıristiyanlık dünyasının Cezayir'i yutmak ve oradaki Türk hâkimiyetini yok etmek için sarfettiği çabalar, Yavuz'un Barbaros kardeşleri devamlı desteklemesi sonucu neticesiz kaldı. 15 Mayıs 1519'da İstanbul'da Hacı Hüseyin Reisi kabul eden Osmanlı hükümdarı Yavuz, Oruç Reis in şehadetini teessür ile dinleyip, Hızır Reis'e: "Cezayir Beylerbeyi" unvanını verdi.
Hindistan'da Türk İzleri Yılmaz Öztuna Biz Türkler, Kuşan (Mîlâdî 3-176) ve Akhun (496-567) hanedanlarımızla daha Hazret-i İsa’nın zamanında Hindistan’da hâkimiyet kurduk. Ama asıl hâkimiyetimizi, Oğuzlar’ın -Osmanoğulları gibi- Kayı boyundan Seviktegin ve bilhassa oğlu Gazneli Sultan Mahmûd’un Hayber’i geçerek Afganistan’dan Hindistan’a girmeleri ile başlar. Böylece Müslüman (Sünnî-Hanefî-Mâtürîdî) Türk hâkimiyet -dile kolay- 857 yıldır (1001-1858). 

Büyük cihangir Sultan Mahmûd, Bengal Körfezi’ne ulaşıp Hind Okyanusu sahillerini biz Türklere açmıştır. Sonra Halaç hanedanından Alâeddin Muhammed, tarihte ilk defa olarak Hindistan kıt’asını tek devlet hâlinde birleştirdi. Pakistan ve Bangladeş’in temellerini Sultan Mahmûd atmıştır. Bugün bu coğrafyada yaşayan yarım milyar insanın Müslüman olması da onun eseridir. Biz Türkler, tarihin akışını işte böyle değiştirebilen bir milletiz.

Hindistan’da Türk hanedanlarının sonuncusu Timur oğulları’dır: 1526-1858. Timur’un 5. kuşak torunu Bâbür Şâh, Gazneli Mahmûd gibi, Kâbil’den gelir, Hayber’den geçer, Delhi ve Agra imparatorluk tahtlarına oturur. Tarihin en haşmetlü devletlerinden birini başlatır. Türkler, bin yıl içinde bu muazzam coğrafyayı üstün mimari şâheserlerle donatıp damgaladılar.

Cumhurbaşkanımızın, muhteşem türbesini ziyaret ettiği -babası gibi Türkçe’de şair- Hümâyûn Şâh, Bâbür Şâh’ın oğlu ve halefidir. Agra’da Tâc-Mahal’de yatan Şâh-ı Cihân da Hümâyûn’un torununun oğlu. Bugün böylesine bir tarihe sahip bulunmanın şuûrunda mıyız?

Hindistan’la sıkı ekonomik, ticarî, kültürel ilişkilere girmemiz, Türk devletlerinden sonra en yakın dostumuz Pakistan’la münasebetlerimize halel getirmez. Hatta fayda sağlayabilir. Belki müzmin Keşmir meselesinde arabuluculuk bile ederiz.  
Selçuklu ve Osmanlı Türklerinde Vakıf Kültürü Mehmet Can İslam tarihi boyunca Orta Asya’dan Atlas Okyonusuna kadar her tarafta camiler, kervansaraylar, medreseler, tekkeler, mektepler, köprüler, yollar, hastaneler, imaretler gibi pekçok hayırlı eserler yapılarak vakfedildi. Vakıflar tarihte en büyük gelişmeyi Selçuklular ve Osmanlılar devrinde gösterdi. 
“İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır” Hadis-i Şerifini kendine rehber edinen Müslüman Türkler her sahada olduğu gibi bu sahada da muazzam ve kalıcı eserler meydana getirdiler.Vakıf yolu ile tesis edilen bu sayısız eserler muazzam Osmanlı ülkesini bir baştan diğer başa ağ gibi ördü. Akla hayale gelmeyecek konularda hizmet veren vakıf  müesseseleri kurdu.Vakıflar haftası dolayısıyla bir açıklama yapan Konya Vakıflar Bölge Müdürü İbrahim Genç     “ İnsanlığın tarih boyunca sahip olduğu en ulvi ve en büyük müesseseler vakıf müesseseleridir” dedi. Özellikle Osmanlı Devleti zamanında çok değişik konularda hizmet veren vakıflar kurulduğunu  ifade eden Genç bunlardan bazılarını şöyle sıraladı:- Helva dağıtan vakıf
- Gölleri temizleyen vakıf
- Suyu soğutan vakıf
- Pikniğe götüren vakıf
- Suyu çoğaltan vakıf
- Âmâlara yardım eden vakıf
- Cumayı Şenlendiren Vakıf
- Borçlu Dostu Vakıf
- Misafiri Ağırlayan Vakıf
- Yetim Çeyizi Donatan Vakıf
- Borcundan dolayı hapse düşene yardım eden vakıf
- Evleri yaşanır hale getiren vakıf
- Çöplükte fidan yetiştiren vakıf
- Van gölünde acil yardım gemisi dolaştıran vakıf
- Sakatlanan ve hastalanan göçmen kuşlarını tedavi eden  vakfı
- Aç kurtları doyurma vakfı. 
Türk'e Dâir M. Halistin Kukul
S. Ahmet Arvasî diyor ki:
Van eski Müftüsü Seyyid Kasım Arvas Beğ'den dinlediğim bir hatıradan daha bahsetmek istiyorum. Bu hatıra, büyük mutasavvıf Abdülhakim Arvasî hazretlerine aittir. Ruslar, 1915 yılında Doğu Anadolu'yu işgal ettiklerinde Müslüman ahaliye çok zulm ettiler. Zulümlerini Ermenilerle birlikte, onların rehberliğinde gerçekleştiriyorlardı. Yani Ermeniler gösteriyor, Ruslar katlediyordu. Öyle bir imha ki; kadın, erkek, çoluk çocuk demeden,  Müslüman mı Müslüman deyip imha ediyorlardı. Anadolu'nun kaderi müşterek, her yerde aynı hadise yaşanıyordu. O tarihlerde, bizim aile Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasının Arvas köyünde, Doğu Bayazıt'ta, Erciş'te… Çeşitli yurt köşelerine dağılmışlar. Seyid Abdülhakim Arvasî Hazretleri Başkale'de o zaman; Van'ın Başkale kazasında… Rus-Ermeni zulmünden çevredekileri kurtarmak için çoluk çocuğunu toplayıp Van'ı terk ediyor. Rus işgali ve Ermeni zulmünden kurtulmak için kaçmaktan başka çare yok. Irak, Suriye yolu ile İstanbul'a geçecek. O zaman geçtiği yol, yani Irak ve Suriye, bizim; Osmanlı toprağı. Yabancı ülke, yabancı toprak değil, imparatorluğun sınırları içerisinde. Suriye'de bulunduğu sırada Suriye'liler diyorlar ki; "Siz, istanbul'a, Türkiye'ye, gitmek istiyorsunuz. Hâlbuki, Türkiye çok müşkil durumda, imparatorluk çöktü çökecek, yıkıldı yıkılacak. Türkiye artık iflah olmaz; siz de perişan olursunuz. En iyisi burada kalın. Size medrese veririz, mektep veririz, hocalık veririz, her türlü imkânı veririz… Evlâdlarınızla mes'ud yaşarsınız." Abdülhakim Arvasî Hazretleri'nin onlara verdiği cevap şudur: " -Türkiye'ye gideceğim. Yeryüzünde iki Türk var ise, biri mutlaka benim. Ben Türk'üm, ama jön Türk değilim." ( Bknz: S. Ahmet Arvasî, Doğu Anadolu Gerçeği, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara,1988, sy.74-75) Demek ki Türk; iftihar edilecek asîl bir soyun adıdır. Demek ki; "Türk olmak" demek, Türk soyundan gelmektir amma, sâdece Türk doğmak da değildir. Türk olmak; Türk gibi düşünmek, Türk gibi hayâl kurmak, Türk gibi yürümek, Türk gibi inanmak, Türk gibi misafir kabul etmek, Türk gibi heyecanlanmak, Türk gibi mütevazı, hoşgörülü, fedakâr fakat yerine göre de gözüpek olmak, Türk gibi ağlamak, Türk gibi sevmek, Türk gibi celallenmek, Türk gibi buğzetmek, Türk gibi Türk'ün ruh kökünü kavramak, Türk gibi Türk'ün mukaddesatını mübarek bilmek, Türk gibi Allahü teâlânın, "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım" diye buyurduğu Kâinatın Efendisi'ne bağlı olmak, Türk gibi "Kur'ân'ın kölesi" olmak, Allah aşkıyla donanmak, Türk gibi “Îlâ-yı kelimetu'llah” için mücâdele etmek, Türk kültüründen ve Türk târihinden iftihar ederek, bütün bunları şerefli bir hüviyet levhası hâlinde beynine raptetmek ve aynı şuur ile kalbine asmaktır.
Bozkırlardan Açık Denizlere: İlk Türk Denizcileri Yılmaz Öztuna
Denize açılıp ilk donanma sahibi Türk devleti, Selçuklular’dır. Alp Arslan’ın oğlu ve halefi Sultan Melik Şâh, önce Karadeniz’e, bir kaç yıl sonra Akdeniz’e ulaştı. Her ikisinde de kılıcını denize batırıp sahilde şükür namazı kılmasından, Türk tarihinin akışını değiştirdiğinin farkında olduğu görülür. Kuzeni Anadolu Selçuklu sultanları, bu politikayı takip ettiler. 

Artık açık denizlere çıkmış, deniz ulaşımının askerî ve ekonomik vazgeçilmezliğini anlamışlardı. Ancak Boğazlar, Bizans’ın elinde idi. Sinop’ta Karadeniz filosu ve Alâiye’de (Alanya) filosu olarak iki donanma kurmaya mecbur olduk. 

Anadolu Selçuklu donanmasının yani tarihteki ilk Türk donanmasının kurucusu, Selçukoğulları’nın damadı olan Çaka Bey’dir. Anadolu Selçukluları, Moğol istilâsı sonunda Türkmen boy beylerince paylaşılarak sona erdi. Bunlardan -kuzeyden güneye- Dânişmendoğulları’ndan inen Karası, Aydınoğulları ve Menteşoğulları ciddi donanmalar kurdular. İttifak ederek Ege Denizi’nde Bizans ve İtalyanlar’la çok başarılı mücadele verdiler. Aydınoğlu Gazi Umur Bey, İzmir kalesi önünde şehit düştü. 

Zafer Denizden Geldi 

Daha Osmanoğlu Sultan Orhan Bey (1281-1324-1362), Karası beyliğini ele geçirerek Marmara’dan ve Karadeniz’den sonra Ege’de sahil kazandı. Tarihçilerin pek dikkat etmedikleri bir husus vardır: Daha önemlisi, Karası filosunu, onun kaptanlarını, denizcilerini, yönetici komutanlarını Osmanlı hizmetine alarak, cihan devletinin temellerini attı. Karasılı Türkmen beylerinin hepsi Osmanlı devletinin kuruluşunda önemli hizmetler ettiler.
Nusret Mayın Gemisi Ayşe G. Tunceroğlu Hayli vefasızlık yaptığımız "Nusret Mayın Gemisi"ni anmak istiyorum. Onun mübarek kumandanlarını. Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey ile Nazmi Kaptan’ı... Düşman donanması büyük saldırıya 18 Mart 1915 sabahı başlayacaktı, bu plana göre mayın temizliği yapıldı, bir gün önce gün boyunca ertesi günkü deniz harekâtı sahası gözetim altında tutuldu, Türklerin en ufak bir mayınlama girişimi olmadığı rapor edildi. Gece de bir karakol gemisi keşfe çıktı, liman sathını projektörlerle taradı. 

Bugün 18 Mart olarak takvimlerimizde işaretli gün, o gün kullandığımız Rûmi takvimde 5 Mart’a tekâbül eder. Karanlık denizde dalgalar gittikçe kabarmaktadır o sırada. Çünkü “Mart Dokuzu” diye bilinen birkaç gün süreli keskin ve kuvvetli fırtınalı bir iklim olayı vardır ve o gün bu fırtınanın günüdür. Gittikçe kabaran denizde İngiliz karakol gemisi zor ilerleyerek görevini tamamlar, gece yarısından sonra gemi kumandanı bu kadar kötü hava şartlarında Türkler hiçbir şey yapamaz diye düşünür, keşif faaliyetini keser, “temiz” raporunu verir. 

İngiliz karakol gemisinin keşif faaliyetini sonlandırıp dönüşünden sonra Nusret bir yandan dalgalarla boğuşarak, büyük bir maharetle donanmanın elinde son kalan 26 mayını Boğaz’a döşer. Ertesi gün, 18 Mart 1915 günü, zaferden emin olan İngiliz-Fransız donanmasının meşhur zırhlıları birer birer bu mayınlara çarpmaya başlayınca paniğe kapılırlar. Karadan Mehmetçiklerimizin top ateşi de eklenince onlar için mart ayının soğuk ve fırtınalı denizine gömülmekten başka yol kalmaz. 

Derler ki, bölge için “temiz” raporu veren tarama ekibini İngilizler derhal Divân-ı Harb’e vererek idam etmişlerdir. Sonra ise ekip raporu verdiği sırada bölgenin gerçekten “temiz” olduğu anlaşılmış, İngiliz hükûmeti idam edilenlerin ailelerinden özür dilemiştir. Bu rivayet, ama şu satırlar gerçek ve Churchill’e ait:

“... Bu mayınlar başlangıçta çok iyi yürüttüğümüz Çanakkale seferini hazin bir kaderle noktaladı. Bu mayınlar müttefikler arasında öyle derin ve düzeltilemez psikolojik karışıklıklar oluşturdu ki, savaşı yıllarca uzattı. Milyonlarca metrekarelik sahalara yaydı. Bu uzama ve yayılma galibi de mağlubu da perişan etti. Bu sahaların birçok yerleri insan kemiği yığınlarıyla kaplandı. Ve bu insanlar düşmanlarının kurşun ve gülleleriyle değil, 18 Mart sabahı, Çanakkale Boğazı’nın güçlü akıntısı altında döşenmiş 26 demir kap (mayın) yüzünden mahvolup gitti.”

Nusret’in bir filmi, dizisi çekilse ne muhteşem olur!
Unutturulan Bir Kahraman: Edirne Müdafii Şükrü Paşa Yrd.Doç.Dr.Veysi Akın Osmanlının son zamanlarındaki kahramanları arasında biri var ki değeri sağlığında Türkler tarafından anlaşılamamış, ancak kendisine öldükten sonra kıymet verilmiştir. Bu şahıs, Balkan Harbi esnasında Edirne Müdafaasında gösterdiği kahramanlık dolayısıyla kendisine milletince “Edirne Müdafii” unvanı verilen Erzurumlu Mehmed Şükrü Paşa'dır. 
O, 1857 yılında Erzurum'da doğmuş, 1916'da İstanbul'da vefat etmiş ve ömrünün her anını milletine hizmet etmekle geçirmiş bir Osmanlı paşasıdır. Şükrü Paşa, Balkan Harbi sırasında 45 günlük bir kuşatma için hazırlık yapmış bir şehri, düşmanın bütün fiziki ve psikolojik baskılarına rağmen takriben 5,5 ay savunmuştur. 
O, Edirne muhasaranın en kanlı günlerinde "Düşman hatları geçtikten sonra ölürsem kendimi şehit kabul etmem. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalle gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir abide dikeceklerdir” diyerek, büyük bir savunma örneği göstermiştir. 
Onun bu mücadelesi Edirne'nin düşmesinden sonra işgalciler tarafından da takdir görmüş olmalıdır ki, Bulgar Kralı Ferdinand,

"- Bir yanlışlık olmuş olmalı. Şehrin zaptı sırasında beylik kılıcınızı vermişsiniz. Sizin gibi askerlerin kılıçları alınmaz. Siz savaşta şanlı bir sayfa yazdınız. Lütfen kılıcınızı kabul buyurunuz. Yalnızca sizi ağırlamaktan değil, aynı zamanda imkânsız bir savunmayı gerçeğe dönüştüren sizin gibi askerlerle savaşmaktan gurur duyuyorum" diyerek kılıcını kendisine geri vermiştir.
Bu olay devrin Avrupa matbuatında da geniş yankı uyandırmış, Paris'te neşrolunan haftalık Le Petit Journal dergisi 13 Nisan 1913 tarihli ilave baskısına "Edirne Müdafiine Saygı, Bulgar Çarı Ferdinand, şanlı mağlup Şükrü Paşa'ya teslim ettiği kılıcını iade etmektedir" ibaresiyle Kral Ferdinand ile Şükrü Paşa'nın resmini kapak yapmıştır.
O dönemde Fransız halkı bu olaydan o kadar çok etkilenmiş ve Fransız yazar ve edipleri Claude Farrere ve Piyer Loti öncülüğünde Fransa milleti namına hazırlanan bir şeref kılıcı ve binlerce imza bulunan bir “Altın Kitap”, Şükrü Paşa'ya takdim edilmiştir. Bu kitabın girişinde tarihe bir ibret vesikası olarak şunlar yazmaktadır:
"General,

Vatanınızın üstüne çöken felaketler içinde top sesleriyle katliam korkuları her tarafa ıstırap saçarken, siz en zapt edilmez şecaat ve hamasetle en ulvi gayretin en güzel örneğini teşkil etmeğe muvaffak oldunuz.
Her taraftan tehdit altında kalan devletinizin en çaresiz musibete mahkûm gibi göründüğü sırada, siz başkaldırıma hayretler içinde kalan dünya, böyle evlatlar yetiştiren bu ırkın damarlarında kendisine feyyaz bir inkişaf temin edecek bir kan bulunması zaruri olduğunu itirafa mecbur olmuştur.
Harp ilan edilir edilmez, Arnavutluğun içlerinden kalkıp bundan sonra artık efsanevi bir kale halini alan Edirne'nin mukavemet esbabını (sebebini) tanzime koştunuz, işte, orada sizi gittikçe tazyik eden bir demir ve ateş çemberi içinde her taraftan tecrit edildiniz ve korkunç bir düşmanla çarpışıp duran diğer Osmanlı ordularından da hiçbir yardım beklemediğinizden sayıca on mislinizi bulan muhasırlara karşı etrafınızda ne varsa hepsi dağılıp devrildiği halde, isimlerini daima taziz edeceğiniz kahraman silah arkadaşlarınızın imrenilecek kadar mükemmel yardımlarıyla siz yenilmez ve zapt edilmez bir halde dimdik durdunuz.
Ne mahsur şehrin ahâlisini tehdit eden açlık, ne üst üste saldıran hücum dalgaları, ne askerinizin başına düşmanınızın yağdırdığı hücum dalgaları, ne moral bozucu yığınlarla beyannameler, ne soğuk, ne hastalık, ne de ölüm gibi şeylerin hiç birisi sizin o kaya gibi imanınızı sarsmadı, hiçbir şey sizin akla sığmaz fedakarlığınızı gevşetmedi.
Bununla beraber mukadderat iradenizden daha kuvvetli çıktığı için nihayet onun hükmüne boyun eğmek mecburiyetinde kaldınız, fakat daha sulh zamanından itibaren bütün gayretinizi takviyesine hasrettiğiniz bu kalenin her surunda, sizin isminiz, artık silinmez harflerle nakşolup kalacaktır.
İşte öyle olacağı içindir ki, ilerde destan rüyaları görecek şairler, bu yıkık istihkâmlardan ilham almaya ve taşların sırlarını söyletmeye geldikleri zaman, kahramanlıklarınızla dünyaya ün salan bu tabyaların üstünden birden bire onlara, sizin aslan çehreniz görünecek ve en hisli şiirler işte onun o coşkun ilhamından fışkıracaktır.
General,

Siz üstünden ûlvi bir lerze geçmesine sebep olduğunuz için bütün dünyanın size bir minnet borcu var. İşte bundan dolayı, düşman eline sağ geçmiş olmaktan mütevellit büyük acınızın içinde eğer size teselli verebilecek bir söz ve kalbinize kuvvet verecek bir işaret tasavvur edilebilirse, hayranlarınız şimdi size, işte o teselli ile kalp kuvvetini vermek istiyorlar.
Osmanlı Padişahları’nın eski payitahtını müdafaa için o kadar şecaat ile çarpıştınız ki, nihayet siz de Şıpka, Plevne kahramanlarının şanlı silsilesine katıldınız. Padişahınızın size tevcih etliği “Gazi” unvanı vatanınıza olan hizmetlerinizi ebedileştirmiş oldu.
Bu Altın Kitabın başından sonuna kadar imzaları sıralanan sayısız hayranlarınız, bugün size takdim etmekle oldukları şeref kılıcının, o şanlı müdafaanızın bütün hafızalarda nakşolup kalacağını, bu unutulmaz muhasara esnasında sizden uzak bulunmuş binlerce kalbin de sizin kalbinizle beraber çarpıp bütün ısdıraplarınıza iştirak etmiş olduklarını ve siz vatanınıza karşı vazifelerinizi yaparken onların da size candan hayır dua ettiklerini hatırlatması, temennisindedirler. Paris - 1913, Nisan”
Edirne’nin sûkutunu ve Şükrü Paşa’nın esaretini takiben Almanya’daki subay arkadaşları onun için “Edirne Kahramanı Şükrü Paşa” adıyla Almanya’da bir anıt kitabe diktirmişlerdir.
Yıkıcı Yayınlar Prof.Dr.İsmet Miroğlu T oplumun genel ahlâkını ve huzurunu bozmayı, milletin birlik ve bütünlüğünü zaafa uğratarak anarşi ve terör eylemlerini tahrik etmek suretiyle devleti yıkmayı hedef alan yayınlara "yıkıcı yayınlar" diyoruz.

İki türlü yıkıcı yayın söz konusudur. Biri, hedef ülkeye karşı kültür emperyalizmi ve psikolojik harp uygulayan düşman güçlerin emrinde olan ve hedeflenen neticelere varmak üzere faaliyet gösteren milletlerarası medyanın güdümündeki yayınlar; diğeri, düşman güçlerle bir münasebetleri olmadığı halde onların gayelerine uygun olarak yapılan yayınlar. 

Basın ve yayın organı olarak medyanın büyük mesuliyeti vardır. Düşman güçlerin elindeki medya, hedef ülkelerde kültür emperyalizmini ve psikolojik harbi, metodlarına uygun olarak yürütürken, düşman güçlere bağlı olmayan medya da ona bakarak haber ve yorumları benzer şekilde vermek suretiyle aynı hedefe varılmasına yardım etmektedir. Hedef ülkede bu iki medyanın dışarıda kalan, genel ahlâkı ve huzuru korumaya çalışan ve yalnız faydalı yayınlar yasayan medya ise yapıcıdır. 
Her ülkede devletin vazifesi, yıkıcı medyayı yapıcı hale getirmektir. Bu, bilhassa medya vasıtasıyla kaosa çevrilen hedef ülkelerde mutlak zarurettir. Japonya bunu başarmıştır. Japonya'da toplum huzurunu bozucu ve güzel ahlâkı yıkıcı haber ve yorumların yayınlanmasına müsaade edilmez. Haber merkezleri, haber ve yorumları menfî yapısını giderdikten sonra yayınlamaktadır.Düşman güçler hedef ülkede istedikleri yıkıcı faaliyetleri gerçekleştirmek için yıkıcı medyayı kullanarak, ona kültür emperyalizmi ve psikolojik harp uygulatırlar. Yıkıcı medya ile kültür emperyalizminde hedef toplumun dili, dini, ahlâkı, örf ve âdeteri, hukuk ve sanat anlayışı ile tarih ve millet şuuru tahrip edilir. Psikolojik harpte ise asılsız ve maksatlı haber ve yorumlarla toplumdaki vazife ve mesuliyet, sevgi ve saygı, hoşgörü ve yardımlaşma, itimat ve itaat gibi temel duygular yıpratılır, mesuliyetsizlik, saygısızlık, itaatsizlik, endişe ve ümitsizlik gibi toplum huzurunu ve düzenini altüst eden menfilikler yaygınlaşabilir. Düşman güçler; dinsizlik, fuhuş, şiddet, gasp, soygun, lükse düşkünlük, yolsuzluk, alkol ve uyuşturucu alışkanlığı, kumar, kaçakçılık, sapık ve batıl inançlar, cinayet, terör ve isyan konularını  planlı, devamlı ve sistemli olarak işlemek suretiyle hedef  toplumda istenilen tahribatı gerçekleştirirler.Günümüzde Türkiye'deki medyanın büyük çoğunluğunun yayınları yıkıcıdır. Türk dilinde yapılan tahribat o derece büyüktür ki, genç ve yaşlı nesil birbirini anlayamaz hale gelmiştir. Evlâtları ile anlaşamadıklarını söyleyen ana ve babalar da az değildir. Her yıkıcı yayın, Türkçe'de istediği gibi uydurma kelimeleri kullanmış ve Türkçe'nin geleceği Türk olmayanlar tarafından yönlendirilir olmuştur.

Dinde yapılan tahribat dildekinden az olmamıştır. Yıkıcı yayınlarla yıllardan beri dine karşı şartlandırılarak Müslüman Türkiye'de yüce İslâm dinine, islâmî yaşayışa ve  Müslüman Türk varlığına tahammül edemeyen bir çok Türk insanı, din aleyhindeki propagandanın kurbanı olmuştur. Yaygınlaştırılmış, boşananların ve menfî telkinler sebebi ile evlenemeyenler ile alkol bağımlılarının sayısı artmıştır. Bu felaketi hızlandırmak için basın ve yayın organlarının büyük kısmı birbirleri ile kıyasıya yarışır olmuşlardır. Kavga, cinayet, terör, eşkıyalık, isyan ve savaş konuları devamlı bir şekilde işlenerek, çocuklara ve gençlere itaatsizlik ve isyan duyguları aşılanmaya çalışılmaktadır.
Millî kültürden koparılanlar, kendi milletine yabancılaştıklarından düşman güçler tarafından yıkıcı faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde maşa olarak kullanılmaktadır. Esasen, kültür emperyalizminin genel maksadı da budur.
 
Türkiye'yi parçalamayı gaye edinmiş olan düşman güçlerin üç temel hedefi vardır. Bu üç hedef tahrip edilmeden Türkiye'deki anarşi ve terör eylemlerini gerçekleştiremeyeceklerini çok iyi bilen düşmanlarımız menfi medya vasıtasıyla bunlara amansız bir şekilde saldırmaktadır. Bu hedefler; İslâm dini, Türk dili ve Türk aile yapısıdır.

Bütün bu tehlikelere karşı devlet ve millet olarak her türlü tedbiri almamız büyük bir vatan borcudur.
Türk'e Dâir M. Hâlistin Kukul
“Türk Sultanları” isimli kitabın “Takdim”inde şöyle yazıyor: 
“Tarih şuuru, bir devletin idaresi altındaki milletleri bir arada tutan, birleştiren ve kaynaştıran en önemli hususlardan biridir. Günümüzde Dünya siyasetine yön veren devletlerin, bu şuuru geliştirmek uğruna neler yaptıkları, ne fedakârlıklara katlandıkları herkesin malumudur.    Diğer taraftan Dünya Târihi içersinde Türk Milletinin oynadığı rol, dünya medeniyetine yaptığı katkılar, insanlık âlemine bin yıl boyunca yaşattığı huzur ve refah devreleri âşikârdır. Nitekim Kâşgarlı Mahmud’un “ Allahü teâlâ, devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuş, göklerdeki yıldızlara benzeyen devletleri onun saltanatı etrafında döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hâkimi yapmıştır” dediği gibi, Türk Milleti birlik ve beraberlik içerisinde olduğu ve onun getirdiği dik duruşu sergileyebildiği müddetçe her zaman dünya siyasetinde söz sahibi olmuştur. Olmaya da devam edecektir.” 
( Bknz: Türk Sultanları, Tertip Heyeti: Türkiye Gazetesi Yayınları Ansiklopedi Grubu, İstanbul 2005, sy.5 )
Demek ki; “Dünya Târihi içerisinde”, önemli “rol oyna”yan ve “dünya medeniyetine..insanlık âlemine bin yıl boyunca ..huzur ve refah devreleri yaşa”tan bir “Türk Milleti” vardır.
Bu Türk Milleti; Kâşgarlı Mahmud’un dediği gibi: “Allahü teâlâ, devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuş” ve “göklerdeki yıldızlara benzeyen devletleri de, “onun saltanatı etrafında döndürmüş” ve böylece, “Türkleri yeryüzünün hâkimi yapmıştır.”
İşte, Türk Milleti, budur! İnsanlık âlemine refah ve huzur getiren, medeniyete önderlik eden; sevgi ve hoşgörü menbaı insanlardan müteşekkil “uydu” değil, “uyulan”, “rehber” bir millet!
Aynı kitabın, “ Giriş” bölümündeki şu bilgiyi de nakledeyim istiyorum:
“Türkler; dünyânın en eski, asîl, büyük devletler kurup, pek çok meşhur şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerindendir. Nûh aleyhisselâmın oğullarından Yâfes’in Türk adlı oğlunun neslindendir.” (Bknz: a.,g.,e.,sy.7)
“Târihte Türk” başlıklı beyitimi, bu husustaki heyecanımın bir ifadesi olarak sunuyorum:
“Yâfes dedemin oğlu Türk’ten aldım adımı; Allah rızâsı için sürdürdüm maksadımı!”
Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi îmândandır.”
Bu “sevgi bağı”, âileden başlayarak, merhale merhale, ne kadar yüksek seviyede muhkem olursa, insanlık âlemi de o derece mes’ut olur, huzur ve refaha ulaşır.
Türk tarihinin ihtişamlı öncüleri olan şanlı ecdadımızla iftihar etmeli ve çok çalışmalıyız!..
Allah Allah Deyip Geçti Genç Osman.. Alptekin Cevherli Irak'ta Türkmenlerin en yoğun yaşadığı şehir, bilinenlerin aksine Bağdat'tır. İki buçuk milyonluk Bağdat'ta bir milyona yakın, Türkmen yaşar. Bu sebeple  Irak'ın kuzeyindeki halk oylamalarında Türkmenler ezici çoğunlukla parlamentoya bir türlü giremez. Çünkü Bağdat oylamanın dışında bırakılır.Türkiye'nin bölge ile ilgili hafızasındaki “Genç Osman figürü” önemli bir şahsiyettir. Öyle sivri topuklu ayakkabı altında ezilmesi hayal bile edilemeyecek ve edilmemesi gereken örnek bir kişiliktir. Peki Genç Osman kimdir? Kimdir ki, adı sözüm ona ayaklar altında ezilmek şeklinde geçtiği için bu kadar kıyamet kopmaktadır?...Osmanlı Devleti 17'nci yüzyılın başlarında eski güçlü günlerinin özlemiyle toparlanmaya başlar. IV. Murat gayretli bir sultandır, kanserleşmeye başlayan İran meselesine çekinmeden neşter atar.Tez günde Yeniçeriyi derler toparlar yola çıkar. Sadece Revan (Erivan'ı) almakla kalmaz (1635), Ahıska'yı da kurtarır, yörede sükuneti sağlar. Ancak Iran kuvvetleri Padişah İstanbul'a dönünce Bağdat'a girer, halkı kırıp geçirir. Mukaddes mekânlara saldırırlar.Sağa sola ulaklar koşar, tellallar davul vurur "Duyduk duymadık demeyin" diye haykınrlar: "Sefere gönüllüler dahi katılaaa!" Bu çağrı büyük bir yankı bulur, mücahitler adlarını yazdırabilmek için kuyruk olurlar, ancaaak... Daha yüzünde ustura dolanmamış tüysüz diye nitelenen Genç Osman da orduya başvurur.Henüz 15-16 yaşındadır, Bağdat'ta yapılan katliamları duyunca yemekten içmekten kesilir, uyku tutmaz olur henüz üç aylık evlidir. Hanım hanımcık bir eşi ve nur yüzlü bir anası vardır. Nitekim ağzını yüzünü poşularla örtüp karargâha gider ve adını yazdırır. Fakat Sultan Murat, bebek yüzlü bir yeni yetmenin gönüllü yazıldığını duyunca felaket kızar.  "Çağırın bre o söz dinlemezi!" deyince, huzura çıkarırlar.Murat Han, "Sen cengi oyun mu sanırsın? Yiğit dediğin güçlü kuvvetli, boylu boslu olmalı, bıyığında tarak durmalı!" Osman, kaşla göz arasında kuşağından kemik tarağını çıkarır ve bir an dahi tereddüt duymadan üst dudağına saplar.Tarağın dişlerinden sızan kan çenesinde toplanıp zemine damlar, koca otağda tek ses çınlar...Şıp... Şıp... Şıp! Sultan Murat ve hazirun donar kalırlar.Genç Osman dediğin bir küçük uşak 
Beline bağlamış ibrişim kuşak
Askerin içinde birinci uşak 
Allah Allah deyip geçer Genç Osman!
Genç Osman, Bağdat önlerinde ölümüne çarpışır. Nihayet kırkıncı gün seher vakti ortalık karışmışta, savaş ortadadır. Delikanlı nasıl yaparsa  yapar, kaleye sızar. Vurulur, vurulur, vurulur... Okların sayısını dahi hatırlamaz, canını dişine katar ve kapıyı aralar.Okla öldüremeyeceklerini anlayan düşman askerlerinden birisi, kılıç darbesiyle Osman'ın başını  koparır. Osman başını yerden alıp koltuğunu altına alır, diğer elinde tuttuğu kılıcıyla başını koparan düşman askerini de öldürür. Ve kapıyı açık tutar.Düşman ordusu, öldüremediği bu başsız kahraman karşısında psikolojik olarak çökmüş ve kaçmaya başlamışta! Sultan IV Murat göz yaşlan içinde "Hücum!" emri verir! Bağdat işgalden kurtarılmıştır.Of ooof!.. Bağdat'ın kapısını Genç Osman açtı 
Düşmanın cümlesi önünden kaçtı.
Kelle koltuğunda üç gün savaştı 
Allah Allah deyip geçti Genç Osman!
 Şehitlere serdar olan Genç Osman, halen Şirince Bağdat'taki (Türk şehitliğinde) yatmaktadır. 
Osmanlıca Niye Öğren(T)ilemiyor? Prof. Dr. Namık Açıkgöz Başlığı mahsus öyle yazdım. Osmanlıca öğrenmeye çalışanlar “öğrenilemiyor”, öğretenler de “öğretilemiyor” diye okusun. Osmanlıca ile resmî ilişkim, 1976 yılında fakültede başladı; 1982’den beri de üniversitelerde Osmanlıca dersi veriyorum. Osmanlıca dediğin nedir?
Hemze” dâhil 32 harf ve bir garip “şedde”ceğiz. Yani Latin alfabemizden 3 harf ve 1 şedde fazlalığı var. Dünyada, ikinci sırada yer alan Çin harflerinden sonra, üçüncü sırada yer alan Arap harfleri, onca insan tarafından rahatça öğreniliyor da, bizim gençlerimiz tarafından niye öğrenilemiyor? Türkiye’de üniversite tahsili yapmaya gelen Japonlar, İngilizler, Çinliler, Fransızlar, Almanlar, Kanadalılar tarafından kolayca öğrenilen Osmanlı harfleri, daha düne kadar dedelerinin kullandığı harfleri, bizim gençlerimiz niye öğrenemiyor? 29 harflik bir alfabenin yanında, 3 harf ve bir işarette mi kopuyor kıyamet?
Bizim gençlerimizin bu harfleri öğrenememesinin sebebi 3 harf ve 1 şekil mi yani? Bu 3 şekil ve 1 işaret, bizim gençlerimizin öğrenme istiâbını mı aşıyor? Yedi bin civarında logogram (şekilden oluşan kelime)’dan oluşan Çin harflerini bir buçuk milyar civarında insan öğreniyor da, 32 şekil ve 1 işaretten oluşan Osmanlı harflerini bizim gençlerimiz niye öğrenemiyor? Dedeleri öğreniyordu da, torunları niye öğrenemiyor? Osmanlı harflerini öğrenmek çok mu zor? Bizim gençlerimiz geri zekâlı mı?!... Hayır!...Ne Osmanlı harfleri zor, ne de bizim gençlerimiz geri zekâlı!... Bizdeki problem ideolojiktir. Bizden başka dünyanın hiç bir yerinde, harf değişikliği (devrimi?) yapılmamış ve gene dünyanın hiçbir yerinde, terk edilen harflere bu kadar ideolojik bakılmamıştır. Harf dediğin nedir yaa?... Allah’ın bir kaç “şekil”i; yani bir kaç “işaret” veya “resim”i... Hiç “işaret, şekil, resim”in ideolojisi olur mu? Dünyanın hiç bir yerinde olmaz ama bizde olur!... Köktürk runik harflerinden Soğd harflerine geçildiğinde, Köktürk runik harfleri kötülenmemiştir. Soğd alfabesinden Arap harflerine geçildiğinde de Soğd harfleri kötülenmemiştir ama Latin harflerine geçtiğimizde, Osmanlı harflerini kötülemek, bir devlet politikası olmuştur. Bu politika uzun yıllar devam etmiştir. Türkiye’de 5-6 nesil, Osmanlı harfleri için “kargacık-burgacık, öğrenilmesi zor, kaka harfler” denerek ve hatta bu konuda karikatürler çizilerek yetişmiştir. (Karikatürün sol tarafından yeni harflerin girmesini; sağ taraftan da yorgun, bitkin Osmanlı harflerinin gidişini gösteren o karikatürü hatırlayın.) 1976’da üniversite tahsiline başladığımdan beri, Osmanlı harfleri karşısında, gençlerin çoğunun, “Öğrenilmesi zor” peşin hükmünü taşıdıklarını gördüm. Bu peşin hüküm, Cumhuriyetin yanlış batılılaşma politikasının bir sonucudur.
Mozaik Ayşe Göktürk Tunceroğlu Amerika Birleşik Devletleri mozaik bir ülkedir. Mozaiklerin daniskasıdır. Mozaiklerin şahıdır.
Yetmişiki milletten insan. Zaten keşfinden sonra Avrupa’nın tek bir ülkesinden değil, pekçok ülkesinden insanlar gelip yerleşmiş. Beyaz adam, “beyaz” ama farklı tonlarda beyaz... Devletin kuruluşundan sonra bu gelişler hız kazanmış. Yirminci asırda daha da hızlanmış. Gelenler valizlerinde eşyalarıyla birlikte dillerini, dinlerini, âdetlerini, zevklerini, yemeklerini getirmişler, ortalığa saçmışlar.

Ama ülkenin, devletin sloganı nedir? Okullarda her sabah derslerden önce, ayrıca müsamerelerden, toplantılardan önce, spor müsabakalarından önce, devlet kurumlarında oturumlardan önce, resmî, yarı resmî pekçok toplantıdan önce herkes ayağa kalkar, bayrağa doğru döner, sağ el kalbin üstüne konur, hep bir ağızdan bayrağa ve devlete bağlılık yemini edilir.

Metin şöyle: “Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağına ve o bayrağın temsil ettiği, Allah’ın koruyuculuğunda, bir ve bölünmez, herkese adalet ve hürriyet sunan cumhuriyete bağlı kalacağıma ant içerim.

1892 yılında yazılmış bu metin.Ve ABD resmî devlet mührünün üzerinde yazan Latince bir cümle vardır: E pluribus unum. “Çok şeyden meydana gelen tek şey.” Yani bu da demektir ki, dünyanın her yerinden insanlar gelmiş, burada “bir millet” olmuştur.

Dünyanın bu bir numaralı mozaik devleti “biriz, tekiz, bütünüz, yekpâreyiz” diye çırpınıyor. Biz aynı topraklar üzerinde bin küsur yıldır, sarmaşık dalları gibi birbirine sarılmış, dolanmış, iç içe geçmiş, kokusu, rengi, gölgesi birbirine karışmış bir millet olduğumuz halde; hâlâ “biriz, tekiz, bütünüz, yekpâreyiz” diyemeyip “mozaikiz” ısrarındayız, “halk” diyemeyip “halklar” terânesini tekrardayız. Allah bize akıl fikir versin!
 
Osmanlı Devleti'nin Yıkılmasıyla En Çok Mağdur Olanlar: Müslüman Türkler Hayrettin Turan Osmanlı Devleti’nin parçalanması, milyonlarca kişiyi mülteci haline getirdi. Batı kaynakları ise bu dönemden bahsederken taraflı davranıyor ve sadece Hristiyanların acı çektiğini anlatıyor. Fakat asıl çileyi Müslüman Türklerin yaşadığı ortaya çıktı. Amerikalı profesör Justin McCarthy tarafından hazırlanan, “Forced Migration and Mortality in the Ottoman Empire” başlıklı kitap ve yayınlanan haritalarda, Osmanlı çatısının çöküşüyle en büyük felaketin Müslümanların ve özellikle de Türklerin başına geldiğini ortaya çıkardı. 

Louisville Üniversitesi Tarih Profesörü Justin McCarthy tarafından hazırlanan harita, 1.5 milyon Hristiyanın göç etmesinin yanı sıra 5 milyondan fazla Müslümanın da kendi vatanlarından zorla çıkarıldığını gözler önüne seriyor. 

Mc Carty, “Umuyorum ki bu harita bütün bu insanların başına gelen talihsiz olayların gösterilebilmesine imkan sağlayacaktır” dedi. Balkanlardaki Müslüman halkın 1800’den itibaren sürgün hayatının başladığı, Yunanistan’a göç eden Müslüman halkın 1880’den itibaren Yunanlı asiler yüzünden 70 bin Türk’ün ölümlerle birlikte sürgün hayatının başladığını yazdı.Konuyla ilgili bir açıklamada TCA Başkanı Lincoln Mc Carty tarafından yapıldı. Mc Carty’ye teşekkür eden Mc Carty:

“Bu yayını desteklemek bizim için bir onur. Türk ailelerinde zamanında Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Kırım veya Kafkasya’dan Türkiye’ye göçe zorlanan ya da Anadolu’daki savaşlar sebebiyle göç etmek zorunda kalmış bir büyükannesi veya dedesi olmayan aileler pek azdır. Bu harita, Osmanlı Devletinin çöküşü sırasındaki Müslüman kayıplarını görmezden gelen bağnazlığa karşı atılmış pozitif bir adımdır” dedi.

Facialardan Bir VesikaProf. Dr. Mc Carty'nin daha önce hazırladığı ve Türkçe'ye tercüme edilerek basılan "Ölüm ve Sürgün" isimli kitabın 88,89, 90 ve 91. sayfalardan bazı bölümlerini özetliyerek aşağıya alıyoruz. Editör" ... Filibe'ye daha da çok mülteci geldi, ama Ruslar yaklaşınca çoğu yerinden ayrılıp gitti. Ocak ayında 15 bin dolayında tahmin edilen mülteci kar altında Filibe istasyonunda tren gelmesini beklemekteydi. 1878 Mayısında Filibede 2 bin kadar Türk mülteci kalmıştı ve Bulgarların yıktığı evlerin harabeleri içinde yaşıyorlardı. Filibe'deki mültecilere saldırılar yapıldı, kimi öldürüldü, kimi de ücretsiz olarak zorla çalıştırıldı. Genç Türk kızlarının ırzına geçildi ya da dağa kaldırıldılar. Tifüs salgını azmış durumdaydı. Ruslar, Tifüse yakalananları şehrin dışında bir bataklıkta kurdukları kampa zorla götürüldüler; bu kişiler orada ölüp gitti. Diğer şehirlerde de durum aynıydı.Bulgaristan'da müslüman mültecilerin başlarına gelenler ve uğradıkları telefat, bütün tüyler ürperticiliğiyle Avrupalı konsolosların ve gazete muhabirlerinin günü gününe yaptıkları bildirimlerde yer almıştır. Mültecilerin kaçış yoluna koyulduğunda düşmanları (Ruslar'ın ve Bulgarlar'ın) yanı sıra soğuk ve açlık idi. Balkan yarımadasında kışın ortasında çok defa yanlarında yiyecek olmadan kaçmaya koyulmuşlardı. Birçoğu ya açlıktan ya da donarak öldüler..Küçük bir kız çocuğunu bir Alman demiryolu memuru Tatar Pazarcık yakınında tepelerde donarak ölen 400 erkeğin, kadının ve çocuğun oluşturduğu yığın  içinde buldu. Çocuk, topluluk içinde canlı kalabilmiş tek kişiydi. Mültecilerin elbise diye neleri varsa bunlar dahi Rus birliklerinin askerlerince ve Bulgarlarca gasp ediliyordu. Konsolosların raporları sürekli olarak içlerinde kadınların ve çocuklarında bulunduğu, çırıl çıplak kalmış mültecilerin kalabalık sayıda olmasına işaret etmişlerdir.

Edirne’nin Kuzey Batısındaki Hasköy’de Ocak ayında 8 binden fazla mülteci toplanmıştı ve kendilerini alıp götürecek trenlerin gelmesini açıkta, barınaksız bekliyordu. Filibe istasyonunda 15 bin kişi, Çorlu’da 20 bin kişi beklemekteydi. Kırsal yöreler daha güvensiz olunca ve 1877 yılı kışı ilerleyince, mülteciler demiryolu boyunca Osmanlı askerlerinin elindeki istasyonlarda nisbeten daha çok güvenliğe kavuşmak için yaya ilerlediler. Birçoğu gidiş sırasında demiryolunun yanıbaşında donarak öldü; oradan geçenler demiryolunun yanı sıra ölü yığını görmeye alıştılar. Mülteciler ısınabilmek için bir araya sokulmuşlar ve bir arada donarak ölmüşlerdi. Nicesi de istasyon binalarının dışında donarak öldü. Trenler geldiğinde havyan vagonlarının içine doldular, kapalı vagonların tepesine tırmandılar. Tek düşünceleri kaçabilmekti. Bu arada şunu da belirteyim ki kadınlar ve çocuklar herçeşit ihtiyacın zorlamasına karşı direnerek vagonlarda buldukları yerlerden ayrılmamaktadırlar. Çünki yerlerini başkasının kapacağından korkmaktadırlar( dolayısıle orada vagonun içine dışkılıyorlar). Bu yüzden kapalı vagonların içinde havanın tahammül edilmez kokusu akla, hayale gelecek gibi değildir..."
Sultan Babanın Oğluna Vasiyeti: Dünya Asla Hükümdarsız Olmaz Ömer Ceyhun Özcan Selçuklu sultânı Sultan Mesûd'un oğlu Sultan-ı Saîd Kılıç Arslan, gençlik ve olgunluk çağlarını büyük hizmetlerle geçirip, yaşlılık dönemine ulaştığı ve kendinde zayıflık alâmetleri müşahede ettiği zaman, on bir evlâdından yaşça en küçüğü olan Gıyaseddîn Keyhüsrev, yaşı küçük olmakla beraber babasına yakınlığı ve hizmeti en çok geçen evlâdı idi. Sultan, oğlunu yanına oturtup, şu nasihati ve vasiyetini söyledi: "Kıymetli yavrum! Artık ben bu fânî âlemden göçmek üzereyim ve âhiret azığı, kazancı olacak şeyleri hazırlamakla meşgulüm. Sen ise sultanlık bağının taze fidanı, ilâhî lütuflar bahçesinin çiçeğisin. Benden sonra tahta sen çıkacak ve bu devleti idare edeceksin. Bu hususta sana vasiyet ve nasihatim vardır. Seni on bir kardeşin arasından şunun için tercih edip, seçtim. Sende sultanlık istidadı görüyorum. Bu Müslüman milletin başına geçeceksin. Onlar, Allahü teâlânın sana emânetidirler. Onları sana havale ediyorum. Kur'ân-ı kerîmdeki lokman sûresi on iki, on altı ve on yedinci âyet-i kerimelerini sana nasihat ve vasiyetim olarak seçtim. Bütün ömrün ve saltanatın boyunca bunlara sıkı riâyet edeceksin:

"Ey oğulcuğum! Allahü teâlâya şirk koşma! Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür... Namazını dosdoğru kıl. Emr-i bil ma'rûf ve nehy-i anil münker eyle. Yâni İslâm dîninin emirlerini ve yasaklarını Allahü teâlânın kullarına tebliğ eyle. Başına gelenlere de sabret. Çünkü bunlar kat'î surette farz edilen işlerdendir. İnsanları küçümseyip, yüz çevirme. Yer yüzünde böbürlenerek yürüme. Allahü teâlâ kendini beğenip övünen kimseyi şüphesiz ki sevmez,"

Sevgili yavrum! Hükümdarlar adaletle hükmedip etmediklerinden suâl olunacaktır. Nitekim Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde Nahl sûresi doksanıncı âyet-i kerîmesinde meâlen bu hususta şöyle buyuruyor: "Muhakkak ki, Allahü teâlâ size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınları gözetmeyi emrediyor. Zinadan, fenalıklardan ve insanlara zulüm yapmaktan da nehyediyor. Size böylece öğüd veriyor ki, benimseyip tutasınız."

Sevgili yavrum! Şu geçip giden dünyânın hiç kimseye kaldığı görülmemiştir. Onun gülüşü yağmur bulutu gibi gelip geçicidir, insanı biraz güldürürse, bir sene ağlatır.

Kılıç Arslan, daha sonra yanına çağırttığı devlet erkânına dönerek; "Benim ikbâl ve saltanat güneşimin artık zeval vakti yaklaştı. Ümid ederim ki, şu devlet hükümdârsız, bu belde sultânsız kalmaz. Biri giderse mutlaka diğeri gelir. Dünyâ asla hükümdârsız olamaz. Oğlum Gıyâseddîn Keyhüsrev, padişahlığa yakışan üstünlük ve ahlâka sahip bulunuyor. Bu hususta kardeşlerinden daha olgun, üstün ve diğer hükümdarların da fevkinde bir kabiliyete sahiptir. Onun bu hususiyetleri apaçık olduğundan, hepiniz görüyor ve takdir ediyorsunuzdur. Bu sebepledir ki, benden sonra saltanatın idaresini o ele alacaktır. Onu taç ve veliahd tâyin eyledim. Bu devletin kapısını ona açtım. Bizzat ben hayatta iken huzurunuzda bunu bildiriyor ve açıklıyorum. Onu taç ve tahtımın ve saltanatımın vârisi olarak îlân ediyorum. Artık kendimi aradan çekiyor, her şeyi ona devrediyorum. Size lâzım olan ilk şey ona bi’at, emrine tâbi olmanızdır".
Kendi Kültürümüzün Yerine Neden Yabancı Kültürler? Prof. Dr. Mazhar Özman 1923’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu ve yeni Anayasası kabul edildi. İsviçre Medeni Hukuku, Alman Ticaret Hukuku, İtalyan Ceza Hukuku, alınarak yeni kanunlar tamamlandı. Devletin sistemi olarak, en ideal sistem “Cumhuriyet” seçildi. İlk anlarda devlet ağırlıklı, kısmen serbest ekonomi modeli tatbik edilmeye başlandı. Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Laik devlet sistemi kabul edildi. Yalnız burada bir noktayı düzeltmek gerekiyor; Din ve devlet birbirinden ayrılmadı. İslam’ın devlet üzerindeki yönetici fonksiyonu ortadan kaldırıldı, İslam’ın hiçbir etkisi olmayan bir devlet şekli benimsendi. Din işleri devlete bağlı bir kuruluş haline getirildi.

 Kültürümüzü etkileyecek devrimler yapıldı. Harf inkılabı (devrimi) ile Latin alfabesi kabul edildi, kıyafet devrimi yapıldı. Kanunlar hemen hemen toptan değiştirildi ki; buna bir nevi hukuk devrimi demek gerekir. Aynı şekilde eğitim değişikliğini de eğitim devrimi olarak tanımlayabiliriz. Lisanımızda da devrimler yapıldı. Kaynağı olmayan yeni bir lisan türetildi. Bunların çoğu yenilik (reform) olarak takdim edildi. 

Kültür varlığımız unuturuldu ve daha ileri gidilerek Türk milletine yeni bir kültür getirilmek istendi. Bu uğraşlar halen devam etmektedir ve belirli bir yol da alındı. Şimdi gelinen noktaya bakarsak eski kültürümüzün (Türk- İslam Kültürü) hemen hemen yok edilmekte olduğunu görürüz. Yerine düşündükleri, fakat açık açık söyleyemedikleri kültürü de (batı Hıristiyan kültürü) getiremediler.

Kültür yönünden ne yaptığını ve ne yapacağını bilmeyen nesiller yetiştirildi. Bir milletin kendine has kültürü içinde müzik, el sanatları, edebiyatı, lisanı, örf ve adetler… Bulunur. Bunların büyük bir kısmını zamanla değiştirip yok etmeyi becerebildiler. 

Kültür yıkımının nasıl yapıldığına ileride tekrar döneceğiz. Yalnız kültürü (örf ve gelenek gibi) bozarak neler yapıldığını birkaç misal vermek ile yetineceğiz. “Millet eğitilmeyip, yönetildiği için” bu vereceğimiz misalleri normal karşılar hala gelmiştir. 

Günümüzde bir subay, er, polis şehit olduğu zaman cenazesi Chopen’nin cenaze marşı ile kaldırmaktadır. Bu resmi devlet protokolüdür. Neden? Ne için?  Chopen’nin cenaze marşı ile şehit cenazeleri kaldırıyor. Ülkemizde Chopen’nin cenaze marşını çalarak kaldırılan ilk cenaze 1938 yılında Atatürk’ün cenazesidir. Bu cenaze marşına neden Atatürk ile başladınız ve devam ediyorsunuz? "Bu örf nereden alındı?" Atatürk’ün böyle bir vasiyeti yoktu. Vasiyeti olmamasına rağmen Atatürk gibi bir şahsiyeti nasıl oluyor da her Hıristiyan ülkesine dahi kullanılmayan bir protokol ile gömüyorsunuz. Bir vatandaş olarak sizden tekrar tekrar sorulur: 
"Bu örfü nereden aldınız? Nasıl aldınız? Ne zaman vaz geçeceksiniz? Yanlış yapıyorsunuz diyenlere neden Atatürk düşmanı, çağdaş uygarlığa karşıdır diyorsunuz?

450 yıl Osmanlı idaresine kalan Yunanistan’da hiçbir Yunan vatandaşının veya büyüğünün cenazesinin ecdadımızın (Türk- İslam) örfü ile kaldırıldığını duydunuz mu? Okudunuz mu? Gördünüz mü? Buna bütün Avrupa, Amerika, Asya ve hatta Chopen’nin memleketi de dâhildir. Bunların hiç birinde Türk İslam protokolüne göre cenaze töreni yapılmamıştır.

Kaynak: Prof. Dr. Mazhar Özman - Türk toplumu nereye götürülüyor.
Esma-i Hüsna ve Alperenlik Ahmet Kabaklı Niçin Yükseldik?Esmâ-i Hüsnâ, yani Allah'ın isimleri, yâni Kur'ân'ın âyetleri yani Peygamberin fiilleriyle sözleridir. Türk seçkinlerinin de Alp-erenlik mefkuresi olmuştur. Dinde, tasavvufta, edebiyatta, askerlikte, eğitimde, orduda, devlette Türklerin bütün varlığı Alp-erenlik yoluyla Hazreti Muhammed'e, O'nun getirdiği Kitab'a, O'nun "Ekber" olan ve kendinden başkası mevcut olmayan Allah'ına bağlandı.

Asırlar boyu, ma'na-madde muvazenesi içindeki fetihlerimizi, "Ezân-ı Muhammedi" kadar genişleyen devletimizi, ölçülü dindarlık, derin tasavvuf ve dünya felsefemizi, yiğitliğe ve dervişliğe dayalı ahlâkımızı biz böyle seferler üstünde sürdürdük. Alp-erenlik ülküsü gereğince, herşey Allah içindi. Ona hizmet ise, sadece Türk devleti eliyle sağlanıyordu. O devletin, "Kızıl Elma" ya dönük gayesi: “İlâ-yı Kelimetullah” yani Allah'ın adını yükseltmekti. “Ben, sen yoktuk: Allah vardı.” Fertler de, devlet de, ordu da, camiler, dergâhlar, sanatlar ve bütün teşkilatlar da yalnız o gaye ile çalışarak dünyaya hükmederlerdi. Öylesine ki Avrupa, Türk'ün bu yenilmezliği karşısında şaşkındı. 1300'lerden 1800'lere kadar 500 sene, Batılı bilginler, tarihçiler, kilise adamları, “Türk'ün yenilmezliğinin sırını" araştırdılar.

