Cinque Terre
Yaşayan Dile Düşmanlık Prof. Dr. Mehmet Kaplan

C
umhuriyet devrindeki “Öztürkçecilik”, “Osmanlıca”ya değil, "yaşayan dile" karşı bir harekettir. Canlı bir varlık, haksız hücumlarla delik deşik ediliyor. Ona karşı yükselen feryadların sebebi bu.

  Bin yıl İslâm medeniyeti içinde yaşamamız dolayısiyle Türkçe'ye Arapça ve Farsça'dan binlerce kelime girmiş ve dilin bünyesine tabii bir unsur olarak karışmıştır. Bir dil tarihçisi gözüyle ve hususi bir dikkatle bakmadan kimse, onların yabancı oldıklarını hissetmez. Bu demektir ki onlar Türkçe'nin malı olmuşlardır. Öztürkçecilik iddiasında bulunmayan basit bir vatandaşa, kullandığı kelimelerden hangilerinin Arapça veya Farsça olduğunu sorunuz, doğru cevap veremez.

  Millî edebiyat akımından sonra bizim en kıymetli eserlerimiz Türk halkının rahatça anladığı günlük, tabii dil ile yazılmıştır. "Öztürkçecilik" lüzumsuz ayrımları ile onları da delik deşik edecektir. Burada yalnız dile değil, kültüre karşı da bir kasıt vardır. Bir Halide Edib’in, bir Reşat Nuri'nin, bir Ahmed Hamdi Tanpınar'ın, bir Sait Faik'in, öztürkçecilerin ellerinde alacağı şekli düşünün. Onların güzelim eserleri uydurma kelimelerle kalbura dönecektir.

  Dil ve kültür bir milletin canıdır, "öz" ve “Türkçe” kelimelerinin parıltılarına kapılarak bu hareketin abeslik, kültür ve millî varlığa karşı oluşunu görmeyenler gerçekten gaflet ve dalâlet içindedirler. Bizi birleştiren dili ve edebiyatı yok ettik mi ne hâle geliriz, bir düşünün! Ezelî düşmanımız olan Ruslar bunu dört gözle bekliyorlar. Komünist ihtilâlinden önce Asya Türkleri ile Anadolu Türkleri arasında müşterek bir yazı diline doğru gidiliyordu.

  Komünist Rusya muhtelif  Türk şiveleri arasındaki küçük farkları kabartarak “Özbekçe”,Kazakça”, “Kırgızca”, “Azerî” diye dil ilmine aykırı beş on dil ortaya çıkardı. Maksadı Türkler arasındaki birliği parçalamaktı. Şimdi biz Türkiye'de millî dili, “Öztürkçe”, “Arapça”, “Farsça”, “Osmanlıca” diye ayırmaya çalışıyoruz. Dil birliği ile millî birlik arasındaki münasebeti düşünürsek bu yolun nereye varacağını kolayca kestirebiliriz.

  Kültürlü bir insan, milletinin yaptığı eski eserleri de okur ve onlardan sevdiklerini bugüne aktarır. Yahya Kemal divan edebiyatına dayanarak çok güzel şiirler yazmıştır. Tanpınar'ın eserlerine "Eskici" bir doku unsuru olarak daima karışır. Bu demektir ki “Osmanlıca” bir bütün olarak değil, herkesin zevk ve mizacına göre, bugünkü dile daima girecektir ve bunda bence hiçbir mahzur yoktur. Bin yıllık medeniyetimizi bir çöp yığını gibi şehrin dışına atamayız. Onun kendine has bir şaşaası vardır. Zengin bir medeniyettir Osmanlı medeniyeti. Bütün dünya yazarlarının başvurdukları "Eskiye Dönüş"ü, "Eskide Kalma ve Katılaşma" ile karıştırmamak lâzımdır.

 

Başlık Yazar
Arapça olmazsa konuşamayız! -
Türk Dilinde Gelinen Son Nokta Rabi Baştürk
Yeni Müfredat D. Mehmet Doğan
Dilde Tasfiye ile "Öztürkçe" Değil "İngilizce" Yerleşmektedir Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu
Dilde Tasfiye Hareketi Türkçenin ifade Gücünü Kısar Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu
Müfredat Değişirken... Salih Uyan
Modere Etmek, Yahut Madara Olmak! Mehmet Doğan
Türk Devletleri ve Türkçe Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu
Dilde Kepazelik Gürbüz Azak
Dil Yarası Halime Gürbüz
Dilde Katliam Ahmet Sağırlı
Maymuncuk Kelimeler Beşir Ayvazoğlu
Dilimiz Hayvanîleştiriliyor Numan A. Ünal
Edebî Türkçesiz Türkiye M. Şevket Eygi
Sovyetlerin Türk Dili’ni Bozma Politikası Prof. Dr. Alâeddin Yalçınkaya
Beş Bin Kelimeyle Eğitim, Yetmiş Bin Kelimeyle Eğitim Yavuz Bülent Bâkiler
Osmanlıca ve Harf Devrimi Mehmet Koçak
Ecdadımıza Ne Kadar Benziyoruz Yavuz Bahadıroğlu
Rusların Türk Dilini Bozma Politikası Prof. Dr. Mehmet Saray
Uydurma İki Kelime: Örneğin ve Eleştiri Peyami Safa
Türkçe'nin Avrupaîleşmesi (!) Prof. Dr. Osman Turan
Türkçe’nin Karanlık Günleri Prof.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu
Türkçenin Siga Zenginliği Peyami Safa
Türkçe Öğretimi Niçin Zayıftır? Peyami Safa
"Togri" Kelimesinden Başka Doğrulara Ve Güzelliklere Yavuz Bülent Bakiler
Tüm-Bütün Yavuz Bülent Bâkiler
Bir Sevdadır Türkçe! Necip Yıldırım   Bir Sevdadır Türkçe!
Sensin şanlı dâvâmız! Şah damarımız; Türkçe!Maziden istikbale; son kararımız: Türkçe!
İlk ninnisi annemin; babamdan kalan son söz.Aşk ilanından güzel; Türkçe yazılan her söz.
Ey muhteşem lisanım; ey sultanlar nişânı!İhtişâmında dehşet; ey haşmetliler şânı!
Kâmussuz nâmus olmaz; konuşmaz sensiz vicdan.Bir tek kelimen için; geçeriz serden, candan!
Konuşulduğun her yer; vatandır bizler için.Duymak için sesini; yanarız için için.
Kazak, Kırgız ve Özbek; marşsız  kalırlar sensiz.Tatar, Yakut ve Uygur;  hür mü  kalırlar sensiz!
Türkmenlere sevdasın! Aşksın Başkurdistan’a!Sensin ecdadın sesi; fermansın Lehistan’a!
Vatansız millet olmaz; vatansın Türkistan’a!Olmaz bayraksız vatan; bayraksın Türkistan’a!
Sensin kimlik mührümüz, bizlere bağla bizi.Bizi biz yapan iksir; imanla dağla bizi.
Duasın dudaklarda! Harplerde sensin nara!Senin uğrunda Türkçe; gideriz fert fert dara!
Yaşarken nasihatsin; Ölurken vasiyyetsin.Sen vazgeçilmez sevda! Şeref ve haysiyetsin.
Keşfedip ufukları derlerdin kelimelerFethedip gönülleri seslendirdin nağmeler.
Arapça kelimeler, sana geldiler gelin.Bu eve giren her kız, namustur artık, bilin.
Farsça’dan tamlamalar, sana ettiler hicret.Seni vatan seçenler, göremez bizden nefret.
Bu nasıl bir lisan ki; cihana sürmüş hüküm!Çekse de binbir çile, demez ağırdır yüküm!
“Eski” ve “Yeni” Türkçe; bu nasıl bir bölünme!Düşman mı etti işgal! Dil niçin uğrar zulme!
Türkçe konuştu ecdat; bilmedi Osmanlıca!Yok öyle ayrı bir dil; bu nasıl kandırmaca!
En yakın dostlarınla, kurmaz oldun irtibat!Anlamaz artık seni, Bakü, Tebriz, Aşkabat
Sonradan uydurmakla; “öz” Türkçe olmaz ki söz!Uydurukça sözlerle, nasıl kanacak bu göz!
Öz dediğin berraktır: köklerden coşup çağlar!Geçmişiyle kendini, aşk ve imanla bağlar!
Kabîle dili değilsin; çadıra dönme Türkçe!Ey medeniyet dili; küçülüp kalma Türkçe! 

                          Necip Yıldırım
Bir Ermeni Vatandaşın Türkçe Sevdası Yavuz Bülent Bakiler Amerika’da yaşayan Artin Ayvazyan isimli Ermeni vatandaşımız bir dostuna yazdığı mektupta şöyle diyor:
Azizim! Biz Baha Bey, Feridun Bey, Hüseyin Bey mahsulüyüz (bunlar Robert Kolej’in dünkü edebiyat öğretmenleridir). Türkçe’nin zenginliğini, tatlılığını, ahenk güzelliğini onların dilinden tanıdık. Bazılarımız o kadarla da tatmin olmayıp lisana âşık oldu. Bilgilerini çok daha ilerilere götürdüler. Ben şahsen o lisanın hayranıyım. Ve bu his bugüne kadar beni, Türkçe’yi daha iyi öğrenmeye, unutmamak için gayret göstermeye, fikirlerimi istediğim gibi ifadeye muktedir olduğum için gurur duymaya sevk eder. Bu emekli lisan, asırlar boyunca zenginleşmiş, tenzil ve ilave görmüş, imbiğinden geçmiş, muhtelif safhalardan geçmiş, işlenerek incelmiş, bu asrın ortalarında Dilaçar'ın yolsuzluklarını bile atlatmış, asrın yarısına doğru bize verilen tedrisata kadar yarasız-beresiz yetişmişti.  Atatürk, ne kadar lisanı, Arabî ve Farisî tesirlerinden kurtarmaya çalıştıysa da, yan yola varmadan sun'î bir lisan yaratmanın imkânsızlığını takdir etti ve bu hareketi yavaşlatarak hemen hemen terk etti. Gelgelelim ölümünden sonra, bu davayı ele alanlar, 1üzumsuz bir aceleye tutularak, o kadar ileri gittiler ki, güzelim lisan, kısa bir müddette, tanınmaz bir şekil aldı. Bence, lisan inkılâbı, hiçbir şahsın veya kitlenin müdahalesini kabul etmez. Matbuat kaleminde ve halkın ağzında zamanla gelişir. Zoraki lisan icat edilemez. Eski ve yeni kelimelerin bir cümlede kullanılması, ses ve ahengi bozuyor. Melodiyi karışık bir hâle sokuyor. Bizim Türkçemiz, kendine mahsus seda ve ahengiyle ileri gelen lisanlarla ön cephede yer almıştı. Yenisi, bu sıfattan mahrumdur. Çene yoran acayip kelimelerle bezenmiştir. Eminim, okuma-yazma bir tarafa, halkın ağız hareketlerini, konuşma tarzını bir hayli değiştirmiştir. Elimde, yeni lisanla yazılmış bir kitap var. Muhteviyatı mevzuu bahis değil, okumaya çalışıyorum. Telâffuzları dahi zor! O kelimeleri söylemeye çalışırken kendimi aynada, elini muza uzatan şempanzenin yüz buruşturması gibi gördüm! Netice: Bizim güzelim lisanın karakteri, şivesi, ahengi tarihe karışmış. Şayet istenen buysa ne âlâ! Velâkin yine de yazık oldu Veli dayıya! Bu kuru lisanla nasıl edebiyat yapılır? Nasıl şiir yazılır bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa lisanın zenginlikten fakirliğe gitmiş olmasıdır. Bütün garp lisanları, Lâtince'den, Yunanca'dan kıyasıya alınan kelimelerle vücut bulmuştur. Biz ise Arabî ve Farisîden alınan kelimeleri kapı dışarı edip yerine acayiplikler koyuyoruz. Ne kadar yazık...
Türkçe, Osmanlı'nın Millet Dili Rahim Er Tunus hükümeti, Türkiye ile Tunus arasında uzun asırlar süren müşterek bir hayatın varlığı ve bugün de Türkiye'yle münasebetleri geliştirmek için eğitim kurumlarına seçmeli Türkçe dersi koyma kararı almış. Bu son zamanların en güzel haberlerinden biridir. Birçok vesileyle olduğu gibi Osmanlı devlet yönetimine lisan mevzuunda da çok iftiralar edildi. "Bakın, dediler, Cezayir'de Tunus'ta vs. Fransızlar kısacık kaldıkları halde dillerini öğretmişler. Osmanlılarsa Türkçeyi öğretmemiş." Hatta bazıları, Osmanlıyı Türk düşmanı ilan etmek gibi sapık düşüncelere bile kapılıyordu. Herhangi bir araştırma yapmadan kendi zannını gerçek gibi konuşunca yanılma kaçınılmazdı. “Devlet-i ali Osman”, idaresi altındaki kavimlere kendi dillerini, dinlerini, örflerini yaşama hakkı tanıdığı gibi Türkçe'yi de resmi dil, devlet dili olarak uygulamıştı. Üst dil Türkçeydi... Ancak sonraki zamanlarda İslâmiyeti reddetmek, Osmanlıyı reddetmek, tarihi reddetmek, Arapları reddetmek, her komşuyu düşman ilan etmek rejimin bir devamlılık projesiydi. Mısır'dan Yunanistan'a, oradan Irak'a kadar değişik ülkelere gittiğimizde şunu gördük. Şayet  75 yıl boyunca çevreyle husumetler besleneceğine Türkçe'nin varlığını muhafaza için fikri mesai sarf edilseydi bugün manzara çok farklı olurdu. Jetlerin Ege'de "it dalaşı" yapmaları iki komşu millete değil, o uçakları satan devlete yaradı. Osmanlı coğrafyasındaki memleketlerde manzara şudur. Osmanlı teb'ası/vatandaşı insanlar, mükemmel Türkçe bilmektedirler. Ne var ki bunlar, yok denecek kadar azalmış. Onların çocukları ise Türkçe'ye şöyle-böyle vakıflar. Ama üçüncü neslin dilimizle alakası kalmamış. Irak Kürt Muhtar idaresinde Kürt çocukları, gayet güzel Türkçe konuşuyorlar. Türkçe'ye ilgi yüksek. Onun gibi Arap ve Balkan ülkelerinde de Türkçe gözde. Son asırlarda dünyadaki ikinci dil, Fransızca ve Almanca'ydı. Ardından önce İngiltere'nin bilahare de ABD'nin cihan devleti olmaları sebebiyle İngilizce onların yerini aldı. Doğuda da Rusça aynı mevkide. Şimdilerde ise Türkçe, yeniden yükselen değer. Bu değer daha da gelişecek. Devletin buna dair siyaset geliştirmesi ve var olan siyaseti çoğaltması gerekir. Dil köprüdür. Dostluklara açılır.
Rusya Türklerin Dil ve Edebiyatını Nasıl Tahrif Etti Elizbeth E. Bacon
1
930’a kadar, Orta Asya’da konuşulan bütün diller için Latin alfabesi konulmuş ve okullarda okutulan kitaplar, gazete, dergi ve diğer kitaplar bu alfabeyle yayınlanmağa başlanmıştır. Yeni okumayı öğrenen binlerce çocuk ve büyük sadece Latin alfabesini tanımıştı. Arap harflerini tanımayan bu kişiler, Türkistan’ın klasikleşmiş edebiyat geleneğinden tamamen koparılmıştı.

Kuran ve tefsirleri gibi, Fars edebiyatı, Sa’di, Firdevsi ve Hafızın şiirleri; Semerkant ve Buhara’da, bilimin zirvede olduğu günlerde yazılan eserler, artık tamamen kapalıydı ve hiçbir şey söyleyemiyordu. Yani Sovyet okullarında okuma yazma öğrenenler için edebiyat tahtası tamamen silinmiş ve yeni şeyler yazılmak üzere hazırlanmıştı.

Ancak, Türkiye’nin de benzer alfabe kabulü, Sovyet liderlerinin yeni korkulara kapılmasına sebep oldu. Türkler arasında ortak edebiyat, bu kere Latin alfabesiyle gelişebilir ve Türkistanlılar Ruslardan uzaklaşarak Türkiye’ye yaklaşabilirdi. Bu muhtemel tehlike, Sovyet politikacı ve dilcilerinin dikkatini Türkistan’ın edebi diline çevirdi. 

Özbeklerin, kökü onyedinci yüzyıla dayanan ve Çarlık devrinde de gelişmesini sürdüren bir edebiyatları vardı. 1917 ihtilalinden sonra, Sovyet aydınları bu noktadan hareket ederek Özbek lehçesinden, ayrı bir Özbek dili oluşturmaya çalıştı.

Özbek aydınları, alışmış bulundukları Arap alfabesinin kalmasını tercih ederlerdi, fakat alfabe ne olursa olsun Özbeklere hizmet edebilecek, bütün lehçelerin gramer ve lügatlarının birleştirilmesinden meydana gelen tek bir edebiyat yapabileceklerini umuyorlardı. Buna ilâveten, köylerde konuşulan ve Türkçenin ses uyumu kaidesini kaybetmemiş dile önem veriyor, Farsça tesiriyle özelliğini kaybetmiş Taşkent ve diğer şehirlerde konuşulan dili geri plâna itiyorlardı.

Politik değişme ve endüstrileşme sonucu dile giren, Avrupa asıllı kelimeler yerine, Arap veya Fars asıllı kelimeler alıyor, yahut yeni Türkçe kelimeler türetiliyordu. Gayeleri anlaşma vasıtası olan dili geliştirmekti.

Kazaklar da Çarlık devrinde başlatılan gelişmeyi hızlandırmak için gayret gösteriyor, geleneksel edebiyat şekli olan şiirin yanında, roman gibi yeni edebî şekillerinin de çoğalmasına çalışılıyordu.

Türkmen aydınlarının, edebi gelenekleri sınırlıydı ve yeni Sovyet edebiyatının, daha eskilerden mi geliştirilmesi, yoksa Anadolu Türklerinin edebiyatının mı benimsenmesi üzerinde tartışılıyordu.

Sovyet direktifleriyle hareket eden Rus dilciler, Türkistanlı aydınların hedeflerini hiç dikkate almadı. İlkin, Fars etkisinde, ses uyumu kaidesini tamamen kaybetmiş bulunan Taşkent lehçesi, yeni edebiyatın gramer ve lügatini teşkil etmek üzere seçildi. Diğer taraftan, telaffuz için güney Kazakistan taraflarında konuşulan ve henüz ses uyumunu kaybetmemiş bir ağız ele alındı. Bu lehçe Kazaklar, Karakalpaklar ve Türkmenler tarafından okunup anlaşılıyordu ve Orta Asyalılar arasında yeni ortak dil haline gelemeye adaydı.

1937’de, Özbek edebiyat dili yine değiştirilerek telaffuz olarak da Taşkent, Semerkant, Buhara ve diğer büyük şehirlerde konuşulan ses uyumunu kaybetmiş lehçe benimsendi. Diğer Türkistan cumhuriyetlerinde de Sovyetlerin genel meyli, büyük yerleşme veya idare merkezlerinin ağzını, yazı dili haline getirmekti.

Bu politikanın başarısı tarihte sabitti. Dünyanın birçok yerinde ülke dili, yönetim merkezinden yayılmıştı. Meselâ Fransızca, Fransız krallarının hüküm sürdüğü bölgenin dilinin benimsenmesiyle, yüzyıllar boyunca ortaya çıkmıştı. Sovyet hükümeti, aynı neticeye, metodlarından faydalanarak bir nesil içinde ulaşmak istiyordu. 1930’lada, Orta Asya’da yerleştirilmesi kararlaştırılan lehçelerle okul kitapları, gazete ve diğer kitaplar basılmıştı, ancak bunlar bölgede konuşulan ağızlardan çok farklıydı.

Türkistan’da Latin alfabesinin kullanılması, Rusça’nın daha zorlukla öğrenilmesine sebep oluyordu. 1930’ların sonlarında, Rusça okuyup yazmasını bilen ve ekonomik ve politik mevki kazanmak için bunun gerekliliğini idrak etmiş bir nesil yetişmişti. Üstelik 1932 – 1938 katliamlarıyla, bir kere alfabe değiştirmiş ve ikinci bir değişikliğe karşı daha büyük direnme gösterecek Türkistanlı aydınların çoğu yok edilmişti. Bu katliamların hatırası, kalanlarda da direnme cesareti bırakmamıştı.

1939 – 1940 yıllarında, Sovyet hükümeti Latin alfabesini kaldırarak yerine Kiril alfabesine dayalı bir sistem getirdi. Böylelikle talebelerin iki ayrı alfabe öğrenmek zahmetinden kurtulacağı öne sürüldü. Bu değişiklik, Kiril alfabesinde bulunmayan Türkçe sesler için farklı semboller kullanılmasını da imkân dahiline soktu.

Birleşik Türk Latin Alfabesinde, bütün Türk lehçelerinde bulunan sesler aynı işaretle yazılırken, Kiril alfabesinde aynı ses değişik cumhuriyetlerde, değişik harflerle gösterilmeye başlandı. Karakalpak ağzını, Kazak ağzından farklılaştırmak için bu politikanın uygulanması sonucu öyle telaffuz uygunsuzlukları ortaya çıktı ki, 1954’te Karakalpak imlasında yeni reformlar yapılması gerekti.

Rusça kelimeleri, bu şekilde Türkçe, Farsça ve Arapça sözlerle karşılama temayülü, Rusça terimlerin okullarda, nutuklarda ve gazetelerde ısrarla tekrarı neticesinde yok edildi. Kiril alfabesinin kabulü, Rusça kelimelerin kabulünü kolaylaştırdı. Böylelikle, dilde zaten var olan bazı kelimeler yerine benzer veya aynı anlamlı Rusça sözler getirildi. Mesela “darülfünun” kelimesi yerine, Rusça “üniversitet” konuldu.
Dilimizi Kaybediyoruz Selçuk Özdağ
İ
nsan kalabalıklarını “millet” yapan ve “millet olma şuuru”nu besleyen kıymetlerin başında “kültür” “toprak”, ve “ülkü birliği” gelmektedir. Kültür; bir topluluğu millet yapan din, dil, töre ve maddi kıymetlerdir. Kültür, bir toplumda kurumlaşır, dünya milletleri arasında kabul görürse “medeniyet”ler doğar. Toprak; uğruna herşeyden aziz olan canlar feda edilmişse “vatan” olur. Ülkü birliği ise, kader birliğidir. Kader birliği etmiş, iyi günde, kötü günde, neşede ve kederde birlikte olan insanlardan oluşan bir topluluk, sıradan bir topluluk değil, bir “millet”tir. Dil birliği, millet olmanın en önemli göstergelerinden biridir. İnsanlar ancak kelimelerle düşünürler; “dil” aracılığıyla konuşup, anlaşabilirler, bir birlik oluşturabilirler. Dil, “lafzı ve ruhu”yla hayat bulur, yaşar. Lafız, dilin “kelimeler”i, ruhu ise “millet aidiyeti”dir. Aidiyetten, milletin kıymetlerinden uzak bir dil, ruhunu kaybeder, yabancı dillerin istilasına uğrar. Bir dil, kelimeleriyle cümle yapısıyla, güzel ve özlü sözleriyle, atasözü ve nihayet şiiri, romanı, hikayesiyle canlılığını devam ettirebilir; şairi, yazarı, hikayecisi ve romancısıyla ayakta durur, gelişir. İnsanlar dil ile düşünür, kelimelerle konuşurlar. Dil, arıduru, berrak olmadıkça, sağlıklı düşünce üretmek, eser vermek mümkün değildir. Bugün şehirlerimizle, vakıflarımızla, gençlerimizle birlikte, dilimizi de kaybediyoruz. Toplumumuz, yarınlarımızın teminatı olan gençlerimiz, yüzelli-ikiyüz kelimeye mahkum edilmektedir. Dilimiz, yabancı kelimelerin işgali altındadır. Sadece büyükşehirlerimizde değil, en küçük kasabamızda bile bunun çok sayıda örneği görülebilir. Hatta daha ileri gidilerek iddia edilebilir ki, sadece işyerlerinin tabelalarına bakmak bile yeterli olabilir. Televizyonlar, radyolar, gazete ve dergiler ne kadar yazık ki bu konuda gereken itinayı göstermek bir tarafa, dilimizi bozucu, daraltıcı ve yabancılaştırıcı bir rol oynamaktadır. Ancak, dildeki bozulma ve kirlenme sadece radyolar ve televizyonlarla sınırlı kalmamakta, bizzat iktidarlar eliyle de yürütülmektedir; “yabancı dilde eğitim” yapılmaktadır. Yabancı dilde eğitim, bilinenin aksine yalnızca Türkçe konuşmaya değil, Türkçe düşünmeye bile engel olmaktadır. Diğer ülkelerle, milletlerle ilişkilerimizin devam ettirilebilmesi, bilim ve teknoloji alanındaki yeniliklerin takip edilmesi ve benzeri amaçlarla yabancı dil öğrenilmelidir. Ancak bu hiçbir zaman yabancı dilde eğitime dönüşmemelidir. Biz, Nihat Sami Banarlı’nın dediği gibi “Bir taraftan Tuna boylarından ses almış, öte yanda Afrika ülkelerine yayılmış, Kafkas dağlarından, Nil suyunun akışından Türkçe’ye sesler getirmişiz”. Yaşanmış muhkem bir mazimiz, yaşanmamış muhayyel bir geleceğimiz var. Biz bu toprakları dilimizle fethettik. Yesevi, Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş önce “dile geldi”, bu dil nice nasihat oldu, merhamete dönüştü. Bu dil nice kahramana şevk verdi, mertlik oldu. Hazık bir hekimin dilinde gözlere nur, gönüllere sürur oldu. Nice buyruk oldu, hakanların dudaklarında emir, ferman oldu, ülkeler fethetti. Nice ninniler oldu, anaların ağzında; bebeler dinledi, büyüdü, Mehmet oldu. “Bir ahhh ile bu alemi viran etti” ve nihayet beşer ruhu üzerinde bir salatanat tesis etti. Dil’de meydana gelebilecek bir bozulma ve yabancılaşma, öncelikle kültürümüzü miras olarak devralacak nesle faydalı olmayacaktır: Dualar, beddualar, mevlitler, alkış ve kargışlar, ninniler, türküler, toylar, baraklar, bozlaklar, ağıtlar, sanat musikisi şaheserleri … hakkıyla anlaşılamayacaktır. Fuat Köprülü, “Türk tarihinin bütün eserleri terazinin bir kefesine, Dede Korkut hikayeleri diğer kefesine konulsa, Dede Korkut hikayeleri yine ağır gelir” demiştir. Bugüne kadar kaç Dede Korkut hikayesi okuduk? Bugün kaç gencimiz, “Dua dua, eller karıncalanmış, Yıldızlar avuçta gök parçalanmış” tasavvurunun bilincinde olarak dua ediyor. Kaç genç annemiz, bebeğine en güzel ninnileri söylüyor? Hangi genç annemize, annesinden kaç ninni miras kalmıştır? Kaçımız, hangi ağıtı dinleyerek ağlayabiliyoruz? Kim, hangi tatyanı dinleyerek maziyi yad ediyor, bozlakla hüzünleniyor? Hangimiz bir Türk musikisi şaheserinin beste ve güftesini merak ediyoruz, nağmesine kulak veriyoruz? Kaç destan okunuyor, kaç hikaye, kaç masal yazılıyor? Kaç mani biliyoruz? En son ne zaman bir Ortaoyunu okuduk veya bir Hacivat-Karagöz oyunundaki toplumun gerçeklerini düşündük? Bunların hepsi ancak “dil” ile mümkündür. Külütür, dil ile anlatılır, aktarılır; dil sizi hüzünlendirir, ağlatır, düşündürür veya güldürür. Dilinizi sevmiyorsanız, dilinize hakim değilseniz, yapacak hiçbir şey yoktur: Çünkü sizi hiçbirşey hüzünlendiremez, ağlatamaz, güldüremez … ve hiçbirşey sizi düşünmeye sevkedemez. Düşünmeyen fertlerden oluşan bir toplumun iradesinden bahsetmek mümkün değildir. Sağlıklı düşünemeyen insan ve toplumlar “yönetemez”, “yönetilmek” onlar için mukadder olur.
Türkçe Katliamı İlhan Bardakçı B eyninizde peydahlanan notaları bir kâğıda geçirip, dinlenilmesinin zevk ve lezzetine doyulamayan bir beste yapmak ne ise, ben, Türkçe yazmak ve konuşmak da öyledir diye inanmışımdır. Bu meşakkatli zirveye tırmanmak öylesine güç ki, kırk küsur yıl var, hayallendiğim böylesine bir besteye henüz imza atamamışımdır. Ve acı bile olsa itiraf şart: Biz, bu ifade zenginliği, ahenk ve musikî hazinesi dediğimiz besteye kulaklarımızı tıkamışızdır. Onu unutmak bir tarafa, hatta inkâra bile cür’et etmişizdir. Ve bırakınız farklı nesillerin birbirlerini anlamadıklarını, ama aynı kuşağın insanları olarak da, birbirimize sağırlaşmaya ve yazıp dillenişimizden artık tat almamak noktasına çakılıvermişizdir. Dil ki, Ebed-Müddet oluşun tek beka şartıdır. O hâlde, neden bu cinayet, bu intihar ve bu millî tebahhur edişin köklerindeki sebepler? Bu suale ya bir cevap verilecek ve reçetesi yazılacak ya da şüphe etmeyiniz elli sene sonra, Türkçe’yi konuşmak ve öğrenmek için ithal malı aydınlara muhtaç olacağız. Öğrenci okumuyor… Öğretmen okumuyor… Gazetecisi okumuyor... Aydını okumuyor... Politikacısı okumuyor... Doktoru, avukatı, hâkimi okumaktan alabildiğine kaçıyor... O zaman hangi Türkçe? O zaman hangi dil, hangi Ebed-Müddet’in beka şartı... Daha ağır bir tespit: Türkçe’yi sadece yüz elli kelimenin içinde konuşmak, bir kültür marifeti sayılıyor. Dikkat ediniz, gün geçtikçe konuşmayan ve konuşmayı fuzulî bir gayret sayan insanlar hâline geliyoruz. Hani Avrupa’da mağazalarda satılan, tercüme makineleri var ya... Onlara döneceğiz yakında. Bu inkârcılığın sonu bir yere varmaz.. Tehlikeyi şimdiden görmüş olabilsek… Hiç değilse, geç kalmış olmaz, sonunda başlarımızı yumruklamaya sebep olacak sancılardan kurtulmuş oluruz. Geçenlerde sadece “El” kelimesi üzerinde yazayım dedim, sütunumun geometrik muhtevası kâfi gelmedi. Bakınız burada vereyim: El açmak. Eli ağır işi pâk olmak. Elden ağıza yaşamak. Eli ağzında kalmak. Ele alınır olmak. Elini tutmak. El altından... Eli armut devşirmiyor ya... Elde avuçta bir şey kalmamak... Elde avuçta nesi varsa... El ayası... Eli kolu bağlı olmak... El ayak çekildi... Eline ayağına düşmek... Eli ayağı düzgün... Eline ayağına sarılmak.. Elini bağlamak... Eline bakmak... El basmak... Eli bayraklı... El bebek gül bebek... Eli belinde... El benim etek senin... El bezi... Elini bırakıp ayağını, ayağını bırakıp elini öpmek... El birliği... Eli boş... Eli böğründe kalmak... Eli ve eteğine çabuk... El çabukluğu... El çekmek... Elden çıkmak... El çırpmak... Ele güne karşı... Eli daldan kaymak... El damarlı yaprak... El değmemiş... Ellerin dert görmesin... Elini dişlemek... Elinde doğmak... El döğüşü... Elden düşme... Eli düzgün... Elinde ekşimek... El elde, baş başta... El elden üstündür, arşa varıncaya kadar... El el üstünde kimin eli var... El eli yur, el de yüzü... El emeği... Eli ermez, gücü yetmez... Elini eteğini çekmek... El etek çekildikten sonra... El ense çekmek... Eline eteğine doğru... El etek öpmek...  Eline eteğine sarılmak... Elinden geleni ardına koymamak... El hamuru ile erkek işine karışmak... Elden gel bakalım... Eli genişlemek... Ele avuca sığmamak... Elden hibe... Elinden kuş bile kurtulmaz... Eli kalem tutmak... Elinden kaza çıkmak... Eli koynunda kalmak... Eli böğründe kalmak... Elinin körü... Eli kulağında... Eli maşalı... Eli nurdan kopsun... El öpmekle ağız aşınmaz... El pençe dîvan durmak... Elimi sallasam ellisi... Eli sopalı... Eline su dökebilmek... Eli tartısız... El ulağı... Elinle ver, ayağınla ara... Elini veren kolunu alamaz... Eli vergili... Bir eli yağda bir eli balda... Elim yakanda... Ellerim yanıma gelecek... Eli yatmak... El yordamı ile... Eli yüzü düzgün... Sadece “El kelimesi” üzerinde yine sadece bazı deyimleri verdim yukarıdaki satırlarda... Ya diğer kelimeler... Ya o deyimler bolluğu ve hazinesi... -Türkçe dar çerçeveli bir dildir, diyor bazıları. Milyon kere yalandır. Ben ki, Türk Dili ustası ve uzmanı değilim, ben farkındayım bu ihtişamın... Ve hocaları, üstadları... Ama hüner, bunları bellemek ve benimsemek... Yukarıdaki deyimlerin çoğunu bir başka veya hayran olduğumuz yabancı dile çeviremezsiniz, mümkün değildir. Türkçe’mizdeki ifade bolluğu, başka hiçbir dilde, böylesine bir cilveleşme güzelliğine sahip değildir...
Japonlar Millî Yazılarına Niçin Sahip Çıkıyorlar? Abdurreşîd İbrâhîm
M
eşhur Türk seyyahı Abdurreşîd İbrâhîm (1857-1944), geçen asrın başında Japonya’yı da ziyaret etti. Japonların sosyal ve kültürel özelliklerini inceledi. Tokyo’da davet edildiği bir konferansta Japon harflerini müdafaa eden Prof.Takita’yı dinledi. Bu konuşmanın özetini aşağıda Abdurreşîd İbrâhîm’in kaleminden okuyacaksınız:
“…Bizim Japonların zayıf zamanlarında düşmanlarımız aramıza sızmışlar, kendi bozuk fikirlerini yaymak için durmaksızın milletimiz içine ayrılık tohumunu ekmekteler. Her tarafta fitne uyandırmak için çareler aramakta ve her nevi sebeplere teşebbüs etmekte asla ve kat'a tereddüt etmiyorlar; maksatları bizi birbirimizden ayırmak, bu suretle kuvvetimizi azaltmak, nihayet bizim ruhumuza tasallut ederek âkıbet bizi kendilerine esir etmekten başka değildir. 
Şimdi o bedbinler bizim iki bin seneden beri kullanmakta olduğumuz yazımıza tasallut etmek istiyorlar. İnsanların avam kısmına karşı bir takım deliller ile bizim hiyerogliflerimizin (harf şekilleri) ağır/zor olup okumak-yazmak için başka bir hurufat (harfler) kabul etmemizi tavsiye ediyorlar. 

Doğru, bugün dahi kullanmakta olduğumuz hiyeroglif esasen bizim kendi hurufatımız değildir. Fakat bize komşu olan Çin milletinin hurufatıdır, biz iki bin seneye yakındır bunu kullanmaktayız, şimdi adeta bizim kendi malımız, kendi hukukumuz gibi olmuştur. 

Hem kendi malımızdır, zira biz pek çok ilave ve ıslahatta bulunmuşuz. Bugün milyonlarca kitap bizim lisanımızda bu harflerle tabolunmuş, 50.000.000 ahali bu harflerle okuyup yazıyor, hiç bunu (başka harflerle) değiştirmek kabil olur mu? Bunun mümkün olmayacağını o bedbinler de bilirler, onların maksatları zaten bizi bölmek, bunun için ortalığa bu gibi bir meseleyi çıkarmışlar, bizim Avrupa-perest akılsız ahmaklarımız, olup olmayacağını, fayda ve zararını düşünmezler, yalnız o bedbinlerin sözlerine kapılır, "Böyle bir şey keşfettim" der, meydana çıkar. 

Bunlar hep körlerdir, onların bu sözlerine itibar olunamaz. Onlar vatan düşmanlarıdır, zira düşmanların sözüne kapılmışlar. Dostlar ve dostluk fikrinde olanlar milletin harabına hizmet edemezler, milletin fikirlerini bu gibi ehemmiyetsiz şeylerle bölmek, milletin bir kısmını ayırmak, milletin harabına hizmet demektir. 

İşte şu yirmi-otuz bin muhtelif şekillerden mürekkep Japon yazısı, Japonlar için gayet tabiidir. Bakınız bugün memleketimizde okuma-yazma bilmeyen adam yok, tabii olmasa idi bu derecede yayılamazdı. Bugün elli milyon(luk) bir millete maarifi yayma vasıtalığı yapan, tabiatımıza gayet uygun gelen şu hiyerogliftir. 

Şimdi bizim gençlerimizin misyonerlerin fikirlerine kapılarak harflerin değişimi hakkında bir takım fikirlerde bulunmaları, âdeta tabiatın hilafına bir harekettir. İki-üç bin sene zarfında milletimize tabiat olmuş bir şeyin aksine hareket etmek, hamiyyetsizlikten başka bir hal değildir. 

Eğer hiyeroglif maarif ve terakkiye mani ola idi, memleketimiz elli sene zarfında bu dereceyi bulamazdı. Ben ümit ederim Japonya daha elli sene sonra kürre-i arzda birinciliği elde edecektir…”

Profesör Takita dehşetli alkışlar içinde konuşmasına son verdi. Profesör Takita cenaplarının asıl konuşması gayet tafsilatlı idi. Fakat ben bu kadar zaptedebildim. 
Sonra ben bu hususta devlet adamlarından ve memleketin ileri gelenlerinden pek çok kimseyle hususi müzakerelerde bulundum. Anladığıma göre misyonerler bin sene daha çalışacak olsalar nafile ve boş yere çalışmış olurlar. Hatta hükümet adamlarından biri dedi ki: 

"Bugün devletimizin bütün sırları bu hiyeroglif ile zaptedilmiştir, hatta hiyeroglif devletimizin manevî bir kuvvetidir. Bugün farz-ı muhal millet hiyerogliften vazgeçse bile hükümet hiç bir vakit vazgeçemez. Aksine hükümetin bunu yaygınlaştıracağı kararlaştırmıştır.”