Vardıkları sonuç:

Bir kumandan, bir asker, bir lider, bir vezir, bir sultan ki “şehitlik” denilen mertebeyi, dünyanın bütün yaşayış, saltanat, tahakküm, lezzet ve zevklerine üstün tutuyor. Onların teşkil ettiği millet, asla yenilemez. O halde Türklerle harp etmeğe kalkmak cinnettir.

Dikkat edilirse, onların bahsettikleri şey Alp-eren inancı, Alp-eren felsefesi, Alp-eren hayatıdır. Nitekim, 18. asra kadar onunla vuruşmayı göze alamayınca, onu içerden çürütmenin çarelerini aramış ve bulmuşlardır. Önce Alp-eren felsefemizi yenmiş, sonra bizi üst üste mağlûp ederek Rumeli (Avrupa) topraklarımızdan kovmuş... Diğer bütün vatan bölümlerimizi almışlardır. Sonra bütün kudret, cesaret ve inancımızı çökerterek bizi kültür sömürgesi yapmışlardır.Neden Düştük?

Demek ki, yeniliş ve küçülüşümüzün temelinde, bizim Allah, Kur'ân, Hazreti Muhammed... Alp-eren ülkülerimizden koparak gaflete düşmemizin resmi vardır. Önce ma'na-madde; ahret-dünya dengesini, (17. yüzyıldan beri) madde ve dünyayı ihmal ederek ilme terakkiye aldırmayarak, madde aleyhine bozmuşuzdur.100 yıldan beri ise, Kur'ân ve manayı horlayarak, sağ kanadımızı kırmışızdır. İki kanatla uçması gereken Alp-eren kartalımız, böylece uçma kabiliyetini yitirmiş ve her iki kanattan yoksun, kötürüm kalmıştır.

Alp-erenliğe, yani millî değerlerimizin hepsine, yani Esmâ-i Hüsnâ'ya dönebilmemiz için, 1919-1924 yıllarında bir ümit, bir imkân, bir uyanış belirdi. Yüz yıllık gaflet, sona ermiş gibiydi. Batı medeniyeti dedikleri şeyin "tek dişi kalmış canavar" olduğu anlaşılmıştı. Ankara'da kurulan hür Meclis, Padişahı, Hilâfeti kayırarak, dünya İslâm birliğini, Avrupa'nın karşısına dikecekti. Herşey İslâmiyet-Türklük-Hürriyet içinde gelişip, Türkiye eski büyük varlığına dönecekti.
İngiliz ve Fransız'ın kuzeydoğudan, harîm-i ismetimize soktuğu Ermeni Taşnak çeteleri ta can evlerine kadar kovalandılar. Avrupa'nın, Batı'dan soktuğu Yunanlı, zulümlerinin kahrını Ege Denizi'nde boğularak ödedi. Son Alp-erenlerin büyük zaferi işte kazanılmıştı. Avrupa, yeniden yükselen Hilâl ile yenilmezliğini son defa ilân eden Oğuz kavminin karşısında tekrar diz çökmeye hazırlanıyordu.

Kur'ân Horlandı

Heyhat! Ne olduysa oldu! Hangi alçaklık şırıngası vurulduysa vuruldu: Türkiye'yi ele geçiren kuvvetin beyninde yeniden Batı kanseri belirdi, imân savaşıyla kazandığımız her şey, pazara çıkarıldı. Alp-erenlik mefkuresi, dünya malına ve düşmanın saltanat vaatlerine boğduruldu. Pazarlık korkunçtu: Batı uşağı bir çıkarcılar hizbinin saltanatına evet demek için, bizim bütün kültür ve imânımızdan koparılmamız isteniyordu. 

Devleti ele geçirenlerle pazarlığı yapanlar aynı kişilerdi. Bin yıllık medeniyetimizin mahvedilerek ilgasına, Padişah'ın kovulmasına. Hilâfetin sınırdışı edilmesine, hattâ Kur ân’ın yasaklanıp çiğnenmesine onlar karar veriyor, bize de şiddetle "dikte" ediyorlardı. Direnen ilk Türkiye Büyük Millet Meclisini kapatmışlardı.

Mukaddeslerimiz, alfabemiz, dilimiz, takvimimiz, ibadetlerimiz, Kitabımız, bayrağımız, devletimiz, mûsıkimiz ve her sanatımız, velhasıl bizi Türk-İslâm yapan ne varsa, hepsi ingiliz'in emriyle ve içimizdeki şeytanın firavun elleri ile yok ediliyordu. Kur'ân horlanıyordu; Allah'ın Kitabı'na, Peygamberine dil uzatılıyordu.

Vatanımız düşmanlarca işgal edildiği zaman, biz, İstanbul'dan, İzmir'den, Erzurum'dan, Trakya'dan Anadolu'yu kurtarmaya koştuk. Elimizde Kur'ânla, dilimizde Peygamberle, gücümüzü tarihimizden, devletimizden, Hilâfet'imizden, vatan sevgimizden alarak koştuk. Hutbelerle, "Misâk-ı Milli” lerle, ilâhîlerle, Tekbirlerle büyük cihadı başardık. Ama kör nefis erbabı ham ervahlar bizi aldattılar. Bir tek parti ve hizip adına, sözde Cumhuriyet'i kurar kurmaz, ilkin Meclis ve memleketteki Alp-erenleri ipe çektiler. Hemen ardından Hilâfeti, onun, 1400 yıl mukaddes cihad yaptığı Hıristiyan ülkelerin merhametlerine, aç bîilâç sürdüler.Sonra, İslâm'a karşı inanılmaz düşmanlıkla, Kuran yasaklandı. Kur'ân harflerini kaldırıp, onun okuması zorlaştırıldı. Muhammed Ezânı'nı, kekre, böğürgen, anlamsız bir söylev haline koydular. Yani kısacası; Esmâ-i Hüsnâ, Kur'ân-ı Kerîm, Hazreti Muhammed, Alp-erenlik adına yaptığımız İstiklâl Harbînin sonuçlarını, bizi ayakta tutan mukaddes kavramlarla, kıyasıya savaşa çevirdiler. Kendi kişiliğini teşkil eden imân ve irfanına Haçlı savaşı açan tek millet biz olduk dünyada. Halbuki bu bayağılığa hiç de lâyık değildik.

Ara  sıra soruluyor: “Biz neden iflah olmuyoruz? Başımız, niçin dertten kurtulmuyor?" Bunun cevabı acıdır. Çükü, bizleri, bizim adımıza öz imanımıza, öz dinimize, öz tarihimize… kısacası bizi yaşatıp bugüne getiren “ocağa” ihanet etmişlerdir. Türk gençleri bu bahtsızlıktan ancak Alp-eren mefküresi ile kurtulacaklardır.
 
Osmanlı'nın Elini Öpmek Prof. Dr. Aydın Taneri Libyadan Bir Hatıra:1960 yılında Milli Birlik Komitesi üyesi Ahmet Er Beyefendi, Libyada’ki Türk Sefaretine “Devlet Müşaviri” olarak tayin edilir. 
Kendileri zaman zaman seyahate çıkarlar. Bunlardan birinde mihmandarı, geçtikleri kasabada yaşlı ve meşhur bir Şeyh’in bulunduğunu, O’nu ziyaret etmenin faydalı olacağını söyler.Ahmet Beyefendi ile giderler. Oldukça ıssız bir yerde, bir ağaca arkasını yaslamış olan 80 yaşlarında, beyaz sakallı ve âma olduğu ilk bakışta belli olan Şeyh’i görürler.Ahmet Er kendisini takdim eder, Türk olduğunu da söyleyerek elini öpmek ister. Bunun üzerine Şeyh Ahmet Bey’e hitaben:-“Ben senin elini öpmeliyim” der. 
Ahmet Er’in “estağfirullah” demesine fırsat vermeden elini öper. Bilmukabele muhatabı da onun elini öper.Bunu müteakip Şeyh Ahmet Bey’e 
-“Hangimiz kazançlı çıktık” der.Ahmet Er’de: 
-“Ben kazançlı çıktımÇünkü Pir-i fanî bir Müslüman büyüğünün elini öptüm” der.Şeyh, hafifçe güler ve şu cevabı verir: 
-“ Hayır ben kazançlıyım. Çünkü sen çölde fakir ve naçiz bir Müslüman’ın elini öptün; ama ben ise şanlı, şerefli Osmanlı’nın elini öptüm.”
Küçük Kerim Onbaşı Annesini Bulabildi mi? Rıfat Erdal I .Cihan Harbinde Erzurum Cephesinde Ruslarla Çarpışan Sivaslı Yedek Subay Rıfat Erdal'ın Hatıralarından...    
     ...
Kıtaya gelişimden 15 gün sonra, 31 Ocağı, 1 Şubat 1915'e bağlayan gece yarısı, sol tarafımızdan ve 10. Kolordu cephesinden şiddetli ateş sesleri gelmeye başladı. Bizim cephemizden de Rus taarruzunu bekliyorduk. Bizim cephemizde sükûnet vardı. Kısa bir süre sonra, alayımızla beraber yürüyüşe geçtik.

Güneş doğarken alayımız Erzurum'un Kars kapısına yaklaşmıştı. Kalelerde top sesleri susmuş, şiddetli piyade ve makineli tüfek ateşleri işitiyor ve Erzurum ovasına doğru bir çok süvarinin ilerlemekte olduğu dürbünle görülüyordu.

10. Kolordu cephesi bozulmuş, Karagöbek tabyası düşmüş, Ruslar ilerlemeye başlamıştı. Bizim kolordu ricat ediyordu. Bizim tümene Haydarı boğazından ricat etme emri verilmişti. Hemen istikametini değiştirip, bütün bağlı birlikleri ve üç alayı ile birlikte Haydarı boğazına girdik. Bağırsak deresi denilen dar bir vadinin içinde yürüyorduk.

Vadinin iki tarafı yüksek dağlarla çevrilmiş olduğundan çığlar uçuyor, büyük bir bina kadar kar kitleleri, düştüğü yerdeki asker ve hayvanları öldürüyordu. Bu gibi tehlikeli yerlere yakışmadan evvel bir manga asker havaya yaylım ateş yaptırıyor, hava ihtizazından [titremesinden] bu kar kitleleri düşüyor, tehlikeyi bu suretle önlemeye çalışıyorduk. Tabiatla mücadele ederek akşam üzeri Sakalıkesik köyüne ulaştık.

Bu köy, 50 - 60 evli bir köydü. Erzurum kalelerine güvenerek halkı hicret etmemişti. Taburumuzun bölükleri evlere ve ahırlara yerleşmeye çalışıyordu. Bütün tabur zâbitam bir ahır köşesine sığındık. Taburumuzun 2. Bölüğünde Erzurumlu, ihtiyat zabit vekili (asteğmen) Fethullah Efendi isminde bir arkadaşımız vardı.

Fethullah Efendinin evi cephane deposuna yakınmış. Cephanelik düşman eline geçmesin diye berhava edilince Fethullah Efendinin evi de yıkılmış, karısı iki çocuğu ile ortada kalmıştı. Kaldırım taşları üzerinde iki çocuğu ile oturan karısı O, birliğiyle ayrılırken "Fethullah, bizi bırakıp nereye gidiyorsun?" diye inliyordu. Ama Fethullah Efendi bu sese şöyle cevap vermişti: "Ben askerim, vazifem vatan müdafaasıdır, sizi Allah'a emanet ediyorum."

Sakalıkesik köyünde sığındığımız ahır köşesinde, Fethullah Efendi bir kenarda ağlıyordu. Biz onu teselliye çalışırken, Fethullah Efendinin 7-8 yaşlarında bulunan oğlu Kerim, taburun ağırlığını taşıyan mekârecilerin [yük hayvanlarının] yanında içeri girmez mi?   

Mekâri çavuşu Fethullah Efendiye:

"Oğlunuzu getirdik" dedi. Baba oğul birbirine sarıldılar. Daha sonra Fethullah Efendi, mekâri çavuşuna bu çocuğu niçin getirdiğini sordu. Çavuş, Erzurum'dan çıkınca çocuğu yolda bulup taşıyarak "hay vana bindirdiklerini ve Erzurum'a Rus askeri girmiş olduğundan, çocuğu Erzurum'a götürüp anasına teslim etnıek mümkün olmadığından, beraberlerinde getirdiğini söyledi. Yaptığımız incelemeye göre bizim tabur Erzurum'dan ayrıldıktan sonra anasının yanında oturan küçük Kerim, "babamı bulacağım" diye anasının yanından ayrılıp askerler arasında dolaşırken, taburun mekâri çavuşu çocuğu tanıyıp bir hayvana bindirerek almış, getirmiş.

Fethullah Efendi bu durum karşısında çok müteessir olup tekrar ağlamaya ve "Çocuğum, anandan niçin ayrıldın, ben harp halinde seni nasıl taşıyabilirim?" diye feryat etmeye başladı. Biz çocuğun tekrar Erzurum'a anasının yanına gönderilmesi mümkün olmadığı için tabur ağırlığında taşınmasını ve müsait bir zamanda Erzincan veya Sivas'a gönderilip bir aile nezdine veya yatılı bir okula yerleştirilmesinin mümkün olacağını söyleyerek, Fethullah Efendiyi teselliye çalıştık.

Fethullah Efendinin şehadeti

Çocuğu bir müddet tabur ağırlığında taşıyarak Gökdere sırtlarına geldiğimiz zaman, havaların ısınması üzerine Fethullah Efendi çocuğunu yanına getirmiş, siperlerde baba oğul beraber yatıp kalkmaya başlamışlardı. Taburun bütün subayları çocuğu seviyor, okşuyorduk. Hatta kendisine bir de fahrî onbaşı rütbesi vermiştik.

Fethullah Efendi tabur kumandanlığına bir dilekçe vererek, çocuğunu Sivas'a götürüp yatılı bir okula yerleştirmek üzere izin istemişti. Rusların taarruzundan bir gün evvel, Fethullah Efendiye tümen kumandanlığınca 15 gün izin verildi. Hazırlığını yapıp ertesi günü hareket etmek isterken, o gece sabaha karşı Ruslar hücuma geçti. Bütün tabur siperlere girmiş ve muharebe başlamıştı.

Fethullah Efendi 2. Bölük zabiti idi. Benim bulunduğum 1. Bölükle yan yana siperlerde idik. Rusların sabaha karşı bizim ileri karakollara taarruzu üzerine, ileri karakollar siperlere çekilmişti. Fethullah Efendi siperin üzerine çıkıp Rus kuvvetlerini görmek ve nereden geldiklerini tespit etmek için elinde bulunan tenvir [aydınlatma] tabancasını ateşler ateşlemez, Rusların bu ışığa ateş etmeleri üzerine Fethullah Efendi göğsünden vurulmuş ve siperin içine düşerek şehit olmuştu.

Bunu haber alınca siperden sipere atlayarak Fethullah Efendinin şehit düştüğü sipere gittiğim zaman, mübarek şehit ruhunu Yaradan'a teslim etmiş, kanlar içinde yatıyordu. Oğlu küçük Kerim de babasının üzerine kapanmıştı. Çocuğun eli yüzü kan içinde olduğundan, ben onun da yaralı olduğunu zannederek çocuğu kaldırıp her tarafını yokladım. Yarası olmadığını ve babasının kanları olduğunu anlayarak onu bir askerin sırtına verip tabur ağırlığına gönderdim. Mübarek şehidi de kanayan yarasıyla siperlerin arka tarafına defnettik.
Türkiye’de Bunlar da Oldu Talip Mert Tarihi Yazılar Kazındı 1924 senesinde TBMM tarafından kabul edilen 1057 sayılı, “T.C. dâhilinde bulunan bilumum meban-i resmiye ve milliye üzerindeki tuğra ve medhiyelerin kaldırılması hakkında kanun” yürürlüğe girdi. Bu kanuna göre eskiye ait ne kadar resmi bina varsa bunların üzerinde de padişah tuğrası ve eski yazı ile kitabe bulunuyorsa hepsi kırılıp-kazınıp yok edilecek… Aşağıda İstanbul Üniversitesi kapısı üzerinde bulunan Hattat Şefik Bey’e ait nefis bir yazının bu kanunun tahribatından nasıl kurtulabildiğini okuyacaksınız. –Editör-
---------------- Şefik Bey denilince onun akla gelen ilk yazısı İstanbul Üniversitesi taç kapısının iç ve dış tarafını "taçlandıran" yazılarıdır.  Bu yazıların ilki ve en meşhuru kapının Bayezid meydanına bakan yüzündeki büyük ebadda "Dâire-i Umûr-ı Askeriye" yazısı ile bunun sağ ve solunda yer alan daha küçük ebedda iki âyet-i kerimedir. Kapının iç yüzünde de yine Şefik imzalı sağlı sollu iki ayet-i kerîme daha vardır. Ve bunların güzelliği ve ihtişamı ön cephedeki yazılardan daha fazladır. Bu iki âyet-i kerîmenin ortasındaki Şair Nüzhet Efendi'ye ait kıt'anın ta'lîk hattı ise Şefik Bey'in hocası Kadıasker Mustafa İzzet Efendi'ye aittir. Nüzhet Efendi'nin şiirinin mermere hakki(kazınması) için Sultan Abdülaziz'den alınan iradenin tarihinden bu yazıların bir kaç ay farkla ne zaman kazıldığı net olarak ortaya çıkmaktadır. Bu iradenin tarihi 23.M.1283 [7 Haziran 1866]'dür. Bu yazılar gerek ebatları ve gerekse de sanat değerleri itibariyle hat tarihinin mermere kazınmış zirve eserlerindendir. Bu yazılar olmasa o kapı zaten bir garabet numunesidir. Bu garabet bu muhteşem yazılarla kapatılmakta, erbab-ı sanatın göz zevki kısmen da olsa rencide olmamaktadır. Bu yazılar ihtişam ve asaletleriyle insana ürperti veren bir mumyanın boynundaki mücevher gerdanlık gibi asil ve soylu bir görüntüye sahiptirler. Bu zirve eserler ne yazık ki uğradıkları mağduriyet sebebiyle de çok acı bir hâtıranın canlı şahitleridirler. Hem de medeniyet dünyasına bir medeniyet ayıbı olarak not düşülmüş bir mağduriyet. 1927-1949 seneleri arasında üzerine perde çekilen hem de kanunî bir mecburiyet sebebiyle perde çekilen bu hatlar, Allah'ın lütfünun bir eseri olarak bir çok kitabe gibi kazınmamış, sadece üzeri kapatılmıştı. Eldeki resimlerden dış yüzdeki tuğranın kapatılmadığı bilakis kazındığı anlaşılıyor. Bu yazılarla alakalı olarak merhum Ali Ulvi Kurucu şöyle bir hâtırasını anlatır. Merhum 1980'de Almanya'da bulunduğu bir sırada, bir sohbet esnasında söz hat sanatına gelince ismini vermediği bir dostu şunları söylemiş: "Allahü teâla kullarına ibadet şeklini serbest bıraksaydı, ömrümü İstanbul Üniversitesi kapısındaki Şefik Bey'in yazılarını seyretmekle geçirirdim."
Ord.Prof.Dr.Başgil:“Esas Olan Anayasa Değil İnsan" Av. Cavit Kalpaklıoğlu Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, 1960 senesinde üniversite tahsiline başladığımızda Hukuk Fakültesi'nde anayasa hocamızdı. Bu büyük Türk hukuk âliminden hukuk dersleri almak hakikaten heyecan verici idi. Biz kendisini daha evvelden tanıyorduk. Türkiye'de, demokratik rejimin kurulması ve işlemesi için samimi gayret sarfeden ender şahsiyetlerdendi. 
Yazıları, kitapları ve sohbetleri ile Türk demokrasisinin ihyası uğrunda çok şeylere katlanmış, çok çileler çekmiştir. Bu uğurda kendisinden aziz canını bile diyet olarak istemişlerdir. Ama o büyük insan inandıklarından ve inancından asla taviz vermeyerek, büyük Türkiye'nin yeni nesillerine örnek olmuş bir şahsiyettir.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra yeni bir anayasa hazırlıkları yapıldığı sıralarda Prof. Dr. Nuri Karahöyüklü ile muhterem hocamız Ali Fuad Başgil’i ziyarete gitmiştik.
 Nuri Hoca, Ali Fuat Başgil'e;
-Hocam durumu nasıl görüyorsunuz, diye sordu.
Başgil iç geçirerek, kahırlanarak, sabit bir noktaya bakarak:
-"Hocam, ben Meşrutiyet döneminin son devirlerini gördüm. Tek parti devrinin yâni Cumhuriyet'in CHP dönemini yaşadım. 1950 ve sonrasını -çünkü bizler üniversite talebeleri idik- hep birlikte yaşıyoruz.

Bu memlekete lazım olan ne yeni bir anayasa... Ne çift meclis... Ne hâkim teminatı, ne şu, ne bu... Bu memlekete lazım olan yeni bir insan tipi... Yeni zihniyette, yeni bir insan tipi... Bu insanları, Türk maarifi yetiştirip de, memleketin kader ve idaresini onlara teslim etmediği müddetçe değil çift meclis, dört meclis yapsan da, yeni bir anayasa yapsan da Türkiye'de hiç bir şey değişmez. Evet, mühim olan zihniyet değişikliğidir ve böyle insanların varlığı temin edilmedikçe, bütün gayretler boşunadır."   
Osmanlıca'ya Büyük İlgi AA Y ıldız Teknik Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Fatmagül Demirel, halk arasında Osmanlı Türkçesi’ni öğrenme isteğinin arttığını belirterek, bunda dizilerin ve televizyonlardaki tarih programlarının da büyük etkisinin olduğunu söyledi. 
Osmanlı Türkçesi öğrenmeye yönelik yoğun bir talebin olduğunu ifade eden Demirel, üniversitelerinde Osmanlı Türkçesi’nin Atatürk ilkeleri ve İnkılap Tarihi lisansüstü programlarında seçmeli ders olarak okutulduğunu, her öğrencinin de bu dersi seçtiğini, hatta teknik bölümlerindeki lisans öğrencilerinin de derse ilgi gösterdiklerini dile getirdi. 

Doç. Dr. Fatmagül Demirel, şunları kaydetti:  
" Camileri ya da diğer tarihi yerleri gezen insanlar, buradaki yazıları gördüklerinde bunun önce Arapça olduğunu düşünüyorlar, Arap alfabesi olduğu için. Ama birçok kitabenin de Türkçe yazıldığını görüyoruz. Önünden geçtikleri birçok tarihi mekanın üzerinde eski harflerle yazılmış yazıları okuyamayan insanlarda merak uyanıyor ve Osmanlı Türkçesi öğrenmek için kurslara yöneliyorlar. Ayrıca eskiden Arap alfabesi kullanıldığı için insanlar o dönemde çıkmış bir gazete veya romanı Arapça zannediyor, halbuki ‘Çalıkuşu’nu da ‘Aşk-ı Memnu’yu da alıp eski yazısından okuyabilirsiniz. Bu Arap alfabesi ile yazılmış Türkçe, şimdi insanlar bunun Arapça olmadığını anladılar. En azından bu netleşti.” 
Fatmagül Demirel, İstanbul’da Süleymaniye, Beyazıt, Ali Emiri, Köprülü gibi kütüphanelerde bulunan kitap ve gazete koleksiyonlarının geçmişi merak edenleri beklediğini belirtti. 
Liselerde Seçmeli Ders Olmalı 

Lise öğrencilerinin de Osmanlı Türkçesi’ne ilgi duymaya başladığını ifade eden Doç. Dr. Fatmagül Demirel, "Öğrenciler çevresinden ve büyüklerinden geçmişle ilgili duyduklarını öğrenmek istiyor. İleride tarih ya da siyaset bilimi okumak isteyen lise öğrencileri, bunun hazırlığı yapmak amacıyla lise 2. sınıftan itibaren kurslara gidiyorlar. Bu anlamda Osmanlıca liselerde seçmeli ders olarak konulabilir” şeklinde konuştu. 

Açılan kurslara ev hanımlarından iş adamına, yazardan mimara farklı kesimlerden insanların ilgi gösterdiğini aktaran Demirel, Osmanlıca’nın kurslarda 3 ayda öğrenilebileceğini söyledi. 
***

Editör'den:
İslami Yazı Çok Seri ve ÇabukAlmanya'da  J. W. Gotehe Üniversitesi hocalarından dünyanın en önemli bilim tarihçisi Prof. Dr. Fuat Sezgin, gazeteci Sefer Turan’a verdiği mülakatta şunları söylüyor:Sefer Turan: Müslümanların ilerlemesinin sebeblerini 12 başlıkta topluyorsunuz. Maddelerden birinde; "Arap yazısının karakteri, Arapça’nın kolay ve hızlı yazılmasına imkân tanıyordu ve böylelikle kitaplar çok geniş bir yayılma alanı bulabildi" diyorsunuz...Prof. Dr. Fuat Sezgin: Evet... Bunu Hocamdan, Hellmut Ritter'den nakledeceğim size. Bana açıklayan ilk insan hocamdı. O Arap yazısını seven ve ona âşık olan bir insandı. Bir gün... Sene galiba 1944'tü. Hocam bana dedi ki:"Arap yazısında 3 vites vardır. Bunu herkes bilmez...1.vites; Yazıyorsunuz, ama noktasız yazıyorsunuz. Bu çok hızlı yazmanıza vesile oluyor. Ama okumada da tam tersi, bu âlimler vitesidir.Kütüphanelerdeki kitapların bir kısmı böyle, onları ancak âlimler okuyabilir.2. viteste ise; Noktalı ama harekesiz yazarsınız. Okuma da yazma da 2. vitestir. Bu umumiyetle halk için geçerli bir vitestir.3.sünde ise; Noktalı ve harekeli yazarsınız. Okurken hata varsa çok kolay fark edersiniz. Fakat yazmak da zaman alır. Bu da 3. vitestir.Hocam Hellmut Ritter, bunu söyledikten sonra bir kâğıt aldı ve kâğıda kendi ismini, Latin harfleriyle ‘Ritter’ yazdı. ‘Bu eşek süratiyle gidiyor’ dedi ve ekledi: ‘Bu da eşek vitesidir.’Arapça'daki viteslerle kitaplar müthiş bir süratle yazılıyordu...”(Sefer Turan "Bilimler Tarihçisi Fuat Sezgin" Timaş Yayınları, sayfa: 121,122)
Kanuni'den Bâli Beye Mektup İbrahim Atay Sınır boylarında birçok başarılara imzasını atan büyük akıncı komutanı Bali Bey (Koca Bali Paşa) (1519-1520) tarihinden itibaren Belgrad Muhafızlığı'na getirilmiştir. Aynı zamanda Kanunî'nin halasının oğlu olan Bali Bey bilhassa Macaristan, Almanya ve Polonya seferlerinde gösterdiği yararlılıklardan sonra Kanunî Sultan Süleyman'a, bir mektup yazarak kendisine tuğ verilmesi talebinde bulunur (Osmanlı sisteminde Sancak Beyi'ne yani bugünkü anlamda Tümgeneral'e bir tuğ verilirdi).

"Devlet-i Aliyye-i Şahane" hükümdarı Koca Kanunî ne yapar dersiniz? Acaba. 
- " Bre Bali Beg, sen bilmezmisün ki makam istenmez verilür" diyerek kestirip atar, hatta hiddetlenip vazifesinden azl mi eder, hatta ve hatta iyice gadaplanıp kellesini mi alır? Hayır, asla!Batılılar'ın üzengi öpmek için yarıştıkları Muhteşem Süleyman, Bali Bey'in bu talebine Osmanlı diplomasi dilinde adı "Hatt-ı hümayun" olan bir cevabî mektup gönderir, ama ne mektup! Mektubun sahibi sanki yedi iklime hükmeden bir süper gücün hükümdarı değildir de, talebesini hüsn-i ahlâkla terbiye eden bir hocadır.Evet, makam talebinde bulunan komutanına ibretli ve bir o kadar da düşündürücü şu satırlarla hitap eder Muhteşem Süleyman:“ … Malum ola ki tarafınuzdan  irsal olınan  (gönderilen) mektub vusul bulub kıraet olunduktan sonra mefhumu malumumuz olmuşdur. On sekiz pare kal'a feth itmişsün. Otuz bin kızak Tersane-i âmireme gönderüb, altmış bin baş göndermişsün. Berhudar olasun. İki cihanda yüzün ak, ekmeğüm sana helal olsun. 

Bir tuğ reca eylemüşsün.Ya Gazi Bali Beg, daha bir tuğ zamanı degüldür. Gerçi sen bize bu hizmeti ve eyüliği eyledün. Ben dahi senün eyüliğün mukabelesinde size üç eyülik eyledük.Biri budur ki; size emirü'l müminin hitabetiyle hitap eyledük.
İkincisi budur ki; sana hil'at-i fahire gönderdük.Üçüncüsü budur ki; Hazret-i Resulü Ekrem sallallahü teâla aleyhi ve sellem efendimüzün tuğın virdük.Nefsine Gurur GetürmeyesinSeni bu üç nesne ile ta'zim ü tekrim eyledük (ululadık). Bunların üzerine asla bir ihsan olmaz. İmdi sen dahi bu eyüliklerin şükrini yirine getürmeye sa'y eyleyesün (çalışasın) ve her iş Allah'dan bilesün ve zinhar (katiyyen) nefsüne gurur getürmeyesün. 'Kendü kılıncum ile bu kadar memleket feth eyledüm' dimeyesün.Memleket Allah'undur. Saniyen Hazret-i Peygamberündür. Salisen emr-i Hak ile Halifenündür ve Beg olmak iki kefelü bir terazidür. Bir kefesi cennet bir kefesi cehennemdür.Şunlardan olagör ki, gözleri uyur ise kalpleri uyanukdur. Cümlenin ser-çeşmesi (başı) adldir. Anı ide-gör ki bir günün ibadete sayulur. Hak subhanehu ve teâlâ cümlemüzi adil kullarından eyleye.Ser'asker ve Beglik hesabiyle hükmün yüridüği yerlerde olan zulmü ta'addiden (tecavüzden) ruz- ı mahşerde bize itab (azarlama) olur ise senün damenüne (yakana) yapışam. Ola ki, ol günde şerm-sâr (mahcûb) olmayub yakanı selamet ile alasun.Bir âdemi hizmete kullanmak murad idünürsen zinhar zahiri haline itimad eylemeyesün. Çok kimseler var ki elinde fursat olmadığı vakit salah yüzini gösterirler. Eline fursat girdiği vakitte Nemrut olur.Halka Şefkatle Muamele İdesünİhtiyarlarını baba bilesün. Daha aşağıların kardeş bilesün. Daha aşağıların oğul bilesün. Oğullarına merhamet ve şefkat idesün. Karındaşlarına ikram eyleyesün. Babalarına ta'zim ve tekrim (hürmet) eyleyesün. Asker-i İslâm'a bir vech ile müzâyeka (sıkıntı) çekdüremeyesün. Ve ol diyarlarda mütemekkin olan (oturan) ibadullah fukarasın gözleyesün. Sadakaya muhtaç bulunanlarun beyt-ül-mâl-i müsliminden kisvetlerin (elbise) harclerin ve zahirelerin göresün. Fukara Hakk Teala’nın kuludur. Beyt-ül-mâl-i müslimin ibadullah hakkıdur ve "Sadat-ı kiram" dan (seyyidlerden) mütemekkin olmış (ikamet eden) var ise ism ü resmi ile Asitaneme (payitahta) arz idüb bildiresün. Miri tarafından vazife tayin olınub Evlâd-ı Resule bir vech ile müzâyeka (sıkıntı) çekdirmeyesün ve reaya (müslüman olmayan teb'a) fukarasına ester ve süri saf zahirelerinden maada yarım akçe teklif ve rencide olınduğına kat’a rızam yokdur ki bizim reâyamuzun rahat-ı halini küffarun reayası görüb reşk eylesünler (kıskansınlar) …"Kaynak: DTCF Kütüphanesi İ. S. Sencer Yazmaları 1/2555.
Osmanlı Ümit Burnu'ndaki Müslümanları da Unutmadı Mehmet Can Dünyanın her tarafındaki Müslümanların her türlü meselesi ile alakadar olan Osmanlı devleti  Güney Afrika’nın en ucundaki Ümit Burnu Müslümanlarını da unutmadı. Ümit Burnu Müslümanları dinlerini doğu öğrenebilmek için Osmanlı devletine müracaatta bulundular. 
Osmanlı “Vekiller Heyeti”  buradaki Müslümanlara dini hüküm ve akideleri doğru öğretmek üzere muktedir bir âlimin münasip bir harcırahla Güney Afrika’ya gönderilmesini kararlaştırarak durumu Sultan Abdülaziz Han’a arz ettiler.
Sultan Abdülaziz Han’da Müslümanların halifesi ve koruyucusu olarak gereğinin yapılması için “Meclis-i Vâlâyı Ahkam-ı Adliye” ye sevk etti. Bu karar üzerine Babıâlî, Güney Afrika’ya gönderilecek âlim aramaya başladı. Ahmet Cevdet Paşa tarafından yapılan araştırma sonucu bu işe en uygun âlim olarak Irak’ın Şehrizor ulemasından Ebubekir Efendi bulundu.  
Arşiv vesikalarına göre gönderilecek zatın Arapça bilmesi ve mahalli adetlere uyum sağlaması gerekeceği düşüncesiyle Meclis-i Alâ,  Ebubekir efendiyi mülakattan geçirdi; bilgi ve ufkunun genişliği itibariyle kendisinin de bu vazifeyi kabul etmesiyle onun Ümit Burnu’na gönderilmesi kararlaştırıldı.
Alınan karar gereği Ebûbekir Efendi’ye Londra’ya kadar harcırah olarak 7.500 kuruş verilmesi, Londra’da ve oradan Ümit Burnu’na kadar olan yol masraflarının ise hazine tarafından ödenmek şartıyla Londra’daki Osmanlı sefaretince karşılanması kararlaştırıldı. Ayrıca Ebûbekir Efendi’ye Ümit Burnu’nda aylık 25 lira verilecek ve bu maaş her ay aksatılmadan gönderilecekti.
“Meclis-i Vâlâ” nın 17 Mayıs 1862’de aldığı bu karar, 26 Mayıs 1862’de Sultan Abdülaziz Han tarafından da tasdik edildi.
Ebubekir Efendi Güney Afrika’da kısa zamanda Müslümanlar tarafından çok sevildi. Onun şahsında Müslümanların Osmanlı devletine güven ve muhabbetleri arttı. Bu sebeple Ümit Burnu Müslümanları Sultana yukarıdaki teşekkür mektubunu gönderdiler.  Bu mektupta Ebubekir Efendi’nin geri dönmeyerek orada kalmasını da istediler. 
Kaynak: Tarih ve Düşünce
Ayasofya Artık Bir Türk Eseridir Rüknettin Akbulut H ıristiyan âleminin bin yıl kilise olarak kullandığı Ayasofya, İstanbul'un fethinden sonra 500 yıla yakın cami olarak kullanılmış, 193 5 yılında müze haline getirilmiştir.

Bütün dünyaca tanınan bu eşsiz mimarlık eseri, Türkler'in eline geçtikten sonra birçok tamir görmüş, çeşitli desteklerle takviye edilmiştir. Bu sayede bugüne kadar ayakta kalması sağlanan Ayasofya'ya yapılan çeşitli ilâveler de, camiin gerçek bir Türk eseri halini almasını sağlamıştır. Yoksa Ayasofya üzerindeki hakkımız on asırlık kilîseliğine mukabil, beş asırlık camiliği sebebiyle değildir.
Fâtih Sultan Mehmed, harap ve perişan bulduğu Ayasofya'yı yeniden yaptırmıştır diyebiliriz. Tarihçi Ali, Künhülahbar isimli eserinde:
"Elhak tab'-ı pâdşâhî cümleden ziyade, ol mâbed-i kadîmin ihyasına mütehalik oldu.."diyerek Ayasofya'nm yeniden ihyasına önem verdiğini anlatıyor.
Gene tarihçi Dursun Bey ise, Fâtih'in, Ayasofya'yı gezdiği zaman, yanında olup padişah üst kata çıkıp etrafa bakarken mabedin hazin harabisi karşısında duyduğu teessürle söylediği bir beyti duymuştur. Bu beytinde Fâtih mealen:
"Örümcekler ağ kurmuş perdedarlık ediyor, baykuşlar nöbet tutmakta" diyerek mabedin haraplığını ve bakımsızlığını anlatıyordu.
On altıncı asrın sonlarına doğru, cami tehlikeli bir hal aldı. Mabedin Marmara'ya bakan arka cephesine payandalar kondu. Ayasofya'nm ön cephesinde iki kalın minare vardı. Kuzeybatı köşedeki tuğlalı minarenin Fâtih tarafından acele olarak yaptırılmasına karşılık, Ayasofya çapındaki bir camiye tek minare yakışmayacağı için sonradan aynı cephenin doğu köşesine bir minare daha yaptırılmıştı.
III. Murad zamanında yaptırılan iki kalın minareyi yapan Sinan aynı zamanda Ayasofya'yı yıkılmaktan kurtardı. Evvelâ minarelerin kalınlığı mabedin gövdesine uyuyordu. Ayrıca minarelerin kendilerinden çok daha kalın olan temel ve kaideleri iç taraftan Ayasofya'yı perçinledi. İşte bu suretle Ayasofya bu cepheden de payandalanmış oldu.Koca Sinan önden o minarelerle, geriden de o heybetli payandalarla Ayasofya'yı öylesine sağlamlaştırdı ki, bina Türk eseri halinde ebedîleştirildi.
Ayasofya'nm İslâmlar'ın eline geçeceğine dair olan İnanç ve an'ane çok eskidir. Hazreti Muhammed bir hadîsinde:
"İstanbul'u alacak kumandan ne güzel kumandan ve asker ne güzel askerdir" demişti. Bir rivayete göre de ikinci yapılışında Ayasofya'nm kubbesi bir türlü tutturulamamıştı. Bunun üzerine Hazreti Muhammed'e müracaat edilmiş, o da bir avuç toprak alarak harca karıştırmalarını söyleniş, kubbe ancak bu sayede yerine oturtulabilmiş.
İstanbul, zapt edilince, 1 Haziran 1453 cuma günü Fâtih Sultan Mehmed ilk cuma namazını burada kıldı ve mabedin ondan sonra cami olarak kullanılmasına devam edildi. Mihrap ve minber ile kütüphaneyi Fâtih zamanında yaptık. Mihrabın önünde iki muazzam şamdanı Kanunî Sultan Süleyman, Macaristan zaferinde Matyas'ın sarayından alıp getirerek yerleştirdi. Müezzinler Mahfili III. Murad zamanında, mermer kürsü IV. Murad zamanında yapıldı. Şahnişli Mahfil ile kubbede asılı büyük şamdan III. Ahmed'in eseridir. Üst katta bulunan mahfili I. Mahmud yaptırmıştır.
Büyük kubbedeki Besmele ve Nûr Sûresi'nden alınma âyet ise yazı sanatının şaheseri olarak Ayasofya'yı süslemektedir. Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin sekiz levhası, Celî yazısı ile vücuda getirilmiş olan levhaların Teknecizade İbrahim Efendi'nin sanat eserleri, avludaki şadırvan ve Ayasofya'ya eklenen, Fâtih'in ve oğlu II. Bayezid'in yaptırdığı medrese artık ilk kilisenin ne kadar yok olduğunu ispatlamaktadır. Ne yazık ki sonradan bir Alman arkeologu lüzum göstermiş, medrese yıkılmış, silinmiştir ki, bizim ihmalimizin eseridir.
Çanakkale Zaferinin Sebebi:İstanbul Sevdası Ömer Çakır
İstanbul’un kapısının kilidi” olarak görülen Çanakkale Boğazı’nın İngiliz ve Fransızlarca zorlanması; İstanbul’da büyük bir infiâle sebep olmuş; kilidi kurcalayanlara karşı koyma, hatta uzanan elleri kırma şuurunu uyandırmıştır. O İstanbul ki, halife ve hakanlar yurdu, Osmanlı’nın kalbidir. Ebediyen Müslüman-Türk kalmalıdır. O İstanbul ki bağrında büyüttüğü gençler için kalplerin kâbesi; anneden babadan ve zevceden daha kıymetlidir.

İşte bu düşüncelere sahip binlerce genç, düşmanın Çanakkale’ye hücumu üzerine maddî arzularından vazgeçip Çanakkale’ye koşmuşlardır. Binlercesinden sadece biridir Behzâde Kerim Efendi. O, 15 Temmuz 1331 (1915) gecesi İstanbul’a veda ederken ruh halini hâtıra defterine şu satırlarla yazar:

“Ooh!... artık emelime nâil (kavuştum) oldum. Ben de dinim, yurdum, şen ve mesud hâtırât-ı berhayat sevgili İstanbul’um için canımı feda edeceğim… Çünkü; Çanakkale’ye, hayır hâşâ Çanakkale değil “demir” ve “kankale”ye gidiyorum. Mesrûrum..

Babamın istasyondan benden gizleye gizleye nurlu çehresinden akıttığı mebzül (çok) yaşları, annemin kadınca coşkularını, hatta sevgili yavrumun bana bir selâm-ı vedâ yolları gibi gül yüzünden döktüğü hüznâlûd (üzüntüyü) figânı (ağlamayı) görmedim… Duymadım bile!.. Ben İstanbul’u, ebediyen Müslüman-Türk kalacak olan şu mübârek halîfe ve hâkanlar yurdunu müdâfaa ederken ihtiyar babamın saâdetine, masum yavrumun hayatına, sevgili Nebîhe’min ırzına hülâsa hiç tanımadığım anneanneciğimin Merkezefendi’deki âsûde mezarına uzanan kirli menfur elleri kıracağımı biliyordum. 

Bu gayeye vüsûl (kavuşmak) için icab ederse İngiliz gibi katı kalbli, bir Moskof gibi hûn-hâr (kan dökücü) ve vahşî olacağım… Binâberin (bundan dolayı), babamdan, zevce ve evladımdan hatta hepsinden kıymetli İstanbul’dan bî tesir (üzülmeden) güle güle ayrılıyorum.

Selam sana!... Ey kalbimin kâbesi İstanbul… Ölüme gidenler sana veda ediyorlar…” (1) İstanbul’a veda edenler ona uzanan elleri kırmak için Çanakkale’ye giderler. Cephede çarpışırken de aynı ruh hali ve aynı düşüncededirler. Bu düşünceler içinde düşmanla göğüs gögüse çarpışıp şehit düşen bir askerimizin cebinden çıkan destanında şu mısraları okuyoruz:
"Çanakkale’yi hiç verir mi Türk İstanbul’umuzu alacak bir er Var mıdır dünyada nerde o asker?” (2)

Askerlerimiz bu şuurdadır. Ancak düşman da bunun farkındadır. Harp günlerinde Times gazetesinde çıkan bir haberde şu satırlara rastlıyoruz: “Türkler bu savaşta yenilgiye uğrarlarsa, pâyıtahtları olan İstanbul’un ebediyen ellerinden gideceği felaketini düşünüp bütün varlıkları ile direniyorlar.” (3)
Kaynak: 1- “Bir Şehidin Defter-i Hâtıratından”, Tanin, N.2504, 22 T.sani 1331/5 K.evvel 1995. 2- Ömer Oğlu Mustafa, “Çanakkale Destanı”, Yeni Mecmua, 5-18 Mart 1915 Çanakkale (Fevkalâde nüsha), 1918, s.119.  3- Banoğlu, Niyazi Ahmed: Türk Basınında Çanakkale Günleri,  Türk Basın Birliği Yay., İst., 1982, s.50.
Irak Türkmenleri Erşat Hürmüzlü T ürkmenler, Irak genel nüfusunun yüzde onunu teşkil etmektedir. 1957'de yapılan ve 1959 yılında açıklanan genel sayıma göre nüfusları, 567.000 idi. Irak'taki iktidarlar çeşitli yöntemlerle, Türkmenlerin gerçek nüfusunu her zaman saklamışlardır. Bu sayımlarda Türkmenlerin etnik yapısını medeni olmayan yollarla değiştirmeye yönelmişlerdir.
Türkmen toplumunun sürekli nüfus artışı karşısında, bütün bu oyunların sonuçsuz kaldığını gören Yönetim, Türkmenleri çeşitli siyasi dönemlerde göçe zorlamış ve uyguladığı baskılarla asıl yerleşim yerlerinden uzaklaştırmıştır. Nüfus artışlarının oranı göz önüne alındığında; Irak Türkmenlerinin nüfusu iki milyonun üstündedir. Tarım ve ticaretle uğraşan Türkmenler, Telafer'den başlayarak kuzeybatıdan Musul, Sanlı ve Şebek aşiretlerinin yerleştiği onlarca köyden sonra, Erbil şehri, Altunköprü, Karatepe nahiyeleri, Mendeli ilçesi, Kızlarbat, Şehraban, Celavla ve Bayat aşiretinin yaşadığı bir çok köyde bulunmaktadırlar. Türkmenler, Irak'ın eski ve yeni tarihinde siyasi alanda faliyet göstermişlerdir. Kerkük'lü İzzet Paşa,  Abdurrahman El-Nakip tarafından 25 Ekim 1920'de kurulan  ilk geçici hükümette Sağlık ve Maarif, 29 Ocak 1921'de Bayındırlık Bakanı oldu.

1921'de Irak'ın ilk anayasası Arapça, Kürtçe ve Türkçe olarak basıldı. 1933'de yapılan değişikliklerle Arapça, ülkenin resmi dili sayıldı. Özel kanun hükümleri gözönüne alınarak 74 No'lu karara göre 1931'de Kerkük, Erbil gibi çoğunluğu Türkmen olan bölgelerin mahkeme ve okullarında Türkçe konuşulması karara bağlandı. Ellili yıllarda Hükümet, eğitim müdürlüklerinden eğitim ve ders açıklamalarının yapılmamasını istemiştir. 24 Ocak 1970'de çıkarılan bir kararla ilkokullarda eğitimin Türkmence yapılması karara bağlandı. Ancak bir yıl sonra bu karar iptal edildi ve Türkçe eğitim yasaklandı. Kerkük halkı, tarihin çeşitli dönemlerinde katliam ve baskılara uğradı. 4 Mayıs 1924, 1926, 1941 yıllarında bir çok öğretmen ve aydın tutuklandı yahut sürgüne gönderildi. 14 Temmuz 1959 katliamı, tarih boyunca Türkmenlerin uğradığı en vahşi kanlı kıyımdı. Bu kıyımda bir çok Türkmen soykırım uygulamasının kurbanı olarak öldürüldü. 1970'te Irak Devrim Komuta Konseyi tarafından çıkarılan karar gereği ilkokullarda Türkmence okutulacak, Milli Eğitim bünyesinde Türkmen Araştırma Müdürlüğü kurulacak, Irak Edebiyatçılar Birliği Türkmen yazar ve şairlerine ait eserleri bastıracak ve Tanıtma Bakanlığına bağlı Türkmen Kültür Müdürlüğü kurulacaktı. Ancak gerçekleşen, tam bunların tersi olmuştur.  Kerkük'te, yüzde doksan okulun Türkmence eğitim yapması, iktidarı bu kararı geçersiz kılma çarelerini aramaya yöneltti. Okulları kapatan hükümete karşı, aydın kesim ve öğrenciler ayaklandı. Böylece Kerkük ve diğer Türkmen şehirlerinde Ekim 1971'de boykot karan alındı. Bunu fırsat bilen rejim, çok sayıda öğrenci ve öğrencileri destekleyen öğretmenler sendikası üyelerini tutukladı. Kerkük Televizyonu'ndaki Türkmence programlar asgariye indirildi. Yönetim, bütün bunlarla yetinmeyerek asırlardan beri varolan başta Kerkük'ün adını "el-Tamim" olarak ve bir çok Türkmen kasaba ve köy adlarını da değiştirdi. Şubat 1959'da kurulan Türkmence radyo bölümüne yarı aydın olan yandaşlarını yerleştirdi. Yetmişli, Seksenli ve Doksanlı yıllarda çok sayıda Türkmen genç ve aydın, yargısız tutuklandı, işkence gördü ve idam edildi. Aydın kesimden birçoğu, artan zulüm ve kıyım karşısında ev ve mallarını terk ederek başka ülkelere sığınmak zorunda bırakıldılar.
 
Talihsiz Gazze: Dün İngiliz, Bugün İsrail Zulmü İhsan Birinci Gazze… Yaklaşık bir asır öncesine kadar Konya, Erzurum, Urfa gibi bir şehrimizdi. Huzurlu ve bereketliydi. I. Dünya Harbi sırasında İngilizlerin işgaline uğradı. Binlerce Anadolu evladı Filistin topraklarında şehid oldu. bugün de İsrail zulmü ve işkencesi!.. Filistin halkı, Osmanlı Devleti’nden koptuktan sonra rahat ve huzurlu bir gün görmedi. Aşağıda Gazze’yi kahramanca müdâfaa eden Osmanlı askerleriyle ilgili bir hatırayı okuyacaksınız. Editör Gazze Müdâfileri

Aklın ve askerliğin kabul edemeyeceği, uzun süren süngü ve dipçik kavgası bir türlü bitmiyordu. O gün etraf kararıncaya kadar devam eden didişme sonucu, savaş yeri kandan kıpkırmızı olmuş, cesetlerle dolmuştu. Sayıca üstün İngiliz kuvvetleri hâlâ yerinde direniyor, buna karşılık bir avuç Türk kahramanı ölmeyi, geri gitme veya teslim olmaya tercih ediyordu. Zira fırka kumandanlığından telsiz telgrafla verilen emir kat’î idi: “Gazze müdâfilerine selâm… Sabaha kadar sabır!”

Kahraman 125. alay, bağlı olduğu fırkanın fedakârlık ederek, her türlü yardımda bulunacağına emindi. Fakat düşman da bunu her halde düşünmüş olacak ki, Türk fırkasına karşı büyük bir kuvvet ayırmıştı. Bu suretle çenber içersinde kalan 125. alayın sebat etmesi gerekiyordu. Nitekim asker, bütün gece durup dinlenmeden Gazze’yi, sokaklarına varıncaya kadar tahkim etti. Kumandanlarından neferine, son nefeslerine kadar boğuşmaya kararlı idiler. Nihayet alay kumandanı, Trablusgarp ve Çanakkale’de defalarca çarpışmış, nişanlarla süslü gazi sancağını açtı ve:

- Arkadaşlar, dedi. Karşımızdaki düşmanı hepimiz tanırız. Sayıca bizden pek büyüktür. Ama unutmayınız ki, Allah’ın yardımı elbet bütün kuvvetlerden üstündür. Bu şerefli sancak, düşmanın eline geçmeyecek. Ya düşman mağlup olacak ya Gazze 125. alaya mezar olacak!..
Bu sözleri herkes büyük bir tevekkülle dinliyor ve az sonra girişecekleri savaşa hazırlanıyorlardı... Şafak sökmüş, büyük birlikler görünmeye başlamıştı. Gittikçe yaklaşanlar, dün beceremedikleri işi, bugün iki misli kuvvetle başarmak istiyordu.

Güneş iyice kendini gösterdiği zaman, doğudan ve çok yakından top sesleri işitilmeye başladı. Bunun üzerine 125. alay kumandanı, 1. taburuna şu emri verdi:
- Gazze’ye hâkim Mantartepe, düşmandan temizlenecektir…
Çok geçmemişti ki, şarapnel ve obüs yağmuru altında süngüleri parlayan kahramanların düşmana doğru atıldıkları görüldü. Türk’ün fedakâr evlâtları birer ikişer kanlar içinde yere serilirken, geride kalanları, ateş ve ölümden ürkmeden ilerliyordu.
Tepeyi aldık fakat Âkif’i verdik! Tabur yaveri İhtiyat Mülâzım (yedek asteğmen) Âkif Efendi, emir götürmek üzere ileriye gitmişti. Cesur genç, emri tebliğ ettiği kıt’anın fedakârlığını görünce gözleri yaşardı. Henüz hücumun başlangıcında bir takıma kumanda eden Tarsus’un Ali Fakıh kariyesinden Mustafa oğlu Ali Çavuş’u kanlar içinde yerde görünce dayanamayıp:

- Çavuş, silâhını bana verir misin? Senin yerine ben gideyim, teklifine, son anlarını yaşamakta olan çavuştan:
- Ali Efendi, ben kana kana öldüremedim… Sen benim için öldür!... cevabını almıştı.

Şimdi mülâzım Âkif Efendi, elinde süngüsü takılı tüfeği ile askerin önünde tepeye doğru koşuyordu. Az sonra istenilen tepe işgal edilip, süngülenen İngilizler’den arta kalanları esir alındı. Bu suretle genç subay, Ali Çavuş’un vasiyetini yerine getirmiş oluyordu. Fakat ne yazık ki, tepenin alındığı haberini geriye bildirmek üzere iken, yanında patlayan bir obüs, onu da al kanlar içinde yere sermişti. O günün sonucunu bölük kumandanı şu telgrafla alay karargâhına bildiriyordu: “Tepeyi aldık fakat Âkif’i verdik!...”

Çanakkale'ye mukâbil...

Bir akşam evvel keşif kollarının, düşmanın ileri hatlarımıza yaklaşmakta olduğunu bildirmesi üzerine, her tarafa “Dikkat” emri verilmişti. Artık bütün asker, Çanakkale’de perişan edilen aynı düşmanın, burada intikam almak istediğini anlıyordu. Nitekim esir edilen bir İngiliz subayı; "Tarihinize yazdığınız Çanakkale'ye mukâbil biz de böyle bir gün yazacağız!"demişti.

Gazze’de herkes geceden hazırlıklı idi. Sabah olup, güneş çölün sonsuz ufuklarını aydınlatırken, düşman kollarının Gazze’ye ilerlediği görüldü. Bu defa on misli fazla olan kuvvetlerin süvari birlikleri, Türk mevzilerinin yan ve gerilerine sarkmaktaydı. Buna ilâveten denizden on beş geminin yardımı ve topçusunun cehennemî ateşi ile hücuma geçtiler. Bilhassa gemilerin yan ve geriden yapığı atışlar, siperlerde tutunmaya imkân bırakmıyordu. Bu durumda çaresizlik içinde kalan Türk kuvvetleri çekilmeye başlayınca, düşman, Gazze mevzilerini zaptetmiş ve siperlerine inerek, buradaki kuvvetin hariçle temasını kesmişti.

İşte o anda, İngilizler’i daha önceleri Çanakkale’de de şaşırtan Türk’ün aynı hareketi görüldü… Sipersiz kalan 125. alayın üçüncü taburu birdenbire düşmanın üzerine atıldı. Allah Allah nidaları, kızgın çöllere yayılıyordu. İngilizler ne yapacaklarını bilemez halde, bir türlü süngü savaşına cesaret edemiyor, ancak manevra ile kahraman Türk taburunu elde etmeyi deniyorlardı.