Kaynak: Abdurreşîd İbrâhîm- Âlem-i İslâm
Arı Türkçe Nedir? Yavuz Bülent Bakiler Şair ve yazar Yavuz Bülent Bakiler Sovyetler zamanında Rusya’da yaptığı bir seyahat esnasında, uçakta karşılaştığı Canbul şehrinde yaşayan Ahıska Türk'ü Cuma ile aralarında geçen konuşmanın bir bölümünü aşağıda sunuyoruz: - Bak dedim, biraz önce dildeki farklılıklardan bahsederken, “gırağıdan” diyordun! “gabağında” diyordun! “ayah geyimi”, “üst geyimi”, “çimerlik”, “bibi”, “emce”, “sümük”, diyordun! Gördün ki, söylediğim bu kelimelerin hepsini ben de biliyorum. Peki, şimdi ben sana bazı kelimeler soracağım, söyle bakalım: “gereksinim” nedir? “koşul” nedir? “olanak”, “imgesel”, “ussal”, “saptamak”, “içerik”, “devinim”, “koşuk” nedir_? Gözleri iri iri açıldı. Burun kanatları kabardı. Ah, onun o şaşkın hâlini ve söylediklerini ömrüm oldukça unutamayacağım. Artan bir hayretle yüzüme bakarak sordu: – Bunlar necedüüür? – Bunlar Arı Türkçedir! – Benim bildiğim ariler, vızzz vızzz diye ses çıharir. Bu sizin ariler ne biçim bir aridüüür? Diye tekrar sordu. Birden katıla katıla gülmeye başladım. Gözlerimden yaşlar boşandı. Cuma anlatılmaz bir şaşkınlık içinde yüzüme bakıyor, neden güldüğümü bir türlü anlayamıyordu. Merakını gidermek için açıklamak zorunda kaldım: – Hayır! Bu kelimeler arı vızıltısı değil “Arı Türkçe” yani “Öz Türkçe” kelimelerdir. Siz Canbul’da bu kelimeleri bilmiyor musunuz? Bu kelimelerle konuşmuyor musunuz? Cuma kucaklanacak, öpülecek bir çocuk safiyeti içerisindeydi. – Bu arı Türkçe, öz Türkçe dedügün kelimeleri hangi millet gullanuur? – Bizim bir kısım okumuş yazmışlarımız kullanır! – Yani onlar Türk midüüür? – Evet Türk’tür! Öfkelendi. Elini tersiyle, dizinin hizasından, başının üstüne kadar yarım bir daire çizdi: – Bırah Allah’ın seversen Yağuz Ağa. Bu ne biçim Türkçedüür? Ben öz be öz Türk oğlu Türk olduğum hâlde, böyle kelimeleri heç duymuşluğum yoktur! Sen beni gandırıyersin! Dışarıdaki yağmuru çoktan unutmuştum. Benim gülme krizlerime Cuma’nın yüksek sesle itirazlarına, birkaç sıra önümüzde oturan arkadaşlarım da başlarını çevirdiler. “Öz Türkçe” konusunda, Cuma’dan dinlediklerimi onlara da anlattım. Cuma; bir bana, bir onlara bakıyor, şaka yapıp yapmadığımı öğrenmeye çalışıyordu. Cuma, Stalin zamanında Ahıska’dan Canbul’a sürgün edilen bir Türk ailesine mensup. Kendi deyimiyle “Türk oğlu Türk”. 25 yıl çalıştıktan sonra emekliye ayrılan bir işçi. Canbul’da; Türk gibi yaşayan, Türk gibi düşünen, Türk gibi konuşan bir soydaşımız… Sovyet Hava yolları uçağına bindiğimde, Türkistan’da Canbul diye bir şehir bulunduğunu orada Cuma gibi binlerce Türk’ün yaşadığını doğrusu bilmiyordum. Şimdi Canbul denilince, aklıma, içinde o rengârenk evler, ağaçlar, çiçekler ve yıldızlar bulunan pırıl pırıl cam küreler geliyor. Canbul’u, artık İstanbul kadar seviyorum. Canbul’u ve Cuma’yı unutmayacağım. Benim dilimin konuşulduğu, benim kültürümün yaşadığı her yeri aziz vatanımdan bir parça gibi biliyorum. Ve beni sadece geçmiş nesillere değil sevgili Cuma’lara da bağlayan ve onun ifadesiyle “Bir türkü kadar güzel canlı Türkçeden koparmak isteyenleri, muhteşem Selimiye Camii’nin içinde, daha rahat dolaşabilmek için, kubbe sütunlarını yıkmaya çalışan insanlar”a benzetiyorum. Selâm sana güzel Türçe! Selâm sana Cuma kardeş! Merhaba sevgili Canbul, Sevgili Türkistan merhaba!...
Dilimiz İstilaya Uğradı Sevinç Çokum D il, varlığını her yerde edebiyata ve sanatkâra borçlu... Yunus Emre’nin kelime hazinesi, kullandığı kelime sayısı bakımından bir araştırma yapılmış mıdır bilemiyorum ama, dili güzeldir. Anadolu Türkçesi’dir ve bugün için de örnektir. Dilin tasfiyelere uğrayarak bugünlere geldiği bir vakıa. Fakat bünyesine girdiği küfürlerden etkileneceği de... Nasıl ki, Türkçe’ye kültür alış verişleri neticesinde Farsça ve Arapça’dan pek çok kelime girmişse, bugün de dilimiz; İngiliz, Fransız dillerinin istilâsına uğramıştır... Yani, yabancı kültür ister istemez kendi kavramlarını, kendi dilini de birlikte getiriyor. “Sandviçleriyle, McDonald’slarıyla, videolarıyla, tişörtleriyle, pub’larıyla...” Bu cereyanın önlenmesi için hiçbir gayret sarf edilmeyen ülkede elbette dil bugün piyasa şarkılarında, öğrenci ağzında, hatta yazılıp çizilenlerde görüleceği üzre acınılacak durumdadır. Ne var ki, memlekette edebiyat yaşıyorsa ve dilin önemini kavramış usta yazarlar varsa o dil hayatiyetini devam ettirir... Bugün Türk dünyasının uyanışı, Türk cumhuriyetleriyle kurulan yakınlıklar oralarda da lisanımızın yer yer cılızlaştığını, Rusça’dan azımsanamayacak ölçüde etkilendiği hakikatini ortaya koyuyor. Ancak onlar da edebiyat sayesinde dilin varlığını devam ettirmişler. Bu ilişkilerin geliştirilmesiyle, kültür alış verişleriyle, bir araya gelmeler sonucunda dilin zenginleşebileceğini düşünüyorum. Oralardaki halk birikimlerinden (masal, hikâye, bilmece, atasözü gibi) epeyce yararlanabiliriz. Dilcilerin, eğitim sisteminin, yayın organlarının bu işi dikkatle ele alması beklenir. Kapıcıların dahi “hadi bye bye, good bye” dediği bir ülkede; dil meselesinin, dilde yabancılaşmanın en sonuncu mesele olarak kaldığı aşikârdır.
Dilde Tasfiye Hareketi Türk Dünyasıyla Münasebetlere Zarar Veriyor Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu T ürk dilinde tasfiye, Türkiye’nin millî menfaatlerine de zarar verir. Burada Türkiye’nin zarar gören millî menfaatleri, özellikle milletlerarası münasebetleri ilgilendiren menfaatleridir. Dünyada çok az millete nasip olmuş hâliyle geniş ve uzun yaşayan bir devlet kurmakla dünya çapına yayılmış bir dil özelliği kazanan Türkçenin, Türkçedeki Arapça ve Farsça kelimelerin tasfiyesiyle kazandığı geniş coğrafyalarda konuşulma özelliği kaybolmaktadır. Buna bağlı olarak Türkiye’nin menfaatleri de bundan zarar görmektedir. Her devlet ve milletin hayallerinden birinin, kendi dillerinin dünyanın diğer coğrafyalarında da konuşulması isteği olduğu söylenebilir. Milletlerin ve devletlerin dillerinin dünyanın diğer coğrafyalarında konuşulan bir dil olmasını istemeleri, sadece herhangi bir sıkıntı çekmeden kendi dilini kullanarak seyahat etme gibi basit bir düşünceden kaynaklanmamaktadır. Milletlerin ve devletlerin, dillerinin yaygınlaşması niyetlerinin altında askerî, siyasî kültürel, ticari hatta emperyalist olmak üzere birçok sebep vardır. Milletler, kendi dillerinin konuşulduğu coğrafyalara daha kolay mal satar, daha kolay siyasî nüfuz ve daha kolay kültürel empozelerde bulunabilirler. Bu sebeplerle devletler ve milletler bu kaygılardan, kendi dillerinin konuşulduğu coğrafyaları alabildiğine genişletmek isterler. Bu gibi maksatlarla da umumiyetle I. ve II. Dünya Savaşları’nın galibi devletler, hakim oldukları coğrafyalarda dillerini, zorla yerleştirmeye çalışmışlardır. Arapça-Farsça kelimelerin tasfiyesine gidilmek suretiyle, Osmanlı döneminde, Arapça, Farsça ve Türkçeden müteşekkil Osmanlıca ile geniş coğrafyalarda konuşulan bir dil kazanılmış fakat bu tasfiye hareketleriyle, bu dilin yaygınlığı daraltılmaya çalışılmakta gibi bir görüntü verilmektedir. Türkçe olmadığı için Arapça ve Farsça kelimelerin tasfiye edilmesinin manası budur ve şekilde tutumların devamıyla Türkçe hem anlam zenginliğinden hem de geniş coğrafyalarda konuşulma özelliğinden mahrum kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilecektir. Yaklaşık 1000 yıldır kullanılan ve Türk milletini Araplaştırmayan, Farslaştırmayan, asimile etmeyen bu kelimeler artık Türkçe kelimeler sayılmalıdır. Aksi takdirde, vaktiyle yapılan kemik ölçülerine göre milliyetlerin belirlendiği, ırkçı anlayışlara benzer bir dil ırkçılığı olacaktır. Yani bu çerçevede dünya üzerinde saf ve ilk hâliyle korunan ne kadar ırktan ve yine saf ve ilk hâliyle korunan ne kadar asli dilden söz edilebilir. Dünya üzerindeki dillerin neredeyse hiçbirinin saf dil olmadığı ve neredeyse her dilin diğer dillerle alış-veriş içinde bulunduğu malum iken Arapça ve Farsça kelimelerin tasfiyesi yoluyla Türkçenin yaygınlığının kısılması, Türkiye’nin önünü kesen adımlardır. Dünya’nın en yaygın ve hatta en zengin dili olarak ifade edilen İngilizcenin bile saf dil olmadığı, hatta yüzde doksanlara varan bir oranda kelimelerinin yabancı olduğu ortadayken, zengin kelime yapısı olan Türkçenin, zayıflaştırılmasının yanı sıra, burada bahsedilecek bir diğer tehlike, Türkiye’nin Türk dünyasıyla olan bağının koparılmasıdır. Çünkü Türk dünyası, bugünkü zorlama hatta uydurulan bazı yeni kelimeleriyle zayıflaştırılmış Türkçeyi değil Osmanlı Türkçesini konuşmaktadır.  Her uydurulan yeni kelimeyle ve her tasfiye edilen Arapça ve Farsça kelimeyle, kelime kelime Türk dünyasından uzaklaşılmaktadır. Aslında burada Türkiye’nin menfaatlerine, yeni Türkçe kelime uydurmaktan çok, planla bir şekilde hatta bazen inatla Arapça ve Farsça kelimelerin tasfiyesi zarar vermektedir.  Aslı Osmanlı Türkçesi ile Arap ülkelerinde bile belki konuşulamaz ancak konuşulan Arapça bile anlaşılabilirken bu tasfiye hareketiyle Türk dünyasında bile anlaşılamayan bir Türkçe ortaya çıkacaktır ve çıkmıştır da. Orta Asya, Orta Doğu ve Balkanlarda bulunan herkes bunu fark edebilecektir veya en basitiyle Azerbaycan televizyonunun seyredilmesiyle Türk dünyasının kullandığı ortak dil olan Osmanlıcadan kopulması anlamında nasıl vahim bir tasfiye hareketi içinde olunduğu görülebilecektir. Ödev – Vazife Bu duruma, şahit olduğum bir olayı örnek olarak vermek mümkündür: Kırım-Devlet Pedagoji üniversitesinde ders verdiğim 2004-2005 eğitim döneminde, ders saatini odada beklerken bir şey sormak üzere yanıma Tatar bir öğrenci geldi. Öğrenci sorusunu sorduktan sonra dönmeye hazırlanırken ben de onlara verdiğim “ödevi” yapıp yapmadığını sordum. Bu sorum karşısında öğrenci şaşırdı. O şaşırınca tabii olarak ben de şaşırdım. Çünkü karşımdaki öğrenci çalışkan bir öğrenci idi ve verdiğim ödevi hatırlayamayacağını hiç düşünmüyordum. O hâlde yanlış soru sorduğumu düşünmeye başlamıştım ki “Geçen hafta size ödev vermiştim ya!” diyerek soruyu tekrarladım. Öğrenci aynı şaşırmışlık içinde “Hocam geçen hafta ev vazifesi vermiştiniz.” diyerek yine bana yanlış bir şey sormuş olabileceğimi hatırlatmaya çalıştı belki de. Ancak “ev vazifesi” deyince ben hadiseyi anlamıştım. Öğrenci, benim Türkçe olarak “ödev” dediğim kelimeyi, Osmanlı Türkçesi hâliyle “ev vazifesi” olarak biliyormuş. Bu hâliyle, bu öğrenci ile Türkiye arasındaki bağ, “ev vazifesi” veya “ödev” olarak biliyormuş. Bu hâliyle, bu öğrenci ile Türkiye arasındaki bağ, “ev vazifesi” veya “ödev” meyanında kopmuştu. Araplaşmayalım, Farslaşmayalım söylemleri bu durumda, Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı olan imparatorluk lisanı olan Osmanlıcanın altını bu şekilde parça parça oymaktadır. Bu şekildeki örneklerle Araplaşmak, Farslaşmak bir yana, safha safha hâlen ağırlıklı olarak Osmanlıcayı kullanan Türk dünyasından da kopulmaktadır.
Türkçenin Sefaleti Prof Dr. Ahmet Bican Ercillisun D ili kullanış, bir milletin milli hassasiyetini gösteren ölçülerden biridir. Fakat dil söz konusu olunca, memleketimizde bir milli hassasiyetten dem vurmak imkânsızdır. Bu alandaki sefaletimiz, sokaklarda, dairelerde, evlerde boy boy teşhir edilmektedir. İstanbul caddelerini gezenler, Türkçe bakımından çok acıklı bir manzara ile karşılaşırlar. Yüz metrede bir dikilen dolmuş durakları, Türkçenin sefalet ilanlarıdır. Bu duraklardaki "Bekleme yapılmaz." ibaresi karşısında, hiçbir Türk'ün yüreğinin sızlamaması ayrı ve daha büyük bir faciadır. "Bekleme yapmak, konuşma yapmak, gecikme yapmak..." diye diye Türkçede kendi başına çekilen fil kalmayacaktır. "Bekleme yapılmaz." cümlesi, iki Türkçe kelimeden meydana gelmesine rağmen, Türkçe değildir. Bunun Türkçesi, "Beklenmez." şeklinde olacaktır. Türkçede trenler, "Gecikme yapmaz.", "Gecikir." Son zamanlarda, her kelime ile beraber "yapmak" ve "almak" fiillerini kullanış, çirkin bir moda hâline geldi. Dolmuş şoförleri, artık "Taksim ve Beyazıt yapıyorlar." Çok daha işgüzarları, "Bebek yapıyor." Kibar bürokrasi, dairelerde "Çay ve kahve alıyor." Lokantada yemek için oturuyorsunuz. Garson geliyor ve soruyor: "Ne alırsınız efendim?" Siz, listeden "Alacağınız" (Her hâlde çantanıza koyacaksınız.) yemeği seçiyorsunuz; sonra da garson size "Servis yapıyor." "Banyo almak" başka bir kibarlık (!) örneğidir. Artık memleketimizde manavdan domates alınır gibi, "Banyo alınmaktadır." Dilimizin güzelim "Gerek" kelimesi de her kalıba giren bir ucube oldu. "lâzım" veya "lüzum" kelimelerini kullanmak istemeyenler, hemen "Gereğini yapıyorlar." . "Çalışmaya lazım yok." mu diyecekler; "Çalışmaya gerek yok" derlerse, Türkçe konuştuklarını sanıyorlar. Bu, sirk soytarılarına benzeyen bir Türkçedir. "lüzum"u kullanmak istemeyen "Çalışmak gerekmez." der. "Bundan dolayı, bundan ötürü, bu yüzden" gibi üç tane karşılığı bulunan, "Bu sebeple" yerine, "Bu nedenle" uydurmasını kullananlara inanmayınız. "Bütün insanlar" demek varken, "Tüm insanlar" diyenlere hiç aldanmayınız. Çünkü "bütün", soyu sopu bilinen Türkçe bir kelimedir. "siyasi" yerine, "siyasal"; "tarihi" yerine, "tarihsel" demenin Türkçecilikle ilgisi yoktur. Kökler, yine Arapçadır. Siz de, "Resmi vazife" yerine "Resimsel görev" derseniz, bu işin gülünçlüğü ortaya çıkar. Dilimizde, isim tamlamalarının bulunduğunu da neredeyse unutacağız. Bir gün çocuklarımız, "Kitap yaprağı" yerine, "Kitapsal yaprak", "Kalem ucu" yerine, "Kalemsel uç" derlerse hiç şaşmayınız. (Yazarın notu: Kırk yıllık "çöp" e de artık "evsel atık" diyorlar.) Zaten, şu isim tamlamalarının başına gelmedik kalmadı. Önce, "Sümerbank, Etibank, Raybank" diyerek, kolları bacakları kırıldı; sonra da "Restoran Yılmaz", "Otel Bonjur" diyerek tepe taklak edildi. şimdi sıra "sallı, selli" çıkıntılara gelmiştir. Türklerin sefaleti maddi yaramız ise, Türkçenin sefaleti de manevî yaramızdır. Bir millet iktisadi yoksulluktan ölmez, ama kültür yoksulluğundan ölür. Türkçe ölürse, Türk milleti de yok olur. O zaman, ortada iktisadi bakımdan kalkındıracak bir millet de kalmaz. Günümüzde, Türk aydınının zihni Türkiye'nin kalkınmasını ekonomik temele bağlamakla şartlanmıştır. Kültürsüz bir milletin yaşayamayacağı âdeta unutuldu. Kültürün kaynaklarının dilde olduğunu, bilen yok gibi.
Dilimiz Haysiyetimizdir Gürbüz Azak G ençler kendi dillerini çok iyi öğrenmeli. Muhayyile, dil zenginliği ile sınırlıdır. Ne kadar dil, ne kadar kelime bilirsek, muhayyilemiz o kadar zengin olur. Şimdiki gençler kısa devre konuşuyor; çağrışımsız ve mesajsız. Bunlar çok iyi öğrenilmeli. Dilin musikisi ve şiiriyetinin farkına varmak lâzım. Lüzumlu ile elzem; nadir ile nadide veya yegâne arasındaki farkı bilmiyor insanlarımız. Gençler bundan nasipsiz… Hatalı, vurgusuz, musikîsiz konuşma dilimize musallattır. Dilimizi tasalluttan kurtarmak düşüyor. Uydurukça, karabasan gibi üzerimizde. Farkında olmak zorundayız. Muhteşem romanlar, dillerden düşmeyen şiirler, senaryolar yok artık. Dilimiz cılızlaşınca bu sanat dalları da cılızlaştı. Dil cılızlaşınca, tahayyül de cılızlaşıyor. Bizim dilimiz çok zengin. İçinde en çok vecize ve atasözü barındıran dillerden biridir Türkçe. Bu, bizim sıradan bir kültüre sahip, sıradan bir millet olmadığımızın göstergesidir. Dili sıradan bir haberleşme aracı olarak görmediğimizin göstergesidir. Biz; dili, bir vatan, bir millet bilmişiz. Yazarlarımız, şairlerimiz de Türkçe konusunda çok titiz değiller. Hâlbuki bir Fransız, bir İngiliz yazar ve şair namusu gibi sahip çıkar kullandığı dile. Ülkemizde yabancı dil bilen insanlar elbette bir yere geliyor; ama bu yer, yöneten veya yönlendiren bir makam olmuyor. Dikkat edilirse, iyi dil bilen insanlarımız iyi yerlere gelebiliyorlar. Türkçeyi bilmek, büyük sermayelerle süslenmek demektir. Türkçeyi iyi bilmek büyük adam olmak demektir. İngilizce, Arapça, Farsça veya başka dilleri de bilmek lâzım, ama önce kendi dilini bilmeli insan. Eğer kendi dilini iyi biliyorsa, bu dilleri öğrenmesi o kadar zor olmayacaktır. Dilimizi küçümsemeden ve güdükleştirmeden haysiyetini koruyarak öğrenmeli ve öğretmeliyiz.
Ölü Lisan Türkçe Şevket Eygi Ah ne günlere kaldık!..  Türkiye ismini taşıyan şu memlekette Türkçe ölü bir dil haline geldi. Konuşulan 300 kelimelik günlük iletişim Türkçesini kastetmiyorum; benim öldü dediğim  lisan yazılı edebî zengin Türkçedir. Türkiye’yi Türkiye yapan o dil öldü. Bu ne korkunç bir ölümdür.  Fuzulî’nin, Şeyh Galib’in, Ziya Paşa’nın Türkçesi öldü
İki yüz bin kelimeli, beş yüz bin kelimeli  kavramlı ıstılahlı o canım Türkçe öldü.
Efendimli nazik Türkçe öldü. Ahalı ohalı böğürtülü sesler aldı onun yerini.
Yâver-i fahri-i  Şehriyarî M. Kemal Paşa’nın Samsun’dan  Sultan Vahdettin’e  gönderdiği telgrafın başındaki “Atebe-i  ulya-i Hazret-i Hilafetpenahîye” Türkçesi kasıtlı olarak öldürüldü.
Mektuplardaki “ Filan tarihli lütufnâme-i  âlileri vâsıl-ı dest-i âcizânem olmuştur” Türkçesi katledildi.
Muhterem pederim Türkçesi gitti, baba  Türkçesi geldi; valideler, biraderler, hemşireler  nereye gitti?
Mekke-i mükerreme,  Medine-i münevvere, Şam-ı şerif, Kuds-i şerif, Haleb-i Şahba, Darüsselam Bağdad, hepsi hepsi gittiler.
Eyüb Sultan Eyüp oldu. Mektep okul, muallim öğretmen, imkan olanak, kitap betik oldu.
Beyefendiler herif, hanımefendiler karı…
Muhterem hâkimler yargıç… Garç gurç…
Eski  sultani ve idadilerde zengin yazılı Türkçe öğretilirmiş, şimdiki okullarda şifahî   sokak Türkçesi tâlim ve teallüm ediliyor. Bunun için okula ne lüzum var?
Bu üç yüz kelimelik adamlar bilmiyorlar mı ki, Türkçe olmazsa Türkiye de olmaz.
Shakespeare’siz İngiltere neyse, Fuzulîsiz Türkiye de odur.
Edebî lisan gidince millet sürüye dönüşür.
Efendimsiz, teşekkür  ederimsiz, estağfirullahsız, lütfensiz  Türkçe ölü bir Türkçedir.
Edebî lisan gitmiş, yazı gitmiş, geride kabalık ve kalabalık kalmış.
Hüsnühat ve kaligrafi gidince yerini kakagrafi alır.
Bundan yüz yirmi sene önce kibar bir zatın yazdığı hususî mektubu al  çerçevelet  duvara as,  ışıl ışıl sanat ve güzellik parlar onda. Bir de şimdiki  eciş bücüş mektuplara bak, gözlere ziyan.
Devlet eskiden Devlet-i aliyye imiş… Büyük zatlara hazret denilirmiş… Kibar erkekler beyefendi, kibar hanımlar  hanımefendiymiş… Eskiden paşalar varmış…
Yemeklerin yanına garnitür, üzerine sos, pilavın üzerine fasulya  dökülüyor da;   lisan niçin bu kadar sade arı duru tuzsuz tadsız… 
Bugün padişahlık olsaydı, sade vatandaş dilekçesinin başına “Padişah 10’uncu Memet, Dolmabahçe  Sarayı İstanbul” diye yazacaktı. Padişah da bu rezillik karşısında tahttan feragat edecekti.
Edebî ve yazılı Türkçesiz Türkiye ayakta duramaz.
Türkçe ölürse Türkiye de ölür.
Karacaoğlanla iş bitmez,  asıl Türkçe Fuzulî Türkçesidir.
1920’lerin İstanbul Türkçesi.
Zengin, kibar, güzel, derin, edebî, zarif,  latif, şirin lisan-ı  Türkî…
Bizi bırakıp nerelere gittin?
Ah, lisan öksüzü kaldık!
Türk Devletleri ve Türkçe Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu İslâm çevresinde kurulan ve Türk-İslâm kültürünün gelişmesine büyük ölçüde hizmet eden devletlerde, İslâm amme hukukunda görülen değişiklik, tasavvufî mahiyetteki davranış ve inançların yayılmasında tesiri olan düşünce hürriyeti, felsefe ve dinî hukuk mevzuudan ziyade siyâsî ahlâk sahasında eserlerin yazılmasını sağlayan gerçekçi düşünüş eski Türk boy siyâsî teşkilâtının devamı durumunda olan “beylik” idareleri vb…’nin dışında diğer Türk kültür unsurlarının da yaşadığı şüphesizdir. Bu yönden anadil Türkçe başta gelir. Karahanlı’larda devlet, halk dili ve edebî dil Türkçe idi. Gazneli saraylarında Türkçe konuşuluyordu. Harezmşahlar’da saray’da ve ordu’da hâkim dil yine Türkçe idi. Sultan Alâ’üd-din Muhammed, halifenin elçisi ile konuşurken kendisinin Türk olduğunu ve Arapça bilmediğini söylemişti. Delhi sultanlığında idareci tabaka ve ordu mensupları tarafından Türkçe konuşulduğunu Fahr’üd-din Mübarekşah’a atfedilen eser ve Türkçe tâbirler göstermektedir. Selçuklu’larda da durum böyle idi. Sarayda ve her tarafa dağılmış, büyük yekûnlara yükselen Türk askerî kuvvetlerinin her yerde konuştukları dil Türkçe idi. Bu itibarla, bu devir İslâm-Türk devletlerinde “devlet dili”nin bazılarında Arapça, bazılarında Farsça olduğu hakkındaki iddialar fazla değer taşımaz. Zira ancak son asırlarda millî devletlerin teşekkülü ile ortaya çıkan “resmî dil” anlayışını Ortaçağlarda aramak doğru değildir. O devirlerde gerek yarışma, gerek konuşma dilinin tâyininde başlıca faktör halk kütlesi idi. İran sahasında ve Arap memleketlerinde idareyi Türkçe ile yürütmek mümkün olamazdı. Buna göre, Türkler’in daha önceleri gelişmiş edebî dili ve kendi yazıları olduğu hâlde o çağda İslam dinin tesiri ile, Kur’an dili olduğu için yaygın Arapça ve halk çoğunluğunun anadili olan Farsça yanında Türk dilinin devletler ölçüsünde umumileşmemiş olmasını tabiî karşılamak gerekir. Diğer taraftan, Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında Türkçe’nin ehemmiyetini gösteren vesikaların başlıcası 1074 yılında Bağdat’ta Kâşgarlı Mahmud tarafından yazılan Dîvan-u Lûgat-it-Türk’dür ki, müellif bu kitabını Türk olmayanların Türkçe öğrenmek ihtiyaçlarını karşılamak üzere yazdığını kaydeder. Bu eserde işaret edilen “Türk dilini öğreniniz, çünkü Türkler’in saltanatı uzun sürecektir” mealindeki bir “hadîs” de devrin dikkate değer bir telâkkisini ifşa eder. Türk sözünün “olgunluk çağı” mânasına geldiğini söyleyen Kâşgarlı Mahmud’un ortaya koyduğu üstünlük hissi, İbn Hassûl gibi devlet adamları, Saa’lebî ve Gazzî gibi şâirler tarafından da ifade edildiğine göre, o zamanki Türk topluluğuna hâkim bulunan hamleci ruh iyice anlaşılır. Nitekim Türk nüfusun kesafet kazandığı Anadolu’da bu ruh büsbütün canlanmış, Yunus Emre başta olmak üzere birçok büyük şâirler ve edîbler yetişmişti. Konya’da Türkçe için ferman çıkaran (1277) Karamanoğlu Mehmed Bey gibi siyâsî temsilciler de bulan anadil, yazı ve konuşma dili hâline gelmiştir.
Dil Meselesi, Dil Yarası Prof. Dr. Atilla Yayla Türkçe diller arasında bir dil. Uzunca bir geçmişi ve kendine mahsus özellikleri var. Ne var ki, Türkçenin 20. Yüzyıl’daki tarihi tam bir talihsizlik. Önce zora dayalı bir alfabe değişikliği ve ardından gelen yine zora dayalı ırkçı mantıklı sadeleştirme çabaları Türkçeyi erozyona uğrattı. Bu yüzden nesiller arasındaki kültürel süreklilik de önemli ölçüde kesildi. Türkçenin ifade kabiliyeti çok geriledi. Bugün ülkemizde şahit olunan fikir çoraklığının en önemli sebeplerinden biri bu. Bugün, meselâ, Öztürkçe denen ne olduğu belli olmayan dili esas alarak yazılan veya çevrilen bir felsefe kitabını okumak ve anlamak neredeyse imkânsız.  Çeviri yapmak meşgalelerim arasında olduğu için durumu yakından biliyorum. Bir örnekle anlatayım. Hayek birçok önemli esere imza atan büyük bir filozof. Kendimi onun öğrencisi addettiğim için eserlerini mümkün olduğunca Türkçeye aktarmaya ve aktartmaya çalışıyorum. Hayek eserlerini ortalama 15 bin kelime kullanarak yazıyor. Biz ise aynı eserleri yaklaşık 3000 kelimeyle çevirmeye çalışıyoruz. Olmak, yapmak gibi mastarlardan kelimeler uydurmaya çalışıyor veya daha önce uydurulmuş saçma sapan kelimeleri kullanıyoruz. Ancak, bu çeviri eserleri okuyanlar aynı eserlerin orijinalini okudukları zaman aldıkları bilginin ve hazzın yarısını bile alamıyor. Daha somut bir örnek vereyim. Hayek’in 1944’te yayımlanan “Kölelik Yolu” adlı ölümsüz eseri 15 bölümden oluşmakta. Kitabın ilk 8 bölümü 1948’te Turhan Feyzioğlu tarafından çevrildi ve Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi’nde yayımlandı. Geri kalan 7 bölümü ise merhum Yıldıray Arsan ve bu fakir tarafından çevrildi. Bizim çevirimizin de ülkenin ortalama standartları açısından gayet başarılı olduğuna inanıyorum. Kitabı okuyanlar bunu teslim edeceklerdir. Ancak, itiraf etmek zorundayım ki, Feyzioğlu hocanın çevirdiği bölümler anlam ve ifade zenginliği bakımından bizimkinden çok daha başarılı. Diğer faktörleri sabit varsayarsak, bunun yegâne sebebi, ilk 8 bölümün çevirildiği 1940’lardaki Türkçe ile kalan 7 bölümün çevirildiği 1990’lardaki Türkçenin ifade kabiliyeti arasındaki farklılık. İşte bu gerçeklerin ışığında Osmanlıcanın daha fazla öğrenilmesi yolunda atılacak ama gönüllülüğe dayanacak ve öğrencilerin tercih yelpazesini daraltmayacak şekilde planlanacak adımları destekliyorum. Hatta daha fazlasının olmasını temenni ediyorum. Yeni bir harf değişikliğine gitmek 1920’lerdeki suçu ve cinayeti tekrarlamak olur. Ama mevcut alfabeyi kullanarak mümkün olduğu ölçüde 1940’ların diline dönmeye çalışmak lâzım. Elbette bu süreçte başı çekmesi gereken büyük yazarlar, şairler, akademisyenler olacaktır. Kamu tekelindeki bazı okullarda ciddî bir Osmanlı Türkçesi eğitimi vererek buna bir ölçüde yardımcı olabilir. Ancak, sonunda yapılması gerekeni gerçekleştirecek olan sivil toplumdur. İşin sahibi sivil toplum olmazsa, hem başarıya ulaşılamaz hem doğru istikametteki hiçbir kazanım kalıcı olamaz. Dil meselesini ciddiye alıp, dil yarasına çare bulmaya çalışmalıyız.
Mecelle Ahmet Sağırlı Mecelle (*) üzerine yapılmış kaç tane doktora tezi var? Muhtevası kadar kodifikasyonu da yüzlerce doktora tezine konu olabilir. Tedvin (kodifiye) tekniği mükemmel. Kelimeler öyle yerleştirilmiş ki, hiçbirinin yerini değiştirmek, birini kaldırıp benzerini koymak mümkün değil. Bir hukuki terim olarak tedvin, tatbik edilen hukuk kurallarının bir sistem dahilinde düzenlenmesidir. Bugünün Türkçesi ile kanun yazılamıyor. Kurallar kodifiye edilemiyor. Nüansları ortaya çıkaracak kelime yok. Bir kanun metnini mahkeme farklı anlıyor. Yargıtay farklı anlıyor. İş hayatını düzenleyen kanunları mükellef farklı anlıyor. Vergi dairesi başka türlü anlıyor. Ardından onlarca tebliğle mükellefi ilgilendiren metinler şerh ediliyor, şerhler de farklı farklı anlaşılıyor. Umumi vekaletname metinlerini gördüyseniz fark etmişsinizdir. Oradaki bazı tabirleri uydurma Türkçe ile anlatmak kolay olmadığı için yıllarca aynı metni kullandık. İngiliz, müstemlekelerinde hep aynı sistemle İngilizce öğretmiş. Hindistan’daki bir adamla Nijerya’daki bir adamın yazdığı dilekçenin formatı aynı. Bir sistemi var. Bizim ülkemizde birbirine benzeyen iki aynı dilekçe bulamazsınız. Türkçeyi bilmiyoruz. Gramerini de bilmiyoruz. Derler ki, iyi yabancı dil öğrenmek için ana dilin gramerini iyi bilmek lazım. Ana dilini iyi bilmediği halde iyi yabancı dil öğrenenlerde benim fark ettiğim, öğrendikleri dilin gramerini iyi biliyorlar, sonra Türkçe gramer yanlışlarını yabancı metinlerdeki kurallara göre düzeltiyorlar. Mecelle’nin hiç olmazsa ilk yüz maddesinden haberdar olmak lazım. Ekrem Hoca (Ekinci)nın sitesinde şerh edilmiş hali var. Kopyalayın bir kenara koyun. Ara sıra bakarsınız. Her bir madde matematik formülü gibi. ...... (*) Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, 1851 maddeden oluşan Osmanlı medenî kanunudur. Büyük hukukçu, âlim ve devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında zamanın en önde gelen hukukçularının teşkil ettiği bir encümen tarafından 1869-1875 yılları arasında Hanefî mezhebine göre hazırlanmış ve Sultan Abdülaziz’in fermânıyla kanun olarak ilan edilmiştir. İçinde umumi prensiplerle ilgili yüz maddeye ilâveten, borçlar, ticaret, eşya ve muhakeme hukukuna dâir hükümler bulunan mükemmel bir eserdir. Mecelle, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar tatbik edildiği gibi; Osmanlı Devleti’nden ayrılan Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan, Bosna, Arnavudluk gibi devletlerde uzun seneler mer’iyetini devam ettirmiştir. İsrail’de halen muteberdir.
Tasfiyecilik, Yani Yeni Bir Türkçe Uydurmak.. Hayati İnanç Sık sorulan sorulardan biri şudur: Alfabe değişikliği tahribat mı yaptı, yoksa hayatımızı mı kolaylaştırdı? Bir Türkçe cümleyi Latin harfleriyle ya da Arap harfleriyle yazmamız durumu çok değiştirmiyor. Aslında. Anlamıyoruz ki, neyle yazarsak yazalım!
Yahya Kemal’in şiirleri Latin harfleriyle yazılı ama günümüzde okumuşlarımız da dâhil olmak üzere,  toplumun nereden baksanız yüzde doksanı için bir yabancı dil kadar uzak!
Bizim asıl gözden kaçırdığımız ise tasfiyecilik, yani uydurma bir Türkçe ortaya konma keyfiyeti. Böyle  olunca da, maalesef işin özünden uzaklaşıyoruz. Misal olarak, diyoruz ya hani “Ketebe Arapça ama mektup benim.”
E iyi de, siz mektup yerine “betik” diyecek olursanız, mektep yerine “okul”, kâtip yerine “yazman”  diyecek olursanız, bunu hangi harfle yazarsanız yazınız gelecek nesillere aktaramıyorsunuz. Yani  ortada bir şey kalmıyor, ortak dili kaybediyoruz. 
İşte burası çok öneli… Burada Latin harfleri kabul edilmiş, Rusya topraklarında yaşayan Türkler ise Kiril alfabesine geçilmiş. E ne oldu? Yine ayrı düştünüz!.. Evet bu da önemli ama asıl mesele o değil. Düşünebiliyor musunuz şunu: “Her ne kadar, bin yıldır biz buna imkân diyorsak da bundan böyle  olanak diyeceğiz…”
Bu korkunç bir şeydir yahu canilik, cinayet gibi değil midir? Küstahlıktır bu, en azından saygısızlıktır. Kelimelerin bir tarihi var, kelimelerin bir misyonu var, siz bu işe nasıl cesaret ediyorsunuz?
Bir programda biri bana:
“Yeni kelimelerle konuşmanızı tercih ederdim” dedim.
“Stres kelimesini beğenir misiniz” dedim.
“Evet, yeni olduğu içi” dedi.
E tabi, haklısınız, dedim Türkçeye gireli otuz sene kırk sene olmadı, yeni. Fransızcadan ithal bir  kelime… Bunu kullanmayalım da demiyorum, lazımsa kullanırız. Önemli değil Türkçe’nin siyakına  sibakına sokarız yani Türkçeleştiririz gerektiği yerde kullanırız. Nasıl ki otomobil diyoruz, onu da deriz. Ama bu geldi diye, bakın;
Gam, gussâ, kasvet, keder, melâl, inkîsâr, ızdırp, hüzün, kahır, yeis, efkâr, tasa, dert, mihnet, elem…  gibi kelimeleri kullanmıyoruz artık. Ve hatta;
Üzüntü, sıkıntı, kaygı endûh, küdûret, dilhûn, falan da demiyorum, liste iyice şişmesin diye!..
Şimdi… on beş yirmi kelimelik böyle bir literatür elimin altında iken, dedim.. Sayın sunucu, dedim ona.  Beni sadece “stres” kelimesiyle mi kendimi ifadeye davet ediyorsunuz? Allah aşkına, niyetiniz beni  strese sokmak mı? Strese girmeye, yani her türlü olumsuz duygu biçimini hep aynı kelimeyle ifade etmek gibi bir  yoksullukta boğulmaya hiç niyetim yok!
Onur kelimesini çok kullanıyoruz, seviyoruz da. Fransızca kökenlidir malum. Fakat, onur; gurur mu, kibir mi, şeref mi, haysiyet mi, izzet-i nefis mi, namus mu, iftihar mı?.. Yedi  farklı kavramı tek kelimeyle… Bu ne demek biliyor musunuz? Bu şu demek: Zihin kapasitenizi, kendi elinizle bir bölü yediye  indirdiniz.
Ve bu gidiş, Allah saklasın üstü yok altı var, yokluğa gidiştir bu. Ve bunda hiçbir kâr yok.
“ Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık,   Zîrâ ki ziyân ortada, bilmem ne kazandık.”
Harf düzeninin şu veya bu olması ayrı bir mesele… Onun şöyle bir neticesi var: Kütüphanelerin içi Türkçe kitaplarla dolu, ama okuyamıyoruz. Bunu bile  telafi etmek mümkün. Ben çok zekiymişim, üç ayda öğrenmişim. Öbürü de beş, altı ayda öğrenir canım yani yıllarca değil. 
Onu aşmak mümkün… Hele hele gençlere hüsn-ü zannım da var Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumasını  bilen bir delikanlı, Osmanlıcayı öğrenmek isterse çok çok on beş
Türkçeden Türkçeye Tercüme Etmek Halil Önür Geçtiğimiz günlerde Türk Edebiyatı Vakfı’na gitmiştim. Değerli dostum Hayati İnanç’ın sohbet toplantısı vardı. Hayati İnanç, divan edebiyatı üzerine çalışmaları olan, divan şiiri için tarihin sayfalarını açtıkça, bize unutturulmuş dilimizin zengin ifade tarzını ve akıcılığını sunan müthiş bir hazine. Fakat bir o kadar da mütevâzı bir insan. Meşguliyetinin ne olduğunu soranlara “Ne yapalım? Türkçeden Türkçeye tercüme ediyoruz” diyerek o engin divan edebiyatı bilgisini bu mütevâzı cevabın ardına gizliyor. Evet, aslında aslımızdan o kadar uzaklaşmışız ki kendi dilimizi yeniden tercüme etmek ihtiyacı hissediyoruz. Bu gerçekten çok acı bir durum. İki nesil öncesini anlayabilmek için Türkçeyi yeniden tercüme etmek! Bunun dünyada başka bir örneği var mı acaba? Kendi diliyle yazılan kendi tarihini, kendi edebiyatını okuyamayan başka millet var mı? Kendi diliyle bu kadar oynanan bir millet!.. Sanmıyorum.
Meğer biz dilde neler kaybetmişiz?En başta Türkçeden Türkçeye tercüme edecek kadar dilimizi kaybetmişiz. Sonra, o zengin Osmanlı Türkçesinin mânâ ve ifade zenginliğini kaybetmişiz. Eskiden bir meseleyi 10 kelime ile ifade edebilirken, şimdi 10 meseleyi bir kelimeye sığdırıp ifade etmeye çalışıyoruz. Ardından acaba bu kelime hangi mânâda kullanıldı diye de düşünmeye başlıyoruz. Sonra, edebiyatımızı kaybetmişiz. Geçmişimizi kaybetmişiz. Tarihimizi kaybetmişiz. Geriye ne kaldı bilmiyorum ama, velhasıl kendimizi kaybetmişiz! Osmanlı Türkçesini öğrenerek bu değerlerimizi tekrar kazanabiliriz. Belki de içimizdeki ‘Brütüs’lerin Osmanlıcaya tepkilerinin ana sebebi, Türk toplumunun unutturulmak istenen değerlerine yeniden kavuşacağı korkusu olabilir. Osmanlı Türkçesinin değerini anlamak için, içinde zengin bir tarih ve kültür taşıyan divan edebiyatını iyi anlamak lazım olduğunu, Hayati İnanç’ı dinlediğinizde daha iyi farkına varacaksınız. Yazmış olduğu “Can Veren Pervaneler” isimli eserini de okumanızı tavsiye ederim. Divan edebiyatı, 7 asırlık bir mazisi olan; ilmi, edebi, tasavvufî derinliği olan bir yazı biçimi… Osmanlı Türkçesinin zenginliğini ortaya koyan ziyneti gibi… Hoca Dehhânî ile başlayan bu edebi şiir sanatı, Padişahlar da dâhil olmak üzere divan edebiyatının son ustası Şeyh Galip’e kadar devam etmiş. Sonraları devam etse de köşe taşları bunlar olmuş. Divan edebiyatının en büyük şairi ise Urfalı Nâbi’nin olduğu kabul edilmektedir. 17. yüzyıl şairlerinden Nâbi’nin şiirlerinde Osmanlının köklü kültürünü, muhteşem zenginliğini, ilmini, edebini, ahlâkını kısacası her şeyini bulacaksınız. Tıpkı diğer divan şiirlerinde olduğu gibi...  Nâbi’nin meşhur bir şiirini ve bunun hikâyesini aktarayım. Nabi, Medine-i Münevvere’ye Sevgili Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyarete gider. Yaklaştığında, yol arkadaşının at üzerinde uyuduğunu görür. Onu uyarmak için irticalen okuduğu naattan birkaç beytini arz ediyorum. Dilimize, kültürümüze ne kadar yabancılaştığımızı daha iyi anlayacaksınız. Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-i Hudâ'dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ'dır bu. Felekte mâh-ı nev Bâbu's-selâm'ın sîne-çâkidir;
Bunun kandîli, cevzâ matla-ı nûr-i ziyâdır bu.  Habîb-i Kibriyâ'nın, hâbgâhıdır fazîlette;
Tefevvuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ'dır bu. Bu hâkin pertevinden oldu, deycûr-i adem zâil;
Amâdan açtı mevcûdât, çeşmin tûtiyâdır bu.  Murââd-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha;
Metâf-i kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu. İnşallah, kendi dilimizi tercüme etmeden anlamak, yazmak ve tedris etmek imkânına tekrar kavuşuruz da kaybettiğimiz zenginliklerimize ulaşır, ecdadımızı daha iyi anlarız.
Osmanlı Türkçesi, Türkçe'nin Zirvesidir Rahim Er Harf inkılabı, Mustafa Kemal'in bir sabah kalktığında zihninde şimşek çakarcasına bulduğu bir fikir değildir:  Ordu, 1683 II. Viyana Sefer-i Hümayunu'ndan mağlubiyetle döndükten sonra rüzgâr her cepheden ters esmeye başlamıştı. Cephede mağlup olan, kendisi borç almaya başlayan bir devlette her devrin münevveri nefs muhasebesi içindedir. Kendinden ve gidişattan şüphe başlamıştır. İzzetin yerini zillet alınca şaşkınlıklar da kaçınılmaz olur. Mithat Paşa, Rumeli'de bayrağımızda hilalin yanına haç konması teklifinde bulunur. Böyle yapılırsa güya Balkan kavimlerinin ayrılma isteğinin önüne geçilecektir. Bunu yapan şahsın Sadrazam olduğunu hatırlatmak isteriz. İttihad-u Terakki'nin kurucularından Dr. Abdullah Cevdet, "İmparatorluk hayatında kız alıp vermeler yüzünden Türk ırkı güzelliğini kaybetmiştir; bundan naşi Turanî bir kavim olan Macaristan'dan damızlık erkekler getirerek Türk kızlarıyla evlendirelim!" der. Bu kişi, Arapgirli bir Kürt'tür. Türkçülük ideoloğu ve Cumhuriyetin ideoloji rehberi Ziya Gökalp de Diyarbakırlı Zaza’dır. Gökalp, hastane odasında kafasını karyola demirine vura vura Allah'a küfrederek öbür dünyaya gitmiştir. Bunlardan evvel Ali Suavi de İslam harflerinin terk edilerek Latin harflerinin kabul edilmesini teklif eder. Suavi, Fatih Cami-i Şerifi vaizidir. Londra'ya giderek bir İngiliz kadınla evlenmiş, döndüğünde başına topladığı Rumeli muhacirleriyle Çırağan Sarayı'nı basarak V. Murad'ı dışarı çıkartıp Sultan Abdülhamid'e darbe yapmak isterken öldürülmüştür. İsmi geçen zevatın bazısı Tanzimat, bazısı Jön Türk, bazısı İttihat/meşrutiyet, bazısı Cumhuriyet münevveri ve fakat ekseriyeti masondur, Türk olanı ise nadirattandır. Eğer; devlet dünya liderliğini devam ettirebilse; hatta belki üçüncülükten aşağı düşmese, ordu cephelerde yenilmese, hazine dışarıya el uzatacak denli açık vermeseydi... kendinden şüpheler yaşanmayacak, bu sarsıcı şüpheler giderek yabancı hayranlığına dönüşmeyecek ve  konakları "dadı" adı altında gelecek nesilleri Türkçe konuşan Fransız yapmayı hedef almış ajan olma ihtimali yüksek mürebbiyeler doldurmayacaktı. Bu bozulmadan Saray dahi kendini kurtaramadı.

Harf inkılabı başta olmak üzere bütün inkılapların hülasa olarak arka planında bu acı manzara vardır. Halbuki harf inkılabı yapıldığında buna ihtiyaç yoktu. Çünkü dönemin gazetelerine, kitaplarına, dükkân levhalarına ve içtimai hayata bakıldığında Osmanlı Türkçesinin yanında Latin harfiyle yazılan Fransızca her yerdedir. Harf inkılabı, münevver şaşkınlığı, sosyal panik, kendinden şüphe ve aşağılık duygusunun başını alıp gittiği bir asırlık bir çalkantının sahile vurmuş artığıdır. Harf inkılabı, vahim bir hata olmuştur. Bir kütüphane katliamı, hafıza cinayetidir. Bin yıllık bir tarihi, ilmi, irfanı ve medeniyeti diri diri mezara gömmektir. Ama ne çare ki olmuştur. Bu ağır kusur işleneli neredeyse bir asrı bulacaktır. Bu defa da bir asır diri diri gömülemez. Yapılacak olan nedir? Yapılacak olan, nice nesillerin nice vakitlerdir sür'atle yabancılaştığı tarih ve değerlerimizle yeniden köprüler kurmaktır. Nesiller onlara yabancılaşarak bu topraklara dair her şeye de yabancılaşmaktalar. Bugün bırakınız tahsildeki gençleri, aydın sanılan orta yaş neslin bir çoğu bile tefekkür melekesi, konuşma kabiliyeti ve görgü vasfından bir hayli ıraklardadır. Kalkınma, büyük devlet olma yalnızca yol, köprü, tünel gibi hizmetlerle olmaz. Bu altyapı bahsettiğimiz üstyapı faaliyetleriyle buluşamazsa alınan hedeflere varılması çok zorlu olur. İnsan, kelimelerle düşünür. Evvela harf inkılabı yapılmış sonra bir başka kültür kıyımıyla kelimeler tırpanlanarak Türkçe kabile dili hâline getirilmişti. Merhum Cemil Meriç, "kamus, namustur" der. Evet, kelime namustur, ilmin iffetidir. Latin harflerine geçilmesi ve dille oynaması kültürel ve edebi hayatta beyin dumuru ve ufuk körlüğüne yol açmıştır.

İlmen fikren ve zihnen yeniden aydınlanıp zenginleşebilmek, mazimizi okuyabilmekle mümkün. Bu sebeple okullara Osmanlı Türkçesi Dersi konması fevkalade isabetli bir karardır. Ancak ilkokul 1'den itibaren her okul için mecburi ders olmalıdır. Bu topraklarda bir ses bayrağı hâlinde İstanbul Türkçesi'nin yeniden dalgalanabilmesi için her gencimizin Osmanlı Türkçesiyle buluşması şarttır. Çağatay, Azeri, Türkiye Türkçesi lehçelerinin zirvesi, hası İstanbul Türkçesi'dir. Vahiy Medeniyetimiz, İstanbul Hanımefendisini yetiştirmiş, o da  bu yerli irfandan beslenerek şiir gibi bir İstanbul Türkçesi'ni dillendirmiştir.
Türkçemiz Zenginleşmeli Ahmet Sağırlı Osmanlıca seçmeli ders olacak haberlerine sevinmemin tek sebebi Türkçemizin biraz zenginleşecek olması. 350-400 kelime ile konuşur yazar hâle geldik. Yabancı dil bilenlerimiz derdini Türkçe anlatmakta zorlandığı için araya yabancı kelimeler sokuşturuyor. Tedavülden kalkan kelimelerin ekini, kökünü, failini mefulünü bilmiyoruz. Kulak aşinalığı olanlar doğru dürüst kullanamıyor. Katl ile katil farkını bilmediğimiz için katil zanlısını arıyoruz. Mütehassıs ile mütehassis arasındaki farkı bilenler azaldı. Mütevazı ile mütevaziyi karıştırır olduk. Öz Türkçe bizi kısırlaştırdı. “Takat, kudret, kuvvet, mecal” yerine “güç” deyip geçiyoruz.

Tahassüs kelimesini kullanan insan sayısı nüfusun yüzde yarımından azdır herhalde.
1950'lerde yazılan romanları okurken lügate bakma ihtiyacı hissettiğim 40-50 kelime çıkıyor.
80'lerde yurt dışında yaşayan Türklerden ekrana çıkanlar olurdu. Adam 50'li yıllarda Amerika'ya yerleşmiş, Türkiye'den kopmuş, o gün konuşulan Türkçeyi muhafaza etmiş. 50'lerin Türkçesi ile konuştuğunu anlayamazdık. Hızlı etkileşim sayesinde yurt dışındakileri de kendimize benzettik, aramızda fark kalmadı.

Bizim yapımızda iyi niyetle dahi olsa bu dersi mecburi hâle getirince sulanır, öğrenmeye niyeti olanlar da dersten soğur. Faydası olmaz. En iyi yol teşvik etmektir ki kırk türlü yolu var.
Mesleği gereği çok iyi öğrenmek zorunda olanların dışında kalanlar için ölçü: 1920'lerde yazılan kitapları sözlüğe bakmadan anlayabilecek hâle gelmektir. O kadar geriye gitmeye gerek yok diyorsanız 1950'lerde yazılanları anlayabilecek hâle gelelim, yeter.

Azerbaycan'da sıradan insanlara mikrofon uzatıldığı zaman herhangi bir konuda hiç zorlanmadan 5-10 dakika konuşabiliyorlar. Biz konuşamıyoruz. Bunun birçok sebebinden birincisi kelime kıtlığı.. 300 kelime ile dön dur. İlkel kabile lisanı gibi. Geldim, gittim, acıktım, yoruldum, mutluyum, üzüldüm, uyudum, uyandım.. Duygularımızı anlatamıyoruz.

Türkçe, uzun müddet hukuk kitaplarında yaşadı. Mühendislik kitaplarında yaşadı. Onları da sığlaştırıp muradımıza erdik.

Türkçe'nin en iyi örneklerinden biri Mecelle metni.. Kuralar o günün Türkçesinin zenginliği sayesinde o kadar güzel kodifiye edilmiş ki, oturup uğraşsanız dahi herhangi bir maddedeki bir kelimeyi kaldırıp yerine başka bir şey yazamıyorsunuz. Yine herhangi bir maddeyi bugünkü insanların anlayabileceği hâle getirmek isteseniz bir tam sayfa tutar ve herkes farklı anlar. Her satırdan sonra yani, yani, yani demek zorundasınız.

1924 Anayasası'nın Türkçesine dönelim yeter. Osmanlı kelimesi sizi rahatsız ediyorsa kutsadığınız cumhuriyetin ilk dönemlerindeki Türkçeyi arıyoruz diyelim.

...

Lordlar Kamarası'nda konuşulan İngilizcenin kalitesi ile sokaktaki İngilizce arasında devasa fark var. Bizim meclisteki Türkçe ile sokaktaki Türkçe arasında fark var mı?

Lise mezunu bir İngiliz, bilmem kaç asır öncesinin Magna Carta metnini yarım saatlik bir uğraşmanın sonunda rahatlıkla anlayabilir. Neden? Çünkü lisan canlı.. Hâlâ hayatta.. Bizde ise Osmanlı Türkçesi ölü bir dil ve tozlu arşivlerde. Dil ve antropoloji konusunda yetişmiş uzmanların iştigal sahasında.

İlber Hoca'nın dediği gibi bugün  Arapça bilen 12 yaşındaki çocuğu zaman makinası ile Harun Reşit dönemine ışınlasanız iletişim kurabilir.

Oysa aynı yaştaki bir Türk çocuğunu iki nesil öncesine gönderseniz uzaylı muamelesi görür.
Bağımsızlığı dilinden düşürmeyenler İngiliz sömürgelerindeki lisan katliamlarını incelemişler midir?

Anglo-Türklerin feryadı/alerjisi bu inceleme ile anlaşılabilir.

Not: 
Devlet erkânı konuşmalarına unutulmuş (unutturulan) Türkçe kelimeleri serpiştirse örtülü bir teşvik olur.
Hayat-Yaşam Yavuz Bülent Bakiler 1982 yılında, Azerbaycan’dan, Ankara’ya bir şair arkadaşım geldi. İsmi Memmed Aslan! Onu alıp Kültür Bakanlığımıza götürdüm. Bazı daire başkanlarımızla tanıştırdım. Aramızda güzel bir sohbet oldu bir ara söz, gelip Türkçeye dayandı. Azerbaycan Türkleri de bizim gibi Oğuz boyundan. Azerbaycan’da da Türkçe konuşuluyor. Memmed Aslan, bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz, çobana-yabana bile öğrettiğimiz bazı kelimelerin “Arapça asıllıdır!” diyerek dilimizden sökülüp atılmasına şiddetle itiraz ediyordu. “Bu yanlıştır!” diyordu. Ve “Türk münevverlerinin maksadı, Türkiye’yi hem kendi edebiyatlarından hem de Türk dünyasından koparmak mıdır!” diye soruyordu. Diyordu ki: “Bir baba düşünelim. Bu babanın 6 evlâdı olsun. Baba çocuklarına 6 katlı bir apartman yaptırsın ve her katına oturan çocuk kendi dairesini yıkmaya başlasın. Kardeşlerinin ‘aman yapma! Etme!’ itirazlarına aldırmasın. Ve onlara ‘size ne!’ desin. ‘Ben sadece kendi dairemi söküp götürüyorum. Ben kendi mülküm üzerinde istediğim gibi hareket etme hakkına sahip değil miyim? Bu malzemeyle gidip başka bir yerde kendime tek katlı bir ev yapmak istiyorum.” Peki; o birinci kat sahibinin öyle davranmaya hakkı var mı? Memmed Aslan devamla dedi ki: “Siz Türkiye Türkleri olarak dilinizden ‘hayat’ gibi güzel bir kelimeyi atıyorsunuz. Yerine köksüz, ruhsuz, çıplak, bir ‘yaşam’ kelimesini getiriyorsunuz. Siz 6 katlı apartmanın birinci katında oturan ve oturduğu katı yıkmaya kalkışan o evlâda benziyorsunuz! Buna hakkınız var mı? Üst katlarda oturanları niçin düşünmüyorsunuz? Üst katlarda kimler var? Üst katlarda Azerbaycan Özbekistan, Uygur, Başkurt, Tatar, Irak, İran ve Balkan Türkleri var. Çünkü biz de, Özbekler de, Uygurlar da, Başkurtlar da, Tatarlar da sizin şimdi “yaşam” dediğinize, “hayat” diyoruz. Sizin Türk dünyasının “Dilde birlik” idealini yıkmaya hakkınız var mı? Hayat, şiirlerimize, türkülerimize, şarkılarımıza, ruhumuza, günlük konuşmamıza sinmiş bir kelime. Hayat kelimesini bilmeyen mi vardı? Ona neden kıydınız?” Memmed Aslan’ın sorusuna hiç kimse cevap veremedi. “Hayatım” diye hitap eden bir milletiz. Biz ki, “Hayata atılmak” için çalışırız. Biz ki, kendimize “hayat arkadaşı” seçeriz. Biz ki, “vatanımız için hayatımızı veririz.” Biz ki, hep “hayat-memat meselesi” olan kimseleriz. Hayat kelimesine kıymamak, ona yeniden hayat vermek lâzım. Ah keşke üzerinde tepindiğimiz, unutturmaya çalıştırdığımız kelime, sadece “hayat” olsaydı. Şimdi dikkatinizi çekmek istiyorum: Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tataristan ve Uygur Türkleri, Kerkük’teki, İran’daki, Rumeli’deki soydaşlarımız: Akıl, can, cevap, delil, eser, faaliyet, hanım, hayat, hikâye, hürriyet, ihtimal, ihtiyaç, ilham, ilim, imkân, inşallah, ispat, kanaat, kanun, kitap, şart, bütün, medenî, mektep, meselâ, millî, millet, sebep… diyorlar. Bu kelimeleri seviyor, bu kelimelerle düşünüp konuşuyorlar. Beri yandan biz Türkiye Türkleri ise iki yüz elli milyonluk büyük Türk camiasını bir tarafa iterek ağzımızı us, tin, yanıt, kanıt, yapıt, etkinlik, bayan, yaşam, öykü, özgürlük, olasılık, esin, bilim, olanak, umarım, kanı, yasal, betik, koşul, tüm, uygar, okul, örneğin, ulusal, ulus, neden… diye açıyoruz! Gaspıralı İsmail Bey bütün Türk milletinin aynı dilde düşünmesini ve konuşmasını istemişti. Onun, “Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik” idealini biliyorsunuz. Şimdi biz, dilde ayrılık diye ortaya çıkıyoruz. Bu parçalanmanın kime ne faydası var? Düşündünüz mü hiç?  
“Okuma...” Halil Önür
T
ÜİK’in rakamlarına göre, Avrupa'da yüzde 21'lerdeki okuma oranı Türkiye'de binde bir seviyesinde. 28 Avrupa Birliği üyesinin en gerisindeyiz. Günde 6 saat televizyon seyrediyor, 3 saat internete giriyor, sadece 1 dakika kitap okuyoruz.
7 milyon nüfuslu kardeş ülke Azerbaycan’da bir baskıda en az 100 bin kitap basılıyorsa, 75 milyon nüfuslu bizde ise ortalama 3 bin adet basılıyorsa, varın kıyası siz yapın artık!
Peki Neden?Neden okuma özürlü bir millet olduk?Bunun cevabı aslında çok basit. 
Bize okutulan kitap evvelâ “Okuma” kitabı diye başlıyor. Biz ne ektiysek onu biçtik. Erkeklere top oynattık. Kızlara ip atlattık. “Uyu yat uyu” ile bol bol uyuttuk.
“Oku!” “adam okur, kazlar okumaz” demedik. “Yapma” “Etme” ile eğittiğimiz çocuklarımızın önüne “Okuma” kitabı koyduk. Onlar da okumuyorlar.
Orhun Kitabeleri'ne “yazıt” demişler de, neden okunacak kitaba “okut” kitabı değil de “okuma” kitabı demişler?
“İçme” suyu; işçi “bulma” kurumu; “çalışma” “konuşma”; “danışma”; “savunma” gibi örnekler saydıkça bitmez.
Türkçemiz kültürümüzün temel taşı. Zengin bir lisanımız var. Fakat bu “-ma” olumsuzluk eki, olumlu kelimelerde kullanılınca işler karışıyor.
Şuuraltında ters işlem yapıyor. Çünkü zihnimizin derinliklerine olumsuz manada yerleşen “-ma” eki, her ne kadar “olumlu” manadaki kelimelerde kullanılsa da, şuuraltı onu olumsuz olarak kabul etmiş bir kere. Nasıl kabul etmiş?
Çocuklarımıza ilk öğrettiğimiz “olumsuz ekli”, hem de emir kipindeki, dikte edici zorlayıcı “Yapma”; “Etme”; “Koşma”; “Gitme” gibi kelimelerle… Psikoloji uzmanları bu durumun kavram boyutunu, etkilerini daha iyi izah edeceklerdir.
Ufacık bir “ek”in başımıza açtıklarına bak!
Okuma-yazma ile frenlenmiş bir nesil değil; okuyan, yazan, okur-yazar (gerçi bunu da diplomasız-eğitimsiz insanlar için kullanıp, manayı tersine çevirmişler ya!) bir nesil yetişmesi isteniyorsa, bu karmaşayı dil bilimcilerin ciddi olarak ele alması, çözmesi gerekiyor...
Hesap mı? Matematik mi? Yavuz Bülent Bakiler Eskiden, mekteplerimizde hesap ve hendese dersleri okutulurdu. Sonra bir zaman geldi, ortaya birileri çıktı, “Ancak Lâtince-Yunanca Kelimelerle konuşursak, medenîleşiriz. Batı seviyesine ulaşırız!” iddiasında bulundu. Bunlara Nev Yunanîler denildi. Nev Yunânîler yâni Yeni Yunancılar “hesap” ve “hendese” kelimelerini dilimizden çıkarıp attılar. Yerine Yunancadan iki yeni kelime aldılar, “aritmetik” ve “geometri”! “Hesap” yerine “aritmetik”, “hendese” yerine “geometri” dediler. Halbuki “hesap-hendese” kelimeleri sâdece Türkiye Türkleri arasında değil bütün dünya Türkleri arasında konuşulan bilinen sevilen kelimelerdendi. Meselâ Azerbaycan Türkleri de Uygurlar da bizim gibi “hesap” diyorlardı. Şimdi de “hesap” diyorlar. Türkmenler “hesap” diyorlar. Tatarlar ve Özbekler ise “hisap” diyorlar. Kazakların ve Kırgızların hesabında “h” harfi düşmüştür. “Hesap” “esep” olmuştur. Türkçede (h) harfi ile başlayan kelime olmadığı için bazı Türk toplulukları hesaba esep demişlerdir. Bizde “hesap” kelimesinin hesabını görmek isteyenler, sâdece okul kitaplarında başarılı oldular. “Hesap” yerine matematik dersleri okuttular. Ama güzel Türkçe’mize deyimler hâlinde giren, veya atasözlerimize karışan o güzelim “hesap” kelimesinin yerine Yunanca’sını koyamadılar. Halk tutmadı! Meselâ halkımız milletimiz, “hesaplaşmak” yerine “aritmetikleşmek” demedi. “Hesap etmek, hesap vermek” yerine “aritmetik etmek, aritmetik vermek” denilir mi hiçi? “Hesapsız kitapsız” yaşayanlar, “hesap gününden” korkmayanlar boşuna yoruldular. “Hesap tutmayanların” hesapları boşa çıktı. Nev Yunânîlerin aretmetikleri iyi idi, ama onlar hesaplarının şaştığını gördüler. Onlar aritmetik günlerine sâdece okullarda katıldılar. “Ebcet hesabı” yerine, “ebcet aritmetiği”, “parmak hesabı” yerine “parmak aritmetiği” diyemediler. Onlar “hesapsız kitapsız” adamlardı. Milletimiz onlara “aritmetiksiz, betiksiz” adamlar nazarıyla bakmadı. Onlara yine “hesapsız, kitapsız” adamlar dedi. Onların “ince hesaplı” olduklarını çok iyi anladı. Türkçe’mizin inceliklerini bilenler, atasözlerimize kadar giren “hesap” kelimesinin “aritmetik” kelimesiyle değiştirilemeyeceğini onlara anlatmaya çalıştılar. Nev Yunânîler’in bulunduğu toplantılarda, şu atasözlerimizi yüksek sesle söyleyenler çok oldu. 

– Hesap bilmeyen kasap, elinde ne satır kalır ne masat.
– Hesap ettim kitap ettim, alt çenesi eksik geldi.
– Hesabı pak olanın yüzü ak olur.
– Hesabın büyüğü küçüğü olmaz.
– Yanlış hesap Bağdat’tan geri döner.
– Evdeki hesap çarşıya uymaz. Milletimiz Türkçe’miz üzerinde hadsiz hesapsız kötülükleri olanların hesabını hesap gününden önce gördü.  Yunanca hayranları “Yanlış matematik Bağdat’tan geri döner” diyemediler. “Evdeki matematik çarşıya uymadı”, sâdece hesap derslerinin adını değiştirmede başarılı oldular. Daha da ileri gidemediler. Türkçe hesabımız pak olduğu müddetçe yüzümüz hep ak olacaktır.
Eczacının Sözlüğü Mehmet Doğan Türk Dil Kurumu, yeni bir sözlük yayınlamış. Eczacılık terimleri ile ilgili sözlüğü göremedik ama, basına yansıyan bilgilere vakıf olduk. 
Tam da Türkiye’nin “dil devrimi”nden geçirildiği 1934 yazının yıldönümüne rastlıyor, bu yayın. 80 yıl önce şu sıralarda 2. Türk Dil Kurultayı’nın hazırlık çalışmaları yapılıyordu. İşte bu yıl Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu yayınlandı. Küçücük bir kitapçık, en küçük cebe bile sığar. O kılavuzda şimdi de kullandığımız “eczacı” ve “eczahane” kelimelerine nasıl karşılık verilmişti biliyor musunuz? 
Bilen beri gelsin!Bugün bir tek eczacı biliyorsa, o madalyayı, ödülü, hak etmiş demektir. Emgen eczacı, emget eczahane!Em, eski Türkçemizde ilaç, deva, ecza demek...
Buyurun Yunus Emre’den: 
Rabbim sana sundum elimSenden artık yoktur emim
Yunus’un derdine Rabbinden başka ilaç, deva, ecza yoktur!
Bu kelimeyi günümüzde yaşatan deyim, “bir eme yaramamak” olmalıdır. Tabii adı geçen sözlükte “emlemek” de var. Yani “tedavi etmek.
Bu sırada bir taraftan öztürkçecilik adına “dil devrimi” yapılırken, öte yandan gerçek devlet siyaseti olduğunu bugün daha ciddi olarak düşündüğümüz, Osmanlıca tıp öğretimi yerine, Latince terimlerin kullanıldığı tıp öğretimine geçilmektedir!
Osmanlılar 19. yüzyılda modern tıp öğretimini Fransızca-Latince olarak başlattılar ve bir süre sonra Türkçe öğretime geçtiler. Osmanlıca çok zengin bir tıp terimleri sözlüğü oluşturdular. Bu sözlük daha önceki tıp terimlerini de kapsıyordu ve kök dil olarak batıda nasıl kutsal kitabın dili latince esas alınıyorsa, Arapçayı esas alıyordu. 
Bugün bu terimlerden çok azı günlük hayatta kullanılıyor. Dahiliye ve cildiye mesela. Nisaiye, bevliye, intaniye vb. günlük hayata mal olmuş kelimeler ise Latinceleri ile değiştirildi. 
Peki, Dil Kurumu Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu’nu yayınladı da ne oldu? 
Türkiye’de eczacılıkla ilgili devlet metni, yani kanun “İspençiyarî ve tıbbî müstahzarlar kanunu”dur. TBMM 1928 yılında bu kanunu kabul etmiştir. Bu kanunun 1934’te değiştirilmesini bekliyorsunuz değil mi? 
Boşuna beklersiniz! Günümüzde de yürürlükte olan bu kanundur. Tabiî zaman zaman bazı maddeleri değişmektedir.
Kafanız karıştı her halde. Eczacılıktan “ispençiyari” diye bugün hiçbir eczacının bilmediği bir kelimeye geldik. 
Ferit Devellioğlu meşhur Lügat’inde, Eczacı’yı “ecza, ilaç yapan ve satan kimse” olarak açıkladıktan sonra,  (bkz. İspençiyari) kaydını koyuyor. 
Koca lügatte ara ki bulasın!
Kelime İtalyanca. İspençiyar “eczacı” demek. İspençiyari “eczacılık”.
Peki, bir taraftan öztürkçe, diğer taraftan Osmanlıca kanun, ya öte yandan? “Farmasi, farmakoloji, farmakolog, farmakolik, farmasötik...
Bu kelimelerin mânaları eczacıların malûmudur!
Halk ise bildiğimiz kelimeleri kullanır. 
Burada devletin tavrı esastır. Devlet dili Türkçedir ama, 1934’te öztürkçeye geçiyor gibi yapılmış, Latinceye geçilmiştir. Biz vakti zamanında yukarıda zikri geçen kanuna dayanarak hazırlanan “Beşerî tıbbî ürünler ruhsatlandırma yönetmeliği”nde kullanılan kelimelere dikkat çekmiştik. İsteyenler yazının tamamı için Devlet Sözlük Yazar mı kitabımıza bakabilirler. İşte o yönetmelikten kelimeler: Allerjen, analitik prosedür, elüsyon, farmakope, farmosotik, form, immünolajik, impurite, kombinasyon, majistiral, ofisinal, radyofarmasotik, radyonüklid, spesifik, primer ambalaj, proses validasyonu, spesifikasyon, validasyon...
Netice: Devletin, Başbakanlığa bağlı bir kurumu var, Türk Dil Kurumu. Avarakasnak gibi döndürülüp duruyor. Bir de devletin Latinceye ayarlı dili var, o ise hükmünü yürütüyor. 
Türk Dili Nereye? Beşir Ayvazoğlu Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın ilk defa bindiğim asansöründe, insanları İngilizce olarak günaydın, iyi akşamlar gibi sözlerle karşılayarak yine aynı dilde ayı, günü ve saati bildiren elektronik düzeneği görünce hayretler içinde kalmıştım. Ülkenin geleceğini plânlayan bir kuruluşun ana dil üzerinde göstermediği hassasiyeti kimden bekleyebiliriz? Türk Hava Yolları dergisinin adı bile İngilizce: “Skylife”. Yoksa bir süreden beri devletin resmî dili Türkçe değil de, bizim mi haberimiz yok?
Türkçe’yi “klas”larına yakıştıramayan tuhaf insanların sayısı büyük bir hızla artıyor. İki futbolcu; Ortaköy’de açtıkları bara, bu semtin eski adını vermişler: “Arkeon”. Güneye doğru inerseniz, eski Roma ve Yunan adlarının birer birer hortlatıldığını göreceksiniz. Özellikle turistik bölgelerde Türkçe konuşmak ve işyerlerine Türkçe adlar vermek âdeta ayıp karşılanır oldu. Bu ne şaşkınlıktır, bu ne gaflettir! 
Eskiden “entel” taifesi çağdaşlığını “öztürkçe” kullanarak “kanıt”lardı. Şimdilerde çağdaşlığın göstergesi İngilizce. Meselâ adamlar tiyatro kurarlar, adı “Tiyatroskop”. Son zamanlarda “happening”ler, “workshop”lar gırla gidiyor. Düşünün bir kere, gözlerini Galleria’da açıp Fame City’de Pin Bowling, Skee Ball, Boom Ball, Whac-a -Mole, Hoop Shot, Galaksie, Beat the Clock ve benzeri oyunlarla vakit geçiren ve McDonald’s’ta yahut Kentucky Fried Chicken’da karınlarını doyuran bacaksızlar büyüdüklerinde hâlimiz ne olacak? 
Peki suçlu kim? Yeni nesillere ana dil şuurunun kazandırılmasında ihmali olan herkes suçludur. Özellikle, Türkçe’nin eski kültürle bütün bağlantılarını keserek Greko-Lâtin temeline dayalı Batı kültürünün ve dünya görüşünün yüklenebileceği “nötr” bir dil meydana getirmek isteyen, dolayısıyla kelimelerin geçmişten bugüne taşıdığı kültürü ve ifade inceliklerini de satırdan geçiren aydınların günahı büyüktür. 
Devletin bütün imkânlarını kullanarak, insanlara uydurma kelimelerle konuşmanın “çağdaşlık”, “ilericilik” olduğunu telkin etmişlerdir. Bu yüzden, zamanla, sadece kelimeler değil, deyim ve atasözleri bile yeni nesillere bayat gelmeye başlamıştır. Hâlbuki dilin asıl zenginlikleri deyimler ve kelimelerin ardındaki tıpkı buz dağlarının görünmeyen tecrübe birikimidir. Öztürkçe yazdıklarını zanneden yazarlar şöyle bir gözden geçirilirse; Türkçe’nin deyimsiz, nüansları ifade etmekten âciz bir dil hâline geldiği görülecektir. 
İşin gerçeği şudur: Birtakım aydınlar, Türkçe’yi zenginleştirmek, Türkçe’de bulunmayan kavramlara, terimlere karşılıklar aramak yerine; yediden yetmişe herkesin anladığı ve kullandığı kelimelere yeni karşılıklar uydurmuşlardır. İmkân’ı, ihtimal’i, şart’ı, sebep’i ve daha yüzlercesini kitle iletişim vasıtalarını da arkalarına alarak dilden kovmuşlar. Atılan her kelime ile birlikte nüansları gösteren kelimeler, deyimler ve atasözleri de çöp sepetine gitmiştir. 
Şu anda çocuklarımıza verebildiğimiz Türkçe, Esperanto gibi sun’î, mekanik, ifade gücü alabildiğine kısır, dudaklarımıza iğreti tutuşturulmuş, güç belâ konuştuğumuz bir dildir. Böylesine yetersizleştirilen bir Türkçe’nin, yabancı bir dili çok iyi öğrenmiş olanlara yetmemesi, yani yabancı kelimeleri davet etmesi tabiîdir. Bu bakımdan, düşüncelerini daha iyi ifade etmek için yabancı kelimelere ihtiyaç duyanlar olabilir. Ancak, Türk aydınlarının eski hastalıklarından birinin “Bihruz Bey”lik, yani yabancı kelimeler kullanarak üstünlük taslamak olduğunu unutmamak gerekir. 
Son on yılda, bazı insanlar, telaffuzuna özen göstererek söz aralarına sıkıştırdıkları İngilizce kelimelerle ne kadar önemli ve ne kadar çağdaş olduklarını “kanıt”lamaya çalışıyorlar. Türkçe’yi Amerikan aksanıyla konuşanların sayısında da hatırı sayılır bir artış var. Yerden mantar gibi biten özel radyo ve televizyonlar, bu hastalığı bir salgına dönüştürmek üzeredir.
Hatırlanacağı üzere, yabancı adlar önce dergilerde boy gösterdi: Argos, Rapsodi, Strech, Hey Girl vb. Daha sonraları yabancı adlı televizyonlar peydahlandı: Magic Box, Show TV, İnter Star, Flash TV vb. Yüksek tirajlı gazetelerde Film Guide, TV Guide, Pozitif, Star, Teleskop gibi adlarla ekler vermeye başladılar. 
Bu televizyonları seyredip bu gazeteleri okuyanlar, eğer Türkçe üzerine titremiyorlarsa, eğer Millî Eğitim’in okullarında tarih şuuru ve ana dil sevgisi edinmemişlerse ne yaparlar? Çocuklarına Melisa, Sem gibi isimler verirler. O çocuklar da büyüyünce şimdi bazı özel radyolarda konuşan ağabey ve ablaları gibi, kadük edilmiş bir Türkçe’yi üstelik Amerikan aksanıyla konuşurlar. Geçmiş ola! 
Bir Anlambilimi Meselesi: Eğitim D.Mehmet Doğan Mektepler kapanalı bir hayli sene oldu, bugün okullar açılıyor! Semantik Türkçede “anlambilimi” olarak karşılanıyor. Osmanlıcası: İlm-i maani, yani manalar ilmi... Zihnimiz kelimeler ve onların anlamları üzerinden akıl yürütür. Kelimeler değişirse, anlam yerine konulan kelimeye geçer mi? Bunun her zaman mümkün olmadığının çok sayıda örneği var. “Ben bu kelimeye bu anlamı verdim” diyebilirsiniz. Fakat dil şahsî değil, umumîdir, kelime kullanıldıkça anlamı farklılaşabilir, hatta değişebilir. Dille, kelimelerle oynamak, Türkiye’de bir zamanlar olağan bir iş olarak görülmekle kalınmamış, gerekli bir şey olarak kabul edilmiştir. Yüzlerce yıl içinde anlamları teşekkül etmiş, kavram çerçeveleri oluşmuş kelimeler yerine anlam alanları belirsiz yeni kelimeler konularak dil öztürkçeleştirilmeye çalışılmıştır. Dile müdahale anlama müdahaledir. Her kelime bir veya daha çok anlama işaret eder. İşaret ortadan kaldırılırsa, işaret edilen de ortadan kalkar. İşaret değiştirilirse, işaret edilen de değişir. Yeni işaret bizi her zaman işaret edilmek istenene götürmez/götürmeyebilir. Bugün bu kabul edilemez durumun sıkıntılarını her alanda çekiyoruz. Fakat en bariz olarak eğitim ve öğretim alanında hissediyoruz. “Eğitim ve öğretim” dedik. Bu kelimelerin konuyu ne kadar anlattığını ölçecek durumda değiliz. Bugünün kelimeleri ile konuştuk. Bir zamanlar “maarif” vardı. İlgili bakanlık da bu isimle anılırdı. Sonra ne oldu da maarif “eğitim” oldu? Şimdi “maarif”i kaç kişi anlar? Hatta “maarifçiler” bu kelimeyi bilir mi? Artık bilinmezler arasına katılan bu kelimenin anlamı üzerinde düşünmek zorundayız. Maarif kelimesi dolaşımdayken, terbiye, tahsil, talim, tedris, tedrisat gibi kelimeler de kullanımdaydı. Bu kavramla ilgili artık eski sayılan, kullanımdan düşmeye başlayan kelimeler ne âlemde? En önemlisi “eğitim” bunlardan hangisinin karşılığıdır? “Maarif”in olmadığı kesin! “Tahsil”in değil, o “öğretim”le karşılanıyor. Geriye kalan kelimelere bakalım. Ya “tedris”? Bu kelime de “öğretim”le karşılanıyor, kelime kıtlığında! Ne güzel, iki farklı anlama tek kelime! Kelimeleri yok et, zihnini daralt! Buna rağmen “terbiye” kelimesi unutulmadı, unutturulamadı. Onun yerine uydurulan kelime “eğitim”di. Sokakta “eğitim-li” fakat “terbiye-siz” çok sayıda insanın varlığı bu kelimeyi yaşatıyor! Şimdi maarif yerine de “eğitim” kullanılıyor! Çünkü “Maarif Vekaleti” oldu “Eğitim Bakanlığı” hem de “millî”! Derin Türkçeden sığ öztürkçeye zorunlu “anayasal” geçiş! Doğrusu “maarif”i ne “eğitim”, ne de “öğretim” karşılıyor. Maarif esasen, “marifetler, bilgiler” demek. Anlam, tahsisî olarak kullanılırsa, “tahsille elde edilen bilgi” oluyor. Fakat maarif aynı zamanda kültür kelimesini karşılayan bir anlam taşır. Türkiye “maarif”den eğitime geçti. Fakat “Talim ve Terbiye Hey’eti” ne oldu? “Talim ve Terbiye Kurulu!” İşte bir kelime daha: Tâlim (taalim)! Esasına bakarsanız, “öğretim ve eğitim kurulu” denilmesi gerekiyor. Çünkü kelimeler arkaplandaki anlam zenginliği dikkate alınmadan böyle basitçe (ve hoyratça) değiştirilebilir. “Talim” gerçekten zengin anlamlı bir kelime… Bir işi öğrenmek veya alışmak için yapılan çalışma, yani “meşk” demektir talim. Bunun yanında Öğretme, belletme anlamı var. Yetiştirme, ders verme, tedris, öğretim anlamına da geliyor. Hat talebesinin öğrenmek maksadıyla yazdığı yazı da “talim”. Talimin eskiden halk arasında en yaygın anlamı, “askerî birliklere, harbde vazifelerini yerine getirebilmeleri için tâlimname maddelerinden kendilerine lüzumlu olan şeylerin kısmen nazarî, kısmen tatbikî sûrette öğretme”, yani şimdiki tabirle “askerî eğitim”di. Eğil dağlar eğil, üstünden aşam
Yeni talim çıkmış, varam alışam!

Bütün bunlar kafa karıştırıcı! Talim “ilim”le aynı kökten! Ya eğitim? O da “eğmek” masdarından! Ağaç yaşken eğilir, insan çocukken eğilip bükülür! “Terbiye” kelimesinin “Rab”la ilişkisini bilen var mı peki? İlimle aynı kökten “muallim”e hiç girmeyelim. “Öğretmen”leri öğretim döneminin başladığı günlerde üzmeyelim! Fakat günümüzde öğretmenle eğitimcinin eş anlamlı olarak kullanıldığını, mürebbî karşılığı eğitimcinin anlamsızlaştığını unutmayalım. Kelime çok, hepsini ele almaya bir yazı yetmez. Bir kelimeden de söz etmeden geçemeyeceğiz: Tedris/tedrisat! Ya o ne? “Ders”le aynı kökten. Ders verme, öğretme demek… Tedrisat ise öğretim! Hepsi bir tarafa, “eğitim” bir tarafa! Bu kadar farklı anlam nasıl fukara bir kelimeye yüklenebilir? Yüklense de o kelime bunu taşıyabilir mi? Türkiye’de eğitim sorunu, bir “anlambilimi” meselesidir!  
“Keyifli” Bir Yazı Beşir Ayvazoğlu Sorun, neden, yaşam, olay, yoğun gibi, dilden üçer beşer kelimeyi kovdukları için ister istemez çok kullanılan, bu yüzden kulakları tırmalamaya başlayan maymuncuk kelimelerden söz etmiştim. Hepsi uydurma.. Ancak uydurma olmayan maymuncuk kelimeler de var. Mesela “süper”, güzel, büyük, şâhâne, hârika, hârikulâde, benzersiz, eşsiz vb. gibi sıfatların yerine kullanılan bu kelime “gâvurca”dır. Son günlerde “mega” diye bir de arkadaş edindi. Ama ben bu yazımda, uydurukça ve “gâvurca” olmadığı halde herkesin dilinde gezinen yeni bir maymuncuk kelimeden bahsetmek istiyorum: “Keyifli”. Entellerden özel televizyon kanallarının yeniyetme sunucularına kadar, önüne gelen bir keyifli tutturmuş gidiyor. Keyifli aşağı, keyifli yukarı. “Geçenlerde bir film seyrettim, çok keyifliydi”, “Keyifli bir kitap”, “Söyleşiyi dinlemeliydin, çok keyiflenirdin!” vb. Neden herhangi bir kelime birden herkesin kullanmak için hususi gayret sarfettiği gözde bir kelime haline gelir? Bazı insanlar niçin bazı kelimeleri statü sembolü olarak görürler? Başka ülkelerde de böyle tuhaflıklar yaşanır mı? Doğrusu cevaplandırmakta zorlandığım sorulardır bunlar. Adam keyifli dediği zaman kendisini daha imtiyazlı bir konumda hissediyor olmalı. Üstelik ağızlarını açtılar mı “yaşam”ların, “sorun”ların, “olanak”ların döküldüğü adamlar, beğendikleri, hoşlandıkları, sevdikleri, takdir ettikleri her şeyi keyifli buluyorlar. “Keyifli”nin “keyfi yerinde” demek olduğu halde, “keyif verici” mânâsında kullanılması ise ayrı bir konu. Efendim, bu keyif dedikleri Arapça bir kelimedir ve aslı “keyf”tir; sağlık, canlılık, iç rahatlığı, hoşça vakit geçirme gibi mânâlara gelir. “Bugün keyfim yok” derseniz, kendinizi iyi hissetmediğinizi söylemiş olursunuz. “Keyfimi bozmayın”, “dokunmayın keyfime” gibi sözler, “rahatımı kaçırmayın” demeye gelir. Keyfine düşkün adamlar, dünya yıkılsa hoşça vakit geçirmenin yolunu bulanlardır. “Keyif sürmek”, “keyif çatmak”, “keyfine bakmak”, “keyif kekâ” gibi deyimler ise, bu kelimenin Türkçe’de daha çok zevk-perestliği, hazcı, hedonist dünya görüşünü ifade ettiğini göstermektedir. Keyif’in argoda esrar mânâsına gelmesi, ayrıca alkollü içkiler ve esrar gibi “keyif verici” maddeler (yani mükeyyifât) kullanıldığında yaşanan durumun aynı kelimeyle ifade edilmiş olması bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Çakırkeyif ise yarı sarhoşluk halini anlatır. Anadolu’da “keyif eşekte olur” diye bir sözün bulunduğunu ve hâlâ kullanıldığını geçenlerde bir dostum söyledi. “Ehl-i keyfe keyf verir kahvenin kaynaması” mısraıyla başlayan meşhur beytin ikinci mısraında da eşekten söz edildiği herkesin malumudur. Dahası var: “Keyif benim, köy Mehmet Ağa’nın”, “Keyfi çatmış, masurayı atmış”, “Keyfin nasıl? Adamına göre!”, “Keyfine danış!” gibi atasözleri ve deyimler, bir çeşit sorumsuzluğu, kural dışılığı, toplum karşısında umursamazlığı ifade etmektedir. Görüldüğü gibi, önüne gelenin bilir bilmez kullandığı keyif kelimesinin son derece geniş bir semantik alanı vardır. Peki dillerinden keyifli’yi düşürmeyen statü avcıları bu zenginliği farkında mıdırlar dersiniz? Hiç sanmıyorum. Fakat keyif’in bütün mânâ katmanları, onlar farkında olmasalar da keyifli’de mündemiştir. Eğer dikkat edilirse, keyifli kelimesini bugünkü mânâsında ilk kullananlar, bütün sosyal iddialarından vazgeçmiş, inandıkları her şeyin yerle bir olduğunu gördükleri için “boşvermiş” eski solcu, yeni “seçkinci” aydınlardır. Artık peşinde koşacakları bir dâvâ kalmadığına göre, yapacakları en iyi iş, dünyanın keyfini çıkarmak, her şeyden bir çeşit “esrar keyfi” alıp hoşça vakit geçirmek, bu arada keyiflerini kaçıran bütün değerleri büyük bir keyifle dinamitlemektir. Bakalım, ne kadar sürecek bu keyif?
Türkçe’yi Doğru Kullanma Sanatı Abdülkadir Akgündüz Geçenlerde umumi bir durum değerlendirmesi yaparak kendi kendime sordum: Bâbıâlî’de on yıla yaklaşan dergicilik, neşriyat ve yazı işleri faaliyetlerim, Türk dili ve edebiyatı sahasındaki akademik çalışmalarımla beraber bana neler kazandırdı?

Koliler dolusu arşiv (kitap, dergi, küpür vb.), araştırma dosyaları, mülâkatlar, görüş almalar, kapak konusu yazıları, makaleler, denemeler, tenkitler, tahliller, mektuplar, şiirler…Yüzlerce yazarla, kültür adamıyla, şâirle, sanatkârla, araştırmacıyla tanışmalar, görüşmeler…Bütün bunlar bana neler öğretmişti, ne gibi faydalar sağlamıştı?

Objektif sayılabilecek bir tefekkür ve muhâsebe neticesinde tesbit ettiğim maddelerin üçüncüsü şöyleydi:

Bir nesri veya şiiri, Türkçe’yi kullanma, imlâ, kompozisyon, orijinalite, sanatkârlık gibi iç ve dış özellikleriyle tanıyabilmek… Yâni nesirde ve nazımda kalite seviyesini kendi çapımda fark edebilmek, eksiklikleri ya da güzellikleri görebilmek… Kısaca, Türkçe’yi doğru ve güzel kullanma yöntemleri üzerinde en azından kafa yorabilmek…

Bu münasebetledir ki, yazılı ve görüntülü medyada, okuduğum kitaplarda karşılaştığım imlâ kusurlarını, telâfuz yanlışlıklarını, bilgi noksanlıklarını, mânâ bozukluklarını vb. mümkün mertebe not alırım. Sözkonusu dikkat beni araştırmaya iter, eğitir, yetiştirir, geliştirir. Kaynaklara müracaat ederek işin dorusunu ortaya koymak bana büyük zevk verir. Lokman Hekim’in “Edebi, edepsizlerden öğrendim!” demesi gibi, nesirde ve nazımda kötü örnekleri dikkatli bir nazarla inceleyerek mükemmeli kavramak mümkün…

Asrın başlarına, hatta 25 – 30 yıl öncesine kadar 1500 – 2000 veya Peyami Safa, Necip Fâzıl, Cemil Meriç gibi bâzı kabiliyetler 3000 – 4000 kelime hazinesiyle yazarlarken, bugün 300 – 400 kelimenin dışına çıkılamıyor maalesef… Güzel Türkçe’mizi lâl olmuş bir kimsenin geveleme çalıştığı dil durumuna düşüren “uydurmacılık”, Batı dillerinden dilimize sokulan yabancı kelimelerle omuz omuza verince vaziyet işte böylesine vahim boyutlara ulaştı. Güyâ uydurma kelimelerle Türkçe’miz zenginleşecekti. Halbuki tam tersi oldu.

Eskisi gibi zengin bir tenkit zemini de yok. Esâsen günümüzde kültür birikimi, Türkçe’yi doğru ve güzel kullanmak, nesirde ve nazımda gerçek sanatkârlık seviyesi, mükemmel söyleyişi yakalama teknikleri kabilinden “ciddî” konularla ilgilenmek mâlâyâniyat kabul ediliyor.

Televizyonda “bomba gibi” bir program yapan, “reyting” savaşından gâlip çıkan kişi, soluğu bir gazete köşesinde alıyor. İşte size son model köşe yazarı! O yazsın, siz okuyun da ilim ve irfan sahibi olun! Maalesef manzara-i umumiye bu…

Peki, kendilerinden seviyeli yazılar beklenen, birçoğu yarım asırlık yazarlar ve şâirler neredeler? Onların da kısım-ı ekserisi gidişata ayak uydurmayı Mârifet kabul ederek koyuveriyorlar kendilerini… “Merhaba!” demiyorlar artık, “Meraba!”yı tercih ediyorlar. “Selâmün aleyküm!”ü çok uzun bularak “Selâm!” diye kestirip atıyorlar. “Fesübhânallah!”ı rafa kaldırıp keskin bir “Hayret bi şey yav!” çekiyorlar. “Saat beş civarında bekliyorum sizi!” cümlesi onlara çok “demode” geliyor, “Beş gibi gel!” demek ihtiyacı hissediyorlar… Tabiî, gün geçtikçe yazılarında da konuştukları dil hâkim oluyor.