Çok geçmeden üçüncü tabur da sarılmıştı. Ama yine de mukabele ediyordu. Şanlı ismine leke kondurmak istemeyen şanlı taburun kumandanı Giritli İbrahim Efendi, ihtiyat olarak bölüğü ile geride bulunuyordu. Henüz yeni terfi etmiş olan genç ve yakışıklı yüzbaşı, Arıburnu’ndaki Kırmızı Sırt’ta dokuz ay dinlenmeden İngilizler’le savaştığını hatırlayarak, mermisi biten tüfeğine süngüsünü takıp gürledi:

- Yiğitlerim ileri!... Bunlar Çanakkale’den kaçanlardır. Haydi bir ders daha…
Ve sonra da bir avuç askerinin önünde kükremiş arslan gibi düşmanın üzerine atıldı… Süngü hücumu olanca şiddetiyle devam ediyordu.  
Yükselme Devrinde Osmanlı Devleti ve Türk Dünyası Prof. Dr. Sabahattin Zaim Yükselme devri olan 15. ve 16. asırlarda Osmanlı Devleti'nin durumunu barış içinde siyasi ve iktisadi istikrar ile ifade etmek mümkündür. Hakikaten bu dönemde, bir buçuk asır boyunca paranın değeri değişmemiş, vergi miktarları ve fiyatlar sabit kalmıştır. Bugünkü şartlara bakarak inanılması güç bir durum. Bunun nasıl gerçekleştirildiğini anlamak için o devirlerin her yönüyle iyi incelenmesi lazımdır. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, o devrin yapısını ve mantalitesini iyi anlamak için İslam'ı iyi bilmek gerekir. Her yükselen devlet gibi, Osmanlı Devleti'nin de mükemmel bir organizasyonu, sağlam kurumları ve İslami temellere dayalı adil bir yargı sistemi mevcuttu. Osmanlı Devleti'nin yapısı ve organizasyonu bir cümle ile şöyle ifade edilebilir: Devlet, siyasette ve askeriyede merkeziyetçi olup, iktisatta ve idarede adem-i merkeziyetçi idi. İktisadi hayatta, hukuki düzen itibariyle liberal ve ferdiyetçi bir tutum hakim olduğu halde, kurumlaşmış toplum düzeni dini ve içtimai muhtevalı gönüllü teşekküllerden kurulu üçüncü sektör itibariyle düzenleyici ve müdahaleci idi. Seçkin Bir Kadro Türk tarihinin bu muhteşem devrinde çok gelişmiş bir kültürel, sosyal ve iktisadi çevre içinde seçkin bir kadro yaşamıştır. Bunlardan bazıları: Padişahlar: Yavuz Sultan Selim ve Muhteşem Kanunî Süleyman Sadrazamlar: Sokollu Mehmet Paşa, İbrahim Paşa, Rüstem Paşa Şeyhülislamlar: Zembilli Ali Efendi ve Ebussuud Efendi Veliler: Yahya Efendi Amiraller: Barbaros Hayrettin Paşa, Hızır Reis, Turgut Reis, Pîrî Reis, Şair: Bakî Mimarlar: Mimar Sinan, Mehmet Ağa, Ahmet Ağa, Süleyman Ağa, Mustafa Ağa, Davut Ağa, Hayrettin Ağa, Muslihiddin Ağa, Kara Şaban Ağa, Hüseyin Çavuş, Acem Alisi (Sultan Selim Camii'nin mimarı), Hattatlar: Şeyh Hamdullah, Doğu Türklerinden Timur'un torunu hattat Baysungur Mirza, hattat Karahisarî Ahmet Şemseddin Efendi (Süleymaniye'nin yazılarını yazdı), Tarihçiler: Hoca Saadettin Efendi (Tacü't-Tevarih), Taşlıcalı Yahya Bey, Nevaî, Vakkî, Ruhi-i Bağdadî, Sinan Paşa, İdris-i Bitlisî. Mimar Sinan'ın meşhur eserlerinden olan Süleymaniye, Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa, Topkapı'da Ahmet Paşa, Eyüp'te Zal Mahmut Paşa, Beşiktaş'ta Sinan Paşa camileri ile Sokollu ve Edirne Selimiye Camii bu devirde yapılmıştır. 16. asrın sonunda devletin yüzölçümü 20 milyon km2'yi bulmuştu. Dünyanın en büyük devleti idi. Üç kıtaya yayılmış olan Türk devletine Kuzey Sumatra (Açe), Doğu Türkistan (Kaşgar), Orta Afrika, Doğu Afrika (Mozambik), Habeşistan, Lehistan, Litvanya, Fas, Moritanya ve Volga boyları sınır olmuştur. Nüfusu 35 milyon civarında idi. Dünya nüfusu 548 milyon olup, Hindistan (150), Çin (80)'den sonra 3. ülke idi. O dönemde İspanya (33), Almanya (18), Fransa (15), Japonya (14), Rusya (7), İngiltere (6),Venedik (6) milyondu. 1592'de Londra 550 bin, Paris 450 bin, Napoli 270 bin nüfusa sahipti. 16. asırda devlet gelişirken şehirleşme hareketleri de hızlanmış, şehirler hızla büyümüştür. İstanbul'un nüfusu asrın başı ile sonu arasında 400 binden 1.2 milyona çıkmıştır. Saraybosna'nın nüfusu 8 bin'den 80 bine ulaşmış, 92 mahalleli bir şehir olmuş ve Viyana ile boy ölçüşür hale gelmiştir. Sadece 1571-1580 arasında 13 büyük şehrin nüfusu %50 oranında
artmıştır. Türk Dünyası 16. asır Osmanlı Devleti ile birlikte bütün Türk dünyasının gelişmiş, ilerlemiş olduğu bir çağdı. Karadeniz ve Hazar Denizi'nin kuzeyinde Doğu Avrupa ile İdil-Volga boyunda Altınorda Devleti 13-16. yüzyıllar arasında devam etmiş bir Türk devleti idi. Hindistan'da Babür'ün kurduğu Türk Devleti Babür İmparatorluğu da 16. asırda en büyük yükseliş devrini yaşamış, 1494'de 11 yaşında Fergana tahtına çıkan Babür 1526'da Delhi'yi almış, 1528'den itibaren Hindistan'a hakim olmuştur. 1858 tarihine kadar bu devlet hüküm sürmüştür. 5. Padişah Şah Cihan'ın Agra'da yaptırdığı meşhur Taç Mahal'i Mimar Sinan'ın öğrencilerinden olan İstanbullu Mehmet İsa Efendi yapmıştı (1636-1658 arasında 22 yılda yapılmıştı). Kanuni’nin Türk Dünyasını Birleştirme Projesi Kanunî Sultan Süleyman, Don-Volga-İdil nehirlerinin birbirine 50 km. yaklaştığı yerde bir kanal açarak Karadenizle Hazar Denizini birleştirmek istemişti. Böylece Karadeniz'de, Azak Denizi'nden Don nehrine girecek olan Osmanlı gemileri, Volga-İdil nehri yoluyla Hazar Denizi'ne inebilecekti. Kanal tamamlanınca 950 km. tutan Azak-Astırhan nehir yolu açılacaktı. Bu kanalla Türkiye-Türkistan, İstanbul ile Bakü su yoluyla birbirine bağlanmış olacaktı. Siyasi ve askeri bakımdan olduğu kadar iktisadi bakımdan da çok önemli bir proje idi. Kanunî sağlığında iken bu siyasetini gerçekleştiremedi. Fakat yerine geçen II. Selim projeyi benimsedi ve Kanunî'nin ölümünden 3 yıl sonra teşebbüse girişti. 1569'da donanma Kasım Paşa yönetiminde sefere çıktı, fakat başarılı olunamadı ve proje kaldı (Ruslar bu projeyi ancak 1952 yılında gerçekleştirebildiler). Bütün diğer Türk devletleri gibi Osmanlı Devleti de teşkilat ve fonksiyon olarak en mükemmel devrini yaşıyordu. Organizasyon fevkalade gelişmişti. Esasen organizasyonda başarılı olamayan bir devletin cihan devleti olması mümkün değildir. Bilhassa I. Süleyman'a Kanunî adını verdiren düzenlemeler toplumun bütün hukuki, sosyal, kültürel ve iktisadi veçhelerini ihtiva ediyordu.  
Memalik-i Mahruse-i Şahane Ahmet Sağırlı B ugün, İbrahim Pazan Bey’in gönderdiği notlardan bir bölüm aktaracağım: “Üniversitede okurken Osmanlıca kitaplara merak saldığımız 70’li yıllarda Sahaflar’dan satın aldığım, hicri 1325, miladi 1907 basımlı 'Memalik-i Mahruse-i Şahaneye Mahsus Mükemmel ve Mufassal Atlas' isimli kitaba, bayram günlerindeki tatilden istifadeyle tekrar göz gezdirdim. Yüreğim yandı. Sultan ikinci Abdülhamid Hanın son devirleri.

 Osmanlı İmparatorluğu hâlâ üç kıta üzerinde ve 7338035 kilometrekarelik bir toprağa sahip. İttihatçılar, padişahı 1909’da tahttan indirip Selanik’te hapsettiler. Onun 30 küsur sene muhafaza ettiği imparatorluk topraklarını kar gibi eritip 10 senede 10’da birine indirdiler. Kitaptaki haritalardan Selanik Vilayeti’ninkini mesaja ekliyorum. Rahmetli dedem, bu haritada Selanik Vilayeti, Serez Sancağı sınırları içinde kalan Razlık şehrinden Türkiye’ye 1930 yılında hicret etmiş.  1907 yılındaki mülki taksimata bir bakın ve siz de ah edin: 

Avrupa-yi Osmani: (325766 km2) 

     - İstanbul Vilayeti       - Çatalca Mutasarrıflığı       - Edirne Vilayeti       - Selanik Vilayeti       - Manastır Vilayeti       - Kosova Vilayeti       - İşkodra Vilayeti       - Yanya Vilayeti       - Girit Vilayeti       - Bosna ve Hersek Vilayeti       - Rumeli-yi Şarki Vilayeti (Özerk)       - Bulgaristan Eyaleti (Özerk) 
Asya-yi Osmani: (1.776.869 km2) 
       - Hüdavendigâr Vilayeti         - Aydın Vilayeti         - Adana Vilayeti         - Ankara Vilayeti         - Kastamonu Vilayeti         - Konya Vilayeti         - Sivas Vilayeti         - Trabzon Vilayeti         - Erzurum Vilayeti         - Ma’muret-ül Aziz Vilayeti         - Bitlis Vilayeti         - Diyarbekir Vilayeti         - Van Vilayeti         - Halep Vilayeti         - Suriye Vilayeti         - Beyrut Vilayeti         - Bağdad Vilayeti         - Basra Vilayeti         - Musul Vilayeti         - Hicaz Vilayeti         - Yemen Vilayeti         - Cezair-i Bahr-i sefid Vilayeti         - İzmit Mutasarrıflığı         - Biga Mutasarrıflığı         - Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı         - Kudüs-i Şerif Mutasarrıflığı         - Zur Mutasarrıflığı         - Kıbrıs Adası         - Sisam Beyliği 
Afrika-yi Osmani: (5.235.400 km2) 

       - Mısır Hidivliği         - Trablusgarp Vilayeti         - Bingazi Mutasarrıflığı         - Tunus Eyaleti         - Cezayir Memleketi 

Söz konusu kitabı 3 tane subay derlemiştir: Binbaşı Mehmet Nasrullah, Kolağası Mehmet Rüştü, Mülazım Mehmet Eşref. Kitabın başında, “Genel” başlığı altındaki bölümde aşağıdaki ifadeye yer verilmiştir: 
(Memalik-i mahruse-i şahane, Avrupa’nın cenub-i şarkisinin etrafını ve Bahr-i Ahmer’in hemen her tarafını ihata ederek Karadeniz’in garp ve cenup sevahiliyle Basra Körfezi’nin sevahil-i şimaliyye ve garbiyyesini şamildir. Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin Asya ve Afrika kıt’alarındaki ülkesi vüs’atçe memalik-i Osmaniyyenin kısm-ı a’zamını teşkil etmekte ise de ehemmiyetçe Avrupa kıt’asındaki memalikidir.)”
Ertuğrul Gemisi'ne Sevgi Seli Osman Sarper O smanlı Padişahı Sultan Abdülhamid Han, Uzakdoğu ülkelerinde İslamiyeti ve Osmanlı’yı tanıtmak maksadıyla Ertuğrul Askeri Gemisini Japonya’ya gönderdi. Ertuğrul, dönüş yolunda Hindistan açıklarında battı. 550 denizci şehit oldu. Geminin uğradığı bütün limanlarda o bölgenin özellikle Müslüman halkı, Osmanlı subay ve askerlerine çok büyük sevgi ve ilgi gösterdi. Her gün binlerce insan gemiyi ziyaret etti. Bu ziyaretler esnasında Osmanlı askerlerinin ağırbaşlılıkları ve terbiyeleri dikkati çekti. Aşağıda Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki bir belgede Bombay’da Gücerat dilinde basılan "Kâsıd-ı Bombay"  isimli gazetenin 28 Teşrin-i evvel (Ekim) 1889 tarihli sayısında yer alan bölümü aynen tercümesidir:
“Osmanlı Saltanatının Ertuğrul isminde bir harp gemisi, 20 Ekim tarihinde Bombay Limanı’na yanaşıp, geminin subay ve askerlerinin bilinmedik bir kıyafetle şehirde gezdiklerini görenler, hayretle birbirine bunların kimler olduğunu sorup araştırarak, meşhur Sultan tarafından gönderilen bir Osmanlı gemisinin adamları olduğunu öğrendiler. Yukarıda adı geçenlere özel olarak ahali tarafından verilmiş olan ziyafetlerde bu husus daha iyi anlaşıldı. Cuma günü, namaz kılmak için gemiden pek çok insan büyük camiye geldiklerinden, limanımızda padişaha ait bir geminin varlığı herkes tarafından duyuldu. Müslüman ahali çok aşırı bir istek ve hevesle ziyaret için gemiye hücum ettiler. Geçen cumartesi günü gazetemizin müdürü bizzat adı geçen gemiye gittiğinde, deniz kenarı ahaliden geçilmez derecede dolu idi. Geminin etrafındaki ve merdivenlerindeki insan izdihamına, güneşin batışı dahi mani olamadı. Ahalinin gemiye olan hücumu sebebiyle bazıları merdivenden geçemeyerek, asılı olan halatlara sarılıp geminin içine atılmakla, elleri halattan kurtulunca denize düşüp helak olacaklarını unutup canlarını tehlikeye koymuşlar idi. Vapuru ziyarete gidenlerin ekserisi Müslüman olup ateşperestler ve putperestler de mevcud idi. Geminin tayfası bu kalabalığı görüp şaşkınlığını ve hoşnutluğunu gösteriyor; subayların da memnuniyetleri hallerinden belli oluyordu. Ahalinin hücumundan dolayı geminin sürekli olarak temizliği için birkaç kişi tayin edilmişti. Geminin tayfasının, kıyafet ve işlerinde İngiliz gemicileri derecesinde olmalarının yanında, güzel ahlak ve terbiyede onların pek üstünde oldukları bizzat görülerek müşahede edildi. Övgüye layık olan hallerden biri dahi, ziyaretçilere, gemiyi bütünüyle gezip her tarafının görmek için tam serbestlik, izin verilmesidir.  Bu gibi haller, diğer milletlerin gemilerinde hiç görülmemiştir. Bunun yanında, geminin tayfası hiç kimseden bahşiş ve benzeri bir şey talebinde ve kabulünde bulunmuyorlardı. Bunların terbiyelerini ne kadar tarif etsek ve etraflıca anlatsak azdır. Padişaha ait geminin memurlarından bazıları İngilizceye dahi vâkıf idiler. Hindistan Müslümanlarının şerefli Sultana olan sevgi ve muhabbetleri, adı geçen gemiyi ziyaret için hücumlarından anlaşılır. Bu hali, geminin kaptan ve subayları kendi gözleriyle gördükleri için, hadisenin oluş şeklinin padişahlık katına ulaştırılacağından eminiz.” Normal 0 21 false false false TR X-NONE X-NONE MicrosoftInternetExplorer4 /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin-top:0cm; mso-para-margin-right:0cm; mso-para-margin-bottom:10.0pt; mso-para-margin-left:0cm; line-height:115%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri","sans-serif"; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin;} Kaynak: 28 Ekim 1889 BOA.Y.A. Hus 231/4 /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin-top:0cm; mso-para-margin-right:0cm; mso-para-margin-bottom:10.0pt; mso-para-margin-left:0cm; line-height:115%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri","sans-serif"; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin;}
Milli Eğitim Meselemiz Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu Türkiye'de en fazla tenkide uğrayan müessese, Milli Eğitim teşkilâtıdır. Bizler orta okul ve lise sıralarındayken gazetelerde bu konu ile alakalı birçok makale çıktığını hatırlıyorum. Üniversiteye geldikten sonra ise kaç tane ciddi kitap ve araştırma görmüşüzdür. Farklı dünya görüşüne sahip çeşitli kişilerce yazılan makale ve kitapların hepsi Türk Milli Eğitiminin iyi işlemediği noktasında birleşmektedir. Yarım asır içinde iktidarlar, hükümetler, bakanlar değişmiş fakat eğitim sistemindeki bozukluk giderilememiştir. Daha da fenası her iş başına gelen, Milli Eğitim'de ''reform” yapmaya kalkışarak aksi kusurlara yenilerini ilave etmiştir.

Böyle, düzeltmek niyetiyle kolları sıvayan kim varsa, biliniz ki, halen çekmekte olduğumuz sıkıntılardan az-çok sorumludur. Bunun içindir ki şimdi gördüğümüz bozukluklardan şikâyet ederken belli devir ve şahısları değil, bütün bir maziyi göz önüne almak zorundayız. Bunu yaptığımız takdirde herkesin hata payını hesaplayıp avuna koymak mümkün olacaktır.

Artık yediden yetmişe milletçe kabul ediyoruz ki bizim eğitim teşkilatımız, aslî vazifesini yerine getirememiştir. Nedir bu vazife? Türk insanını çağın şartlarına ve ülkenin ihtiyacına göre seçip eleyerek yetiştirmek.. Dut yaprağından ipek çıkaran o hayırlı böcek gibi çocuklarımızın istidat ve kabiliyetlerini iplik iplik çekip dokumak.

 Hangi çiçekten bal alınacağını bilen arı gibi, milletimizin özündeki cevheri sezip geliştirmek. Bahçesindeki zararlı otları ayıklayan, ağacındaki lüzumsuz dalları budayan köylümüz gibi, nesillerimizin menfi temayüllerini körletip müsbet vasıflarını kuvvetlendirmek. Sütün yağını ve kaymağını ayırır gibi insanımızın meziyet ve hasletlerini süzerek meydana çıkarmak. Tezgâhından geçen gençleri doğuştan getirdikleri zekâ ve kabiliyet derecelerine göre, hayatta "boy sırasına" dizmek. Hangi toprağa ne ekileceğini bilen çiftçi gibi, kimlerin ne yapabileceğini keşfetmek. Hasılı mevcut un, yağ ve şekerden "helva pişirmek."

Yukarda saydığımız bu vazifeler eğitimin zihin üzerinde yapması gereken tasarrufudur. Ancak şimdiye kadar bunda başarı sağlanamamıştır. Aksine müsbet, faydalı ve lüzumlu unsurlar ihmal edilip menfi, zararlı ve zayıf unsurların büyüyüp gelişmesine zemin hazırlanmıştır, ilkokuldan itibaren lise sonuna kadar öğrencilere verilen bilgilerin seçiminde, miktarında ve sırasında isabetli hareket edilememiştir.

Çocuklara "öğrenme aşkı" aşılanamadığı için, herkes, çeşitli usûllerle bir diploma koparmaya çalışmıştır. Her derecedeki okulun tek müfredat programı olduğu halde, bunların mezunları arasında bilgi ve şahsiyet bakımından büyük farklılıklar teşekkül etmiştir. Böylece kaç adet lise varsa o kadar farklı seviyede öğrenci yetişmiştir. Bu yüzden fırsat ve imkân eşitliği asla sağlanamamıştır.

Eğitimin aslî unsuru olan öğretmen camiası ise, ne muhteva, ne fikir, ne gaye ve ne de menşe itibariyle, hiç bir zaman bütünlük gösterememiştir. Tabiî onların birbirlerinden kopmuşluğu ve dağınıklığı sistemin baştan aşağı aksayıp sarsılmasına sebep olmuştur. Devletin, esasları hiç değişmeyen Milli Savunma planı gibi bir de Milli Eğitim politikası bulunmadığı için, teşkilat bütünüyle, gelip geçenlerin elinde oyuncak haline gelmiştir.

Eğitimin bünyesindeki bu zaaflar yüzündendir ki, durumu bilen düşman önce oraya göz dikmiştir. Demek ki Türkiye Cumhuriyetinin en zayıf cephesi burasıymış. Kaç yıldır yaşadığımız hadiseleri hatırlarsak, teşhisimizin doğruluğu kabul edilecektir. Ancak Milli Eğitim hakkındaki şikayetler bunlardan ibaret sanılmasın. Onun asıl büyük kusuru Türk dili, Türk tarihi ve Türk kültürü karşısında menfi tavır takınmasıdır.

Atatürk'ün ölümünden sonra yakalandığı ümanizim hastalığı ile bulaştığı Marksizim illetidir. Bu konular çeşitli vesilelerle çok işlendiği için tekrar üzerinde durmayı lüzumsuz görüyoruz. Çünkü o "hastalıkları" bilmeyen ve duymayan kalmamıştır. Doğru ve güzel Türkçeyi unutturup, yerine uydurma "kuş dilini" ezberlettiğini, Yunan-Latin ve kültürünü baş tacı ettiğini, Türk tarihini eksik, yanlış ve üstünkörü okuttuğunu ve Türk edebiyatını "kerhen" öğrettiğini kırk yıldır yüzlerce kalem yazmaktadır.

Bu konulardaki sert, acı ve haklı tenkitlere belki yalçın kayalıklı dağlar dayanamazdı. Fakat, maşallah, bizim Milli Eğitimin başındakiler hiç tınmadan, her şeye katlanıp yollarına devam ettiler. Tahammül güçlerini tebrik etmek gerekir.

Yalnız böyle tenkitlere uğrayan Milli Eğitimin başarılı tarafları da yok değildir. Mesela Milli Eğitim Bakanlığı görme, işitme, konuşma ve öğrenme eksiklikleri olan "özürlü" çocuklar için "özel eğitim kurumları" açmıştır.

Buralarda, iyi yetişmiş "uzman Öğretmenler" sakat yavruları birer meslek sahibi yapıp hayata kazandıracak şekilde yetiştirmektedirler. Çeşitli sebeplerle tahsil görmemiş yetişkinler için de gene adı geçen Bakanlıkça, birçok kurslar tertip edilmektedir. Böylece, kadınlarından ihtiyar dedelere kadar her Türk vatandaşının bilgisini arttırıp maharetini geliştirmek Devletin gayelerinden biri olmuştu. Bu gibi hizmet ve çalışmalardan iyi neticeler alındığı da bilinmektedir. Fakat ne hikmetse, Bakanlığın sağlam çocukları okutmak için açtığı normal okullar hiç bir zaman istenilen başarıya ulaşamamıştır.

Fatih'in Divanını Anlamak Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil Fatih Sultan Mehmed, devrinin aynı zamanda kuvvetli bir şairidir. Avnî mahlasıyla şiirler yazıyor, şiirleri, küçük bir divân teşkil edecek sayıya varıyordu. Şiirlerinde, sağlam bir islam itikadı sezilir. Kurân, hadis, fıkıh gibi ilimlerdeki vukûfu şiirlerine yansıtmıştır. Şiirlerinde, zaman zaman tasavvufun esasları görülür. Zikrettiği beşerî güzeller, bazen Cemâli Mutlak'a uzanan bir çizgide görüntü verirler. Nihad Sami Banarlı Bey "Ahmed Paşa, Sinan Paşa, Melîhî ve Necâti gibi Osmanlı şiir ve edebiyatına hamle yaptıran kudretli isimler asrında hükümdarca şiir söylemek kolay değildir" dedikten sonra şunları ifade etmiştir: "Bunun için, yaradılışın izninden başka, üstün bir kültüre sahip olmak gerekir; Türk, Arap, Acem edebiyatlarını, İslâm ilimlerini, İslâm tefekkürünü, tasavvufu, Şark-İslâm mitolojisini bilmek: aruz ve kafiye ilimlerini öğrenerek fesahat ve belâgatin inceliklerine vâkıf olmak lazımdır. Bunlardan başka astronomiden tıb bilgisine, matematikden kimyaya kadar fen bilgilerini, şiiri onlarla besleyecek ve şiirde onların akislerini farkedecek kadar kavramış olmak lüzûmu vardır."

Görüldüğü gibi. bütün bu ilimleri kullanarak yazılan şiirleri anlamak için de aynı ilimlerden az da olsa nasipdâr olmak lazımdır. Yoksa ilimden nasipsiz olanların bu şiirleri açıklamaya çalışmaları kendilerini gülünç durumlara düşürmektedir. Nitekim Fatih, Peygamber efendimizi methettiği na'tının bir beytinde "Alnın kamerine yüzün ayına müşabih, Bunca göz ile görmedi bu çarh-ı mualla" Yaratılalı şunca zaman olan bu yüksek gökkubbe altında, gelip geçen bunca göz sahibi insanlar, senin kamer alnına ve ay yüzüne benzeyen birini daha görmediler' derken beyte: 'Şair gökkubbede ancak bir tane ay olması gibi sevgilinin de dünyada  bir tane olduğunu ifade ediyor.

Beyitte, gökkubbedeki yıldızlar birer göz olarak düşünülüp  karanlık gecede herbirisinin ay ile varlık kazandıkları  imâ ediliyor ki bu manzara câhiliyye devrinde Hazreti Peygamber'in zuhûru ve O'nunla yeni bir varlık kazanan ashâb-ı kirâm mazmûnunu hatırlatır. Nitekim Hazreti Peygamber bir hadislerinde "Ashabım yıldızlar gibidir... buyurmaktadır." şeklinde açıklama getirilmektedir.      Fatih'in Bir Gazeli
İmtisal-i cahidü fi'llah olubdur niyyetüm
Din-i İslam'un mücerred gayretidür gayretüm Fazl-ı hakk u himmet-i cünd-i ricaullah İle
Ehl-i küfri serteser kahreylemekdür niyyetüm Enbiya vü evliyaya istinadum var benüm
Lütf-i hakk'dandur heman ümmid-i feth ü nusretüm Nefs ü mal ile n'ola kılsam cihanda ictihad
Hamdülillah var gazaya sâd hezârân rağbetüm Ey muhammed mücizat-ı Ahmed-i Muhtar İle
Umarum galib ola a'da-yı dine devletüm
  Günümüz Türkçesiyle
Allah yolunda savaşmaktır niyetim
İslam dininin yalnızca yücelmesidir gayretim Allah'ın ve evliya ordusunun yardımıyla
Küfür ehlini baştan başa kahreylemek niyetim Peygamberlere ve velîlere dayanmışlığım var benim
Allah'ın lütfundandır fetih ümidim ve kuvvetim Benliğimi ve malımı dünyada feda etsem ne olur ?
Allah'a hamd olsun, var Allah yolunda savaşmaya yüzbin rağbetim Ey Mehmed ! Ahmed-i Muhtar'ın mucizeleriyle
Umarım gâlip olur din düşmanlarına devletim
Gurbette Üç Osmanlı Beyzadesinden Üç Hatıra Mustafa Köker Yakın tarihimizin son canlı şahitleri ile Londra'da buluştuk.  Bahaddin Sami (1906), Fethi Sami (1912) ve Mahmud Sami (1925) Efendiler tarihe ışık tutacak ilginç konulan dile getirdiler.
Kendileri ilerlemiş yaşlarına rağmen bizi Londra'da bir otelin lobisinde kabul ederek, Osmanlı geleneklerine göre büyük bir nezaketle karşıladılar.
Abdülmecid Han'ın kızı Mediha Sultan'ın torunları olmaları sebebiyle "Beyzade" olarak  biliniyorlar.  Mediha Sultan, babalarının annesi olduğu için "Şehzade" değiller.
1924 yılında saltanatın kaldırılmasıyla bunlar da aileyle birlikte “malum akıbete”  uğradılar. Bahaddin Sami ve Fethi Sami Efendiler İstanbul Boğazında bugünkü Baltalimanı Kemik Hastanesi olarak kullanılan binada doğdular.
1’ci Hatıra Bahaddin Sami Efendi’den 
Padişah İyi Bir Nişancıydı 
-Birgün San Remo’da (İtalya) silah atışı müsabakası vardı. Padişah atış yapmayı da severdi. Biz de katıldık yarışa. Avcı İtalyanlar başladı atış yapmaya. Pek çoğu hedefi tutturamıyordu. Bu sırada Sultan Vahdeddin belinden çıkardığı tabancasıyla tak… tak… hedefe isabet ettirerek hem de isminin baş harfini yazdı. Bunu seyreden İtalyanlar bir anda şaşkına döndü. “Kim yahu bu yaşlı sakallı adam, nereden çıktı?” demeye başlamışlardı. Padişah çok iyi bir nişancıydı.  
2’ci Hatıra Mahmud Sami Efendi’den
Abdulhamid Han Köyü

- İngiltere'de BBC'de çalışıyordum. Haber için görevli olarak Kenya'ya beni gönderdiler. Orada on yıl gibi uzun süre çalıştım. Birgün bir köyden geçerken köyün ismini okudum "Abdülhamid" yazılıydı. Merak edip köyün içine gittim. Bu ismi nereden aldıklarım sordum. Köye bizzat Abdülhamid Han'ın emriyle bir cami yaptırılmış. Caminin ve köyün adı da Abdülhamid olmuş. Camide Cuma günleri o günden beri hutbeler Abdülhamid adına okunuyormuş. Kendimi tanıttım. Beni koklayıp öpmüşlerdi. Ben de ağladım, cami imamı da yanımızdakiler de... Çok duygulanmıştım. Ama maalesef onun adı şimdi çamurda sürükleniyor.
3’cü Hatıra Fethi Sami Efendi’den
Dehalar Hanedanı

-Fransa'da ünlü bir okulda hocalık yapmaya başladım. Bir Pazar günü okul yöneticisi geldi. “Önümüzdeki Pazar  bir yere gitmeyin   ünlü  bir tarihçi gelecek" dedi. Bu tarihçi "tarihte geçen hanedanlar" konulu bir konferansı yaptı. Konuşmacı Avrupa'daki hanedanlardan bahsettikten sonra sıra Türk hanedanlığına geldi. Sıra Osmanlıya gelince:
 "Efendiler iyi oturun size büyük bir sürpriz olacak" dedi. Arkasından "Avrupa'da 12 dahi vardı. Osmanlı'da ise Osman Gazi'den son Padişah'a kadar hepsi dahi idiler. Avrupa'da papazlardan hiçbirisi okuma yazma bilmediği zaman Türk Sultanı Beyazıd 3 lisan biliyordu " dedi. 
Bunu duyunca herkes bir anda şaşırdı. Okulun tarih hocası bu sırada sinirlendi, fakat hiç kimse bir şey söylemedi. Sonra müdür beni odasına çağırıp konferans veren tarihçiye takdim edince şaşkınlıktan elindeki kitapları yere düşürdü... Belki de benim orada olduğumu bilseydi böyle konuşmazdı. Kaynak: Tarih Düşünce
Tarihimizle Ne Zaman Barışacağız Prof. Dr. İsmet Miroğlu Türkiyemiz bugün, redd-i miras etmenin sancılarını çekmektedir. Bu sancılar her geçen gün şiddetini daha da arttıracağa benziyor.
Aksini beklemek fazla hayalcilik olurdu.

    Hatasıyla sevabıyla böylesine zengin bir tarihî mirası, göğsünü gere gere kabul etmek cesaretini gösterememek, utanç verici bir hâldir.Tarihimize, geçmişimize sahip çıkmak için illâ da birtakım musîbetlerin, felâketlerin, tehdit ve tehlikelerin kapımızı çalması mı lazım?
    Yumurta kapıya dayanınca, Osmanlılık, Neo-Osmanlılık gibi laflar edilmeğe başlandı. Kılıçları çekip tarihimize doğru şöyle bir uzanmak geldi bazılarımızın içinden.Hem de hiç umulmadık kalemlerden, ağızlardan. Bu konuda inciler dökülmeğe başladı.Gözlerimiz yaşardı doğrusu... Nasıl yaşarmasın ki?...


    Osmanlı Devleti'nin tarihe karışmasından sonra tarihî sorumluluklarımızdan kurtulduğumuzu sanarak kabuğumuza çekilmişiz ve her şeyin bittiğini sanmışız...

    Daha da acısı geçmişimize sırt çevirmekle, redd-i miras etmekle "Eskiyi unut, yeni yolu tut!" terânelerini tekrarlamakla her şeyi halledeceğimize inandırmışız kendimizi.
Ama olaylar ve hakikatler bunun hep aksini çıkarıyor karşımıza...

    Kendi tarihi ile bu kadar yıl küs tutan ikinci bir ülke var mıdır, bilemem.
    
Fikir ve vicdan hürriyetinin tam anlamıyla hâkim olmadığı bir ülkede tarihî hakikatleri olanca çıplaklığı ile ortaya çıkarmak mümkün değildir.

    Tarihî hakikatler, ilmin ışığı altında ortaya çıkmadıkça da tarihimizle barışmamız zor olacaktır.

     Ülkemizde yıllardır Osmanlıya küfredilmiş, Osmanlıyı aşağılayıcı ve küçültücü ne varsa yapılmış. Bugün de zaman zaman aynı şeyler tekrarlanmaktadır. Aslında Osmanlının şahsında aşağılanmak istenen Türk milletinin ta kendisi ve kendi değerleridir.


     Biz kendimize sahip çıkmazsak bize kim sahip çıkar?
     Biz kendimizle alay edersek bizimle kimler alay etmez ki?
     Biz kendi geçmişimizi karalarsak, bizi kim aklar ki?

    Osmanlının izlerini silmeğe kalkışmak, milletinin tarihteki izlerini silmek demektir.
    Bugün ülkemizi ve milletimizi tehdit eden iç ve dış tehlikelerin kökenini tarihte aramamız lâzım.

    Balkanlar'da, Kafkaslar'da ve Ortadoğu'da oynanmakta olan oyunların asıl hedefi Türkiye'yi sıcak bir savaşın içine çekmektir.
    Osmanlı'nın bu üç kritik bölgede takip ettiği politikaları iyi bilmeden meselelerin içinden çıkmak nasıl mümkün olabilecektir?

    Günlük ve köksüz politikalarla bu işlerin üstesinden gelinebileceğini sanmak aldatıcı olur.
    Adriyatik Denizi'nden Çin Seddi'ne kadar Türk Dünyası'ndan bahsetmek, havanda su dövmekten öteye bir şey değildir.

    "İki binli yıllar Türk asrı olacaktır" sözü de erken konulmuş bir teşhistir.
    Bin yıllık tarihiyle haşır-neşir olamamış bir milletin, iki binli yıllara damgasını vurması kolay mı öyle?

    Kıtalara, asırlara damga vurabilmek, bir ruh, bir iman, bir yüksek teknoloji, kısacası, her sahada güçlü olabilme meselesidir.
     Bütün bunların yolu tarihimizle barışmaktan geçer.

    Millet şu sorunun cevabını ve gereğini bekliyor:
    Tarihimizle ne zaman barışacağız?...
Türk Toplumu Nereye Götürülüyor Prof. Dr. Mazhar Özman Devletleri milletler kurar ve belli kanunlar onu yaşatarak hayatlarını devam ettirirler. Aynı zamanda devleti güçlü kılmak milletin görevleri arasındadır. Güçlü olmayan devletler adaleti koruyamazlar, halklarını memnun edemezler ve sonunda milletlerin desteğini kaybederler. Milletin desteğini ve gücünü kaybeden devletler de sonunda tarihe gömülürler. Yalnız milletler yok olmazlarsa, değişik sistemlerle de olsa yeni devletler kurabilirler. Yeni kurdukları devletin koruması altında hayatlarını devam ettirirler.Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Cumhur başkanlığının forsuna bakarsanız, buradaki on altı yıldız tarihte devlet kurmuş ve yıkılıp kaybolmuş devletlerin sayısını simgeler. Bu devletler Orta Asya'daki Türk boylarının kurduğu feodal devletler olarak dünyaya gelmiştir. Sistemleri Orta Asya'da uzun zaman (1500 yıl) aynı yapıda kalmıştır. Bu Türk boyları isim değiştirerek, bir kısmı ailelerin parçalanmasıyla, bir kısmı kardeşlerin ayrılmasıyla ayrı ayrı birçok devletler kurmuşlardır.Türk milleti sonunda yeni bir sistemle 1040'da Selçuklular devletini kurdu. 300 yıl bu devletle ve bunun devamı Anadolu Selçukluları ile dünyaya medeniyeti yaydı. Avrupalılar Anadolu'ya haçlı seferleri ile gelince Selçuklulardan aldıkları İslam kültürüyle Rönesanslarını yaptılar. Bundan sonra Osmanlılar 600 yıl teknoloji ve medeniyet bakımından dünyaya çok şeyler verdiler. Sonra onlar da tarihe karıştılar. İşte bu Selçuklu ve Osmanlı dönemi Türklerin yeni bir sistemle (İslam sistemi ve kanunları ile) kurdukları son devletlerdir.

Yaşadığımız son Türk devletinin dışında ecdadımız değişik sistemler uygulayarak tarihte çok güçlü devletler kurmuşlardır. Tarihe bakarsak bu devletleri kuranların çok güçlü bir millet olduğunu görürüz. Eğer Osmanlının yaklaşık son yüzyılında ve Türkiye Cumhuriyeti devletinde yer alan milleti kontrol ederseniz, aslına uymayan çok değişik bir insan yapısıyla karşılaşacaksınız. Bu iki yüzyılı içine alan zamanda dış güçlerin yalnız devletimizi güçsüz bıraktığını görmüyoruz aynı zamanda Türk milleti ve vatandaşları ile de uğraştığını görüyoruz.Türklerin İslamla kurduğu güçlü devletler en az  800 - 850 yıl Hıristiyan Avrupa için çok tehlikeli olmuştur. Bunun neticesi Türk-İslam devletlerinin güçlerini kaybetmeleri için Hıristiyan Batı dünyası son 1000 yıllık tarihinde her mücadeleyi ve her yolu denemiştir. Fakat her gelen Türk-İslam devleti yine güçlü gelmiştir. Sonunda Hıristiyan alemi anlamıştır ki, bir devleti asıl güçsüz yapmak, milletin benliğini yok etmek, birliğini bozmak, kültürünü değiştirmek ve birleştirici unsurlarını yok etmekle sağlanabilir.

İşte Batının Türk milleti üzerindeki bu yeni taktik uygulaması 1800'lü yıllarından itibaren dünya düzeyinde açık görülecek şekilde başlamıştı. Bu tarihlerden itibaren günümüze kadar adım adım, dışarıdan kullanılan güçlerle ve içimizden yetiştirilip dış güçlere hizmet edenlerle bu çalışmalar geliştirilmiştir. Sözde ilerici, aslında menfaat için çalışan bu insanlar, milletlerini parçalamak için her birleştirici sistemi, örfü, ananeyi, kültürü yok ederek ülkemiz insanlarını beraber yaşayamayacak hale getirdiler.

İşte Türk mîlleti kurduğu son Türk devleti içinde gittikçe kandırılarak, yeni bir millet yapısına doğru götürüldü. Bu yeni yapı, milletin 1000 yıllık aslına uymuyordu. Aynı zamanda bu yeni düzene millet isteyerek değil, zorlanarak götürülüyordu. Batı Hıristiyan dünyası anlamıştır ki; milletler kültürlerini, milli ve manevi değerlerini kaybederlerse artık aynı millet olamazlar. Bir millet milletliğini kaybederse, artık güçlü devletler kuramaz.

Son iki yüzyıldır Müslüman Türk devleti üzerinde oynanan oyunlar devlete yönelik değildir. Milleti yok etmeyi hedef almıştır. Bu gerçekler ve oynanan oyunlar yeni kuşaklarca daha açıkça anlaşılamamıştır. Bugün ülkemizde devam eden tartışma ve kavgalar, millete yönelik bu çirkin programı örtmek içindir.

Yazdıklarımızı her ülkesini seven, dışa bağımlı olmayan, devlet ve millet menfaatini düşünen millet evlatlarının benimseyeceğine inanıyorum. Kandırılmamış yeni yetişen neslin, Türk milletini bu yanlış yoldan kurtaracağına inanıyorum.İstikbal, yolunu seçen gençliğin olacaktır. 
Osmanlı Türk'üne Güven Şeyh İbrahim bin İdris Sünûsî Libya liderlerinden Şeyh İbrahim Bin İdris Sünûsî, Türk ordusu çetin şartlar altında Sakarya'da Yunan'la savaşırken yayınladığı (Parıldayan Nur) isimli eserinde, milletimiz hakkında şunları yazmaktaydı:

"Yeri gelmişken şunu tam bir gerçek olarak arz ve itiraf et­memiz lâzımdır ki, bugün İslam milletleri arasında en kuvvetlisi ve haşmetlisi ve dînî vahdet ve idare yönünden en ümit vericisi, Türk milletidir. Binaenaleyh bütün İslamî harekât ve dayanış­manın kuvvet merkezi Türkiye olmalıdır. Kahraman Türk mil­letini bu yakın alâka ve müzaherete, bu çok mühim vazifeye ehil kılan birçok tarihi ve stratejik imtiyazlar vardır.

Hilâfeti temsil etmiş olması, bütün âlem-i islâmın kalbi olan Harameyn civarı­nın hadim ve hâmisi olmak şerefine sahip bulunması ve bütün mukaddes emâneti hâlâ uhdesinde mahfuz bulundurması, asır­lar boyunca İslâm'ın alemdârhğını yapmış olması ve onu Rabbanî bir lütufla hertürlü tehlike ve saldırıdan koruması, nihayet hâl-i hazırdaki tutumunun hâlâ ümit verici olması gibi sebep­ler, bu büyük milleti bu günde İslâmî hareket ve dayanışmanın, İslam alemi için çırpındığımız topyekûn kurtuluşun kuvveti,   rehberi ve lideri olmaya sevketmektedir. Türkiye'nin ve İslâm âleminin kurtuluşu, Allah'ın izniyle, ancak Müslüman Türk milleti sayesinde olabilir ve böyle de olacaktır."

(Kaynak: Parıldayan Nur, Şeyh İbrahim bin İdris Sünûsî, tercüme; Ali Ulvi Kurucu, İstanbul, 1963, s.ııo)"
Çanakkalede şehit olan askerin mektubu Hasan Ethem
Valideciğim!

Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihatamiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım uzaklara doğru baktım. yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni annemden mektup geldi diyerek teprik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. işte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:                         Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.            Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...            Mustafa bu sütü nereden aldın? Dedim.            Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?            Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.            İşte onun çobanından 10 paraya aldım. Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin olur mu? Şevket neden içmiyor? dedim.Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün  ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi." Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.'  Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi din¬liyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim: Ey Türklerin Ulu Rabbim Ey şu öten kusun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.           Ey benim Ya Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i cemalini ingilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahfeyle!diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, be¬nim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.Anneciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir.Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yılnız bu memleketlerde düğün olmuyor, inşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?Kadire mektup yazdım.Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin.Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir.Fakat sen merak etme. O parayı vermezse, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yılnız zaman ister. Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun."Oğlun Hasan Ethem4 Nisan 1331/17 Nisan 1915 Şehit Ethem'in bu anlamlı mektubu, bugün"Bir 57. Alay şehidinin ilk ve son mektubu" diye 57. Alay Şehitliğinin kapısına büyük bir pano halinde asılı duruyor. Kaynak:Cephede Bir Muallim Şehit Ethem 
Anadolu'nun Türkleşmesi S. Ahmet Arvasî B ugün, Türkiye Cumhuriyetini teşkil eden topyekün halkımız, "kök itibarı" ile Orta - Asyalı'dır. Bazılarının sandığı gibi, bu milletin, "Eski Anadolu Kavimleri" ile (Hunilerle, Hitit'lerle, Urartu'laria ve benzerleriyle) uzaktan ve yakından bir ilgisi ve akrabalığı yoktur. İmparatorluğumuz (Osmanlı - Türk Hanedanlığı) yıkıldıktan sonra, Bulgaristan'dan, Yunanistan'dan, Yugoslavya'dan, Arnavutluk'tan ve diğer yerlerden, tekrar Anadolu'ya dönen "Evlâd-ı Fatihan" da öyledir. Bilindiği üzere, Türkler, İslâmiyeti kabul ettikten sonra, dalgalar halinde gelerek bugünkü yurdumuza yerleştiler. Tarih boyunca, büyük istilâlara ve dolayısı ile tahribata maruz kalan Anadolu'da, o zamanlar, çok az nüfûs barınabiliyordu. Köyler, tamamı ile harap ve kırlar, bomboş vaziyette idi. Etrafı kalın ve müstahkem surlarla çevrili şehirlerde yaşamak zorunda kalan "eski kavim kalıntıları", bu merkezlerde daha çok el - sanatları ile ve biraz da ziraatle geçiniyorlardı. Bu şehirler, surların kapılarını, binbir güçlük ve tehlike içinde gelip geçen kervanlara açıyor, onlara mal satıyor ve onlardan muhtaç oldukları şeyleri alıyorlardı.Türkler, önce küçük, 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra da büyük dalgalar halinde gelerek, yukarıda tasvir ettiğimiz Anadolu otlaklarına ve yaylaklarına, hayvanları ile birlikte yerleştiler. Şehirlerin kalın surları arkasına kapanan "eski kavim kalıntıları" ise bu manzarayı, bazan "endişe" ile, bazan "ümit" ile, bazan da "çaresizlik" içinde seyrediyorlardı. Onlara göre, bu yeni gelen "kavim", kendilerine faydalı da olabilecekti. Önce, Anadolu'da "güvenliği" sağlayacak, sonra da kendilerine et, süt ve yün temin edecek ve nihayet ürettikleri mal ve hizmetleri satın alacak "müşteriler" olabilirlerdi. Nitekim, öyle oldu. Bizans Orduları yenildikten sonra, bunlardan ciddi bir mukavemet gelmedi.Böylece asırlarca bir arada yaşadılar. Bu, bir nevi "yanyana" yaşamaktı. Pek az istisnası dışında, kız dahi alıp vermediler, kitle halinde bir ihtida hâdisesi cereyan etmedi. Anonim bir halk hikâyemiz olan "Kerem ile Aslı" bu durumu, dramatik bir şekilde dile getirir.Türkler, hayvancılıktan sonra yavaş yavaş tarıma geçtiler, önce "sur dışında", sonra "sur içinde" mahalleler" kurarak şehirlere yerleşmeye başladılar. "Eskiler" de, "Yeniler" de birbirleri ile iyi geçinmeye çalışıyorlardı. Birbirlerinin dinlerine, dillerine, gelenek ve göreneklerine karışmıyorlardı. Hatta, aynı "esnaf loncalarında" beraberce toplanabiliyorlardı. Böylece yanyana yaşayan "kitleler", 19. asra ve hatta 20. asrın başlarına kadar geldiler.Bu asırlar içinde, "düşmanlarımız", bizi Anadolu'dan atmak ve devletimizi parçalamak için korkunç bir harekete giriştiler. Her türlü vasıtayı kullanarak, asırlarca birlikte yaşadığımız ve azınlık durumda bulunan grupları kandırmaya çalıştılar ve kandırdılar.Nihayet, Birinci Dünya Harbi'nin akabinde, Anadolu'muz işgal edilince, başta Ermeniler ve Rumlar olmak üzere, bu azınlıklar, tahriklere kapılarak, asırlarca birlikte yaşadıkları, barış, huzur ve insanlık gördükleri Türk Milleti'ni "içten hançerlemek" istediler, açıkça düşmanla işbirliği yaptılar, ihanet ettiler. Bununla beraber, Türk Milleti, en zayıf ve perişan zamanında dâhi Allah'ın lütfü ile- muhteşem bir İstiklâl Savaşı verdi ve zafere ulaştı. Bu durumda, "dış düşmanlar" vatanımızı terkederken, onlara yardım eden "ihanet grupları" da, hiç ummadıkları zaferimizden sonra, mahcup ve zelîl olarak Anadolu'yu bırakıp kaçtılar. Şimdi, Anadolumuz, şehir ve kırları ile, kara ve denizleri ile yüzde yüz, Müslüman Türk'ün "Anayurdu" olmuştur. 
"Türk" Soyadı Taşıyan Yabancılar M. Necati Özfatura Türk asıllı ve Türk vatandaşı olmadıkları ve çoğu ise Türkiye'nin nerede olduğunu bile bilemedikleri halde dünyada (Türk ve İslam Dünyası dışında) 22 bin kişi (aile) "Türk" soyadını taşımaktadır.

    ABD'nin Utah eyaletinde yaşayan Prof. Dr. Toni Türk, 30 yıl önce "Turc" soyadının nereden geldiğini merak ederek, hayatını bunu bulmaya adadı. Çok sayıda ülkenin kütüphanelerini dolaştı. İnternette site açtı. Dünyanın muhtelif ülkelerinden (Türk ve İslam Dünyası dışında) bu siteye müracaat edenlerin sayısı 22 bine ulaştı. Toni Turc'a göre bu sayı çok daha fazladır sadece haberdar olup siteye müracaat edenlerin sayısı 22 bindir.

    Toni Turc gen haritası çıkaran bir siteyle anlaştı. Türk soyadı taşıyan 22 bin kişi DNA testi verilerini bu siteye gönderdi. Ve hepsinin DNA testleri ile Türklerin DNA verilerinin aynı olduğu görüldü.

    Turc soyadı taşıyan Amerikalıların ilk temsilcisinin 1718'de İrlanda'dan Boston'a göç eden Robert Turc olduğu ortaya çıktı. Toni Turc ise ceddinin Polonya'dan ABD'ye göç edenlere dayandığını tespit etti. Altın Ordu Rusya tarafından işgal edilip yakılınca çok sayıda Türk, Polonya'ya iltica etmişlerdir.

    Avrupa'da Turc soyadını taşıyanların kökeni ise onbirinci asra (esir düşen Selçuklu Türklerine) dayanmaktadır.

    Toni Turc'un kurduğu site "www.Turkgenealogy.com"dur. 22 bin kişinin kayıtları bu sitede mevcuttur. Turc soyadının isim babası ise Arnulph Turque'dir. Bu 22 bin kişi Türkçe bilmiyorlar. Türkiye'yi görmüş değiller. T.C. vatandaşı değiller ama soyadları Türk'tür.

    "Ben kimim?" diye 30 yıl araştırma yapan Prof. Dr. Tony Richard Turc. ABD Utah eyaletinde San Jean Bölgesi Federal Direktörüdür. 22 bin kişinin kökeni Selçuklu? çoğu ise Osmanlı Türklerine dayanıyor.

    Almanya'da Türk soyadı taşıyan Jacob de Türk (1609 tarihinde) Almanya'da görüldü. Türk soyadı Prusya'da (1683 tarihinde) görüldü. Fransızlara esir düşen Selçuklu Emiri Hayreddin Selahaddin'e Fransızlar şövalye unvanı verdiler, "le Türk" ve "de Türk" soyadı bu kişiden geliyor.

Ülkelerde soyadı "Türk" olanların sayısı:
Almanya: 8 bin 641
Amerika: 7 bin 858
İngiltere: 3 bin 543
Belçika: 322
Hollanda: 242
Fransa: 236
Polonya: 151
Macaristan: 108
Slovenya: 67
Kanada: 50
Avusturya: 16
Çek Cumhuriyeti: 13
İrlanda: 12
İsviçre:12
Hırvatistan: 10
Rusya: 8 İsrail: 7
Ukrayna: 6
İspanya: 5
Hindistan: 4
Güney Afrika: 4
Lüksemburg: 3
Norveç: 3
Avustralya: 3.
Toni Richard Turc 90 bin belge üzerinde çalışmış. Türk adınîan türemiş ad ve soyadl sınıflandırmış..
    Bazı ülkelerdeki dağılış ise şöyle:

Fransa: Turc, Turcq, Le turc, Le turque, Turquet, Turquin
İtalya: Turco, Turci, Turchio, Turcu, Del Turco, Turcheschi
Almanya: Turck, Turck, Thurch, Terkel*.
Polonya: Turek, Turecek, Turkovvski, Turktevvtez
Macaristan: Torok,Turk, Turkovich, Turkovvski
İskoçya: Mac Töre, McTurk
İrlanda: Turkington
Osmanlı Armasının Mânâsı Prof.Dr.Ekrem Buğra Ekinci Eski Türklerde armaya ongun veya damga denir. Her aşiretin bir ongunu; her beyin de hususî mühür makamında bir tuğrası vardır. Bu ongun, Avrupa Hunlarında kuş, Selçuklularda çift başlı kartaldır. Kayı boyunun damgası iki ok ve bir yaydır. Osmanlı'da ise:

Osmanlı armasında hilâlin içinde el-Müstenedü bi-Tevfîkâti'r-Rabbâniyye ed-Devletü'l-Aliyyeti'l-Osmâniyye (Rabbânî muvaffakiyetlere dayanan Yüce Osmanlı Devleti) yazılıdır. Armanın sağında kırmızı Türk bayrağı; solunda yeşil hilâfet sancağı yer alır. Bazı yeni tasvirlerde üç hilâl gözükmektedir. Halbuki orijinali ay-yıldızlıdır.

- Bayrakların ortasındaki eliptik şekil ve kavuk, "saltanat ve hilâfeti"
- Soldaki çiçekler, "müsamahayı"
- Soldaki terazi, "adaleti"
- Soldaki kitap, "Kur'an-ı kerimi"
- Sağ ve soldaki silahlar, "orduyu"
- Güneş, "devletin büyüklüğünü"
- Güneşin ortasındaki yeşil yuvarlak ve içindeki tuğra, "en büyük Müslüman Türk hanedanını"
- Tuğranın altındaki ay, "dünyadaki bütün Müslümanların hâmisi oluşunu"
- Madalyonların asılı olduğu aksam, "köklü Osmanlı kültürünü"
- En altta asılı madalyonlar, "çeşitli milletlerden Osmanlı halkını ifade eder"
Hıristiyan Aleminde Türk Hilalleri Mehmet Can Fordingbridge:İngiltere’nin Hamphire bölgesinde orman içerisinde bir kasaba. Yıl 1868. kasaba halkı ilk defa bir futbol takımı kuruyor; ancak bu takıma bir isim gerekmekte. Aynı tarihlerde Gazi Osman Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu Plevne’de yaptığı muhteşem savunma dilden dile dolaşmaktadır.  Plevne savunması dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Fordingbridge kasabasında da merak ve heyecanla takip edilmektedir. Fordingbridge futbol takımının rakipleri arasında ortaya koyduğu savunma ağırlıklı futbol, Osmanlı Ordusunun dünya tarihine geçen “Plevne Savunması”na benzetildiği için taraftarlar takımlarına “ Come On Turks” (haydi Türkler) ve “ Live long Turks” ( çok yaşayın Türkler) tezahuratları ile destek verince takımın adı da kendiliğinden ortaya çıkıyor…. Bütün futbolcuları İngiliz olan takımın adı da “Fordingbridge Turks” oluyor.Türklerden habersiz Türk adını alan ve “Türk bayrağını” takımının adı yapan 142 yıllık “Fordingbridge Turks” kulübü her yıl kuruluş yıl dönümünü törenlerle kutluyor. Ay- yıldızlı Türk bayrağı bu İngiliz kasabasında elden ele dolaşıyor. Ve her hafta sonu yapılan maçlarda taraftarlar yine 142 yıl öncesindeki gibi “ Haydi Türkler”, “ Savulun Türkler geliyor” tezahuratı ile takımlarına destek vermeye devam ediyor.

Faymonville: 

Belçika’nın Almanya sınırına yakın Arden dağları civarında Valonya bölgesinde bir köy... Dağ yolu ile bu köye giderken yol ağzında üç bayrak görülüyor: Belçika, Valonya ve Türk bayrakları…Köyün merkezinde bir kütüphane var. Kütüphane girişindeki mermer plaka üzerinde de Türk bayrağı mevcut. Bu köyde Türklere özel bir ilgi var. Köyün halkı aslında Türk olmadıkları halde asırlardır kendilerini “Türk” kabul edip, Türkler gibi giyiniyor, Türkler gibi yaşıyorlar. Hatta kurdukları futbol takımlarının adları bile Türk. Peki bu aidiyet duygusunun sebebi ne? Rivayete göre bu köyün sakinleri 17. ve 18. asırlarda Türklere karşı toplanan haçlı ordusuna asker vermeyi kabul etmemişler. Bunun üzerine çevredekiler onları “Türklerin dostu ve Hıristiyanların düşmanı” olarak bellemişler. Hoş, köylüler bu benzetmeden hiç de kocunmamış.II. Dünya Savaşı yıllarında Belçika’da Nazi orduları her yeri yağmalarken Türk bayrağını ve ay yıldızlı amblemleri gördükleri bu köye hiç dokunmadan geçip gitmişler. Bu köyde her sene yapılan festivallerde köylüler, Türk bayraklar ve elbiseleri törenlere iştirak ediyorlar. 