İşin hakikaten mütehassısı sayılmasalar bile, Türkçe’nin doğru ve güzel kullanılması konusunda dikkatli davranan, tenkit yazıları kaleme alanların son birkaç yılda artması memnuniyet verici… Böylelikle yazarlar ve şâirler, yazdıklarını hiç değilse birkaç defâ gözden geçirip hatalarını düzeltme ihtiyacı hissediyorlar. Mâlumdur ki, tenkit tekâmülü netice verir. 
Türkçe Sevdamız Şakir Tuncay Uyaroğlu Tarih tekerrürden ibaret derler, ancak ibret alınsaydı tarih tekerrür eder miydi? Tanzimat döneminde Fransızcadan Türkçeye geçen kelime sayısı 5.540, 1980’lerden sonra da 1.934 olmak üzere toplam 7.774. Görünen o ki, Batı dillerine olan ilgimiz ve tutkunluğumuz hâlâ devam ediyor. Oysa, ihtiyacımıza cevap verecek kavramların tek kaynağı Türkçe. Muazzam bir kültüre rağmen, varlık içinde yokluk çekiyoruz. Özellikle gençlerimiz, en fazla 300-500 kelimeyle dertlerini anlatıyorlar.  İnsanımızda okuma hevesi ve heyecanı yok. Kitap fuarlarına ilgi yüz güldürüyor, ama elbette yeterli değil. Bu konuda yerel yönetimlere büyük görev düşüyor. Eğitimciler, idareciler, aileler… Hepimiz taşın altına elimizi koymalıyız. Türkçe… Bir türlü yüzünü güldüremediğimiz dilimiz… Devasa bir hazineye sahibiz, ama bunun ne kadar farkındayız? Bir avuç Türkçe sevdalısının gayretleri de olmasa… Belki, çok iddialı bir söz olacak ama bugün; toplumun bütün kademelerinde -Türkçe sevdalıları ile bu konuda duyarlılık gösterenler hariç- dilimizin imlası ve telaffuzu hesaba alınmamakta ve tam anlamıyla bir Türkçe konuşulup yazılmamaktadır. Özel radyo ve televizyon yayıncılığının Türkiye sathına yayılmasıyla birlikte, Türkçe özürlülerin sayısı daha da artmıştır. Özel radyolarda ve televizyonlarda sunuculuk yapanların dehşetengiz Türkçeleri, TRT çalışanlarının doyumsuz Türkçeleriyle kıyaslanamayacak duruma gelmiştir. Özellikle, fen bilimleri yahut sayısal alanda eğitim gören kişiler, konu dilimiz olduğu zaman kolayca sıyrılıveriyorlar; biz fenciyiz, biz sayısalcıyız diye. Böyle zamanlarda, aklımıza şu soru geliyor: Acaba, fencilerin yahut sayısalcıların ana dili Papuaca mı? Türkçeyi, herkesin; en az bir Türk Dili ve Edebiyatı uzmanı kadar öğrenmek ve kullanmak zorunda olduğunu asla unutmamak gerektiği kanaatindeyiz. Türkçe, sıradan bir ders ya da konu yığını değildir. Türkçe, bu coğrafyada yaşayan bütün insanların ortak paydalarından biridir. Bu nedenledir ki, dilimizi en güzel ve en kusursuz biçimde kullanmak hepimizin başlıca görevidir. Bunun için de, sürekli olarak Türkçe Sözlük ve İmla Kılavuzu’ndan yararlanmalıyız. Ancak; her iki eser de,Türk Dil Kurumu yayını ve mutlaka son baskı olmalıdır.(Şu anda piyasada 2012 baskı İmla Kılavuzu ve Türkçe Sözlük bulunmaktadır. Temmuz 2014) Türkçenin inceliklerini, güzelliklerini ve imla kurallarını, öncelikle ve özellikle; giyim firmaları başta olmak üzere bütün işletme sahiplerine, bu kuruluşların reklam ve iletişim uzmanlarına, matbaacılara ve bağımsız olarak çalışan bütün reklamcılara öğrettiğimiz takdirde, dilimizdeki yozlaşmanın ve kirlenmenin önüne daha çabuk geçilmesi mümkün olacaktır. Bir zamanlar, Reklam Verenler Derneği’nce hazırlanan ve uzun bir süre televizyonda yayımlanan güzel bir reklam filmi vardı. Bu reklam filminde, dili yanlış kullananlardan örnekler veriliyor ve “Üşenme İmla Kılavuzu’na Bak.” tavsiyesinde bulunuluyordu. Ben de, Reklam Verenler Derneği mensuplarına teşekkür ediyor ve aynı tavsiyeyi tekrarlıyorum. Değerli okuyucularım, bu köşede Türkçenin incelikleri ve güzellikleri ile dilimizle ilgili olarak üzerimize düşen görevleri ve yapmamamız gerekenleri size sunmaya çalışacağız. Ta ki; devlet dilimiz, kara sevdamız, varlık sebebimiz Türkçemizin kusursuz bir şekilde ifade edilmesini sağlayıncaya kadar…
"Hava meydanı" Uçak nasıl uçtu? D. Mehmet Doğan 80 sene önce gazetelerde şöyle bir haber: “Cumhurreisi Gazi Hazretleri dün Ankara uçağında bindiği uçku ile 2 saatlik bir yolculuk yapmış ve İstanbul uçağına salimen inmiştir. Uçkudan indikten sonra genç uçmanı tebrik eden Gazi daha sonra otomobille Dolmabahçe Sarayı’na intikal etmiştir.” Haber doğru olabilir mi? Doğru olmayacağını dönemin tarihi üzerine çalışanlar kulağınıza fısıldayacaklardır: Atatürk hiç uçağa binmedi! “İstikbâl göklerde” değil miydi hani? Hemen itiraz: “Efendim uçakta çekilmiş resimleri var…” Evet var. Bu anlamda uçağa binmiştir. 1937’de resim de çektirmiştir, ama uçak, tayyare havalanmamış, seyahat etmemiştir. Onun uçağa binmeme sebebini 1910’da Fransa’da katıldığı Picardia manevraları sırasında son anda binmekten vazgeçtiği uçağın düşmesine bağlarlar. Fakat “asıl mesele bu değil” diyeceksiniz. “Cümlede bozukluk var!” “Ankara uçağında” değil, “Ankara uçağı” olmalıydı. Bir de Ankara uçağına biniyor, İstanbul uçağından iniyor… Bu da mantıken olamaz! Havada uçak mı değiştirdi yani? Okuyucularımızın kafasını daha fazla karıştırmayalım. Yıl 1934, bundan tam 80 sene önce… Dil Devrimi’nin gitti gitti zamanı. “Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu yayınlanmış. Devir Tek Parti devri herkes bu kılavuza göre yazacak! İşte bu kılavuzda havacılıkla ilgili bazı “Osmanlıca” kelimelerin karşılıkları: Tayyare: Uçku. Tayyareci: Uçman. Tayyare meydanı: Uçak. Yok, bir yanlışlık yok! Uçak kelimesi o zaman hava meydanı (aerodrom), karşılığı ihdas edilmiş. Türkçede benzeri var: Durak, koyak. Durak “durulan yer”se, koyak “koyluk yer”se, uçak neden “uçulan yer” olmasın? “Olur olur bal gibi olur” diyemiyoruz maalesef! Olmamış işte… Tayyare karşılığı yapılan “uçku” da Türkçede benzeri olan bir kelime. Açkı, askı, bıçkı, dergi, süngü vb. Hepsi –gı, -gi, -gu, -gü, -kı, -ki, -ku, -kü fiil ekiyle oluşmuş eşya isimleri. Neden olmamış? Bunun izahı zor. Uçmak masdarının köküne –ak eki getirilerek yapılan kelime aynı zamanda akmak fiiliyle yapılmış birleşik bir kelimeye benzediğinden midir nedir, tayyarenin yerine yerleşmiş. Uçuyor ve akıyor veya akarak uçuyor! Uçak kelimesi tayyareliğe özenip uçunca, yerine kelime bulmak hayli zor olmuş. “Hava meydanı” denilmiş uzun süre. (Hâlâ devletin bu isimde bir genel müdürlüğü var.) Sonra “hava”ya bir şey yapamadık, hiç olmazsa meydanı öztürkçeleştirelim denilmiş, ortaya “hava alanı” çıkmış… Şimdi “havalimanı” deniliyor. Neden otobüs durağı gibi, uçak durağı veya tren istasyonu gibi tayyare istasyonu değil? Dil bu… Kelimeyi siz uyduruyorsunuz, bazı ahvalde manayı halk veriyor. Burada belki de Batı dillerindeki karşılıkları etkili olmuştur. Galiba ismiyle ilk “Türkçe Sözlük” Mim Baha’nın, yani Mehmed Mahaeddin’in yani B. Toven’indir. İlk baskı 1912’de Türkçe Lügat, ikinci baskı Yeni Türkçe Lügat. İkinci baskı 1924’te yapılmıştır. İşte bu sözlükte iki kelimenin Fransızca veya Batı dillerindeki asılları madde olarak var: “Aeroplan” ve “aerodrom”. Demek o sıralar kullanılıyor bu kelimeler. Aeroplan: “Havadan hafif olmadığı hâlde rüzgârın satıhları üstüne vuku bulan tazyiki sayesinde havada uçabilen makine, tayyare.” Aerodrom: “Tayyarelerin tecrübe edildiği veya havalandığı yer.” İngilizce-Türkçe Büyük Lügat’te M. Gülbahar aerodrom’u “tayyare istasyonu, uçak meydanı” diye çeviriyor. Yıl 1940. (Demek ki, istasyon da denilebilirmiş!) 1934’te “hava meydanı” olarak türetilen “uçak” o yıllarda tayyare olmuş! Zaten 1945 tarihli TDK’nın ilk Türkçe Sözlüğü’nde bu şekilde yer alıyor. “Uçman” yine var Türkçe Sözlük’te. “Uçak kullanan kimse, tayyareci” olarak. Ya uçku? Hani tayyare karşılığı uydurulan kelime? Kurum 10 yıl içinde bu kelimeyi eskitip çöpe atmış! Uçman ne zaman çöpe atıldı peki? Türkçe Sözlük’ün 1955’te yapılan ikinci baskısında yok! Fakat yeni bir teklif kelime var: Uçakçı. Olmaz mıydı? Olurdu belki. Fakat uçakçı “pilot” olamamış bir türlü. Çünkü kelimenin çağrışımları farklı. Arabacı “araba kullanan, sürücü” mânasına gelir. Aynı zamanda araba yapıp satan da olabilir. Bunu “otomobilci”de daha iyi anlarız. Otomobilci hiçbir zaman şoför karşılığı olarak kullanılmaz! Türkçe Sözlük’ün sonraki baskılarında kullanılma alanı bulunmayan bu kelimeden de vazgeçildiği görülebiliyor. İşte 1934’ten üç kelime: Uçku ve uçman sizlere ömür! Uçak ise anlam değiştirerek yaşıyor! O zamandan bu zamana havada çok şey değişti. Yüzlerce yolcu taşıyan hava araçları yapıldı, hava alanları da havalimanı oldu (aeroport). (Bu değişime İngilizce-Türkçe Redhouse bile ayak uyduramamış. Sözüğün 30. Baskısında dahi (2000) aeroport yok!) Dil Devrimi’nin 1934’te uykuya yatan mağara dostları, 80 yıl sonra uyansalar ve İstanbul’da üçüncü havalimanının temelinin atıldığını duysalardı ne derlerdi açaba? Biz söyleyelim: “İstanbul’un üçüncü uçağı yapılıyor!”
Tarık Buğra’nın Türkçe Sevdası A. Osman Dönmez Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biri olan Tarık Buğra, hikâye, roman ve tiyatroda kendine sağlam bir yer edinirken, bütün bu anlamların temel taşı olan Türkçe üzerinde de dönemine göre çok önemli fikirler ileri sürmüştür. Tarık Buğra, gazete ve dergilerde yazdığı yazılarda, belirli aralıklarla Türkçenin önemine, Türkçe üzerinde oynanmak istenen oyunlara ve bunların gâyesine yönelik, dönemin ilim adamlarına, eğitimcilerine, siyasetçilerine önemli ikazlarda bulunmuştur. Tarık Buğra, edebiyat ve sanatta soylu bir duruş sahibi olabilmenin ilk ve vazgeçilmez şartının bağımsız bir kafaya sahip olmaktan, yani hâdiselere, meselelere, insana ve insanlar arası münasebetlere peşin hükümlere saplanmadan bakabilmekten geçtiğini görmüştür. Bu tavrını Türkçe ile ilgili yazdığı makalelerinde de sergilediğinden, “öztürkçeciler” ve “arılaşma”yı savunanlar tarafından dışlanmıştır. Tarık Buğra’ya göre yalnız edebiyatta değil, diğer sanat dallarında, teknikte, bilimde kısaca “kafa” ile ilgili faaliyetlerin hepsinde insanın seviyesi ve kaderi dile bağlıdır. Çünkü ilk çağlardan beri “insanın kelimelerle düşündüğü” anlayışı, ortak bir hakikat olarak kabul görmektedir.  Yakasını “kelime anarşisine” kaptırmış bir eğitimle, matematikte ve fizikte bile karşılıkları iki de bir değişen kavramlarla ilim, felsefe ve tefekkür yapılamaz. Bir ülkenin ana dili üzerinde oynanan kötü emelli oyunları, o ülkenin kendi kendine harp açması olarak değerlendiren Tarık Buğra, Türkçeyi korumaya yönelik faaliyetlere acilen başlanmadığı takdirde, Türkçenin nerede ise jest, mimik ve tek heceli nidalardan, bir takım işaretlerden müteşekkil kaba bir anlaşma vasıtası haline geleceğini söyler. Tarık Buğra arı bir dil meydana getirme iddiasını “dil ırkçılığı” ve “tasfiyecilik” olarak görür. Birkaç kelimelik Orta Afrika ve Avustralya’daki kabile dilleri hariç “arı dil” olmadığını söyler. Tarık Buğra, “öztürkçecilerin” dilin ne olduğunu bilmediklerini, dolayısıyla dili bir kelimeler ambarı sandıklarını belirtir. Bu anlayışın yanlış olduğunu şu cümlelerle ortaya koyar: “Öyle bir cümle yazarsınız ki içinde bir tek Türkçe kelime bulunmaz, ama Türkçedir, gene öyle bir cümle yazarsınız ki, bütün kelimeleri ‘aba en ced’ Türkçedir, ama kendisi Türkçe olmaz; öztürkçeciler işte bunu bilmiyorlar. Daha kötüsü aralarında bilmek, anlamak istemeyenler de var. Bu yüzden de yapmak istedikleri ve yapacakları şey – düpedüz – Türk düşünce ve sanat hayatlarını, kitaplarını ateşe vermekten yani Hulâgû barbarlığından, vandallığından başka bir şey değildir.” Tarık Buğra, 4 Nisan 1960 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısında öztürkçecileri kastederek “kiralık katiller” başlığını koyar ve yazısını şöyle bitirir: “Sözün kısası bu arıcılar, bu öztürkçeciler başka hiçbirşey değil, kiralık katillerdir: Kitaplarımızı kundaklamak için tutulmuş – veya kandırılmış – kiralık katiller. Ne kadar usta ve üstün sanatçımız varsa arkadan bıçaklamak, kitaplarını ateşlemek için tutulmuş – veya kandırılmış – katiller...” Tarık Buğra, kelimeler üzerinden toplumu parçalama gayretlerine de dikkatleri çeker. Bazı odakların bazı kelimeler üzerinden nasıl bölücülük yaptıklarını şöyle anlatır: “Şehir mi diyeceksiniz kent mi? Şehir dediniz mi gericisiniz. Osmanlıcayı tutuyorsunuz, Türkçenin ve Türklüğün düşmanısınız. Kent diyince de ilerici olursunuz, devrimci olursunuz, Türkçeden ve Türkiye’den yana olursunuz.” Bu sözlerin insanı çileden çıkardığını söyler. “Şehir” kelimesini atıp “kent”i koyarak Türkçeyi yabancı dillerin baskısından kurtarıp arı bir dil yapacaklarını söyleyenleri “zibidi” olarak ifade eden Buğra, “kent” kelimesinin arıcıların iddia ettiği gibi Türkçe olmadığını belirterek asıl “şehir”in Türkçe olduğunu söyler. Şehir kelimesini unutmakta ne kaybedeceğimize dair küçük bir zihin yolculuğu yaptırır: “Biz de biliyoruz ‘şehir’ yerine ‘kent’ dersek kıyamet kopmaz; hatta köy evinden bir sıva parçası bile dökülmez. Ama ‘şehir’ kelimesini bir kere gömdük mü Tampınar’ın bir büyük eseri yani Türk kültürünün o eşsiz ‘Beşşehr’i kaybolup gider.. Eskişehir, Viranşehir de ne olur?” Tarık Buğra dilde oynanan oyunları belirli bir gayeye matuf olduğunu söyler. Çünkü bu işi yapanlar; “sebep, bütün, şiir, hikaye, millet, şehir, hürriyet, kitap, fikir, hakikat…” gibi aralarında özbe öz Türkçeler’de bulunan binlerce kültür kelimesi üzerinden bu emellerini gerçekleştirmektedir. Asıl maksat kültür ve medeniyet mirasımızı dinamitleyerek halkımızı köksüz bırakmaktadır. "Kelimelerin öldürülüşü demek, o kelimeyi kullanmış olan nesillerin öldürülüşü demektir."Kültür ile dil arasında sıkı bir münasebet vardır. Çünkü: “Kültürü dilden ayrı düşünmek, bu iki kavrama birden aykırı düşer. Kültür ile dil iç içedir; kaderleri ikizdir: Birbirinin seviyelerini, zenginliklerini, asaletlerini sınırlarlar. Dil kültürü yetiştirir, kültür de onu geliştirir, sağlamlaştırır, millileştirir.
Bizi Geçmişimizden Koparmak İstiyorlar İbrahim Sarbay Shakespeare’in eserlerini orijinal metninden okumak İngiliz çocukları için problem teşkil etmez. Küçük bir eğitim takviyesi ile her İngiliz bu dünya klâsiğini anlayabilir. Dikkatinizi çekeriz, 16. yüzyılda yazılan bir eserden bahsediyoruz. Peki Türkiye’de durum böyle mi? Yurdumuzda, bırakın 16. yüzyıla ait bir eseri, 30 yıl önce yazılan basit bir magazin haberini bugün anlayan beri gelsin. Kaçımız elimize sözlük almadan anlayabiliriz? Evet, dil aynı dil; fakat kelimeler değişmiş, dilimizin içi adeta boşaltılmış. “Kelimeler değişse ne olur? Biz yine anlaşıyoruz ya!” diye düşünen olabilir; ama insan yığınlarına millet olma özeliği kazandıran en önemli unsur dildir. Dili güçlü olan millet her alanda kuvvetlidir. Meşhur Fransız roman yazarı Balzac’ın söylediği gibi: “Millet, edebiyatı olan bir topluluktur.” İşte İngilizce!.. Genişliği ve esnekliği bakımından Türkçeyle kıyas bile kabul edilemeyecek kadar ilkel bir dildir İngilizce… Sakın şaka yaptığımı zannetmeyin. Bundan 500 sene önce Türkçe dünyanın üçüncü büyük dili iken, İngilizce adeta Katangalı yerlilerin kelime haznesiyle eşdeğerdi. Öyle bir dil düşünün ki kardeşe, babaya ve anneye hitap edebilecek kelimelerden yoksundu. Bugün ise güzel Türkçemiz dünya dilleri arasında 10. sıralarda iken, İngilizce dünyanın en büyük üçüncü dili durumunda; ama etki olarak rakipsiz birinci dili. İngilizce’nin bu kadar devleşmesinin sebebi, şüphesiz uyguladığı politikadır. Türkçemizin gittikçe cüceleşmesinin sebebi de İngilizler’in dil politikasının tam zıddına bir politika takip etmesidir. Bu şu şekilde anlatmaya çalışalım: İngilizce kelimelere batığımızda, yüzde 85’inin yabancı dillerden geçtiğini görürsünüz. “Brother, father, mother” gibi her gün kullanılan kelimeler Farsça’daki “birâder, peder ve mâder” kelimelerinden alınmıştır; ama hiçbir İngiliz’in aklına bu kelimeleri yabancı görerek dilden çıkarmak gelmez. Bunu dile getirenler olursa da, bunlar ince bir mizah ve tebessümle karşılanır. Bernard Shaw’a İngilizce’deki kelimelerin çoğunun yabancı menşeli olduğu hatırlatılınca muhteşem bir cevap vermiştir: “Bir arslanın vücudu yediği ceylanlardan oluşur.” İngilizce, bünyesinde barındırdığı kelimeleri kaybetmemeyi biliyor ve dünya dillerinden sürekli yeni kelimeler alarak genişliyor. Kelime Soykırımı Bizdeki “kelime soykırımı” elbette bir anda yapılmamış. Kendilerine “Türkçeyi Koruma ve Kollama” görevini veren bazı kişiler, “Dilimiz yabancı sözcüklerle istila edilmiş” diyerek bizim olmuş kelimeleri beşerli onarlı gruplar hâlinde attılar. Öyle ki bir dönem bu tırpanlama işi histeri boyutlarına ulaşmıştı. Özellikle Arapça ve Farsça kelimeleri atıp, yerlerine dil kaidelerine uymayan “uydurulmuş” kelimeler koyuyorlardı. Güzel Türkçemize ilk müdahale Osmanlı’nın son dönemlerinde başlamış. Milletimizi –güya- Arap ve İran kültüründen kurtarmaya çalışıyorlarmış. Oysa akıllarına gelmeyen bir gerçek vardı. Türkler Orta Asyalı yıllardan bugüne milyonlarca kilometre karelik bir coğrafyayı mesken tutmuşlardı. Çin, Hindistan, Moğolistan, İran, Arabistan, Afrika ve Doğu Avrupa’da ne kadar millet varsa hepsiyle ticarî, siyasî, askerî ilişkiler kurmuşlardı. Dikkat buyurun, bu toplumlar alelâde kabileler değildi. Çin, Sasani, Hind ve Latin gibi medeniyetlere mensup insanlarla iç içeydiler. Buna rağmen neden hâlâ Türkçe konuşabiliyoruz? Bunun cevabını verememişlerdir. Bu kelime soykırımına “Öz Türkçe” gibi cafcaflı bir isim de bulmuşlardı. Sanki bir de üvey Türkçe varmış gibi… Bu anlayış, daha 100 sene önce Arapça ve Farsça’dan sonra dünyanın üçüncü büyük dili olan Türkçeyi perişan etmiştir. O günün İngilizcesi 10. sıralardaydı. Bu ise biz 10. sıralara indik, onlar üçüncü sıraya yükseldiler. Nereden Nereye? Yüz sene önce Redhouse’un hazırladığı İngilizce-Türkçe Sözlük tam 90 bin kelimeden oluşuyordu. Bugün en muhtevalı İngilizce-Türkçe Sözlük acaba kaç kelimeden oluşuyor? Meraklısına bırakalım… Günümüzdeki Öz Türkçe sözlüğün 218. Sayfasına bir bakın! “L” harfiyle başlayan tek kelime bile göremeyeceksiniz. Peki biz Öz Türkçe konuşmak için “leke, lâhmacun, lâcivert, lise, liste, liman, lütfen” gibi kelimeleri konuşamayacak mıyız? Sözlükte yer alan kelimelere bakıldığında konunun trajikomik bir boyutu daha ortaya çıkıyor. Bu sözlükte “Z” harfiyle başlayan tam 5 kelime var: “Zorba, zorbalık, zorunlu, zorunluk, zorunluluk”. Ancak hiçbirinin aklına “zor” kelimesinin Farsça olduğu gelmiyor. Bir başka komik iddiayı da şehir kelimesinde görmekteyiz. Güya şehir kelimesi Arapçaymış ve “ay” manasına gelmekteymiş. Dilimize halkın cehaleti sebebiyle yerleşmiş. Evet “şehr” kelimesi Arapça’da ay manasın gelmektedir; ama Türkçedeki şehir kelimesi “şâr” kelimesinden gelmektedir. Soğd (Semerkat) lehçesindeki anlamı şehir demektir. Eğer Yunus Emre’nin bir şiirini açıp okusalardı “Yol gittim şârdan şâra” gibi onlarca örnek bulabilirlerdi. “Şehir” kelimesini atıp yerine “kent” kelimesini koydular. Bir defa kent kelimesi Türkçe değil Moğolca’dır. Aynı şekilde “yabancı kelimeleri dilimizden atmak” adı altında, yabancı kelimeleri dilimize sokma hatasına da düşüyorlar. “Hava meydanı” yerine “hava alanı” (şimdilerde entel takılıyorlar “hava limanı” diyorlar) kullanmak isteyenler var. Evet “meydan” Arapça bir kelimedir, ama yerine koymak istedikleri “liman” da Yunanca bir kelime!.. Peki baştaki “hava” kelimesi nece?.. O da Arapça… Lenin Bile… Bu örnekleri gördükten sonra insanın aklına bir soru takılıyor: Neden dilimizdeki Arapça, Farsça, Yunanca Latince kelimeler atılarak yerlerine uydurukçaları alınıyor? Acaba bizi binlerce yıllık geçmişimizden koparmak mı istiyorlar? Neden dilimize zorla müdahale ediyorlar? Bizi yok etmek mi istiyorlar?.. Rusya’ya ve Çin’e komünist bir rejim getiren ve eskiye ait her şeyi yakıp yıkan Lenin ve Mao bir tek, dile dokunmamışlardı. Hatta Lenin’e, Rusçadaki yabancı kelimeleri atıp yerine öz, hakikî Rusça teklif edilince “Ben Rus milletini yok etmeye gelmedim” cevabını vermiştir. Galiba tek çare, aklı başında idarecilere sahip olmamızda… Biraz da biz gayret göstereceğiz ki günlük 150 kelimeyle ve el kol işaretiyle anlaşan toplum durumuna düşmeyelim. Uydurukça yerine tarihimizde kopup gelen ve bizi geçmişimize bağlayan kelimeleri kullanarak daha emin kelimeleri kullanarak daha emin adımlarla yarınlara yürüyelim.
Öğren de Gel Prof. Dr. Beynun Akyavaş Aşağıdaki yazıda siyah harflerle dizilmiş her kelime olduğu gibi Fransızca’dan alınmıştır. Frenkçeden dilimize giren kelimelere eyvallah edip; ecdat yadigarı güzelim kelimelerimize musallat olan öztürkçecilerin (uydurmacıların) dikkatine ithaf olur. Üniversite rektör, profesör ve asistanlarına hemen her gün rastladığımız bulvarın üzerinde fakülte, enstitü, akademi, sinema, pasaj, butik, şarküteri, parfümeri, büro ve konfeksiyon mağazaları var. Kaloriferli ve asansör betonarme apartmanların teras ve balkonlarından silo, baraj botanik parkı ve toptancı hali görülüyor. Panorama fevkalâde! Motosikletli trafik polisi ekipleri, başlarında komiserleri olduğu halde, kamyonlarla kamyonetleri kontrol ediyorlar. Civardaki kooperatif evleri oldukça konforlu.  İyi dekore edilmiş bu evlerin antresindeki portmantoya mantonuzu asıp koridordan geçerek parke döşeli salona girersiniz. Burada tül perdeler, maroken koltuklar, tabureler, şezlong, tablo, biblo, kristal abajur, ampul, büfe, etajer, şömine, portatif radyo, vantilatör ve radyatörler var. Elektrik kesintisi veya voltaj düşmesi yoksa kapitone kanepenize oturup televizyon programlarını seyredebilirsiniz. Haber bültenlerinde bazı eksantrik parti sözcülerini dinleyerek kültürümüzü arttırıyor, sosyo-ekonomik gelişmeleri öğreniyor,  reform, anarşi, petrol, enerji ve teknoloji problemlerini takip ediyor,  baro ve sendika başkanlarının politik  görüşlerinden istifade ediyor,  konsey ve konferanslara gidip gelen delegelerimize, senatörlerimize bakıyoruz. Röportajlar bazen çok monoton. Patinaj şampiyonası, şampiyonadan ziyade rövü. O ne artistik figürler, o ne dans! Spor değil, âdetâ bale. Yerli filmlerin mevzuu aşağı yukarı aynı. Baş rolde bir karakter artisti var. Baba milyoner bir armatör. Kız kolej mezunu ve tüberkülozdan mıdır, kronik bronşitten midir nedir öksürüyor. Sevdiği genç bir trikotaj atölyesinde teknisyen, liseden ayrılma. Şefinden aldığı avansla pavyonlarda dolaşıyor. Onun da babası sirklerde çalışan bir akrobat. Bu akrobat baba armatör babaya kendisini amiral olarak tanıtıyor, oğlunun da çalışma ataşesi olduğunu söylüyor. Bu arada narkotik şube memurlarının takibettiği, esas adı Makbule, takma adı Müge olan bir konsomatris çıkıyor ortaya. Konsomatris aranjman şarkı söylerken o fakir gençle diyalog kuruyor! Bunu öğrenen genç kız depresyon geçirip kliniklere düşüyor. Arkadan babasının tansiyonu yükseliyor ve kalp krizinden ölüyor. Bunlara dayanamayan jön bir taraftan konyak içip bir taraftan sevdiği kızın piyanonun üstünde duran fotografının yanında şarkı söylüyor. Şarkı uzayıp giderken İstanbul manzaraları kartpostal koleksiyonu gibi gözler önüne seriliyor. Film trajedi mi, komedi mi olduğu anlaşılamadan sona eriyor. En iyisi reklâmlar, üstelik seyretmenin avantajı da var. Konserve reklamlarından pijama reklamlarına kadar hepsini esprisi ve melodisiyle beraber öğreniyoruz. Bu Türkçeyi dinlerken dilimize karışmış yığınla Fransızca kelimeyi öztürkçecilerin koltuğunun altına vermek ve “öğren de gel” demek gelmiyor mu içinizden!
Türkçe neden fakirleşiyor? Prof.Dr. Hayati Develi Türkçe iki sebeple fakirleşiyor: Birincisi, dünyadaki baş döndürücü fikrî ve teknolojik gelişmelere ve dolasıyısıyla kavram ve nesne adlarındaki zenginleşmeye ayak uyduramadığından; ikincisi, dilde yüzyıllardır yaşayan kelimeler nesebi beğenilmediği için atıldığından.
Fikir ve eşya planında neredeyse hiçbir buluşa, hiçbir yeniliğe imza atamamış olan Türk entellektüelinin ana dilini fakirlikle suçlaması, tarlaya tohum ekmeyip de hasat uman çiftçinin hâline benziyor. Nadirattan olarak, herhangi bir şey keşfeden ilim ve fikir adamlarımız da buna Grek-Latin kökenli adlar takmayı pek seviyorlar.
Alemşümul yenilikler üretemeyen Türk entellektüeli Türkçe'yi fakir bulma hakkına sahip değil.
Türkçe'yi fakirleştiren sebeplerden biri de vaktiyle âdetâ bir salgın gibi sürdürülen dildeki "Arapça ve Farsça kelimeleri atma" hareketi idi. Dili toplumsal bildirişimin en sağlam vasıtası olarak gören akıl sahipleri bu hareketin Türkçe'nin belini nasıl büktüğünü gördükleri için, artık kelimelerin nesebine bakmıyorlar. Dil konusuna ideoloji çukurundan bakan bazı dar kafalılar ise, Türkçe'nin malı olmuş kelimelerin soyunu sopunu araştırma, ırkî özelliklerini beğenmediklerini kovma gayretlerini sürdürüyorlar.
Bu gayretkeşliğin zararlarından biri olan dil fakirleşmesi hakkında bugüne kadar çok yazıldı çizildi. Radikal'i okurken rastladığım iki kelime bana yeniden bu fakirleşmeyi hatırlattı.
Malûm, bir suçtan sanık olarak yargılanan kimsenin mahkemece suçsuz bulunmasına “beraat etme” deniyor. Bunun için teklif edilmiş bir kelime var: “aklanma”.
Aklanma, esas olarak bir kirden yıkanıp temizlenme anlamında iken, mecazen, yine bir kir hükmünde olan suç isnadından kurtulmayı, temize çıkmayı ifade ediyor.
Radikal'deki bir haberde (7 Mart) "Türkiye Yazarlar Sendikası kongresinde yönetimin aklandığı" haber veriliyordu.
Oysa haberden anlaşıldığı kadarıyla söz konusu sendikanın yönetimine bir suç isnad edilmiyordu; şu halde buradaki oluş aklanma, beraat etme, suçtan temize çıkma olarak ifade edilemez.
Az çok hukuk bilenler buradaki oluşun "ibra etme" olarak ifade edilmesi gerektiğini derhal anlamışlardır.
Şimdi ne oldu?
“Beraat” ve “ibra” kelimelerini attık, yerine “aklanma” koyduk; Türkçe temiz ve öz bir dil oldu, ama yüzde elli fakirleşti. Aynı zamanda, oluş ve durumlar arasındaki nüansı ifade kabiliyetini yitirdi. Beraat etme, hukuk dilinde, isnad edilen suçun işlenmediğine veya isnad olunan suçun ceza gerektirmediğine mahkemece karar verilmesi anlamına geliyor. İbra etmede ise bir suç isnadından temizlenme yok; kelime, hukuken, kurum ve şirket yönetim organlarını ileride doğabilecek tazminat sorumluluklarından vareste kılma anlamına geliyor.
Aynı gazetenin ekinde Yaprak Zihnioğlu'nun yazısında ise Nezihe Muhiddin isimli hanımın "hakkında açılan davalardan aklanarak veya beraat ederek değil, 1929 yılındaki yeni af kanunu ile kurtulabildiği" ifade ediliyor. "Örneğin, meselâ" demek gibi bir garabet bu, ama yazarın suçu yok. Suç, dili ideolojinin tutsağı hâline getirenlerde; dili kırpıp kırpıp - Nasreddin Hoca'nın leyleği misalindeki gibi - bir cılız kuşa çeviren ve sonra tavus kuşu gibi açılıp renk cümbüşleri göstermesini bekleyenlerde.
İşte dil böyle fakirleşiyor ve nüansları ifade gücünü yitiriyor.
Türkçe Niye Hedef? Kazım Kürşat Yücel Türkçe’nin 20. Asırda uğradığı kan kaybı münevverlerimiz tarafından “Öztürkçecilik” hareketine bağlanmaktadır. Onlara göre memleketine yabancılaşan bir zümrenin başlattığı bu hareket hangi zâviyeden bakılırsa bakılsın haklı gösterilemez. Zîrâ asrımızın başında Arabça’dan sonra arzın ikinci büyük ilim lisanı olan Türkçemiz bu menfi hareket netiticesinde son derece küçülmüş, ifâde kâbiliyetini büyük ölçüde yitirerek kısırlaşmış, halkın ortalama 500, münevverlerin ise 850-900 kelimeyle konuşup anlaştıkları bir lisan hâline inkılap etmiştir.
Kanaatimizce münevverlerimizin yukarıdaki tespitlerinde tam bir isâbet bulunmaktadır. Fakat bizim buradaki maksadımız bu düşüncelerin doğruluğunu uzun uzun değerlendirmek değildir. Gâyemiz memleketine yabancılaşan bu zümrenin söz konusu hareketlere hangi sâikler dolayısıyla kalkıştığını tespit etmektedir. Şu halde biz buruda esas itibariyle adı geçen mevzûda görüş bildireceğiz. Lâkin bundan önce lisanın bizi alâkadar eden husûsiyetleri üzerinde umûmî olarak duralım. 
Lisanlar daha ziyâde cemiyetin bağlı bulunduğu medeniyet çerçevesinde gelişir. Her medeniyet kendisi dâhilinde bulunan milletlerin dillerine kadar nüfûz etmiştir. Daha doğrusu bu nüfûz ediş her ikisinin ayrılmaz şekilde kaynaştığı bir hal arz eder ki söz konusu durumu sâdece medeniyetle lisan arasında değil, medeniyetle milletlerin bu kabil diğer bütün müesseseleri arasında müşâhede etmemiz pek mümkündür. 
Hıristiyan Batı Medeniyeti’nin derin izlerini Fransız, İngiliz, Alman… lisanlarında tespit etmemiz gâyet tabiidir. Yine bunun gibi Türkçemiz de İslâm Medeniyeti’nin husûsiyetlerini arz eder. Lisanımızın en mütekâmil şekli olan Osmanlıca’da İslam Dîni ve medeniyeti’nin silinmez izlerini taşımayan hemen hiçbir kelime yok gibidir. Ve hatta bugün bile dilimizde İslâmî unsurları yok farzedecek olursak Türk Dili’nin Sümerce, Latince gibi artık yaşamayan bir takım lisanlar içine girmesine bu kelimelere kıyasla adetleri oldukça mahdut sayılabilecek kelimeler karşı koyacaktır. Kezâ mimarimiz, şiirimiz, güzel sanatlarımız… aslî unsurları itibariyle İslâm Dini ve Medeniyeti’nin mahsülleridir. 
Moğol’dan Da Beter!..

Yukarıda lisanımızın İslâm Medeniyeti dâhilinde inkişaf gösterdiğini zikretmiştik. Bu cümleden olarak dilimizin İslâmiyet’le türlü veçhelerden alâkalı sayısız kelimeyi ihtivâ ettiğini de ifâde etmiştik. Tabii bu kelimeler bâzen doğrudan ve bâzen de gayrı ihtiyârî olarak milletimize İslâm Dîni ve Medeniyeti’ne olan mensûbiyetini idrak ettiriyordu. 
Cihad kelimesi Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve selem” harplerini hatıra getirirken, haydar kelimesi Hazreti Ali’nin “radıyallahü anh” kahramanlığını zihinlere bir defa daha nakşediyordu. İspanya demek olan Endülüs kelimesi ise Haçlıların katliâmına maruz kalan Müslümanları düşündürüyor ve gaza aşkını tazeliyordu. Ders kelimesi müderrisi, müderris ise aklî ilimlerin yanında naklî ilimlerin de okutulduğu medreseyi akla getiriyordu.
İşte biz dikkatleri sayısız kere bu noktalar üzerine çekmek istiyoruz!.. Tasfiyeciler neden acabâ dilimizde İslâm Medeniyeti’nin mahsûlü olarak yer alan kelimeleri kendilerine hedef seçmiş bulunuyorlar? Ve hem de Türkçe adına!.. Ve fakat maalesef Türkçe’ye Moğol İstilası’nın dahi vuramadığı darbeyi vurarak!..
Onlara göre bu kelimeler Türkçe’ye zorla sokulmuş ve dilimizi asırlarca istilâ etmiş yabancı unsurlardır Türkçe bunlardan kurtulup saflaşmadıkça istiklâline kavuşamaz ve dolayısıyla millî bir kimliğe bürünemez. Aslında bu iddialar hiçbir ilmî vasıf taşmadığı gibi lisanla alâkalı hakîkatlerle de çatışmaktadır. Nitekim bugün bütün dünyâya az veya çok yayılmış bulunan İngiliz Lisanı’nın bünyesinde taşıdığı kelimeler menşe itibariyle en az %75 nispetinde yabancıdır. Bu kelimelerin büyük çoğunluğu Latince’den gelmektedir ve fakat küçük bir azınlığın dışında hiçbir İngiliz’in bu güne kadar çıkıp da; “bunlar saf İngilizce değildir, bu kelimeler atılmadıkça İngiliz lisanı asli hüviyetine kavuşamaz” dediği duyulmamıştır.
Millilik Nedir?

İşte bu noktada akla hemen şu soru geliyor: Peki ama lisanların millî olması ne demektir? Neden acabâ her hangi bir dış tesire maruz kalmayan milletler, lisanlarında pek çok yabancı asıllı kelime bulunmasına rağmen konuştukları dilin millîliğinden eminler? Benzer suâli başka bir zâviyeden soracak olursak: Neden acabâ geri kalmış milletler pek çok müesseseleriyle birlikte lisanlarının da millîliğinden şüphe ediyorlar? Ve hatta bâzen –ki bunun en müşahhas misâli biziz- bundan son derece emin görünüyorlar. 
Bu suâllerin ardından zihnimizde beliren pek çok soru işâreti zannediyoruz millîliğin îzâhıla ortadan kalkacaktır. Ve bu îzahla birlikte bugün için anlayamadığımız veya bu yolda zorlandığımız pek çok husus da idrâkimiz dâhiline girmiş olacaktır.
O halde millîlik nedir? Millîliğin cemiyete ait hemen bütün müesseselerdeki tezâhürü nasıldır? Bir milletin şiiri, mimarisi, güzel sanatları… ve nihâyet lisanı hangi vasıflar dolayısıyla millîdir?
Millîlik, millî telâkkiye tam bir uygunluk hâlidir. Millî telâkki ise; “millette yaşayan ve onun her şeyine tesîr eden, ona mâl olmuş hâkim inanış ve ölçü manzûmesi demektir.” Dolayısıyla milletlerin yukarıda saydığımız bütün müesseseleri millî telâkki dâlihinde inkişaf gösterir ve bu sebepten her biri millî olur. Zâten millî telâkkiyi bu şekilde ifâde ettikten sonra milletlerin şiirde, mimaride, güzel  sanatlarda… ortaya koyacağı eserlerin farklı bir özellik taşıyabileceğini düşünmek yanlış olacaktır; buna uymayan misâller intiharın resmidir. Dolayısıyla lisanlar da tarihî seyir itibariyle millî telâkki istikâmetinde gelişme göstereceklerdir. 
Bir lisanın her hangi bir dilden fazla veya az miktarda kelime alması onun millîlik vasfının giderek sulandığına değil, fakat millî telâkkinin o yönde karar aldığına delil teşkil eder. Dolayısıyla dilimizde Arapça ve Farsça asıllı binlerce kelimenin bulunması tasfiyecilerin iddia ettiği gibi sarayın zorlamasıyla oluşmuş bir netîce değildir; aksine halkımızın bütün samimiyetiyle destelediği millî bir vâkıadır. 
Milletimizin binlerce senedir kullana geldiği isimlerin çok büyük bir kısmını emekliye ayırıp çocuklarına Ahmed, Mehmed gibi adlar vermesi bunu ispatlamaktadır. Bütün Türklerin tarih boyunca yaşadığı en mesut devreyi teşkil eden 16. yüzyılda yukarıdaki iki isim belki de Türk milletinin %25’ten fazlasının adı durumundaydı. 
Öte taraftan halk kültürümüze ait pek çok eserin yer yer kesif şekilde söz konusu kelimeleri ihtiva etmesi de insanımızın samimiyetini göstermesi bakımından mühimdir devlet kademesindeki vaziyetin halkımızın yukarıdaki durumundan farklı olmadığını da yeri gelmişken ifade etmeliyiz. Nitekim 36 Osmanlı padişahından dokuzunun ismi Ahmed ve Mehmed’dir. 4 tane de Mustafa bulunmaktadır. Şu halde söz konusu kelimeler tam bir millî mutâbakat ortamında lisanımıza girmekteydiler ve bunun için saf Türkçe kelimeler kadar millî idiler.
Niyet Kötü

Şimdi bu nokta şu suâlleri sorabiliriz: Hâl böyle iken tasfiyeciler neden acabâ söz konusu tavırlar içerisine girmişlerdi? Acabâ onların yukarıdaki fikirleri millîliğin mâhiyetini bilmemekten doğan bir idrak yanılgısından mı ileri geliyordu? Aslında bu ihtimal nazariyede mümkün görünüyorsa da hakîkatte hiçbir kıymet ifâde etmiyor. Zîrâ tasfiyecilerin hemen her husustaki icraatları son derece ince yapılmış bir hesap dâhilinde hareket ettiklerini ortaya koyuyor.

Onların başlıca vasıflarını teşkil eden husûsiyet fiillerinde görülen sarsılmaz istikrardır ki bizi yukarıdaki kanaate iten sâiklerden biri budur. Halbuki idrak yanılgısına düşen insanlar hareketlerini son derece düzenli bir şekilde sıralayamazlar. İdrak yanılgısı esâsen bir anlayış hatâsı olduğu için buna bağlı görüşler de tabii olarak yanlış, en azından kusurlu olacaktır. Fakat bu demek değildir ki bir hususta idrak yanılgısına düşmüş insanlar cemiyetlerine ait bütün mevzûlarda istisnâsız şekilde yanlış düşünecekler ve böylece bir yanlış düşünme istikrârı oluşturacaklar. Eğer böyle bir hâl söz konusu ise buradaki durum idrak yanılgısına değil, sâdece tek bir şeye işâret edebilir: Kurnazca bir hesap üzerine binâ edilmiş sistemli bir harekete!..
Dolayısıyla tasfiyecilerin içinde bulundukları durum bir idrak yanılgısı değildir. Yukarıdaki fikirleri yanılarak da olsa Türkçemizi samimi gayretlerle geliştirme düşüncesinden kaynaklanmamaktadır. Bu görüşler lisanımız üzerinde yaptıkları tahrîbâtı makul bir zemine oturtma isteğinden ileri gelmektedir. Nitekim onların söz konusu kelimelere Türkçe’nin saflığı cihetinden karşı çıkarken destan yerine “epope” asrî yerine “modern”, içtimâî yerine “sosyal” kelimelerini Fransızca’dan alarak kullanmakta bir beis görmemeleri de bu kanaatimizi teyid eder vasıftadır.
O halde lisanımıza karşı takınılan u tavırların sebepleri nelerdir?
Son derece karışık gibi görünen bu suâllerin cevâbı aslında öyle sanıldığı kadar girift değildir. Tasfiyecilerin hayat hikayeleri, niyetleri hakkıda net bir görüşe sahip olmamızı mümkün kılmaktadır. Kanaatimiz odur ki bu uygulamalar inancımıza karşı yürütülen sistemli bir hareketin lisanımızdaki tezâhürüdür. Zîrâ bu şekilde İslâmiyet’le uzaktan yakından ilgisi bulunan her şey lisanımızdan, dolayısıyla insanımızdan uzaklaştırılacak ve böylece bütün benliğimize işlemiş İslâm İnancı bizlere unutturularak inançsız bir millet haline gelmemiz sağlanacaktı.
Tabii bütün bunlardan maksat milletimizi yeni bir ruh iklîmine hazırlamaktı!..
Sosyo-Kültürel Bir Unsur Olarak Dilin Ehemmiyeti Ayşegül Büşra Çalık Dilin birçok fonksiyonundan bahsetmek mümkündür. Her şeyden evvel bir anlaşma vasıtası olması itibariyle dil bir kere sosyal hayat bakımından zaruri ve vazgeçilmez bir unsurdur. Fakat dil, toplum fertleri arasında bir anlaşma vasıtası olmakla sınırlı değildir. Dil, bundan daha fazla bir şeydir. Onun fonksiyonu sadece mevcut, fertler arası münasebetleri yürütmekle kalmayıp geçmiş çağlardan günümüze intikal eden kültürel mirası koruyarak, zenginleştirerek günümüze ve gelecek nesillere de aktarmaktır. Dilin bir kültür unsuru olmasının yanında dil ile kültür arasındaki münasebetlerde karşılıklıdır. Yani güçlü bir dilin kültür üzerindeki zenginleştirici fonksiyonu kaçınılmazken, güçlü bir kültür de dili zenginleştirir, kuvvetlendirir. Çünkü bir dilin ifade kabiliyeti ne kadar güçlü, ne kadar zengin ise bizim de hayatı kavramamız, birbirimizi anlamamız o derece mümkün olur. Bu sebeple, dile kuvvetini kazandıran asıl unsur da dildeki kelimelerin farklı manaları ifade edebilmesidir. Fakat günümüzde dilin fonksiyonunun ve bu fonksiyonun ehemmiyetinin idrakinde ciddi bir zafiyet yaşanmaktadır. Türkçemizin ne kadar zengin bir dil olduğunu unutarak lüzumsuz, uydurma kelimeleri dilimize sokma gayreti hayret vericidir doğrusu. Dilimizde var olan ve ifade kabiliyeti fazlasıyla güçlü kelimelerimizin yerine bu uydurulmuş kelimeleri almaktan hiçbir rahatsızlık duymayanlar, bir milletin dilinin, onun ülkesi gibi, bayrağı gibi korunması gerektiği konusunda gereken hassasiyeti gösterememişlerdir. Dil, bir milletin kimliğidir. Millî kimliği olmayan, ferdi kimliği de olmaz. Millî kimliğin bir parçası olan dil üzerinde yapılacak lüzumsuz oynamalar da bir milletin tarihiyle, geçmişiyle, geleceği ile oynamak demektir. Uydurma Kelimeler Meselâ dilimize öz Türkçe diye sokuşturulmaya çalışılan ve nispeten de başarılı olunan kelimelere bir örnek olarak “zorunluluk” kelimesini verebiliriz. Esasen zorunluluk kelimesi ile neyin kastedildiği de belli değildir. Günümüzde bu kelime “mecburiyet” ve “zaruret” kelimeleri ile aynı manada kullanılmaktadır. Fakat mecburiyet ve zorunluluk kelimeleri birbirlerini tam manasıyla karşılayan kelimeler değildir. Mecburiyette dışarıdan bir zorlama vardır. Bir başka bir örnek ise “öneri” kelimesidir. Bu kelime ile de ne kastedildiği belli değildir. Çünkü bu kelime de hem “teklif” hem de “tavsiye” manasında kullanılır ki bu iki kelime de birbirinin tam karşılığı olan kelimeler değildir. “Karşıt” kelimesi ise “zıt”, “aleyhtar”, “aykırı” ve “muhalif” gibi birbirinden farklı birkaç kelimenin yerine kullanılmaktadır. Halbuki birbirine zıt olan şeyler birbirine aykırı olmak durumunda olmadığı gibi, birbirine muhalif şeyler de birbirine zıt veya aykırı olmak zorunda değildir. Bazı kelimeler vardır ki, onların ifade ettiği manayı hiçbir uydurma kelimeyle ifade edemeyiz, çünkü bu kelimeler bu manaları çok uzun asırlar boyunca kazanmıştır. Meselâ “taraf” kelimesi… Bunu bazıları “yan” diye, bazıları ise “yön” diye çevirmektedir. Tarafsız yerine yansız diyebilirsiziniz, bu biraz uydu diyelim. Ama mesela “bu emanet sana benim tarafımdan gönderildi” cümlesini onların istediği şekilde nasıl “Türkçeleştirebiliriz?” O zaman “bu emanet size benim yanımdan gönderildi” gibi ortaya bir ucube çıkar. Bu kelimenin çoğulu “etraf” kelimesidir, fakat bu kelimenin tekili ile çoğulu çok farklı manalara gelmektedir. Meselâ “taraflı bir çalışma” ifadesi ile “etraflı bir çalışma” ifadesi birbirinden çok farklı manalar ihtiva etmektedir. “Taraflı bir çalışma” derken kastedilen, bu çalışmanın objektif olmadığı, birilerinin kayrıldığıdır. Hâlbuki “etraflı bir çalışma” demek, incelenen konunun geniş bir şekilde, ayrıntılı bir şekilde araştırıldığını ifade eder. Yine münasebet kelimesi yerine uydurulan “ilişki” kelimesi de son derece lüzumsuz bir kelime dâhil etme çabasıdır. Münasebet kelimesini kullandığınız her yerde ilişki kelimesini kullanamazken, ilişki kelimesinin kullanıldığı her yerde münasebet kelimesi kullanılabilir. “Ne münasebet” yerine “ne ilişki” demeniz ne kadar abesle iştigal olursa, “kutlama münasebetiyle” yerine de “kutlama ilişkisiyle” denmesi de o kadar abesle iştigal olur. “Nitelik” kelimesi üç kelimenin yerine de kullanılıyor. “Mahiyet”, “vasıf”, “keyfiyet” … Bunların üçü de birbirinden farklıdır ve dolayısıyla bunlar birbiri yerine kullanılması, dile yapılan büyük hatalardandır. Meselâ “vasıfsız işçi” demek “mahiyetsiz işçi” demek değildir. Mahiyet bir şeyin esasıdır. Hâlbuki vasıfsız işçiyi de niteliksiz işçi dediniz. Peki, “işin mahiyetini öğrenmek istiyorum” yerine “niteliğini öğrenmek istiyorum” derseniz bu ne ifade der? “Keyfiyet” de bir şeyin maddî değil manevî yönünü ifade eder. Birinin keyfiyeti olmadığından bahsederseniz, ele avuca gelir bir meziyetinin olmayışından bahsedersiniz. Bunların yerine “nitel” kelimesini kullanmak nüansı öldürmektedir ve yerine bir şey koymamaktır. Bir başka örnek verecek olursak; Yine “akıl” kelimesi yerine uydurdukları “us” kelimesi Türkçede yoktur. Uydurulan bu kelime “uslu” kelimesinden çıkarılmıştır. Oradaki “lu”  hecesi bir ek değildir, onu sanki bir ek gibi düşünüp “uslu”yu da “akıllı” gibi düşünmüşlerdir. Mesela, bir çocuk için bu kelimeyi kullandığımızda, çocuğun usluluğu ile kastedilen çocuğun akıllı oluşu değil, yaramaz olmayışıdır. Ancak uslu kelimesinin manasını bu şekilde değiştirenler “–lu” hecesini de ek olarak kabul edip, kendilerince “us” diye bir kök bulma lüzumsuzluğuna düşmüşlerdir. Fakat şu düşünülmemiştir; -“-lu” hecesi ek olsaydı şayet, “ussuz” kelimesinin de var olması gerekirdi. Ama Türkçede “ussuz” diye bir ifade yoktur. Yine bazı kelimeler vardır ki onların yerini konulacak hiçbir kelime bu kelimenin yerini tutmaz. “Şu kadar hayvan itlâf edildi” derseniz, bunu herkes anlar ki o kadar hayvan hastalıklı çıktı ve dolayısıyla onlar öldürülmek zorunda kalındı. Ama bunun yerine “bu kadar hayvan öldürüldü” derseniz, insanların aklına neden sorusu gelir. Osmanlıcadan Türkçeye geçen bazı nezaket ifadeleri vardır ki, bunlar da Türkçeye tercüme edilememektedir. Meselâ “geçen bir dostumuza iade-i ziyarette bulunduk” ifadesi nasıl Türkçeleştirilir? Yine, “ihtiyaç” kelimesi yerine uydurulan “gereksinim” kelimesi de tamamen köksüz, ruhsuz bir kelimedir. Nesiller Birbirinden Koparılmaktadır Bu gün Türkiye’de nesiller on sene de bir eskimektedir. On yıl önceki neslin kullandığı kelimeleri bugünkü nesil anlamamaktadır. Hatta iş öyle bir raddeye gelmiştir ki halkın kullandığı birçok kelimeyi okumuşlarımız bilmemektedir. Bu bizim okumuşlarımızın hatasından kaynaklanmamaktadır. Tamamen onlara aşılanmak istenen maksatlı, kötü niyetli, yanlış bir zihniyetin neticesidir. Fakat etnik gruplardan olan insanlara sınırlarımızı açarken, farklı kelimelere niye kapatalım? Dilde ırkçılık, ırkçılığın en tehlikeli şeklidir. Çünkü sadece yaşayanlara zarar vermemektedir. Geçmişle bağımızı kopardığı gibi gelecek nesilleri de tehlikeye atmaktadır. Ayrıca dilde uydurmacılık cereyanı kelimelerdeki nüansları öldürmekte bu da cemiyette bir entelektüel zafiyet meydana getirmektedir. Nitekim Türkiye son otuz yıldır tefekkür bakımından belki en kısır dönemi yaşamaktadır. Türkiye bir Necip Fazıl, bir Yahya Kemal çapında şair yetiştirememiştir. Bu bizim insanımızın kabiliyetlerinde bir problem olmasından kaynaklanmamaktadır. Bu onun dilinin kısırlaştırılmasının ve dolayısı ile düşünce dünyasının karartılmasının bir neticesidir.Netice olarak şunu söyleyebiliriz; biz dilimizin “saf” veya “arı” oluşuyla değil, bir kültür dili olmasıyla övünebiliriz. Kelimelerin menşe’ine değil bu dilden ne kadar şair, ne kadar edip yetiştiğine bakmalıyız. Sırf, dili yabancı kelimelerden arındırmak adına daraltıp ifade kabiliyetini kısırlaştırmak, bir milletin kültürüne millî bütünlüğüne ve geleceğine yapılan bir ihanettir. Bu oyuna, bu ihanete izin vermemek de bu vatanda yaşayan, bu toprakların ekmeğini yiyip, suyunu içen vatan sevgisini analık duygusu gibi hisseden herkesin boynunun borcudur.
Türkçe'ye Sahip Çıkma Şuuru M. Halistin Kukul Asırlardan beri, süzüle süzüle, türlü türlü çiçekten lezzet ve koku ala ala, zihinlere ve gönüllere yerleşe yerleşe sözde ve yazıda üstün numuneler vere vere bugünlere ulaşan güzel Türkçemiz; milletimizin birlik ve beraberliğinin iki mühim unsurundan birini teşkil eder. Dil ve Din’in, insanın ve milletin hayatındaki kalbi ve zihni ehemmiyetini idrak edemeyenler, ne hayatta oluş sebeplerini bilebilirler, ne de tarihi ve kültürü. Mütefekkir merhum S. Ahmed Arvasî, Nesiller ve Milli Dil adlı yazısında: Bir millet, bir kültür müessesesi, hayatiyetini “nesiller” ile devam ettirir. “Nesiller” sözü, çok geniş bir kavramdır. O, bir milletin dününü, bugününü ve yarınını birlikte ifade eder. “Nesiller” birbirinden kopuk tanecikler değil, bir tespih gibi birbirine bağlanmış yapıdadır… Her yeni nesil ile birlite, milletler, milli kültür ve medeniyetler, milli müesseseler, kendilerini hem devam ettirirler, hem güçlendirirler, hem de yenilerler… Millî dil de öyledir. O da nesilden nesle intikal ederken hem kendini korur, hem kendini geliştirir, hem de yeniler… Milli dil, sadece yaşayan nesillerin dili değildir. O, geçmiş ve geleceği ile bir milleti kucaklar. (Size Sesleniyorum-1, s.283) der. Türkçemiz, hâlen, üç büyük müdaheleyle mücadele etmek mecburiyetinde bırakılmıştır. Bunlar: Fransızca ve İngilizce kelimelerin Türkçe içerisinde âdeâ cirit atması hatta hakimiyet kurmaya kalkması ile, uydurma kelimelerin “Dağdan gelip bağdakini kovar” misâli, güzel ve kullanılan kelimelerin yerini alma gayretidir. Kaidesiz kelime uydurmak, Türkçemizi, hem mânâ, hem güzellik ve hem de işleklik bakımlarından bozmaktadır. Milli kültürün en mühim unsurlarından biri, bu şekilde, iç ve dış müdahalelere maruz kalıp bozulurken, meseleyi sükunetle takip etmek, üzerinde oynanan oyunları seyre dalmak ve tahribatına müsaade etmek en azından gaflettir. Türkçemiz, bu cahilce müdahaleler yüzünden, hedefsizdir ve hesapsız ve hudutsuz bir huzursuzluğu yaşamaktadır. Ancak; Türkçe sevgisini, Türkçe şuuruyla yaşayan örneklere de rastlamaktayız. Şimdi, sunacağım böyle bir ibret vesikasına dikkat buyurmanızı istirham edeceğim: Emekli Ziraat Yüksek Mühendisi Numan Aydoğan Ünal şöyle bir hatırasını anlatmıştı: “Resmi bir vazifeyle Hollanda’nın Amsterdam şehrine ilk defa gitmiştik. Arkadaşım Selim ile şehri gezerken öğle namazı vakti çıkmak üzere idi. Bir cami aradık bulamadık. En iyisi burada Türkler çok bir Türk bulalım da camiyi soralım dedik. Türklere benzeyen iki kişi bir bahçede oturuyordu.  Kendilerine selam verdik.

Ve Aleyküm Selam dediler. Biz yabancıyız, Türkiye’den geldik. Namaz kılacak bir yer arıyoruz dedikse de hiçbir şey anlamadılar. Daha sonra İngilizce sordum yine anlamadılar. İsimleri Muhammed ve Abdüsselam olduğunu öğrendiğimiz bu kardeşlerimize ecdad diliyle konuşursak anlaşırız diye düşündüm. Ve hemen: - Vakît mahdut, abdest mevcud lakin mescid mechul Deyince adamların yüzleri güldü, neşelendiler, sevindiler, önümüze düşerek Türklerin satın alarak kiliseden camiye çevirdikleri Fatih Camiine götürdüler. Cami imamı bunlar cemaatimizden Kuzey Afrikalı Müslüman kardeşlerimiz olup Türkçe bilmezler” dedi. Görülüyor ki, konuştuğumuz kelimeler, gerek Türk dünyasıyla ve gerekse İslâm dünyasıyla anlaşabileceğimiz kelimelerdir. Bugüne kadar sürdürülen uydurmaca hastalığının ne kadar vahim olduğunu da gözler önüne seren bir ibrettir. Bütün bunları, “dil ictimâiyyâtı”ndan az çok haberdar olanlar iyi idrak edebilir. Amma, diyeceksiniz ki, bizdeki üniversitelerde “dil ictimâiyyâtı” veya “dil sosyolojisi” diye bir bilim de yok. Bu hale getirilmek istenilen bir lisanın (sosyolojisi)yle kim uğraşır. Yine de, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümleri’ne böyle bir dersin konmasını teklif ediyorum. Belki düşünenler çıkar!
Türkiye'de Kullanılan Uydurukça Kelimeler Türk Dünyasında Yok Mehmet Can
O
smanlı Devleti zamanından günümüze kadar kullanılan ve Cumhuriyet döneminde Türkiye Türkçesine  giren yeni kelimeler ile Azerbaycan, Başkurt, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Türkmen, Uygur lehçelerindeki bugün kullanılan kelimeler  aşağıdaki cetvelde gösterilmiştir.

Türkiye dışındaki Türk lehçelerinin kelimeleri, Kültür Bakanlığı tarafından neşredilen “Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü”nden;  “Uydurma Türkçe” bölümündeki kelimeler ise, D. Mehmet Doğan tarafından hazırlanan ve Milli Eğitim Bakanlığınca öğretmen ve öğrencilere tavsiye edilen “Büyük Türkçe Sözlük”ün 10. baskısından alındı.

 

Bu cetvel incelendiğinde açıkça görülüyor ki, Türkiye dâhil diğer bütün Türk lehçeleri arasındaki kelimeler hemen hemen birbirinin aynısıdır. Türkiye Türkçesine Cumhuriyet döneminde sokulan kelimelerin hiçbirisi diğer Türk lehçelerinde yoktur. Yani, bu kelimeler uydurma kelimelerdir.
Necip Fazıl Kısakürek'ten Yabancı Başlıklara Tepki Prof.Dr. Nevzat Gözaydın Yabancı dillerden alıntı sözleri yaygınlaştırma ve kullanma sıklığına çanak tutan öncelikle yazılı ve görsel basındır. Kentli nüfusa büyük ölçüde hitap eden yazılı basında bunun yüzlerce örneğini hemen her gün gazetelerimizde görüyoruz. Haberlerin veya yazı başlıklarının olsun, dergi adlarının olsun binbir örneği ardı ardına sahnelerde boy gösteriyor. Dergi adları demişken, hemen usta yazar Necip Fazıl Kısakürek’ten beri pek bir şeyin değişmediğini göstermek istiyorum. Onun 1940 yılında kitabına aldığı şu şikâyetleri ardı ardına okuyuverelim: “Bir Matbuat Davası Köprüden kalkan Kadıköy vapurunda, bir havuz üzerindeki sivri sinekler gibi kaynaşan gazete müvezzileri… Bunlardan biri haykırıyor: - Maç geldi, Maç, Sinemon, Purvu, Maryan. Uzaktan bir başka ses: - Konfidans var, Konfidans, Illustrasyon, Vü, Dedektif, Vuala! Sağdan soldan birkaç ses: -Parisuvar, Parisuvar, Parisuvar! Karmakarışık sesler: - Marikler, Çaytung, Buketo! Operada, tenor, bariton, bas, soprano avaz avaz haykırken tempo tutan cılız sesler hâlinde birkaç inilti de, Türkiye’de çıkan mecmua ve gazete isimlerini geveliyor. Bu sahnenin ne müthiş bir ifadesi olduğunu kavramak için şöyle bir levha tasarlayalım: Mesela Paris’tesiniz ve Fransız müvezziler var kuvvetleriyle Türk gazete ve mecmualarının isimlerini haykırıyor. Ne buyrulur? Değil Fransa’da Türk gazete ve mecmuası, dünyanın hiçbir köşesinde hiçbir yabancı neşir vasıtası; bu kadar hararet, bu kadar muhabbet, bu kadar cüretle satılıp alınamaz. Hatta bir müstemlekede, müstemleke sahibinin eserleri bile bu tarz ve mikyasta sürülemez. Burada kalemimin öfkesini tutuyorum. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Kabahat kimde, satanda mı? Asla! Alanda mı? Oldukça! Yasak etmiyende mi? Yüzde yüz evet! Hükûmetin bu gibi işlerle meşgul olması ve gözünü dört açması gereken fikir ve hassasiyet merkezleri, belli başlı ihtiyaç sahiplerine vesika mukabili abone hakka vermek şartile, bu işporta malı müzahrafat kültür aletlerine kapılarımızı kapamalı.” (Çerçeve, 1940, s. 81-82, 13.6.1939) “Vaktiyle Fransız Akademyası âzâsından bir zat, genç; nesiller elinde Fransızcanın günden güne bozulduğunu, köklerini ve kanunlarını kaybettiğini iddia etmiş; bu hadise Fransa’da bir küçük kıyamet doğurmuştu. Ya bizim Türkçemiz! Engizisyon zulmüne uğruyor da kimse aldırış etmiyor. Mekteplerden sarf dersi kalktı kalkalı her hangi bir yanlışı belli etmek için, bir nevi kulak zevkinden başka, müracaat edebileceğimiz mahkeme de kalmadı. Sarf ve nahvi okutulmayan dil! Benim havsalam almaz bunu.  Türkçe, zavallı Türkçe! O her şeyden evvel kendi içinde, mevcut ve malum o olduğu kadar, öz çerçevesi içinde ihanete uğruyor. Dilimizi resmen unutuyoruz. … Neredeyse, bir tatlısu frengi edasile (üç adamlar) diye konuşacağız. Dilimize bir başka ihanet, münevverler Türkçesinin üçte birini müstemlekeleştiren Fransızca kelime istilası. Türk anneleri, iki çocukta bir, Fransız yavrusu mu doğuruyor? Ne rezalet!” (Çerçeve, 1940, s. 83; 24.6.1939) “Millî Hançere Filân kelime arabca, filân lâtince, acemce, yahut rumca diye bir mesele yoktur. Mesele, muhtaç olduğumuz kelimeleri nerede bulursak hemen benimseyip üzerlerine millî hançere damgasını vurabilmekte. Almancanın almanca oluşu böyledir. Zaten hangi batı dili, kafasını rumcayla lâtinceye emzirtmedi? Yok eğer eskiden yapıldığı gibi, dilimize yabancı dil aşılarını bütün kanunları ve asıllarile tatbik edersek lisanımız o lisanın sömürgesi olur.” (Çerçeve, 1940, s. 83; 24.6.1939) Yazarımızın bu haklı şikâyetleri toplumumuzun farklı kesimleri üzerinde nasıl bir etki yaptı acaba? Aradan geçen yetmiş küsur yıl içinde yazarlarımızın, köşe kadısı efendilerimizin, basında kalem oynatan muhabirlerin vd. kalem erbabının tutumlarında herhangi bir olumlu gelişme -tabii Türkçenin lehine olması gerekir, aleyhine değil- gözlemlenebilir mi? Bu ve buna benzer soruların karşılığını bulabilmek amacıyla kitapların dergileri sıraladıkları raflarına göz gezdirmek istedim ve şu dergi adları ile karşılaştım: Bazaar, InStyle, Shout, Wallpaper, Hello, Jolie Glamour, Blonde Hair, Vanity Fair, Life, Vogue, Maria Claire, Elle, Wedding, Cosmopolitan, Burda, Women Health, Formsante, Allmen, Iron Maiden, Watch, Joy Division, Opus, Quality, Fortune, The Ekonomist, Time, Le Point, L’Espresso, Monocle, Der Spiegel, Forbes, Harvard Business Review, Fast Company, Foreign Affairs, History, Esquire, L’Officie1 vs… vs…  Bütün bunlara şahit olduktan sonra aradan geçen bunca yıla rağmen Türkçenin lehine hiçbir değişiklik olmadığı anlaşılıyor. Bu tutuma kolayca bir de kılıf bulunmakta… Efendim, küreselleşmeymiş, tekelleşmeymiş, basın imparatorlukları artık sınır tanımadan her tarafta hükmünü icra ediyormuş ve daha niceleri. Çıkar ilişkileri, paranın gücü, daha doğrusu genel bir deyişle ekonomi, bütün değerlerin, düşüncelerin, uygulamaların ve öğretilerin önüne geçirilince bu tür görüntüleri kabullenmek zorunda kalıyoruz. Bu Türk dilinin aleyhine olan olumsuzluklardan da en çok etkilenen kendi öğrencilerimiz ve geleceğimiz oluyor. Ve tabii Türkçenin de geleceği… Hatta bu modaya kapılarak kendi öz çocuklarına bile yabancı artist, futbolcu adları koyanları da görüyoruz.
Kâtil Kelimeler Yavuz Bülent Bakiler Radyolarımızın, televizyonlarımızın, gazetelerimizin, zaman zaman cin çarmış kelimelerle sancılı dili, bana hep Konfüçyüs’ü hatırlatıyor. O cin çarpmış kelimeler, aynı zamanda Türkçemizin katilleridir de! Ortaya çıkar çıkmaz birçok kelimeyi sindiren, öldüren, güzellikler ve incelikler yerine kurulup kalan zındıklarıdır. Türkçe olsalar bile, ben maymuncuk haline getirilen veya kanlı-bıçaklı katiller gibi sola-sağa saldıran, etrafını temizlen bütün katil kelimelerden nefret ediyorum.  Uzun bir zamandan beri, ortalıkta sallanan katil kelimeler zincirinin başında, şimdi şu “olay” ucubesi var. Geçen gün otobüste, bir üniversite talebesi, arkadaşını uyarıyordu:

“Görüyor musun? diyordu dışarıda yağmur olayı var!” Bir Türk çocuğu, böyle sefil bir üslupla konuşur mu hiç? “Yağmur yağıyor” veya “yağmur başladı” yerine “yağmur olayı” diye söze başlamak ne büyük bir çirkinlik, çarpıklık örneği! Bir TV programında yine bir üniversiteli, bir müzik otoritesine “Bende sinüzit olayı var. Bu müzik bana iyi geldi” diyerek ağzını çarpıtıyordu. Bir TV sunucusu ise, karşısındaki yarışmacıya “para olayın nasıl” diye sırnaşıyordu. Yerli yersiz kullanılan bu olay kelimesinden iğreniyorum. Geçenlerde, ünlü bir siyasinin, kalabalıklar karşısındaki konuşmasını dinlerken de utanmıştım. Şehirlerine üniversite açılmasını isteyen kimselere söz veriyordu: “Sizin bu üniversite olayınızın takipçisi olacağım!” Allah! Allah! Eskiler: “Üniversite dâvânızın” veya “üniversite işinizin” veya “Üniversite arzunuzun” veya “üniversite isteğinizin”… diye konuşurlardı ve doğru bir Türkçeyle meramlarını ifade ederlerdi. Demek şimdi bu hınzır “olay” kelimesi: dâvâ-iş-ihtiyaç-arzu-istek… gibi zenginliklerin, güzelliklerin katili oldu. Bir üniversitede, ihanet ocakları, fitne fesat çıkarmışlarsa, vurmuşlar, kırmışlar, yakmışlar, yıkmışlarsa… Üniversite olaylarından bahsedebilirsiniz. Ama üniversite açılması isteğine üniversite olayı diyemezsiniz. “Yoğun” kelimesi de kanlı-bıçaklı kâtil kelimelerden. Yoğun kelimesi, her derde deva bir ilâç gibi.. Bir cenaze merasimi mi var? “Polis çevrede yoğun tedbirler almıştır.” Eskiden polisimiz sıkı tedbirler, caydırıcı tedbirler, ciddî tedbirler… alırdı. Şimdi her işimiz yoğun, yoğunlaştı. Eskiden bir kişinin çok işleri olurdu. Şimdi yoğun işleri oluyor! Eskiden bir hatibin sözleri, şiddetli alkışlarla kesilirdi, şimdi yoğun alkışlar! Eskiden büyük aşklar yaşanırdı, şimdi yoğun aşklar!  Eskiden karışık meselelerle karşılaşırdık, şimdi yoğun sorunlarla!

Eskiden bir trafik keşmekeşi görülürdü, şimdi trafik yoğunluğu.   Eskiden misilsiz heyecanlar duyardık, şimdi yoğun çoşkular!.. Bu örneklere siz de yenilerini ilâve edebilir, bir yoğun kelimesinin kaç güzelliğimizi sindirdiğini veya katlettiğini hesaplayabilirsiniz. Şimdi ben bu yoğun kelimesine nasıl yoğun nefret duymayayım? Ya şu lâtin dilinden Türkçemize bulaştırdığımız şu “sel” ve “sal” ekli kelimeler? Artık resmî ağızlarda bile selli sallı kelimeler volta atıyor. Açın Dede Korkut kitabını, açın Kutadgu Biliğ’i açın bütün halk şairlerimizin divanlarını, çönklerini, şiirlerini,  onların hiçbirinde sel-sal bataklığını göremezsiniz. Batı dünyası karşısında “yoğun” bir aşağılık duygusuna kapılanlar veya İslâma düşman olanlar,  bizi dinî mukaddeslerimizden koparmaya çalışanlar, dilimizi “sel-sal” “olayı” içine çok kötü sıkıştırdılar. Ben bu sel ve sal ekli çirkin, çarpık, zevksiz, nesepsiz kelimeleri çiftesi çok kuvvetli olan katırlara benzetiyorum. Katır atla-eşeğin birleşmesinden meydana gelen bir yaratık. Ne ata benzer, ne eşeğe! Sel ve Sal ekli kelimeler de öyle. Ne Türkçeye benzerler, ne Fransızcaya! Mesela Tarih-kelimesi Arapça, çerçeve kelimesi Farsçadır. Tarihsel ve Çerçevesel kelimeleri “sel takısıyla” nasıl Türkçe olabilir. Görmek-işitmek kelimelerinden görsel-işitsel yapmakta neyin nesi? Türk ve İslam’a düşman olanlar, dilimizi kündeye almışlardır. Türkiye’de derin bir dil buhranı var. Dükkan tabelalarına kadar yayılan bu zevksizlik bu çirkinlik, bu kabalık, bu soysuzluk… dağdaki-şehirdeki terörden çok daha tehlikeli. Şu “yoğun” işlerimizden başımızı kaldırıp biraz da “dil olayımıza” baksak mı dersiniz?
Dilde Neler Kaybettik? Yavuz Bahadıroğlu Bir gün insan, “virgül”ü kaybetti…
Virgülü kaybedince zor ve uzun cümlelerden korkar oldu, git gide daha basit ifadeler kullanmaya başladı…
Cümleler basitleşince, düşünceler de basitleşti.
Bir başka gün insan, “ünlem” işaretini kaybetti…
Bunun sonucu olarak, ses tonunu hiç değiştirmeden konuşmaya başladı… 
Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu. 
Çünkü ünlem işareti yoktu!

Bir süre sonra insan “soru işaretini” de unuttu…
Tabiî olarak artık soru sormaz, merak etmez oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat, ne dünya ne kendisi umurundaydı.
Öğrenme merakını yitirmişti.

Birkaç sene sonra “iki nokta üst üste” işaretini kaybetti insan ve o gün bugündür davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.
Zaten de açıklayamaz oldu.

Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işaretleri” kalmıştı…
İki “tırnak” arasında, başkalarının düşüncelerini tekrarlamaya başladı…
Çünkü düşünmeye düşünmeye körelmiş, kendine has bir düşüncesi kalmamıştı.

Nihayet sıra “nokta”ya geldi…
Son noktaya…
Ama buraya gelene kadar, çoktan okumayı ve düşünmeyi unutmuş vaziyetteydi.
Bu yüzden, geldiği acınılası noktayı fark bile edemedi!

Buraya kadar A. Kenesky’nin tespitlerinin bir miktar değiştirilmiş haliydi. 
Bunlara “İnsan nihayet kendini de kaybetti”yi eklemek gerekiyor: Üstelik arayış cehdi de yok; çünkü kaybın farkında değiliz.
Kimliğimizi (nüfus kâğıdı anlamında) kaybetsek, hiç olmazsa gazeteye ilân verir, nüfus müdürlüğüne gidip yeni bir kimlik çıkarabiliriz…
Kendimizi kaybın ne ilânı var, ne de bir suretimizi çıkartma ihtimali…
Gölgemizin gölgesinde yaşıyoruz!

Kelimelerle birlikte grameri de savurduk, noktalama işaretlerini unuttuk, deyimleri, atasözlerini çöpe attık…
Bir mısrada kâinatın sırrını fısıldayan şiir yok hayatımızda…
Şiir olmayınca duygu da yoktur; incelik yok, asalet yok, duyarlılık yok, farkındalık yok, keşfetme yok, merak yok…
Zaten bunlar, “Test kafası”yla olmaz!
Kelimelerle, cümlelerle, noktalama işaretleriyle, gramerle olur.
Bunlar olmadan yaşayıp yaşlanmaya, “A şıkkı”, “B şıkkı”, “C şıkkı”, “D şıkkı” arasında bocalamaya kendimizi mahkûm ettik.
Bu halimizle hiçbir  meseleyi halledemiyoruz, bizatihi kendimiz en büyük meseleye dönüşüyoruz.
Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime,
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime!
Uydurukçaya Dair Afşin Selim “Gençler, bu dili bilmiyorlar, anlayamayacaklar, ne dersiniz, dediler. Öğrensin keratalar, dedim. Çünkü İngilizce öğreniyor, anasının dilini öğrenmiyor. Bu olmaz...”  (Attillâ İlhan)
Kökten Batıcılıktan nüfuz ettiği besbelli olan dilde bu “arındırmışlık” sonrasında, büyük romancı yahut büyük şair çıkmasını mı bekliyorsunuz bu milletten? Olayların ve olguların derinlikli bir şekilde anlatılamayacağı malûm; çünkü! İfade zenginliğini yitirmiş bir dilden, sanat şahikası beklemek, abesle iştigal etmektir zannımca. Hani ilim, fikir ve sanat eserleriniz... Ne imiş?  “Eski” imiş! Reddi miras bir nevi...  “Arapça ve Farsça istila ediyor” ama sıra İngilizce’ye gelince çağdaşlık! Nasıl bir yabancılaşmadır bu böyle? Halkın günlük konuşma dili ne ise, yaşayan Türkçe odur. 

Ahmet Yenilmez bir müddet evvel, “Lise mezunlarının 93 kelimeyle konuştuğu; iyi yetiştirilmiş bir kangal köpeğinin 150 kelimeyi anladığı bir toplumda yaşıyoruz” demişti de, kışkırtıcı bir kıyaslama olarak algılamıştım hakikaten! 

Merak ediyorum, “uydurukçalarıyla” dünya Türklüğüne hitap edebileceklerine inanıyorlar mı sahiden... Türkçeyi daha kolay bir dil haline getirmek maksadıyla yürüttükleri operasyon, bu milletin birbiriyle anlaşmasını bile zorlaştırıyor! Medeniyet ideali gütmemek, bu tip takıntılarla yaşatıyor insanı ne yazık ki... Türk devletler tarihini aralıksız bir bütün şekilde algılamayıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin gökten zembille indiğini zannetmekle ilişkili olduğunu gözlemliyorum “uydurukça” bağımlılığının... 

Doğru: “Dil, canlı bir varlık gibi doğar, büyür, gelişir, değişir ve ölür.”  Bahse konu  “arındırılmışlığın”  asıl gayesinden uzaklaştığına inanıyorum. “Uydurukça” olarak algılamam o yüzden... Canlı bir olgu olarak dilin, bilhassa Türkçe’nin, fakirleştirilmesinden, cılızlaştırılmasından, ruhsuzlaştırılmasından yana değilim elbette. Milletlerarası karşılıklı alışveriş, dil bahsinde de gerçekleşebilir; ki gerçekleşiyor da zaten... Tekrar ediyorum: Karşı çıkışımın sebebini, dilde köken bağnazlığı, kasıtlı bir şekilde aynı kökten kelimelerin aşırı kullanımı ve bu milletin mazisi ile bağını çökertmek isteyenlerin dili araç edinmeleri... 