Drogheda:
İrlanda’nın bir liman şehri. Yıl 1845. İrlanda da patates mildiyösü hastalığı büyük bir salgın yapıyor. Ülkenin en önemli gıdası olan patates üretimi sıfıra düşüyor. Bir milyon kişi açlıktan ölüyor. İki milyon kişi ülkeden göç ediyor. Dönemin Osmanlı Padişahı Abdülmecid Han, bin Sterlin para ve beş gemi dolusu gıdayı İrlanda’ya gönderiyor. İngilizler gemileri Dublin limanına sokmuyor. Bunun üzerene gemiler yüklerini Drogheda limanına boşaltıyor. Bu sebeple Osmanlı’ya duyulan şükranın bir ifadesi olarak şehrin sembolü ay- yıldız oluyor.  İrlanda halkı eşine az rastlanan bu cömertliği asla unutmuyor ve bunun sonucunda Türk bayrağındaki hilal ve yıldız Drogheda futbol takımının da amblemi oluyor.Moena:İtalya’nın Manzori dağları eteğinde bir köy... “ la turchia” olarak biliniyor. Moena köylüleri Türkçe bilmiyor. Fakat kendilerini Türk olarak tanıtıyorlar. Bu köyün hikayesi de şöyle:II. Viyana kuşatması sonrası bir Osmanlı askeri İtalya’da bu köye sığınır. Ölmek üzere olan bu yeniçeri askeri köylüler tarafından tedavi edilir. İyileşince de köyden bir kız ile evlenir. Kasaba halkının “İl Turco”  adını verdiği asker o dönem dükalığının halktan istediği haksız vergilere karşı köyü ayaklandırır ve korur. Kendini ve Türk adetlerini bu yörenin insanlarına öyle sevdirir ki ölümünden sonra dahi bu Türk gelenekleri yaşatılır.  Halk ararsında kahraman ilan edilen Yeniçeri askerinin büstünün de bulunduğu Moena’ya “la turchia” adını verir.Bir Türk’e inanan ve asırlarca bunu koruyan Moenalılar, “ Moena’daki bizim Türkiyemizde doğduk” diyorlar. Hiçbiri Türkiye’ye gelmemiş. Sokaklarında İtalyan değil, Türk bayrakları dalgalanıyor. Her yıl Ağustos ayının ilk günü düzenlenen festivalde belediye başkanı dahil herkes Türk gibi giyiniyor, yeniçeri kıyafetli askerler ortalıkta dolaşıyor. Festivalde, topluluğun en yaşlısı “sultan” oluyor. “İl Turcihia”yı temsil ediyor. Yeniçeri askerinin büstünün de bulunduğu meydanda festival iki gün devam ediyor.Portsmouth:Araştırmacı-Yazar Oktan Keleş, İngiltere’nin Osmanlı devletinin son dönemlerinde kültürel ve sportif faaliyetleri bahane ederek istihbarat çalışması yaptığını, dönemin padişahı 2. Abdülhamid Han’ın da buna karşılık aynı yöntemle istihbarat çalışmaları için İngiltere Premier Lig’de bugün mücadele eden Portsmouth Kulübü’nü kurdurduğunu; Portsmouth Kulübü’nün bu yönünün bugüne kadar deşifre olmadığını belirterek, “Portsmouth Kulübü’nden Osmanlı yeterince faydalanmıştır. İngiltere bu ilişkiyi biz açıklayana kadar asla çözememiştir. Burada istihbarat sadece kulüp ile sınırlı değil, transferlerde de devam etmiştir” diyor. Keleş ayrıca Portsmouth Ay-Yıldızlı ambleminin aynısının Abdulhamid Han’ın  türbesinin duvarlarında bulunduğunu ifade ediyor.


İspanya:
İspanya’nın güney-doğusundaki Sax kasabasında 1920 yılında kurulan, kendilerine ‘Türkler’  (Los Turcos) ismini koyan ve zamanla büyüyen grup, yeniçeri elbiseli bir çikolata ambalajı ve bir kitapta gördükleri Osmanlı döneminin kıyafetlerinden esinlenip kostümler giyerek fes ve pelerinli kostümler yapmış. 

800’e yakın üyesi olan ‘Türkler’ grubu, Saxlıların Türkçe öğrenmeye başlamasına da vesile oldu.Türkiye’nin Madrid Büyükelçiliği tarafından 2007 yılında, tesadüfen tanınan Sax ve ‘Türkler’ grubu, bu yıl da bir Türk Büyükelçiyi misafir etti. Geçen yaz Türkiye’nin Madrid Büyükelçisi olarak tayin olan Ayşe Sinirlioğlu, ilk defa gördüğü festivalden çok etkilendiğini belirtip, gösterilen misafirperverlik için Saxlılara teşekkür etti. 

 
 
Irak Türk Edebiyatında Erbil Erşet Hürmüzlü Erbil, Kerkük şehrinin 96 km kuzeyindedir. 1950 yılından önce Erbil merkezinin nüfusunun çoğunu Türkler teşkil ediyordu. Erbil’de pek çok alim, edebiyatçı, şair ve devlet adamı yetişmiştir.Irak Türkleri edebiyatında yurt sevgisi, Türklerle meskûn bölgelere bağlılık göstermek, onlara hitap etmek suretiyle tecelli eder.Irak Türklerinin büyük şairlerinden olan Reşit Akif Hürmüzlü, Erbil'in acıklı durumunu gözönünde tutarak ona hitaben yazdığı manzumesinde Erbil'i güzel tavsif etmiştir:Ey aslı ulu, nesli necip, sevgili Erbil
Beş bin senedir hür yaşamış bilgili Erbil

Mısralarıyla başlayan bu manzumede Erbil'in tarihî değeri, şanlı mazisi, büyük bir yer almaktadır:Ey kalesi bir burc-i zafer, çölleri cennet
İskenderi, Daraları teshir eden ErbilMazileri parlak, şerefi yüksek olan yurt
Tarihi bütün şanla şerefle geçen Erbil

Ey bildiğini, ilmini, dünyaye tanıtmış
Ey herkese dost, milletleri kardeş bilen Erbil Şair, Erbil'in yetiştirdiği kıymetli kimselere işaret etmiş, Erbil şehrinin eskiden Türk kültürü üzerindeki büyük tesirinden bahsetmiştir:Şiirin, edebin mavtınısın işte Garibî
Şiiriyle bütün ülkeyi nurlandıran Erbil Ustadi sehi "Yakup ağa" şiir ile meşhur
"Razzak ağa"ya mulhim-i eş-ar olan Erbil Bütün bu kıymetleri hatırlattıktan sonra şair, Erbil şehrinin bugünkü durumunu, şehrin Türklüğünü imha etmek için yapılan teşebbüsleri açığa vurarak, bunu edebî bir tarzla kaleme alıyor:Zengin lügatin her tarafa nur saçıyorken
Birden bire inkârine de yeltenen ErbilTarih sana bir safha-i nur açmış iken sen
Yüz dönderiyorsun, bizi inkâr eden ErbilVe Erbil'in eskiden beri bir Türk diyarı olduğunu söylüyor:Selçukların ahfadısın ey himmeti âli
İnsanlığa hizmetle, atılan, parlayan ErbilHaktır seni tan etse, itap eylese yaran
Gonca gibi aslın unutup sormayan ErbilBir taki zaferdir duruyor kabr-i Muzaffer*
Nisyanda bırakma O "Emir"i uyan ErbilGel ver elini, birleşelim, kardeşinim ben
Mihnet günü bizden size gelmez ziyan ErbilHür yaşamışsın daim, bunu ecdadına sor
Ey kanı temiz, kendisini er bilen Erbil

*Erbil Atabegliğinin meşhur Türk hükümdarı Muzafferüddîn Kökböri. Muzafferüddîn Kökböri Erbil’de kültür ve imar faaliyetlerinin yanısıra, sosyal yardım müesseseleri kurdu. Camiler, hankâhlar, medreseler ve hastaneler yaptırdı ve bunların masrafını karşılamak için vakıflar tahsis etti. Erbil surlarını tamir ettirdi. Çarşılar yaptırıp sokakları düzelttirerek, Erbil’i büyük bir şehir haline getirdi. Bir kültür ve sanat merkezi olan Erbil’de her yıl Resulullah Efendimizin doğum günü muhteşem merasimle kutlanırdı. Dört bir taraftan gelen âlimler, insanlara vaaz ve nasihat eder, mevlüt merasimlerine ayrı bir verirlerdi.

Kökböri haçlılarla bizzat savaşmasının yanında esir müslümanlarıda fidyesini vererek kurtarırdı yaptırdığı hastaneyi haftada 2 kere ziyaret eder hastaların muhtaç akrabalarına yiyecek gönderirdi. Bir dul hanımlar evi ile yetimhane yaptırdı. Annesiz süt çocuklarına süt anneleri tuttu.

Mavtın: vatan.
İtap: azarlama.
Tan: ayıplama, kınama.
Mulhim-i eş-ar: en güzel şiirleri ilham ettiren.
Fetih'ten Sonra İstanbul Nasıl Mamur Oldu? Prof. Dr. M. Halil Yivanç Bazı Kiliseler Cami'ye Çevrildi Fatih Sultan Muhammed Han elli üç gün süren muhasaradan sonra İstanbul'u almıştı. Türkler Hıristiyanlardan aldıkları bütün memleketlerde eski İslâm geleneklerine göre hareket ederdi. Eğer şehir harp ile alınmışsa o şehrin Katedrali Camiye çevrilirdi.
Sulh yolu ile alınan şehirlerde İslâmlarla Hıristiyanlar aralarında anlaşırlar, kiliselerin bazılarını Camiye tahvil ederlerdi. Çünkü, İslâm dinine nazaran Allah ibadetine tahsis edilen bir mabedi harap etmek, tahkir etmek veya başka bir işde kullanmak en büyük günahtı. Bunun için Allah evi yine Allah evi olarak kullanılırdı.

Bu geleneğe dayanarak Türkler başta Ayasofya olmak üzere birçok kiliseleri camiye çevirmişlerdi. Küçük Ayasofya Camii, kariye Camii, Fethiye Camii, Gül Camii, Aksaray kilise Camii, Zeyrek'de iki tane Kilise Camii, Vefa'daki kilise Camii ve Şehzadebaşı'ndaki Kilise Camii bunlar arasındaydı.
Anadolu'dan Türkler yerleştirildi

Fatih Sultan Muhammed Han şehri Türklerle iskân etmek ve dolayısıyla İstanbul’u bir İslâm beldesi yapmak istiyordu. Bunun için her taraftan ahali nakledildi, İstanbul’un ilk ahalisini Bursa, Bolu ve Balıkesir mıntıkasından gelen halk teşkil etmiştir.

Bursa ve Bursa havalisinin asil ve büyük aileleri evlerini İstanbul'a nakle başlamışlardı. Gelenler arasında Veliyüddin Zadeler, Fenârî Zadeler ve Candarlı Zadeler başta bulunuyordu.Dünyanın en mes'ut insanları sayılması lâzım gelen, elli üç günlük İstanbul muhasarasını seyreden Üsküdar Türklerinin mühim bir kısmı da İstanbul'a geçmişlerdi.

Bundan sonra Anadolu'nun muhtelif yerlerinden İstanbul'a halk gelmeye başlamıştı. Bunlar iskân edildikleri yerlere ekseriya geldikleri yerlerin isimlerini vermişlerdir.Cide'den gelenler Cide Mahallesini, Konya Çarşambasından gelenler Çarşamba semtini, Karamandan gelenler Karaman Mahallesini ve Aksaray'dan gelenler de Aksaray semtini meydana getirmişlerdir.

Keza, Antalya, Akseki, Elmalı ve Manavgat tarafından da ahali gelmişti. Bunlardan esnaflık ve daha ziyade meyvecilik yaparlardı. Meyvecilerin en mühimleri Manavgatlı oldukları için bunlara Manav denmiştir.

İlk İmar Edilen Semt Fatih

İstanbul'da ilk imar edilen semt, Fatih semtidir. Sebebi de Fatih Sultan Muhammed Han'ın kendi camiini orada yaptırmış olmasıdır. Eskiden beri İstanbul Patriklerinin ikametgâhı olan Havariyun Kilisesi, fetihten sonra, Camiye çevrilmişti. Fatih Sultan Muhammed bu camiyi yıktırıp yerine kendi camiini inşa ettirmiştir.

Bu cami yapıldıktan sonra etrafını Medrese, han, Hamam ve çarşı ile süslediler. İstanbul'a gelen Müslümanlar da bu camiin etrafına yavaş yerleşmeye başladılar. Medresesi, hanı, hamamı ve çarşısı halkın ihtiyaçlarını karşılamağa kâfi geliyordu. Bu şekilde Müslüman Fatih semti doğmuş ve genişlemeğe başlamıştı. Daha sonra Fatih Sultan Muhammed Han Camiye çevrilen Ayasofya’nın yanında bir medrese inşa ettirmiştir. Bu medrese akli ilimlere, bilhassa Riyaziyet tedrisine, tahsis edilmişti.
Şehrin diğer kısımlarını da imar etmek için boş mıntıkaları Vezirlerine tahsis etti. İstanbul'un imarında büyük hisseleri bulunan bu vezirler kendilerine tahsis edilen yerlerde faaliyete geçmişlerdir.

Bunlardan Mahmut Paşa kendisine verilen semtte hayratını yani Camisini, medresesini ve hamamını inşa ettirmişti. Bu yapılanlara varidat temin etmek için de Mahmut Paşa çarşısını yaptırıp, vakfetmişti.

Gedik Ahmet Paşa kendi adını taşıyan semtte imaretini husule getirdi.Nişancı Paşa bu günkü Nişancı semtinde bir cami yaptırdı.Vezir Rum Mehmet Paşa Üsküdar'da bir medrese ve bir imaret inşa ettirdi.Diğer ulema da ayni şekilde cami ve medreseler yaptırarak kendi adlarına mahalleler ve semtler meydana getirdiler. Molla Zeyrek, Hızır Çelebi ve Molla Gürânî semtleri bu şekilde meydana gelmiştir. Bu meyanda Hazreti Halid bin Eyyub el Ensarî'nin mezarı bulunmuş ve Eyüb'deki türbesi inşa ettirilmiştir.

Görülüyor ki İstanbul'un büyük ve mühim semtlerinden olan Mahmutpaşa, Gedikpaşa, Molla Gürani ve Zeyrek gibi yerler o zamanın paşaları ve uleması tarafından kurulmuştur. Buralar zaman geçtikçe genişlemiş ve bu günkü duruma gelmiştir.

Mahmutpaşa gibi İstanbul'un ticarî hayatında mühim bir yer işgal eden çok hareketli bir semt Fatih sultan Muhammed devrinin hediyesidir.

Sultan II. Bayazıt İmar ile Birlikte İlme de Büyük Önem Verdi

Sultan II. Beyazıt zamanında da şehirde büyük imar hareketleri olmuştur. Padişahın belli başlı en büyük eseri Beyazıt Camii, hamamı, medresesi, kütüphanesi ve imaretidir. Hamamı, medresesi, kütüphanesi ve imaretidir. Bunların masraflarını karşılamak ve varidat temin etmek için de Kapalı Çarşıyı inşa ettirmiştir. Beyazıt camiinin en büyük vakfı Mora'da Koron ve Modon şehirlerinde te'sis edilmiştir.

Sultan ikinci Beyazıt, aynı zamanda, İstanbul'u bir ilim merkezi yapmaya çalışmıştı. Bunun için de her diyardan bilhassa İran’dan, Türkistan’dan, Mısırdan ve Suriye'den âlimler davet etti. Birçok kitaplar getirterek onları tercüme ettirdi. Nitekim Beyazıt meydanındaki şimdiki Belediye Kütüphanesinin olduğu Beyazıt Medresesi İstanbul'un en yüksek medresesi idi. Şeyhülislâmlar buranın tabiî müderrisi addolunurdu.

Sultan ikinci Beyazıt'ın Vezirleri de İstanbul'da çok eserler yaptırmışlar ve şehrin imârına büyük hizmetlerde bulunmuşlardı.

Bunlardan birisi Vezir-i Azam Davud Paşadır. Bu gün kendi ismiyle yadedilen semtte Cami, medrese ve mescit yaptırmıştır.Mesih Paşa keza kendi semtinde cami ve medrese yaptırmıştır.Hadım Ali Paşa, Divan yolundaki Camisini, medresesini, imaretini yaptırmış ve şehre su getirmiştir.İskender Paşa Galata Mevlevi hanesini ve İstanbul tarafından da bir mescit yapmıştır.Derviş Mustafa Paşa bir mescit, bir hamam, bir tekke yaptırmış ve şehre su getirmiştir.Vezir-i Azam Koca Mustafa Paşa kendi semtindeki Camiyi, medreseyi ve imareti inşa ettirdi.Mahmut paşa çarşısından sonra Kapalı çarşının yapılması İstanbul'u ikinci büyük Pazar yerine kavuşturdu.Yine, Sultan ikinci Beyazıt devrinin en mühim eserlerinden biri de Beyazıt hamamıdır. Beyazıt Camiinin inşaası sırasında işçiler, her sabah bu hamamda yıkanır, işe ondan sonra başlarlardı.
En Büyük Faaliyet Kanuni Devrinde

Kanuni Sultan Süleyman evvelâ Şehzade Mehmet'in hatırasına izafeten Şehzadebaşı'ndaki Şehzade Mehmet'in hatırasına izafeten Şehzadebaşı'ndaki Şehzade Camiini yaptırdı. Sonra da ölen diğer Şehzadesi Cihangir için Cihangir Camiini inşa ettirdi. Bu suretle Cihangir semti bir İslâm Mahallesi olmaya başlamıştı.

Büyük Padişah kanuni Sultan Süleyman babası Yavuz Sultan Selim'in hatırasına hürmeten Sultan selim Camiini, medresesini ve türbesini yaptırmıştır. Bu imaratın etrafında da Sultan Selim semti meydana gelmiştir. Bundan sonra Sultanahmet meydanındaki sadrazam İbrahim Paşam sarayı yapılmıştır, Padişah ekseriya bu saraya gelir kendisi için yapılmış olan yerde merasimleri ve düğünleri seyrederdi.

Kanuni Sultan Süleyman asıl en büyük imarı Süleymaniye Camii, medrese, hamam ve etrafındaki muazzam teşkilâttır. Buranın alt tarafına çarşılar yapılmış ve muhtelif mahalleler meydana gelmiştir.
Buralara, ispanyadan gelen Müslüman muhacirler iskân ettirilmişti. Bu Arap muhacirler, etrafı uçurumlara muhat olan Süleymaniye manzumesini bir kale addediyorlardı. Bu sebeple de kendi oturdukları yere "Tahtel Kale" yani kale altı diyorlardı. Sonraları bu söz halkın ağzında Tahtakale gibi gülünç bir şekil almıştır. Zira malûmdur ki tahtadan kale olmaz.
Bundan başka ispanya'dan gelen bu Arapların Arapçaları gayet bozuktu ve Lâtin aksanıyla konuşuyorlardı. Bunun içindir ki, bozuk Arapça'ya Tahtakale Arapçası demek moda olmuştu, işte Süleymaniye ve Tahtakale semtleri bu suretle meydana gelmişti.
Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı ve Rüstem Paşanın zevcesi olan Mihrimah Sultan Edirnekapı'daki zevcesi olan Mihrimah Sultan Camiini ve medresesini yaptırdı.Haseki Hürrem Sultan da Haseki hastanesini ve imaretini yaptı.Kanuni devrinin vezirlerine gelince, hemen hepsi de eserler yaptırmışlardı.Meşhur vezir Kasım Paşa kendi adıyla anılan semtte hayratını yaptırdı.Hüsrev Paşa Sarıgüzelde, Ayazpaşa Ayazpaşa semtinde,Rüstem Paşa kendi semtindeki Camii ve medreseyi yaptırmıştır.Sadrazam Ahmet Paşa biri Dizdariye'de ve diğeri Azapkapı'da iki cami yaptırmıştır.Bu vezirlerin bir kısmı da Üsküdar tarafında binalar yaptırmıştır.

Bursa Büyükşehir Belediyesi'nden Tarihî Bir Hizmet Ömer Ceyhun
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, başkan seçildikten sonra şehirde yıkılmış, yakılmış, harabeye dönmüş veya satılmış pek çok Osmanlı eserini restore ettirerek gün yüzüne çıkardı. Böylece tarihî Bursa şehrine tarihî bir hizmet yaptı. Bilindiği gibi Osmanlı coğrafyasında en fazla tarihî mezarlık ve hazire İstanbul’da sonra Bursa’da bulunmaktadır.  Ne yazık ki, devrin hükümetleri tarafından 1930-1950 yıllarında cami, türbe ve tekkelerin yanında bulunan ecdad yadigârı hazirelerin (mezarlık) her biri birer sanat şaheseri olan mezar taşları büyük bir tahribata uğradı. Bazı hazirelerin arsaları dahi satıldı.  Hazirelerden günümüze kadar gelebilen bütün mezar taşları Dr. Bedri Mermutlu ve Dr. Hasan Basri Öcalan tarafından teker teker, çok dikkatli bir şekilde incelenerek üzerindeki yazılar okundu, resimleri çekildi. Hazirede olduğu halde mezar taşları kaybolan kimselerin isimleri de kaydedildi. Hazirelerin bulunduğu mahallelerin haritaları da ilave edilerek büyük boy 620 sayfalık muhteşem bir eser hazırlandı. Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından basılan bu eserle, ecdada olan vefa borcu bir nebze yerine getirildi. Aşağıda bu kitabın giriş kısmından bazı bölümlerin bir özetini okuyacaksınız." Editör ------------ Bursa’da 153 civarında hazire tespit edilmiş ise de ne yazık ki, bunların üçte birinden çoğu zamanımıza ulaşamadan yok olmuştur. Var olanların birçoğunda ise taşlar kırık veya çoğunlukla kayıptır. Bu çalışmada mevcut taşlar temizlendikten ve toprak altındakiler çıkarıldıktan sonra tek tek numaralandırılarak incelenmiştir. 1930'lu yıllarda mezarlık sahalarını park alanları haline getirme ve yeni hizmet binaları yapma teşebbüslerinin başlıca gerekçesi, eski mezarlık ve hazirelerin halk sağlığını tehdit eden çirkin mekânlar olduğu görüşüdür. Resmi ifadeyle, "gün geçtikçe daha ziyade tebarüz eden mecburiyetler dolayısıyla mezarlıklar daha uzak mesafelere kaldırılarak, şehir içindeki mevkileri daha mühim binalara tahsis olunmuştur". Tarihî mezarları tahrip etmenin neticesinde, tarihî değeriyle birlikte her biri eşsiz birer sanat değeri taşıyan taşların yerine şekilsiz, zevksiz ve üslupsuz beton plakalar halindeki çirkinlikler getirmiştir. Yüzlerce yıldan beri tekâmül ederek gelen mezar taşı üslubu ve sanatı katledilmiştir. Bugünkü mezarlarımız için böyle bir sanat alanından söz bile edilemez. Batıdaki heykel sanatının karşılığı olarak taşa ve mermere işlenen fonksiyonel estetik, tarihî mezar taşlarımızda yüz binlerce örneğiyle dünyanın belki de en zengin koleksiyonunu teşkil ederken bunları yok eden iradeden hiç kimse hesap bile sormamıştır. Tam tersine, o yıllarda, bu tahribattan rahatsızlık duyanlardan hesap sorulmuştur. Eski mezarlık alanlarının çirkinliğinin hangi yeni güzellik unsuruyla değiştirildiğini görmek bir yana, yeni definler yapılmadıktan sonra hazirelerin sağlığı nasıl tehdit edeceği anlaşılabilecek bir gerekçe olmaktan uzaktır. Sonuçta eski mezar alanlarına alternatif olacak bir şehir estetiği elde edilemediği gibi, olan, ancak eski mezarlıklara ve onları süsleyen taşlara oldu. Yok edilen mezarlıkların taşlan başka bir yerde kullanılmadığı durumlarda ise ya yeni açılan mezarlara kapak taşı yapılmış ve yahut üzerindeki yazılar tıraşlanarak tarihî taşlardan yeni mezar taşları yapılma cihetine gidilmiştir. Tarihî mezar taşlarının sanat tarihî ve sosyal tarih bakımından taşıdığı değer, paha biçilmezdir. Tarih, ülke olarak önümüze böyle bir kaynak biriktirip koymuştur. Süsleme sanatının muhtelif örnekleri taşa en iyi şekilde kazınmıştır. Hat sanatının ilginç örnekleri üzerinde çalışmak isteyenler için de mezar taşlarımız oldukça verimli kaynaklardır. Şahıslar hakkında en doğru kayıtlar mezar taşlarında Mezar taşları bir tür şahsi (CV - biyografi) örnekleridir. En kısa etiketle, Akbıyık Sultan Haziresindeki "Hazihi merkadü'l-merhum Mehmed Ağa ibn Ahmed, nevvera merkadeh, 1058" şeklindeki tanıtımların yanında, Ali Paşa Camii Haziresinde Necibe Hanım'a yahut Mevlevihane Haziresindeki Ali Baba'ya ait taşlarda olduğu gibi bazı mezar taşlarında kişinin tanıtılması konusunda oldukça fazla bilgi verilmektedir. Aile ferdlerinin tespit edilebildiği bir hazire örneği Nakkaş Ali Haziresidir. Lâmii Çelebi'nin mensup olduğu bu köklü ailenin ferdlerinin defnedilmiş olduğu hazirede hâlâ taşlar mevcut olmakla birlikte epeyce bir kısmının da yok edildiğine şüphe yoktur. Hazirenin bakımsız ve perişan vaziyeti, mevcut taşların bile ancak tesadüfle orada kaldığını düşündürecek kadar ümit kırıcıdır. Bursa'nın ilmiye sınıfına nesiller boyu eleman yetiştirmiş olan Nizamzadelerin Setâmi Ali Efendi Haziresindeki mezarları da benzer durumda bir aile mezarlığı özelliği göstermektedir. Arabşâh ailesine mensup ferdlerin Kuzgunluk'taki mezarları sonradan yok olmakla birlikte, hiç olmasa bazı taşlarının Muradiye bahçesine ve Yeşil'deki Türk-İslâm Eserleri Müzesi'ne taşınarak korunduğu anlaşılmaktadır. Korunan bu taşları yok olmaktan kurtaran şans, son derece ihtişamlı ve sanatlı taşlar olmalarıdır; daha mütevazı taşlar, kime ait olursa olsun, onlar kadar şanslı olmamıştır. Aile tarihîyle ilgili araştırmalar için, taşlarını koruyan mezarlıkların ve özellikle hazirelerin verimli çevreler olduğu söylenebilir. Sanat ve Kültür Vesikası Mezar taşı kitabelerinin İslam harfleriyle yazılmış olması uzun ifadelerin taşlarda yer almasını kolaylaştıran en önemli unsurdur. İslam harfleriyle yazılmış aynı miktarda bir ifadeyi aynı boyuttaki bir taşa Latin harfleriyle sığdırmak mümkün olmadığı gibi, estetik de değildir. Hattatların ve taş hakkâklarının mezar taşları üzerinde bütün hünerleriyle çalıştıklarını görmek kabildir. Sanat değerinden dolayı duvarlara asılan hat tablolarından daha canlı levhalar mezar taşı kitabelerinde yüzlerle, binlerle örneğiyle her adımda karşımıza çıkabilmektedir. Bu taşlar tarihî kıyafetlerimiz için vazgeçilmez en doğru örnekler olduğuna şüphe yoktur. Her devrin, her statünün, her mesleğin ve her mensubiyetin başlık kıyafeti taşlarda açıkça görülebilir. Ayrıca plastik sanat eseri olarak mezar taşları, kendi devrine ait mezar taşları, dil, sembol, süsleme, yazı karakteri, boyut ve malzemeyi değiştirmeden, yenilemeden ve bozmadan yüzyıllar boyu korumuştur. Bu yönüyle mezar taşları çok sadık tarih ve sanat vesikaları olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’de Yapılan Bir Kısım Tahribat Haziresinde iki binin üzerinde tarihî mezar taşı bulunan Beşiktaş'taki Yahya Efendi Dergâhı resmi makamlar tarafından 1940'lı yıllarda 3200 TL bedelle satılığa çıkarılmışken bu emsalsiz hazireyi benzer yerlerin akıbetine uğramaktan kurtaran, orayı satın alacak kimsenin çıkmaması olmuştur. Aksi takdirde Yahya Efendi haziresinin her biri bir sanat şaheseri olan taşları da herhalde ya bir taş ardiyesine gidecek veya mezarlığın yerinde yapılacak binanın temelinde ve ihata duvarında kullanılacaktı. Benzer davranışlarla Türkiye'nin hemen her şehrinde karşılaşmak mümkündür. Edirne'de Kız Lisesinin bahçe duvarı bütünüyle, kırılıp parçalanmış mezar taşlarıyla yapılmıştır. Tarihî mezarlıklarıyla tanınan Diyarbakır'da da benzer talihsizlikler yaşanmıştır. Şehri çevreleyen tarihî surlarda yer alan kapılardan Dağkapısı ve Urfa Kapısının dışında bulunan geniş mezarlık alanları 1930'lu yılların ortalarında yok edildikten sonra buralardan elde edilen mezar taşları daha sonra yenilenen şehir kanalizasyonu inşaatında kullanılarak yok edilmiştir. Diyarbakır surlarının dört yöne açılan dört kapısının dışı 1930'lu yıllara kadar tamamen mezarlık olduğu halde günümüzde bütün bu mezarlık varlığından geriye sadece 3-4 mezar taşı kalmıştır. İzmir Çeşme'de kale altındaki tarihî mezarlık ortadan kaldırılırken sözde kurtarılan taşların bir kısmı halen kullanılan yeni mezarlığa yığınlar halinde atılmış, bir kısmı da mezarlıkta yol taşı olarak kullanılmıştır. Bursa’daki  Tahribat -Maksem'de Abdülmümin Dergâhı ve haziresinin,
-Hoca Taşkın Mescidi karşısındaki Bayezid Paşa Medresesi ve haziresinin,
-Karaağaç mahallesindeki Eyüp Efendi Dergâhı ve haziresinin,
-Hindîler Dergâhı ve haziresinin arsaları vakıflar tarafından satılmış;
-Ahmed Baba Dergâhı ve haziresinin yeri Vakıflar tarafından banka binası,
-Moralı Dergâhı ve haziresinin yeri Ticaret Lisesi binası,
-Ahmed Gazzî Dergâhı ve haziresinin yeri Süleyman Çelebi İlköğretim Okulu ve Lisesi,
-Kalenderhane haziresinin yeri Osman Gazi İlköğretim Okulunun bahçesi,
-Hoca İlyaszâde haziresinin yeri Hoca ilyas ilköğretim Okulunun bahçesi ve Öğretmenevi,
-Mevlevi Dergâhının yeri Belediyeye ait su deposu,
-Mısrî Dergâhı ve haziresinin yeri PTT binası,
-Ramazan Baba Dergâhı ve haziresinin yeri Işıklar Askeri Lisesi ek binası olarak hizmet vermeye başlamıştır.
-Elmalık Mescidi ve haziresinin yeri ile Kaygulu Dergâhı ve haziresinin yeri ise mesken olarak kullanılan örnekler arasındadır.  Deveciler Mezarlığının 1945 yılında yok edilişinin tanıklarından biri olan Kâmil Kepecioğlu bu katliamın tasvirini şu çarpıcı cümleyle dile getirmektedir: "Çocuk bahçesi ve Sanat Okulu kazıları sırasında kat kat lahitler. kemikler, kafatasları, kırık kitabelerin yüz üstü hallerini gördüm". Bursa'da Zeyniler Camii çevresinde teşekkül eden Zeyniler Mezarlığı, Bursa tarihçilerinin ifadesiyle, Londra'daki West Minister Kilisesinin mezarlığı gibi, XIV. yüzyıldan beri Bursa'nın seçkin bilgi, sanat, din ve kültür adamlarının gömüldüğü, örneği zor bulunabilen bir tarih müzesi olduğu halde, bu mezarlıkta bulunan 1400 mezar taşından geriye şimdi sadece bir harabe kalmıştır. Mahallede yaşayan yaşlıların ifadelerine göre 1935 yılı civarında devlet görevlisi olduğu anlaşılan bir kişinin nezaretinde buradan kırk at arabası dolusu taş taşınarak götürülmüştür. Kırk araba dolusu taşın nereye götürüldüğü hakkında bir kayıt elimizde olmamakla birlikte, en iyi niyetle, bu taşların müzede koruma altına alınmak üzere taşındığı düşünülebilir. Ancak müzedeki taş mevcudiyeti Zeyniler'den giden bu miktarı karşılamaktan uzak olduğu gibi, zaten tabii bir müze halindeki mezarlığın bozulmasında nasıl bir yarar gözetildiğini anlamak kolay değildir. Taşların bir kısmı müzeye nakledilirken, müzeye nakledilenler dışındaki taşların kendi haline terk edilerek gözden çıkarıldığı anlaşılmaktadır; nitekim neticenin böyle olduğunu Zeynilerdeki perişanlık ispat etmektedir.
Anadolu-Filistin Nere; Birmanya (Myanmar) Nere ?.. Dr. Emel Esin Osmanlı Esirlerine İngiliz Zulmü Birinci Cihan Harbinde yedi cephede düşmanla kahramanca savaşan Osmanlı askerlerinin pek çoğu şehid olmuştu. Esir düşen bir kısım Osmanlı askerlerini de Ruslar Sibirya’ya, İngilizler uzak - doğu’ya kadar götürmüşlerdi. Buralardan ve diğer esir kamplarından kurtularak on – onbeş sene sonra vatanlarına, ailelerine kavuşanlar yanında, binlercesi de bu uzak diyarlarda zor iklim ve tabiat şartlarından ve muhtelif hastalıklarından dolayı şehid olmuşlardı. İngilizler Birinci Cihan Savaş esnasında 1916 yılında Filistin Cephesinde esir aldıkları 12 bin Türk askerini Hindistan’nın doğusundaki Birmanya’ya sevk etmişlerdi. Araştırmacı yazar Dr. Emel Esin, Birmanya’daki Türk şehitliklerinin yerini tespit etmek için yaptıkları çalışma ile ilgili olarak özetle şöyle diyor: Editör
 
.................

  1964 yılında zevcim Seyfullah Esin Hindistan ve çevresindeki memleketlerde, Türkiye’yi temsil ediyordu. Bu memleketler arasında bulunan Birmanya’ya itimâdnâmesini (güven mektubu) vermesi münasebetiyle, ben’de Ocak 1964’de Birmanya’yı ziyaret ettim. Ocak 1964'te Birmanya Cumhurbaşkanına itimâdnâmesini takdim eden Seyfullah'ın, bu memlekette bir hazin vazifesi de vardı: Türk şehidliklerinin yerini tesbit etmek.    1916 yılında, Filistin cephesinde İngilizlere esir düşen onikibin kadar Türk, Birmanya'ya getirilmiş ve binden fazlası esarette ölmüştü. Yarım yüzyıl (şimdi 90 yıl) evvelki bu şehitliklerimizin yeri ancak tahmini olarak biliniyordu. Şehitliklerin yerleri tespit olunca, ilgili Türk makamları hazirelerin imarını ve âbideler yapılmasını istemekte idi. Şehitliklerin Yerini Tespitte Birmanya Hükümeti İsteksiz

  
Seyfullah, ilk önce, Birmanya Hükümetinin yardımını rica etti. Fakat, muharebeler, dahilî çarpışmalar olan ve kabilelerin o yıllarda bazan isyan halinde bulunduğu Şan ve Kaçin bölgelerindeki şehitlikler hakkında Birmanya Hükümetinin kati bilgisi yoktu. Üstelik, sümürgelikten yeni çıkan, evvelden İngiliz ve Japon askerî âbidelerinin bulunduğu Birmanya, topraklarında yeni yabancı âbideler yapılmasını artık istemiyordu.   Seyfullah, kendilerine, şehitlerimizin Birmanya’ya müstevli olarak değil, esir bulunarak geldiğini ve mazlum olarak öldüğünü söyledi. Yine de, başka memleketlere misâl teşkil edebilecek bir izini vermek istemediler.    Eğer şehidlerimizin kemiklerini Türkiye'ye taşırsak, bize yardımcı olacaklarını söylediler. Seyfullah bu durumu Dışişleri Bakanlığımıza bir taraftan bildirirken, diğer taraftan da, şehidliklerin yerini tesbit ve durumlarını tetkik ile neticeyi bağlı bulunduğu Bakanlığa bildirmek üzere araştırma yapmağa karar verdi. Rangoon Şehri Müslümanları İmdada Yetişti  O zaman, Rangoon Müslümanları, imdadına yetiştiler ve şehitliklerin yerlerini bildiklerini söylediler. Temas edebildiğimiz Birman Müslümanlarından öğrendiğimize göre, 1916 yılında Rangoon'a getirilen Türk esirleri muhtelif kamplara yerleştirilmiş. Başlıca kamp, Mandalay'ın yakınında Meiktila'da bulunuyordu. Burası, Onyedinci yüzyıldan beri Müslümanlarla meskûn bir yerdi. 1909 yılında Bengalli Müslümanlardan müteşekkil Doksanbirinci İngiliz Alayı için Meiktila kasabası güneyinde, bir de cami yapılmıştı. Bine yakın şehitimiz bu câmi'nin yanında medfûndur. 
 
  Meiktila'ın ve Mandalay'ın kuzeyinde, Kaçin eyaletinde bir diğer eski Müslüman ili olan Schwebo'da 100 kadar şehit varmış.   Meiktila Güneyinde, Irrawady nehri üstünde, Thayetmgo şehrinin Kuzey-batısında, Borstal Enstitüsü Çarşısı yanında bulunan bu kamptan bazı Türk esirleri kaçabilmiş. Müslüman aileler onları saklamış. Hatta Türk esirlerinden bir kaçı Birman hanımlarla evlenmişler. O havalide yaşayan torunları bazen açık renk gözlü imiş.

Esirler Çok Ağır İşlerde Çalıştırılmışlar

  Güney  Şan vilâyeti bölgesinde, Heho'ya 18 mil mesafede, Aungban kasabasında, Kalao-Thoyi Heho demiryolunu inşa ile vazifeli yirmi tane kadar Türk mühendisi ölerek oraya defnolunmuş. Türk esirlerine Thazi-Schwen yaung demiryolu ve şoseler ile kanallar da inşa ettirilmiş. Türklere, mühendislikten gayri, ağır işler de gördürülmüş, Meiktila’lı yaşlı bir zat olan Mustafa alışmadıkları ağır işlerden avuçları kanayan Türk esirlerini hatırlıyordu.

  Esaretten kaçtıkları için ceza olarak, ağır işlere çarptırılan ve mihnetten ölenlerden birinin mezarı Meitkila'nın 30 mil kadar güneyinde Kyaukse'dedir. Kyaukse Müslümanlarının anlattığına göre,   üç Türk Meiktila kampından kaçmışlar. Bir müddet, Cemal ve Biraderleri firmasının sahipleri olan Birmanyalı bir aile yanında Kyaukse'de saklanabilmişler, fakat İngilizler onları bulmuşlar. Esirlerden ikisinin akıbetinin ne olduğunu öğrenemedik. Üçüncüsü, Kyaukse civarındaki Sapaidun madeninde çalıştırılmış.

Efendi

  Kyaukse Müslümanları bu Türkün ismini hatırlayamadıkları veya bilmedikleri için, kendisinden "Efendi" diye bahsediyordu. "Efendi" bilhassa okumuş  kimselere  o devirde verilen lakaptı. "Efendi" maden işinin mihnetine dayanamamış ve 1915-1917 yılları arasında, tam hatırlanmayan bir tarihte, malaryadan Kyaukse Hastahanesinde ölmüş, İngiliz polisi Efendi'nin na'şını Kyaukse Müslümanlarına vermiş ve onlar İslâm usûlunde defnetmişler. Bize bunları anlatan ve mezara götüren, Kyaukse islâm Mektebi eski   müdürlerinden    Saya Mahmood, “Efendi" nin na'şını yıkayan Hacı Yunus adlı merhum Birman'ın oğlu idi.

  Türklerin çok sayıda ölümüne bir sebep de Birmanya'nın tropikal ikliminde o devirde salgın olan dizanteri ve malarya gibi hastalıklar olduğunu söylediler. Bir kaç Türk de, tayın ile doymayıp, makine yağı yiyerek zehirlenmişti.

Şehitliklere Yerli Müslümanlar Sahip Çıkmış

  Bir Şubat sabahı, fahrî konsolosumuzun torunu Davud Ahmed Ginwalla, Seyfullah ve ben, uçak ile Rangoon'un 600 km kadar kuzeyinde Mandalaya gittik. Bir taksi kiralayarak Mandalay'ın 130 km. kadar güneyinde ve takriben 21 enlem ve 96 boylam derecelerindeki Meiktila'ya ulaştık.

 Orada, Müslüman mezarlıklarını bir müddet araştırdıktan sonra Meiktila kasabasının güneyinde Bengal alayının Hind Timuroğullarının üslubunda olan câmii'ni bulabildik.. Câmii'in önünde, ikiyüz kadar Meiktila'lı Müslüman, geleceğimizi duyarak, beklemekte idi Başlarında, şehitlerin Meiktila'da geçirdiği yılları hatırlayan yaşlı Mustafa ve hayırsever müteahhit Ahmet duruyordu.

   Meiktila Müslümanları şehitliğin bakımını 1920 den 1944 yılma kadar deruhte etmiş ve bu vefakâr kimseler aralarında vazife taksimi yapmışlar. Ahmed gibi zenginler masraf etmiş, gençler elleriyle çalışmış. 1922 yılında şehitliğe bir duvar yapmışlar. Ancak 1944 yılında, İngilizler ile Japonlar arasında cereyan eden muharebelerde, Japonlar şehitliğimizde siperler kazmış, mezar taşlarını sedler yapmağa ve civardaki hava alanı inşaatı için kullanmışlar. Kalan taşlar da Müslüman olmayan köylüler tarafından çalınıyormuş. Câmi'in imamı ve Mustafa, gençlerin yardımı ile, bazı taşları cami avlusuna aldırmış.

Çok Hazin Bir Manzara

  Şehitlik hazîn bir manzara arz ediyordu. Çorak bir arazîde, ekserisi devrilmiş, dikenler ve çalılar altına gömülmüş, çoğu kırık, çimentodan mezar taşları yatıyordu. Her taş, bir kaide üzerine tesbit edilmiş takrîben 40 cm. kutrunda, çimentodan birer toparlak teşkil ediyordu. Toparlağın en üstünde, bir âyetten mülhem olan (Kuran-ı Kerim- XXV/58) ve Anadolu Türk mezarlarında çok rastlanan şu ibare vardı: "O yaşar ve ölümsüz olan O'dur"

  Hattat, şüphesiz ki Tüktü. İngilizce yazıları ise, Türkçe bilmiyen biri, muhtemelen bir yerli Müslüman, yazmış. Âyetin altında, solda türkçe, sağda ingilizce olarak, yukarıdan aşağıya, şehidin numarası, rütbesi, alayı, tabur numarası ve mîlâdî târih ile ölüm günü yazılmıştı. Kaide üzerinde de, şehidin doğum yeri ve bir numara daha vardı.

  Türkiye’ye döndüğümüz zaman, belki şehidlerin akrabasından bir kimse çıkar diye, bulabildiğim 86 taşın kırılmamış kısımdaki kayıtları yazdım. Gurbette ölen şehitlerin toprağından ve mezarların üstünde biten çalıların yaprağından da aldım.

  Bu yıkılmış mezar taşlarının hepsine müşterek gurbet ve hasret acısını ifade eden, kendisi de parçalanmış Türkçe yazılı bir çimento parçası da bulduk. Muhtemelen şehitliğin girişinde bulunuyordu ve esir bir Türk zabitinin eseriydi. Mezar taşlarındaki nesih hattan ayrı çok güzel bir rik’a yazılmıştı.  Kalan çimento parçasında, son devir Osmanlı uslûbunda yazılmış bir ibarenin kısımları okunuyordu.

                                            “ Eğil huşû ile, zâir!
                                               Bu bir hazire-i gam
                                               Kazâ-i Harb-i Umumide …
                                              …gömüldüler, ne hazîn !”
  Cami’in Birman imamı işaret etti ve şehitlere rahmet dilemek için eller açıldı. Birmanyalı imam Feth Suresini okumaya başlayınca 50 yıl (şimdi 90 yıl) evvel Türk kasabalarından, köylerinden, bu yatan askerler yola çıkarken okunan Feth Suresini uzak aksini sanki duyduk ve göz yaşlarımızı tutamadık.

   Birman müslümanlarınında başları yere doğru eğildi. Gurbet toprağında yatan şehitlerin toparlak mezar taşları, sanki birer insani bir yüz gibi, alında yazılı ayetin manasını ifade ediyordu: “ Yaşayan ve ölümsüz olana tevekkül kıl” (Kur’an-ı Kerim XXV/58)
 
  Mezar taşlarında isimleri ve memleketleri okunabilen şehitlerin birkaçı :
          
             İsim_____
      Er Hasan Mustafa
      Er Salih Mustafa
      Er Tevfık Eyüp
      Onbaşı Feyzi Hüseyin
      Er Hasan Mehmet
      Er Mehmet Ali
      Er Mehmet Mustafa
      Onbaşı Tevfık Halit
      Çvş. İbrahim Osman
      Er Mustafa Salih
      Er Mustafa Hüseyin
      Onbaşı Bekir Süleyman
      Er Mehmet Halil
      Er İsmail Durmuş
      ..........................
   _Memleketi_
 Afyonkarahisar
 Trabzon
 Çubuk
 Burgaz
 Adana
 Muğla
 Bursa
 Kastamonu
 İzmir
 Beypazarı
 İsparta
 Malatya
 Erzurum
 Konya
..........

Kaynak: Türk Kültürü
Selçuklu Türkler'inin İslâmiyete Büyük Hizmeti Doç. Dr. Ergin Ayan
Türk-İslam Tarihinin Dönüm Noktası: Halifeliğin Türklere Geçişi
S  elçuklu devletinin kuruluşuyla birlikte, ilk Selçuklu Sultanı olan Tuğrul Bey'in, Sünnî İslâmın hamisi olarak sahneye çıkışı, Müslüman Arap hâkimiyetinin çöküş devrine rastlamaktadır. Gerçekten de X. asrın ortalarında İslâm âlemi perişan bir vaziyete düşmüştür. Bizans imparatorlarının şiddetli karşı harekâtlarıyla Kıbrıs, Girit, Kilikya, Antakya, Ermenistan toprakları, Suriye ve Mezopotamya'daki bir çok yerler Araplardan geri alınmıştır.Bu istirdad harekatında Bizanslılar büyük ölçüde Şii-Sünnî çatışmasından istifade etmişlerdir. Dinî bakımdan zor durumdur. Çünkü, Irak ve Mısır'da Şiiliğe, diğer taraftan İspanya cephesinde durmadan ilerleyen Hristiyanlığa karşı kendini müdafaa etmek mecburiyetindedir.Siyasî bakımdan ümitsizdir, çünkü genel olarak duruma hâkim olabilecek bir hükümdar çıkmadığı gibi, siyasî güç muhtelif hükümdarlar elinde parçalanmıştır. Fakat bu bitkin ve çaresiz âlemin her iki kutbunda yeni kurtarıcılar sahneye çıkacaktır.Asya kıtasında, Şii Büveyhîleri Bağdâd'dan kovarak hanedana son veren Selçuklular, siyasî birliği yeniden kuracaklar ve batıda Murâbıtlar, aynı birliği bir süre için yeniden ihya edeceklerdir. İşte beş asır sürmüş olan Müslüman Arap hâkimiyetinden sonra, büyük fetihlerle sonuçlanan Türk-İslâm devri böyle açılmıştır.Açmış oldukları bu yeni devirde Selçukluların, kendilerinden önceki Türklerden farklı olarak uyguladıkları siyasetin esasları şöyle özetlenebilir:1. Daima, Ehl-i Sünnet mezhebinin çizgisinde Bağdâd Halifeliğini korumak,
2. İslâm dünyasındaki siyasî denge merkezlerini yerinde tesbit etmek,
3. Selçuklu hâkimiyeti karşısında rakip güçlerin oluşmasına fırsat vermemek,
4. Sünnî halife ile işbirliği içerisinde olmak.Tuğrul Bey Samimî bir dindardıSultan Tuğrul Bey'i Müslümanların himaye ve müdafaasına sevk eden sebeplerden en önemlisi şüphesiz onun samimi olan Sünnî dindarlığıydı. El-Hüseynî, bu hususu şöyle ifade etmektedir: "O çok şeci, halim, kerimdi ve tâate ve Cuma namazına mülazemet ederdi, riayetkârdı. Perşembe ve Pazartesi günleri oruç tutardı.”Bu mevzuda en önemli olan nokta, Tuğrul Bey'in bütün siyasî ve askerî gücünü, artık hiçbir kuvveti kalmayan Halifeliğin emrine vermiş olmasıdır. Will Durant, Türklerin İslâmiyet’in harice karşı zayıfladığı devirde yaptıkları işin büyüklüğünü şöyle ifade etmektedir: "İslâmiyet’e yeni bir Sünnîlik şevk ve gayreti getirdiler. İki asır sonra Moğolların yaptıkları gibi, zaptettiklerini yıkmadılar. Üstün bir medeniyeti çarçabuk benimsediler. Can çekişen bir devletin dağınık parçalarını birleştirip, yeni bir imparatorluk haline getirdiler ve Haçlı Seferleri dediğimiz uzun mücadeleye mukavemet imkânı ve hayatını devam ettirebilme kudretini verdiler.”Tuğrul Bey’e Bağdat’da Muhteşem MerasimAbbasî Halifeliğinin, İslâm dünyası üzerindeki cismânî hâkimiyet haklarıyla, selâhiyetlerini, resmî bir merasimle Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'e devretmesi, bilhassa 1055–1058 seneleri arasında cereyan eden münasebetlerle, bazı önemli olayların zarurî ve tabii bir neticesidir.Bu siyasî münasebetlerin ilk safhası, Tuğrul Bey'in, Halife El-Kaaim Biemrillah'a, İslâm dünyasındaki asilerle, yani Şii ve İsmâilî Fatımilere karşı harekete geçme teklifinde bulunmasıyla başlamıştır.Tuğrul Bey'in Bağdâd'a girmek istemesinin sebebi de, Halîfe'yi esaret altında tutan Şii Büveyhî devletine son vermektir. Zaten o sıralarda Selçuklular, Büveyhîlerin İran'daki arazisini zaptetmiş ve bu sülalenin son hükümdarı El-Melikü'l-Rahîm Hüsrev Fîrûz, Bağdâd'da ancak Emîrü'l-Ümerâ unvanıyla Hilâfet merkezindeki hâkimiyetini güçlükle sürdürebilmişti. İşte birçok batılı ve doğulu tarihçi, halifenin Tuğrul Bey'in teklifini, bu Şii esaretinden kurtulmak için kabul ettiği konusunda müttefiktir.Tuğrul Bey'in Bağdâd'a girmesi üzerine çıkan bazı karışıklıklardan mesul tutulmuş olan son Büveyhî hükümdarı Tuğrul Bey'in emriyle, 23 Aralık 1055'te tutuklanıp hapsedilmiş ve bu suretle Büveyhîlere son verilmiştir. Bununla beraber, bu çok önemli başarı, Mısır ve Suriye Fatımî belasını ortadan kaldırmış değildir.Tuğrul Bey, zorlu bir mücadele sonucunda, El-cezîre'nin kuzeyini Fatımî hâkimiyetinden kurtardıktan sonra, Sünnîliğin ve halifeliğin kurtarıcısı sıfatıyla yeniden Bağdâd'a girerken, muhteşem bir merasimle karşılanmıştır.Bu muhteşem kabul merasimi 10 Ocak 1058 senesinde cumartesi günü yapıldı.Bu hadiseyle birlikte İslam tarihi genel hâkimiyet bakımından iki devreye ayrılmıştır:  Birinci devir: Dört halifeyle başlayıp 1058’e kadar süren 421 sene süren Arap hâkimiyetidir.İkinci devir: 1058’den 1924 tarihinde Hilafetin kaldırılmasına kadar süren 860 senelik Türk hâkimiyeti devridir.Bu duruma göre Türk hâkimiyeti Arap hâkimiyetinden iki misli fazla devam etmiştir.Bu hadiseden itibaren İslam dünyası, başında dini reis olarak Halifen’in ve bir de Hilafet’in dünyevi hâkimiyetini devralmış olan Sultanü’l İslamın bulunduğu müşterek bir camia sayılmıştır.Bu vakıa Osmanlı hilafetine uzaktan bir işaret olmuştur. 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır Abbasilerinden halifeliği teslim almasıyla, Türkler hem dini hem dünyevi hâkimiyet haklarını birleştirmişlerdir.Bu bakımdan Selçuklularla başlayan Türk-Oğuz devri ikiye ayrılabilir:a)    İslamın başında 1058-1517 arası 459 yıllık dünyevi hâkimiyet devri,b)   1517-1924 arası 407 yıllık hem dini, hem dünyevi hâkimiyet devri.İlginç olan bir nokta şudur ki, birinci devrede Selçuklu İmparatorluğu yıkılmış ise de dünyevi hâkimiyet yine Türk kavimlerinin elinde kalmıştır.Tuğrul Bey’le birlikte, bütün İslam dünyası bir bütün olarak telakki edilmiştir. Nitekim Avrupalı Hristiyanların Haçlı Seferleri adı altında toplu olarak harekete geçmeleri, İslam dünyasını bir bütün olarak gördüklerinin delilidir.Dünyevi hakimiyet haklarına sahip olan Selçuk sultanları, sadece dahilde bütünlüğü sağlamak değil, harice kurdukları hudutları genişletmek görevini de üstlenmişlerdir. Onlar bu görevi hususen Anadolu’da yerine getirdiler.Kafkaslar ve Anadolu’daki İslam’ın kalıcı zaferi, gerçekte Selçukluların yerleşmesiyle meydana gelmiştir.Kaynak-Tarih ve Düşünce
Ahmet Cüzeyri(Cizreli) Hazretleri'nin Fatih Sultan Mehmed'e Duası Mehmet Can Ahmed Cüzeyri, evliyânın büyüklerindendir. 1480-1580 seneleri arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. Kabri, Şırnak'a bağlı Cizre'de Kırmızı Medresededir. Lakabı Nişânî'dir. Ahmed Cüzeyri hazretleri, ilim tahsîline, âlim ve fâzıl bir zât olan babası Muhammed Efendiden ders alarak başladı. Arabî ve Fârisîyi mükemmel bir şekilde öğrendi. Bundan sonra Diyarbakır, İmâdiye ve Hakkârî'de ilim tahsîl etti. Doğu Anadolu'nun pekçok şehir ve kasabalarını gezip gördü. Tahsîlini tamamlayarak Diyarbakır'da icâzet (diploma) aldı. Türkistanlı Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebelerinden feyz alarak tasavvufta Ahrâriyye yolunda kemâle erdi. Ahmed Cüzeyrî hazretleri ilâhî bir aşk ateşiyle yanmış ve şiirlerinde bunu dile getirmiştir. Halk arasında Şeyh Ahmed Cüzeyrî ve Molla Cüzeyrî ismiyle tanınıp çok sevildi. Bilhassa iki bin beytlik çok içli ve yanık bir tarzda yazdığı Dîvân'ı meşhûr oldu. Fatih Sultan Mehmed Han'a Duası Ahmet Cüzeyri Hazretleri Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul'un fethine dair de; "Ey Şehinşah-ı Muazzam!" diye başlayan bir kaside yazmıştır. Bu kasidede şöyle demektedir: Ey şehinşah-ı Muazzam! Allahü tealâ seni korusun.  "Sûre-i İnnâfetahnâ" senin rehberin olsun...  "Şeref Han'ın Kalesi" senin hududunun içinde olsun.  Güzel talihler ve güzel bahtlar senin olsun.  Felek senin lehine dönsün.  Acemin devlet adamları senin hizmetçilerin olsun. Bütün devletler senin işâretinle yönetilsin.  Bütün dünya senin bir kıvılcımınla aydınlansın...  Senin hükmün yalnız Tebriz ve Kürdistan'da kalmasın.  Horasan şahı gibi yüz şah senin hükmün altına girsin. Gerçi sen dört iklimde (Söğüt-Bursa-Edirne-İstanbul) saltanat tahtına geldin. Yedi iklimin pâdişâhları sana selâma dursun.  Sultanlığın çimeni senin bağın olsun.  Hakanlığın gülistanı senin gülzârın olsun.  Senin mükerrem emrine az bir karşı gelenler, değil kılıcın senin küçük bir keskin (hançerin) onun öldürülmesine yetsin.  Ne kadar devlet reisi varsa hepsi sana tâbi olsun.  Her akıllı olan kimse senin emrine uysun...  Her kimin kalbinde bir murâdı varsa, senin dergâhına başvursun.  Kim hatırlı birisine ricâda bulunmak isterse senin hatırına başvursun.  Her kim ki bu devlete cânı gönülden bağlı olmazsa şekâvet ehlinin (eşkıya) misâli senin kahrına uğrasın. ...Ömrün o kadar uzun olsun ki çok sâlik (evliya, rehber) ve mücedditler senin zamânından gelip geçsin.  Her kim ki sana cânı gönülden duâ etmezse, senin kaydınla bağlı olsun ve okunun hedefi olsun.  Mollanın kasdı ve duâsı cânu gönülden şudur ki, senin emrin altında ve hizmetkârın olsun... Kaynak: Evliyalar Ansiklopetisi
Türklerin Asaleti ve Hristiyan Fanatizmi William M. Pickthall William M. Pickthall (1875-1936) Türkiye’yi ve 1913 yıllarında ziyaret etmiş, ikinci ziyareti sırasında geçen olayları, intibalarını, görüşlerini “With The Turks in War Time” adlı eserinde anlatmış bir İngiliz yazarıdır. Aşağıdaki makale bu eserden alınmıştır.
Beyoğlu'nun mutlu küstahları
İstanbul'a vardığım ilk akşam, Beyoğlu caddesinde gezintiye çıktım. Her iki kaldırımda da modaya uygun giyinmiş, dünya zevklerini düşünen, Yunanistan ve Avrupa menşeli kalabalık, melon ve fötr şapkalı, kendi halinde dolaşan insanlar vardı. Geçerken gözüme ilişen her çehre, geçici zevklere kapılmış, hayvani ve kurnazcaydı. Parlak ışıklı eğlence yerlerinden çalgı sesleri geliyordu. Kapısında "skating" yazılı tiyatro ve eğlence yeri bana oldukça çok para kazanan bir yer gibi geldi. Beni iterek geçen, çoğu eğlence maksadıyla çıkmış bu insanlardı; halbuki o anda Osmanlı Devleti'nîn varlığını koruyabilmek için 30 mil kadar ötede savaşan Türkler vardı, hatta Çatalca'dan top sesleri geliyordu.
Acaba bu insanlar,  neye önem veriyordu? Onlar Hristiyan fakat Türkler Müslüman idiler. Hristiyanlar, Türkiye'nin yıkılmasını ve kim olursa olsun mutlaka Avrupalı bir kralın Türkiye'yi ele geçirmesini istiyordu. İşte onun için Hristiyanlar, acı içinde bulunan bu ülkede eğlencelerine devam ediyorlardı. Ne yazık ki, Türk kanunları onlara bu hürriyeti veriyordu. Mesela, Beyoğlu'nda; sırtlarında silahları, ikişer ikişer devriye gezen Türk polisleri onların güvenliğini sağlıyordu.
Bu Hristiyanlar, eğlencelerinden men edilip azarlanabilirlerdi. Tiyatroları, savaş bitinceye kadar kapatılabilirdi. Hayatları en ufak bir tehlike içinde bile değildi. Türk taassubu ve onların Hristiyanları katletme niyetlerinde olduklarına dair gazetelerimizi süsleyen söylentiler ise, bu umursamaz ve hür Hristiyanlar tarafından uyduruluyordu. Korktukları zaman yaltaklık eden bu iradesi zayıf tebaa, Avrupalı bir devletin ağır bastığını görünce küstahlaşıyor ve onu destekliyorlardı.