İlgilisine tavsiyem; şuurlu bir Türk milliyetçisi olan Necmettin Hacıeminoğlu Bey’in  “Türkçe’nin Karanlık Günleri” isimli eserine bir göz atıvermeleri...
Dilde Değişmeler Aziz Şakir Hızla değişmekte olan şartlar bizi yeni bir görevle karşı karşıya bırakmaktadır. Türkiye’nin Kuzey ve Doğu yönünde yıllardan beri kapalı duran kapılar, Demirperde’nin ortadan kaldırılmasıyla ve Komünist olarak bilinen rejimin Avrupa’daki çöküşüyle birden bire açıldı. Türk ülkeleri arasında yoğun bir gidiş geliş trafiği ortaya çıktı. Bu yeni dönem, yeni ihtiyaçların gündeme gelmesine sebep oldu. İlki Türk topluluklarının birbirlerinin yazılı eserlerini okumalarına engel olan farklı alfabelere karşı tedbir alma ihtiyacıydı. T.C. Kültür Bakanlığı, Türk topluluklarının kullandığı Latin, Kiril ve Arap kökenli alfabeleri karşılıklı olarak öğreten “Örneklerle Bugünkü Türk Alfabeleri” adlı eseri yayımlayarak bu ihtiyacı karşılamaya çalıştı. Arkasından Kiril kökenli alfabeler kullanan Türkler, alfabelerini değiştirip Latin alfabesine geri dönmek için önemli adımlar attılar. Şimdi bu yoldaki çalışmalar hızla ilerlemektedir. Fakat Demirperde’den arda kalan Dil Perdesini, Türk coğrafyasının kültür sahnesinden nasıl indirebiliriz. Bu davanın ancak devamlı bir mücadele ve Türk topluluklarının fikir birliğiyle kazanılabileceğine inanıyorum. Ortak bir Türk dili oluşturma yolunda Türkiye Türkçesi’nin esas alınması zannedersem herkesçe kabul gören bir gerçektir. Fakat bu durumda şimdikinden daha sabit, aşırı hızla değişmeyen bir Türkçe’ye ihtiyacımız var. Türkçe’ye “kazandırılan” her yeni sözcük(!) ve Türkçe’den atılan her kelime herkesi o ortak Türk dilinden adım adım uzaklaştırıyor ve bunu tabiî olarak en iyi bizler (Bulgaristan Türkleri), Türkiye Türkçesi’ni ve memleketlerimizde konuşulan lehçe ve ağızları konuşanlar hissediyoruz. Mesela bir önceki cümlede kullandığım eşanlamlı “sözcük” ve “kelime”yi ele alalım. Bulgaristan’daki Bulgaristan’da konuşulan Türkçe (en azından 10-15 yıl öncesine kadar) İstanbul Türkçesi’nin neredeyse aynısıdır-  sıradan bir soydaşa “sözcük” derseniz muhatap olduğunuz kişi tam olarak ne kastettiğinizi anlayamayabilir. Belki “söz” kökünden yola çıkarak bu “sözcüğün” anlamı hakkında tahminler yürütebilir ama bu metodu yeni ortaya çıkarılan yüzlerce “sözcüğü” çözme yolunda katiyyen kullanamaz. Oysa “kelime” derseniz iş olur biter. “Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü”nü incelediğimizde bunun gibi yüzlerce örneği göreceğiz. Şimdi birkaçını size aktarmak istiyorum. (Sözünü ettiğim lügatta, Türkiye Türkçesi’ndeki kelimelerin 8 Türk lehçesindeki ve Rusça’daki karşılıklarını gösteren bir sözlüktür): s. 180 “doğa”    : Bütün lehçelerde “tabiat” olarak verilmiştir; s. 126 “çeviri”   : 7 lehçede bildiğimiz “tercüme” dir. Bu listeye sadece Türkiye Türkçesi’nde yer alan ve tamamen oturmuş diyebileceğimiz “evrim, birey, olay, öykü, özel, uygar, araç” gibi birçok kelime ilave edebiliriz.  “Millet” kelimesini illa da atacağız dersek Türk lehçelerinin altısını kullananlara “ulus” kelimesini öğretmek zorunda kalacağız. Bir dilin söz hazinesindeki eşanlamlıların sayısı ne kadar çoksa o dil o kadar zengindir. Arapça’da “deve” için 1000’in üzerinde kelime tespit edilmiştir: “Hızlı deve”, “uyuz deve”, “taylağı olan deve” gibi… Araplar: “Bize deve için birkaç yada kolaylık için en iyisi bir tane kelime yeter, arda kalanları silip atalım deseler”di bugün ne Arapça bu kadar zengin olurdu ne de size böyle bir örnek verebilirdim. Ayrıca, unutmayalım ki Türkçe’miz hızla yenilendirilmeye devam ederse 20-30 yıl sonra bizim bugünkü yazılarımızı okumaya kalkışan bir genç, metinlerin yarısından fazlasını anlayamayacaktır. Bu gidişle Yunus Emre gibi dâhilerimizin asırlarca okunup beğenilen eserlerini, Eski Türk Edebiyatı uzmanları hariç kimse anlayamayacaktır. Bunu hayal etmek için fazla çaba sarf etmemize gerek yotur. Herhangi bir üniversitenin tarih bölümünde lisans yapan öğrencilerin 60’lı yıllarda yazılmış bir makaleyi okuyup anlamalada ne denli zorlandıklarını görmemiz yeterli olacaktır. Dil problemine önce Türkiye’de çözüm bulunmalı diye düşünüyorum. 2 yıl önce doktoramı yapmak üzere İstanbul’a geldiğimde buradaki akrabalarımı aramak için Aksaray’da bir telefon kuyruğuna girdim. İnanır mısınız, benden önce konuşan 6 kişiden sadece sonuncusunun Türkçesi’ni anlayabildim, ki o da Türkiyeli değildi. Bir Afrikalı öğrenciydi. Türk dili ve Türk kültürü ancak birileri tarafından benimsendikçe var olabilir. Türk coğrafyasında veya Türk ortamında yetişen bir kişi: “Ben Azeri’yim, Kırgız’ım, Tatar’ım vs.” deyip de: “Ben Türk’üm” demezse, o Türk değildir. Türk soyundan olmak yeterli değildir. Mesela Bulgarlar da Türk ırkındandır. Ama bugün Bulgar Türkleri’nin torunları: “Biz Bulgarız” derse o eski dillerinden sadece 20’ye yakın kelime ihtiva eden bir Slav dilini konuşurlar. Onlar hakkında Macar bilim adamlarından Geza Fehér, TTK’nun da bastığı “Bulgar Türkleri Tarihi” kitabının girişinde şöyle der: “Bulgar Türkleri’nin dil kalıntılarının Arap, Yunan Latin ve birçok Islav dillerinin yazılı kaynaklarında bulunması, bu Türk boyunun muhtelif çağlarda ve alanlarda büyük tarihi rol oynadığına ve tesirlerini yalnız komşularının üzerinde değil belki kültür seviyesi yüksek diğer kavimler üzerinde de hissettirdiklerine bir delildir.” Bu tarihi gerçek, dilin, bir milletin hüviyeti için ne kadar önemli bir unsur olduğunu açıkça göstermektedir. Bulgarlar Türk kimliğini Türkçe’yi unutarak yitirmişlerdir. Bu bir tercih meselesidir ve kimse zorla Türk olamaz, olmamalıda.
Önce Türkçe Öğretimi Necati Demir Dil öğrenimi ve öğretimi ile ilgili bir gerçek vardır: “Çocuk; önce ana dilini iyi öğrenmeli; onunla okuma ve yazma kabiliyetini geliştirmeli, kavram ve anlamda derinleşmeli, bu dille, şahsiyet ve şuur kazanmalı, kendisine güvenmeli, ondan sonra yabancı bir dil öğretimine geçilmelidir.” Özellikle batı ülkelerinde bu konuda belki binlerce çalışma yapılmış, hep aynı noktalara ulaşılmıştır.Türkiye’de ise tam tersi yapılmaktadır. Daha doğrusu ne yapıldığı bir türlü anlaşılabilmiş değildir.Türk aydınları, Türk dil bilimcileri, Türk eğitimcileri ısrarla şunları söylemektedir: “Türkçe öğretimine öncelik verilmeli, Türkçe her Türk vatandaşına iyi öğretilmeli, daha sonra gerekenlere/gerekirse yabancı dil veya yabancı diller öğretilmelidir. Aksi durumda yeni nesiller Türkçeyi öğrenmeden, hiçbir bilim dalında derinleşemeden, hiçbir alanda ufku gelişemeden yetişecekler.”Bu feryatlar, gök kubbeyi sarsacak duruma gelmesine rağmen hâlâ eğitim kurumlarımız inatla yabancı dil sevdasıyla yanıp tutuşmakta, bütün enerjilerini yabancı dille eğitim yaptırmaya veya yabancı dil öğrenimini erken yaşlara almaya sarfetmektedirler. Böyle bir aşk dünyada yaşanmamıştır(?). Bundan sonra yaşanacağa benzemez.Aslında karşı karşıya kaldığımız durumu ve bir faciaya doğru hızlı biçimde yürüdüğümüzü eğitim kurumlarındaki herkes, bütün devlet adamları hatta eğitimli herkes görmektedir. Ancak niçin düzeltilmek istenmediği anlaşılır gibi değildir.Yeni nesiller Türkçeyi öğrenmeden, doğru dürüst okumayı yazmayı bilmeden üst sınıflara doğru yükselmektedir. Üniversitede okuyup da anlamlı iki cümleyi bile arka arkaya getirmeyen öğrencilerin, hatta öğretim üyelerinin sayısı mutlaka hesaplanmalıdır. Hangi seviyede olursa olsun (mecbur tutulduğu için) okuduğu kitaptan hiçbirşey anlamayan öğrencilerin, hatta öğretmenlerin hatta ve hatta öğretim üyelerinin durumu gelecekte ne olacaktır? Durumun böyle olduğunu Türkiye’de eğitimle ilgilenen herkes bilmektedir. Ancak gerçek acı olduğundan duyarsız kalınmaktadır. Ya da takke düşüp kel görünür diye kimse bu konularla ilgilenmeye cesaret edememektedir.Durum böyle iken hangi öğretmen hangi çocuğa yabancı dil öğretecektir. Ya da onlarca yıl bu kadar emek ve bu kadar maddi kayıba rağmen hangi öğretmen hangi öğrenciye, hangi okulda yabancı dil öğretebilmiştir? Bu sorunun cevabını bilen harhangi birisi var ise haber beklenmektedir.Konunun bir başka yönü yabancı dil ile eğitim yapan kurumlardır. Öğretmen /Öğretim üyesi Türk Öğrenci Türk, Okul Türkiye’de ama öğretim dili İngilizce. Bu eğitim uygulamasının adı nedir, dünyada bir benzeri daha bulunmakta mıdır? Benzeri varsa hangi ülkededir, bilen var mıdır?Bütün bunlardan sonra aslında aynada suret net görünmektedir. Şu anda Türkiye’de eğitim uygulamaları, nesiller yetiştirmek değil, nesilleri kör etmektir. Türkiye’nin geleceğini karartmaktır. Dünya bilim bakımından ilk beş yüz üniversite içerisinde Türkiye’den bir üniversitenin bile bulunmayışı tesadüf değildir.İhmal edilen ve takip edilen yanlış yol; sıradan bir durum değil, Türkiye’yi 2023 yılında yönetecek gençliğin yetiştirilmesidir. Herkes bilmelidir ki gölgede olanın gölgesi olmaz.Mevcut eğitim uygulamalarımızı, Türkiye’yi zor duruma düşürmek, bölmek, talan etmek, geri bırakmak, dünya ile rekabetten koparmak isteyen ülkelere ihraç etmeliyiz. Biz ise önce Türkçenin öğretildiği bir sistemi takip etmeliyiz. Tek kurtuluşumuz budur. Aksi halde yolun sonu görünmektedir.  
Dünya Dili: Türkçe Şadlık Amanov Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar yeni bir Türk Dünyası tabirinin dillerden düşmediği; siyasi ve iktisadî bir potansiyel güç olarak kendisinin varlığını hissettirmeye başlayan Türk dünyasında yeni bir oluşumla, birleşme cereyanının yaşandığı; meşhur alim ve mütefekkir İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işde birlik” şiarının terennüm edildiği günümüzde, Türkiye’nin birtakım eğitim ve kültür faaliyetleriyle dünyaya açıldığını da nazar-ı itibara alarak, Türkçenin bir dünya dili haline geleceğini söylemek mübalağa olmasa gerek. Zira sebepler planında gözlenen bütün cereyan ve vak’alar bunu teyid etmektedir. Meseleye, tarihî perspektifler açısından bakılırsa; bir-iki asırdır dünya muvazenesinde ağırlığını hissettiren Batı devletleri, şayet yükselmelerinde en büyük amil olan aynı menfaat ve düşünce etrafında “birleşme”yi başarmışlarsa, bu oluşumda en müessir güç, dil birliği, millî ve tarihî rabıtalardır. Yani Batı; dinî, tarihî ve dili ile alakalı fasl-ı müşterekleri kendi siyasetleri, ideolojileri ve müstemlekeci hareketleri, tabir-i diğerle davaları doğrultusunda kullanarak iktisadî, kültürel veya daha değişik istikamette entegrasyon oluşturma faaliyetlerinde muvaffakiyet kazınmıştır. Keza, Slav halkları da dil, din ve etnik birlik gibi ortak paydalar etrafında birleşerek, entegrasyon oluşturmaktan yanadırlar. Tarihî ve günümüzdeki olaylar buna şahittir. Burada mevzumuzla alakalı olan husus dilin, milletlerin birleşmesi ve yükselmesi adına büyük bir güç kaynağı ve odak noktası oluşudur. Bu zaviyeden bakıldığında Türkçenin de, yeni Türk dünyası için canlandırıcı ve itici bir enerji deposu olduğunu söylemek mümkündür ve bu bir realitedir. Asıl mesele bu enerjinin nerede, nasıl ve niçin kullanılacağının tayin ve tespitidir.  Şu andaki durumu itibariyle, Türkiye’nin Orta Asya’ya ve dünyaya açılarak yeni bir mesaj takdim etmesi, aynı zamanda Türkçenin de dünya dili olması istikametinde atılan ilk ve çok büyük adım mesabesindedir. Bir-iki asır evvel, Türk halklarının ekserisinde Arap yazısı kullanıldığı için ortak bir anlaşma, kaynaşma dilimiz vardı ve bunun neticesinde de aralarımızdaki mevcut bütün köprüler sağlam ve o ölçüde de canlıydı. Küçük Asya’da (Anadolu) intişar eden bir kitap Buhara’da, Semerkant’ta veya Merv’de maarifin bir rüknü oluyor; Taşkent’te, Kazan’da basılan kitap da Küçük Asya’nın halkı tarafından biliniyor bunun ve okunuyordu. Fakat üzülerek belirteyim ki, Rusya’daki Ekim Devrimi’ni müteakip bu köprüler bir bir yıkılmış, kapılara kilitler vurulmuş, rabıtalar koparılmış ve bunun vahim sonucu da mezkur bölgelerin insanı birbirinin kardeşi ve komşusu iken, ecnebisi ve düşmanı olmuştur. Burada bize düşen vazife ise; yukarıdaki tarihi tecrüben azami derecede ve çok dikkatli bir şekilde istifade ederek ortak değerlerin ortaya çıkartılması, yıllarca gizili kalmış kültür zenginliğinin canlandırılması ve Anadolu ile Orta Asya arasındaki tarumar olmuş köprülerin tamir edilmesidir. Geçmişin derin ve engin menbaından çağlayanlar misali akıp gelen bu manevi hazinenin ve kültür dinamiklerinin en güzel ve uygun bir üslupla yeniden gün yüzüne çıkartılması, anlatılması ve içine hayat üflenip insanlığa sunulması Türkçe’nin ortak bir dil, dolayısıyla da bir dünya dili olmasına bağlıdır. Bu da dolaylı olarak yeni tekevvünler gerçekleştirme namına başlamış olan entegrasyon safhasında Türkçenin ne kadar büyük ehemmiyete haiz olduğunu gözler önüne sermektedir ve bu husus da ayrı bir vadiden Türkçenin dünya dili olmasına götürmektedir… Türkçenin bu nispette önem arz etmesi devlet adamlarına, aydınlara, edebiyatçılara ve umumi mânâda bu dil çeşmesinden istifade edenlerin hepsine büyük bir vazife yüklemektedir. Bir taraftan dilin eksikliklerinin tamamlanıp ve yeniden düzenlenip, tabir yerinde ise “tasaffi” edilmesi, diğer taraftan da milletin manevi bir kökü olarak bildiğimiz dilin –millet ağacının kurumaması için- her türlü haşerattan korunması gerekmektedir ve bu nokta hepimizin istikbali için çok ehemmiyetlidir. Çünkü, Türkiye’nin dünya muvazenesinde bir millet olmasının bir budunu da Türkçenin dünya dili olması teşkil etmektedir… Bütün bu tespitlerden sonra; yeni bir Türk dünyasının kültürel, tarihî ve iktisadî entegrasyon vetiresinde, bu devletlerin müşterek bir dili intihap noktasında Türkçenin seçileceği ve bu noktadan da beynelmilel dil olmaya doğru yürüyeceği her türlü izahtan varestedir. Yeter ki milletçe, evet milletçe isteyelim ve bu istikamette azmedelim. 
Dil Münakaşaları Peyami Safa Öztürkçeci bir yazar,
Doğa'nın tin üzerine olumlu etkileri...
Diye başlayan bir makale yazarsa, okuyucu evvelâ şaşırır, sonra kızar ve gazeteyi elinden atar. Çünkü cümlenin şu mânasını anlamaz: "Tabiatın ruh üzerine müsbet tesirleri". Meselâ "Tabiat" mânasına uydurulan "Doğa" kelimesi ana dilinde yoktur; halk dilinde yoktur; folklorda yoktur; okul dilinde yoktur. (Tabiat Bilgisi kitaplarının adı Doğa Bilgisi değildir) eski ve yeni edebiyat dilinde yoktur; felsefe dilinde yoktur; tabiat ilimleri dilinde yoktur; okuyucu ararsa bu kelimeyi yalnız Türk Dil Kurumunun sözlüğünde bulur ve şu izahata rastlar: "Bir şeyin, dışardan gelen etkilere karşı gösterdiği tepkiyi belirleyen iç niteliği." Bu cümleyi anlamak için de her kelime için aynı sözlüğe başvurursa: diğer izahları anlamak için yine her kelime için sözlüğü karıştıracağız. Yine her kelimenin izahını anlamak için sözlükte araştırmalara devam edecek ve bunun sonu gelmeyecektir. Bir makalenin bir cümlesin' anlaması için okuyucudan bu sonsuz ve başarısız gayreti istemek vahşice bir davranıştır. "Ayıp" sözü bu hoyratlığı cezalandırmağa yetmez. Hele bu çeşit yazılar günlük bir gazetenin sütunlarına musallat olmuşsa, okuyucudan anlaşmak şartına bağlı olarak her gün para alan gazete, onun emniyetini kötüye kullanmış olur. Öztürkçe yazmak sevdasına düşen bir yazar için en dürüst hareket "Türk Dili" gibi bir ihsitas dergisinde bu dili savunmak ve okuyucuya örnekler sunmaktır. Aklı yatar ve hoşlanırsa okuyucu bu dergiyi alır, okur. Aksi halde almaz ve okumaz. Günlük gazete bir ihtisas dergisi değildir. Umuma arz olunan bir yayın vasıtasında henüz kullanış diline girmemiş bir Türkçe denemesini binlerce okuyucuya zorla kabul ettirmeğe çalışmak dürüst bir hareket sayılamaz. Kaldı ki ileri sürülen bu yeni kelimelerden bir çoğunun gramere, etimolojiye aykırı olduğu da bir kaç kere ispat edilmiştir. Bunun münakaşası da, tatbikata girmeden evvel, ilmî araştırmalara dayanmalıdır.
Şehir Güzelliği Karşısında Kent Tıkızlığı Yavuz Bülent Bâkiler Şehir ve “kent” kelimelerine dikkatinizi çekmek istiyorum. “Şehir” aslında Farsça bir kelime. Şehir, tarımla uğraşmayan ticaret, sanayi alanlarında çalışan insanların oturdukları yer. “Şehir” daha İslâmiyet’i kabul etmeden önce dilimize girmiş, yerleşmiş, benimsenmiş ve tamâmen Türkçeleşmiş bir kelime. İçi-dışı ışıklı, yumuşak ve yüzük taşları gibi pırıl pırıl bir güzelliğe sahip.  Yunus Emre’nin 720 yıl önce yazılmış şiirlerinde-bile “şehir” kelimesi geçiyor. Kastım budur şehre varam
Feryâd-ü figan koparam!
Bu güzelim “şehir” kelimesini sadece Anadolu Türklüğü kullanmıyordu. Azerbaycan Türkleri de, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Başkurdistan, Tataristan, Uyguristan Türkleri de biliyor, kullanıyorlardı. Yâni “şehir” kelimesi bütün Türk Dünyası’nın ortak kelimesiydi. Sonra ne olduysa, neden olduysa Türkiye Türkçesi’nden “şehir” kelimesi atıldı ve yerine “kent” kelimesi konuldu. “Niçin?” diye soracaksınız. Çünkü bazı kimseler, “şehir” kelimesini Arapça’dır sandılar. Yerine Öz Türkçe’dir diyerek “kent” kelimesini aldılar. Halbuki “şehir” kelimesi Farsça’ydı. “kent” kelimesiyse Soğdça. Açın lütfen Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Türkçe sözlüğü. Veya açın lütfen Meydan Larousse’u. “Kent” kelimesinin Türkçe olmadığı Soğdaça’dan geldiği oralarda da belirtilmiştir. Soğdça, Farsça’nın gelişmemiş, incelmemiş, kaba-saba kalmış bir dalı. “Kent”, sâdece Azerbaycan’da “köy” karşılığında kullanılıyor. Azerbaycan Türkleri, köylerini göstererek “Bunlar bizim şeherlerimizin kentleridirler!” diyorlar. Peki bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz şiirlerimize, türkülerimize, destanlarımıza, hikâyelerimize, romanlarımıza işlediğimiz, benimsediğimiz, sevdiğimiz o güzelim “şehir” kelimesini Türkçe değildir diye atmamızın ve yerine kat’iyyen Türkçe olmayan “kent” kelimesinin bir musikîsi de yok. Katı, kaba, tıknaz, küt bir kelime. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o güzelim “Beş Şehir” isimli eseri, Ahmet Turan Alkan dostumun Sivas’ı anlatan o sımsıcak “Altıncı Şehir”i, yakın bir gelecekte kapak isimleriyle bile çocuklarımıza yabancı olacaklar. Kimbilir belki de yakın bir gelecekte Eskişehir ve Yenişehir isimlerini Eskikent ve Yenikent diye değiştirmek isteyenler de çıkacaktır. “Şehir” kelimesi yerine, inatla ve ısrarla “kent” kelimesini kullanmak, dilimize ve edebiyatımıza tuzak kuranlara, omuz vermek demektir. “Şehir” ne güzel, ne ışıklı bir kelime. Şehirlerimize sahip çıkar gibi, “şehir” kelimesine de mutlaka  sahip çıkmalıyız. Kırşehir, Nevşehir, Viranşehir, Eskişehir, Yenişehir, Şehriyar, Gülşehri, Suşehri ne kadar bizimse, “şehir” kelimesi de işte o kadar bizimdir.
Uydurma Dil Milletin En Aziz Asaletine Sûikasdtir Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan Dil, kelimelerinin örgüsü içinde milletin fikirlerini, hayallerini, duygularını daha geniş manâsıyla ruhunu ve hayatını taşır. Bunu yalnız kelimelerin dış görünüşünün fikre hitabeden donmuş mânâsında aramak bir şey ifâde etmez. Ses tellerinden çıkan ihtizazın, ses mimarîsinin bir sırrı vardır ki, buna ermek lâzımdır. Asıl ruh, asırlar boyunca süzülüp gelen bu mimarîdedir. Ve millet haline gelmiş bir cemiyet bunu duyar. Söz yalnız ses veren uzuvlardan değil, bütün bir uzviyetten doğar. İnsan, nasıl hayatını temin eden uzuvlarının sırrına erişememişse, onun mahsulü olan “söz”ün de sırrına erememiştir. Bir çocuk, tabii yollardan doğarsa yaşama şansına sâhib olarak doğar, ölürse gene tabu bir kaderin pençesinde can verir. Böyle doğan bir çocuk, uzviyet ve teşekkül itibariyle ana, baba ve atalarının mîrâsını taşır. Bir kelime, millet ailesine katılan bir çocuktur, ihtiyaçtan gebe kalan ve tabii yollardan doğurma kaabiliyetinde olan bir uzviyetten âzası tamam ve sıhhatli olarak doğar. Dile müdâhale edilemez. Ancak milletin günlük hayatına girmeyen teknik ve müsbet ilimler sahasında o bilgi şubesinin mütehassısları dil üzerinde lüzumlu tasarruflarda bulunup onu ilim ve medeniyetin yürüyüşüne uyacak bir seviyeye yükseltirler. Bu tasarruflar da dâima dilin bünyesine uygun olarak yapılabilir. Hiçbir dil, târihî seyri içinde safiyetini muhafaza edememiştir. Hele bu tarih, milyonlarca asır geriye götürülürse, ne şaşırtıcı manzaralarla karşılaşırız. Evvelâ belli olmayan zamanın muayyen bir devresinde ele aldığımız dil, bize mazisinden hiç bahsetmez. Kafa kâğıdına da sâhib değildir. Lâkin belli bir cemiyete mâl olmuştur. Onun hançeresinde husûsî bir sekil almış ve devam edip gitmiştir. Bu husûsî şekil, onun benimsenmesi için en kuvvetli bir sebeptir. Benimsenir, yaşar, yaşamak kaabiliyetini kaybedince herhangi bir sebeple düşen bir yaprak gibi sessizce kaybolup gider. Ağacın hayat gücü yeni yapraklar açar. Meyveler verir. Kelimeler, asırlar boyu mânâ genişliğine uğrar ve türlü muhitlerde türlü duygulan peşinden sürükler. Bunların sürükledikleri duygular, kelimelerin sesleri ve mimarîsi ile beraber bilinmez bir verasetle yeni nesillere intikal eder. Henüz muammalığını kaybetmeyen kromozonlar içinde yaşar. Kısaca söylemek îcâbederse uydurma dil, milletin en aziz asaletine bir sûikasdtir. Bunu ferdler hevâ ve hevesine uyup yapabilirler. Lâkin hiçbir zaman siyasî iktidarlar, böyle bir cereyan peşinde gidemez. Teşvik edemez. O, milletin yerleşmiş, benimsenmiş dilini kullanmak zorundadır. Bunun aksi siyasî mes'ûliyetin ağırlığını da, ortadan kaldırır.
Türkçe Tehlikede Mustafa Necati Özfatura Şu anda dünyada 5 bin dil vardır. Bu dillerin çoğu (Türkçe dahil) küreselleşme ve kültür emperyalizmi sebebiyle ölüm döşeğinde ya da bitkisel hayattadır. Türkçenin söz varlığı 630 bindir. (2004 tarihinde Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın)  Osmanlıca “ilim dili” idi. Ve kelime sayısı son derece fazla idi. 

Cumhuriyet devrinde dilde sadeleştirme adı altında “kabile dili” haline getirildi. Latin alfabesinin kabulü ile Türkçeye en büyük darbe oldu. Türkçede devrim adı altında "Türkçe katledildi".  Türkçe dilinde yerleşmiş asırlarca Türkçeleşmiş benimsenmiş ve halk ile bütünleşmiş Arapçadan gelen kelimeler kasten atıldı. Bu halkın dinden uzaklaşması için yapıldı.
İsmet İnönü Hatıralar 2. Cildinde kendi itirafında harf devriminin İslamiyetin halk üzerindeki tesirini yok etmek ve İslam Dünyası ile irtibatını keserek Batılaşmak için yapıldığını beyan eder.  Türkçenin söz varlığı İngilizceden fazladır. İngilizcede söz varlığı 400 bindir. Türk asıllı ve Sovyetler Birliği devrinin dil bilgini Başkova’ya göre:

 “Türk dili 4 grub, 8 dal ve 41 lehçedir.” (E Rossi Civilta del Oniente Casini 1957 Roma) “Yok Olmaya Yüz Tutmuş Diller Vakfı” üyesi Nicholas Ostler’e göre:

 “Dilin kaybolması yaşlıların bu dili bilmesine; kaybolmaması ise çocukların bu dili bilmemesine bağlıdır." 

Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce Latinceden çıkmıştır.  Türkçe, Çince, Arapça, Farsça ve Tamilce 2500 yılı aşkın devam eden dillerdir. Uzmanlara göre bugün halen yaşayan dillerin üçte biri kaybolacaktır. Son asırda sadece Avrupa’da 12 dil kaybolmuştur. Bazı uzmanlara göre: Mevcut dillerin onda dokuzu körelecektir. Türkçe şimdiden yabancı dil istilasındadır. 

16. Asırdan bu yana Avrupa dillerinin yüzde 15’i kayboldu. Dünya genelinde 14 günde 1 dil kayboluyor. Eski Mısır dili Romanın işgali ile kayboldu. Tasmanya dili Tasmanyalıların katli ile yok oldu. İrlanda ve Bask dilleri zorla ayakta kalan dillerdendir. 1788 yılında Avustralya’da 250 dil vardı. İngilizlerin işgali ile 20 dile indi. Küreselleşme diller için büyük tehlike meydana getiriyor. Bazı diller yaygın hale gelirken, bazısında yerine başka dillere terk edebiliyor. Türkçe de bu tehlikeyi yaşıyor.  

Türkçe İngilizcenin istilası altındadır. Dinini ve dilini kaybeden milletler tarih sahnesinden silinmeye mahkumdur. Jön Türkler, Tazminatçılar, İttihat Terakkiciler ve bunların cumhuriyet devrindeki varisleri bu milletin dinini ve dilini kaybetmesi için yarışmışlardır. Bugünkü anarşi onların eseridir. 

24 Haziran 1985 tarihli Vatan gazetesinde 8. Sayfada Atilla İlhan’ın “sohbet” sütununda “Haçlı Emperyalizminin Oltası Yabancı Dil” başlıklı yazısında Haçlı emperyalizmi, yabancı dilin az gelişmiş ya da gelişmekte olan çevre ülkelerde, ne yaman bir silah olduğunu, sömürgeciliğin altın çağında anlamıştı; donanma himayesinde üçüncü dünyaya dağılan misyonerlerin ilk işi yerlilere sömürgecinin dilini öğretecek okullar açmak olmuştur. Bu okullarda yerli çocuğun Hıristiyanlaşması amaçlanmıştır. Ve başarılı da olmuşlardır.  Hıristiyan Batı sömürge yaptıkları ülkenin dilini, dinini, kültürünü yok etmiştir. Bu ülke halkı öksüz ve yetim kalmışlardır. Bilim adamı Foulie’ye göre: 
“Her büyük milletin dehası vardır. Onun birliğini ve kuvvetini teşkil eden de budur. Bu deha çökerse, yıkılırsa milet mahvolur. Kendini bulur canlanırsa millet ilerler ve yükselir. Bu deha ise din ve dildir.”
Dilinizi de Alın Gidin Ahmet Sağırlı Çakma Türkçe ile büyük devlet mi olunur? "İstenç" ne demek? "İrade" demekmiş. Millî irade tecelli etti, demeyi çok seviyoruz ya.. Uydurukça ile nasıl söylenir? "Ulusal istenç..." deyip sözlüklere sarılacaksın.. "tecelli" yerine ne kullanmışlar.. 
"Belirme, ortaya çıkma, görünme.." O zaman şöyle diyeceğiz: "Ulusal istenç belirdi." Açın sözlükleri.. "Kuvvet, kudret, takat, mecal" kelimelerinin karşılığını arayın.. Hepsinde aynı şey yazıyor: "Güç"
Yeni nesil, eski nesil deniyor. Yeni nesil eski kelimelerden anlamıyormuş. E ne yapacağız, aman anlasınlar diye diye 300 kelimeye kadar düştük. Kullanılmayınca unutuluyor.
Gâvurun yeni nesli yok mu? Fransızların yeni nesilleri eskileri anlıyor da sizinki neden anlamıyor? İngiliz'inki anlıyor. Arapça konuşanlar anlıyor. Azerbaycan'dakiler anlıyor.. Bizimkiler.. Bizim Türkler anlamıyor.
İngiliz burayı dönüştürürken lisanımıza da el atmış. 1950'de yazılan bir romanı verin bugünkü üniversite talebesinin eline her sayfasında anlayamadığı 20 kelime çıkar karşısına..
Dert eden de olmamış. MGK'nın geriye doğru 40 yıllık toplantı zabıtlarına bakın, milllî güvenlik endişesi ile hiçbir toplantılarında "Türkçemiz ne olacak" konusunu konuşup tartışmamışlardır.
Türban, sarık, don, bölücü yıkıcı terör.. iç tehdit dış tehdit.. Tehdit bu işte.. Tehdit olmaktan çıkmış yakıp yıkıp geçmiş. Kürtler ağlayıp sızlıyor. Dilimizi yasakladılar. Yasaklayınca orijinal haliyle kalır.. Toparlamak kolay olur. Bizimki serbest oldu da ne oldu mezra dili gibi oldu..
Akademik kariyer için yabancı dil şartı var. Adam Türkçeyi bilmiyor/bilmiyoruz yabancı dil bilse ne olur. Memurlara yabancı dil tazminatı ödeniyor.. Türkçe için tazminat verin hem de üç katını.. Hangi Türkçe? 1920'de yazılan kitapları anlayabilecekleri Türkçe. O Türkçe'nin adı Osmanlıca.. İçinde Farsça var, Arapça var..
Hangi fakültede okursa okusun Osmanlı Türkçesini yazıp okuyabilene 500 lira burs vermek lazım. Teşvik.. Ne yapın edin, Türkçeyi öğrenin 500 lirayı alın. Memurlara teşvik vermek lazım.
Özel sektörü, çalışanlarını teşvik edecek şekilde teşvik etmek lazım. TDK'yı da kapatmak lazım. Bugüne kadar bize faydası olmayan, Türkçemizi muhafaza edemeyen kurumun bundan sonra ne faydası olacak?
Türkçe konuşamıyoruz, yazamıyoruz. Af buyurun ben olsam Tarih Kurumu'nu da kapatırım. Bu işlerin miladı ne? Osmanlıyı red ve inkârın miladı? 1923 23'te ne yaptıysak yaptık. Geldik 1950'ye.. Türkçe'yi 950'deki haliyle muhafaza edebilseydik bugün yazıyor ve konuşuyor ve dert anlatabiliyor olurduk. Seferberlik ilan edip bu işe büyük paralar ayıracak gün ne zaman gelecek?
Hafızasını Kaybeden Bir Millet Hür Olamaz Dr. Kazım Yetiş
Hâfızasını kaybeden bir millet hür olamaz.” Hür ve müstakil olarak yaşayabilmek, şahsiyetini koruyabilmek için hâfızanın ehemmiyeti bu cümlede çok güzel ifâde edilmiş. Pekiyi hâfıza nedir? Burada aklımıza tarih, örf, âdet, gelenek, bütünüyle kültür ve nihâyet dil gelecek. Kanaatimce bunlardan en mühimi ve asıl hâfızayı meydana getiren dil ve daha çok kelimedir. Şu halde Millî hazinenin merkezini kelime teşkil etmektedir.
Asırlar içerisinde bizden evvelki nesiller düşünce ve duygularını, hayallerini, aşk ve şevklerini, hayat ve dünya karşısındaki tavırlarını, anlayışlarını kelimelere emanet etmişlerdir. Bir sonra gelen nesil, kendinden evvelki nesli, onların şahsiyetlerinin minicik hücreleri olan kelimeler yolu ile tanırlar. Tarihî lügatlerin bu bakımdan ayrı bir ehemmiyeti vardır. 
Edebî metinlere dayanarak hazırlanacak bir tarihî lügatta, her neslin, bir kelimeye yüklediği mânâlar veya yeni kelimelerle ifâde ettikleri düşünce ve duygularını ortaya koymak mümkündür. Uzağa gitmeye gerek yok; bugün bir “millî mücâdele”, “İstiklâl”, “hürriyet”, “cihad”, “cihâd-ı ekber” gibi kelime ve mefhumlar İstiklâl Savaşı’nı kazanan ve yeni Türkiye’yi kuran neslin azmini, hassasiyetini ve gayretini ifâde ederler. Bu kelimeler yaşanan o acı günlerin hâtırası değil, o neslin hâfızasıdır. 
Şu halde seslerden örülmüş ve dilin en küçük mânâlı varlıkları olan kelimeler, doğrudan bir milletin hür ve müstakil olması ile alâkalıdır. Bundan 16-17 sene evvel Rahmetli Ekrem Hakkı Ayverdi’nin bir sözünün, daha doğrusu bir ıstırabının mânâsını şimdi daha iyi anlıyorum. 
Gençlere Bursa’yı gezdiren Ekrem Bey, “her terk edilen, unutulan bir kelime bana bir çocuğumu kaybetmenin acısını verir” demişti. Elli senedir o kadar çok yavruyu kaybetmişsiz ki, bu kayıpların mâneviyât dünyamızda meydana getirdiği boşlukla serseme dönmüşüz. Fakat şu son senelere kadar kayıplar, hâfıza kayıpları bizi esârete götürecek derecelere kadar varmamıştı.
Bir aldatmaca ile başına “Anadolu” kelimesinin yerleştirildiği yabancı dilde öğretim yapan liseler ve onun arkasında gelen üniversitelerde aynı öğretimin uygulanması; tam bir hâfıza kaybını meydana getirecektir. Normal mekteplerde, hattâ üniversitelerde zaten bir türlü öğretemediğimiz Türkçe’nin, dolayısıyle millî hâfızımızın yerini şimdi başka bir dil almaktadır. 
Böylece başka bir milletin hâfızasını kendi memleketimizde ve kendi paramızla, kendimize rağmen öğretmene seferberliğine girdik.
Bir yabancı dili öğrenmek, millî hâfızasını tanıyarak kendi şahsiyetini kazandıktan sonra; insanda yeni ufuklar açacak ikinci bir dil öğrenmek başka şeydir; daha küçükken hattâ ilkokuldan itibaren beyni ve hâfızayı başka bir dünyaya adapte etmek çok başka bir şeydir. Birincisi bir zenginleşme, bir aydınlanma ise; ikincisi bir yokluğun, yok olmanın, kaybolmanın ifâdesidir.
 Çocuklarımıza kendi hafızalarını kazandırmadan; tamamen boş bir beyne ithal edilmiş hâfıza ve beyinler monte etmek acaba 21. Asrın elektronik çağının bir icabı mıdır? Ve bunca zamandır yakalayamadığımız Batı’yı bu yolla meydana getirdiğimiz beyinlerle mi yakalamak ve hattâ geçmek istiyoruz? Acaba bu yeni beyinlerin ilerde farkında olmadan yapacakları tahribatı hesap ettik mi? Yoksa yeni bir işgal dalgası mı yaşıyoruz?
Yabancı Dille Eğitim Prof.Dr.Ahmet B. Ercilasun B ugünkü anayasa “Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı millî marşı ve başkenti” başlığı altındaki 3. maddesinde “Türkiye Devlet, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” kaydı vardır. Bu ibarelerle, devletimizin resmî dilinin Türkçe olduğu kesin bir şekilde ifade edilmiştir. Fakat aynı anayasanın 42. maddesinde şöyle denilmektedir: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatanlarına ana dilleri olarak okutulmaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.” Böylece aynı anayasa, yabancı dille öğretime cevaz vermektedir. Bence bu açık bir çelişkidir. Hem devletin resmî dilinin Türkçe olması, hem de başka dille öğretim yapabilmesi birbiriyle bağdaşmaz. Resmî dilin başlıca kullanılan alanı, resmî muamelât ile eğitim ve öğretimdir. Siz resmî dilin en önemli kullanılma alanlarından birini ortadan kaldırırsanız, resmî dil sadece kâğıtta kalmaz mı? Nitekim Türkiye’deki duruma bakınız. Yabancı dille öğretim yapan okulların sayısı gittikçe artıyor. Gerek orta öğretim, gerek yüksek öğretim kurumlarında yabancı dille öğretime geçmek bir yarış, bir rekabet konusu haline gelmiştir. Bu iş cemiyette bir imtiyaz mevzuu hâline gelince başkalarını aynı imtiyazdan mahrum bırakmazsınız. O zaman her kesin eşit şartlara, eşit fırsatlara sahip olması için herkese yabancı dille öğretim yaptırmak zorunda kalırsınız. Bu da öğretim alanından Türkçenin tamamen silinmesi demektir. Esasen şu anda bile yabancı dille öğretim bir imtiyaz, Türkçe öğretim ise, bu imtiyazdan faydalanamıyanların mecburen katlandıkları bir durumdur. Yani devletin resmî dili ile öğretim, yabancı dille öğretimin, yanında üvey evlâttır. Hiçbir devlet, resmî diline bunu reva görmez. Bakınız bunun tabîî sonucu nedir? Yabancı dille öğretimin önem kazanması ve bir nevi imtiyaz konusu olması, ister istemez ana dili ikinci plâna atar. “Hayır, biz okullarda ana dile önem vereceğiz” deseniz de, kamu oyunun zihniyetini değiştiremezsiniz.  İnsanlar, yabancı dille öğretimin bir imtiyaz sağladığını gördüğü sürece ana dilini yabancı dilden daha önemli saymayacaktır. “Yeni nesillerin Türkçesi çok kötü” diye hiç hayıflanmayalım. Niçin iyi olsun ki? Siz öğretim politikanızla “yabancı dille öğretimde hayat var” imajını yerleştirdikten sonra vatandaştan ana diline önem vermesini nasıl bekleyebilirsiniz? Önem verilmeyen ana dil gittikçe yoksullaşır.  Yeni nesillerin Türkçesinin ne kadar yoksul olduğunu hepimiz görüyoruz. Bundan sonraki adımın gerekçesi de işte bu yoksulluk olacaktır. “Türkçenin ifadesi çok yetersiz, onun için eserimi İngilizce yazdım” diyeceğiz, zaten iyice yoksullaştırdığımız bu dille büyük edebiyat eserleri meydana getiremediğimiz artık ortadadır. Yabancı dilde yazdığı kitaplarla dünya çapında başarılar kazanan birkaç yazarımız çıkarsa, bu da bir özenmeye yol açacak ve herkes aynı başarıya ulaşmak isteyecektir. Tarih tekerrür ediyor, vaktiyle Arapça ve Farsçasıyla övünen aydınımızın yerini şimdi İngilizcesiyle övünen aydın alıyor. Yoksa biz Arapça ve Farsçaya yönelen atalarımıza, Türkçeyi ihmal ettikleri için değil de İngilizceye yönelmedikleri için mi kızıyoruz?
Dil Sıkıntısı Peyami Safa Arapça'sız "sabah", Farsça'sız "akşam" diyemezsiniz. Bu en lüzumlu günlük sözlerin bile kullanış dilinde Türkçeleri yoktur. Ayıp değil: Almanca ve İngilizce gibi en büyük dillerde de Fransızca, Lâtince, Grekçe, Arapça, Farsça asıllı kelimeler sayısızdır. En sâde Türkçe söz ve yazılarda bile, zamanın tasfiyesinden, hattâ en hoyrat dil devrimi anlayışının pençesinden kurtulmuş pek çok Arapça ve Farsça kelimelere rastlanır. Yüzde yüz öztürkçe yazabilmek için ya üç yaşında bir çocuğun ifade seviyesine inmek, veya bir sürü aptalca uydurma kelimelerle elâleme maskara olmayı kabul etmek lâzımdır. Bugünkü okullarımızda yetişen çocuklarımız ve gençlerimiz, her gün konuştukları ve yazdıkları Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden hangilerinin Arapça, hangilerinin Farsça ve Türkçe olduğunu bilmezler. Arapça ve Farsça kelimelerin köklerini ve türev (iştikak) şekillerini de bilmezler. Hangilerinin ötekilerle bir kelime ailesi teşkil ettiğini de bilmezler. Lâtin alfabesi bilhassa Arapça kelimeleri yazmak için bir çok harflerden mahrum olduğu için, çocuklarımız ve gençlerimiz bu kelimeleri yanlış yazar ve yanlış okurlar. Hele kırk sene evvelki bir şâirimizin veya muharririmizin şiir ve makalelerini bile tam anlamalarına imkân yoktur. Bugünkü Türkçe ve gramer öğretimi, her gün kullanılan Arapça ve Farsça kelimelerin iştikakına, teşekkül tarzına ve bazı iptidaî kaidelerine dâir hiç bir fikir ve bilgi vermediği için tam ve doğru Türkçe öğretmekten âcizdir.
Türk Dünyasının Dilinden Anlarmısınız? Önder Saatçi Dünyada hiçbir millet Türkler kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış değildir. Bugün, Çin sınırlarında kalan Doğu Türkistan’dan tutun da Balkanlara kadar geniş bir sahada Türk soyundan gelen insanlarla karşılaşırsınız. Buna Sibirya’ya yakın bölgelerdeki Türkleri de ekleyebilirsiniz. “Yalnızca Türkçe bilen biri bu coğrafyada seyahat ederse gittiği hiçbir yerde sıkıntı çekmez.” özdeyişi Türk Dünyası’nın sınırlarının genişliğini anlatmak için söylenmiştir. Ünlü Macar Türkoloğu Vamberi’nin de bir derviş kılığında Türk Dünyası’nı dolaştığı bilinir.

Günümüzde, Türklerin bir kısmı (Türkiye Türkleri, Azeriler, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Türkmenler, Kıbrıslılar) müstakil devletlerinin bayrağı altında yaşarlarken; bir kısmı da başka devletlerin vatandaşları hâlinde hayat sürerler: Uygurlar, Tatarlar, İran Azerileri, Irak Türkmenleri, Nogaylar, Gagavuzlar, vb.    

Böylesine geniş bir alana dağılmış Türklerin aralarındaki bağlar yalnızca soy akrabalığıyla izah edilmeyecek kadar köklüdür. Dünya Türklüğünü birbirine bağlayan ortak kültür değerleri vardır. En başta, dünyadaki Türklerin ezici bir çoğunluğu Müslümandır ve bütün Türkler bugün hâlâ Türkçe konuşurlar. Bununla birlikte, Dede Korkut Hikâyeleri, Köroğlu destanı, Nasreddin Hoca (Molla Nasreddin) fıkraları ve daha birçok anonim masallarımızı, inançlarımızı, geleneklerimizi kendi folklorlarında yaşatırlar. Bu kitlenin bugün 200-250 milyon civarında bir nüfus oluşturduğu söylenebilir.
 Böylesine geniş bir coğrafyaya dağılmış olan Türklerin birbirinden farklı problemleri  vardır. En başta, Rusya, Balkan ülkeleri, Çin gibi gayrımüslim diyarlardaki Türklerin, bugüne kadar, İslâm dininin icaplarını yerine getirmede hayli zorlandıkları malûmdur. Bilhassa, soğuk savaş yıllarında komünist idareler altındaki Türk yurtlarında camilerin çoğu kapatılmış, din eğitimi büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştı.

Irak ve İran gibi ülkelerde yaşayan Türklerin ise bu hususta(din) bir sıkıntısı olmamakla birlikte, onların da kendi dillerini ve kültürlerini gelecek nesillerine taşımada pek çok zorlukla karşı karşıya geldiklerini biliyoruz. 

 Türklerin bugün birbirileriyle anlaşmalarının önünde bazı engeller var. Bunların en önemlisi her bir Türk topluluğunun ayrı bir lehçeyle konuşmasıdır. Bu lehçelerden bir kısmı birbirine yakın olduğundan bazı Türk toplulukları birbirlerini daha rahat anlarken bazılarının, birbirlerini ilk duyuşta anlaması zordur. Meselâ, Türkiye Türkleriyle Azeri Türkleri veya Irak Türkmenleri, hatta Gagavuz Türkleri, Kıbrıslılar birbirini rahatça anlarken, bu kitle Kazakları ve Kırgızları anlamakta zorlanır.  

Öte taraftan, Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar da diğer Türklere göre birbirlerini çok daha rahat anlarlar. Özbek ve Uygurlar da kendi içlerinde diğer Türk topluluklarına kıyasla daha iyi anlaşır. Ancak şunu da ilâve etmek lâzımdır ki bize en uzak gibi görünen Türk lehçelerini bile üç beş ayda öğrenmek mümkündür, fazla değil.

 Çeşitli Türk lehçelerini konuşanların birbirini anlamada az veya çok zorlanmaları tarihin ve coğrafyanın getirmiş olduğu şartlarla ilgilidir. Bunlara Türklerin her bir bölgede farklı yabancı dillerle temas etmelerini ve farklı emperyalist(sömürgeci) politikalarla karşı karşıya kalmalarını da ekleyebiliriz. 

Meselâ, Irak ve Suriye Türkleri Arapçayla, İran Azerileri ve Afganistan Özbekleri Farsçayla, Uygur Türkleri Çinceyle; Kazak, Özbek, Kırgız gibi Türk toplulukları da Rusçayla temas ettiklerinden, dillerinde bu yabancı dillerden pek çok kelime barınır ve bu yabancı kelimeler diğer Türklerle anlaşmayı bir ölçüde ektikler. Buna karşılık bu dillerdeki Arapça ve Farsça kelimelerin ortaklığı anlaşma oranını yükseltir. Ayrıca Türklerin, içinde bulundukları ülkelerin farklı alfabeler kullanması da anlaşmayı olumsuz etkileyen unsurlardandır.

 Son asırlarda alfabe seçiminin, Türklerin serbest iradesine bırakılmadığını da bir kenara yazmak lâzım. Bilhassa, Sovyet rejiminin hâkim olduğu yıllarda, Rusya, Türk toplulukları arasındaki bağları gevşetmek için Kiril alfabesinin farklı şekillerini bu topluluklara dayatarak kendi kültür politikasını icra etmiştir. 1990’dan sonra Lâtin alfabesine geçen Türkmen, Özbek ve Azerilerin, alfabelerinde farklı harflere yer vermiş olmaları da anlaşmayı güçleştiren daha başka bir unsur. 

Bugüne kadar, Türk Dünyası’nda Lâtin harfleri temelinde bir alfabe birliğine ulaşma yolunda gerek ilmî, gerek diplomatik pek çok toplantı yapılmasına rağmen bu hususta bir arpa boyu yol alınmış değildir.  

Günümüzde, Türk toplulukları arasındaki bağlar her şeye rağmen gittikçe güçleniyor. Türk Dünyasına seyahatin önündeki engeller büyük ölçüde kalkmıştır. Seyahat şirketlerimiz Orta Asya’ya çeşitli turlar düzenlemekteler. Artık Şeyh Nakşibendî’nin medfun olduğu Semerkant, Hoca Ahmed Yesevi’nin kabrinin bulunduğu Yesi (Türkistan)’ye seyahat etmenin önünde hiçbir engel kalmamıştır. 

Artık, Türk yurtlarında, çeşitli kurumların gayretleri sonucunda Türkiye Türkçesiyle eğitim veren veya Türkiye Türkçesini öğreten kurslar, okullar ve üniversiteler vardır. Bunlar bazı zorluklarla da olsa Türk Dünyasını birbirine yaklaştırmada köprü rolünü yerine getirmekteler. Yunus Emre Kültür Merkezi bütün dünyada, bu arada Türk Dünyası’nda, Türkiye Türkçesini öğretiyor. 

Televizyon yayıncılığının uydu vasıtasıyla gerçekleştirilmesi ise bilhassa Türkiye Türkçesinin çeşitli ülkelerde hızla öğrenilmesini sağladı. Bugün, Irak Türkmenlerinin, Azeri Türklerinin, Türkmenistanlı gençlerin pek çoğu Türkiye Türkçesini rahatlıkla anlar hâle geldi. 


Uydurma Kelimeler (3) Prof. Dr. F. Kadri Timurtaş Hür ve hürriyet kelimeleri yerine kullanılan özgür ve özgürlük gerek şekil, gerek mânâ ve mefhûm yönlerinden yanlıştır. Kelimenin kökü öz olduğuna göre, “gür”ün ne olduğunu tâyin etmek icab eder. Dilimizde gür diye bir ek yoktur. Olsa olsa bu “bol, çok, fazla” mânâsına gelen sıfattır. Öz ve gür isim cinsinden kelimeler olduğundan özgür şekli ekle yapılan bir türetme değil, iki kelimeyi yan yana getirerek ortaya çıkarılan bir birleştirme (terkip)tir. Türkçede, sıfat tamamlanan hâriç, isimler ek almadan birbirine bağlanamaz, tamlama veya birleşik kelime hâline getirilemez. Özgür bir sıfat tamlamasından kalıplaşmış birleşik isim olmadığına göre, bir ekin düşmüş olduğu düşünülebilir. Daha önceki bir yazımda özgür kelimesini açıklarken, bunun “özü gür” olabileceğini söylemiştim. Muhterem hocamız Abdülkadir İnan, sonra Türk lehçelerinden birinde böyle bir kelime bulunduğunu ve bunun “müctehid” mânâsına geldiğini tesbit etti. Böylece özgür kelimesi hem şekil bakımından, hem de – özü gür’den geldiği kabul edilse bile – mânâ ve mefhûm yönünden, yanlıştır. Esasen bunu ortaya süren Dil Kurumu’nun sözlüklerinde bile istikrarlı bir durum yoktur. “Türkçe Sözlük” te özgür ve özgürlük hem hür ve hürriyet’in, hem serbest ve serbestî’nin karşılığı olarak gösterilmiştir. Ayrıca serbest ve serbestî kelimeleri için erkin ve erkinlik kelimelerine de yer verilmiştir. Halbuki, 1935’te neşredilen “Türkçe’den Osmanlıcaya Cep Kılavuzu”nda özgür’e “âzâde, muhtar, serbest, serâzâd” mânâları verilmiştir. Ergin’nin “müstakil”, erkinlik’in “istiklâl”karşılığı gösterildiği Kılavuzda, “özgen” hür, “özgenlik” hürriyet mânâlarına gelmektedir. Kurum’un 1934 te hazırlanan “Tarama Dergisi”nde de özgür ve özgürlük kelimeleri bulunmamakta, sâdece hürriyet mânâsına “erkinlik”geç mektedir. Böylece hür ve hürriyet kelimesine sıra ile erkin – erkinlik, özgen – özgenlik ve özgür – özgürlük karşılıklarının verildiği ve hürriyet mefhûmunun “âzâde, muhtar, serbest, serâzâd olmak” mefhûmlarıyle karıştırıldığı görülmektedir. Dil anarşisi işte böyle tutarsızlıkla ve hatalar sonunda ortaya çıkmaktadır. Şekil ve mefhûm bakımlarından yanlış olan özgür ve özgürlük kelimeleri hür ve hürriyet’in yerini tutamamaktadır, tutamayacaktır. Bağım ve Bağımsızlık Şekil bakımından yanlış olan bağım ve bağımsızlık kelimeleri istiklâl ve müstakil yerine kullanılıyor. Bağ kökünden türetildiği anlaşılan kelimenin şekil bakımından yanlışlığı, itiraz edilemeyecek derecede açıktır. Çünkü, Türkçemizde isimlerden sonra gelen bir “-m” eki yoktur. Çok işlek olan ve kendisiyle pek çok kelime türetilen “-m” eki, fiil köklerine gelmektedir. (al-mak’tan al-ım, seç-mek’ten seç-im gibi).   Dilimizde “bağ-mak” diye bir fiil bulunmadığına göre, bağım ve bağımsızlık şeklinde kelimeler türetilemez. Türetilirse yanlış ve uydurma olur. Bağımsız kelimesi, sadece, bakımsız kelimesinin fonetik değişikliğe uğrayan şekli olabilir. (Türkçede iki sesli arasındaki “k”lar yumuşayıp “ğ” olmaktadır: topak-ı toprağı, ak’tan ağarmak gibi). Dil Kurumu sözlüklerinde bu kelimelerde de yine bir tutarsızlık, kararsızlık ve karışıklık vardır. Bugünkü Türkçe Sözlük’te istiklâl ve müstakil karşılığı bağımsızlık ve bağımsız kelimeleri yer aldığı halde, daha önceki Cep Kılavuzu’nda istiklâl için “erkinlik, yadbağınç”, müstakil için “ergin, bağımsız” denmiştir. Metinler ve halk ağızlarından derlenmiş kelimelerden meydana gelen Tarama Dergisi’nde ise “bağımsız” kelimesi bulunmadığı, istiklâl karşılığı “başına buyrukluk, buyurganlık, kendi başına olma” gibi kelimeler gösterildiği gibi, “erkinlik” te hürriyet yerine kullanılmıştır. Hâsılı neyin ne demek olduğu, hangi kelimenin karşılığı olarak kullanılacağı iyice tesbit edilememiştir. Nasıl türetildiği belli olmayan ve “kimseye tâbi olmayan” mânâsı verdiği ileri sürülen bağımsız kelimesi, “m” ile bağımsız şekline sokulmuş ve “müstakil” yerine kullanılmaya başlanmıştır. Şekil itibariyle tamamiyle yanlış olan bağımsızlık’ın istiklâl kelimesine karşılık olmadığı, o mefhûmu ifade edemediği apaçık görülmektedir. Aslına bakılırsa istiklâl kelimesine bu mânâ ve mefhûmu biz Türkler vermişizdir. Kelime Arapçada başka mânâya kullanılmakta ve kök itibariyle “kıllet” den gelmektedir. Yanlış ve uydurma olan "bağım" ve "bağımsızlık" kelimeleri kullanıldığı takdirde, hatıra ve değerleri çok yüksek olan İstiklâl Harbi ve İstiklâl Marşı'na gölge düşmeyecek midir?
Türkçenin Perişanlığı Erkan Geçer Dil, bir milleti millet yapan unsurların başında gelir. Dünyadaki bütün medeni milletler dillerine gereken önem ve değeri verir, özen ve hassasiyeti gösterir, onu en güzel, en zengin şekilde yaşatmaya gayret ederler. Oysa, bizim o güzelim dilimiz Türkçe, çok zaman sahipsiz kalmış veya başı bozuk ve keyfi bir biçimde idare edilir olmuştur.1980 öncesinin Dil Kurumu, Özellikle 1960’lardan sonra, Dil işini daha çok ideolojik ve politik açıdan ele almış, yapıcı olmaktan çok yıkıcı olmuştur. Üretilen, daha doğrusu uydurulan her kelime için büyük ücretler ödendiğinden, yetkili-yetkisiz pek çok kişi, gereksiz, mantıksız ve bilim bakımından yoksun kelimeler üreterek Türkçenin tatsız, tuzsuz bir çorba haline gelmesine sebep olmuştur.Köylüsünden kentlisine, çocuğundan yaşlısına kadar herkesin bildiği “Hayat”, “Aşk”, “Sebep”, “İmkân”, “Cevap” gibi kelimeleri ve daha birçoğunu eski, anlaşılmaz bularak, bunların yerine “Yaşam”, “Sevi”, “Neden”, “Olanak”, “Yanıt” gibi uydurma kelimelerin bazı çevre ve organlarca kullanılır olması dilde bir kargaşaya sebep olmuş, türetilen bazı kelimelerin müştaklarının da olacağı düşünülmediğinden ve bazen de iki üç kelimeye tek söz bulunduğundan, dilimiz bir taraftan da fakirleşir olmuştur.Ayrıca bazı kelimelerin yanlış kullanıldığı görülmekte ve bu hatalı tutum hala devam etmektedir. Mesela, “Savunma” kelimesinin karşılığı sözlüklere “Müdafaa” olarak belirtildiği halde, radyolarda ve televizyonda, hatta resimli ağızlarda bile “iddia etmek”, “ileri sürmek” gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Radyolarımızın ve televizyonun durumu dil açısından gramer, vurgulama ve imla bakımından yürekler acısıdır.Spikerler, sunucular, konuşmacılar, bu konularda hata yapmakta birbiri ile yarış etmektedirler. “Sukûtu Hayal” yerine “Sûkutu Hayal” diyen bakanlar, “Kânunisani” yerine “Kanunusâni” diyen ünlü sunucular görüyoruz. Hâlâ, “Hakkâri”, “Rakip”, “Râkip”, ve “Halâs”, “Halas” olarak telaffuz edilip durulmakta, vurgulamalar da çok zaman yanlış yapışmaktadır. Yüksek tahsil görmüş kişilerin bile Türkçeyi doğru dürüst kullanamadıklarını üzüntü ve ibretle müşahede etmekteyiz.Bir yüksek mühendisin, “mazereti var” yerine “maruzu var” dediğini işitmek insanın tüylerini ürpertiyor. Yine pek çok aydının “geri iade ettim” demekte bir mahzur görmemesini hüzünle karşılıyoruz. Oysa, öğrenimi, mesleği ne olursa olsun, her Türk’ün kendi dilini en iyi, en doğru şekilde bilmesi gerekir sanıyorum.Güzel Türkçemize sahip çıkılmasını, halkımızın kendi dilini en iyi şekilde bilmesini, yazıp konuşmasını gönülden diliyoruz.
Azerbaycanca Değil Azerbaycan Türkçesi Yavuz Bülent Bakiler
Yavuz Bülent Bakiler’in bir Azerbaycan seyahatinde rehberi Elçin Şıhlı ile yaptığı sohbeti aşağıda okuyacaksınız:
—     Azerbaycan’ın nüfusu kaç milyondur Elçin? —     Yedi milyon yarım! —     Peki bu yedi buçuk milyon halk, hangi dille konuşuyor? —     Azerbaycanca diliyle. —     Azerbaycan bir coğrafya ismidir. Dil başka coğrafya başka. Yani siz Azerbaycan’da Türkçe mi konuşuyorsunuz? —     Yok! Bizim dilimiz Azerbaycancadır! İçimden dedim ki: “Ben sana gösteririm Azerbaycancanın ne demek olduğunu! Ol mahiler ki, derya içindedirler de deryanın ne olduğunu bilmezler!” —     Elçin, şu uzaklarda yükselen toprak yığınlarına Türkçede biz “dağ” diyoruz. Siz onlara Azerbaycancada ne diyorsunuz? Başını bana doğru çevirerek cevap verdi: —      Biz de “dağ” deyirik. Ben gözlerimi iri iri açarak, çok şaşırmış gibi yaparak dedim ki: —      Allah! Allah! Şu büyük tesadüfe bak! Demek onların ismi Türkçede de, Azerbaycancada da “dağ” demek ha? Sonra, şahadet parmağımla gökyüzünü işaretleyerek sordum: —     Elçin, şu başımızın üstündeki maviliğe biz Türkçede “gök” diyoruz. Siz ona Azerbaycancada ne diyorsunuz? —     Biz de ona “göğ” deyirik! Ben yine hayretlere düşmüş gibi yaparak ve avuçlarımı birbirine vurarak söylendim: —      Allah! Allah! Bu kadar tesadüf olmaz yani! Sonra uçuşan kuşları, etrafımızdaki ağaçları, otları, çiçekleri göstererek sordum: —      Elçin! Türkçede bunların ismi “kuştur”, şunlar  “ağaçtır”, onlar da “ottur”, “çiçek”tir. Acaba bunlara Azerbaycancada ne deniliyor? —     Biz de onlara “guş”, “ağaç”, “ot”, “çiçek” deyirik! Sesimi biraz daha yükselterek, elimi oturduğumuz koltuklara vurarak bağırdım: —     Olamaz Elçin! Sen galiba benimle şaka yapıyorsun! İki ayrı dilde bu kadar benzerlik olur mu yani? Sonra şehadet parmağımla kendi başımı işaret ederek: —     Elçin Türkçede biz buna “baş” diyoruz. Buna “saç”, bunlara “kaş”, “göz”, “kulak” diyoruz. Bu “burun”dur, bu  “ağız”, bunlar “diş” tir. Bu “dil”, bu “dudak, bu “boyun”… Peki siz Azerbaycancada bunlara ne diyorsunuz? Elçin kendisini nereye çekmek istediğimi anladı. Ama artık kaçış yolu yoktu. Başını göğsüne düşürerek cevap verdi: —     Bizde de aynı! Bizde de aynı! Bir ferg yohdu. Oturduğum yerden, birkaç defa kalkıp kalkıp oturdum:  —      Hey Allah’ım! Yarabbim! Aklım sana emanet! Demek biz de Türkiye’de asırlardan beri Azerbaycanca konuşuyormuşuz da haberimiz yokmuş! Sonra genç arkadaşıma son darbeyi vurmak için yeniden söze başladım: —     Elçin, bir dili, başka bir dilden ayıran en büyük özellik sayılara verilen isimlerdir. Yani hiçbir dilin sayı isimleri başka bir dilin sayılarına verilen isimlere benzemez. Meselâ biz: Bir-iki-üç-dört diye sayıyoruz. Fransızlar: Ön-dö-truva-katr diye, İngilizce: Van-tu-tri-for diye ağızlarını açıyorlar. Bunun tek istisnası Kürtçededir. Kürtçenin sayılarına verilen kelimelerle Farsçanınki aynıdır. Yani sadece Kürtler sayılarına verdikleri isimleri Farslardan almışlardır. Azerbaycanca Türkçeden farklı bir dil olduğuna göre, sizin sayılara verdiğiniz kelimeler de herhâlde Türkçeden farklı olmalı. Sizin sayıları doğrusu merak ediyorum. Lütfen birden ona kadar sayar mısın bana Elçin! “Biz de öyle sayırık! Biz de öyle sayırık!” derken sesi kısıktı. Başı göğsündeydi. Sayıları saymak istemedi. Ben ısrar ettim. —      Lütfen! Birden ona kadar sayar mısın bana! Elçin öyle susup kalınca, o zamana kadar bizi dinleyen ve hiç konuşmayan arabanın şoförü, neşeli bir sesle saymaya başladı: —      Bir- ikki-üç-dört-beş-altı-yeddi-seggiz-dogguz-on! Vesselâm. —     Ay Elçin, şu üzerinden geçeceğimiz yapıya Türkiye Türkçesinde biz “köprü” diyoruz, yolumuzun sağında-solunda uzanan kara parçasına da “toprak”!  Azerbaycancada bunlara siz ne diyorsunuz? Elçin’in yüzündeki güzel gülümsemeyi görmenizi çok isterdim.  Sanki benden böyle bir soru bekliyormuş gibi gürledi: —     Biz şuna “körpi” deyirik; bu yanımızdakilere de “torpağğğ”. —     Sevgili kardeşim Elçin! İşte her şey ayan-beyan ortada! Sizin Azerbaycanca ile bizim Türkiye Türkçesi arasındaki fark “köprüyle körpi, taprakla torpağ” arasındaki fark gibidir. Azerbaycanca diye bir dil yoktur. Azerbaycan Türkçesi elbette vardır. Ama Azerbaycan Türkçesi de bal gibi bir Türkçedir. Moskova “Türk” kelimesinden hoşlanmıyor. Sebeplerini biliyorum. Moskova size “Türk” dememek için “Oğuz” diyor. İyi ama Oğuzlar da Türk milletinin som altından 24 boyudur ve o boyların hepsi de tamamen Türk’tür. Bizim cumhuriyetimiz, Osmanlının vârisidir. Osmanlı da Selçuklunun vârisi. Selçukluyu Oğuzların Kınık Boyu, Osmanlıyı ise Oğuzların Kayı Boyu kurdu. Yani şimdi Türkiye topraklarında, çeşitli Oğuz boyları yaşıyorlar. Ruslar sizin de Oğuz olduğunuzu kabul ediyorlar.  Demek ki, biz aynı millete mensubuz. Peki bir milletin iki ayrı dili olur mu? Bütün Oğuz boyları Türkçe konuşmaktadırlar sevgili kardeşim!  
Türk Âlemi ve Alfabe Meselesi Mehmed Şevket Eygi Sovyetler Birliği Boyunduruğundan kurtulan Müslüman cumhuriyetler kendi bünyeleri içinde bir alfabe değişikliği yaparak, kiril harflerinden Latin harflerine dönmüşlerdir. Bu hususta bazı gerçeklerin bilinmesinde yarar görmekteyim.

1- Müslümanların ve Türklerin bin yıllık kültür vasıtası İslâm-Kur'an alfabesidir. Bütün kültür hazinelerimiz bu harflerle yazılıp kayda alınmıştır. Binaenaleyh asıl dönülecek alfabe budur.

2- Komünistler ve Ruslar, sömürmek istedikleri Müslümanları ve Türkleri kendi öz benliklerinden uzaklaştırmak, yabancılaştırmak için bir kültür emperyalizmi siyaseti takip ederek onların aslî alfabelerini değiştirmiştir, önce Latin sonra da Rus alfabesini kullandırtmışlardır.

3- Millî alfabenin zor olması hiçbir mahzur teşkil etmez. Aksine bir güç ve kuvvet kaynağıdır bu zorluk; Japonya'ya bakınız. Onlar, okur-yazar olmak için en az üç bin ideogram, kültürlü olmak için de on binin üzerinde kargacık burgacık şekil ezberlemek zorundadırlar. Geri mi kalmışlardır? Tam tersine, bu alfabe onları sabırlı, azimli, enerjik, güçlükleri yenen en ileri derecede zihin ve zekâ tâlimleriyle pişmiş bir topluluk haline getirmiştir. Japonya, eğer kendi öz yazısını değiştirip de latin harflerini kabul etmiş olsaydı, bugünkü üstün ve başarılı duruma asla gelemezdi.

4- İstiklâl ve hürriyetlerini kazanan Müslüman Türk kardeşlerimizin, Türkiye ile münasebetlerini sıklaştırmaları yönünden latin alfabesini kabul etmelerine şartlı olarak müsamaha edilebilir. Bir şartla: Asıl resmî alfabe İslam alfabesi olacak, onun yanında latin harfleri de kullanılacak.

5- İslam-Kur'an alfabesi, Müslümanlığımızın muhafazası için zarurîdir. Yakın tarihe kadar Anadolu'da anadilleri Türkçe olan Karaman Rumları Türkçe’yi Grek harfleriyle yazıyorlardı. Yine, anadilleri Türkçe olan Ermeniler de dilimizi Ermeni harfleriyle yazıp okumuşlardır.

Kırım'daki Karaim Türkleri Musevî oldukları için Türkçe’yi İbranî alfabesiyle yazmışlardır. Alfabe meselesi öyle basit tarafından bir "kolay okuyup yazmak" meselesi, yahut şekle ait bir teknik değildir. Yazısı, bir milletin hüviyetinin (kimliğinin) temel faktörlerindendir. Kanı A Rh pozitif olan bir adamın bu kan grubu nasıl değiştirilemezse, yazısı da değiştirilemez. Değiştirmeğe kalkılırsa bir sürü aksaklık, hastalık, rahatsızlık ve tahribat olur.

6- Çin işgalindeki Doğu Türkistan'da, bir ara İslâm yazısından Latin yazısına dönülmüşse de, ortaya çıkan kargaşalık yüzünden bundan sarf-ı nazar edilmiştir.

7- 1927'de, İstanbul Darülfünunu (üniversitesi) profesörlerinden Avram Galanti adlı musevî mütefekkir "Arabi Harfleri Terakkimize Mâni Değildir" unvanıyla bir kitap yazarak, Türkiye idarecilerini ikaz etmişse de onun, bu uyarılarına kulak asan çıkmamıştır. Neticede latin harfleri kabul edilmiş, eski alfabe yasaklanmış ve Türkiye büyük bir kültür erozyonuna maruz kalmıştır. Bu durum göz önünde bulundurulmalıdır.

8- Kültür tarihimizin son bin yıllık kısmı İslam-Kur'an harfleriyledir. Arşivlerimiz, vesikalarımız, hatıralarımız, edebiyatımız, sanatımız, tarihimiz, mukaddesatımız, tefekkürümüz hep bu alfabe ile maşeri (toplumsal) vicdanımızın hafızasına nakş edilmiştir. Kütüphanelerimiz, hazine-i evraklarımız (arşivlerimiz), müzelerimiz hep bu yazıyla kaleme alınmış eserlerle doludur. Kiril alfabesi veya başka yazılar devri, yarım asrı biraz geçen kısa bir devirden ibarettir. Esas olan, asıl olan, temel olan İslam-Kur'an yazısıdır. Diğerleri tarihî bir arızadan ibarettir. Bu husus asla unutulmamalıdır.

9- Vücut nasıl ki, yabancı organları kabul etmiyor, onlara karşı tepki gösteriyorsa, sosyal ve kültürel bünye de yabancı kanunları, yabancı yazıları, yabancı örf ve adetleri dışlar, reddeder. Çeşitli baskılar, beyin yıkamalar, telkinler, sapıttırıcı bir eğitim ile bunlar kabul ettirilse bile, girdikleri bünyeyi dejenere ederler, hastalandırırlar.

Bir milletin gücü ekonomisiyle ve maddî terakkisiyle değil; kültürünün, karakterinin, şahsiyetinin üstünlüğü ile ölçülür. Maddi kuvvetler yitirilebilir. 1945'te Japonya ve Almanya'nın hezimete uğrayıp perişan olmaları gibi. Ama onlar millî hasletleri sayesinde kısa zamanda tekrar toparlanmışlardır. Şimdi 1991'de, İkinci Dünya Savaşı'nın iki galiba sanki Almanya ve Japonya imiş gibi geliyor insana.
10- Yirmi birinci asır İslam'ın asrı olacaktır. Bugünkü hesaplarımızı, geleceği de göz önüne alarak yapmalıyız. Alfabe konusunda yapılacak hatâlar gücümüzü kıracak, düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürecek, bizi kültürel karanlıklarda bunaltacaktır. Cenab-ı Hak basiretler ihsan buyursun.

Uydurma Kelimeler (2) Prof. Dr. F. Kadri Timurtaş Şart mânâsına kullanılan bu kelime de birkaç bakımdan yanlıştır. Bir kere Türkçe’de fiilden isim yapan bir “-ul” veya “-l” eki yoktur. Kumul, çökül gibi bir iki mahallî kelimede böyle bir ek görülmekle berâber işlek değildir ve fiil köklerine değil isim köklerine getirilmektedir. Koşul eki bakımından yâni gramer cihetinden yanlış olduğu gibi, mânâ itibâriyle de hatâlıdır. Koşmak fiilinin ifâde ettiği mânâ şart’a uymamaktadır. Koşmak kelimesi dilimizde daha çok “hayvanı çekeceği vâsıtaya bağlamak” mânâsına kullanılır: Atı arabaya koşmak gibi. Kelimenin ayrıca “bir şeyi berâber iş görmesi için birinin yanına katmak” ve mecâze sürmek, “ileri sürmek” mânâları da bulunmaktadır. Böylece “birini işe koşmak” ve “şart koşmak” gibi kullanışlar ve deyimler ortaya çıkmıştır. Şart koşmak deyiminde mânâ şart kelimesi üzerindedir, koşmak yardımcı durumdadır; esâsen deyim bir birleşik fiil mâhiyetindedir. Bir birleşik kelimede aslî kelimeyi atıp yardımcı durumda olan kelimeden yeni bir kelime teşkîl edilemez. Teşkil edilen kelime, hangi kelimeden türetilmişse ancak onun mânâsını ifâde eder; terkip içerisinde bulunan diğer kelimenin mânâsını taşıyamaz. Koşul kelimesi, eki yanlış olmakla berâber, sâdece koşmak fiili ile münâsebeti olan bir mânâ taşıyabilir. Hiçbir zaman şart kelimesi ile aynı mânaya gelemez. İşte koşul kelimesi böylece şekil (gramer) bakımından uydurma, mânâ cihetinden yanlıştır. Birey, Uzay Dilimizde işlek, hattâ az işlek bir “-ây, -ey” eki yoktur. Sâdece halk ağızlarında ve Eski Anadolu Türkçesi devresinde bulunan birkaç kelimede (kuzey, güney, iley gibi) kalıplaşmış olarak görülmektedir. Bütün dillerde yeni kelimeler işlek (canlı) eklerle yapılırlar. İşlek olmayan eklerle, hele ölü ve kalıplaşmış eklerle yeni kelimeler türetilemez. Halbuki, son zamanlarda ne olduğu bilinmeyen bu “-ay, -ey” ekiyle pek çok kelime teşkîl edilmiştir. Bunlardan birey “ferd”, uzay “fezâ”, deney “tecrübe”, düzey “seviye”, yüzey “satıh” kelimeleri en çok kullanılanlarıdır. Menşei ve mâhiyeti bilinmeyen bu ek; birey, düzey, yüzeyde bir, düz ve yüz gibi isim köklerine, uzay ve deney’de uzamak ve denemek gibi fiil köklerine getirilmiştir. Üstelik fiil köklerine getirilen ek “-ay, -ey” değil “-y” dir (uza-y, dene-y). Bir kere bir ek hem isim, hem fiil köklerine getirilemez. Sonra ek “-ay, -ey” midir, yoksa sâdece “-y” midir, o da belli değildir. Ayrıca birey ve uzay “ferd” ve “fezâ” kelimelerini mânâ ve mefhum bakımından da karşılayamamaktadır. Bu sebeplerle birey, uzay, deney, düzey, yüzey ve bunlara benzeyen kelimeler yanlış, daha doğrusu ekin ne olduğu bilinmediği için uydurmadır. Bir ara matematik terimi olarak böley, çarpay kelimeleri kullanılırdı. Bunlar daha sonra bölme, çarpma şekline sokularak düzeltilmiştir.
Yabancı Dilde Eğitim Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun Bugünkü anayasamızın “Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti” başlığı altındaki 3. Maddesinde “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” kaydı vardır. Bu ibarelerle, devletimizin resmî dilinin Türkçe olduğu kesin bir şekilde ifade edilmiştir. Fakat aynı anayasanın 42. maddesinde şöyle denilmektedir: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulmaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.” Böylece aynı anayasa, yabancı dille öğretime cevaz vermektedir. Bence bu açık bir çelişkidir. Hem devletin resmî dilinin Türkçe olması, hem de başka dille öğretim yapabilmesi birbiriyle bağdaşmaz. Resmî dilin başlıca kullanılan alanı, resmî muamelât ile eğitim ve öğretimdir. Siz resmî dilin en önemli kullanılma alanlarından birini ortadan kaldırırsanız, resmî dil sadece kâğıtta, kalmaz mı? Nitekim Türkiye’deki duruma bakınız. Yabancı dille öğretim yapan okulların sayısı gittikçe artıyor. Gerek orta öğretim, gerek yüksek öğretim kurumlarında yabancı dille öğretime geçmek bir yarış, bir rekabet konusu haline gelmiştir. Bu iş cemiyette bir imtiyaz mevzuu hâline gelince başkalarını aynı imtiyazdan mahrum bırakmazsınız. O zaman her fırsatlara sahip olması için herkese yabancı dille öğretim yaptırmak zorunda kalırsınız. Bu da öğretim alanından Türkçenin tamamen silinmesi demektir. Esasen şu anda bile yabancı dille öğretim bir imtiyaz, Türkçe öğretim ise, bu imtiyazdan faydalanamayanların mecburen katlandıkları bir durumdur. Yani devletin resmî dili ile öğretim, yabancı dille öğretimin, yanında üvey evlâttır. Hiçbir devlet, resmî diline bunu reva görmez.  Bakınız, bunun tabîî sonucu nedir? Yabancı dille öğretimin önem kazanması ve bir nevi imtiyaz konusu olması, ister istemez ana dili ikinci plâna atar. “Hayır, biz okullarda ana dile önem vereceğiz” derseniz de, kamu oyunun zihniyetini değiştiremezsiniz. İnsanlar, yabancı dille öğretimin bir imtiyaz sağladığını gördüğü sürece ana dilini yabancı dilden daha önemli saymayacaktır. “Yeni nesillerin Türkçesi çok kötü” diye hiç hayıflanmayalım. Niçin iyi olsun ki? Siz öğretim politikanızla “yabancı dille öğretimde hayat var” imajını yerleştirdikten sonra vatandaştan ana diline önem vermesini nasıl bekleyebilirsiniz? Önem verilmeyen ana dil gittikçe yoksullaşır. Yeni nesillerin Türkçesinin ne kadar yoksul olduğunu hepimiz görüyoruz. Bundan sonraki adımın gerekçesi de işte bu yoksulluk olacaktır. “Türkçenin ifade gücü çok yetersiz, onun için eserimi İngilizce yazdım” diyeceğiz. Zaten iyice yoksullaştırdığımız bu dille büyük edebiyat eserleri meydana getiremediğimiz artık ortadadır. Yabancı dilde yazdığı kitaplarla dünya çapında barılar kazanan birkaç yazarımız çıkarsa, bu da bir özenmeye yol açacak ve herkes aynı başarıya ulaşmak isteyecektir. Tarih tekerrür ediyor, vaktiyle Arapça ve Farsçasıyla övünen aydınımızın yerini şimdi İngilizcesiyle övünen aydın alıyor. Yoksa biz Arapça ve Farsçaya yönelen atalarımıza, Türkçeyi ihmal ettikleri için değil de İngilizceye yönelmedikleri için mi kızıyoruz?
Türk Dili Nasıl Bozuluyor? Sadri Sarptır Değerli dil bilginimiz merhum Prof. Kadri Timurtaş artık, Devlet kuvveti ve zoru ile dilimize sokulan “zorunlu, zorunluluk, özgür, özgürlük, özet, önem, uygar, düzey, yüzey, olay, özgü, amaç, birim, bağımsız, neden, imge, değinmek, örgüt, izlemek, ilginç, yaşam, doğal, olasılık, izlenim, öğrenim…” kelimelerinin hepsinin uydurma, yanlış ve mantıksız olduklarını söylüyor buna rağmen bu saçmalar Milletimizin üzerine okullardan, kürsülerden, basından, radyolardan, ekranlardan uğursuz bir yağmur gibi yağıyor. Yazık, artık Türkçe Fransız Türkoloğun hayran olduğu mantıklı dil değildir. Türkçe artık sakat ve kötürümdür. En Çok Kullanılan, Alalade kelimeler Bile Bilinmiyor Yanlışlar Yapılıyor Televizyon programlarında buna yüzlerce misal verebiliriz. Mesela,a. “Çamurdan evler” deniyor; kasdedilen “Kerpiç evler” dir. b. Çıkar kelimesi; menfaat kelimesinin karşılığı olarak kullanılıyor. Halbuki “çıkar” kelimesi “gayrı meşru, gayrı kanuni” bir kazanç demektir. 1982 Anayasasında bile kelimeler böylece ayrılmıştır. Bu sebeple “Milli çıkar” denemez “Milli menfaat” demek gerekir. c. Geçenlerde, televizyonda bir konuşmacı “bileylemek” diyor; maksadı “bilemek”; yani “bir bıçağı bilemek”d. Tecrübe kelimesi çöplüğe atıldı; artık “deneyim” diyorlar. Yani “denemek” fiillerinden bir uydurma. Halbuki “denemek”: İngilizce “test” karşılığıdır; Türkçede:-    İmtihan etmek-    Sınamak-   Denemek ve tecrübe kelimeleri vardır; hepsinin de manaları birbirinden çok farklıdır. e.  e. “Neden” uydurma kelimesi ise, “sebep, saik ve amil” kelimelerinin yerine geçirilmekte ve “Nedeni nedir?” gibi acaiplikler bile yapılmaktadır. f. Üremek ve üretmek kelimeleri ise “fikir üretmek, bina üretmek, eser (yapıt)” üretmek gibi şekillerde kullanarak, Türkçe komik bir duruma sokulmaktadır. Türkçede: -          Para basılır. -          Film yapılır. -          Bina inşa edilir. -          Arpa, buğday istihsâl edilir. -          Ekmek, yumurta istihsal edilir. -          Kundura, makine… imal edilir. Bunlar üremez ve üretilmez, tahta kurusu, hamam böceği ürer.g. Türkçe sanılarak kendisinden yeni kelimeler meydana getiren ve aslı Farsca olan “zor kelimesi” de, çok yanlış olarak “Zorunlu” şeklinde, hemen her çevrede kullanılmaktadır. Eskiden kullanılan “zoraki” şeklinden başka “mecburi ve zaruri” kelimelerinin de yerine geçilmektedir. Halbuki, “mecbur, mecburi, mecburen” kelimeleri Fransızca “obligé, obligatoire…” kelimelerinin karşılığıdır. “Mecburi hizmet”, “zorunlu askerlik” te başkadır; zorunlu kelimesi doğru olsa bile başka şeydir. Zaruri ise, tamamen ayrı manada bir kelimedir. Zaruret ve mecburiyet kelimelerinin arasındaki mana farkı büyüktür.h. Mikrofonu eline alan veya ekrana çıkan pek çok kimsenin de diline doladığı “aşama” kelimesinin de neye delalet ettiğini anlamak zordur. Acaba aşama: safha, merhale, kademe mi? demektir? “Aşamayı” kullananların neyi murad ettikleri doğrusu pek anlaşılmıyor.i.  Geçenlerde televizyonda “ait olduğum parti” şeklinde bir ifadeye de şahid olduk. Galiba bunu söyleyen zat “mensup olduğum parti” demek istiyordu.j. Çok yanlış olarak kullanılan bir kelime de “oldukça”dır: Bu kelimenin Türkçede manası “şöyle böyle, pek zararlı olmayan”dır. Ama yeni modaya göre oldukça kelimesi, fevkalada, harikulade yerine kullanılıyor.k. Yine, televizyonda bir konuşmacı “demogaji” kelimesini “mugalata” karşılığı kullanıyor. Üniversite mezunlarının olaki demogaji ile mugalata kelimelerinin ayırd edemediklerini görüyoruz. Kendilerine “mugalata” kelimesini Şemseddin Sami’nin “Kamus-u Türkisinde” ve demagoji kelimesini de “Kamus-ı Fransevi” de aramalarını tavsiye ederiz.
Harf devriminin Kaybettirdiği Avni Özgürel Tartışması 19. yüzyılın ortasında başlayan Harf devrimi günümüzde tartışmasız kabul görmüş durumda. Ancak dedesinin mezar taşını okuyamayan, bir asır önce basılmış Türkçe eserlere, anıt yapıların kitabelerine boş gözlerle bakan bir noktada olduğumuz da gerçek..

İstanbul turist kaynıyor... Bu yazı geçen hafta şahit olduğum, beni hüzünlendiren bir tablonun ürünü. Sultanahmet’te gezinen  orta yaş üzeri bir turist grubuna denk geldim. Önüm sıra giden gruba halinden, konuşmasından üniversite mezunu olduğu da anlaşılan bir Türk rehberlik ediyordu. Bir yapının önünden geçerken kafileden birinin cümle kapısının üzerindeki kitabeyi gösterip “Ne yazıyor” diye sormasıyla karıştı işler.

Kitabe, eski Türkçe ama sade bir yazıyla yazılmıştı. Rehber geçiştirmeye çalıştı önce. Ama ısrarcıydı soruyu soran. Alt satırı işaret edip Burada binanın yapıldığı tarih yazılı’ demekle yetindi rehber. “Hangi tarih?” sorusu geldi peşinden. Hepi-topu on rakam. Rehber sıkıntılandı, çaresizlik içinde çevreden geçen yaşlı birini gözüne kestirip onu çevirdi, sordu, adam bilmiyorum manasında başını sallayıp yürümeye devam etti. 

Dünün Türkiyesi’nde belki farklı değerlendirilir irtica zarfına konulabilirdi söyleyeceğim ama günümüzde cumhuriyet kazanımlarının kökleştiği ortamda eski Türkçe korkusunun herhalde anlamı kalmamış olmalı. Eski Türkçe hiç değilse üniversitede neden seçmeli ders olarak okutulmaz?