Güvenliklerinin Boğaz'daki savaş gemileri tarafından garanti edildiğini görünce öyle küstahlaştılar ki, terbiyesizliklerine Türklerden başka hiçbir millet tahammül edemezdi. İstanbul'da uzun süredir kalanlar, durumun böyle olduğunu bana anlatmışlardı. Zaten kendim de gözlerimle görüyordum.
Geçen kasım ayında Bulgar ordusunun Çatalca hattında ilerlediği sıralarda Hristiyan tebaanın güvenliğinin sağlanması için denizci askerler karaya çıkartılmıştı. Bu, Müslüman halk için tahrik edici bir hareketti ama yine de önem verip kızmadılar. Savaş sırasında İstanbul'daki tek düzensizlik ve gürültü, yabancı savaş gemilerinden inen sarhoş denizcilerin attıkları naralardı. 
Bulgarların Çatalca'ya ulaştıkları ve onu zapt edecekleri dedikodusu etrafa yayıldığı günlerde, İstanbul'da Yunan kiliselerine mensup bir lider ölmüştü. Cenaze töreni büyük bir tantana ile yapılırken, yolları tören iyi yapılsın diye Türk kıtaları tutmuştu. Belfast şehrinin Romen Katolik ordusu tarafından tehdit edildiğini farz etsek -Bu misal bana Kuzey İrlanda’dan henüz gelmiş bir İngiliz tarafından söylenmiştir- ve Belfast'ta Romen Katolik bir piskoposun o anda öldüğünü düşünsek, acaba cenaze törenine müsaade edilir miydi?
Yaralılara alay
Bir akşam İstiklal Caddesi'nde, otelime dönerken kaldırım kenarında iyi giyimli insanların sıralandığını Frenklerin neşe içinde güldüklerini ve anlamlı anlamlı göz kırptıklarını gördüm. Onları eğlendiren şeyin ne olduğunu anlamak için kafamı çevirince şunu gördüm;
Takriben üç yüz kadar yaralı Türk askeri, el ele birbirlerine destek olarak, ikişer ikişer başlan öne eğik, ayaklarını süzerek yürüyordu. İçlerinden biraz daha sağlıklı olanlarından birkaçı, diğerine moral vermeye çalışıyordu. Harpten ve yürümekten yorulmuş bu dürüst, hüzün dolu köylü yüzler, kaldırımda toplanmış iyi giyimli insanların alay ve gülüşlerine aldırış etmeden, sabır ve vakarla ilerliyordu. Acı çekmesini bilen ve milletlerin en efendilerinden olan Anadolu Türklerini Avrupalılar tanımamışlardı. Bu yüzden bu iyi yürekli insanlar, kendi sırtlarından geçinen Beyoğlu aristokratlarına göre yüz karasıydı. 
Yine günde beş defa Allah'a ibadet ettikleri için fanatiktiler. Çünkü onlar misyoner okullarına gitmemişlerdi, işte bunun için barbardılar. Vatanları için çarpışıp yaralı olarak dönen bu insanlara, kendi başkentlerinde gülünüyor ve durumlarıyla alay ediliyordu. Halbuki onlar, vatanlarına göz dikmiş sözüm ona medeni Hristiyanlara karşı vatanlarını korumaya çalışan insanlardı. Ve onları bu halde görmek, tam can damarlarına dokunmak, Hıristiyanlar için bir şaka, bir eğlence konusu olmuştu.
Bulgar mezalimi

Manastır'dan kaçan bir kadın, Hristiyanlık lehine iyi davranışmış gibi Balkan Hristiyanlarının zulmünü insanların çarmıha gerilerek öldürülmelerini, kısaca zulüm hikayelerini anlatıyordu. Zaten Hristiyanlardan da bu beklenirdi: 
Yakın komşumuzun bir yeğeni tımarhanede yatıyordu. Delirmesinin sebebi şuydu: 
"O ve iyi aileden gelme birkaç öğrenci savaşta hizmet etmek için gönüllü yazılmışlardı ve tanıdık olduklarından aynı yere gitmişlerdi. Bir gece bir kulübede ileri karakol vazifelerini üslenmişlerdi. Bağlı oldukları birliğin geri çekilmesinden habersiz olarak kendilerini Bulgar komitacıların ortasında bulmuşlardı. Öylesine canice saldırılar olmuştu ki hepsi şaşkına dönmüştü, içlerinden ufak yapılı bir çocuk boş bir fıçıya girip saklanmıştı. Çocuk saklandığı yerden arkadaşlarına yapılan ağır işkenceleri duyuyordu.
'- Burnunuz olmasa daha yakışıklı görüneceksiniz beyefendi, o dudaklarınız pek uzun dillerinizi gölgeliyor, o kulaklar, o gözler, o dil,..'
Bu sesleri korkunç çığlıklar takip ediyordu. Korkusundan dolayı saklandığı fıçıdan çıkamayan bu delikanlı, arkadaşlarına yapılan işkenceleri orada sessizce dinlemiş fakat sonunda o da aklını kaybetmişti.
Paçavralar içinde her şeyden yoksun insanlar canlarını kurtarmak için akın akın Türkiye’ye  göç ediyordu. Arkadaşım Ali Haydar Mithat’ın çiftliğine sığınan sefil kalabalık arasındaki her kız ve genç kadının ırzına geçilmişti ve on üçünde olan kızlar tecavüz edildiklerinden hamile kalmıştı. Bizim köyde pek çok göçmen görebilirdiniz. İstasyonda tren bekleyenler arasında böyle sefil insanlara yardım toplamak için tepsiler dolaştırıldığını görmek normaldi. Aynı şekilde elinde tepsi olduğu halde çok mükemmel birisi benim de yardıma katılmam için yanıma gelmişti. Bu mükemmel insanın dilini kesmişlerdi. Daha sonra kulaklarının da kesildiğine kanaat getirdim. Çünkü başına uzun bir kalpak geçirmişti."
Kaynak: Harpte Türklerle Beraber -1914 William M. PickthallÇeviren : Doç. Dr. Kemalettin Yiğitler - Kültür Bakanlığı Yayınları: 1177, Tercüme Eserler Dizisi 76-Baskı:1990




93 Harbi Felaketi Prof. Dr. Besim Özcan Tâbi beylikten devlet statüsüne kavuştuktan sonra Türk topraklarını zaptetme politikasını ısrarla takip ve devam ettiren Rusya ile Osmanlı Devleti arasında, tarih boyunca birçok harp meydana gelmiştir. İlk zamanlarda Osmanlılar’ın üstünlüğü ile neticelenen bu harpler, XVIII. Yüzyılın başlarından itibaren Rusya’nın lehine dönmüş ve Osmanlı Devleti, Kafkaslar’da ve Balkanlar’ın kuzeyinde önemli topraklarını kaybetmeye başlamıştır bir yazarımız;

 “Bugün hiçbir Türk ve Müslüman aile gösterilemez ki bir veya birkaç evlâdını Moskof muharebelerinin birinde şehit vermemiş olsun; Memleketimizde tütmeyen ocakların her biri diğerine bir Rus muharebesinde bestelenmiş sessiz bir feryadı tekrar ediyor; Köylere, tarlalara niçin harap olduklarını sor: Hemen cevap verirler ki onları imar için çalışan kol, bir Moskof savaşında kırıldı; Bu ülkenin doğusunda, kuzeyinde bir avuç toprak bulunmaz ki Türk’ün Moskof eliyle dökülmüş mübarek kanını içmiş olmasın*” sözleri ile taraflar arasındaki mücadeleyi çok güzel şekilde dile getirmiştir.

Moskof Yayılmacılığı

Rusya, başlangıçta Altınordu Devleti’ne bağlı Moskova Knezliği (beyliği) halinde iken Timur’un Altınordu Devleti’ni yıkması ile bağımsız bir devlet haline gelmiş ve Sultan II. Bayezid zamanında, 1497’de Kırım Hanı Mengligiray’ın tavassutuyla Osmanlı Devleti ile ilk diplomatik münasebetini kurmuş ve nihayet 1497’de de ilk elçisini İstanbul’a göndermiştir.

Bu şekilde Osmanlı ile siyasî münasebetini kuran Moskova Knezliği, bu tarihten itibaren gözlerini Türk ülkelerine dikmiş; 1552’de Kazan ve 1556’da Astrahan hanlıklarını ülkesine katarak türk illeri ve Kafkasya’ya doğru yayılmaya başlamıştı. Nitekim bu son işgallerle Moskova Knezliği’nin nüfûzu İdil Havzası’nı aşarak Kafkaslar’a kadar uzanıyor ve böylece Rusya’da Çarlık idaresi tesis edilmiş oluyordu.

Rusya’nın yayılma politikası, 1689’da çarlığı elde eden I. Petro zamanında belirlenen dış politika ile yeni bir merhale kaydetti. Zîra Petro, büyük Rusya’yı kurmak için, Ortodoksluğun merkezi saydığı İstanbul’u almayı ve sıcak denizlere inmeyi plânlamış ve bu ideali haleflerine vasiyet etmişti.

Petro, 1696’da Karadeniz’in kilidi sayılan Azak’ı almak suretiyle Orta Asya ve Kafkasya’ya yayılmasına ek olarak Karadeniz’e de çıkmış oluyordu. 1711’de yapılan Prut Harbi’inde Çar Petro büyük bir hezimete uğratıldı ise de Rusya’nın genişleme politikasına set çekilemedi ve 1721’de Rusya’da imparatorluk ilân edildi. Bundan sonra Rusya, Osmanlı’nın içinde bulundu zor durumlardan istifadeyle savaş açmaktan çekinmeyecektir. 

Nitekim XVIII. Yüzyıl içinde 1736-1739, 1768-1774 ve 1787-1792 harpleri yapılmış; ilk harb Osmanlı’nın üstünlüğü ile bitmişse de diğerlerinde Rusya başarılı olmuş; özellikle 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile önemli toprak parçaları kazanmanın ötesinde, Osmanlı tâbiiyeti altında yaşayan Ortodokslar’ın da hâmiliğini elde etmiştir.

 1784’te bir Türk ve Müslüman beldesi olan Kırım’ı işgal eden Rusya’ya karşı girişilen 1787 harbinde, Kırım’ı kurtarmak mümkün olmadığı gibi yeni yerler de kaybedildi. Bundan sonra Karadeniz kıyılarına ulaşan Rusya, Karadeniz’in kuzeyindeki Türk hâkimiyetine kısmen son veriyor ve Karadeniz artık kapalı Türk denizi olmaktan çıkıp, iki devlet arasında mücadele sahası haline geliyordu.
Rusya’nın Osmanlı Türkiyesi ile hemhudut olması, son Gürcistan Krallığı’nın 1801’de Rusya’ya bağlanmasıyladır. Dolayısıyla bundan sonra meydana gelen savaşlar Artvin ve çevresini de yakından ilgilendirecek ve etkilenecektir. 

 “93” Felâketi

Yeni bir savaş hazırlığı içinde olmayan ve bir başka devletin yardımını da sağlamayan Osmanlı Devleti, bu harpte çok ağır bir yenilgiye uğradı ve birçok yerler Ruslar’ın işgâline düştü. Bu savaş Kür ve Çoruh havzasında yaşayan halka da çok pahalıya mal oldu. Çünkü Mayıs 1877’de düşman eline geçen Ardahan’ın yağmalanması ve ateşe verilmesi üzerine bölgedeki Türk kuvvetlerinin bir kısmı Sahara geçidinden, bir kısmı da Bilbilan üzerinden Ardanuç ve Şavşat’a doğru çekilmeye başladı. Batum üzerinden bütün gücüyle yüklenen Rus kuvvetleri ilerlemesini sürdürürek Batum, Artvin, Oltu ve Kars’ı işgâl ettilerse de Şavşat’a giremediler.
Anadolu cephesinde böylesine bir hezimet yaşanırken, Rumeli’de de durum farklı değildi. Önce Filibe’ye, ardından Edirne’ye kadar çekilen Türk kuvvetleri orada da tutunamayarak çekilmesini sürdürünce Rus kuvvetleri “Ayastefanos” da denilen Yeşilkey’e kadar geldiler. Bu çekiliş esnasında asrın en büyük vahşet ve katliâmı yaşandı. Ruslar ve Bulgarlar, çocuk, kadın ve yaşlı demeden onbinlerce Türk insanını katlettikleri gibi, İstanbul’a doğru göç etmeye çalışan bir milyondan fazla insanın yarısından çoğu da yollarda açlıktan, susuzluktan ve çetelerin baskınlarından telef oldu.

Bu tarihten itibaren bölge halkı için millî felâket sayılabilecek gelişmeler yaşandı. Zîra, Rus hâkimiyeti altında yaşamak istemeyen binlerce insan vatanını terk ederek Çoruh vadisiyle Bayburt üzerinden binbir zorlukla Anadolu’ya doğru göçmeye başladı. Bu göç sırasında binlerce insan telef olurken sağ kalanlar İç ve Batı Anadolu’ya kadar uzandılar. Sayıları kesin olarak bilinmeyen bu muhacirler, Samsun, Çorum, Tokat, Yozgat, İzmit, Adapazarı ve özellikle Bursa gibi illerimize yerleştirilmişler ve bunlar ilk zamanlarda “93 Muhaciri” diye adlandırılmışlardır.

*Süleyman Nazif - Batarya ile Ateş.

Milli Kültürümüzü Öğrenmek İstiyoruz S.Ahmet Arvasi B itsin, artık şu yabancı kültür ve medeniyetlere hayranlığımız. Bitsin, artık, şu yabancı kültür ve medeniyetler karşısındaki ezikliğimiz ve yenikliğimiz. Bitsin, artık, Türk-İslam kültür ve medeniyetine, sinsice ve kahpece tahrip oyunları… Bitsin, artık, şu “yabancıların “ ve “yabancılaştırılmış çevre”lerin tertipleri…   Artık herkes anlasın ve görsün ki, Türk milleti, kendi milli ve mukaddes değerlerine, kendi kültür ve medeniyetine yabancılaşmadan “muasırlaşmak” istemektedir. Bu millet, dinine, diline, tarihine, bayrağına, sanatına, milli tecrübelerine kısaca kendi kültür ve medeniyetine bağlı kalarak dünyanın en ileri ve en güçlü cemiyeti olabileceğine inanmaktadır. Yani, yüzde yüz Türk, yüzde yüz Müslüman ve yüzde yüz medeni olmak mümkündür. Bunu, atalarımız, defalarca isbat etmediler mi?   Türk Milleti, genç nesillerin “tarihi kitaplığından” koparılmasına razı değildir. Türk Milleti, “kendi klasiklerini” öğrenmeden, yabancı kaynaklara yönelmekten tedirgindir. Türk Milleti, “Türk ve İslamca yaşamaktan” utanan çevrelerden iğrenmektedir. Türk Milleti, kendi “kültür ve medeniyet değiştirme” kompleksine kaptırmış “mutlu azınlıkları” hayretle ve dehşetle seyretmektedir.   Türk Milleti, kendi okullarında, Türk-İslam kültür ve medeniyeti yerine, Greko – Latin kültür ve medeniyetine ağırlık verilmesini bir türlü içine sindirememektedir. Türk Milleti, kendi kültür ve medeniyeti konusunda cahil bırakılmasından muztariptir.   Türk Milleti, daha düne kadar Türk İstiklal Marşı yerine “Enternasyonal”i söylerken Ay – Yıldızlı Albayrağımız’ın yerine “kızıl bayrak” taşıyan Türk – İslam tarihinin büyük kahramanları yerine Lenin, Mao ve Marx’ın resimlerini meydanlarda dolaştıran, Türk’ün mukaddes yurdunda Rusçuluk, Çincilik oynayan bölücülük yapan, anavatanımız sözde “etnik gruplara” bölerek devletcikler ihdas emek isteyen grupların, biden bire ortaya çıkmadığına, bunların, her şeyden önce, yanlış bir maarifin mahsulleri olduğuna inanmaktadır. Bu teşhisin doğruluğu inkâr edilebilir mi?   Birkaç “otodidakt” (kendi kendini yetiştirmiş kişi) dışında, ülkemizde, milyonlarca okumuş – yazmış kişi, kendi kültür ve medeniyetinin yetiştirdiği “cahiller”den, onların “eser” ve “üsluplar”ından habersizdir. Bildiklerimiz de “kulaktan dolma” şeyler.   Gerçekten de sorulmaya değer, kimdir Mimar Sinan, kimdir Mimar Mehmed ağa, kimdir Itri, Dede Efendi, Hacı Arif Bey, kimdir Levni, kimdir Nigari, kimdir Yesari Mehmed Esat, Mustafa Rakım, Yesarizade Mustafa İzzet, Mahmud Celaleddin, Haşim Efendier,Ali Haydar Bey, Kazasker Mustafa İzzet, Şefik Bey, Mehmet Şevki Efendi, kimdir Molla Fenari, İmam-ı Birgivi, İbn-i Kemal, Ebusuud Efendi, kimdir Hocazade Efendi, Kimdir El Bruni, Razi, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, kimdir İmam-ı Azam, İmam-ı Maturidi kimdir Gazali, Kimdir İmam-ı Rabbani? …   Evet, gerçekten bunları, biyografileri ile, eserleri ile, üslup ve ifadeleri ile, dünya görüşleri ile tanıyor muyuz? Bunların Yaptıklarını, yazdıklarını okuyup değerlendirebiliyor, görüp anlayabiliyor muyuz? Bunu başarabilecek nesiller yetiştirme diye bir meselemiz var mı?   Muhatabımız kimdir bilmiyoruz, derdimizi kimlere anlatacağımızı kestiremiyoruz. Ama son sözümüz şu: Baylar ve Bayanlar, bizler, milli kültür ve medeniyetimizi öğrenmek istiyoruz. Lütfen, yolumuzdan çekiliniz.
Fetih'den Sonra Çehresi Değişen Şehir: İstanbul Ekrem Hakkı Ayverdi İ stanbul'un bütün tepelerine birer âlem gibi oturan camilerin, tuğ gönderleri misâli yükselen minarelerin, Topkapı Sarayının bulunmadığı bir İstanbul’u tasavvur edebilir, havsalamıza sığdırabilir miyiz? İstanbul ancak onlarla benliğini buluyor; bir mânâ kazanıyor. Camilerimiz yapılmadan evvelki Kostantiniyyeyi gözümüzde tecessüm ettirmemiz pek mümkün değildir. Beldenin mavi gök üzerindeki çizgileri bize o kadar tabiî görünür, o kadar tabiatın bir parçası gibi ruhumuza öyle işlemiştir ki, başka türlü bir İstanbul olmasına ihtimal vermeyiz. Zaten onlar olmasaydı İstanbul yassı bir tümsek olup kalırdı, öyle kalmıştır da. On dört asır toprağın isteklerine göz yumulmuştu. Hâlbuki bu şehir bütün cömertliğine sahipti. Şehri şehir yapan umumî görünüş, binlerce yıl zarfında beldemize temin edilememiştir. Ne garbî ne Şarkî Roma İmparatorlukları, ne Bizans; bu işi becerebildi… Bu toprak müstakbel sahibini asırlarla bekledi, bulunca da hemen "Belde-i tayyibe" oluverdi. Zaten hadise, bugünün şaşkın terazisinin tartmak kabiliyetinde olmadığı, lahûtî bir ses tarafından tebşir edilmemiş mi idi? Ne var ki, onun icrakârı biz Osmanlı Türkü olduk: Kostantiniyyeyi İstanbul yaptıktan başka, şehrin iç içe bir parçası olduğu halde hiç keşf edilmemiş bir kıt'a gibi yüz üstü bırakılan Boğaziçi'ni bulduk; yerden devşirip bir Boğaziçi Medeniyyeti kurduk. İçinde ömür sürdürdüğümüz evimizin içinde bile zaruri bir değişikliği uzun zaman düşünür, taşınır da yapabiliriz. Türkler Harabe ve Perişan Bir Şehir Buldular Türkler İstanbul'a girdikleri zaman bir buçuk asırdır üzerinde işleyip geliştirdikleri üsluba taban tabana zıt bir şehir buldular. Bir kere Kostantiniyye'de ilim ve idare tesisleri hemen hemen yoktu; bir köşede çok evvelden harab olmuş saray parçaları bulunuyordu. Mesken mıntıkaları sahillere üst üste yayılmıştı; ticaretgâhlar için de transit esas alınmış zaten iktisadî kudretten mahrum halkın iç pazarı perişan ve dağınık bırakılmıştı. Bu kararsızlık ortasında Türkler şaşırmadılar; eski yerleşme tarzı ve mahalleri onları kayd altına sokmadı. Küçük Cihad'dan Büyük Cihad'a O devirde unveten yani zor ile, alınan beldelere tatbik edilen ahvale göre, bulduğu, alabildiği, mala sahip olma hakkını üç gün için kullanan gaziler, daha dördüncü günü bu şehri temizlemeye başladılar, demekte hatâ yoktur. Akşemseddin Veli'nin Ok Meydanı Nutku ne ibretlerle doludur; Çeriye: - "İnşallah, cümlemiz mağfuruz; fakat gaza malını israf etmeyip İstanbul içinde hayrata sarfediniz." Emir'e, yani padişaha da: -"Hemen Mücahid fi sebilillah ol!". Buna karşı Fatih'in cevabı şahanedir: -"Cihad-ı asgar bitti; şimdengeru cihad-ı ekberdir." Akılları durduran bir hak tecellisine mazhar olan koca şehri bir kaç gün evvel almış bulunan  bir cihangirin şu mütevazi cevabına bir bakınız; "cihad-ı ekber" dediği zafer sarhoşluğunun zerresine kapılmadan, gurur tehlikesine düşmeden, eğlenceye, sefahate kendini terk etmeden mülk için çalışmaktı. İlk Saray İşte Fatih, gazilerin kanı kurumadan işe başlayıp üç asır boyunca dünyanın en büyük, en muhteşem, en güzel şehri olacak İstanbul'u bu karar ve azm ile kurdu. Fethi takip eden iki hafta içinde Bizans’ın o sapa yerlerdeki saraylarının binasına da, yerine de kıymet vermeden Bayezıt tepesinin, boğaz içine hâkim bir mevkiine, şehrin orta yerine idare merkezi olan sarayı kurdurmakla ilk tohumu attı. Bu isabetli kararı vermiş oldu. Türbeler Fatih'in İstanbul'da ilk icraatından biri de İslamların yedi asır evvel yaptıkları muhasaralarda şehit düşmüş Ensar ve Tabiinin kabirlerini tesbit etmek ve buralara birer meşhed yapmak olmuştur ki, bunların başında "Eba Eyyüb-el-Ensari"nin makberesinin geldiğini bilmeyen yoktur denilebilir. Bu yolla İstanbul'un toprağının altının bile İslâmlaştırılmış olduğunu zihinlerinde yerleştirdi. Yeni sakinler, şehitlerin ruhanîyyatını bir gül gibi koklayarak şehri mekân tuttular. Camiler İstanbul'un ilk büyük camii Eyüb Sultan'ın türbesi önünde yapılmış, yakınında imaret, medrese hamam te'sis olunmuştu. Bunu o zamana kadar hiç bir yerde misli bulunamayan pek ince düşünülmüş tepelerin kusursuz bir şekilde oturtulmuş bir mimarî topluluk, 26 metreli kubbeli büyük camii ile, 16 medrese, tabakhane, şifahane, imaret, kervansaray, kütüphane ve muvakkıthaneden müteşekkil manzumesi takip etti. Ondan otuz sene evvel Edirne’deki üç şerefeli Camide yapılan şadırvan, avlusu ve cami ölçülerindeki uygunluk, dolu ve boş satıhların, pencerelerin nisbeti, sütunlar, kapılar, mihrap ölçüleri silmelerin tertibi ve satıhlara düşürdüğü gölgelerin kıvamı, tezyinattaki ağır başlılık ve vakar bu manzumede artık tam istikrarım bulmuştur. Bu manzumenin mimarisindeki sadelik içinde vekar ve haşmet Osmanlı klâsiğinin değişmez üslûbu kaidesi olmuş, asırlarla devam etmiştir. Yalnız söylediklerimiz eski Fatih Camii için varid olup şimdiki bina 200 sene evvel zelzelede yıkılmış ve daha ufak bir kubbe ile yapılmıştır. Eskisinden yalnız şadırvan avlusu tak kapı ve mihrap yerinde kalmıştır. Fatih manzumesiyle hemen aynı zamanda da Mahmut Paşa, Murad Paşa, Rum Mehmed Paşa, Davud Paşa, Atik Ali Paşa gibi her biri bir kıymet olan mimarî topluluğu yapılmıştır. Bu büyük eserlerin ikmaline kadar, Ayasofya dâhil olmak üzere, kiliseden tahvil edilmiş 17 camide namaz kılınmış, bir yandan da, acele bir tertibe başvurularak çatılı camiler inşa edilmiştir. İstanbul'da yapılan ilk iki cami de bir esnafın, Attar Hacı Halil'in eseridir. Bunlardan biri Unkapanı'nda eski Beylik Değirmenin yanındaki Mescid olup el'an mevcûddur. İkinci Rüstem Paşa Camiinin yerinde idi. Gittikçe artan Müslüman nüfusu, böyle çatılı camilerin birbirini takip etmesine âmil olmuştur. Fatih devri içinde yapılan 215 cami ve mescidden dörtte üçü ahşab çatı ile örtülüdür. Çok sür'atli genişleyip büyümesi yüzünden, Edirne’de de bu çareye başvurulmuştur. Bursa ve sair şehirlerde büyük ekseriyet kubbeli olanlardır. Medreseler İstanbul'da ehemmiyetli camilerin yanlarında umumiyetle birer de medreseleri bulunmaktadır. Medreselerin ilki, zeyrek camiinde Papaz odaları denilen hücrelerde ve eski imaret camiinde kurulmuş, Ayasofya'nın şimal tarafına bir ikisi yapılmıştır. Fatih'in 16 medresesinin inşasından sonra, yalnız Ayasofya bırakılmış, ihtiyaç kalmayan diğer ikisi kapatılmıştır. Fatih devrinde medrese adedi dörde baliğ olmuştur. Fatih zamanında medreseler plân ve mimarî itibariyle, en yüksek devir olduğu umumiyetle kabul edilen XVI. asrın binalarından farksızdır. Hâlbuki cami mimarîsi yüz sene içinde daha tekemmül etmiş ve en yüksek seviyeye o zaman erişmişti. Hamamlar Şehrin büyük ihtiyacı olan hamamlar da hemen yapılmaya başlanmıştır. Bizansdan kalma bir hamam bilinmemektedir. Fatih zamanında 32 umumî hamamın ismi tesbit olunabilmiştir. Hamam mimarîsi de, medreseler de olduğu gibi, bu asır da en yüksek derecesini bulmuştur. Tahtakale, Mahmut Paşa ve şimdi mevcud olmayan Çukur hamam, en güzel, büyük, ferah binalardır. Sonradan da daha fazlası yapılmış değildir. Hanlar Fatih zamanında 12 kadar ticaret hânı ismi malûm ise de yalnız bir tanesi zamanımıza erişmiştir; o da Mahmud Paşa'nın Kürkçü Hanıdır. Çifte avlulu olan bu büyük binanın bil benzeri aynı zatın Bursa'da yaptırdığı Fidan hanıdır. Bunlar II. Sultan Bayezid'in muhteşem Bursa hanlarının tutumunda ve aynı büyüklüktedir. Yalnız bu sonunculara başka bir hava veren o tantanalı tak kapılar bunlarda bulunmaz. Bu da padişah ve vezir mevkileri arasındaki fark nisbetindedir. Çarşılar ve Bedestenler Fatih'in İstanbul'a en büyük hediyelerinden biri, çarşı ve bedestenlerdir. İstanbul Fetholundu; buraya Türk kavmi, Türk medeniyeti yerleşti. İlim, sanat, musiki, hat, tezhib ve hepsinden fazla mimari burada kol saldı. Fakat bunlar üç asır sonra, deveranın met ve cezrine maruz kaldı; inkılâblara, tahavvüllere uğrayıp seviyeleri çok düşmüştü. Çarşı ve bedestenler ise, XX. asra kadar aynı hayatiyet ile yaşadı, durdu. Zelzeleler ve yangınların tahribatına rağmen, halâ da kıymeti kaybolmuştur denemez. O zamanın nakil vasıtalarını göz önüne alınca, çarşı yerinin intihabındaki isabet derhal anlaşılır. Bu gün 300 dükkân, 30 kadar han ve içindeki 1000 ticaretgâh ile bu çarşı ve bedestenlerin, şark ve garp memleketlerinin birinde emsali ne görülmüştür; ne görülecek. Çarşı haricinde balık pazarı, bahçe kapısı, demir kapı, Ayasofya, Mahmud Paşa, Fatih'de Sultan pazarı, Saraçhanebaşı Fener, Balat vesaire gibi mevkilerde Fatih'in vakfettikleriyle beraber 5000 kadar daha dükkân vardır. Hepsi beraber onbinin üstündedir. Fatih devrinde yüzbini aşmayan İstanbul nüfusu için fazla görülecek bu miktar, padişahın ileride varacağı inkişaf mertebesini ilk günlerden hesaplayarak şehri kurduğunu ispat etmektedir. Bedestenler, büyük Bedesten, Sandal ve Galata olmak üzere üç tanedir. Edirne, Bursa ve sair şehirdekilerden daha büyüktür. Hepsinin etrafına dükkânlar ve iç tüneller vardır. Söylemeye ne hacet, bunların kıymeti ise herkesçe bilinir. Yepyeni Bir Şehir Kuruldu Şimdiye kadar kale içinden bahis açtık; bir de dışarıya taşan gümrah varoşları vardı. Daha ilk günlerde, bir sürücü mandırasından ibaret Eyüp gelişti ve şehirle arasındaki boş kırlarda mahalleler teşekkül etti. Yedikule de Fatih devrinde te'sis olundu. Halicin karşı yakası, Hasköyün, Kasımpaşa'nın fundalıkları donandı; İskân mıntıkaları meydana geldi. Galata'dan sonra şehir ileriye doğru yürüdü. Evvelce bomboş duran Tophane, Fındıklı, Beşiktaş, Ortaköy, Bebek, Rumeli Hisarı mamurelerle şenlendi. Fatih Rumeli Hisarını severdi. Oraya emeği geçmişti. Halil Paşa burcunda bir odada kaldığı söylenir. Boş zaman bulunca Boğazın başka köylerinde, Anadolu Hisarında, Kanlıca'da gezintiler yapardı. Beykoz'da kendi ismine tokat bahçesini yaptırdığı meşhurdur. Bu demektir ki boğazı keşfeden Fatih'dir. O halde Boğaziçi medeniyeti denilen emsalsiz, benzersiz oluşun mimarı olarak "Ebul Feth"i bilmek lâzımdır. Fatih devrindeki 215 camii 24 medresesi, 32 hamamı, 12 hanı, bedestenleri, çarşısı, yeni kurulmuş 200 mahallesiyle ve Boğaziçi medeniyetiyle ve hepsini hüviyetiyle damgalayan zihniyet ve ince zevkiyle şehir böylece çehre değiştirdi. "Kostantiniye"den "İstanbul"a döndü... ...Ve Bu Gün İşte, mâbedi ilim ocakları, ticaret ve sanat destgâhlarıyla İstanbul şehri böyle doğdu, durmadan serpildi; Dünyanın maddeten en güzel manen en özlü, en kıvamlı beldesi oldu. Fakat Arslanların nadanlar elinde kedi gibi küçülmesi nevinden, düştü düştü; bu günkü yoluk, yümünsüz halini buldu. Bu gün bu muazzam vakıayı yalnız kâğıd üstünde bilmek mevkiindeyiz. Yani sadece dil ile ikrar ediyoruz. Fakat içimize işlemiş değildir. Henüz o zihniyeti benimsememiş olduğumuz aşikârdır. Bu hâdise gönlümüzde, müfekkiremizde yer tuttuğu, yani kalb ile de tasdik ettiğimiz gün, ancak o gün İstanbul tekrar ihtida edecektir.
Türk Cihan Hakimiyeti ve Prof. Dr. Osman Turan Hüdavendigar Onur P rof. Osman Turan, Türk tarihi ve medeniyeti üzerine yaptığı araştırmaların yanı sıra Türk milletinin rahat ve mutluluğu için bir ömür boyu çalışan, çabalayan, gecesini gündüzüne katan bir dava adamı, bir iman adamı, bir idealist olarak bilinmektedir. Şanlı tarihimizle ilgili dev eserleri kütüphanemize kazandırırken, ardında "Allah ondan razı olsun" dedirtecek bir dua ordusu bırakanlar arasında yer almıştır.   Türk tarihini bilmedikleri gibi mensup oldukları millete tepeden bakan sahte aydınlara da tepki gösteren Osman Turan, “Türklerin eski haşmetli devirlerini en çarpıcı şekilde ortaya koymak lüzumunu” duymuş ve böylece “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi Tarihi” gibi güzel eserler yazmıştır.   Tarih şuurunun din duygusu kadar eski olduğunu ileri sürerken, "Tarihini bilmeyen ve tarih şuurunu taşımayan milletler hafıza ve idraklerini kaybetmiş şaşkın kimselere benzer" görüşünü savunmaktadır.   Kutlu Müjde
Osman Turan, Türklerin İslamiyet’i kabulünün ardından İslam dünyasına daha sonra da Anadolu, Balkanlar, Orta Avrupa'ya hâkim olduğunu, asırlarca bu topraklarda milli ananeleri doğrultusunda ve İslamiyet'in yüksek prensiplerine bağlı olarak çeşitli kavimlere hak ve hürriyet bahşettiğini eserlerinde örneklerle anlatmaktadır.   Hıristiyanlar, Katolik zulmü altında inançlarını kurtarmak isteyen Ortodokslar ve diğer milletler Türk hâkimiyetini tercih etmişlerdir. Türk cihan hâkimiyeti ideali, adalete, insanlık duygularına ve milletlerin arzularına dayanmasa idi Türk kudretinin tarih boyunca yaşaması da mümkün olamazdı. Gerçekten milletimiz, diğer topluluklardan farklı olduklarına inanmış, kendi anlayışları ile tek bir Tanrı inancına yükselmiş; milli ve insani duygularla tarih sahnesine çıkmışlardır. Türk tarihinde devletin kudsiyeti ve hükümdarların babalık sıfatı da bu zihniyetin mahsulü idi.   Osman Turan'ın kaleminde Satuk Buğra Han
Türklerin Müslüman olmasının dünya tarihinde büyük neticeler doğurduğunu anlatan Osman Turan, Süryani tarihçi Mihael'in "Türk milleti, daima tek bir Tanrı'ya inanıyor ve Arapların da aynı Allah'a itikat etmeleri onların dinini kabullerine sebep oluyordu" tezini tarih araştırmacılarına hatırlatmaktadır.   Türklerin Müslüman olmasında ilahi bir güç olduğunu savunan Osman Turan, Türkistan'da zevkle okunan Satuk Buğra Han tezkiresi'ni örnek gösterir.   Buna göre, "Allah'ın Resulü Hazreti Muhammed Miraca çıktığı gece peygamberler arasında tanımadığı kimseyi görmüş ve Cebrail aleyhisselama hangi peygamber olduğunu sormuş. Cebrail aleyhisselam, onun peygamber değil 333 yıl sonra yani M.944 yılında Türkistan'ı dininize sokacak Satuk Buğra Han'ın ruhu olduğu cevabını vermiştir. Hazreti Peygamber sonsuz bir sevinç içinde yere inmiş ve Türkler arasında dinini yüceltecek ve neşredecek Buğra Han'a dua etmiş; ashabı da onu görmek istemiştir. Hazreti Muhammed arzularını kabul edince başlarında Türk külahı ve silahlı kırk atlı selam vererek yaklaşmış. Bunlar Buğra Han ve arkadaşlarının ruhları imiş. Bunların arasında Türk hanına hidayet yolunu gösteren Sanani Ebu Nasr da varmış. Ebu Nasr, Türkler arasında İslamiyet’i yaymak maksadıyla ticarete başlamış. Bir gece rüyasında Peygamberin "Kalk, Türkistan yolunu tut! Orada Satuk Buğra Han müslüman olmak için seni bekliyor" demiştir. Bunun üzerine o da sevinerek 300 kişilik bir kervanla yola çıkar. Buğra Han, o zaman 12 yaşına ermişti. Onun doğuşunda harikulade hadiseler olmuş, yer deprenmiş, kış mevsiminde bağ ve çayırlar çiçeklerle dolmuştu. On iki yaşında karşısına çıkan bir ihtiyar ona bazı haberler vermiş ve birkaç gün sonra Ebu Nasr ile Endican'da karşılaşarak Müslüman olmuştu..."   Osman Turan, kaleme aldığı eserlerinde bu tür örnekleri verirken Türk milletinin ilahi kaynaktan feyz aldığını ifade ederek, tarih boyunca tek Tanrı'ya inanan ve bin yıl Allah yolunda cihad eden Türk milletinin kıyamete kadar "tekrar ilahi himaye ve yardıma mazhar olacağına" inanmaktadır.   Hakikaten Türk milleti, tarih boyunca İslam'a ve insanlığa hizmet ederken İslam büyüklerinin dualarına mazhar olmuştur. Bu durumdan Türk milletine düşman olan ya da evliyanın büyüklüğüne inanmayan Ehl-i sünnet dışı cereyanlara mensup kişi ya da topluluklar rahatsız olmuştur.   Osmanlı Türkleri Azamet ve Kudretini İslamiyet'ten Almıştır
Osman Turan'a göre, Türk ve İslâm tarihinin en muhteşem devri Osmanlılar'ın eseridir. Onlar, milli ve İslâmi mefkûrelerinin dâhiyane terkibi, siyasi istikrar ve içtimai adaletleri sayesinde üç kıtanın ortasında ve Akdeniz havzasında “Nizam-ı âlem” davasının en kudretli temsilcileri olmuşlardı.   Osmanlı hanedanı, dünyada hiçbir aileye nasip olmayan büyük ve dahi padişahları birbiri ardından yetiştirmekle bu devlete yalnız en yüksek hayatiyeti bahşetmedi, onu milli, İslâmi ve insani idealler üzerinde ve milletlerin kalplerini kazanarak cihan hâkimiyeti mefkûresinin de en sağlam teşkilatı haline getirdi.   Osman Turan'a göre Osmanlı İmparatorluğu, Türk milletinin en büyük eserini, Türk, İslam ve dünya hâkimiyeti tarihinde en yüksek siyasi teşkilatını temsil eder.   Osman Turan, Osmanlı Cihan Devleti'nin kudret kaynaklarından biri olarak "merkeziyetçi bir devlet" oluşunu gösteriyor. Gerçekten Türk kağan ve sultanları, cihan hâkimiyeti mefkûrelerine ve ilahi menşeden geldikleri inancına sahip bulundukları ve kıtalara hükmettikleri halde başka kral ve imparatorluklardan farklı olarak otoriteleri asla istibdata varmıyor ve demokratik bir zihniyet içinde bulunuyorlardı.   Hükümdarların bu hasletinin "Allah'a derin bir imanla inanmaları, milliyetçi şuurları, insaniyetçi duyguları ve babalık sıfatları" sayesinde teşekkül ettiğini anlatan Osman Turan, Osmanlı hanedanının aynı zamanda "devletin taksim edilmez mukaddes bir varlık olduğunu kavradığını" belirtiyor.   Osman Turan, Osmanlı Cihan Hâkimiyetinin Milli ve İslami Kaynakları'nı anlatırken, küçük bir Osmanlı beyliğinin süratle büyük bir kuvvet haline gelmesinde Osmanlı Türklerindeki milli ve tarihi şuurun büyük rolü olduğunu ileri sürer. Osmanlı sultanlarının "efsanevi cihan fatihi Oğuz Han neslinden gelmekle ve Oğuz boyları arasında en yüksek mevki olan Kayı kabilesine mensup" olmakla iftihar ettiklerini "hakanlık veya sultanlık" hakkının kendilerine ait olduğuna da inandıklarını belirtmektedir. Türklerde cihan hâkimiyeti ve dünya nizamı idealinin başlıca kaynağının "İslâm mefkûresi ve cihad" ruhu olduğuna dikkat çekerken, Allah dostlarının milletimize teveccüh ettiğine inanılmaktadır.
Doğu'da ve Batı'da Türk Korkusu Mehmet Can Bilindiği gibi Çin Seddi dünyanın yedi harikasından birisidir. Bu duvar öyle büyüktür ki; aydan dünyada görülebilen tek yapı budur. Çinliler bu duvar ile gurur duyarlar. Ülkelerine giden bütün ziyaretçileri bu duvarı görmeye götürürler. Çinlilerin övündükleri ve gurur duydukları bu Seddi niçin yaptılar? “ Türk korkusundan...” “Türk’e Karşı Duaya Çağrı”
 
Doğu’da olduğu gibi Batı’da da büyük “Türk korkusu” vardı. Şöyle ki: 1540 yılının Ağustos ayında Kanuni Sultan Süleyman sefere çıkar. Eylül’ün ilk haftasında Budapeşte’yi alır. Macaristan’a tam manasıyla hâkim olur. Almanya’da büyük bir heyecan ve telaş baş gösterir. Alman Prensi 8 Eylül 1541 günü Martin Luther’i “ Türk’e Karşı Duaya Çağrı”  (Vermeanung Zum Gebet Wider den Türcken) isimli eseri yazmakla görevlendirerek: Şu Emri Verir: “ Buda ve Peşte’yi alan Avusturya birliklerini ağır bir mağlubiyete uğratarak kovalayan Türkler, Avusturya’ya doğru büyük bir halk kütlesini sürmüşlerdir. Türk padişahı da Macaristan’a gelmek üzere yola çıkmıştır. Orada Türkler’in büyük bir engel ile karşılaşamayacakları açıktır. Bu korku ve üzüntü verici bir durumdur. Asıl kaygı verici olan Türk hükümdarının Buda ve Peşte ile yetinmeyeceği, seferini Avusturya’ya ve Viyana’ya kadar sürdüreceğidir. Bu durumdan sadece yöredeki ülkeler değil, Alman milleti başta olmak üzere, bütün Hrıstiyanlık dünyası devamlı ve telafisi mümkün olmayan zarar ve sıkıntı görecek, belki de çöküş tehlikesi bile yaşayacaktır.” Prens Ayrıca Şu Hususları Vurgular: Sachsen Prensliğindeki vaizler mutlak surette bütün vaazlarında mevcut Türk tehlikesinden kurtulmak için halkı duaya davet etsinler, duaya teşvik etsinler.” Martin Luther aslında bu göreve hazırlıklıdır. Prens ile aynı görüştedir. Nitekim kendisine akıl danışan ve tehlikelere karşı savaşan bir Alman’a yazdığı 14 Ağustos 1541 tarihli mektubunda şöyle diyor: Her şeyden evvel Türkler tarafından cezalandırılmayı gerektirecek günah işlediğimizi anlamalı ve söylemeliyiz. Tanrı’nın emirlerine uymalı; evvela iki kutsal şeyi, inancımızı ve inancımızın göstergesi sözleri  ‘Vaterunser’ (Hıristiyanların önemli bir duası) yüreğimize sindirelim, ondan sonra vuralım, göze alınabilecek her şeyi göze alalım.” Luther Umutsuzluğunu da Şöyle Dile Getirir: Türk’e karşı zafer için dua etmeye ne gücüm, ne de umudum vardır; Tanrı’ya sadece kurtarılabilecek şeylerin kurtarılmasına yardımcı olması konusunda yakarabilirim. Demektedir. “Türk’e Karşı Duaya Çağrı” 15 Eylül 1541’de tamamlanır. Aynı yıl içinde Wittenberg, Nürnberg, Ausburg’da, iki defa, 1542 yılında sırasıyla Strasbourg, Wittenberg gibi önemli Alman şehirlerinde çok sayıda basılır. Latince’ye tercümesi yapılır. Böylece bütün Avrupa’da yayılması sağlanır. Daha sonraki yıllarda sürekli olarak yeniden basılır. Martin Luther’in “Türk’e Karşı Duaya Çağrı” adlı bu eserinin orijinal metni Heidelberg Üniversitesi Kütüphanesi’de bulunmaktadır. Türk Vergisi Martin Luther, Türkler’e karşı savaşta gerekli maddi kaynakları sağlamak için, Alman Kayzerleri’ne gerekli gördüklerinde “Türk vergisi” adıyla bir vergi koymalarını ifade eder. Vergi, halk tarafından hoş karşılanmaz. Yer yer “ Türk vergisi” ne karşı olumsuz tutumlar gözlenir. Luther bu tür tepkileri haklı görmez. Luther, Hem vergi verilmelidir, hem de asker olarak savaşa katılmak gerektir görüşünü savunur. Türklere Karşı Koymak İmkânsız Martin Luther, Türklerle mücadele etmenin boşuna olduğunu şöyle dile getiriyor: “ Türklere karşı direnmek isteyen dua etsin! Surlarımız, toplarımız ve bütün serflerimiz onlara bir şey yapamaz. Yapı ustalarımıza şöyle diyorum. ‘ Paternoster’ imizin (Hıristiyanlıkta bir dua) bir şey yapamadığı Türklere sizin surlarınız hiç dayanmaz. Surlarınız Türk’e ve şeytana vız gelir. Türk etrafı demirden surla çevrilmiş şehri veya ülkeyi bile alır. Biz de yiyeceksiz kalır, açlıktan ölürüz!.. Türk olağan üstü güçlüdür, hiçbir engel onu durduramaz. Etrafı demirden çevrilmiş şehirleri bile alır. O bakımdan Türk’e karşı savunma imkânsızdır. Savunma imkânları ile uğraşmayı bırakın, Tanrı’ya bizleri koruması için dua edin. “ Luther’in Alman halkına verdiği mesaj, dine sarılarak Türkler’den korunmaktır. Türklerin Karakteri Luther eserlerinde Türkleri çok hakir ve aşağılık göstermekle beraber şu ifadelerde yine ona aittir: "Dış görünüşleri bakımından dürüst, denetimli ve saygın insanlar olarak değerlendirilebilir. Onlar şarap içmezler, bizde olduğu gibi ölçüsüz yiyip içmezler, hafif meşrep ve pahalı giyinmezler, görkemli yapılar yapmaz, gururlanmazlar, yemin etmez, sövüp saymazlar. Hükümdarlarına karşı son derece itaatli, erdemli ve ahlaklıdırlar." Luther Türk din adamları içinde şunları söylüyor: "Türklerin en korkutucu ve kötü yanlarından biride ciddi, dürüst ve sıkı bir hayat süren din adamlarının olmasıdır. Bu din adamları insandan çok melek gibidirler ve onları Papalık nezdindeki rahipler ve papazlarla karşılaştırmak imkânsızdır. Türk din adamları bazen kendilerinden geçerler, ölü gibi olurlar, bazen de harika haller gösteriler. Bu durum kimi korkutmaz ve etkilemez ki? Bir Türkü dininden döndürmek imkânsızdır." Türkler Neden Yenilmez? Martin Luther Türkleri mağlup etmenin zor olmasının askeri güçlerinden çok hayat tarzlarından ileri geldiğini vurgulayarak: “ Kaderimiz neyse o başımıza gelecek. – Türkler saati gelmeyince kimse ölmez- diyorlar ve buna inanıyorlar. Bundan dolayı Türkler’in gözleri çok karadır ve doğru, haklı olduklarına inanıyorlar.” Türk Tehlikesinden Kurtulmanın Yolu Martin Luther, Türk tehlike ve sıkıntısını gidermek için de aynı inançla Türk’e karşı dua edilmeli.” Dedikten sonra şöyle devam ediyor: “ Halkın dini görevlerini yerine getirmesi dikkate alınmalı, Cuma günü vaazdan sonra 'Psalm' (Kilisede koro halinde okunan dualar)  okunmalıdır. Bütün bunlar yapıldıktan sonra, halktan biri ‘ Tanrım bize barış ihsan eyle’ demelidir. Bu duaların kiliselerde düzenli yapılması Türk sıkıntısını aşmaya yeterlidir.” Tanrı Türkler’i Niçin Almanların Üzerine Gönderdi? Martin Luther’e göre Almanlar ve Alman ülkesini soyup soğana çevirenler, zalimler, faizciler, din tanımazlar ve kötü yöneticiler yüzünden Tanrı Almanları döven gibi ezsinler diye Türkleri Almanların üzerine göndermiştir. Günahlarından arınmadıktan sonra göndermeye devam edecektir. Türk Ordusu Mağlubiyet Görmemiş 1553’te İstanbul’a gelen Alman İmparatoru’nun Elçilik Heyeti Reisi Busbecq’in Türkiye hakkındaki müşahede ve düşünceleri çok dikkate şayandır. O Türk ordusunda gördüğü iman, nizam, fedakârlık ve temizlik dolayısıyla hayranlığını belirtirken kendi memleketinde hüküm süren fakirlik atalet, imansızlık, maneviyat bozukluğu, ordunun disiplinsizliği, sebatsızlığı, subayların zulmü, sefahat, sarhoşluk ve kumardan çok şikâyet eder. Ona göre iki düşman kuvvetten biri için çöküş mukadderdir. Türk ordusu mağlubiyet görmemiş, tecrübeler kazanmış, sabırlı, intizamlı olup daima zafer şarkıları söylemiş; şan ve şerefe alışmış ve uğurlu istikbale inanarak İran’dan Macaristan’a kadar çok büyük kaynaklara sahip olmuştur. O, “ Bu gidişin sonu hakkında bir tereddüt var mıdır?  Bizim halimiz mâlum; ne korkunç şey Allahım!” cümleleri ile büyük Türkiye ile Avrupa arasındaki kuvvet farkını güzel ifade eder. Busbecq: Türkler’in mevcut sistemini kendi sistemimizle mukayese edince istikbalin başımıza getireceği felaketleri düşünüyor, titriyor ve akıbetimizden korkuyorum.” Cümlesini de söyler.Osmanlı devlet adamlarından Hayrullah Efendi Avrupa seyahatnamesi isimli kitabında diyor ki: "Viyana'da şiddetli bir rüzgar estiğinde Türk akıncılarının şimşek gibi geldiğinden kinaye olarak 'Türk gibi esti derler' çocukları da umacı geliyor diye korkuttukları gibi 'Türk geliyor' deyip korkuturlar.Avrupa'da Akıncı Korkusu1534 yılında Viyana'daki St. Stephen Katedrali'nde, Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak haber vermekle vazifeli bir memuriyet ihdas edilmiştir. bu memuriyet ancak 1956 yılında, Viyana belediye Meclisince, "Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından, bu vazifenin lüzumu yoktur." diye bir karar alınarak iptal edilmiştir.(İbrahim Refik-Akıncı Millet) Kaynak: 

-Avrupa Seyahatnamesi Hayrullah Efendi -Alman Kültüründe Türk İmgesi II. Prof. Dr. Onur Bilge Kula.-Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi. Prof. Dr. Osman Turan
Batı'nın Gerçek Yüzü Prof. Dr. İsmet Miroğlu Osmanlı Devleti zamanında Batı'nın hedefi, topraklarımızı paylaşmak, bizi devlet ve millet olarak dünya haritasından silmekti. Fakat, bütün gayretlerine rağmen Türkleri Avrupa'dan çıkaramayan Batılılar, Osmanlı Devleti'ni savaş meydanlarında yenemeyeceklerini anlayınca alçakça bir yola başvurdular. Çünkü, Türk insanını ve Türk dünyasını inceleyen ajanları ve uzmanlarının vardıktan müşterek sonuç şuydu;"Dinleri yıkılmadıkça, Türkleri savaşlarda yenmek imkânsızdır!" Bu tesbitten sonra Batılı diplomatların ve devlet adamlarının büyük çoğunluğunun kafasında yatan fikir, Türk insanımı İslâm dininden koparmak ve uzaklaştırmak olmuştur. Bunun için onbinlerce ajan ve misyoner görevlendirilerek bir yandan İslâm dini yıkılmaya çalışılırken diğer taraftan da körü körüne bir Batı hayranlığı aşılanmıştır. Osmanlı topraklarının her köşesinde faaliyet gösteren birçok ajan sahte din adamı olarak, güya İslâm dinini savunur görünerek, teknolojideki her yeniliği "gâvur icadı" sloganıyla damgalayıp, bir kısım cahilleri aldatırken, birçok genç aydının da dinden kopmasını sağlamıştır. Özel ajanlar tarafından dinden uzaklaştırılan Türk aydınları, misyonerlerin ve Batı'yı sempatik gösteren diğer ajanların tesiriyle millî ve manevî değerleri tahrip edildiğinden Batı hayranı olmuştur. Ajanların ve misyonerlerin faaliyetleri bu kadarla kalmamış, Türk topraklarında yaşayan diğer toplulukları, hatta dinî ve etnik faktörü kullanıp, Türk insanını da devlete karşı kışkırtarak uygun zeminde huzursuzluk ve fitne çıkarmışlardır. Müstehcenlik ve fuhuşun kök salmasında ise kadın ajanlar kullanmışlardır. Hasta etmek için akla hayale gelmeyen entrika ve iğrenç politikalar yürüten Batılılar, ondan sonra da "Hasta Adam" dedikleri Osmanlı Devleti'nin topraklarını Birinci Dünya Savaşı sonunda paylaşmışlardır. İstiklâl Savaşı ile istiklâl ve hürriyetini yeniden kazanan Türk Milleti, dünya milletleri arasındaki yerini tekrar almıştır. Osmanlı Devleti'ni yıkarak emellerine kavuşan Batılılar'ın, Türkiye üzerindeki emelleri sona ermiş midir? Böyle olduğunu zannetmek, gerçekleri görmemek veya görmek istememek olurdu! Kitle haberleşme araçlarıyla millî ve manevî değerlerimizin plânlı, sistemli ve devamlı olarak tahrip edilmesi, bunun apaçık bir işaretidir. Cumhuriyetten önce ve Cumhuriyet döneminde çıkarılan isyanlarda Batılılar'ın parmağı vardır. Bugün de Türkiye'de ve Türk Cumhuriyetleri'nde Batılı misyonerler ve ajanlar kol gezmektedir Destekçilerin başında “Şark Meselesi”nin öncülüğünü yapan İngilizler gelmektedir. Bütün İslâm ülkelerini sinsi oyunlarıyla perişan eden, burada  kendi emellerine hizmet eden satılmış yöneticiler kanalıyla yönetimi perde arkasından yönlendiren İngilizlerdir. Bu oyunların farkına varamamak basiretsizliği ise islâm ülkelerine aittir. Batı’nın  bu kadar hıyanetine karşılık, Türklerin Batı'ya olan tutumu, sadece adalet ve dostluk olmuştur. Bugün birçok Avrupalı, Osmanlı adaletini teslim etmektedir. Osmanlı idaresindeki Müslüman ülkeler, Osmanlı'nın kıyametini ancak bugün çok iyi anlamış olduklarını itiraf etmektedirler. Osmanlı Devleti yıkılınca, pek tabiîdir ki adaleti de yıkılmıştır. Osmanlı Devleti'ni takip eden Türkiye Cumhuriyeti, Batı'ya her zaman dost ve müttefik olmuştur. Ama Batı'dan bunun karşılığını müsbet değil, menfî yönde görmüştür. Türk'ün, Müslüman'ın varlığına tahammül edemeyen Batı, bize neden ve nasıl dost olabilir? Batı bizim kalkınmamıza, güçlenmemize niçin destek ve imkân versin? Böyle inanmak ve sanmak ancak gafletle izah edilebilir. “ Yedi düvele karşı koymuş bir milletin evlatları, kendi geleceklerini küfrün hoşgörü ve insafına emanet edemezler! Şark'ın efendiliğinden Garb'ın yamaklığına düşürüleliden beri biz bizi unutur olduk. Bizi yok etmek için her yola başvuran Batılılardan, küfür cephesinden, haçlı zihniyetinden istimdad eder olduk! Bu ne zillettir, ya Rabbi!” Uyan milletim, uyan; birazcık olsun uyan! Batı'nın gerçek yüzünü gör de kendine gel! Allah korusun Bosna-Hersek'in akıbetine düşme! Dünya çapında koca devletimiz böyle parça parça elimizden gitti. Boş laflara, aldatıcı ve oyalayıcı politikalara aldanma. Başkalarının gücüne değil, kendi gücüne güven. Yaşayabilmek için her bakımdan güçlü olmak zorundayız. Ayrılığı, gayrılığı bir tarafa bırakıp, bütün gücümüzü ve enerjimizi ülkemizin ve milletimizin kalkınmasına, güçlenmesine harcamalıyız. Gerçek yüzünü her vesileyle ortaya koyan Batı'nın insafına (!) sığınmak, ondan yardım beklemek bizi yükseltmez.    
Barbaros Hayrettin Paşa Tekrar Cezayir'de Hayat Tarih Mecmuası - Dünkü gazete haberlerine göre Cezayir Başbakanı sözde Ermeni soykırım meselesi dolayısıyla, Fransızların Cezayirlilere yaptığı katliamları Türkiye’nin dile getirmesini istemiyor!... Barbaros eşsiz kahramanlıkları sayesinde Akdeniz’e hâkim olur. Tunus’u, Cezâyir’i ele geçirir. Tlemsen kalesini zapteder. Ancak Cezâyirliler’in memnuniyetsizlik göstermesi üzerine, onlara bir ders olsun diye ülkeyi terk eder. Çok geçmeden Cezâyirliler geri göndermesi için yalvarmaya başlarlar. Barbaros önce gitmek istemez; sonra gönlü olur…Barbaros Hayrettin Paşa hatıralarında bu hususu şöyle anlatıyor:"... Bütün bu işlerden sonra yürüyüş emri verdim. Bir saat sonra büyük Cezâyir şehrine girdik. Bütün ileri gelenler, sûrların dışında istikbalimize gelmişlerdi. Azîm alkış oldu. Büyük tezahürat arasında sokaklardan geçip eski yerlerinize gelip konduk. Sinan Reis’e gemileri ve ailemi alıp Cezayir’e gelmesini emrettim.Sinan Reis, 35 pare gemiyle Cicelli’den çıtık. Cezâyir’e girince cümle toplarını ateşleyip şehri selâmladılar. Ben de Cezâyir kalesindeki topları ateşlettim.Bütün Cezâyir ülkesinde nizam ve intizamı temin etmek için çalışmaya koyuldum. Tlemsen beyi Abdullah, ben Cezâyir’den çekilip gidince kendi adına sikke kestirmeye (para bastırma) başlamış, Padişahımızın adını sikkelerden kaldırmıştı. Kendisine nâme yazdım. Dedim ki:-“Tez sikkeleri Halîfe-i Rûy-i Zemîn adına kestirip vergi borcun olan 30.000 dukayı Cezâyir’e yollayasın. Hazret-i Peygamber’in halifesi olan Hakanımız Sultan Süleyman Han’ın adını sikkelerden kaldırmakla büyük günaha girdin. Derhal tecdîdi iman eyleyesin. Yoksa seni İbnü’l-Kaadî’den beter ederim.”Emir Abdullah, nâmemi alınca yırtıp atmış. Bunun üzerine ben de Abdullah’ın oğlu Emîr Muhammed’i desteklemeye karar verdim. Emîr Muhammed, babasına âsi olmuş, 2.000 atlıyla dağa çıkmıştı. Babasını kovup Tlemsen tahtına oturmak isterdi. Bir ordu düzüp Tlemsen üzerine gittim. Yolda Emîr Muhammed geldi, elimi öpüp orduma katıldı. Meğer Abdullah da Tlemsen’den çıkmış, üzerimize gelirmiş. Mâzûna mevkiinde karşılaştık. Abdullah’ın ordusunu kolayca dağıttım. Âsi Tlemsen emîri esir düştü. Huzuruma getirdiler. Hemen başını vurdurdum. Oğlu Muhammed’i hıl’atleyip Tlemsen beyi yaptım. 400 levendi yanına katıp Tlemsen’e gönderdim. Emîr Muhammed, babasının birikmiş vergi borcu olan 90.000 dukayı 400 levendime teslim edip Cezâyir’e gönderdi. Tlemsenliler, yeni emîrlerinden gayetle memnundular.”    
Başarıda Kadroların Rolü S. Ahmet Arvâsi Merhum S. Ahmet Arvâsi Hoca'yı ölümünün 23. sene-i devriyesinde rahmetle anarken; vefatından kısa bir süre önce kaleme aldığı ve bugüne kadar hiç yayınlanmamış olan  bir makalesini aşağıda sunuyoruz.
  Mahiyeti ne olursa olsun, her iş, az-çok, bir kadro ile başarılır. Zaman, bu ihtiyacı azaltamamış aksine çoğaltmıştır. Şüphesiz bir insanın tek başına yapabileceği ve başarabileceği işler de vardır. Lâkin bilmek gerekir ki, günümüzde, artık, büyük işleri, ancak büyük ve güçlü kadrolar gerçekleştirebilmektedir. Hele siyasî ve ideolojik konularda "kadrolaşma" zaruridir. Bu da güçlü ve başarılı bir eğitim ile canlı bir teşkilâtlanmaya bağlıdır. Yani, iyi yetişmiş insan meselesi... Bilindiği gibi "kadro", "fikrin” ve "dâvanın” insan unsuru demektir. Bu da her meslek ve tabakadan bir "seçkin insanlar” topluluğu mânâsına gelir. Hiçbir "fikir" ve "dâvâ" kadrosunu kurup aktif duruma geçiremedikçe başarıya ulaşamaz, hattâ varlığını bile hissettiremez. Aktivite, zaman ve zemine göre bazen kadroları, geliştirip oluşturduğu gibi bazen de dağıtıp eritebilir. Bu sebepten, hem "sahnede" hem "kuliste" çalışabilecek kadrolar, hazırlamalıdır. Bilindiği gibi bütün mücadelelerde, yıpranmamış "yedek kudretlere" ihtiyaç vardır. Bunu, vaktinden önce düşünmeyen liderler, hüsrana uğrarlar. Tekrar edelim, cemiyetlerin hayatında ve idaresinde, anayasalar, kanunlar, kararnameler ve tüzüklerden ziyade "kadrolar" önemlidir, yine cemiyetlerin hayatında "siyasî partilerden" ve her türlü teşkilâttan ziyade "kadrolar" önemlidir. Mücadelede esas olan anayasayı, kanunları, kararnameleri, tüzükleri ve düzeni değiştirmekten ziyade "kadroları" değiştirmektir. Siz, özlediğiniz kadroları işbaşına getirin, herşeyin ne kadar kolaylaştığını o zaman göreceksiniz. Kadrolar değişmedikçe, anayasalar, kanunlar, kararnameler ve tüzükler değişse bile bir mânâ ifade etmez. O halde başarının sırrı, "kadro" hazırlamada ve işbaşına getirmededir. Durum, siyasî hayatta da aynıdır. Bütün mesele, anayasayı, kanunaları, kararname ve tüzükleri zorlamadan, "iyi yetişmiş kadrolar" ile "kitleler" arasında "geniş köprüler" kurabilmededir. "Düzen" ile boğuşmadan, ona hâkim olmadadır. Zaten "demokrasi" bir bakıma bu demektir. Kadro hazırlamaya gelince, bu tamamı ile bir "eğitim" işidir. "Beşikten mezara kadar" sürer. Unutmamak gerekir ki, heryer bir eğitim vasatıdır... Ev, sokak, meydan, kahvehane, lokal, işyeri, çarşı pazar, sinema, tiyatro vs, vs. Eğitimin pekçok da vasıtası var. Kitap, gazete, dergi, ansiklopedi, film, afiş, fotoğraf, bildiri, konferans, seminer.. vs gibi. Eğitim için teşkilatlanmak da mümkündür. Okul, kurs, gezi ve ortak projeler üzerinde çalışma gibi... Bütün bunlar yapılmadan, gerekli kadrolar hazırlanmadan, derme çatma kalabalıklarla bir yere varılmaz. Bir dâvânın ulvîliği ve büyüklü ancak şuurlu kadrolar aracılığı ile idrak edilir. Tarihten ve hattâ günümüzde cereyan eden hâdiselerden öğreniyoruz ki, nice haklı ve ulvî dâvâlar vardır ki, yetersiz kadrolar elinde rezil, zelil ve perişan olmaktadır da bunun aksine nice sefil ve haksız "iddia" var ki, sahip kadrolar sayesinde başarılı ve itibarla gözükmektedir.

Bunu bilerek hareket etmek, acele kararlar ile yüce büyük dâvaları soysuzlaştırmamak gerekir. Başarılı olamayan kadrolar, başkalarını ve cemiyeti itham etmeden önce kendilerini kritik etmesini bilmelidirler.  
Cihan Tarihinin En Büyük Devletini Kuran Oğuz Boyu: Kayılar Kadir Mısıroğlu
O
ğuzlar: İ slâm ve hattâ cihan târihinin en büyük devletini kuran Osmanoğulları, menşe' itibariyle Oğuz Türklerindendir. Türk tarihi geleneğine ve Oğuzlar'dan bahseden kaynaklara göre, Oğuz Han'ın altı oğlu vardı. Bunlar orduda veya “şölen” deni­len ziyafetlerde -kendilerine atfedilen ehemmiyete nazaran- Hân'ın sağında veya solunda yer alırlardı. Türkler'de sağ taraf, Moğollar'ın aksine olarak daha şerefli kabul olunmaktaydı.   Oğuz Han'ın Gün Han, Yıldız Han ve Ay Han adlarındaki üç oğlu dâima sağ tarafta yer alıyorlardı. Bunlara “Bozoklu“ denilmekteydi. “Ok” kelimesi, kadîm Türkçe'de boy(kabîle) mânâsına kullanılıyordu. Gök Han, Dağ Han ve Deniz Han adındaki diğer üç oğlu ise, sol tarafta yer alıyordu. Bunlara da “Üçoklar” veya “Üçoklu “ adı verilmekte idi.   Bu altı evlâdın her birinin idaresi altında dört boy vardı. Bunlar da kendi aralarında itibârlarına göre sıralanıyorlardı. Bu suretle Oğuzlar'ın, yirmidört boy­dan teşekkül ettikleri görülmektedir. Bu boyların her biri eti yenmiyen avcı bir kuşu mukaddes addetmişlerdi ki; buna “Ongun“ denilirdi.   Bir de, her boyun bir “damga“ sı vardı. Bu, uğur ad­dedilerek davarlara, kap kaçağa vurulur ve hattâ mezar taşlarına bile hakkedilirdi. Osmanoğulları'nın neş'et ettikleri Kayı Boyu'nun Ongun'u şahin, damgası ise, iki ok ile bir yaylı oktu. Buna ilk defa İkinci Murad'ın sikkelerinde rastlanmaktadır. Oğuzlar, siyasî bir camia veya memleket için “el” veya “il” tâbirini kullanırlardı. Bu sebeple Oğuzlar'ın siyasî topluluğuna ve ülkelerine “ Oğuzeli “, Oğuzeli'nin başındaki hükümdara ise,”Yabgu” denilirdi. Onuncu Yüzyıldan itibaren islâmlaşmaya başlayıp Onbirinci Yüzyılda tamamen bu yeni asabiyyete intisab etmiş bulunan Oğuzlar'a bundan böyle attık “Türkmen” denilmeye başlanmıştır. Kayıhanlılar: Kayıhanlılar veya Kayı Boyu, Oğuzlar'ın daha itibarlı addedilen sağ tarafta yer alan boylardan, yani Bozoklar’dan idi. Bu gruptaki boyların kendi aralarındaki sıralanmada da en sağda yer alıyordu. Yâni Bozoklar'dan, Gün Han'a tâbi dört boyun en itibârlısıydı. Esasen Oğuz boylarının tam bir listesini veren ve bunları siyasî ehemmiyetlerine göre sıralayan “Reşid-üd-din'in Câmi-üt-Tevârih” isimli eserinde Kayı Boyu'na birinci sırada rastlanılmaktadır. “Kayı “ nın mânâsı; “kuvvet ve kudret sâhibi” demektir. Osmanoğulları bu boyun bünyesindeki “Kara Keçili “ aşiretindendiler. Oğuz Boyları, başlayan fetih hareketiyle birlikte Anadolu'ya gelmeye ve burada yerleşmeye başlamışlardır. Ancak bu yerleşme de defaten ve toplu bir halde gerçekleşmemiştir. Anadolu'ya parça parça ve muhtelif tarihlerde gelen Oğuz boyları ve onların kolları hemen her tarafa dağılmışlardır. Bunun neticesi olarak bugün bile hâlâ Anadolu'nun muhtelif yerlerinde Oğuz boylarının adlarını taşıyan birçok köy ve kasabaya rastlanılmaktadır. Bunlardan bir kısmı da halen “Kayı” adını taşıyan köylerdir. İşte “ Kayılar “ da bu suretle Anadolu'ya gelmişlerdir. Selçuklu’ların 1071 Malazgirt zaferini müteakip bir kısım Oğuzlar Anadolu'nun muhtelif yerlerine iskân ettikleri mâlumdur. Ancak Kayılar'ın bu sırada mı yoksa, daha sonra Celâleddin Harezmşah'ın vefatı üzerine o büyük kumandanı yenen Moğollarla vuruşa vuruşa mı Anadoluya gelip yerleştikleri hususu ihtilaflıdır. Bununla beraber Kayılar'ın Dokuzuncu Yüzyılda Selçuklularla birlikte Ceyhun Nehri'ni geçerek İran'a geldikleri muhakkaktır. Ancak Osmanoğulları'nın neş'et ettikleri Kayılar'ın Anadolu'ya gelişleri ve bu esnada cereyan eden hadislere dâir bilgilerimiz efsânevî bir mâhiyet arzetmektedir. Gerçekten, rivayetlere nazaran Kayılar, Ceyhun Nehri'ni geçtikten sonra, önce Horasan'da “Merv” ve “Mahan” bölgesine yerleşmişlerse de, Moğollar'ın devam eden hücumları sonunda Celâleddin Harezmşah ile birlikte Azerbaycan'a ve Doğu Anadolu'da Ahlat taraflarına göç etmişlerdir. Ancak Onbirinci Yüzyılda Diyarbekir ve Harput'ta hükümet kuran “Artukoğulları “da Kayılar'dan olduğundan bunların bir kısmının Anadolu'ya daha önce geçmiş bulunduğuna hükmetmek kabildir. Kayı’ların bir kısmı Selçuklu Hükümdârı I. Alâüddin Keykubat (1219-1236) tarafından Ankara havalisindeki, “Karacadağ” mıntıkasına yerleştirilmişlerdir. Buradan bilâhere kışlak olarak “Söğüt” yakınındaki ovaya ve yaylak olarak da ”Domaniç”e nakledilmişlerdir. Fakat Anadolu'ya gelişlerinden devletlerini kurdukları bu bölgeye yerleşinceye kadar başlarından geçen macera, hakkıyle tesbit edilebilmiş değildir. Bu husustaki bilgiler zamanımıza kadar rivayet halinde devam edip gelmiştir. Bu rivayetlerin en meşhuru şudur: Anadolu'ya geldikten sonra bir müddet Ahlat'ta oturan Kayılar, oradan ayrılarak Erzurum, Erzincan ve Amasya taraflarına göç etmişlerdir. Fakat hayvanlarını beslemek için kâfi miktarda müsait arazi bulamamaları sebebiyle Haleb'e doğru yola çıkmışlardır. Bu sırada reisleri bulunan Süleyman Şah'ın “Caber Kalesi” civârında Fırat Nehri'ni geçerken boğulmasın üzerine aralarında yola devam edip etmemek hususunda ihtilâf çıkmış ve ikiye ayrılmışlardır. Bu sebeple Kayılar'ın bir kısmı orada kalmış, diğer bir kısmı ise geri dönüp Çukurova'ya gel­miştir. Burada da tekrar ikiye bölünmüşler ve bir kısmı kuzeye yönelerek Erzurum civarında Pasinlar Ovasındaki “Sürmeli çukur“a gelip yerleşmiştir. Burada da aralarında yurt tutma hususunda ihtilâf çıktığından bir kısmı geldikleri asıl yere dönmüş, Ertuğrul Gazi ile kardeşi Dündar Bey'in emrindeki diğer bir kısmı Moğol akınlarından bîzar kalarak Orta Anadolu'ya göç etmişlerdir. Selçuklu hükümdarı Alâüd-din Keykubat da onları müracaatları üzerine Karacadağ'a yerleştirmiştir. Henüz tam manâsıyla tevsik edilememekle beraber buraya giderken Selçuklu ve Moğol kuvvetleri arasında dehşetli bir çarpışmaya rastlamışlar ve zayıf olan Selçuklular'a yardım ederek, onların galip gelmelerini sağlamışlardır.   Ertuğrul Gâzi'nin reisliği altında önce Karacadağ'a gelen ve sonra da buradan Söğüt ve Domaniç'e nakledilen Kayılar, rivayete nazaran dörtyüz çadırdan ibarettiler.   Bu yüzdendir ki, Namık Kemâl: “Biz ol Ali himem erbâb-ı cidd-ü içtihadız kim,  Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten.”   Ertuğrul Gâzi’nin anası Domaniç'in Çarşamba köyünde medfun “Hayme Ana”dır. Kaynaklarımız Ertuğrul Gâzi'nin doksan yaşını geçmiş olarak 1281 veya 1288'de vefat ettiğini yazarlar. Türbesi bizzat zabtettiği Söğüt'tedir.      
Osmanlı Fetihlerinin Sırrı Doç. Dr. Selahattin Döğüş Osmanlılar'ın İslam egemenliğini yaymayı ve ganimet toplamayı amaçlayarak işe başladığı vurgulanmıştır. Böylece gaza ve cihad olgusu ile gazilerin ganimet peşinde koşmaları ve bunun Türkmen kitlelerini uçlara cezbetmesi, Osmanlı sınırlarını genişletmişti ki bu da bir teşkilatlanmayı zaruri kılıyordu.  İlk Osmanlı Beylerinin de gazi lakabı ile anılmış olması, onların gaza ideolojisi ile hareket ettiklerini göstermektedir. Gaza düşüncesinin kitleleri harekete geçirdiği bir ortamda dinin ne derece önemli vazifeler gördüğü ortadadır. Din, bir yandan bu kitleleri ve yöneticileri harekete geçiren bir kurum olarak vazife görürken, diğer taraftan bu akın ve fetihleri meşrulaştırıcı bir rol oynamıştır. Daha Osman Bey'in etrafında kayın pederi Şeyh Edebali, oğlu Şeyh Mahmud, Dursun Fakih, Ahi Şemseddin gibi dinî şahsiyetler mevcuttu.  Osmanlı Devleti'nin ilk bürokratik unsurları dinî mahiyette bir kurum olan Ahilerden seçilmişti. Osmanlı idaresi, bu dini toplulukların uçlarda yaşayan halk kitleleri üzerindeki nüfuzundan istifade etmişlerdi. Erken dönemde halk arasında büyük kabul gören şeyh, derviş gibi şahsiyetler, halkın hem dini hem de siyasi önderi olmuşlardı.  Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda adı geçen Şeyh Edebali, sonuçta, zengin vakıflar, malları olan ve birçok mürit ve muhibbi bulunan bir zaviye şeyhi idi. İlk Osmanlı Beylerinin etrafında şekillenen rüya motifleri ve çeşitli menkıbeler vasıtasıyla Devlet ve onun temsilcisi olan saltanat kurumu daha kurulduğunda belli bir üstünlük kazanmış idi.  İslam'ın devlet kesiminde ulemâ aracılığıyla temsil edilmesine karşılık, Osmanlı Devletinde İslam halk, tarikatlar aracılığıyla temsil ediliyordu. Bu yüzden Osmanlı merkezi yönetimi başlangıçtan itibaren tarikatların bu nüfuzunu tanımış ve bu çevrelerle sürekli iyi ilişkiler sürdürmeye çalışmıştır.  Osmanlı sultanlarının bazılarının şu veya bu tarikatın mensup veya muhibbi olması da bu ilişkilere oldukça yumuşak, devlet adına kazançlı bir konum kazandırmıştır.  Kuruluş dönemi şeyh ve dervişlerinin ilk Osmanlı beylerinin maiyetinde fetih hareketlerine katılmaları beylerin de onlara zaviye açmalarına izin vermesi, hatta bunları zengin vakıflarla güçlendirmeleri, aralarında zımni bir siyasi akit olduğunu göstermektedir. Bu zümreler bu yolla ileride onlardan faydalanılmak üzere kontrol altında tutuluyor, aralarındaki ehli sünnet dışı inanç ve tavır sahibi grupları da sürekli denetim altında tutuluyorlardı. Osmanlı siyasal gücünün, yayılmacılığının ve hakimiyetinin ana motoru cihad ve gaza ideali ve bunun merkezindeki "i'lâ-i kelimetullah" (Allah'ın adını yüceltme) kavramıydı. Yıldırım Bayezid'in dini bir tasdik zaruretini duyarak Abbasi halifesinden "Rum sultanlığı" tevcihini istemek üzere elçi göndermesi,  kuruluş yıllarındaki din-devlet ilişkilerini göstermesi bakımından kayda değer. Din Devlet Sentezi Osmanlı'da şeyhülislamın da içinde bulunduğu ulemâ, devlet emrindedir. Ulemâ, bir anlamda halk kitleleriyle hükümet ve diğer siyasi otorite mercileri arasında bir aracı konumundadır. Böylece siyasi otorite nezdinde dikkate alınması gereken bir mevki elde ediyor, belli bir otorite ve saygınlık kazanıyordu. Bu da ulemânın devlet nezdindeki itibarını yükseltiyordu.    Devletin ulemâya gösterdiği itibar, ulemâ vasıtasıyla halkın kontrolünü ve devletin yanında tutulmasını sağlamak gibi pratik bir sonuç sağlıyordu. Daha Osmanlı'dan önce İslam dünyasında ilim, devlet menfeatleri veya siyasi hususiyetlere hizmet etmiştir. Osmanlı Ulemâsı da bu vetirenin yerleştiği böyle bir geleneğin varisi oldu.  Devletin merkeziyetçi yapısı, mesleğinde parlayan ulemânın bürokraside önemli mevkilere yükselmesi, ulemâ-umera yakınlaşmasını teşvik etmiştir. Ulemânın medrese hocalığından elde edemediği maddi ve manevi prestiji bürokratik mevkilerden sağlamaları yüzünden bu mevkilere yönelmeleri, imparatorluğun askeri merkeziyetçi yapısının bir göstergesidir.  Ulemâ ile ümera arasındaki bu yakınlaşma idare pratiğinde bir anlamda din ve devlet özdeşleşmesi dediğimiz bir sentez olarak nitelenebilir. Ulemânın devlet kontrolüne girmesi karşılığında şeriatın da devlet hayatının merkezine yerleştiğini görürüz.  Şeriatı ulemâ vasıtasıyla kendi bünyesi içine alan devlet, örfi hukuku da içine katarak, kendi dünya görüşüne yönetim anlayışına uygun siyasî bir nitelik kazanmıştır. Bu da Osmanlı Devletini öteki İslam devletlerinden ayıran kendine mahsus bir başka özellik olarak değerlendirilebilir. Sonuçta devletin din gibi kutsal bir unsur olma hususu gerçekleşmiş olmaktadır. Keza devlet ve onun temsilcisi olan saltanat daha kuruluşunda kutsiyet kazanmıştı.
Unutturulan Tarihimiz, Coğrafyamız, Dilimiz... Sevim Nazan Bir aylık parası kaldığı iddia edilen Yunanistan, sessizce "Bulamaç" ve "Keçi" adalarını işgal etmiş. Bizim kamuoyu bu aralar başka şeylerle meşgul edildiği için  durum müsait. Su uyur düşman uyumazmış.
Didim'in yakınlarındaki adaları biz yeni duyuyoruz ama; alim, şair, haritacı ve nakkaş kaptanımız Piri Reis, 16. yy. da “Kitab-ı Bahriye” sinde  iki sayfayla adaları tasvir etmiş. İçme suyunun kaynağına kadar. 
Neden nakkaş dedik? 2002 yılında Ulusararası Türk Kültürü kongresinde Piri Reis'in esrarengiz haritası bir grafik Şaheseri olarak takdim edilmişti de ondan.
Kitabın tıpkı basımı 1935 yılında Devlet Basımevi tarafından yayınlanmış. Sahaftan aldığım 1973 yılında Deniz Harb Okulu ve Deniz Lisesinin 200. kuruluş yıl dönümü münasebetiyle, Tercüman 1001 Temel Eser serisince Yeni Alfabe ile basılmış. 
Devrin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün ve Deniz Kuvvetleri komutanı Oramiral Kemal Kayacan'ın önsözleri ile. 
Kitabı çeviren Yavuz Senemoğlu Osmanlı alfabesine yetişmiş ve şimdi hayatta olmadığını tahmin ettiğim  emekli bir deniz  subayı. Önsözde düşündürücü ifadeleri var, kısmen aktarıyorum; 
"Biz Atatürk inkilaplarını benimsemiş, eskiyi de yaşamış, yeniye de uymuş bir nesiliz. Bizim için ana dil olan çocuklarımızın yabancı dilidir. Yanlış bir değerlendirme ile Osmanlı küçümsenen bir varlık oldu. Bir kısmımız kraldan fazla kral taraftarlığı  ederek, Osmanlıdan kalan her şeyi yıkarsak, medeniyete daha çabuk varacağımızı sandı. Bu zan en ağır tesirini dilde gösterdi. Bugün arşivlerde beş milyondan fazla vesika vardır ki, henüz özünün ne olduğu bile öğrenilememiştir. Biz, daha dün yaşayan yazarlarımızı, Ahmet Haşim'i bile yeni Türkçeye çevirirken, Fıransızlar Monteyn'i n 400 yıl önceki dilini  bugünkü Fıransızca'ya çevirmeye kıyamıyor veya cesaret edemiyor."
 Böyle demiş Yavuz Senemoğlu. Aklıma "Söylev" geldi. Nutuk kelimesi atılsın,  Arapça . Yeni nesil "nutkum tutuldu" ifadesini anlamasın! Ne olmuş yani? Arı, duru (!) tadı tuzu kaçmış bir dille Atatürk'ü tarihe gömmenin başka bir yolu. Akil adamlar ve hanımlar öyle lüzum gördü. Ama kimin izni ile?
 Meraklıları "Kitabı Bahriye" yi Sahaflarda bulabilir, bizden söylemesi.

Kendi Kaleminden Seyyid Ahmet Arvasi Seyyid Ahmet Arvasi Ben, 15 Şubat 1932 Pazartesi günü, Ağrı ilinin Doğubayezit kasabasında doğmuşum. Ailece, Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündeniz. Muhitimizde, bu köyün adına izafetle "Arvasî" ler olarak tanınırız. Soyadı Kanunu çıktıktan sonra, köyümüzün adı, soyadımız oldu. Babam, Van Gümrük Müdürlüğü'nden emekli Abdulhakîm Efendi, annem, ev kadını Cevahir Hanım'dır. Biri benden büyük beş kardeşim var... Evliyim, halen beşi hayatta altı çocuk babasıyım. İlkokula Van'da başladım, Doğubayezit'te bitirdim. Ortaokula Karaköse'de başladım. Erzurum’da bitirdim. Daha sonra Erzurum Erkek Öğretmen Okuluna (sonradan Nene Hatun Kız Öğretmen Okulu oldu) kaydoldum. 1952 yılında ilkokul öğretmeni olarak hayata atıldım. Üç yıl ilkokul öğretmeni olarak çalışıp askerliğimi yedek subay olarak tamamladıktan sonra, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedegoji Bölümü'ne kaydoldum. 1958 yılında oradan mezun olarak muhtelif öğretmen okullarında ve enstitülerinde pedegoji öğretmenliği yaptım. Böylece, vatanıma binlerce, hatta onbinlerce öğretmen yetiştirmek fırsatını buldum. Çalıştığım bu okulları, şöyle sıralayabilirim: Van Alparslan İlköğretmen Okulu, Savaştepe İlköğretmen Okulu, Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü, Bursa Eğitim Enstitüsü, İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü... Ben, İslam iman ve ahlakına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk Milleti'ni iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece "İslam'ı gaye edinen" Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda, asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur. İster azınlıktan gelsin, ister çoğunluktan gelsin, her türlü ırkçılığa karşıyım.

Kişi Kavmini Sevmekle Suçlanamaz
Bunun yanında, Şanlı Peygamberimiz'in "Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz", "Kavmin efendisi kavmine hizmet edendir" ve "Vatan sevgisi imandandır" tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere bağlıyım Öte yandan, İslam'ın, yakından uzağa doğru bir fetih ruhu ile bütün beşeriyeti "tevhid bayrağı" altında bütünleştirmeye çalışan bir ilahi sistem olduğunu da asla unutmuyorum. Yine, Şanlı Peygamberimiz'in: "İlim İslam'ın kaybolmuş malıdır, nerede bulursa almalıdır", tarzında formülleştirdikleri mukaddes ölçüye bağlı olarak hızla "muasırlaşmak" gereğine inanmaktayım. Bu, Türk-İslam kültür ve medeniyetinin yeniden doğuşu (rönesansı) olacaktır. İslam'dan zerre taviz vermeksizin, yepyeni "kadrolar" ve "müesseseler" ile zamanımızın bütün meseleleri, vahyin, peygamber tebliğlerinin ve "sünnet yoluna" bağlı büyük müctehidlerin açıklamalarının ışığında, yeniden bir tahlile ve terkibe tabi tutulabilir. İnanıyorum ki, hem Türk olmak, hem Müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız, bütün tarihleri boyunca, bunu denediler ve başarılı oldular. O halde, bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim? Asla unutmamak gerekir ki, "yabancı ideolojiler", yabancı ve istilacı devletlerin fikir paravanalarıdır, milletleri içten vuran sinsi tuzaklardır. Bunu bildiğim ve buna inandığım içindir ki, Türk Devletini bölme ve Türk Milletini parçalama oyunlarına ve terkiplerine karşı durmayı, büyük bir namus ve vicdan borcu bilmekteyim. Hele, bir Doğu Anadolu çocuğu olarak doğduğum ve büyüdüğüm bölge etrafında döndürülmek istenen hain niyetlere ve kahpe terkiplere karşı, elbette kayıtsız kalamazdım. Beni yakından tanıyanlar, bütün hayatımı ve çalışmalarımı Türk-İslam Ülküsü'ne vakfettiğimi elbette bilirler. Beni, bu mukaddes yoldan döndürmek için, ne oyunlara, ne tertiplere ve ne kahpeliklere maruz bırakıldığımı, bir Allah bilir, bir de ben... Şüphesiz, bu oyunlar bitmemiştir ve kolayca biteceğe de benzemez.

Kesin Olarak İman Etmişim ki... Kesin olarak iman etmişimdir ki, "Müslüman Türk Milleti ve onun Devleti güçlü ise İslam Dünyası da güçlüdür". Aksine bir durum varsa, bütün Türk Dünyası ile birlikte İslam Dünyası da sömürgeleşmektedir. Galiba, bu durumu, en iyi idrak edenler de düşmanlarımızdır. Onun için, bütün İslam Dünyası'nı esir almak isteyen "şer kuvvetlerinin" ilk hedefi "Türk Devleti" ve "Türk Milleti" olmuştur. Tarihten ibret almasını bilenler, bunu ayan beyan göreceklerdir. Durum, günümüzde de aynıdır. Onun için diyorum ki, Türk Devletini yıkmak ve Türk Milletini parçalamak isteyen bölücüler, yalnız "Türklüğe" değil, "İslam’a" da ihanet etmektedirler.
Tarihini Bilmeyen Millet, Hafızasız İnsan Gibidir Ahmet Zeki Sarıhan
H
afızasını kaybeden bir insan, ondan sonraki hayatını nasıl sürdürür? Bir insan için hafıza ne  kadar önemli ise bir millet ve devlet içinde tarih o kadar önemlidir. Milletlerin ve devletlerin hafızaları da tarihleridir. Tarihini unutan veya unutturulan milletlerin hafızaları silinmiş demektir. Hafızası silinen insan ne duruma düşerse, hafızası silinen millet ve devlette aynı duruma düşer. Yüz yılı aşkın zamandır yaşadığımız budur... Hafızasız bir millet olup çıktık...

Sultan Alparslan'ın Malazgirt zaferinden sonra, Bizans İmparatoru ile aralarında geçen konuşmadan küçük bir not. Alparslan Bizans imparatoru Diojene sorar:
- Sen tarih bilir misin?
Diojen cevap verir:
-  Hayır, hiç okumadım.
Alparslan cevap verir:
- Tarih bilmeyen hükümdarların sonu işte böyle olur!  
Ne kadar güzel ifade.
Yıllardır her birimiz şikâyet ederiz, yandık, bittik, öldük gibi; hemen hemen şikâyet etmeyenimiz yok gibidir. Herkes şikâyet ediyor, herkes dert yanıyor da, niçin sonuç alamıyoruz, hayat aynı şekilde devam edip gidiyor?

Bunun en önemli sebebi Müslüman Türk milletinin hafızasını kaybetmiş olmasıdır. Maalesef Müslüman Türk milleti hafızasız bırakıldı. Yaşadığımız güne bakıyoruz, insan ve insan adına her neye el atarsan elinde kalıyor. Bizi öyle bir hale getirmişler ki, kimliğimizden, benliğimizde tamamen koparmışlar. Ne yaptığımızın farkındayız ne de yaptığımızın sonucu nereye varacak onun farkındayız. 

Tarihini, kültürünü bilmeyen veya unutan milletlerin başarılı olması mümkün değildir. Geçmişi bilmeden geleceğe adım atmak mümkün değildir. İbn-i Haldun'un ifadesi ile: "Su nasıl suya benzerse, milletlerin geleceği de geçmişine benzer." Bu tespit ile hareket edecek olunursa, Müslüman Türk milletinin geçmişte aydınlık ve zaferlerle dolu günlerine geri dönmesi kaçınılmazdır. O eski güzel günleri yakalamak için de tarihi bilmemiz gerekmektedir. Tarihimiz, kültürümüzü bilmeden eski parlak günlere ulaşmamız pek mümkün görünmemektedir.

Bunu gören Müslüman Türk milletinin tarihi düşmanları tedbir olarak bizlere tarihimizi unutturmak, tarihimizden koparmak için her yolu denediler. Yaptıkları faaliyetlerde başarı da sağladılar. O kadar başarılı oldular ki, tarihine düşman bir elit kadro meydana geldi. İlim yuvaları olan üniversiteler tam bir tarih düşmanlığı yapmaktadırlar. Özellikle birtakım hoca kılığına girmiş millet düşmanları, Müslüman Türk devletinin tarihine kin ve nefretle bakmaktadırlar. Bu durum dışarıdan ülkemize gelen yabancı ilim adamlarının dahi dikkatini çekmiş ve şöyle dedikleri bilinmektedir:

"Tarihinden bu kadar nefret eden başka devlet olmadığı gibi, tarihinden nefret eden ilim adamı da yoktur."

Tarih yazanlar, tarihi tespitte bulunanlar, tarihî hadiselere duyguları ile bakamaz, duyguları ile yönlendiremezler. Tarihî vakaları, herkes kendi ideolojik görüşüne göre yazar ve yönlendirirse, o zaman ortada ne tarih kalır ne de tarihî vakalar.

Maalesef ülkemizde yaşanan hadise, tarihi tabii yapısı içinden çıkarıp, ideolojilerine uygun hale getirerek, mevcut ideolojinin bakışı ile tarihin yeniden yazılmasıdır. Bu son derece yanlış bir uygulama idi ve sonuç alması da mümkün değildi.

Tarihle ilgili bir başka tespitte de, tarihi olayları yaşandığı devrin gözlüğü ile değerlendirmektir. Selçuklu İmparatorluğu'nun ilk yıllarını değerlendirirken, gözümüze 21. yüzyılın gözlüğünü takarsak, tarihten ders de alamayız, ibret de! Her hadise ve olayı devrinin şartları içinde değerlendireceğiz ki, sonuç alalım, tarih de tekerrür etmesin.

Büyük Fikir ve Dava Adamı: O. Yüksel Serdengeçti M. Nuri Yardım Türk Fikir âleminin önemli ismi Osman Yüksel Serdengeçti 1917'de Akseki'de doğdu. Asıl adı Osman Yüksel olmasına rağmen, Serdengeçti mecmuasında çıkan yazılarından dolayı bu soyadıyla tanındı. Aralarında Ahmet Hamdi Akseki gibi âlimler yetiştirmiş bir aileye mensuptur, ilkokulu Akseki'de, ortaokulu Antalya'da okudu. Liseyi Ankara'da bitirdikten sonra Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde ikinci sınıf öğrencisi iken Mayıs 1944'te meydana gelen olaylara karıştığı için tahsili yarım kaldı. 

Nihal Atsız ve AlpaslanTürkeş'le birlikte bir süre tutuklu kaldı. Serbest bırakılınca fakülteye başvurarak öğrenimine devam etmek istediyse de kendisine izin verilmedi. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'e hitaben sert bir dilekçe yazdı. Hapishaneye gönderildi. 
Hapisten çıkınca meşhur Serdengeçti dergisini çıkarmaya başladı. Pek çok sayısı toplatılan bu dergide çıkan yazıları dolayısıyla hakkında çok sayıda dava açıldı. Sık sık tutuklanıp serbest bırakıldı.

Allah Vatan Yolunda

Osman Yüksel Serdengeçti, “Allah Millet ve Vatan Yolunda" cümlesi sürekli olarak yer alan Serdengeçti'deki yazılarında sık sık kullandığı "Açın kapıları Osman geliyor" sözü yeni tutuklanmalara hazır olduğunu bildiriyordu. Kendisine Serdengeçti unvanını kazandıran bu dergi, sıkça kapanıyordu. 
Çok sayıda mahkumiyet kararı alması yüzünden 33 sayı çıkabilmişti. (1947 Şubat 1962). Tek parti yönetiminin inananlar üzerindeki ağır baskılarını protesto eden aydınların önde gelenleri arasında yer alan Osman Yüksel, kalemini hak yolunda, haksızlıklar karşısında kullandı. Adı Anadolu'da dilden dile, gönülden gönüle yayıldı, efsanevî bir kahraman gibi tanındı.  1952 yılında "Bağrıyanık" adlı bir mizah gazetesi çıkardı. Başlığında "Hak yolunda bağrıyanık yolcular" sözü yer alan bu yayınında da inancının mücadelesini zengin esprilerle dolu dergileriyle devam ettirdi. 

Bir ara politikaya atıldı. AP listesinden Antalya milletvekili seçilerek, parlamentoda görev yaptı (1965-1969). 

Son olarak Yeni İstanbul Gazetesi'nde "Selam" başlığı altında günlük fıkralar yazdı. 10 Kasım 1983 tarihinde "Parkinson" hastalığından Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Eserleri

Osman Yüksel  Serdengeçti bir fikir ve dava adamı, politikacı, gazeteci, mizah ustasıydı. Çok iyi bir hatipti. Bütün bunların yanında onun üzerinde çok az durulan bir yönü de edebiyatçı kimliği, şairliği ve yazarlığıdır. 

Osman Yüksel Serdengeçti, "Mabetsiz Şehir", "Bir Nesli Nasıl Mahvettiler?", "Bu Millet Neden Ağlar?", "Gülünç Hakikatler", "Ayasofya Davası", "Türklüğün Perişan Hali", "Mevlana ve Mehmet Akif",  "Kara Kitap", "Radyo Konuşmaları" isimli eserlere sahip... Ayrıca "Müslüman Çocuğun Şiir Kitabı" adlı bir antoloji de hazırlamıştır. 

Şiir Anlayışı

Osman Yüksel Serdengeçti "İmparatorluğa Mersiye" ve "Gelsen de Bir Gelmesen de..." şiirlerinde göreceğimiz gibi Osman Yüksel Serdengeçti, gerek hamasî, gerekse lirik şiirlerde "Benim" diyen şairlerle boy ölçüşebilecek bir şiir kabiliyetine, sanat derinliğine ve his zenginliğine sahiptir. " Mektup 1-2 " şiirlerinde de benzer ustalığı görebiliyoruz. 

Serdengeçti, kendisini üç kıt'a, yedi iklime hükmeden Osmanlı İmparatorluğu'nun vârisi olarak görmüş, yıkılan bu imparatorluğun ardından yaşlar dökmüş, ağıtlar yakmıştır. "Ağıtlar " ve " İmparatorluğa Mersiye " bu bakımdan klâsik olmuştur. 

- " Ben şair değilim, ama şiirin ne demek olduğunu bilenlerdenim "  diyen Osman Yüksel, sanat anlayışını şöyle açıklar:

-"İnadına böyle acı baharı severim. Açılan, saçılan, bayılan sıcak Mayıs baharını değil. Titreyen, titreten genç baharı... Çiçekler açılmak üzere olacak, dallar yeşillenmek üzere... Yazla kışın çekişmesi, hırçın bahar..."

Serdengeçti,  özlemini duyduğu günlerin ateşiyle yanarken bu duygularını da dile getirir. Taşkın zekâsının ürünleri olan şiirlerinin bir kısmı lirik ve nostaljiktir, bir kısmı yanardağ gibi mutlak hakikat ve müthiş trajiktir. Ruhu geniş ufukları tararken, muhayyilesi derin okyanuslarda dolaşır.

Osman Yüksel'in şiirlerine bir bütün olarak baktığımızda kimi zaman bir Yunus söyleyişi ve tevekkülü, kimi zaman Mehmet Emin Yurdakul haykırışı ve cesaretini buluruz. Bazen derviş Rıza Tevfik'in nefeslerini andırır şiirleri, bazen de Arif Nihat Asya milliliği ve hamasiliğini hissederiz. Şiirlerinden bir örnek:
İmparatorluğa Mersiye

Bin yıl oldu toprağına basalı  Hayli oldu kılıçları asalı,  Bülbüllerin onun için tasalı,  Sazlar kırık ayar tutmaz telleri,  Biz neyledik o koskoca elleri?..
Yol görünür,hakan emir verirdi, Dalga dalga ordularım yürürdü, Hamlemizden dağlar taşlar erirdi, Dolu dizgin aştık nice belleri, Biz neyledik o koskoca elleri?..
.....

  Ve Nesirleri..

Osman Yüksel şairliğinin yanısıra nesirde de üstattır. Beliğ ifadelerle süslü akıcı Türkçesi nesri şiirleştirir adeta... Bir çay gibi, bir ırmak gibi akıverir kelimeler... Büyük bir ahengin, musikînin tadıldığı bu yazılar; hazla, lezzetle, keyifle okunur. 

İşte "Aslan Mehmetçik" yazısının ilk satırları:

"Sen benim baş yazım, alın yazım, baş tacımsın!..
Bu sefer seni daha yakından tanıdım, seninle yattım, seninle kalktım.
Mektuplarını okudum; gözlerinin içine baktım!
Senin tasan benim tasam, senin kederin benim kederim, senin kaderin benim kaderim oldu!
Seni bir türlü değil, bin türlü sevdim.
Ne çare sana doyamadan ayrıldım!
Sana hiç doyulur mu?
Benim sessiz sedasız, sabırlı Mehmedim!
Varlığımızın esası sensin. Dirliğimiz, birliğimiz sensin.
Şerefimiz, şanımız sensin!
Sen olmasaydın, biz olur muyduk?
Sen ölmeseydin biz kalır mıydık?
Şu alev alev yanan ocaklar, şu dalga dalga sancaklar, şu insanlar, şu köyler, şu kentler bucaklar seni anar, seni tanır, seni söylerler!
Fakat sen hep susarsın! Ölürsün, gülmezsin! Gidersin, gelmezsin! Sual sormazsın. Senin kahramanlığını, senin türkünü bile başkaları söyler.   Bura Yemendir, Yolu çemendir, Giden gelmiyor, Acep nedendir? ”




Gönül ve Kalem Ehli Bir Tarihçi: A.Yılmaz Boyunağa M. Halistin Kukul Merhum Ahmet Yılmaz Boyunağa ile yirmi beş yıla varan gönül dostluğumuz ve mesaî arkadaşlığımız vardı. Türk fikir hayatına makaleleri, incelemeleri ve târihî romanlarıyla yaptığı hizmet otuz yılı aşan bir süre üniversite gençliğinin yetişmesi için harcadığı hocalık emeğinin bir devamı olarak hâlâ sürüp gitmektedir. Fikir adamlığının, san’atkârlığın tükenmeyen meyveleridir bunlar. Vefatından sonra yazdığım "Ahmet Yılmaz Boyunağa'nın Ardından"  başlıklı yazımda şöyle demiştim:  "İmanlıydı. Tevekkül sahibi ve tefekkür ehliydi. Gönül adamıydı. Muhabbetiyle gönülleri ferahlatır; sabrıyla sevgi membaı olurdu. Herkesi, istisnasız herkesi severdi. Allah sevgisi, Peygamber sevgisi, eshab-ı kiram ve ehli beyt sevgisi, vatan ve millet sevgisi, hısım akraba ve aile sevgisi velhasıl bütün insanlığı kucaklayan bir sevgi pınarına sahipti. Tevazuu vazgeçilmez mizacıydı. Nezâketi, şükür bilirliği, dostluğu, güvenirliği, hoşgörüsü, alçak gönüllüğü, bilgisi ve bilgisinden istifâde ettirmesini bilen ender bir şahsiyetti." Boyunağa'nın eserlerini dört bölüm hâlinde ele alabiliriz. Bunlar:Târîhî romanlar, Çocuk hikâyeleri, İnceleme eserleri ve ders kitaplarıdır. Bütün kitaplarındaki hâkim unsur, haliyle bir Türk-İslâm tarihçisi olarak Türk Târihi'dir. Kendisiyle, 1990 yılında, vefatından beş yıl önce yaptığım bir mülakatta târihî roman yazmasının gayesi şöyle açıklamıştı: "Muhakkak ki, her eserin yazılışının bir sebebi ve bir maksadı vardır. Yazar ve şair olarak  bunu siz de pekâlâ bilirsiniz. Benim, adı geçen eserleri yazmamın gayesi, bu sahadaki noksanlığı gidermek olduğu kadar, bilerek veya bilmeyerek yapılan bazı büyük yanlışlıkları düzeltmektir. Öyle târihî romanlarla karşılaştım ki, okuduklarıma inanamadım. Meselâ; bir romanda Derviş Yûnus Emre'miz, bir şövalyenin içki artıkları dolu sofrasında karnını doyuran bir “ozan" şeklinde gösterilmiş ve tanıtılmış. Düşününüz, Yûnus Emre gibi bir evliya bu şekilde gösteriliyor.”  Yılmaz Boyunağa, gerçekten de  "araştırıcı-romancılık" anlayışıyla yola çıkmaktadır. Bu da, târihî hâdiselerin sapmasını engelleyici ciddî bir unsur olarak ve müsbet yönde atılmış bir adımdır. Boyunağa,  günlük, gelip geçici heveslere iltifat etmeyen bir fikir adamı ve romancıydı. O’nun bütün maksadı, Türk târihinin iyi ve doğru bilgilerle aktarılmasıydı. Bunun için de çok dikkatli çalışmak gerekiyordu. Kendisi de öyle yaptı. O’nun târihî romanlarına baktığımız zaman, tıpkı inceleme eserlerinde olduğu gibi pek hacimli kitaplarla karşılaşırız. Bunlar: Hazin Göç, Zafer Rüzgârları,  Endülüs Şahini, Kırık Hançer,  Malazgirt’in Üç Atlısı, Korkusuz Cengâver,  Kan ve Gül, Hint Sularında,  Fetih Sancakları,  Dağıstan Arslanı, Sevgi Öğretmen ve Seyyid Battal Gazi adlı romanlardır.  Bunlardan Seyyid Battal Gazi; 1996 yılında vefatından sonra yayınlanmıştır. Yılmaz Boyunağa'nın çocuk kitapları da şunlar: Tufan, Ateşteki Gül Bahçesi, Gümüş Kemer Nehirdeki Sandık, Korsan Peşinde, Altın Yapraklar, Prensesin Çilesi, Vahşiler Adasındaki Mâcerâ, Yankılı Kayalar Satıcı Çocuk, Saklı Kent, Denizler Ejderi. Gerek romanlarında ve gerekse hikâyelerindeki mevzular tamamıyla târihîdir. Üslûbu gerçekten alıp götürücü-sürükleyicidir. Geniş bir hafızaya ve hayal gücüne sahip olan yazarın bu sahada çok okunmasında bu sürükleyiciliğinin, şüphesiz ki payı büyüktür. Boyunağa'nın inceleme eserleri ise: Tebliğinden Günümüze Kadar İslâm Târihi, Peygamberler Târihi,  Asrı Saadetten Parıltılar, Peygamberimiz ve İlk Müslümanlar, Türklerin Müslüman Ulemaları ve İslama Hizmetleri’dir. O’nun, Türkiye Târihi ve Genel Tarih adlı iki de ders kitabı bulunmaktadır. Târihî gerçekliğin edebiyata uygulanmasını, insanımıza millî tarihin doğru olarak kavratılmasını gaye edinen Boyunağa, ikinci plâna iter göründüğü bediî (estetik) unsurdan katiyyen mahrum değildi. Bir romancının, hangi şeylere dikkat etmesi gerektiğini gayet iyi bilirdi. Geçen seneler,  hakikî fikir adamlarını ve sanatkârları eskitemez; aksine, gün geçtikçe onları daha da öne çıkarırlar. ______ Bir Hatıra Merhum Ahmet yılmaz Boyunağa ile ahiret kardeşi olmuştuk. Bu sebeple bize hep “ahiretlik” diye hitab ederdi. Bir yaz mevsiminde bizleri ziyaret için ailecek memleketimiz Erzincan'a gelmişlerdi. Bizim köye de gittik. Köyümüzün kirazları meşhurdur. Kiraz mevsiminin sonu idi, bütün kirazlar hasad edilmişti. Yüksek dalların ucunda iyice olgunlaşmış, dökülmek üzere olan tek tük kirazlar görülüyordu. Bir bahçenin yanından geçerken, bir ağacın yola sarkmış dalı ucundan üç adet kirazı koparıp, Ahmet Yılmaz Boyunağa abiye uzatarak; "- Abi bizim köyün kirazlarının tadı pek hoştur, bir tadına bak." Dedim.Kirazları eline aldı bir müddet birlikte yürüdük, niçin kirazları yemiyor diye merak ediyordum. İleride, yolumuzun üzerinde bir çeşme görünüyordu, herhalde orada yıkayarak yiyecek diye düşünüyordum. Çeşmeye vardığımızda: "- Ahiretlik bu kirazların sahibini bilmiyoruz izinsiz yememiz uygun olur mu? En iyisi bunları buraya bırakalım kuşlar yesin" dedi.  Kirazları çeşmenin üzerine bıraktı. Hâlbuki yola dökülmek üzere olan bir kaç kirazı yemenin mahzuru yoktu. Ayrıca köylülerimiz çok cömerttir, bahçe sahibi mutlaka helal ederdi. Ama Ahmet Yılmaz Boyunağa abi hassastı, merhametliydi, kul hakkından çok korkardı. Bu sebeple sahibinin izini olmadan üç adet kirazı yiyemedi... N. Aydoğan Ünal
Türkler Müslüman Olmakla Ne Kazandı? Prof.Dr.Ekrem Buğra Ekinci Türklerin Müslüman oluşu, İslâmiyete ve Müslümanlara çok fayda sağladığı gibi; kendileri de İslâmiyetten pek istifade etti. Bünyesine uyan kuvvetli bir dinin, bir milleti ayakta tutup istikbale taşıyacak en mühim âmil olduğu inkâr edilemez. Nitekim bu sayededir ki, Yahudilik bir milleti asırlarca ayakta tutmuş, birleştirmiş ve hatta devlet kurmaya muvaffak kılmıştır. Sultan Alparslan’a izafe edilen şu kadirşinas söz bu hakikati ifade eder: “Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı”.
Hani Kumanlar? Hani Peçenekler?
XI. asır içinde Türklerin üç büyük dalga hâlinde, üç istikamette yayıldı:
Birincisi, Gazne hükümdarları emrinde, Kalaç ve diğer Türk boylarının, Hindistan’a yayılmalarıdır. Buraya Müslüman olarak gittiler ve buralara İslâm dini ve medeniyetini de götürdüler. Bugün Hindistan ve havâlisinde 500 milyona yakın Müslüman topluluğunun varlığı, bu istilâ hareketinin neticesidir.
İkincisi, Oğuz Türklerinin, İran’dan geçerek Anadolu’ya yayılmasıdır. Oğuzlar buraya Müslüman olarak gelmişti. Şimdi o sayede bu topraklarda oturmaktadırlar.
Üçüncü istilâ hareketi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğrudur. Peçenek, Bulgar, Kuman ve Avarlar Balkan yarımadasına yerleşti. Avrupa içlerine kadar akarak asırlarca halkı titrettiler. Ne çare ki bunlar Müslümanlığa girmeden buraya gelmişti. Etraflarını saran Hıristiyan devletlerin tazyiki ile kısa zamanda dinlerini, dillerini ve benliklerini unuttular; geleneklerini kaybettiler. Bunlar arasında eriyip yok oldular. Görülüyor ki, İslâmiyet, Türk devletlerini ve milletlerini, ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet olmuştur. Macaristan, Güney Almanya, Polonya, Romanya, Sırbistan, Ukrayna ve Gürcistan’da binlerce Türk kabilesi eriyip gitti. Bugün bile buradaki Hıristiyan halk % 50 ilâ % 80 nisbetinde Türk kanı taşır.
Türkler esasen cengâver bir milletti. İslâmiyet yardımıyla birlik ve beraberliklerini korudular. Bu dinin alevlendirdiği cihad ruhu sayesinde sağlam, büyük ve uzun ömürlü devletler kurdular. Geniş topraklara hükmettiler. Gerek savaş ganimetleri, gerekse sulh ve âsâyiş ortamının geliştirdiği ticaret sayesinde dünyanın en zengin milleti hâline geldiler. Memleketlerine asırlarca servet aktı. Orta Asya’da yaşayan ve Müslüman olmayan Moğollar ise, dünyayı işgal ettikleri halde, medeniyet bakımından geri ve maddeten fakir kaldılar. Hıristiyanlık bizâtihi terakki sebebi olsaydı, bu dine çok bağlı Habeşistan, Peru gibi ülkelerin hâli böyle olmazdı.
İlmi Hazır Buldular
Kur’an-ı kerim insanların kavimler hâlinde yaratıldığını, bunun birbirlerini tanımakta elverişli olduğunu söyler. Bununla beraber ırk, güzellik veya zenginliği değil, ancak Allah korkusunu üstünlük sebebi olduğunu kabul eder. Bu prensip kabile asabiyetini yıkmış ve millet şuurunu pekiştirmiştir. Müslüman Türkler, diğer halklarla evlenmek suretiyle karışarak, genlerindeki istidadı tazelemiştir. Kültürleri zenginleşmiştir. Zeki ve kabiliyetli Balkan çocukları, en fazla bulundukları kasabanın papazı olabilecekken, saraya alınıp hususî tahsil ve terbiye ile devletin en üst kademesine çıkabilmiştir. Böylece hem imparatorluk unsurlarının meziyetlerinden istifade edilmiş, hem bunlar İslâmiyet ile tanışmıştır. Böylece kavimler arasında kaynaşma meydana getirilmiştir. Amerika bu genetik avantaj sayesinde süper güç olabilmiştir. Dahası var, Avrupa, hele Amerika’da bir zenci ile beyaz aynı mekânda bile bulunmazken,  Müslüman Türkler kendi ırkından olmayan Müslümanlarla evlenip yuva kurmakta mahzur görmediler. Bu da cemiyette demokrat bir yapının varlığına delâlet eder.
İlk müslümanlar ilim ve teknikte ileri giderek, parlak bir medeniyet kurmuşlardı. İslâm dünyası pek çok buluşa ev sahipliği yaptı. Türkler, bu medeniyete halef oldular. Bir bakıma çok şeyi hazır buldular. Ama bu kültürü geliştirip yüksek bir estetik seviyeye getirdiler. Müslüman denince bugün Avrupalıların aklına Türklerin gelmesi boşuna değildir. 

Osmanlılar önceki Müslüman âlimlerin koyduğu ilim lisanını aynen benimsediler. Zaten Türklerin Müslüman oluşunun ardından yeni mefhumları karşılamak üzere çok sayıda Arapça ve Farsça kelimeler Türkçeye geçmişti. Böylece Türkler, çok zengin ve ahenkli bir lisana sahip oldular. Bunda da Türklerin coğrafya itibariyle yakın temasta bulundukları İranlıların mühim tesiri olmuştur. Arapça kelimeler bile Türkçe’ye Farslardan geçmiştir. Böylece Arap ve Farslarla müşterek bir ilim lisanı doğmuştur. Türklerden mühim sayıda fıkıh âliminin yetişmesi de, bu ilme dair tabirlerin Türkçe lisanına girişini kolaylaştırmıştır. 

Osmanlı Hukuku’nun dili, önceki yüzyıllarda İslâm hukukçularının teşkil ettiği sağlam bir hukuk mantığı ve buna bağlı edebiyatını yansıtmaktadır. İlk Osmanlı hukukçuları muayyen bir hukuk mantığını, felsefesini ve edebiyatını hazır buldular. Bu birikimi Osmanlı kültürü içinde geliştirerek onu klasik üslûbuna ulaştırdılar. Eğer Osmanlılarda yerleşik ve zengin birikim olmasaydı, Batı kültürüne geçiş tam bir fiyaskoyla neticelenirdi.
Dîvan-ı Lügati't Türk Nasıl Bulundu? Dursun Gürlek Bir Kitap Aşığı: Ali Emirî Efendi
Ali Emirî Efendi haftanın üç gününü sahaflarda geçirirdi. Sabahleyin  erkenden  gelir, yanında taşıdığı portatif sandalyesini giriş kapısının yanına yerleştirir, üzerine oturduktan sonra tomar tomar gelen eski kitaplarI karıştırmaya başlardı. Sararmış sayfalar ve Osmanlı ciltlerini büyük bir merak duygusuyla çevirdikten sonra kütüphanesinde olmayanları ayırır, diğerlerini çarşıya gönderirdi. Esnaf da Ali Emirî'yi yakından tanıdığı, onun dürüstlüğüne ve kitap tutkusuna inandığı için bu halini hoş görürdü. 

Kaşgarlı Mahmud tarafından kaleme  alınan ve  Şark irfanının, Türk kültürünün büyük bir hazinesi olan Dîvan-ı Lügati't Türk,  Ali EmirÎ tarafından sahaflar çarşısında yapılan bu keşif hareketleri esnasında ortaya çıkarılmıştı. Romanlara ve filmlere konu olacak kadar ilginç çizgiler taşıyan bu hâdiseyi bir makalenin  dar  hacmi  içinde   anlatmak mümkün değildir. Ancak Ali Emiri'nin bu büyük keşfinden, birkaç cümle halinde de olsa bahsetmeden geçemeyeceğiz.

Bir gün sahaf Burhan Bey'in dükkanında hayatının en büyük olayını yaşadı. Büyük olduğu kadar da ilginç ve dramatik çizgiler taşıyan hadise şöyle cereyan etti: Ali Emirî Efendi daha içeri girer girmez, "- Bugün yeni bir şey var mı?" diye sordu. Kitapçı da şu cevabı verdi: "- Bir kitap var, ama biraz pahalı. Ben bunu belki iyi bir fiyata satın alır diye Maarif Nazır Emrullah Efendi'ye götürdüm. O da eseri kurula havale edeceğini, gerekli incelemeyi yaptıracağını ve sonucu bir hafta sonra bildireceğini söyledi. Bir hafta sonra yanına gidince on lira teklif etti. Ben de kitap bana ait değil sahibi otuz liradan bir kuruş aşağı vermiyor”  dedim. 

Öyleyse al kitabını, otuz liraya bir kitap değil, hazine alınır deyip eseri iade ettiler. Bakın, işinize yararsa siz alın. Kitap sahibiyle anlaştığımız süre bugün sona eriyor. Satılmadığı takdirde kitabı sahibine vermek zorundayım.
- Kimdir sahibi?- Yaşlı bir hanım. Eski nazırlardan birinin yakınıymış. Paşa bu kitabı kendisine hediye ederken: " - Bak sana değerli kitap veriyorum. Sıkıntıya düşersen kitapçılara götür satarsın. Lakin altın para olarak otuz liradan aşağı verme diyerek tenbihetmiş. Aslında kadın zavallının biri. Yardıma muhtaç. Alırsanız siz alın. Muhtaç bir kadına yardımda bulunmuş olursunuz.”
Ali Emiri Efendi: “ - İşin rengi değişti. Madem ki kadın muhtaç bir durumdadır, ona yardım etmek görevimizdir.” dedi. 

Otuz liraya almaya razı oldu ama yanındaki para sadece on liradan ibaretti. Daha yirmi liraya ihtiyacı vardı. Mesele krıtik bir manzaraya bürünmüştü. Parayı tamamlamak için eve gidecek olsa, o sırada bir meraklısı gelip kitabı alabilirdi. O zaman da Ali Emiri Efendi kıyamete kadar büyük bir pişmanlık duyardı. Yapılacak iş, oradan geçecek bir dostun yolunu beklemekti. Nitekim bir süre sonra Muallim Faik Reşat Bey adındaki eski bir arkadaşı göründü. Durumu kendisine anlattı ve borç para istedi. Arkadaşı memnuniyetle kabul etti, elini cebine attı, ama onunda sadece on lirası vardı. Faik Reşat Bey yanındaki bu parayı Ali Emiri Efendi’ye verdi. “- Sen biraz burada bekle eve gideyim, üstünü tamamlayayım”  dedi. 

Gerçekten Faik Reşat bey az sonra geldi ve parayı tamamladı. Ali Emîri Efendi otuz lirayı Burhan beye verdikten sonra hazineyi eline aldı, Leyla’sına kavuşan Mecnun gibi evinin yolunu tuttu. O kadar heyecanlandı ki kitapçı belki pişman olurda peşinden koşar diye arkasına bakmaya bile korktu.

Bu Kitap Türkistan Değil, Bütün Cihandır 

Eşi benzeri olmayan Topkapı sarayındaki kaşıkçı elması kadar değer taşıyan Divan-ı Lügati’t Türk’ü Ali Emirî Efendi arkadaşlarına şöyle anlatmıştı:

“- Kitabı aldım. Eve geldim. Yemeyi içmeyi unuttum. Birkaç saat mütalaa ile uğraştım. Arkadaşlar size arz ediyorum. Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir. Türkistan değil, bütün bir cihandır. Türk dünyası, Türk dili bu kitap sayesinde başka bir revnak kazanacaktır. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bundan sonrada yazılamaz. Bu kitaba gerçek değerini vermek gerekirse dünyanın hazineleri yetmez. Bu kitap ile Hazreti Yusuf arasında bir benzerlik bulunmaktadır. Yusuf’u arkadaşları birkaç akçeye sattılar. Fakat daha sonra Mısırda ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana otuz liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere vermem.” 
Ali Emirî Efendi Kimdir

  1857 yılında Diyarbakır’da doğdu. Ailesi Diyarbakır’ın köklü ve aydın bir ailesi olup, seyyid ve şerif soyundan gelmektedir.Diyarbakır’ın ünlü şairlerinden Saim Mehmet Emiri Çelebi’nin torunlarından Seyyid Mehmet Şerif Efendi’nin oğludur. İyi bir tahsil görmesinde ve yetişmesinde ailesinin büyük rolü olmuştur. İlk öğrenimini Sülûkiyye Medresesi’nde tamamlamıştır.

 Amcası Fethullah Feyzi Efendi’den ve büyük amcası Şaban Kâmil Efendi’den alet ilimleri ve hat dersleri , Şirvan Kaymakamı olan dayısından Farsça dersleri aldı. Kısa zamanda Arapça ve Farsça’sını ilerletti. Bu arada eski tarzda şiirler kaleme almaya başladı. Küçük yaştan itibaren okumaya ve öğrenmeye olan merakı hayatı boyunca da devam etmiş ve hayatının gayesi haline gelmiştir.

Koca bir ömrü kitap peşinde koşarak geçiren, çoğu yazma on beş bin cilt eseri milletine bağışlayan, yüz bin beyiti ezbere okuyabilen Osmanlı tarihinin ve büyük şahsiyetlerin bütün inceliklerine vakıf olan bir eski zaman efendisi bir ayaklı kütüphane idi. 

 1916 yılında büyük bir fedakarlıkla bir araya topladığı eserlerle kendisine tahsis edilen Feyzullah Efendi Medresesinde bir kütüphane kurmuş ve bütün ısrarlara rağmen kütüphaneye kendi ismini değil de “Ben bu kitapları Milletim için topladım ve Milletime vakfediyorum “ diyerek kütüphanenin adını “Millet Kütüphanesi “ koymuştur.

17 Nisan 1916 tarihinde kurup 23 Ocak 1924 yılına kadar, yani ölümüne kadar yaşadığı sürede kurduğu kütüphanesinin müdürlüğünü de yapmıştır
Kaynak: Kültür Dünyası
Osmanlı'nın İmâm-ı Rabbâni Hazretleri ve Evladlarına Bakışı Ahmet Uçar İlk defa ortya konan arşiv vesikalarına göre Osmanlı devleti, bugüne kadar aralarında resmi bir alaka bulunmadığı zannedilen İmam-ı Rabbani ve onu temsil eden ailenin ve meşrebin misyonunu iyi kavramış görünüyor.İlk Vesikalarİmâm-ı Rabbânî -Nakşibendi geleneği ile ilgili olsun olmasın-bütün meşreplerce hürmet ve muhabbetle anılan bir İslâm büyüğü ve mutasavvıfıdır. Onun eserleri özellikle "Mektubat-ı Şerif " Türkiye'de birçok Müslüman tarafından baştacı edilmektedir. Ancak şu ana kadar Osmanlı yönetimi ile İmâm-ı Rabbânî ailesi arasındaki ilişkiler yeterince incelenmedi. Bizim burada üzerinde duracağımız ve Osmanlı yönetiminin, İmâmı Rabbânî ve evlatlarına bakışını ortaya koyan arşiv vesikaları ilk defa gün yüzüne çıkıyorlar.İlk belgemiz Sultan Abdülmecid dönemine ait olup, 4 Eylül 1860 tarihlidir. Hicaz'a Harem-i Şerif Müdüriyeti'ne yazılan bu uzunca yazıda özetle şöyle deniliyor:"İmâm-ı Rabbânî kuddise sırrıhü's samedani hazretlerinin temiz soyundan ve Abdullah-ı Dehlevi hazretlerinin büyük halifelerinden olup doksan kadar müridi ve ailesiyle Medine-i Münevvere'ye hicret etmiş bulunan Şeyh Masum Efendi hazretlerinin ailesi ve dervişlerinin nafaka ve ihtiyaçları için gerekli yiyeceğin tahsisi, Harem-i Şerifi Hz. Nebevi Evkafı'ndan ihtiyacı karşılayabilecek hususi bir hanenin verilmesi, Maliye Nezareti'nden de aylık 2500 kuruş maaş tahsisi Meclisi Vâlâ ve Hass-ı Vükelâca kararlaştırılmıştır." Ancak, Hazret-i Nebevî Evkafı Ruznameci Maiyeti evveli Ahmed Efendi, İstanbul'a gelerek bu kadar kalabalık nüfuzunu bu evleri verince vakfın kira bedelinden mahrum kalacağını, buranın kiralarının iyi gelir getirdiğini belirterek, Şeyh Masum ve mensuplarına kiralık yeni evler bulunmasını ya da bu evlerin kirasının ödenmesini talep etmişti. 25 Eylül 1860'ta Mekke-i Mükereme'ye yazılan ikinci bir yazıda, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunları Muhammed Masum hazretlerine Harem-i Şerif Evkafı'ndan bir adet hanenin "Meşihata mahsus" olarak verilmesi istenmiş, ayrıca Haremi Şerif müdürüne ayrıntılı bir cevap gönderildiği belirtilmişti.Duası makbulMuhammed Masum 1861 başlarında hem Padişaha teşekkür etmek ve hem de irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere İstanbul'u ziyaret eder. 22 Nisan 1861 tarihli bir başka belgede, Şeyh'in İstanbul ziyareti şu şekilde anlatılmaktadır:"Tarikatı Aliyye-i Nakşibendiye meşayihinden olup Mekke-i Mükerreme eşrafı âlisinde postnişin bulunan İmâm-ı Rabbânî hazretleri sülalesinden Şeyh Muhammed Efendi maslahaten (vazifesini yapmak üzere) İstanbul'a gelmiş, sonra yeniden Mekke-i Mükerreme'ye gitmişti. Kendisi duasıyla makbul ve duası bereketli zevattan olması hasebiyle Muhammed Masum Efendi hazretlerinin Tarafı Asitanileri (Sultan Abdülmecid Han) lehine dua etmesi, bu arada lazım gelen hususi ihtiyaçlarının da karşılanması istenmişti. " Sadaretin bu isteği Padişahça da uygun bulunmuş, ayrıca Mekke-i Mükerreme emiri, Cidde valisi ve Mekke-i Mükerreme Evkaf müdürü; Seyyid Muhammed Masum Efendi'nin evine dokunulmaması, kendisine yardımcı olunması ve ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda uyarılmıştı.Kasım 1861 de Muhammed Masum, Medine-i Münevvere'de darı bekaya irtihal edince doksan müridi ve ailesi için oğlu bir defa daha İstanbul’a başvurmak zorunda kalmıştı. Çünkü, hem kendilerine tahsis edilen aylık 2500 kuruşu zaman zaman tam almamışlar, hem de bu paranın 500 kuruşunu şeyhi, Abdullah-ı Dehlevi’nin sülalesinden Abdulkerim’e tahsis edilmişti. Osmanlı yönetimi hem paranın gönderilmesiyle ilgili sıkıntının giderilmesine, hem de ailenin tahsilatına 500 kuruş ekleyerek tahsisatını yeniden 2500 kuruşa çıkarılmasına karar vermişti.Kaynak: Tarih Düşünce
Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar Prof. Dr. Ramazan Özey “Merkezî Türk Hakimiyet Teorisi”nden Pratiğe Dünya Kalesini (Anadolu Yarımadası) nı elinde bulunduran bir millet (İç Çember’e Balkanlar - Ortadoğu) hükmeder. İç Çember’e hükmeden bir millet ise Dış Çember’e yani dünyaya hakim olur.Batı dünyası bilim adamları tarafından ileri sürülen dünya hakimiyet teorileri, bizzat Batı dünyası tarafından uygulanmış ve teorilerin bir kısmının uygulama safhasında yanlış olduğu görülmüştür. Bugün A.B.D ve İngiltere gibi ülkeler tarafından uygulamaya konulan bir kısım teoriler ise tek başlarına geçerliliğini hemen hemen yitirmek üzeredir. Çünkü bu ülkelerin siyasi ve ekonomik göstergeleri incelendiğinde, dünya hakimiyetlerinin, yakın gelecekte sona ereceği beklenmektedir.Milattan önce 2. yüzyıl ortalarından bugüne kadar uygulama safhasına konulan ve başarılı olan bir dünya hakimiyeti pratiği vardır. Bu hakimiyetin teorisi, tarafımızdan geliştirilerek, "Merkezi Türk Hakimiyet Teorisi" şeklinde isimlendirilmiştir. Ayrıca bu teoriye; (teorinin temelini ve çekirdeğini oluşturan Dünya kalesi, bugün için Türklerin yaşadığı toprakları içine aldığından) kısaca “Türk Hakimiyet Teorisi” de denebilir.Teorimizi şu şekilde oluşturabiliriz: Asya, Afrika ve Avrupa eski kara kütlelerinin bitişme noktasında yer alan Anadolu yarımadası, dünya kalesini, aynı zamanda dünyanın kalbini (heartland) oluşturmaktadır. Çünkü Anadolu'nun üç tarafı denizlerle çevrilidir. [DEVAM] Rakım bakımından kıtaların en yücesi olan Asyadan (1010 m.) bile hayli  yüksek (Türkiye'nin ortalama rakımı1,132 m.) bir kara parçasını teşkil eder. Anadolu yarımadasının Asya ve Afrika'ya bitişik olduğu kesimlerde aşınması zor sıradağlar yer almaktadır.      Bütün bu genel özellikleriyle, Anadolu tam bir kaleyi andırmaktadır. Anadolu yarımadasında iç kale görevini Ankara ile bölge içindeki Konya, Sivas ve Kayseri şehirleri üstlenmiş; Ankara eteklerinde, tarihin büyük düğümlerini çözülüp bağlanmıştır. Tarih seyri içinde Ankara ve çevresi, Etiler’in, Firikyalılar’ın, Lidyalılar’ın, Romalılar’ın, Bizanslar’ın,  Selçuklular’ın ve Osmanlılar’ın sığınma yeri ve çevreye yayılma bölgesi olmuştur.45 ÜlkeBugün, Osmanlı Devleti’nin fiilen hükmettiği topraklar üzerinde, toplam 45 ayrı ülke vardır. Bu ülkelerden 27'si, "Asya-i Osmaniye'de" (Osmanlı Asyası),  13'ü "Avrupa-i Osmaniye'de" (Osmanlı Avrupası) ve 5'i "Afrika-i Osmaniye'de" (Osmanlı Afrikası) yer almaktadır. Bunların toplam yüzölçümleri 11.437.706 kilometreyi bulmakta ve bu ülkelerin hepsinde bugün için toplam 373.957 000 kişi yaşamaktadır.Gerek antlaşmalar ve gerekse çeşitli yollardan yardım gönderme gibi ilişkiler sonucunda,  Osmanlı Devleti'nin etkisi altında toprakların yüzölçümü 24 milyon metrekareyi bulur. Bu toprakların tamamı ele alındığında, bugün için bu topraklar üzerinde 60'ı aşkın bağımsız ülke bulunmaktadır. Ayrıca bu gibi  ülkelerin kıyı kesinimde veya topraklarının bir kısmında kısa süreli de olsa hüküm sürmüştür. Bütün bu ülkelerin, gerek siyasi ve gerekse ekonomik potansiyelleri ele alındığında, geçmişte olduğu gibi, bugün için de dünya platformunda büyük bir öneme sahip olduğu açıkça görülmektedir.Osmanlı Devleti'nin fiili olarak idaresi altında olan topraklar üzerinde, bugün için bulunan ülkelerin toplam yüzölçümleri 11,4 milyonu kilometrekareyi bulmakta ve bugün için bu ülkelerde 373 milyon insan yaşamaktadır. Bu da dünya geneline oranlanırsa, dünya ülkeleri toplam yüzölçümünün % 8,5'ini, nüfusunun % 6,5'ini teşkil etmektedir. Halifeliğin Yavuz Sultan Selim Han zamanında Osmanlı Devleti'ne geçmesi ile birlikte ve bazı ülkeler ile yapılan antlaşmalar sonucunda bu toprakların ve nüfusun miktarları hayli yükselir. Bir bakıma Osmanlı Devletinin hakimiyeti altında kalan topraklarda bulunan bugünün ülkelerinin alanı dünya yüzölçümünün yaklaşık % 38'ine, nüfusunun % 40'ına tekabül etmektedir. Bu oranlara, Osmanlı Devleti'nin çeşitli tarihlerde yaptığı savaşlar sonucunda elde ettiği zaferler ve antlaşmalar yolu ile etkilediği; İtalya, İngiltere, Norveç, İzlanda, Lihteştayn, Fransa, Monako, Almanya, İrlanda, Cebelitarık, İspanya, Hollanda, Portekiz, İran, Danimarka gibi ülkelerin yüzölçümleri ve nüfuslan da hesaba katılırsa, bugünkü dünya topraklarının ve nüfusunun yansından fazlasına hükmettiği söylenebilir. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin hükmettiği asırlarda, Amerika ve Avustralya gibi yeni dünya kıtalarının henüz Avrupalılar tarafından bilinmemesi ve bu toprakların o dönemlerde çok az nüfus barındırması gözönünde tutulursa, Osmanlı'nın dünya nüfusunun % 90'ına hükmettiği anlaşılmaktadır.Yeni Bir Osmanlı BekleniyorDünya  siyasi haritasına bakıldığında; Osmanlı haritası üzerinde, özellikle Balkanlar, Kafkaslar ve Arap yarımadasının petrol bölgelerinde, çok sayıda küçük yüzölçümlü devletlerin yer aldığı dikkati çeker. Osmanlı haritasının pay edilmesinde, bölgenin jeopolitik öneminin ve ekonomik potansiyellerinin büyük rol oynamış olduğu ve zamanın süper ezici güçlerinin menfaatlerinin ön planda tutulduğu apaçık görülür. Ancak, hazırlanan bu harita üzerinde, son bir asırdır, menfaat çatışmaları yüzünden huzur ve barış sağlanamamış, her bir noktasında sıcak çatışmalar olagelmiştir. Balkanların tamamı, Filistin, Basra Körfezi, Cezayir, Libya, Mısır, Kafkaslar, dünya üzerinde cereyan eden en şiddetli bölgesel savaş yerlerini oluşturmaktadır. Bugün bu haliyle, bütün bu bölgeler, yeni bir kurtarıcı, yeni bir Osmanlı bekler durumdadır.Peki, söz konusu bu hakimiyet neden sona ermiştir? Hemen şunu belirtelim ki, şu fani dünyada hiçbir şey ebedi olamaz. Osmanlı için de bu böyledir. Ancak bazı yanlışlıklar yapılmasaydı, belki daha da uzun ömürlü olabilirdi denilebilir. Belki diyoruz, çünkü Osmanlı zaten dünyada en uzun ömürlü devletlerden biridir.Merkezî  Türk Hakimiyet Teorisi, gelecekte yeniden uygulamaya konabilir mi? Elbette konabilir. Çünkü coğrafya buna müsaittir. Sadece tarihin tekerrür etmesi gerekmektedir. Tarih tekerrür eder mi, etmez mi? Bilinmez amma şu bir gerçektir ki, "Yiğit düştüğü yerden kalkar." Dünya hakimiyeti de öyledir. Kaynak: Tarih ve Düşünce
Çanakkale'yi Geçirmeyenler: "Çementepe Şehitleri" Süleyman Nazif Yaşları yirmi ile yirmi beş arasında altı arkadaş idiler. Vatanın kendi hayatını devam ettirmek için çocuklarının hayatını sancak altına, silâh başına davet ettiği tehlike gününde, devam ettikleri mektepleri terkederek, zabit namzedi olmaya koşmuşlardı. Yakacık'ta, Maltepe'de, Erenköy'de yapılması icap eden tâlim ve tedris devrelerini tamamladılar. Ve Çanakkale'ye gittiler.İstanbul'u, dünyayı kavrayan istibdadına râm etmek isteyen hodperest İngiltere, her yakıp yıkma vasıtasını bu mübarek pâytahtın  kapılarına havale etmişti. Günün birinde Çementepe önüne yirmi İngiliz zırhlısı geldi ve dakikada 1360 mermi serpen 240 topunu saatlerce bu mevzie tevcih etti. Güneş mahkûm ufuklarından hiçbir dakika eksilmeyen İngiltere, mağrur ve inatçı kinine bu küçük tepeyi hedef etmiş, tâ ufuktan başlayarak sahile ve karaya kadar uzanan bir dâireden aralıksız ateş ve ölüm yağdırıyordu.Hücuma, müdafaaya, saklanmaya imkân vermeyen bu amansız şiddet önünde Türk'ün savaş azmiyle, insanın hayatını korumak duygusu birkaç dakika mücadele eder gibi oldu. Tepeye adım adım ilerlemekte olan düşmanı, her ne suretle olursa olsun, eski mevzilerine atmak lâzımdı. Ve bir an tereddüt, Türk'ün bu tarihî pâytahtını, bu İslâm tahtını -Allah göstermesin- devirebilirdi.  Mıntıkanın kumandanı bu tehlikeli noktada bulunan bir alayın siperlerine doğru ilerledi ve hem rica, hem emreden bir sesle:"- Bu alayı yerinden oynatıp düşmanın üstüne atacak zabitleriniz yok mu?" diye bağırdı.Vatanın, kendi hayatını  devam ettirmek için çocuklarının hayatını sancak altına, silâh başına davet ettiği tehlike gününde zabit olmaya koşan o altı genç, vicdanlarından çıkan bir büyük iradeyle artık şehit namzedi olmaya terfi-i nefs ediyorlardı. Bir akşam evvel yazıp bestelemiş oldukları şarkıyla...Bu toprağı Türk'ün kanı yoğurdu Annem beni bugün için doğurdu şarkısını bir ağızdan başlayarak siperlerden dışarı fırladılar. Bu işaret, o askerin zaten heyecana hazır fıtrî kahramanlığını coşturmaya yetmişti. Hepsi âni ve müttehid bir savletle ileri atıldılar. Ve o altı gencin mübarek nâ'şları üstünden -evet, altısı da şehit olmuştu!., -ettikleri hücum ile İngilizler'in elindeki mevzileri geri aldılar...Muallim Seracettin Bey'in, maceraya şahit olanlardan bizzar duyarak hayran ve giryan naklettiği bu yiğitlik efsânesi önünde idrâkim, muhakemem, hissim, hayalim, titremeye başladığı dakikadan beri hiçbir şeyi imkânsız görmüyor, hiçbir iddiayı red ve tekzip edemiyorum.Katil insanlığın, zekâsıyla binlerce sene veya asır zarfında icâd ve ikmâl edilen her taarruz silâhının, Çanakkale'deki askerlerimizin göğüsleri üstünde kırıldığını gördüğüm ve  işittiğim öğünden itibaren bir riyaziye kitabının sayfalarıyla bir esatir mecmuasının satırları kanaatime aynı itaati emrediyor.Türk ırkının, Osmanlı vatanının, Muhammed ümmetinin bu altı seçkin şehidiyle onların ölen ve kalan arkadaştan gözlerimin önünde bir efsâne tarihi, bir ispat edilmiş efsâne tarihi ortaya koydular. Ve bunlar münferit fedakârlıklar değildirler; maceraları da münferit vakıalardan olmadığı gibi.Ölüme karşı vakur bir cephe, mağrur bir sîne ile şarkılar okuyarak ilerleyen bu hafidlerinin kahramanlık destanı, 600 sene evvel Süleyman Paşa ile birlikte o illere ilk defa ayak basmış olan Türk dilâverlerinin övünülecek ruhlarına neler ilham ve armağan etti bilmem. Fakat dünya ile ahiret arasında eğer bir duygu bağlantısı varsa, o toprakların altındaki yaşa ve aferin bağırmaları, üstündeki nefret ve kin gürültüsüne elbette ve elbette galebe çalmıştır!..Altı arkadaş birlikte şehid olmuş, ama siperler alınmıştı...Ey vatandaş, ey kardeş! Çementepe'yi unutma... Çementepe'ye, yaşadıkça birkaç haccı takdis ve haccı şükran borcun olsun... Çementepe'nin eski günleri hatırlatan toprakları, müebbeden susmuş olan o aziz şehitlerin ölürken okudukları şarkıyı kulaklarında ve vicdânmda daima tekrar edecektir. Ben bile bu satırları yazarken:"- Pâytahtımız emin olsun, biz Çementepe'nin sermedi bekçileriyiz!.." diyen sesleri işitiyorum!..  
Osmanlı Sultanlarının Cihân Hâkimiyeti Mefkuresi (İdeali) Prof. Dr. Ramazan Özey Selçuklu Devleti’nin ardından ortaya çıkan Anadolu beyliklerinden birisi de Bilecik'in Söğüt kasabası ve yakın çevresinde, 1299 tarihinde, Kayı aşiretinin kurmuş olduğu Osmanlı Beyliği'dir. Bu beylik, kısa sürede gelişmiş ve çağının en önemli devleti olmuştur. Büyük medeniyetlerin kuruluşları, gelişmeleri, duraklamaları ve yıkılışları da büyük zaman dilimlerini kapsar. İşte Osmanlı Devleti'nin da hayat çizgisi 600 yıllık bir süreyi içine almaktadır. Öyle ki, "Cihan Devleti" unvanını alan bu devletin en geniş sınırın 400 yıl elinde tuttuğu bilinmektedir. Gerileme dönemi dediğimiz son 200 yıl içinde bile fazla toprak kaybetmemiş, topraklarının büyük bölümünü, yıkılış dönemlerini oluşturan 20. yüzyılın başlarına kadar koruyabilmiştir. Bu özellikleri ile Osmanlı, dünya medeniyetleri arasında ilk sıralarda yerini almaktadır.Baba nasihatiCihan Devleti'nin kurulması ve uzun ömürlü olmasında önemli sırlar yatmaktadır. Her şeyden önce koskoca bir dünya devletinin ortaya çıkmasındaki sırları, devletin kurucusu Osman Gazi'nin kayınpederi olan Şeyh Edebali'nin damadına vermiş olduğu nasihatinde aramak gerekir. Şeyh Edebali, Osman Gaziye vermiş olduğu nasihatin bir bölümünde şu sözleri söyler:"- Oğul,Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş sırlar, bilinmeyenler, görülmeyenler, ancak senin fazilet ve erdemlerinle gün ışığına akacaktır..."Bu nasihat sözlerinden de anlaşılacağı üzere, koskoca devletin temelleri; dünyayı tanımak ve onu gözünde fazla büyütmeden, sırlarını, bilinmeyenlerini ve görünmeyenlerini fethetme idealleri ile atılmıştır.Dünya hakimiyeti, Osmanlı için daima en büyük ideal olmuş ve bu ideali bütün padişahlar taşımıştır. Osman Gazi Bursa önlerine kadar gelerek, ölüm döşeğinde iken, oğlu Orhan Gaziye dönmüş ve uzaktan parıldayan bir manastırın kubbesini işaret ederek;"-Beni şu gümüşlü kubbenin altına gömünüz." demiştir. Böylece Osman Gazi ölüm döşeğinde iken bile, Bursa'nın fethedilmesi için hedef göstermiştir.Hedef belirlemenin ve gösterilen hedefe ulaşmanın, Osmanlı Hanedanı için en büyük ideal olduğu görülür. Orhan Gazi'nin oğlu Murad Beye verdiği nasihatinde şu cümleler dikkat çekicidir:"Oğul Rumeli Hristiyanları rahat durmayacaktır? Sen o yöne doğru yürü! Kostantiniyye'yi ya fethet ya da fethe hazırla! Diğer Türk Beyleri ile iyi geçinmeye çalış!.. Osmanlı'ya iki kıta üzerinde hükmetmek yetmez! Zira Allah in azmi iki kıtaya sığmayacak kadar büyük bir davadır!.. Selçukluların vârisi biz olduğumuz gibi, Roma 'nın da vârisi biziz!.. "Murad Hüdavendigârın, Kosova Meydan Savaşında, askerlerine yaptığı konuşmanın şu cümleleri, bir başka hedef belirlemedir:"-Yiğitlerim, bugün sizin sevginizle titreyen şu Kosova meydanı, Allah'ın izni ile muzaffer bir şekilde dalgalanacak dan şanlı sancağımızın Macaristan içlerine doğru gitmesini, bundan sonra hiçbir düşman hamlesi durdurmayacaktır."Roma'ya kadarYıldırım Bâyezid Han'a, cülusu için tebrik etmeye gelen yabancı ülkelerin elçileri tarafından, Osmanlı'nın ilerlemesinin devam edip etmeyeceği sorulmuş ve Padişah elçilere şu cevabı vermiştir; "Roma'ya kadar ilerleyeceğim!..”Çelebi Mehmed, yaptırmış olduğu eserlerin kitabelerine "Şarkın ve garbın padişahı, Arab ve Acemin hakanı" diye yazdırmış ve hakimiyet alanının nereler olabileceğini belirlemiştir.Sultan II. Murad Han, tahta çıktıktan sonra yeniçeri kışlalarının merkez binasına gelmiş ve Yeniçeri Ağası, Padişaha; "-Asker kullarının siz Padişah Hazretleri'nden niyazı oldur ki, ilk seferiniz Bati Roma üzerine ola!.." demiş ve Padişah da;"-İnşaallah!..." diye cevap vermiştir.Hacı Bayram-ı Veli, Sultan II. Murad Han'a"- Siz,büyük dedenizin buyurduğu 'cihadı terk etmeyiniz!' düsturuna uyduğunuz takdirde, fetihleriniz genişleyecek, bir gün Roma toprağını da tamamen ele geçireceksiniz'.."Sultan II. Murad Han vefatı sırasında, oğlu II. Mehmed'e;"-Oğlum, Kostantiniyye'yi fetheyleyesin!.." diye vasiyet etmiştir. Ve bu vasiyet üzerine II. Mehmet Han, padişah olur olmaz; "-Ya Bizans bizi alır, ya da biz Bizans'ı alırız'.. " diyerek Kostantiniyye'i fethedip, istanbul yapmış, Cihan Padişahı ve Fatih unvanlarını haklı olarak almış, gerçek Cihan hakimiyetini kurmuştur.Hedef HindistanYavuz Sultan Selim Han'ın, Mısır'ın fethinden sonra, 10 Eylül 1517de Kâhire'den İstanbul'a dönerken söylediği şu sözler, Osmanlı Türk Hakimiyeti'nin ne kadar geniş ufuklara yöneldiğini açıkça ortaya koyar."Gönül ister ki, Afrika'nın kuzeyinden Endülüs'e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul'a döneyim!." Bu söz, Afrika'nın ve Avrupa'nın, dolayısıyla bütün dünyanın hakimiyeti demektir.Yine Yavuz Sultan Selim Han, bir gün sadrazamı Pîrî Mehmed Paşa'yı yanına çağırmış ve harita üzerinde, yüzyıllar sonra açılmış olan Süveyş Kanalı'nın olduğu yeri işaret ederek;"-Şuradan Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlar ve deryâdan Hindistan'a giderim. "demiştir. Yavuz'un bu sözü, dünya hakimiyeti için gerçekten büyük bir hedef belirlemedir.Kanuni Sultan Süleyman Han'ın, Fransuva’ya yazdığı cevabî mektubun giriş cümleleri, Merkezi Türk Hakimiyeti'nin tam olarak uygulandığının açık bir vesikasıdır:"-Ben ki, Azerbaycan'ın, Anadolu'nun, Rumeli'nin, Balkanlar'ın, Karaman'ın, Irak'ın, Arabistan'ın, Mısır'ın, karaların ve denizlerin sultanı Yavuz Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han'ım."Osmanlı, çöküş dönemlerinde bile büyük idealleri olan bir devlettir. Çöküş yıllarında, her bir yenilginin, devrin padişahını derinden üzdüğü ve çoğunun kederden öldüğü, tarihî bir gerçektir. Sultan Abdülaziz Han, İngiltere ve Fransa'ya yapmış olduğu diplomatik seyahat esnasında;"-Atalarımız batıya at sırtında fethetmek için giderlerdi. Bizler ise, şimdi tren ve vapurla, ancak diplomatik seyahat için gidebiliyoruz" diye serzenişte bulunmuş ve geçmişteki dünya hakimiyeti özlemini açığa vurmuştur.Bakalım olaylar nasıl sonuçlanacak. Ancak sonucun iyi olması için mutlaka Osmanlı coğrafyasını iyi tahlil etmek gerekiyor. Söz konusu bu koca devletin yüzölçümü tabîi şartlarını ve bu tabiî şartlar üzerinden oynadığı rolü insanlarını ve oldukça farklı insanların bir arada uzun yıllar birlik içinde yaşamalarının sırrını, yönetim şeklini, tarımını, sanayisini ve dünya ticaretindeki yerini iyi bir şekilde araştırmak ve araştırmalarından gelecek için bazı sonuçlar çıkarmak  lüzümu vardır. Bunun içinde tarih-coğrafya- gelecek üçlüsünü kaynaştırmak gerekmektedir.  
Ey Türk Milleti.. Prof. Dr. İsmet Miroğlu Ey Türk milleti! Sen tarihin boyunca, sarsılmaz bir imanla, tek bir Allaha inandın. Hak, adalet ve bütün insanlığı her iki dünyada huzura, saadete kavuşturacak olan yüce İslâm dini uğrunda cihad yaptın ve oluk oluk kan akıttın.Bu suretle üç kıt'ayı ve özellikle Anadolu'yu "Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ!" dedirtecek şekilde şehitlerle doldurdun. Dünyaya baş eğdiren büyük hakanlarına, yüksek devlet, ilim ve fikir adamlarına inanarak onların önderliğinde haşmetli bir tarih yaptın; mutlu devirler yaşadın ve yaşattın. O devirlerde peşlerinden sel gibi aktığın, önlerinde edeple diz çöktüğün her biri bir insanlık örneği bu rehberlerin ile senin aranda tam bir iman birliği ve ahenk vardı. Bu şuur ve imanla başka uzak diyarlara ve çeşitli milletlere adalet, din hürriyeti, medeniyet ve insanlık götürdün.Kapkaranlıkken bütün âfâkı insaniyetin,Nur olup fışkırttın tâ sinesinden zulmetin.Yunus, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Şeyh Edebali, Mevlâna Hayreddin, Akşemseddin, Molla Hüsrev, Molla Gü-rani, Ali Kuşçu, Ebussuud, Kemalpaşa-zâde gibi daha nice âlimlerin, velilerin rehberliğinde dinler ve milletlerarası ahenk kurdun; insanlığa insanca yaşamayı öğrettin.Böylece sen maddî-mânevî bütün kuvvetlerini birleştirerek saltanatını milletlerin kalbinde kurdun ve bu sayede cihanı idare ettin. Tarihte hiçbir millete nasip olmayan bu kadar uzun ömürlü dünya çapında bir devlet kurdun.Ey Türk Milleti!Nihayet, asırlar geçti, devirler değişti; sen medeniyet ve teknik üstünlüğünü kaybettin; yükselen yeni medeniyet ile onun güçlü temsilcilerine karşı zayıf ve yalnız kaldın. Asırlar boyunca Haçlı saldırılarına uğradın; onları İznik, Eskişehir, Konya ve Mukaddes topraklarda karşıladın. Rumeli'ye ayak bastığın günden beri de devamlı Haçlı istilâlarına uğradın. Vatanını korumak gayesiyle onları Edirne, Kosova, Nigbolu, Varna ve Belgrad'da mağlup ettin. Viyana kapılarına kadar dayandın. Nihayet sen takibe uğrayarak Sakarya'ya kadar geriledin. Birçok mağlubiyetlere, toprak kaybına uğradın; sel gibi kan akıttın.Dünyayı fethederken şefkat, merhamet ve adaletin ile düşmanlarını dahi memnun ve hayran bıraktın. Fakat ric'at ederken benzeri görülmemiş zulüm ve vahşetlere maruz kaldın. Bu mağlûbiyetlere rağmen sen aslî cevherini, ahlakî ve manevî değerlerini muhafaza ettiğin için savaş meydanlarında yine kahramanlık destanları yazıyordun. Böylece manevî gücüne inanarak niha-î mağlûbiyeti asla kabul etmedin.Ey Türk Milleti!İşte seni savaş cephelerinde yıkamayanlar sana hayat veren kaynaklarını hedef aldılar. Sinsice, alçakça metodlarla millî şuurunu bizzat kendi evlatlarının eliyle tahribe yöneldiler. Gaflet ve cehalet kurbanı köksüz bir aydın zümresini kullanarak seni, ilerici-gerici, sağcı-solcu, Türkçü -Kürtçü, şucu-bucu diye kamplara ayırarak birbirine düşürdüler. Yine bu köksüz aydınlar eliyle senin dinini, mukaddesatını, tarihini, edebiyatını, dilini ahlâk ve ananelerini yıkan manevî barbarlığa da ilericilik adını vererek seni şaşkınlığa düşürdüler. Bugün karşılaştığın fikrî ve ahlâkî çöküşün, siyâsî ve ekonomik sarsıntıların sebebi de budur.Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.Böylece manevî nizamın, sosyal düzenin, millî şuur ve birliğin; ilericilik adı altında sarsılınca, içerde gücün, dışarda itibarın zedelenmiştir. Avrupalı olmak zannı ve aşağılık duygusu ile kendini Şark'tan ve özellikle İslâm dünyasından ayırdın. Şark'ın efendiliğinden, Garb'ın yamaklığına düştün.Ey Türk Milleti!Sen yüzyıllarca emperyalizme karşı cihad yapmış, istiklal bayrağı ile mazlum milletlere de rehber olmuşken, emperyalizmin evlâdı ve ileri karakolu olan küçük Yunanistan'ı değil, seni emperyalizmin âleti saydılar. Kendi kimliğinden sıyrılıfsan Batı'ya yanaşacağını sandın; ama yanaşamadın aldandın. İnsan haklarını dünyaya tattırmış bir milletin evlâtları, bakın şimdi kimlerin kapısında insan hakkına saygı, diye dolaşıyorlar. Bu ne zillettir ya Rab!Ey Türk Milleti!Her türlü gaflet ve hıyanetlere, sinsice, alçakça tertiplere rağmen sen tarihinden gelen manevî mirasını ve pek çok yüksek meziyetini muhafaza ediyorsun. Henüz son sözünü söylemiş ve son vazifeni yapmış değilsin. Aslında seni bölmek ve kargaşalık içinde bırakma gayretleri de seni yücelten bu değerleri senden daha iyi bilmelerindendir. Anadolu'nun hâlâ dostların ümidi düşmanların hedefi olması, bundan dolayıdır.Çünkü sen bir toparlanabildiğin, millî şuuruna kavuştuğun, ilim ve tekniğini kurduğun zaman sana hayat veren bu cevherlerinle yine eski gücüne kavuşacaksın.Düşmeden pençesinin altına istikbâlin,Biliniz kadrini hürriyetin istiklâlin.
Türkler Vakur ve Azametli Görünüyorlar Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu Busbecq, Avusturya elçisi olarak üç kere Türkiye’ye geldi. Seyahat intibalarını bir kitapta topladı. Bu kitap “Busbecq’in mektupları” adıyla Hüseyin Cahit Yalçın tarafından Türkçe’ye tercüme edildi. Busbecq bu eserinde Türkiye ve Türkler ile ilgili enteresan bilgiler vermektedir. Kitaptan bir bölümü özetle aşağıda  sunuyoruz. “ Türkiye'de herkes kendi mevki ve geleceğinin bânisidir. Sultan'ın hükmü altında en yüksek mevkilere çıkmış olanlar çok kere çobanlıktan yetişmişlerdir. Bunlar böyle küçük mevkiden doğmuş olmaktan utanmak şöyle dursun, bilâkis bunu bir iftihar vesilesi olarak telâkki ederler. Atalarına ne kadar az borçlu bulunurlarsa, kendilerini yaptıklarıyla iftihar etmekte o kadar haklı görürler. Türkler, insanlarda üstün vasıfların irsî olduğuna, bir miras gibi elde edildiğine inanmazlar. Bunu kısmen Allah'ın bir ihsanı, kısmen de çalışmanın, zahmetin ve gayretin bir mükâfatı diye düşünürler. Nasıl güzel san'atlara, musikîye veya matematik yahud geometriye istidat irsî bir şey değilse; bir oğul nasıl mutlaka babasına benzemek lâzım gelmezse, iyi huy ve yeteneğin de irsî olmadığına, meziyetlerin kendisine Cenabıhak tarafından bahsedildiğine kanidirler. İşte bundan dolayı Türkler'de şeref ve makam, idari mevkiler gayretin ve çalışmanın mükâfatı olarak görülür. Namussuz, tembel ve işe yaramayanlar hiçbir zaman yükselemezler, önemsiz ve hakir bir halde kalırlar. Türkler'in neye teşebbüs ederlerse başarılı olmalarının, hâkim bir millet haline gelmelerinin ve her gün hükümetlerinin hudutlarını genişletmelerinin hikmeti bundadır.Bizim tatbik ettiğimiz hükümler ise bütün bütün başkadır. Bizde liyakat ve iktidara yer ayrılmamıştır. Bizde her şey doğuşa bağlıdır. Yüksek mevkilere çıkarılacak adamların kimin neslinden geldiklerine bakılır.Muhteşem SadelikŞimdi benimle beraber geliniz ve sarıklı başlardan meydana gelen bu büyük kalabalığa gözlerinizi çeviriniz. Hepsi bembeyaz ipekliden hadsiz hesapsız kumaşlara sarılmışlar. Türlü türlü, renk renk parlak elbiseler; her tarafta altın, gümüş, inci, ipek ve saten pırıltısı, hepsini geniş bir biçimde tarif etmek çok uzun bir iş olacak. Manzaranın yeniliğini yalnız kelimelerle anlatmak imkânsız. Gözlerim şimdiye kadar bundan daha güzel bir manzara görmemişti. Mamafih, bütün bu servet ve ihtişam içinde gene büyük bir sadelik ve iktisat göze çarpıyor. Herkesin elbisesi, mevkileri ne olursa olsun aynı biçimde. Bordürler, lüzumsuz işlemeler yok. Halbuki bizde bu adettir, birçok paraya mal olur ve üç günde bozulur. Onların en güzel yahut saten elbiseleri, alışıldığı üzere işlemeli olsa bile yalnız bir Venedik Altınına (Duka) çıkıyor. Azametli Görünüyorlar Biz nasıl onların giyinme tarzına şaşıyorsak, Türkler de bize öyle hayret ediyorlar. Onların elbiseleri uzun olup hemen aşık kemiklerine kadar iniyor. Bu elbiseler yalnız azametli görünmekle kalmıyorlar, insanın boyunu da uzatıyorlar. Bizim elbiselerimiz ise o kadar ve dardır ki, vücudun biçimini olduğu gibi meydana çıkarıyor. Bunları saklamak şüphesiz daha iyi olurdu. Bu biçim, göze çarpınca  bir adamın uzunluğunu azaltıyor ve ona cüce görüntüsü veriyor.  Vakur ve SessizBu muazzam kalabalık içinde övgü değer görünen bir diğer husus sessizlik disiplin. Hiçbir bağrışma, uğultu yok. Halbuki alâlade kalabalıkta böyle şeyler eksik olmaz. Ayrıca kimseye belli bir yer tayin edilmemiş olduğu halde, herkes kendine ait olan noktada duruyor. Zâbitler, yani generaller, binbaşılar yüzbaşılar diğer subaylar (Türkler'de bunlarım hepsine ağa denilmektedir) yerlerine oturmuşlardı. Erler ayakta idiler, en çok göze çarpan grup, miktarları birkaç bine varan yeniçerilerdi. Bunlar diğer kuvvetlerden ayrı bir yerde uzun bir saf halinde duruyorlardı. O kadar sessizdiler ki benden çok uzakta bulunmadıkları hak acaba canlı adamlar mıdır, yoksa heykel midirler? diye kendi kendime soruyordum. Onlara alışılagelmiş âdet üzere selâm vermemi söyledikleri zaman hepsinin selâmıma mukabele ederek başlarını salladıklarını gördüm...”
Türk'e Hasret Topraklar M. Ozan Semerci Y azımızın başlığına bakarak,  çevremizde ve yeryüzünde bunca Türk düşmanı faaliyette iken, Türk'e hasret çeken mi var? diyenler olabilir. Evet öyledir ve Türk'e hasret çekenlerin sayısı, düşmanlık duyanların sayısından az değildir. Ne var ki; biz bunun pek farkında değiliz. Milletimizin   son   cihan   devleti olan Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüyle doğan boşluk, emperyalist Batılılarca doldurulmaya çalışıldı. Ancak zulm ile âbâd olunamayacağından bunu başaramadılar ve o yüzden Osmanlı'nın, yani Türk'ün idaresi hep arandı. Bu arayış her geçen gün Türk'e olan hasreti arttırdı. Zamanla büsbütün arttıracak.   Balkanlardaki Hasret   Millî Eğitim eski Bakanlarımızdan ve devlet adamlarımızdan Ali Naili Erdem anlatıyor:    " 1975 yılında Estergon kalesini geziyordum. Orada bir ressamın çalışmalarını seyretmekte idim. Ressam, Türk olduğumu öğrenince büyük bir heyecanla ayağa kalktı, şapkasını fırlatarak heyecanla şöyle dedi: Türk, çok büyük bir şeydir. Çok büyük!.. Keşke Estergon'dan gitmeseydiniz de Macaristan'da hâlâ adalet hüküm sürüyor olsaydı..."   Bir Balkanlı tarafından 1975 yılında dile getirilen bu hasretin, bugüne geldiğimizde aynı tazeliği taşıdığına şahit oluyoruz. 1989 yılında, Romanya'da kızıl diktatör Çavuşesku'nun devrilmesiyle kurulan demokratik hükümetin Kültür Bakanı Andrei Rleşu, kendisiyle konuşan Türk gazeteciye şöyle der:   "Türkler zamanında, dedelerimiz refah içinde yaşamışlar. Kral ve Çavuşesku devirlerinde ise Romanya halkı kendi vatanında esir kampında gibiydi. Keşke Çavuşesku ve krallık devrini göreceğimize Osmanlı İmparatorluğu'nun  hâkimiyetinde  kalsaydık"   Balkanlı toplumların Türk'e olan hasretini en veciz şekilde ifade eden cümlelerden biri de, Polonyalı meşhur piyanist Paderevski'ye aittir:   "Türk atlıları ne zaman Vistül'den su içerse, Polonya ancak o zaman hürriyetine kavuşur."   Artık Türk atlılarının Vistül ırmağından su içmesi mümkün değil. O fütuhat günlerimiz gerilerde kaldı. Şimdilerde buna imkânımız da yoktur niyetimiz de... Ancak, devlet adamlarımız ve halkımız, o bekleyişi gözardı etmemelidir. Atlılarımızla olmasa da, siyasetimizle, kültürümüzle ve ekonomimizle Vistül'e  ulaşacak gayretler içerisinde olmalıyız.    Araplar, Osmanlıyı Arıyor   Balkanlar böyledir de. Orta-doğu'daki durum daha im başkadır? Hayır! Hatta Arap alemindeki Türk (Osmanlı) ı hasreti. Batılının dahi dikkatini çekecek bir hale gelmiştir. Tek bir misal veriyorum: ABD'de yayınlanan U.S. News dergisi. Şubat 1993 tarihli nüshasında, şu yorumu yapıyor:    “400 sene Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetinde kalan Filistin, huzurlu günlerin arayışı içinde. Osmanlı Devleti'nin yıkılmasıyla Hıristiyan ülkelerin sömürgesi haline gelen Arap ülkeleri, Osmanlı'yı hasretle arıyor.”   Kudüs Üniversitesi öğretim üyesi ve “Mescid-i Aksa Camii” eski müezzini sürgündeki Hafız Abdülhamid de bakınız nasıl dertleniyor:   "Osmanlı'nın yıkılmasıyla bir türlü huzur bulamadık. Osmanlı gitti, öksüz kaldık.”   “Yürü Basra yürü / Osmanlı sana gelmezse Sen durma O'na yürü  / Yürü de bitsin bu hasret"   Türküsü, Basra ve çevresinde hâlâ söylenmektedir. ' Türk'e olan hasretin, bundan daha güzel delili mi olur?   Yahudiler Bile...   Sevinç Çokum, Filistin-İsrail seyahati intibalarını anlatan “Kudüs ve Ötesi" başlıklı yazı serisinde; Telaviv'den dönerken uçakta tanıştığı ve kırkaltı yıl önce Türkiye'den İsrail'e göç etmiş Kohen Beni isimli Yahudi ile olan sohbetini naklediyor. Hâlâ mükemmel bir Türkçe ile konuşan bu kişi, yıllar sonra "vatanıma gidiyorum" diyerek Türkiye'ye ziyarete gelmektedir. Anlattığına göre, Kohen Beni, birkaç Yahudi arkadaşı ile birlikte Barselona-Galatasaray maçı için İspanya'ya giderler. Galatasaray'ın yenilmesi üzerine de, üzüntülerinden ağlarlar. Evet, Türkiye'den uzun yıllar önce ayrılmış bir Yahudi grubu, İsrail'den İspanya'ya, bir Türk takımını desteklemeye gidiyor ve bu takım yenilince gözyaşı döküyorlar. Bu da ayrı bir hasret olayı.   Soydaşlarımızın Hasreti   Ya şimdi sınırlarımız dışında yaşayan soydaşlarımızın ruh haleti?.. O da "Dış Türkler" in, "Evlâd-ı Fatihan" ın Anadolu Türklüğü'ne olan hasretidir. Bugün Ortadoğu ve Balkanlar'da bu "soydaş" hasreti gelişen münasebetlerle kısmen giderilebilmektedir. Sovyet Rusya'nın çökmesi sonucu, Asya Türkleri ile kucaklaşma kapısı da aralanmıştır. Ancak yine de münasebetleri geliştirecek daha çok adım atmamız lâzımdır.   Dışişleri eski bakanlarımızdan İhsan Sabri Çağlayangil resmî Cezayir ziyareti sırasında Bumedyenin teklifi üzerine, yüzde 25'i Türk olan Telemsana da uğrar. Çağlayangil anlatıyor:    "Genç bir vali bizi karşıladı. Belediye'ye gittik. Yüksekçe bir yerde oturuyoruz. Bir aralık vali kulağıma eğildi, "Öldü zannettiğim ne kadar insan varsa, hepsini burada görüyorum. Bunların içinde benim kayınpederim de var. İki buçuk senedir sokağa çıkmıyordu" dedi. Dipte oturan yaşlıca bir zat, salonun ortasına kadar ilerledi. Karşımızda heykel gibi durdu. Basit bir Türkçe ile "Vezir hazretleri sen neredeydin? İki yüz elli senedir seni bekliyoruz" dedi.    İşte İnsanın Yüreğine Oturan Bir Sitem Daha...   Filistin halkının en büyük manevî desteği Kudüs Müftüsü Sadeddin Alemi, hâlâ bizi bekleyenler arasında. O da bu hasretini şöyle dile getiriyor:    "Osmanlıyı arıyoruz. Osmanlı idaresinde Filistinliler en mutlu, en güzel günlerini geçirdiler. Mescid-i Aksa'nın koruyucusu Osmanlı idi. Şimdi Osmanlı'nın torunları nerede?..”   Türkiye'yi Bekleyen Görev   Dr. Enver Ören'in 1986  yılında devrin Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile Tunus, Mısır, Katar’a yaptığı seyahat intibaları da şöyle:   "Türkiye'nin itibarı dışarıda çok yüksektir. Gidilen her İslâm ülkesinde, hasreti çekilen bir baba, bir ağabey muhabbeti ile karşılaştık. Lider olmak, Türkiye'nin iddiası değil; tarihinin, İslâmiyetin, ortak kültürün, coğrafî yapının, politik manzaranın ve üstün teknolojinin tabiî sonucudur. Önümüzdeki senelerde Türkiye'nin nâzım rolü daha da artacaktır. İslâm ülkelerinden üçüncü bir dünyanın doğması mukadderdir. Memleketimizin kendini bu dünyanın liderliğine hazırlaması, kadrolarını, insan unsurunu buna göre kurması acilen gerekmektedir.”    Evet "oyunda, oynaşta" geçirecek vaktimiz yoktur. Tarihte yaşanan "Osmanlı asırları"ndan sonra, yeniden, hasreti çekilen Türk asırlarına millî bir tarih şuuru ile canla başla hazırlanmak durumundayız.  
Türkler İslamın Bayraktarı Prof. Dr. Ercüment Kuran Türkler’in Müslüman olmaları, dünya tarihinin önemli olaylarından biridir. İslamiyeti kabul eden ilk Türkler, VII. yüzyılda bugünkü Türkistan’da yaşadıkları bilinen Karahanlılar’dır. X. yüzyıl başında Buğra Han, kendi inançlarına uygun düşen İslâm dinine girdi. Afganistan’da oturan Gazneliler de az sonra Müslüman oldular. Gazneliler Sultan Mahmud XI. yüzyılın ilk çeyreğinde Hindistan’ın kuzeyini fethederek bu ülkeyi İslamlaştırdı.Aral Gölü’nün kuzeyinde yaşayan Oğuz Türkleri’nin Kınık boyundan Selçuk’un öncülüğünde, 960 yılına doğru Maveraünnehr’e göç etmeleri ve Selçuk’un torunu Çağrı Bey’in kumandasında 1040’da Dandanakan muharebesinde Gazneli Mahmud’un ordusunu yenmeleri sonunda, Horasan’da Selçuklu Devleti kuruldu. Tuğrul Bey’in Bağdad’ı 1055’de zaptederek Abbasi halifesini himayesine alması, Türkler’in İslam dünyasına hakim olmasını sağladı. 1072’den 1092’ye kadar süren Melikşah’ın saltanatı zamanında Büyük Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşamıştır. Bu devirde imparatorluğun hudutları Çin’den Akdeniz kıyılarına kadar uzanıyordu. Osman Turan’a göre “Selçukluların Medeniyet tarihinde en büyük hizmetleri, İslâm dünyasının her tarafına cami, medrese, kütüphane, tıp mektebi, hastane, imaret, zaviye, kervansaraylar ile doldurmaları, bu müesseselere büyük vakıflar yapmaları”dır. Sultanlar İslam alimleri ve sanatçılarını da saraylarında korumuşlar, onlara bol atiyeler vermişlerdi. Büyük Selçuklu Devleti, Sencer’in 1157’de vefatiyle yıkılmıştır. İkincin Vatan AnadoluNe var ki, Çağrı’nın oğlu Sultan Alparslan’ın 1071’de Malazgirt muharebesinde Bizans ordusunu yenmesi ardından Selçuklular Anadolu’yu fethetmişler ve burasını Türklerin ikinci vatanı yapmışlardır. Kutalmışoğlu Süleyman Bey’in İslam gazileri başında savaşarak kurduğu devlet, Abbasi halifesi tarafından tanındığı gibi, adaletli yönetimiyle de yerli Hıristiyanların desteğini sağlamıştır. Sultan I. Kılıç Arslan, Anadolu’da ilerleyen Haçlı ordularına kahramanca direndiği, II. Kılıç Arslan da 1176’da Miryakefalon’da Bizanslılara karşı kazandığı zaferden sonra, memleketin iktisadi ve kültürel gelişmesine önem verdi. Gıyaseddin Keyhüsrev’in 1207’de Antalya’yı, oğlu İzzeddin Keykavus’un 1214’de Sinop’u fethetmesiyle halkın refahı daha da arttı. Alaeddin Keykubad’ın saltanatında Anadolu Selçuklu Devleti altın çağını yaşadı. Gerçekten, 1220’den 1237’ye kadar devam eden dönemde payitaht Konya’da, Kayseri, Sivas, Erzurum ve diğer şehirlerde camiler, medreseler, hastaneler, hanlar ve türbeler inşa edildi, şehirleri birbirine bağlayan ticaret yollarında, köprüler, kervansaraylar yapıldı. Memlekette hakim olan hoşgörü, ünlü mutasavvıflar Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi, Horasan’dan Muhyiddin-i Arabi’yi Endülüs’ten Konya’ya çekmiştir. Bu yıllarda Yunus Emre’de en güzel Türkçe ilahileri Anadolu’da söylemiştir.XIII. yüzyıl ortalarında başlayan Moğol istilası, bu medeniyeti duraklatmış, fakat 1308’de Selçuklu Sultanlığının ortadan kalmasından sonra da Anadolu’da teşekkül eden Türk beylikleri memleketin Türklüğüne hayatiyet kazandırmışlar ve medeniyeti yaşatmışlardır. Nöbet OsmanlılardaAnadolu Selçuklu Devleti’nin halefi Karamanoğlu veya Germiyanoğlu gibi büyük beylikler değil, Bizans’a karşı cihad sürdürmeye coğrafi bakımdan en müsait durumda bulunan küçük Osmanlı beyliği oldu. Beyliğin kurucusu Oğuzlar’ın Kayı boyuna mensup Osman Bey’dir. Aşiretiyle Bilecik yakınlarındaki Söğüt’e gelip yerleşmişti. Oğlu Orhan Bey, 1326’da Bursa’ya girdi. Osmanlılar 1354’de Çanakkale boğazından Avrupa’ya geçtiler, I. Murad zamanında da Rumeli’nin fethine başladılar.Tarihçi Paul Wittek “Osman Gazi’nin halefleri Sultanlar haline geldiler; onların etrafından, karakterini, dil ve ırktan ziyade din ve medeniyetin tayin ettiği bir Osmanlı cemiyeti teşekkül etti” görüşünü açıklar.Osmanlılar, fethettikleri memleketlere barış getiriyorlar, halka adaletli davranıyorlardı.Nitekim XV. Yüzyıl başında Yıldırım Bayezid’in Ankara civarında Timur’a yenilmesi üzerine, devlet parçalanma tehlikesi ile karşılaştıysa da, Osmanlı yönetiminden memnun olan Balkan Hıristiyanları ayaklanmamışlardır. II. Mehmed’in 1453’te İstanbul’u Bizanslılardan alması, Osmanlı Devleti’ne İmparatorluk vasfı kazandırdı. Yavuz Sultan Selim Suriye ve Mısır’ı imparatorluğa kattıktan başka, Mekke ve Medine’nin anahtarlarını teslim alarak “Hâdimü’l-Harameyn” unvanını elde etti. 1520’den 1566’ya kadar padişah olan Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Osmanlı medeniyeti en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Edebiyatta Baki ile Fuzuli, İslami ilimlerde Kemal Paşa-zâde ve Ebussuud Efendiler, mimaride Sinan, hat sanatında, Karahisarî ölümsüz eserlerini bu devirde meydana getirmişlerdir. Hayırsever kişilerin vakıfları sayesinde pek çok din ve eğitim müessesesi yaşatılmış, imaret, hastane gibi muhtaçlara fîsebîli’llâh hizmet veren tesisler kurmuştur.Osmanlı Devleti XVII. Yüzyıl sonunda askeri ve siyasi sahalarda gerilemeye başlamış, buna rağmen kültür hayatında ilerleme durmamıştır. Nitekim, o yüzyılda Evliya Çelebi ünlü Seyahatnamesi’ni yazmış, XVIII. yüzyılda Topkapı Sarayı önünde Sultan Ahmed Çeşmesi gibi bir mimari şaheser inşa edildikten başka, şair Nedim ve musiki ustası Itrî yetişmiş. XIX. yüzyılda da Cevdet Paşa “Mecelle” adlı hukuk abidesini ortaya koşmuştur.Osmanlı sosyal hayatında tarikatların önemli yeri olmuştur. Gerçekte tekkeler, son zamanlarda gerilemiş olmakla birlikte, kültür ve sanat merkezleriydiler. Celaleddin Rumi’nin Konya’da kurduğu Mevlevilik toplumun yüksek tabakasına manevi destek sağlamış, Horasan erenlerinden Hacı Bektaş’ın Selçuklu çağında temelini attığına inanılan Bektaşilik ise sonraları Yeniçeri ocağının tarikatı, Hacı Bektaş da pîr olarak kabul edilmiş ve halk arasında yayılmıştır.  
Muhteşem Süleymaniye ve Mimar Sinan Mehmet Can Rivayet olunur ki bir kutlu gecede, Kanuni Sultan Süleyman, rüyasında Resulullah efendimizi görür. Sultan Süleyman, peygamber efendimizi takip ederek bugün Süleymaniye’nin inşa edilmiş olduğu yaklaşık yetmiş dönümlük arazinin bulunduğu çok güzel manzaralı tepeye gelirler. Bu tepe, hem Haliç’i hem de Boğaziçi’ni mükemmel  bir açıdan görür.    Peygamber Efendimiz, Sultan Süleyman’a; “Mihrabı buraya, minberi buraya olsun” der.        Kanuni Sultan Süleyman kutlu rüyadan uyanır, şükürler eder. Mimar Sinan’ı çağırtır. Hiçbir açıklama yapmadan büyük bir heyecan ile rüyada gördüğü yere götürür:   “Buraya bir cami bir de külliye yapacağız.” diye sözlerine başladığında, Mimar Sinan söze karışır:   “ Sultanım, mihrabı burada, minberi burada olsun…”    Sultan Süleyman şaşırır:   “ Sinan sen bu işten haberli gibisin.” der.    Mimar Sinan cevap verir:   “ Sultanım dünkü rüyanızda ben de bir adım gerinizde geliyor idim…”     Temele İlk Taşı Şeyhülislam Ebussuud Efendi Koydu…      Yüzyılın tam ortasında, 13 Haziran 1550 günü padişahın isteğiyle Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin mihrab duvarına ilk temel taşını koymasıyla inşaat başladı. Cami o günlerin en büyük külliyesiyle birlikte tasarlanmış, Fatih Külliyesi’nden sonra bir bakıma devrin en büyük üniversitesinin merkezi olarak planlanmıştır. Etrafındaki binalar camiyi örtmediği gibi, araziye uygun yayılan küçük bir şehir görünümündeydi.      Türklerin en büyük hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’ın adıyla anılan “Süleymaniye Camii” ihtişam ve zarâfet yönünden yalnız Türk mimarîsinin değil, bütün dünya mimarîsinin de en seçkin eserlerinden biridir. Pek çok mimarlık tarihçisi de bu kanaattedir. Ayrıca Mimar Sinan, caminin ve külliyenin inşaatında bugün bilinen deprem mühendisliği tekniklerini yerine getirmiştir.      Klasik Osmanlı mimarîsinin en önemli eserlerinden biri olan Süleymaniye Camii, her şeyden önce İstanbul’un siluetine yeni yükseltiler getiren ve bu siluetiyle şehrin değişik semtlerinden fark edilen bir yapıdır.      Mimar Sinan, bu caminin yerini tespit ederken büyük bir şehirci olduğunu da göstermiştir. Cami yapıldığında, Sultan Ahmed Camii, Bayezıd Kulesi, Eminönü Yeni Camii ve Nuruosmaniye Camii mevcut değildi. Bu durumda, Pera, Galata, Haliç’ten bakıldığında siluete en hâkim yapı o idi. Boğaziçi, Tophane, Üsküdar ve Adalar’dan bakan bir kimse Ayasofya’nın tek rakibi olarak onu görüyordu.       Bugünkü ölçülere göre bile oldukça hızlı ilerleyen inşaat, gerek projenin büyüklüğü, gerekse Mimar Sinan’ın başka inşaatlarla da ilgilenmek mecburiyetinde olmasından dolayı, inşaatı takip edenlerce zaman zaman duraklıyor gibi anlaşılıyordu. Mimar Sinan’ın rakipleri ve her devirde rastlanan entrikacı tipler yüzünden, padişahta da böyle bir intiba uyandırılmıştı.   İki Ayda Biter Padişahım!      Nihayet bir gün Mimar Sinan’ın inşaatla meşgul olduğu bir sırada padişah çıkageldi. Mimar Sinan bu olayı şöyle anlatır:     Bir gün , caminin minber ve mihrabının yapılmasıyla meşgul olurken, padişah geldi. Binanın süratli yapılmadığına hiddetlendiler. Ben de:   “ İki ayda tamam olur.” dedim.    Padişah, orada hazır olan ağaları şahit tutup: “ Hele iki ayda tamam olmaz ise seninle görüşürüz!” dedi.    Saraya gidince de Haznedar başı ve sâir ağalara buyurmuşlar ki: “ Mimarın aklını kaçırdığı belli oldu. Hiç iki ayda bu kadar iş yapılır mı? Herif, başı korkusundan aklını kaçırdı, çağırıp siz de sual ediniz.” demiş.    Beni çağırdılar, doğruca saraya gittim, sordular, orada da iki ayda biteceğini söyledim. Gece gündüz durmadan çalışıldı. Yine bir gün padişah gelerek: “ Sözünde kararlı mısın?” dedi. “ Evet ” dedim.     Açılışı Sinan yaptı…   Cami 15 Ekim 1557 günü tamamlandı. İnşaat yedi yıl sürdü. Mimar Sinan bu olayı şöyle anlatıyor:   “İki ay tamam olunca bina da tamam oldu. Anahtarını padişahın mübarek ellerine verdim ve dua edip el kavuşturup durdum.” Padişah da:  “ Bu bina eylediğin beytullahı yine senin açman evlâdır.” dedi, dua ve senâ edip anahtarı verince: “ Ya Fettah!..” deyip açtım.      Mücevherat Harca Karıştırıldı!      İnşaat sırasında özellikle temel hazırlığı gibi teknik sebeplerden dolayı, uzun bir süre, bir türlü göze görünür ve herkesin anlayacağı duruma gelemeyen Süleymaniye için, İran’da da dedikodular çıkmıştır. Bu durumu, parasızlıktan iş gecikiyor intibası vererek kaşımak isteyen  İran şahı Tahmasb, Kanuni Sultan Süleyman’a -özellikle sultanı incitecek şekilde- para yardımı niyetiyle bir sandık mücevher gönderir.   Koca Sultan Süleyman durur mu? Tabii olarak hediyeyi iâde etmek nezaketsizliği göstermez.  Tahmasb’tan gelen bütün mücevherleri kırdırıp ezdirir ve o sırada yapımı devam etmekte olan kıble istikametindeki sol uzun minarenin harcına kattırır. Güneşi arkadan aldığı zaman pırıl pırıl parlayan bu minareye bunun için “cevahir (mücevher) minaresi” denilmiştir.      Haç da Hak Ettiği Yerde!      Yine Süleymaniye Külliyesi’nin yapımı sırasında “İslam dünyası yine bir şaheseri ortaya çıkarıyor” haberleri ile telaş içine düşen Vatikan bir mermer blok içerisine dışarıdan belli olmayacak şekilde “Haç” döktürür ve Sultan Süleyman’a “Mâbedinizin minberi için hediyemizdir.” diye gönderir.       Sultan Süleyman bu hediyenin istihbaratını almış ve Mimar Sinan’a bloku ortadan kestirip “Haç”ı ortaya çıkartmıştır. İki parça olan mermer ve haçlar yine iki adet olan ve dış avludan iç avluya geçen kapıların girişinde yere yerleştirilmiştir. Böylelikle bundan böyle avluya girecek olanlar “Haç”ı çiğneyip girecektir. Daha sonra Vatikan’a haber yollanmıştır:   “Hediyenizi aldık, kabul ettik, doğru yere yerleştirdik.”      Bugün yerlerdeki haç, iyice aşındığı için çok zor ve ancak çok yakından seçilebiliyor, ama blok hâlâ yerinde…              Kaynak: Sinan ve Çağı - Selçuk Mülayim            Muhteşem Süleymaniye - Boğaziçi Yöneticiler Vakfı
Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi: 'Kızılelma Nerede?' Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci Kızılelma, tarihte Türk cihan hâkimiyeti ülküsünü temsil eden bir semboldür. Bu ülkünün esasını "İ’lâ-yı kelimetullah" da denilen gazâ ruhu teşkil eder. Bu da İslâm dininin her yerde işitilmesini temin etmek demektir. Kızılelma, Eski Türklerden beri hükümet erkânının da, askerin de, halkın da haberdar olduğu bir ideal idi. Hakkın Beni Gönderdiği Yer Kimine göre Kızılelma müşahhas (somut) bir semboldür. Bizans tahtının üzerinde veya Ayasofya kubbesinden sarkan ve Hazreti İsa’ya ait olduğu söylenen altın top yahut Ayasofya önünde İmparator justinianus heykelinin elindeki altın küre sebebiyle İstanbul Kızılelma olarak anılmıştır. Fetihten az evvel bu küre düşmüş ve bir daha yerine konamamış; bu da Bizans’ın düşüşüne işaret sayılmıştı. Üstelik imparatorun eli yeni fâtihlerin memleketi olan doğuyu gösteriyordu. İstanbul’un fethinden sonra, Papalığa ait San Pietro Kilisesi‘nin bakır renkli kubbesi veya mihrabındaki altın toptan dolayı Roma Kızılelma sayıldı. Roma’nın fethedileceğine dair hadîs-i şerif sebebiyle Müslümanlar Roma’nın fethini hedef edinmişti. Bundan dolayı Kızılelma tabiri en çok Roma için kullanılmıştır. Yıldırım Sultan Bayezid, cülûs tebriki için gelen ecnebilere, “Roma’ya kadar gidip, atımı San Pietro mihrabında yemleyeceğim” demişti. Zaman ilerleyip fetihler arttıkça Kızılelma mefhumu da değişmiştir. Evliyâ Çelebi Kızılelma’nın cihan hâkimiyeti idealinin hedefini teşkil eden ve Hristiyanlığın merkezi pozisyonundaki altı meşhur “Frenk Şehri” olduğunu söyler. Bunlar Kızılelma Sarayı’nın bulunduğu Budin, Kızılelma Kilisesi’nin bulunduğu Estergon, İstolni Belgrad, çan kulesinde altın top asılı Sen Stefani Kilisesi sebebiyle Beç (Viyana) ve Köln gibi fetih planı içindeki şehirlerdir. İlk üçü Macar, diğer ikisi Avusturya Kralı’nın pâyitahtı idi. Budin’in fethi üzerine şairler, Padişahı Kızılelmayı aldığı için tebrik eden şiirler yazmıştır. Sâbit’in mısrası şöyle: Kızılelmayı tığiyle kim aldı şah dedim tarih.Hayretî de der ki: Çıktı bir sahibi kemal dedi ana tarihŞahım Kızılelma’yı ayva ile doldurdun. Üç kıtanın birleştiği yerde devlet kurmadan evvel, Osmanlılar bunu millî vicdanlarında kurmuşlar ve bütün hamlelerinde o büyük ülkünün gittikçe uzaklaşan hudutlarına doğru atılmışlardır. Ana vatana her taraftan genişleyen bir harita çizilmiş gibidir. Gönüllerdeki bu haritanın türlü istikametlerindeki büyük merkezlerine hep Kızılelma denmiştir. Ömer Seyfeddin’in 1917’de yazdığı Kızılelma adlı hikâyesinde Kanuni Sultan Süleyman Kızılelma’yı “Hakkın beni gönderdiği yer” olarak tarif eder. Nitekim bu padişah arada bir askerlerin kışlalarını ziyaret edip şerbetlerini içer, sonra bardakları para ile doldurur, ayrılırken “Kızılelma’da görüşürüz” derdi. Asker de “Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalarız, padişahım seninle biz, Kızılelmaya dek gideriz” derdi. Yahya Kemal de bu ülküyle coşup şöyle söylemiştir: Çıkdı Otranto’ya pür velvele Ahmed Paşa,Tuğlar varsa gerekdir Kızılelma’ya kadar. Kızıl Renk Murad Rengi Kızıl renk ve elma eski Türk töresinde derin mânâlara sahiptir. Elma muradı ifade eder. Masallar “Gökten üç elma düştü” diye biter. Kızıl renk de murad rengidir. Bayrak kırmızıdır. Gelinlik kırmızıdır. Lohusa yatağı kırmızıdır. Kırmızı, her gün doğuşuyla dünyaya hayat ve ümit veren güneşin rengidir. Doğarken ve batarken altın top şeklindedir. Sadece Çingeneler değil, bütün Şark bu renge tutkundur. Eski düğünler oğlan evinden kalkan bayrakla başlardı. Tepesine kızıl bir elma yerleştirilen bayrak düğün müddetince kız evine dikilir; sonra tekrar oğlan evine getirilirdi. Kızılelma aynı zamanda altın top demektir. Çünkü kızıl, altın için de kullanılır. Böylece harbin ganimet faslına da işaret ederek heyecanı kabartır, cesareti arttırır. Altın Elma (küre) Türk mitolojisinde cihan hâkimiyetini ifade eder. Halk kültüründe de bilinir ve dile getirilir. Destan şöyle: Atam olur öğrendim ata binmeyiPirimden öğrendim kılıç çalmayıDilerim Mevlâdan KızılelmayıYan anam yan, bana derler Genç Osman. Saltuknâme’de Avrupa içlerine yapılan bir sefer anlatılır: “Bir ulu şehre çıktılar. Bir ulu kilise kapısı üstünde bir altın top dururdu. Pes anda Sarı Saltuk eyitti (dedi) ‘Bu nedir?’ Eyittiler, ‘Buna Kızılelma derler’. Kasdetti ki o ulu altın topu indire. Hızır aleyhisselam geldi. ‘Hazreti Muhammed halifesi gele, o indire’ dedi.” Bir de Alman efsanesi var: Kıyamete yakın Türkler Köln’ün altın elmasına (golden apfel) kadar gelip atlarını katedralin sütunlarına bağlayacak; ama sonra hepsi yok olacaktır. Buna Liechtenstein Kehâneti derler. Hatta Anadolu Felâketi’nden önce fazla coşkulu bazı Yunanlılar “Türkleri Anadolu’dan sürelim, ta Kızılelma’ya kadar” demişlerdi.    
Selçuklu'dan Osmanlı'ya Oğuzlar Mehmet Gümüşkılıç Oğuzlar, Karluklar, Uygurlar, Kırgızlar ve Kimekler’le beraber Türk dünyasını temsil eden beş büyük kavimden birisi idi. Bu kavimlerden Karluklar; Fergane, Isık Gölü ve İsficab civarında yaşıyorlardı. Üç boydular. Bu boyların en önemlisi Çiğil boyu idi. Karahanlılar Devleti, Karluklar tarafından kurulmuştur. Uygurlar ise; Beş Balık, Turfan ve Karaçar bölgelerinde yaşamaktaydı. Kırgızlar, umumiyetle Yukarı Yenisey ve Kösmen yani bugünkü Sayan Dağları’nda bulunmaktaydılar. Kimekler ise, İrtiş ırmağının güney ve batısında yaşamaktaydılar. Bunların ünlü boyları Kıpçaklar’dır. Kıpçaklar ve Kanglılar iki meşhur Türk boyudur. İslâmiyetle ŞereflenmeOğuzlar, X. asrın birinci yarısında ülkelerine gelen İslâm dininin esaslarını öğrenmişler ve asrın ikinci yarısından itibaren İslâm dinine girmeye başlamışlardır. Maveraünnehir’in İslâmlaşmış tacirleri, henüz Müslüman olmamış Oğuzlar’a tâbi bulunan Seyhun’un aşağı kısmında Cend, Yenikent gibi mühim ticaret merkezleri meydana getirdiler. Gerek Talas’tan, gerekse Yenikent’ten İrtiş nehri havalisindeki Türkler’e kadar giden muazzam ticaret yılları vardı. Oğuzlar’ın Müslüman olmasında bu tacirler büyük bir rol oynamışlardı.X. asırda hemen hemen bütün Oğuz kavmi Müslüman olmuştur. Müslümanlar, Müslüman Oğuzlar’a “Müslüman Türk” mânâsında “Türkmen” demişlerdir. İslâmiyet’i ilk kabul eden Türk kavmi, Balasagun ile Mirki arasında yaşayan Türkmenler olduğundan Türkmen adı Maveraünnehir’in Müslümanlar’ı arasında “Müslüman Türk” mânâsında hususî bir anlam kazanmıştı, Oğuzlar kendilerine Türkmen demiyorlardı. Oysa Türkmenler’in eski bir etnik topluluk olduğu hakkında görüşler vardır. Türmen adına daha VI. yüzyılda ratlamaktayız. Türkmenler’in anayurdu batıda Aral gölü kuzeyindeki bozkırlardı. Türkmen boyları; Halaçlar, Karluklar ve Oğuzlar olmak üzere üçe ayrılmıştı. Oğuzlar, Türkmenler’in en büyük kısmını teşkil etmiş ve kendilerini ana kavim saymış olmalıdırlar.Tarihin Akışı DeğişiyorXI. Asırdan itibaren ise Oğuzlar, dünya tarihinde önemli değişiklikler meydana getiren bir kavim olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Oğuz boyları, bu yüzyıldan sonra değişik yerlere yayılarak oralarda çeşitli medeniyetler kurmuşlardır.Oğuz Türkleri’nin Selçuklu Devleti’ni kurmaları dünya tarihinin en mühim hadiselerinden birisidir. Bu devletin sınırları kısa zamanda Ceyhun ve Akdeniz’e dayanmış ve Anadolu’nun büyük bir kısmı Türkler’in eline geçmiştir. Oğuzlar böylece Fatih bir kavim olarak kümeler halinde İran, Anadolu, Irak ve Suriye’ye gelmişler ve Türkmen ismiyle anılmağa başlamışlardır. XI. asrın ikinci yarısında Oğuzlar’dan bir kol Karadeniz’in kuzeyine gelmişti. Bu kol Bizans kaynaklarında “Uz” ismiyle anılmaktaydı. Bunlar daha önce Yayık-İtil arasındaki topraklarda yaşıyorlardı. Kıpçaklar’ın baskısı üzerine Tuna’ya geldiler. 1065’te  Tuna’yı da geçen Uzlar çeşitli kollara ayrılarak Yunanistan’a kadar olan yerleri tahrip ettiler. Fakat ani çıkan soğuklar bunları perişan etti. Peçenek ve Bulgarlar, Uzlar’a saldırıp onların pek çoğunu yok ettiler. Geride kalanlar ise, Bizanslılar’ın hizmetine girdiler. Malazgirt Savaşı’nda Bizans ordusunda yer alan, Uzlar, savaş esnasında Peçenekler’le birlikte Selçuklu ordusuna geçtiler. Balkanlar’ı istilâ eden Uzlar’ın 20-30 bin çadırdan fazla olmadığı anlaşılıyor. Oğuzlar’ın mühim bir kısmı, kardeşlerinin fetih ve göçlerine katılmayarak eski yurtlarında kalmışlardır. Bunlar bilhassa Karaçuk dağlarının karşısındaki yerlerde yaşıyorlardı. Diğer bir Oğuz kümesi de Mangışlak yarımadasında oturuyordu. Türkler Anadolu’daOğuzlar gerek bu ad altında ve gerekse Türkmen adı ile kümeler halinde Anadolu’ya gelip burayı kendilerine yurt edinmişlerdir. Bu geliş, takriben iki asır sürmüştür. Anadolu’ya gelen Oğuzlar arasında mühim sayıda yarı yerleşik ve yerleşik unsurların bulunduğu anlaşılıyor. Moğol istilâsı yüzünden Türkistan’ın geniş ölçüde tahribe maruz kalması, yerli unsurların gelmesinde büyük Şamil olmuştur. Oğuzlar Anadolu’ya gelirken tamamen Müslüman’dılar ve mâlik oldukları maddî ve manevî her şeyi beraberlerinde getirdiler. Bugün Türkiye Türkleri’nden başka Azerbaycan, İran, Afganistan Türkmenler’i, Irak ve Suriye’deki Türkler de kavmî bakımdan Oğuzeli’ne mensupturlar.Selçuklu Devleti’nin kuruluşu, Oğuz Türkleri’nin tarihinde çok mühim bir dönüm noktası olmuştur. Bu devletin kurulması ile İslâm dünyasında siyasî hakimiyet Oğuzlar’ın eline geçtiği gibi, Anadolu ve ona komşu ülkeler de onların yurdu olmuştur. Oğuz Türkleri, Yakın Doğu İslâm dünyasının, bilhassa I. Yüzyılın başlarından itibaren siyasî bakımdan zayıf duruma düşmesinden faydalanarak adım adım ilerleyen Bizans’ı geri atmakla kalmamış, onun asıl dayanağı Küçük Asya’yı fethetmek suretiyle, bu devletin çökmesinde ve yıkılmasında âmil olmuşlardır.Doğu’da Çin hududundan Batı’da Akdeniz’e kadar uzanan geniş topraklar üzerinde büyük bir imparatorluk kurmuş olan bu Türk devletine hükümdar ailesinin atası olan Selçuk Bey’e nispetle Selçuklular (Selçukiyân, Selçukiyyûn, Selâçika) denilmiştir. Selçuklular Aral Gölü ile Hazar Denizi ve cenubî Ural dağları arasında yaşayan Hazar Oğuzları’na, bilhassa kendi kabilelerinden Kınıklar’a öncülük ede ailelerden birisine mensuptular. X. Yüzyılın başlarında doğan Selçuk’un, babası Dokak öldüğü zaman 17-18 yaşlarında olduğu sanılmaktadır. Selçuk, o zaman başta bulunan yabgunun subaşı (ordu kumandanı)sıydı. Devletinin askerî kudretini elinde tutan Selçuk, daha sonra yabgusuyla anlaşamayarak ondan ayrıldı. Son yabgu hükûmdarının Şah Melik olduğu zannediliyor. Selçuk Oğuzlar’ı daha sonra başarılar elde etmeye başladılar ve etraflarına Oğuz gruplarını toplamaya çalıştılar. Selçuk Bey, Türkmen hükümdarlarının birisinin kızıyla evlenmişti. Selçuk’un Mikail, Arslan (İsrail), Yusuf ve  Musa adlı dört oğlu olmuştur. Mikail, babası hayattayken bir savaşta ölmüştü. Onun iki oğlu Tuğrul ve Çağrı beyler, Selçuk Bey’in himayesi altında yetişmişlerdi. Selçuk Bey’den sonra ailenin reisliğine yabgu unvanı ile Arslan Bey getirildi. Bir devre damgasını vuran Selçuklular, dünya tarihinde önemli değişiklikleri de beraberlerinde getirmişler ve kendilerinden sonra kurulacak olan Osmanlı Devleti’nin Anadolu’ya yükselmesine zemin hazırlamışlardır. Oğuzlar’ın tarihî macerası böylece Kayı boyuna mensup olan Osmanlılar, Türkiye Türkleri ve dünyanın muhtelif yerlerinde yaşayan Türkler’le devam etmiş ve hâlen devam etmektedir.  
Yabancılara Göre Türkler Prof. Dr. İsmet Miroğlu Türkiye Huzur Ülkesi Hrıstiyanlarının çoğu Türkler’i uğursuz, barbar ve imansız insanlar sanarlar. Halbuki Türkler’i yakından tanıyıp konuşanların edindikleri intibaa tamamen farklıdır. Zira Türkler “ Başkasına, ancak bize yapılmasını istediğimiz şeyi yapmak” kaidesine uygun hareket eden son derece iyi insanlardır. Burada “Türkler”den doğuştan Türk olanları kabul ediyorum. Yoksa, Türkiye’de sayıları pek yüksek olan ve tecrübenin de gösterdiği gibi her türlü melaneti ve kötülüğü yapabilecek tiynette olup, ne Allah’a ne de insanlara hiçbir vefa göstermeyen dönmeleri, yani aşka bir dine mensup oldukları halde sonradan Türkler’in dinine girenleri kasdetmiyorum. Doğuştan Türk olanları namuslu insanlardır ve namuslu insanlara Türk olsun, Hıristiyan veya Yahudi olsun aynı şekilde saygı gösterirler. Bir Türk kadar Hıristiyan’ında malının çalınmasının mübah sayılamayacağına kanidirler. Türkler çok dindar ve merhametlidirler. Dinleri uğruna çok gayret sarfetmekte, onu bütün dünyaya yaymaya çalışmakta bir Hıristiyan’ı beğenip sevdikleri zaman ondan “Türk Müslüman” olmasını rica etmektedirler. Büyük saygı besledikleri padişahlarına son derece sâdık ve itiatkârdırlar. Padişahlarına ihanet ederek Hıristiyanlar tarafına geçen bir Türk’e rastlamaya imkan yoktur. Türkler birbirleriyle pek münakaşa etmezler. Şehirde askerler de dahil, kimse silah taşımaz. Pek az kavga ederler, düello nedir bilmezler. Bu, Hazreti Muhammed’in, kavganın iki büyük kaynağı olan şarap ve kumarı yasaklamasının neticesidir. Gerçekten hâlis Türkler şarap içmezler; içenleri de afyon içenlerle bir tutarlar.(1) Ne Hırsız var Ne Yankesici Türkiye halkın güvenini korumak üzere uygulanan tedbirler ve zabıta bakımından örnek alınacak mükemmelliktedir. Yankesicilik, ev soymak veya yol kesmek gibi hadiseler Türkiye’de meçhuldür. Harpte veya sulhta, yollar hep aynı derecede ve evler kadar emniyetlidir. Bütün imparatorluğu tam bir emniyet içinde baştanbaşa dolaşmak daima mümkündür. Bilhassa, hareketli ve işlek olan yolda pek çok sayıda insanın gidip gelmesine rağmen, çok az veya hemen hemen hiç hadise olmaması hayret edecek derecededir. İstanbul’da hırsızlık çok nadirdir. Bunun sebebi, Türkler’in, hırsızlığı insan tabiatına lâyık olmayan aşağılık bir hareket saymaları gibi, pek de aşırı derecede sert olamayan kanunlardan korkmaları da olabilir. Sebebi ne olursa olsun İstanbul’da Türkler’in hırsızlık veya yankesicilik yaptıkları hemen hemen hiç vâki değildir. İstanbul’da güvenilmeyecek olanlar yalnız Bulgarlar’dır. Çoğu hilekâr ve dolandırıcıdırlar. Bunlara rağmen yine de İstanbul’da evlerin kapısını kapamaya hiç lüzum görmeden tam bir emniyet içinde yaşamak mümkün olmaktadır. Rumlar’ın bazen büyük çapta hırsızlıklar yaptıkları vâkidir. Ama asıl maharetleri zekaları kadar faal ve hareketli parmakları sayesinde yaptıkları küçük yankesiciliktir.(2) Dünyanın En Medeni Halkı Bütün Türkler bir fikir üzerinde düşünceye dalmış kimselere benzerler. Hepsinin hareketlerinde aynı ciddiyet, konuşma, bakış ve mimiklerinde aynı itidal mevcuttur. İnsan, paşadan küçük bir bakkala kadar bütün Türkler’in aynı okulda yetişmiş, aynı asalet mertebesine sahip büyük senyörler  olduklarını zanneder. O kadarki, İstanbul’da bir halk tabakasının bulunduğunun farkına bile varmaz. Görünüşe göre söylemek gerekirse denilebilir ki İstanbul halkı yeryüzünün en medeni ve en dürüst halkıdır. İstanbul’un hiçbir semtinde hatta en kuytu köşesinde bile bir yabancıya tecavüz edildiği vâki değildir. Camileri ziyaret etmek hatta bunu ibadet saatinde yapmak bizim kiliselere yapabileceği ziyaretlerden çok daha emin şartlar içinde mümkündür. Kalabalık içinde saygısız bir bakışla karşılaşmak şöyle dursun yadırganacak bakışlara bile hiçbir zaman rastlanmaz. İstanbul’da sokak kavgalarına, maksatsız dolaşan serserilere, dedikoducu kadınlara, herhangi bir fuhuş belirtisine hasılı yüz kızartıcı harekete rastlamak mümkün değildir. Çarşıda da camidekine benzer bir sükûnet hüküm sürmektedir. Her tarafta mümkün olduğu kadar az konuşulmakta ve sakin hareket edilmektedir. Bütün yüzler, eller ve ayaklar tertemizdir. Yırtık elbiselere nadiren rastlanmaktadır ama kirli olanlarına hemen hiç rastlanmaz. Hiçbir tarafta haylaz ve dilenci güruhuna tesadüf edilmez. Her tarafta çeşitli sosyal sınıfların birbirlerine karşılıklı saygı duydukları görülür. Kaynak: 3-M. de Thevenot’un 1665 yılında Paris’te yayınlanan “ Reloriond’un Voyage Fait au Levant” adlı eserinden
2- İngiltere’nin Türkiye büyükelçisi Mr. Poner, “ Observations sur la  Religion, les Lois.le Gourvernement et les Moeurs des Turcs” adlı eserden
3- Hans Barth-“Le Droit du Croissant”  
 
Türk Coğrafyası Dr. Necati Gültepe Anayurtları olan Orta Asya'dan çıktıktan sonra tarihî gelişmeler sonucunda, Balkanlardan Sibirya'nın en doğusuna kadar yayılan ve hemen hemen dört bin yıllık bir geçmişe sahip olan Türkler, bu kadar geniş coğrafya üzerinde ve bu kadar eskiye uzanan mazi içinde, gerek kurdukları devletler bünyesinde, gerek başka devletlerin tâbiiyetinde, gerekse bağımsız topluluklar halinde, göçebe, yan göçebe ve yerleşik hayat şekillerinin hepsini tecrübe edip, içinde bulundukları şartların getirdiği mecburiyetlere bağlı olarak gerektiğinde savaşıp, her zaman büyük medeniyet ve kültür hamlelerinin öncüsü ve teşvikçisi oldukları halde, “Göktürk, Selçuklu ve Osmanlı” devletleri örneklerinde olduğu gibi bazen çağının "süper" devletlerini de kurarak varlıklarını devam ettirmişleridir.Çok kullanılan bir söz olan "Viyana'dan Çin Seddi'ne kadar Türkçe konuşularak gidilebilir" cümlesinin bir abartma olmadığı ve yaşanılan tarihî-coğrafî şartlann Avrupa ve Asya kıtaları boyunca bir Türk kuşağı oluşturduğu gerçeğinin sonuçları, XX.yüzyılın sonlarına doğru tekrar gün yüzüne çıkmış bulunuyor.Türk toplumları yayıldıkları geniş coğrafyada, aynı zaman dilimleri içerisinde, değişik teşkilâtlanmalara girmişler ve çoğu zaman aynı anda birkaç Türk devleti birden var olmuştur. Bunun en son örneği içinde bulunduğumuz yıllardır. Şu anda yeryüzünde Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan olmak üzere yedi tane bağımsız Türk devleti bulunmaktadır.Tarih boyunca bu duruma benzer haller meydana gelmiş ve bu devletler birbirleri ile çeşitli münâsebetlerde bulunmuşlardır. Bu münâsebetlerin yere, zamana ve şartlara göre kimi zaman olumsuz bir seyir takip ettiği, hatta iki Türk devletinin savaşmak zorunda kaldığı görülmüştür. Çok ayrı mekânlarda yaşıyor olmanın getirdiği bazı kültürel farklılaşmalar ve siyasî mecburiyetler, bu gibi sonuçların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.Yeryüzündeki Türkleri, yaşadıkları coğrafî bölgelere ve konuştukları lehçelere göre çeşitli gruplara ayırmak mümkündür. Türk topluluklarının coğrafî bölgelere göre bir listesi ana hatlarıyla şöyle çıkarılabilir:Altay-Sibirya Türkleri: Altay, Baraba, Çulım, Dolgan, Hakas, Karagas, Koybal, Kumandı, Sabir, Sagay, Şor, Telengit, Televüt, Tobol, Tofalar, Tuva, Yakut.Batı Türkleri: Ahıska, Azerbaycan, Balkanlar (Batı Trakya, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya ), Irak, İran (Afşar, Azeri, Halaç, Hamse, Horasani-Boçagçı, Kaçar, Karacadağ, Karagözlü, Karakoyunlu, Karapapak, Karayi, Kasgay, Şahseven, Türkmen), Kıbrıs-12 Ada, Suriye, Türkiye.Doğu Avrupa Türkleri: Gagauz, İdil-Ural (Başkurt, Çuvaş, Kazan, Mişer ), Kafkasya (Karaçay-Malkar, Kumuk, Nogay, Stavropol Türkmenleri), Karayim, Kırım (Kırım Tatarları, Belorusya Tatarları, Litvanya Tatarları, Polonya Tatarları, Kvrvmçak).Türkistan Türkleri: Afganistan, Doğu Türkistan (Kazak, Kırgız, Salar, Sarı Uygur, Uygur), Karakalpak, Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen.Ana çizgilerini vermeye çalıştığımız Türk Dünyası, Şamanist gelenekleri kısmen de olsa yaşatmaya devam eden Yakutlar ve Altaylılar'ın bir bölümü ile Hristiyanlığı kabul etmiş olan Gagauz'lar ve Musevi olan Karayımlar gibi küçük gruplar hariç, hemen hemen tamamıyla İslâm dinini kabul etmiş durumdadır.Balkanlar hariç Osmanlı Devleti'nin ilişkide bulunduğu Türklerin genellikle üç bölgede toplandığı görülmektedir: Kafkasya, Türkistan ve Kırım. Bu üç bölgenin, Osmanlı Devleti ile olan ilişkileri çerçevesinde tarihçelerine bakmakta yarar vardır.
Osmanlı Devleti'nin Rumeli ve Anadolu'da Süratle Genişlemesinin Sebebi: "Adalet" Prof. Dr. İsmet Miroğlu Osmanlı devletinin Rumeli ve Anadolu’da genişlemesinin sebeplerini adilane harekette ve mahirane siyasette aramak lazımdır. Türkler girdikleri yere sulh, sükun, mutlak bir huzur ve asayiş götürürlerdi. Türk idaresinde yaşayan yerli Hıristiyan halk büyük bir huzur ve refah içerisinde hayatlarına devam ederlerdi. Hıristiyanlar çok defa eski idareden bıkmış bir halde Müslüman fatihleri bir kurtarıcı olarak karşılarlardı. Osmanlı-Türk adalet sistemi aynı çağlar da diğer sistemlerle mukayese edildiği zaman, klasik devir Osmanlı Türkiyesi'ndeki adalet sisteminin üstünlüğü gün gibi ortaya çıkar. Nitekim o devrin Batılı müşahidleri kaleme aldıkları eserlerinde bu hakikatleri dile getirmekten kendilerini geri alamamışlardır: F. Babinger şöyle der: "Padişahın imparatorluğunda, herkes kendi halinde bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı bir zorlukla karşılaşmazdı" (1) F. Dovmey kanaatini şöyle özetler: "Birçok Hristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan Hristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Osmanlı ülkesine gelip sığınıyordu",(2) F. Grenart fikirlerini şöyle ifade eder: "Osmanlı, idaresinin, feth edilen memleketler için, son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahalisini Türkler, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı. Osmanlılar için çok defa, nereyi almak ve memleketin dış savunma ve iç asayişini sağlamak kafi geliyordu ".(3) Leopold von Ranke şöyle der: "XVI. asır-da dünyaya hakim olan dinlerden hangisinin siyaset bakımından en kuvvetlisi olduğu sorulduğunda, İslâm dinine üstünlük tanı-makta tereddüt etmeyiz. Bu din, Türk fetihleri sayesinde, XV. yüzyılda, o zamana kadar teması olmayan yerlerde, Avrupa'nın göbeğinde etrafa yayılmış bulunuyordu"(4) Oskar Kolling'in görüşleri kayda değer: "Bu eski hakikati, Avusturya-Macaristan İm-paratorluğu 'nun çöktüğü 1918yılında komşu milletler, bize yeniden hatırlattılar. 16. asırdan 340 sene sonra hümanizm devrinde Macar hududunda aynı hadisat tekerrür etti. Fakat böyle bir mukayese yapıldığı zaman 16. asır Türk idarecilerinin, zavallı halkın hukukunu korumak hususundaki gayretleri önünde eğilmek arzusunu duyarız" (5) Yine aynı müellif şöyle der: "Bu vesikalardan anlaşılıyor ki, Türk yöneticileri en buhranlı zamanlarda bile, düşmanlarına ve-ya dostlarına karşı olan taahhütlerini bozmak hatasına asla düşmek istememişlerdir. Avrupa’da sulh zamanında bile engizizisyon mahkemeleri ve idam sehpaları faliyette bulunuyordu.bilhassa ücretli askerlerden teşekkür eden ordu toplanınca, halk bütün malıyla beraber zulüm aleti haline geldi. Bunlar, hiçbir vijdan azabına düşmeksizin ırkdaşlarını soyar, ezer, öldürürlerdi. Kısacası Türk hükümdarları gerçekten halkın hayatı ile ilgilenmişlerdir. Naklettiğimiz vesika suretleri de şüpheye yer bırakmayacak şekilde bunu göstermektedir. (6) Kaynaklar: 1-Mahomet II,Le Conquerant et son Temps 1432-1481, Paris 1954 s.5022-The Grand Turke, Suleyman the magnificent, Sulatan of the Ottomans, New York, 1929, 3-Fransızca trc. Soliman le Magnefique, Paris 1930 s.844-Grandiur et Decadance de I’Asie,Paris 1939 s.126-1285-Geschicte in Zeiltalter der Reformation, , 134-135  
Türklerin Elinde Gelişen İslâm Medeniyeti Prof. Dr. İsmet Binark İslâmiyet’in yayıldığı sıralarda insanlık tam bir mânevî zulüm içersindeydi. Tahrif edilmiş semavî gerçeklere inanan ve köhne Bizans kalıntısı bir medeniyete mirasçı olan Avrupa, cehaletin en koyusu içinde bocalıyordu.

İslâm dünyasında ise, ilmi her şeyden üstün tutan bir dünya ve ahiret görüşü, gerçek âlimlerin yetişmesine, ilmin ilerlemesine imkân veriyordu.

Bir taraftan hadîs, fıkıh, tefsir, mantık gibi “mânevî” diyebileceğimiz ilimler alabildiklerine gelişirken, diğer taraftan da; kimya, astronomi, cebir, trigonometri, ziraat gibi, bugünkü teknik medeniyetin dayandığı temellerin ilk taşları ve harcı atılıyor, Doğu’dan Batı’ya İslâm kültür ve medeniyeti yayılıyordu.

Bu kültür ve medeniyet sadece, bilinenleri derleyip, toparlayıp aktarmıyor. Bilinmeyene doğru keşif ve seferler de yapıyordu. Halbuki, zaman zaman ve hâkim bir görüş olarak İslâmiyet’in bilgi sahasındaki bütün ilerlemelere, hattâ okuyup yazmaya mâni teşkil ettiği defalarca ifade edilmiştir.

Bütün bu iddiaların, hiçbir ilmî mesnedi yoktur. Zira, Türk-İslâm kültür ve medeniyeti tarihinin derinliklerine nüfuz ederek, muhtelif devirlerdeki seyrini yakinen tetkik edersek, İslâmiyet’in, bilginin üstünlüğü hakkında veciz esaslar koyduğunu ve her zaman ilerlemeyi teşvik ettiğini görürüz. İslâmiyet, yüzyıllar boyu bu özelliğini muhafaza etmiş, ilim, felsefe, fikir ve sanat adamları yetiştirmiştir.

İslâmiyet, bir taraftan Batı âlemiyle temasa geçerken, öte yandan da, Doğu’da Türklük’le münasebet kurmuştu. Bu temas daha ziyade bir kaynaşma şeklinde vuku buldu. Türkler “en iyi ve en son dini” hemen benimsediler ve ileriki yüzyıllarda bu dinin en kudretli savunucusu oldular.

İslâmiyet, Türk cemiyetine her konuda ve her müessesesinde tesir etmiştir. İslâmiyet, Türk cemiyetinin millî varlığını, milliyetini, örf ve âdetlerini yüzyılların yıkıcı tesirlerinden koruyarak selâmete çıkarmıştır.

Türkler’in de İslâm dinine ve dolayısiyle onun kültür ve medeniyetine hizmetleri pek büyük olmuştur. Müsteşrik ve Türkiyatçı Léon Cahun, bir eserinde, “Eğer Türkler’in himmeti olmasaydı, İslâm medeniyeti o kadar yükselmez ve o derece geniş iklimlere yayılmazdı,” demiştir.

Türkler, İslâm dünyasına inmesi mukadder olan ağır darbelere mukavemet edebilecek ve hattâ İslâm dinini evvelce yayılmadığı yerlere götürecek kadar kuvvetli yeni bir siyasi ve içtimaî nizâm kurmuşlardır. Batı’dan Haçlılar’ın, Doğu’dan Moğollar’dan gelen çifte tehlikeyi karşılayıp defeden ve Arap ülkelerini iki defa istilâdan kurtaran Türk orduları olmuştur. Türk orduları İslâm topraklarını müdafaa ve mamur etmişlerdir. Hıristiyan Batı dünyasında “Müslüman” ve  “Türk” tabirleri bir tutulur olmuştur.

Türklük’le bu derecesine, sökülmemecesine kaynaşan İslâmiyet; kitaba, okumaya ve ilme çok büyük değer veren bir dünya görüşüne sahipti. Bu dinin kendi peygamberine ulaştırdığı ilk emri “Oku!.” Olmuştu. Ayrıca bu dinin peygamberinin ilim ve Müslümanlar’ı öğrenmeye teşvik eden söz ve emirleri; Türk-İslâm kültür ve medeniyetinde, ilmî ufkun genişlemesine ve netice olarak da, dinî kitapların yanı sıra edebî ve ilmî kitapların çoğalmasına, kütüphanelerin, ilim müesseselerinin ve ocaklarının kurulmasına sebep olmuştur.

Sadece İslâm dünyasının değil, Batı’nın da ilk büyük tabibi olarak gördüğümüz Râzî, büyük ekseriyeti Türk olan İran’ın Rey şehrindendir. Avrupa’da “Rhazes” ismiyle tanınan Râzî, çiçek ve kızamık hastalıklarını ilk tetkik edendir. Dünyanın çevresini en doğru şekilde ve bugünkü ölçülere göre ölçenler, Şâkiroğulları adında üç Türk kardeşti. Aynı tecrübeyi yapan ve Avrupalılar’ın “Elfaraginius” adıyle tanıdıkları Harzemli Türk, Memûn’un kütüphaneler müdürüydü.

Zamanının en yüksek astronomi ve matematik âlimi bu Türk’tü. El-Harezmî, ortaçağda matematik alanındaki fikir ve faaliyetlere en çok tesir etmiş olan şahsiyettir. Dünyaca meşhur astronomi üstadı Uluğ Bey, Semerkant’lı bir Türk’tü. Yine astronomi ilminin kurucularından olan El-Birûni de, bir Türk âlimiydi.

İslâm dünyasından matematik ilminin gelişmesinde büyük rol oynayanlardan, ilminden dolayı Ebül Fazl unvanı verilen ve Avrupa ilmine de tesir etmiş olan İbn-üt Türk, adı üstünde Türk’tü. Trigonometriyi bugünkü kalıbına sokan da Horasan Türkleri’nden Ebü’l-Vefa’dır. Beş yüz yıl önce mikrop teorisini ortaya atan Türk, tanınmış tabib ve mutasavvıf Akşemseddin’dir.

Müslüman âlimlerin, çeşitli ırk ve milletlere mensup olmalarına mukabil, ortak dil Arapça olduğundan, istisnasız bütün eserler Arabca yazılmıştır. İslâmiyeti benimseyen, yücelten ve savunan Türklük, onun tebşir olunduğu lisan olan Arabça’yı da ilmî dil olarak kabullenmişti. İşte bu yüzden Türk dünyasına karşı besledikleri her kötü emelde ağır tokat yiyen Batılılar’ın, Türkler’in değerini azaltmak için bu eserleri, Araplar’a maletmelerine yol açtı.
Tarihdeki Türk Devletleri'nin Sembolü: Tuğlarımız Hilmi Aydın T arih boyunca Türk devletlerinin sembolü olan tuğlar, ağaç gövdeli, çalpara tekniğinde, at kuyruğu örgüsü ile kaplanmış saçaklı, tombak tepelikli, hakimiyet, rütbe ve savaş sembolleridirler. Önceleri "yak" adındaki öküzün kuyruğundan yapılırken, daha sonraları at kuyruğundan yapılmaya başlanmışlardır. Osmanlı döneminde de genellikle at kuyruğundan imal edilmişlerdir.Tuğ yapımında kullanılan kıl demetlerine çadırlarda, evlerde, mezarlarda da rastlamak mümkündür. Tuğ eski Türkler'de, Hint ve Çinliler'de de mevcut olup hanlık ve beylik alametlerinden biri olarak kabul edilirdi. Osmanlı Devleti'nde ise tuğ bir rütbe alametidir. Tuğ sayılarına göre rütbeler düzenlenmiş olup 9 tuğun en yüksek askerî rütbeyi temsil ettiği bilinmektedir. Tuğlar savaşlarda birliklerin yerlerini, konumlarını ve hareket kabiliyetlerini gösteren; belirleyici bir savaş objesi olarak, orduların sevk ve idarelerinde pratik biçimde kullanılmışlardır. Yükseklikleri yaklaşık olarak 3 metredir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı Osmanlı Devleti'nin Saray Teşkilatı isimli kitabında şu ifadelere yer vermektedir: “Osmanlılar’ın tuğları 16. Asırda baş tarafında bir yıldızlı top ile Anadolu Selçuklular daki gibi üzerinde gümüş hilâl bulunan bir sırığa ve topun alt kısmına takılmış uzun ve boyalı at kıllarından müteşekkildi. Topun güneşi ve hilâlin ayı, at kılların da güneşin şualarını temsil ettiği rivayet olunur.”  Hücum Tuğu Selçuklu Sultanı  2. Gıyaseddin Mesut, Osman Bey'e gönderdiği bir fermanla, kendisini Söğüt ve havalisinde Uçbeyi yapmıştı. H.  688 - M. 1294 tarihli İstikbâl Fermanı'nda "Osman Şah bin Ertuğrul Bey" denilmiştir, fermanla,     Eskişehir'den, Yenişehir'e varıncaya kadar bütün Söğüt bölgesi ve havalisi bir sancak halinde     Osman Bey'e veriliyordu. Fermanda   gönderilen hakimiyet malzemesi şöyle sıralanmıştır: "Tuğ'ı Subh, tırazı afıtab alem  ve tabl-ı nakkare i pur zemzeme-i muhteşem"Osmnlılar'da tuğları Yeniçeriler taşırdı,   mehteranın içerisinde ön kısmında “Çorbacı başı” unvanını taşıyan ve başında üsküf  bulunan mehteran bölüğü komutanı, arkasında sol tarafta olan ak sancak, sağ başta ise zırhlı muhafızı ile beraber kırmızı sancak bulunur, sancakların arkasında üçerli koldan üç sıra halinde dizilmiş dokuz tuğ yer alırdı. Sağda kırmızı sancağın arkasındaki tuğ ise hücum tuğudur. Padişahlar Sefer-i Hümayuna giderken tuğ-ı hümayunlar (Padişaha ait Tuğlar) da yanlarında götürülür ve bu sebeple de tuğ ihraç merasimi yapılırdı. Sefer sırasında tuğ-ı hümayunlar âdet üzere düşman sınırına kadar önde gider ve sınıra gelince ordu ile beraber bulunurdu. Sınıra gelindiğinde tuğların ileri gönderilmemesi kanundu.Eğer ordu İstanbul'dan Rumeli taraflarına hareket edecek ise Otağ-ı Hümayun Davutpaşa sahrasına, Anadolu tarafına gidecek ise Üsküdar'da Doğancılar meydanına, eğer sefere karar verilen yer Edirne ise yani Padişah ve hükümet Edirne'deler ise Otağ-ı Hümayun "Kabak meydanı" denilen yere konulurdu. Sefer zamanlarında padişahın tuğlarından ikisi daima bir konak ileri götürülüp oraya kurulan Otağ-ı Hümayun'un önüne dikilirdi. 18. yüzyıldan itibaren padişahlar sefere gitmediklerinden tuğları da sarayda dikilerek, nazlı nazlı dalgalanmaya bırakılmış, daha sonraki devirlerde de fütuhat hatıraları olarak müzemizdeki yerlerini almışlardır.