Dil Dâvâmız Rahim Er Bir arşiv taraması yapılsa Yahya Kemal, Peyami Safa, Necip Fazıl, Ahmet Kabaklı, Tarık Buğra ve muasırları daha başka isimlerde de “dil dâvâmız” başlığı görülür. Bugün de yazıyoruz. Çünkü bu bir karara bağlanmamış dâvâdır. Milletler, kendilerine itimatlarını kaybedince bu kayıp her sahada başlar. Üretmenin, diretmenin yerini taklit alır. İki asırdır mülki, adli, askeri, siyasi, iktisadi, içtimai meselelerde neler, hangi sancılar yaşandıysa onlar Türkçe’de de yaşandı. Büyük devletin/Devleti Aliyye’nin Türkçe diye bir büyük dili vardı. Halk edebiyatı sade bir dille duygulara tercüman olurken havas, divan edebiyatıyla çağdaş dünyaya meydan okuyor, tekkelerde, dergâhlarda muhabbet ve terbiye Türkçe mısralarla yoğuruluyordu. Dil denge üzerine kuruludur. Saf dil yoktur ve olamaz. Dil, temas kurulan milletlerden kelimeler alır ve kelimeler verir. Sadece dil mi? Mimarlık öyle değil mi? Fetihten sonra mimarimizde Bizans millileştirilir. O gün hayat çok kültürlü olduğu gibi lisan da çok kültürlüdür. 1800’lerin başından itibaren kendimizden şüphe devresi başladı. Tanzimat, zihinlerdeki şüphenin hayat bulmasıdır. Zamanın münevveri, Avrupa derken bu Paris’tir. Fransız üslubunun hukuktan mutfağa, kokudan dile kadar tesirleri halka halka çoğalarak en az yüzyıl devam etmiştir. Arada Alman rüzgârı da vardır ama o daha ziyade askerî mıntıkada ve İttihad ve Terakki dönemiyle kalır. Marshall yardımıyla birlikte İngilizce’nin Fransızcaya üstünlüğü hissedilmeye başlandı. Hadise eşitler arası değilse vaki yardım, kendi kültürüne de pencere açar. Tıpkı askerine mevki kazandırdığı gibi. İncirlik Amerikan üssü ile İngilizce’nin Türkçe’yi sarması arasındaki münasebet dikkatlerden kaçmamalı. Tarihçe 1800’ün başlarında Anadolu’ya misyoner ve tüccarların girmesiyle başlamıştı. Değişik merkezlerde Amerikan kolejleri kuruldu. 20’nci asrın ikinci yarısı geçilirken bu defa barış gönüllüleri  gelir. Süt tozuyla İngiliz dilinin revaç bulması aynı takvimdedir. Fecri Ati gibi akımlarda Türkçe doğudan doldurulan kelime ve tamlamalarla anlaşılmaz kılındı. Her ifrat davranışın bir başka müfritliğe davetiye çıkartması gibi rejim değişikliğiyle beraber bu defa “Türkçeyi, Arapça ve Farsça kelimelerden kurtarıyoruz” diyerek öz Türkçe, arı Türkçe adıyla 1930’larda başlayan ırkçılık tam yarım asır devam etti. 1961 Anayasasıyla ortalığı dolduran sol akımların sözdeki dayanağı o ırkçı esaslı uydurma Türkçeydi. Şöyle bir tezat vardı. Bu sol akımlar milli çizgide olanları ırkçılıkla suçlarken kendileri dilde ırkçılık yapmaktaydılar. Sonraki dünyaya açılma ve liberal dönemde ise Türkçe, azınlık diline döndü. Netice itibariyle kendine itimadını kaybeden bir cemiyet düşerken dili de büyük kayıplara uğradı. Türkiye’de dinle de dille de uğraşma tarihi eş zamanlıdır.
Her ikisinde de büyük yaralar alındı.
Türkçe, Türkiye’de işgale uğramıştır.
Bu dâvânın görülmesi gerekir.
Uydurma Kelimeler (1) Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş Farsça asıllı kökten yapılmış uydurma kelimelerden biri de “zorunlu” ve “zorunluluk”tur. “Mecburî, mecburiyet”, “zarurî, zaruret” karşılığı olarak kullanılmaktadır. Aslında zûr şeklinde olan (zûr-ı bâzû; kol kuvveti gibi) ve dilimize zor şeklinde yerleşmiş bulunan kelime “güç, kuvvet” mânâsı ifâde etmektedir. “Zorun” kelimesini uyduranlar, “zor”u Türkçe zannetmişlerdir. Halbuki, dilimizde “z-” ile başlayan kelime yoktur. Türkçede kelime başında “z-“ sesi bulunmamaktadır. Zor kelimesi Türkçeleşmiş olmakla beraber, yine de bundan zorun ve zorunlu kelimeleri türetilemez. Çünkü isim köklerine getirilen “-n” işlek bir ek değildir, kış-ın, ilk-in gibi bâzı kelimelerde kalıplaşmış olarak görülür ve “ile, olarak” mânâsı verir. Bu duruma göre, zorun “zorla, zor olarak” demek olur. Zorunlu ve zorunluluk ise bundan yapılmıştır. Hem zorun'a, hem zorunluluk'a “mecburiyet, zaruret” mânâsı verilmesi (sorum ve sorumluluk'ta olduğu gibi), işi daha da karıştırmıştır. Bütün dillerde kelimelerin kısa söylenişi esas olduğuna göre, zorun ile birlikte zorunluluk'un da kullanılması büsbütün yersizdir. Bir çeşit kekemeliktir. “Bu işi yapmak zorundasınız” misâlindeki zor'dan sonra gelen “-n” ekini, zorun kelimesindeki “-n” ile karıştırmamak gerekir. “Zorundayım, zorundasınız” gibi örneklerde geçen “-n” iyelik eklerinden sonra kullanılan yardımcı, bağlayıcı bir sestir (eski tâbirle nûn-ı vikaye), bir kelime yapma eki değildir. Anlaşılan zorun kelimesini uyduranlar bu iki “n” ekini karıştırmışlar, iyelik eklerinden sonra “n” kullanılmasına aldanmışlardır. Zor kelimesi Türkçe'de ayrıca “müşkil, güç” mânâsına da kullanılmaktadır. Bu bakımdan zorun, zorunlu kelimeleri başka karışıklıklar da meydana getirmektedir. Farsça asıllı bir kök ve ölü bir ekle teşkil edilen zorun, zorunlu, zorunluluk kelimelerini dile sokmakta bir mânâ ve lüzum yoktur. Arapça asıllıdır diye “zaruret, zarurî” ve “mecburî, mecburiyet” i beğenmeyip atmak ve yerine Farsça asıllı bir kelimeden yeni bir kelime uydurmak son derece garip bir harekettir. Bunun dili zenginleştirmekle bir münâsebeti olduğu asla ileri sürülemez.
Uydurukça Dil ve Türk Dünyası Prof.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu Bugün Türkiye Cumhuriyetinin sınırları içindeki 75 milyon Türk’ün konuştuğu Türkçe, bu vatanda 1071 de kurulan Türk devletinin ve onun meydana getirdiği kültürün potasında oluşan Oğuz Türkçesi’dir. Bu bakımdan, nesilleri en az dokuz asırlık bir maziye bağlayan yegâne köprü, halen konuştuğumuz bu dildir. 
Biz Dede Korkut hikâyelerini, Yunus ilâhilerini, Ahmet Yesevi’nin hikmetlerini ancak bu dilin aracılığı ile okuyabilmekteyiz. Aşıkpaşaoğlu tarihinden Kerem ile Aslı hikâyelerine, Mevlidden Yahya Kemal’in şiirlerine ve Ziya Gökalp’in makalelerine kadar her çeşit edebiyat ve kültür eserleri bu dil ile yazılmıştır. 
O halde bu dokuz asırlık dili bırakır da, onun yerine birtakım kasılı kimselerin yalan-yanlış uydurduğu dili alırsak, her şeyden önce millî tarihimizle aramızdaki köprüyü yıkmış oluruz. Kendi klasiklerimizi okuyamaz, anlayamaz hale geliriz. Yetişen nesiller, ancak yirmi yıl öncesine ait kitapları okuyabilen köksüz insanlar derekesine düşerler.
Bizim konuştuğumuz bu dokuz asırlık Türkçe yalnız Türkiye Türklerinin dili değildir. İran, Kafkasya, Kerkük, Kıbrıs ve bütün Balkan memleketlerindeki soydaşlarımız da halen aynı Türkçeyi kullanmaktadırlar. 
Eğer biz otuz yıl önce başlatılan uydurmacılık akımına kapılır da yeni bir yazı dili teşkil etmeye kalkışırsak, en yakın komşumuz ve ırkdaşlarımız olan diğer Oğuz Türkleri ile aramızdaki dil bağı kopar. Bir nesil sonra onlarla anlaşamayız. Onlara yabancılaşırız. 
Ayrıca, bizim konuştuğumuz Türkçe ile Türkistan’daki soydaşlarımızın dili de yüzde doksan nisbetinde birbirinin benzeridir, aynıdır. Bizim uydurmacılığa sapmamız, uzak diyarlardaki ırkdaşlarımızla da irtibatımızın kesilmesine sebep olur. Böylece, bir nesil sonra, Türkiye’de ayrı bir dil teşekkül eder. Ve biz 200 milyonluk dünya Türklüğünden tamamıyla kopmuş, ayrılmış sayılırız. Onlardan farklı, onlarla soy birliğimiz yokmuş gibi oluruz. 
Meselâ bizim yeni nesil “seviye, mesele, mektep müddet, müellif” kelimelerini kullanmıyor. Halbuki bu sözler bizim hem dokuz asırlık atalarımıza hem de Türkiye dışındaki soydaşlarımıza bağlamaktaydı.  Çünkü bu kelimeleri onlar kullanıyordu. 
Bir Kerküklü’ye rastlasanız ve ona “yurt sorunlarını bir düzeye değin çözümledik” deseniz o sizi anlamaz. Çünkü “sorun” ve “düzey” bizim uydurmacıların piyasaya sürdükleri yanlış ve cansız kelimelerdir. 
Esasen bir kelime dilde “aile” teşkil eder. Bu “aile” hem manâ, hem de şekil yönünden kelimelerin dilde kök salmasını sağlar. Meselâ: “Ben hayatımda bu derece seviyesiz bir münakaşa dinlemedim.” Yerine “düzeysiz bir tartışma” diyebilir misiniz? “Gene hiç yoktan mesele çıkarma” yerine “sorun çıkarma” demek mümkün müdür?
Uydurmacılığa öncülük eden kimselerin diğer bir sinsi maksadı da, Türkçeyi fakir, cılız ve insanların düşündüklerini ifade etmeyen iptidaî bir dil haline getirmektir. Bu nasıl olur? Dilde yaşayan bütün kelimeleri “Bu yabancı asıllıdır” bahanesi ile atmak suretiyle olur. Atılan bu canlı kelimelerin yerine hemen yenileri bulunamayacağına göre, Türkçe gittikçe fakirleşecektir. O zaman da sınırlarımızda fırsat kollayan Avrupa kültürünün kelimeleri Türk dilini istilâ etmeye başlayacaktır. Nitekim başlamıştır.
"Kentsel Dönüşüm"ün Türkçesi... D. Mehmet Doğan Günlük dil de modaya tabidir! Zaman zaman bazı kelimeler, bazı kavramlar herkesin dilindedir. Şu günlerde "kentsel dönüşüm" tamlaması çok sık duyuluyor. Bizim gibi şehircilikle, mimariyle pek fazla alâkası olmayan kimselerin bu kavramlaştırmayı tam manasıyla anladıklarını tahmin etmiyorum. Daha fazlası, bu kavramı kullananların dahi tam manasıyla neyi kastettiklerini bildiklerini sanmıyorum! Veya bunu bilseler bile nasıl doğru ifade edebileceklerini düşünmediklerini tahmin ediyorum. Neden bu kanaate sahibim? Konuyla ilgili bazı uygulamaları araştırdım. Bazı belediyelerimiz böyle uygulamalar yapıyorlarmış zaten. Hatta Ankara'nın Çankırı istikametindeki, havaalanı girişi için böyle bir kanun bile yapılmış. Malum, o bölge dışarıdan Türkiye'yi ziyarete gelenlere ülkemizin başkenti ile ilgili iyi bir görüntü vermiyor. Bu kötü manzarayı düzeltecek uygulamalar ve görüntünün güzelliğine halel getiren yapıların ortadan kaldırılması... Bunlara bakarak "kentsel dönüşüm"ü tarif etmeye çalıştığımda bunun esas itibarıyla "şehir ıslahı" çalışmaları olabileceğini gördüm. Belki de "şehir yenilenmesi" de denilebilirdi. Bazı belediyeler, gecekondu bölgelerini böylece ıslah ediyorlar, kimileri de şehrin eski kesimlerini hale yola koymaya çalışıyorlar. Bir taraftan altyapı çalışması, diğer taraftan sağlıklılaştırma, yeni unsurlar katma; belki yeşil alanları genişletme, tarihî yapıların elini yüzünü düzeltme işin içine giriyor. Şehrin görünümü ile birlikte yapısında da ciddi düzeltmeler yapılmak isteniyor. Bunun "kentsel dönüşüm” olarak ifade edilmesi isim-müsemma ilişkisini kurmamı böylece konuyu kavramamıza yardımcı oluyor mu? "Kent” nasıl bir dönüşüm geçiriyor? Bu, ibareden çıkmıyor. Şehir ıslahı, şehir yenilenmesi bence işin doğru Türkçesi. Peki neden böyle ifade edilmiyor? Bu da bizim Türkçe ifade zaafımızın ne noktalara geldiğini gösteriyor. “Kent”e “–sel”i ekledik, kentle ilgili, şehre has demek istedik. Peki, "dönüşüm" neyin nesi? Dönüşüm, "şekil veya hal değiştirme, tahavvül, istihale, transformasyon" anlamlarını karşılıyor. Bir de inkılap, devrim demek. Her halde bu ikinci mana kastedilmediğine göre, transformasyon, tahavvül, istihale kastediliyor olmalıdır. Farsça "şehir" yerine, öztürkçecilik yapıp "kent" dedik. Peki "kent" Türkçe asıllı bir kelime mi? "Kend" ipekyolu güzergâhında bir zamanlar yaygın olan dillerden “Soğdca”ya mahsus bir kelime. Bize Farsça üzerinden geçmiş. Fakat bugünkü manasıyla değil. Hâlâ Azeriler "kent" denilince "köy" anlar. Şimdi şehirle, şehircilikle ilgili terimleri, mimarlarımız ve "kentbilimci"lerimiz (yani şehircilerimiz) "kent" kelimesinden yapıyorlar. Biz şehirlerde yaşıyoruz, fakat şehirlerimizle ilgili kent terminolojisi ile amel ediyoruz. "Kentsel dönüşüm"ü anlamaya çalışırken, şehir kelimesi ile yapılan terimlerin anlaşılabilirliği karşısında kentli terminolojinin muğlâklığı dikkatimi çekti. Mimarlık Sözlüğü'nde (Doğan Hasol) "Şehir yenilemesi, şehir planlaması" kavramları yer alıyor. Bunlar “kent planlaması, kent yenilemesi” olarak da ifade ediliyor. Kent yenilemesinin, şehir yenilemesinin "kentsel dönüşüm" demek olup olmadığını biraz düşünmek lâzım galiba. Bu terimler ortada dururken kim uydurdu "kentsel dönüşüm”ü Bağlamı olmayan, dolayısıyla da anlamı oturmayan bu terimleştirme kimin eseri ki, bizim ulaşabildiğimiz şehircilik ve mimarlık sözlüklerine henüz girmemiş? Buna rağmen de dillerden düşmüyor. Dil, dil alanı dışında dönüşüme uğratılıyor!
Yazı ve Dil İnkılabı Nermin Suner Pekin Dil her milletin kendi hususiyetlerine göre teşekkül etmiş bir Allah vergisi, bir anlaşma vasıtasıdır. Yazı ise dilin tesbitine yarayan insan keşiflerinin en mükemmel semeresidir. O halde yazının da millî hususiyetleri olmalıdır. Dünyânın bütün dillerine uyan tek bir alfabe düşünülemez. Çünkü her dilin kendine mahsus bir fonetiği, yapısı ve ahengi vardır. İşte dillerin bu hususiyetleri ile. uğraşan bir de “Lisaniyat İlmi” teşekkül etmiştir. Bugün bizim gibi birçok milletlerin kullandığı Lâtin alfabesi de mükemmel bir alfabe değildir. Ancak Lâtin alfabesini kabul eden her millet, kendi dillerinin fonetik ve morfolojik esaslarını göz önünde bulundurarak, bu harflere bâzı işaretler veya müşterek harflerden türeterek kendi dillerine uygun sesler meydana getirmişlerdir. Meselâ, Macarlar kendi lisanlarını tespit için bu alfabeyi kullanırken uzun zaman akademik faaliyetlerde bulunmuşlar, encümenler kurmuşlar ve Lâtin alfabesini kendi dillerinin hususiyetlerini belirtecek şekle sokmuşlardır. Bu encümenlerde çalışan ilim heyetleri kollara ayrılarak en eskilerden başlayarak en yenilere kadar bütün metinleri incelemişler, bütün kelimelerini ihtiva eden imlâları ve fonetik hususiyetleri gösteren üç cildlik büyük bir lügat hazırlamışlardır. Bir koldan da muhtelif lehçeleri yer yer toplamışlar gene üç ciltlik bir Lehçe Lügati yapmışlar, bunlardan başka kendi dillerine yakınlığı olan Fin-Ogur dillerini tetkik etmişler ve yakınlığı dolayısıyla dilimizi de incelemeye çalışmışlardır. Bu münâsebetle Türkiye'ye gelen Dr. Kunoş uzun seneler çalışmış, halkımız arasında da dolaşmış pek çok metin toplamış bir taraftan bunları transkırıpsiyon usuliyle tespit ederek eserler ortaya koymuş, bir taraftan da kendi dillerine geçen kelimelerimizin etimolojisini incelemiştir. İşte Macar dilinin temelleri böyle çalışmalarla atılmıştır. Türkler Orta Asya'da kendi telaffuzlarına uyan Runî şekil bir alfabe olan Orhun Alfabesini kullanmışlar, daha sonra Uygur Türkleri "Uygur Alfabesi" ne geçmişler ve Türkler Müslüman olduktan sonra "Arab Alfabesini" kullanmağa başladılarsa da Uygur yazısı bir zaman daha kendisini muhafaza ederek yerini yavaş yavaş Arab Alfabesine terk etmiştir. Türklerin kullandığı Alfabe Arab ve Fars alfabesinin kopyası değildir. Türkler onu az çok kendilerine uydurmuşlardır. Türkiye, Lâtin Alfabesine geçmeden önce bu mevzu üzerinde çok durulmuş gerek bizde gerek batılı müsteşrikler arasında uzun münâkaşalara yol açmış, muhtelif fikirler ortaya atılmıştır. Dr. Kunoş'a göre: Milletlerin vaktiyle kullandıkları alfabeler tarihi medeniyetlerini ispat eden bir mukaddes hâtıradır, birdenbire ellerinden alınması medeniyetlerinin kaybolması demektir. Bundan başka Türkler'in yüzlerce seneden beri Arab harfleriyle yazılmış derin fikirlerle dolu eserleri ve çok geniş edebiyatları vardır. Bu yazılar unutulursa bu eserler tarihin karanlıklarına gömülecektir. Bunun için Türkler harf değiştirirken çok dikkatli olmalıdırlar. Bizim neslimiz daha annelerimizin ninnilerinden hocalarımızdan aileye ve çevre muhitinden okuduklarımızdan dilimizin mûsikisini dinleyerek yetişti. Biz Yahya Kemal'in "Bu dil ağzımda annemin sütüdür" dediği beyaz Türkçeyi işiterek okuyarak öğrendik... Hocalarımız çoktan Rahmet-i Rahmân'a kavuştu... Bizim neslimiz de tükenmek üzre… Bizden sonra yetişenler bizim yetiştirdiğimiz gençler de az çok Mehmed Akif’leri, Faruk Nâfiz'leri, Reşad Nuri'leri hattâ Tevfik Fikret'leri biraz da eskileri bizden dinlediler dil ahengini duyabildiler. Yahya Kemal'i Ahmed Hâşim'i tanıdılar... fakat sonra?...
Arkadan gelen dil inkılâbı!
Saptırılarak öztürkçecilik adı altında uydurmacılık!  Artık çocuklarımızın hele torunlarımızın dilini anlamaz olduk. O günlerden bu günlere kadar Dil kurumlarından, Üniversitelerden dil âlimleri lisaniyat ilmini iyi bilen dilcilerimiz yetişti; ama hâlâ dilimiz perişan... İmlâmız kararsız... Radyolardan, Televizyonlardan işittiğimiz Türkçe bizi ağlatıyor...
Peynirli Sandviçten Palamut Izgarasına Prof. Dr. Beynun Akyavaş Yahya Kemal şöyle diyor:
Lisan bahsi açıldıkça: "halâ mı o bahis?" diyerek bezginlik gösterenler bana acınmaya lâyık, gözlerini gaflet bürümüş, en zavallı kayıtsızlar gibi görünüyorlar. Vatan bahsi açıldığı bir yerde: "halâ mı o bahis?" diyecek bir Türk, menfur bir kayıtsızlık göstermiş sayılır. Bizi ezelden ebede kadar bir millet halinde koruyan, birbirimize bağlayan bu Türkçedir, bu bağ öyle metin bir bağdır ki, vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz, hudutlar aşırı yine bizi birbirimize bağlı tutar; Türkçenin çekilmediği yerler vatandır, ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar, vatanın kendi gövde ve ruhu Türkçedir. Dil bilindiği gibi yaşayan bir varlıktır. Bir dil ne kadar yaşarsa o dili konuşan millet de o kadar yaşar. Dili olmayan millet, milleti olmayan dil yoktur. Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu'nun Türkçenin Grameri adlı eserinde söylediği gibi "Dil millî birliğin çimentosudur." Dil olmazsa birlik olmaz, teşbih taneleri gibi dağılır gideriz. Birliğini, canlılığını, dilini kaybeden milletler ölüme mahkûmdur. Latinler, Hititler, Sümerler gibi canlılığını kaybeden milletlerin dili de ölmüş, donmuş kalmıştır. Kendi kanunlarıyla kendi yolunda bir sistem dâhilinde ilerleyen dilleri zenginleştirebilmek için ilmî müdahalelerde bulunulması tabiîdir. Tabiî olmayan, dil kanunlarını hiçe sayan, belki bu kanunların varlığından bile habersiz maksatlıların, cüretkârların ben yaptım oldu kabilinden "sözcük" uydurmalarıdır. Dikkat buyurulursa halk kendi kanunlarına sahip çıkıp hiç şaşmadan doğru kelime keşfediyor, sevdiğini tutuyor. Hem kök, hem ses, hem yapı ve hem de manâ bakımından doğru ve sevimli olan bu kelimeler bazen son eklerle türetme, bazen birleştirme, bazen tercüme ve benzetme yoluyla ortaya çıkıyor: “denizaltı, buzdolabı, tatil köyü, gecekondu, gökdelen, dolmuş, biçerdöver, yanardağ, düdüklü tencere, vb.” Yabancı dillerden alınan kelimelere gelince, bunlar ya tamamen dilin sesine ve yapısına uyuyor veya olduğu gibi yerleşiyor. Öyle de olsa böyle de halkın bilip kullandığı bu kelimeleri kazımaya kalkmak akıl kârı değildir. Onlara karşılık olmak üzere doğru monte edilmiş, ilmî yollarla yapılmış kelimeleri ortaya sürersiniz, tutarsa tutar. Gelgelelim, filanın feşmekânın paşa gönlü öyle istedi diye yutturmaya kalkışılan uydurmalar dili güve yemişe döndürüyor, zihni perişan ediyor. Dikkat ediyorum, Türkçeye evvel zaman içinde Farsçadan, hele Arapçadan girmiş kelimeler ilerici mirasyedilere pek dokunuyor da, Batı dillerinden, meselâ İngilizce ve Fransızcadan alınmış olanlar adetâ zevk veriyor!..  Resmî gösterilerinde, radyo ve televizyondaki bayramlık konuşmalarında uydurukça, İngilizce, Fransızca karışımı bir dili, arada bir tekleseler de, bir hoş söyleyip duruyorlar. Hususî sohbetlerinde ise, hele biraz öfkeleniverirlerse, günlük konuşmalarımızdan kalkmış, unutulmaya yüz tutmuş ağdalı kelimeleri bile can havliyle sıralayıveriyorlar. Türkçe de, her medeniyet dili gibi, yabancı dillerden kelime almış ve bunları hazmetmiştir. Meselâ, “Rumca somunun içine Farsça peyniri koyarsanız İngilizce sandviç olur, onu da Fransızca balkonunuzda oturup Arapça afiyetle yersiniz. Ya, İtalyanca iskele gazinosundaki Rumca palamut ızgarasına ne dersiniz?” Türkçeden artık tabiîyet değiştirmiş, Türkçe olmuş somun, peynir, palamut, iskele gibi kelimeleri atamazsınız. Atmaya kalkarsanız beyhude zahmet olur. İngilizce ve Fransızcadan her gün dumanı üstünde kelimeler geliyor. Bunlara karşı koyabiliyor musunuz? Hayır! O halde bırakın da, her millet anadilini nasıl konuşuyorsa biz de anadilimizi anamızdan babamızdan öğrendiğimiz gibi keyfiyle konuşalım.
Türk Dili Prof. Dr. Mehmet Kaplan Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir. Bundan dolayı ona büyük ehemmiyet vermek gerekir.Aynı dili konuşan insanlar “millet” denilen sosyal varlığın temelini teşkil ederler. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, insan topluluklarını bir yığın veya kitle olmaktan kurtararak, aralarında “duygu ve düşünce birliği” olan bir cemiyet, yani “millet” haline getirir. Dilini bilmediğimiz bir ülkede, etrafımızda milyonlarca insan kaynaşsa da kendimizi yalnız hissederiz. Fert, konuştuğu dili hazır bulur. Dil, ferde cemiyetin bağışladığı en büyük miras ve donatımdır. Ana, baba, çevre, okul, çocuğa dil vasıtasıyle cemiyetin asırlar boyunca biriktirdiği hayat tecrübesini ve kültürünü de aktarır. Türkçeye binlerce yıldan beri giren yabancı kelimeleri çıkarmağa kalkanlar bu vakıayı gözönünde bulundurmadıkları için, kelimeye cümleyi, yani duygu ve düşünceyi feda etmişlerdir. Aşağıdaki deyim ve atasözlerine bakınız: “Akıl almak, akıl almamak, akıl dağıtmak, akıl defteri, akıl dışı, akıl erdirememek, akıl hocası, akıl işletmek, akıl kârı, akıl kesmek, akıl kumkuması, akıl öğretmek, akıl satmak, akıl sır ermez, akıl vermek, akılda bulundurmak, akıldan çıkmamak, akılla ölçmek, akıllara durgunluk vermek, akıllı düşman”. Akıl kelimesi Türkçeye Arapçadan geçmiştir ama bu yirmi kadar deyimi Türkler vücuda getirmişlerdir Türkiye'de onları bilmeyen bir Türk tasavvur edilemez. Şimdi “akıl” kelimesi Arapçadır diye onu dilden çıkarmak, “Türkçedir” diye ölü “us” kelimesini diriltmeğe çalışarak, yirmiden fazla canlı deyimi yok etmek “akıl kârı” mıdır? Ve böyle bir davranış ilme ve millî kültür anlayışına uyar mı? Türkçede, konuşma ve yazı dilinde “akıl” kelimesinin kullanıldığı kim bilir kaç bin, kaç yüz bin cümle vardır? “Us” kelimesini kabul edersek onların hepsini “us”a çevirmemiz gerekecek. Türk milleti bundan zarar mı edecek, kâr mı edecek? Konuşulan ve yazılan Türkçe, binlerce yılın mahsuludur. O, Türk milletinin ortak malıdır. Ona elbette yabancı kelimeler, hattâ deyimler karışmıştır. Divan edebiyatının yazıldığı Osmanlıca on binlerce yabancı kelime ve terkiple doludur. Böyledir diye, eski Türk edebiyatını Türk kültürünün dışına mı atacağız? Divan edebiyatı, eski Türk kültürünün bir parçası ve en güzel aynasıdır. Onu eski  Türk  medreselerinden, tekkelerinden, sarayından, çarşısından ve günlük hayatından ayırmağa imkân yoktur. Onu da ötekiler gibi Türkler vücuda getirmiştir. Türkler, İslâmiyet'i kabul ettikten sonra, daha önce vücuda gelen İslâm medeniyetini de almışlar, fakat onu içlerine sindirmeğe çalışırken, kendilerine göre tasarruflarda bulunmuşlardır. Malzeme dışardan alınmış olsa bile yapı Türkündür. Yunus Emre, Âşık Paşa, Bakî, Nedim, Nef'î, Şeyh Galib, Türk kültürü içinde doğmuş, yaşamış, eser vermiş şahsiyetlerdir. Onlar eserlerini “Osmanlıca” denilen dil ile vücuda getirmişlerdir. Daha doğrusu eserleriyle Osmanlıca denilen zengin ve ince “kültür dili”ni cümle cümle, beyit beyit onlar yazmışlardır. Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, bu eserleri anlamak ve onlardan zevk almak için, bu dili bilmek zorundadır. Yabancı kültürlerden istifade etmek için, yabancı dili okullarımızda öğretmek maksadıyle bunca emek ve para harcarken, kendi millî kültür kaynaklarımıza sırt çevirmeği mazur göstermek bir hayli güçtür. Bunun adına gaflet, cehalet ve dalâlet derler. Türkçeye yabancı dillerden girmiş olan her kelimenin tarihî ve kültürel bir mânâsı vardır. Onlar Türklerin diğer miletlerle olan kültür alışverişinin delilleridir. Bize düşen onları çıkarmak değil, anlamağa ve değerlendirmeğe çalışmaktır. Bizim Türk dili deyince sadece Türkiye Türkçesini göz önünde bulundurmamız da yanlıştır. Türkiye Türkçesi, daha önceki Türkçenin bir devamıdır. Türkçeye Anadolu'ya geldikten sonra yerli dillerden pek çok kelime girmiştir. Fakat on binlerce kelime ve deyim bizi, Malazgirt öncesine bağlar. Türkiye dışında yaşayan yüz milyona yakın Türkün konuşma ve yazı dili de bizi ilgilendirir. Bütün Türklerin kullandıkları dili, deyimleriyle tesbit eden bir lügata ihtiyaç vardır.
Vah Dilim, Dilim Dilim Ethem Mahmut Ziya Televizyon sunucularının konuk terletmek gibi bir takıntıları vardır, sizi kapılarda karşılar, halinizi hatırınızı sorarlar. Lâkin  “birki üç kayıt” dendi mi tavırları değişir, üstünüze gelmeye başlarlar.Sanırsın dolunay çıktı, karşınızda kurt adam. Bir kanalda seyretmiştim hiç unutmam. Sunucu müstehzi bir ifadeyle sordu, “Hayati Bey siz bu eski kelimeleri bilerek mi kullanıyorsunuz acaba?”
Hayati İnanç Bey mevzuuna hakim olmanın rahatlığı ile cevapladı  “Efendim okuduğum gazellerden biri Şeyh Galib’e ait ve takriben 210 yaşında, birini de Sultan Fatih kaleme almış. Eğer günümüz Türkçesi ile yazmadılarsa ne yapabilirim? Yok beyitlere yaptığım açıklamayı anlamadıysanız o başka …
-Yoo hayır, o kısmı son derece açıktı…-Gelelim sizin kelimelerinize. Mesela yenilerden “stresi” ele alalım. Fransızcadan aparılmış, ithal malı. Bakın onu kullanırken neleri kaybettik? “Gam, gussa, hüzün, tasa, dert, mihnet elem, ıztırap, yeis, keder, kahır, efkar, kasvet, inkisar, melâl”.

Bunlar şu anda aklıma geliverenler ki dahasını da bulabilirim icabında. Allah aşkına siz benden bu kadar renkli bir skalayı ıskalamamı neden istiyorsunuz? Niçin meramımı güdük bir kelimeyle anlatmaya zorluyorsunuz? Bakın beni strese (!) sokuyorsunuz ama!
-Aman Hocam size de bir şey söylenmeye gelmiyor.-Bitmedi. Yine Fransızca “onare”den devşirme "onur"u ele alalım. Güya, “gurur, kibir, şeref, haysiyet,   namus,  iftihar” kelimelerini karşılıyor. Halbuki bir adama şerefli derseniz iltifat edersiniz, kibirli derseniz hakaret edersiniz. Peki onurlu derseniz övdünüz mü, sövdünüz mü?  Sahi onur yukardakilerden hangisi? Hem hepsi, hem hiçbiri! Bu saçmalığa teslim için ne mecburiyetimiz var?
-Ama Hayati bey, ben doğudan gelenler gitsin demedim ki, batıdan gelenler de gitsin öztürkçe olanlar kalsınlar.

-Peki o zaman söyler misiniz bana. “Bakkaldan somun aldım, peynir koyup sandviç yaptım, balkona oturdum, hanım çay ve su  getirdi, beraber  afiyetle yedik” cümlesindeki  hangi kelime Türkçe?-Hepsi Türkçe.-Hayır bakkal Arapça, somun Rumca, peynir Farisi, sandviç ve balkon Fransızca, hanım Moğolca, çay ve su Çince, beraber Farsça, afiyet Arapça. Buradaki tek Türkçe kelime ne biliyor musunuz? “Yedik!”

Sunucu yutkunup duruyor. Ne desin ceviz çetin çıktı bu defa. Eh sen penaltıya sebep olursan, adam golünü atar.Otobüslerde görüyoruz delikanlılar “olm, vahş, koptuk” gibi birkaç yüz "tilcik" ile konuşuyor, genç kızlar “hı hı”, “ı ıh” “yaani” gibi üç beş hece ile katılıyorlar. "Bu Türkçe mi? Rezalet sefalet diyeceğim dilim varmıyor."
Bundan yüz yıl evvel ki telakkiye göre okur yazar dendi mi el sineyi selaseye hakim olan anlaşılır. Yani Türkçenin yanı sıra Arabi ve Farisi’yi de okuyup anlayanlar. Eğer birine münevver (ziyalı) deniyorsa bilin ki Latince, Rumca ve Fransızca’ya da vakıftır. El sineyi sitte.
Misal Şair Esrar Dede 6 lisan bilirdi, hem nasıl?  Fransızca şiirlerinde aruz kullanacak kadar. Muğlalı Şahidi ise Farsça lügat hazırlıyor baştan aşağı manzum. Bunun yeniyetmelerin dilinde bir adı var “aşmış olmak.”

Eğer ana dilin güçlüyse ecnebi lisanı öğrenmek keyiftir ama güçsüzse korku filmi.Birinde hobi, diğerinde fobi. Bakın Fransızca Arabi’den sonra gelen mütekamil lisanlardan biri. Grameri güçlü ve girift, aksanlı, ağdalı, albenili. Parisliler soru edatı kullanmadan da sorar lakin o tonlamayı piyano eşliğinde çalışırlar. Çok eskiye gitmeye gerek yok. 930’lu 40’lı yıllarda bir lise mezunu iki yılda Fransızcayı öğrenir, klasikleri tercüme ederdi hatta.

Şimdi biz Fransızcanın yanında sokak dili mesabesinde kalan İngilizceye ömür veriyor yine de öğrenemiyoruz. İki yıl değil, 20 yıl, merak değil, ekmek parası, zira adınızdan önce “lisan seviyenizi” soruyorlar. İnternetin, ajansların dili İngilizce, bakkaldan hazır çorba alsan yarısı İngilizce. Etrafımızda İngilizce kurslar kitaplar, tabelalar.  Beceremiyoruz ama.

Elli senede zekâ seviyemiz mi (şimdi IQ diyorlar) düştü?"Hayır. Lisanımız bozuldu. O ana sütü gibi tatlı Türkçemiz komada".

Ezcümle Arabi, Farisi ve Türki eş yumurta üçüzüdür. Kardeşleri ayıran zulüm yapar.Şair demiş. “Eyvah bu baziçede biz yine yazdık. Zira ki ziyan ortada, bilmem ne kazandık?”
Vakit Kaybetmeden Prof. Dr. Beynun Akyavaş Dil bir milletin mantığıdır, dil bir milletin sarkışıdır, geçmişi, hâli, geleceğidir. Dil bir milletin ta kendisidir. Milletin olmadığı yerde dil de yoktur. İnsan canlı bir varlıksa, dil de canlı bir varlıktır. Canlının yaşamadığı dağlarda, ovalarda dil olabilir mi? Oralarda duyulan sadece sestir. Yaprakların hışırtısı, yağmurun şakırtısı, rüzgârın uğultusu gibi… Dilin malzemesi olan ses, nakısın ipliklerine benzer. Mantığı dokuması, zevki motifleridir. Kumaşın üzerinde o renk renk, incecik ibrişimlerin çiçek olup açması ne ise, seslerin de Türk'ün ağzında Türkçe,  Fransız'ın ağzında Fransızca, Alman'ın ağzında Almanca olması odur.  Bir "a" veya bir "o" sesi Türk dilinin kelimeleri arasına girip canlanınca ne manâlar ifade etmez ki!... Uzun söylenen bir "a" veya bir "o", şaşkınlıktır, hayrettir, öfkedir, sevinçtir. Her canlı gibi dillerin de bakıma, korunmaya ihtiyacı vardır. Asırların içinde büyüyüp gelişen ve gül gül açan Türkçeyi daha zenginleştirmek, daha güzelleştirmek için ilmî çalışmalar yapılmalıdır. Dilimize lüzumsuz yere girmiş doğulu, batılı, yabancı kelimelere ve yeni mefhumlara karşılık bulmak ilmî ve edebî salâhiyet sahiplerinin işidir. İnsan hâkim, avukat değilse iki buçuk liralık bir alacak davasına bakamaz. Hattâ tıbbın herhangi bir sahasında mütehassıs doktor bile olsa, cerrah değilse, cerrahî müdahaleyi gerektiren bir kıymığı bile çıkaramaz. Herkes kendi mesleğini icra etmeye mecburdur. Gelgelelim, uydurukçacıların rahle-i tedrisine oturtulan Türkçenin feryadı gökleri tuttuğu halde hâb-ı gafletten uyanamadık. Milliyetçiliği gericilik sayan ilerici dil ırkçıları ve yıkıcı süper dil faşistleri saflaştırıyoruz, özleştiriyoruz diye dilimizin derisini yüzmeye büyük bir iştahla devam ediyorlar. Cümleleri tepetaklak et, kelimeleri at gitsin, yerlerine eciş bücüş, nursuz pirsiz uydurmaları hazır. Hazır değilse de gam çekme, uyduruverirsin olur biter. Hele bunları başta radyo ve televizyon olmak üzere her vasıtadan istifade edip sürersen, yerleşir, tutar. Göz, kulak ve ağız alışmaya görsün!... Bu bir alıştırma, alışma meselesidir. Bir milletin dilini yıkıp devirdin mi, zihnini, hislerini de allak bullak eder, peşine takıp istediğin yola sürüklersin. Dilimize, düşüncelerimize, hislerimize çekidüzen verebilmemiz için alınacak ilk tedbirlerden biri ve hattâ birincisi, daha fazla vakit kaybetmeden "Dil Akademisini" kurmaktır.
Türkçenin Gerçeği Prof. Dr. Ali F. Karamanlıoğlu Dil, bir gerçek olarak kabul edilmelidir. Şivemizin de kopup geldiği Türk dili tarihine bir göz atarsak, İslâmiyetin kabulünden sonra, dile çok sayıda yabancı kelime girmiş olduğunu görürüz. Bu daha sonra normal sınırlan da aşarak, "Osmanlıca"yı yapma bir dil durumuna getirmiştir. Ancak Osmanlı Devleti'nin çöküşü gibi, Osmanlıca da kalkmış, yerim son devirdeki Türkçülük hareketleri ile başlayan sadeleşme akımı ile arınan Türkçeye bırakmıştır. Artık "İmparatorluk dili" sürdürülemez. Fakat bir zamanlar Arapça, Farsça hatta Fransızca kelime kullanmaktaki ifrat gibi, bugün de dili özleştireceğiz diye, bir başka yönde aşırılığa gidilmektedir. Dünyada basit kabile dilleri dışında öz bir dil, hele öz bir kültür ve medeniyet dili yoktur. Yaşayan Türkçenin halka malolmuş, herkesçe anlaşılan kelimeleri, aslı yabancıdır diye zorlanmamalıdır. Çünkü mesele yalnız bir kelime değişikliğinden ibaret değildir. Atılmak istenen kelime ile yapılmış birçok deyimimiz, atasözümüz vardır. O kelimenin dilimizde aldığı bir şekil ve anlam vardır. "Akıl" ile "us" aslında aynı anlamı ifade etse de, bugün akıllı ile uslu aynı şey değildir. Bu, dili zenginleştirmeye değil kısırlaştırmaya götürür. Hâlbuki bize her kavramı karşılayabilecek zengin bir dil lâzımdır. Nitekim dil devriminde de önce bu yol denenmiş, sonra vazgeçilmiştir. Bundan sonra dilimizin iki gayrete ihtiyacı vardır: 1- Dile yerleşmiş, halka mal olmuş, konuşma diline girmiş, herkesçe anlaşılan eski yabancı kelimeler bırakılarak, bugün asıl mücadele Batı dillerinden yeni girmekte olan yabancı kelimelere kaydırılmalıdır. Kitap, defter, kalem, tren, radyo vb. hayatımızdan da, dilimizden de çıkarmaya çalışmak boşunadır. Ama restoran, kuaför, brifing, likidite v.b. kelimelere karşı çıkılabilir ve çıkılmalıdır. Bunların eskiden dilimizde kullanılan karşılıkları varsa, onlar canlı tutulmaya çalışılmalı, yeni giriyorsa, derhal uygun, güzel karşılıklar bulunmalıdır. Ama biz bunun yerine Türkçe kelimeleri tekrar Türkçeleştirmeye uğraşıyoruz. Mesela "bütün" yerine olur olmaz "tüm" kelimesini kullanmak gibi. Acaba hangisi daha Türkçe!?... 2. Türkçeleştirme gayreti ilim terimlerinde sürdürülmelidir. Çünkü şimdi bu daha gerekli ve daha kolaydır. Terimlerin çoğu gündelik hayatta kullanılmayan, ancak o ilim veya meslek dalında çalışanlarca kullanılan sözler olduğu için, Türkçeleştirilmeleri fazla zor olmaz. Terimler içinde de çok yaygınlaşmış olanlara dokunulmamalıdır. Asıl yapılacak iş, hastalığın belirtilerini değil, sebebini ortadan kaldırmaktır. Bu da yetişen nesillerde bir dil şuuru yerleştirmekle olur. Nasıl bir zamanlar terkipli konuşmak, süslü yazmak, yabana kelimelerle "Lügat paralamak" marifet sayılmışsa, bugün de bazı yabana sözleri, yeni kelimeleri olur olmaz kullanmak özentisi vardır. Bir yazının bütünüyle sade dil ilkesine, Türkçe zevkine göre yazılması önemlidir; yoksa araya birkaç tane "tüm" "ya da" "neden", "örneğin" serpiştirmekle değil! Bunu bir özenti olarak değil, bir ihtiyacın ifadesi bir "milli dil" yapma gayreti şeklinde düşünmelidir. Ömür ve hayat yerine "yaşam" veya "yaşantı" demek kolay ve sebepsiz bir zorlamadır. Dilimizi bütün modern felsefe ve teknik kavramlarını karşılayabilecek şekilde zenginleştirebilmek asıl meseledir. Dilde sadeleşme ve gelişme amacı da artık bu olmalıdır.
Ah Şu Uydurukça Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun Ortaokulda İngilizceyi yeni öğrenmeye başlayan çocuklar olmadık hatalar yaparlar; İngilizcenin kaşını gözünü yararlar; "the" kullanılacak yerde "a", "will" kullanılacak yerde "shall" kullanırlar. Uydurukçayı yeni öğrenen nice ünlü yazar ve profesörlerimiz de bunlara benziyorlar. “Uydurukça” denen yeni dili öğrenirken olmadık yanlışlar yapıp Türkçenin kaşını gözünü yarıyorlar. İşte Ulusal Kültür dergisinden örnekler. Prof. Dr. Özdemir Nutku'nun "Çocuk Tiyatrosu Sahne Uygulaması Üzerine Düşünceler" adlı yazısından aldığımız şu cümleye bakınız: "Çocuk ayaklanmasının ilk devresinde hareketlerini hep dairesel bir oylumda yapar" Okuyucularımızın anlayabilmesi için cümleyi Türkçeye çevirmemiz gerekmektedir: "Çocuk, ayaklanmasının ilk safhasında hareketlerini hep dairevî bir hacimde yapar." Uydurukçanın mucitleri, "oylum" kelimesini "hacim" yerine uydurmuşlardır. Özdemir Nutku'dan öğreniyoruz ki daire bir cisimdir, alanı değil hacmi vardır. Acaba dairenin hacminin hangi formül ile bulunduğunu da Nutku bize lütfederler mi? Prof. Dr. Nutku, psikolog William Stern'e de inciler döktürtmüş. Ondan tercüme ettiği bir cümle şöyle: "Her insan, kendini çevresinde oylumun merkezi varsayar ve bu oylumu adım adım tanır". Tabii ki Stern böyle bir cümle kurmaz. Okuyucularımız Nutku'nun bir cümlesini (?) Türkçeye çevirmeye çalışıp eğlenebilirler. Bir cümle daha: "Yine bu yaşlarda topluluk duygusu ya da bir arada oluşun duyarlığı artar ve çocuğun çevresine olan çabaları genişler." "Duyarlık" yerine "hassasiyet", "çaba" yerine "gayret" koyup cümleyi tekrar kurunuz. "Çevresine olan gayretleri genişler" ne demektir? Nutku, hangi dille yazıyorsunuz? Bu dili öğreten kitaplar, okullar varsa bize de tavsiye ediniz; öğrenelim ve yazdıklarını anlayalım. "Bu yaştakilerde adalet duygusu ön düzeydedir" diyorsunuz. "Düzey" "seviye" yerine uydurulmuştur. Seviyenin önü arkası olur mu? Yoksa üstü ve altı mı olur? Yürümeye yeni başlayan çocukların dairevî şekilde hareket ettiklerini ve çevrelerini adım adım tanıdıklarını sizin yazınızdan öğrendik. Ama tekrar o çağlara dönüp çevremizi yeniden tanımaya; daire ile kürenin, seviye ile plânın farklarını yeniden öğrenmeye lüzum var mı? "Dikkate alınması gereken bir nokta da, oyun yerinde az sayıda büyük olması, olanak varsa hiç olmamasıdır" cümlesindeki "olma, olanak, olmama" kelimelerinin tekrarlanması sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Acaba büyüdükçe, öğrendiğiniz kelimeleri birer birer atarak, tekrar çocukluk çağlarındaki kelime hazinesine dönmek, böylece çocuğun dünyasına daha rahat nüfuz etmek niyetiyle bu işi bilerek mi yapıyorsunuz?Öyle anlaşılıyor ki bu yolla çocuğun dünyasına iyice girmiş ve onun düşünüş tarzını tamamen benimsemişsiniz. Tıpkı bir çocukta olduğu gibi mekân duygusu kaybolmuş; daire ve küre, seviye ve plân birbirine karışmıştır. Yine çocuklardaki gibi “sebep-netice” münasebeti de ortadan kalkmıştır: "Drama, sözcük kökünde yapmak anlamına geliyorsa, çocuk da oyun sırasında birşeyler yapmak etkisi içindedir."  Ö. Nutku: Çocuk, piyesi sadece seyretmemeli, oyuna bizzat iştirak etmelidir, diyor. Çocuk da oyuna katılmak ve bir şeyler yapmak ister; çünkü “drama" kelimesi "yapmak" mânâsındaki bir fiilden türemiştir. Yani Nutku'ya göre "drama" "yapmak"tan türemeseydi, çocuk da birşeyler yapmak ve oyuna girmek arzusunu duymayacaktı. Doğrusu Sayın Özdemir Nutku tebrike lâyıktır. Çocuk Tiyatrosu ile ilgili bir yazıyı onların seviyesine inerek yazmakta büyük bir başarı göstermiştir. Tabii ki bu başarıyı sağlamasında en büyük pay, uydurukça kelimelere düşmektedir.
Uydurma Hastalığının En Tehlikeli Mikrobu Prof. Dr. R.Oğuz Türkkan Bence en büyük tehdit ve tehlike, “uydurmacılığın” meydana getirdiği kültür kopukluğudur. Arı dilciler, yalnız güçlü imkânlar kullanmakla kalmıyorlar, uydurdukları o çirkin "sözcükleri" yaymakla dahi yetinmeyip güzel Türkçe kelimelere karşı doğrudan taarruza da geçiyorlar. En amansız gümrükçüden daha katı bir uygulamayla, doğru kelimeleri yasaklıyor, ışığa ve havaya çıkartmıyor, unutturuyorlar. "Örneğin" mi bulundu? Bitti artık! Bu dil polisleri nerede "mesela" yi görseler tevkif edip karanlık zindana atıyorlar. Hele biri TRT'de çıksın da "mesela" desin! Veya bir öğrenci, imtihan kâğıdına, "neden" yerine “sebeb"i kullansın! "özgürlük" yerine "istiklal" veya "hürriyet" yazsın! "Bütün" diyenin ağzına biber! İllâ “tüm" diyecektir! Bu çok sıkı sansür öylesine başarılı işletiliyor ki, ister istemez halkımız başlıyor bildiği doğru kelimeleri unutmaya. Hele çocuklarımız ve gençlerimiz yüzlerce, binlerce yıldır babalarının, analarının, atalarının kullandığı kelimeleri öğrenme fırsatını bile bulamıyorlar. Evde konuşulan canlı Türkçe bile, okulda, gazetede, radyoda ve televizyonda durmadan işittikleri "arıca" kelimelerle baş edemiyor, uydurma sözlere alışılıyor. Hele Cumhurbaşkanlarımız, bazı başbakanlarımız ve paşalarımız bile ekranda görünür görünmez sahte dille konuşmaya başlarlarsa çocuklarımız ne yapsın! Nesiller arasındaki uçurum genişletilmektedir.
Dış Türkler ile anlaşma köprüleri yıkılmaktadır. Ve en mühimi, şu son iki neslin kültür eserleri bile anlaşılmaz hale gelmektedir. "Türkçeci" Ömer Seyfettin'ler, Gökalp'lar, Reşat Nuri'ler ve Halide Edib'lerin bile anlaşılmaz olduğu gençlerimize telkin edilmektedir. Atatürk'ün Nutku ve Gençliğe Hitabı" bile "tercüme" edilerek okutulmaktadır. Dünkü Orhan Veli, "lügatle anlaşılır"lardan olmuştur! Edebiyatını, sanat ve fikir eserlerini kendi Türkçeleriyle okuyamayan lügatla, tercümeyle anlamak zorunda bırakılan bir nesil ne acınacak şeydir! Bir Fransız genci, bir İngiliz, bir İranlı, bir Rus, asırlar önce yazılmış eserlerini pek alâ okur anlar da, bizimki daha 20-30 yıl önceki kültürümüzden bile koparılmak istenilir! T.C.'nin kültür politikası bu mu olmalıydı? Bu feci gidişe derhal "dur" demeliyiz. Önce dil sansürcülerinin ellerindeki silâhları kırmalı, “yaşayan Türkçe” kelimeleri yasaktan kurtarmalıyız. Türkiye'de ve Türk olarak bu "hakkı" istemek bile garip değil midir?
"Boğa" Vezninden "Doğa ve Doğallık" Garabeti Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş Tabiat kelimesi yerine “doğa”, tabiî yerine “doğal” getirilmek isteniyor. Doğa ve doğal kelimeleri, şekil bakımından olduğu kadar mefhûm bakımından da yanlış olan kelimeler için iyi bir örnek teşkil etmektedir. Bir kere dilimizde nisbet ifâde eden “-I” diye bir ek yoktur; “-sal, -sel” ve “al, -el” nisbet ekleri de mevcut değildir. Doğa kelimesi doğmak fiilinden “-a” eki ile yapılmış bir kelimedir. Bu “-a” ekinin ne olduğu açık olarak belli değildir. Fiil köklerine getirilen “-a” eki zarf - fiil (koş-a koş-a) veya istek (yaz-a) eki olabilir. Birkaç kelimede görüldüğü gibi, fiilden isim yapma eki de olabilir. Fakat, işlek bir ek değildir. Hatta işlek bile sayılamaz. Kalıplaşmış şekilde birkaç kelimede bulunan cansız bir ektir. Halbuki, bir dilde yeni kelimeler ancak, canlı (işlek) eklerle yapılabilir. Doğa kelimesi şekil yönünden olduğu gibi mefhûm yönünden de yanlıştır. Çünkü, Türk milletinin inanışına göre, tabiat kendi kendine meydana gelmemiş, doğmamış yaratılmıştır. Durum böyle olunca doğa değil “yaratıla” demek gerekir. Tabiatın ayrıca “huy, mizaç” mânâsı da vardır, bunu “doğa” hiç karşılayamaz. “Tabiî” kelimesinin de “tabiate mensup” ve “normal” olmak üzere iki mânâsı vardır. Şeklen yanlış olan doğal, “normal” in karşılığı olamaz. Başka dillerde meselâ Fransızcadaki gibi mefhûm olan "natürel" ve "normal"i “doğal” ile karşılamak mümkün değildir. Doğal kelimesini “tabiata mensup” mânâsından ayrı olarak “normal” için de kullananlar, iki defa yanlış yapıyorlar demektir.
Türkçe İmparatorluk Dili Nihad Sâmi Banarlı Biz Türkçenin başına gelen felâketi, bu dilin dünyâ dilleri arasındaki yerini ve karakterini dikkate almamak gibi vahîm bir hatâda buluyoruz. Çünkü Türkçe, herhangi küçük ve başkalarına mahkûm bir millet dili değil, bir “imparatorluk dili” dir. İmparatorluk dili ne demektir? Burada geniş vakit alacak bu mühim mevzûu, ikinci bir konuşmama bırakıyorum. Yalnız şu kadarını söyliyeyim ki: “Her dil imparatorluk dili olamaz. Çünkü her millet imparatorluk kuramaz!..” Bunun için büyük millet olmak, hattâ büyük millet olarak yaratılmak lâzımdır. Türkçe, daha Asya topraklarında iken, Çin, Kore, Hind, İran, Moğol, İslâv ve Yunan dilleriyle kelime alışverişi yapmıştı. Bugün yanlışlıkla “öztürkçe” sanılan birçok kelimenin, araştırılınca, Çince, Moğolca, Soğdca ve Yunanca çıkması bundandır. İslâm Medeniyeti asırlarında ise, Türkler, dünyânın üç kıt’asına hâkim millet olarak bayrakları altında tuttukları engin ülkelerden vergi alır, baç alır, mahsûl toplar gibi, kelime de toplamışlardır. Böylelikle bütün o ülkelere yalnız “kılıç kuvvetiyle” değil “kültür kuvvetiyle” de söz geçirmişlerdir. Bu yerlerden derlenen ve asırlarca Türk zevkiyle işlenip Türkçeleştirilen kelimeler. Bizim zafer ve şeref asırlarımızın canlı mîraslarıdır. Bu kelimeler atalarımız tarafından fethedilmiş ve vatan yapılmış topraklar gibi, fethedilmiş ve Türk yapılmış kelimelerdir. Şimdi sen, mâdemki bu târihin çocuğusun; eski zafer ve şeref asırlarının bugünkü evlâdısın!.. Atalarının sana mîras bıraktığı her güzel şeyi seveceksin!.. Ataların bize mîras bıraktığı en güzel iki şeyden biri bugünkü Türk vatanı ise, ikincisi Türkçe’dir! Onu, olur olmaz kaprislerle yıkamazsın! Seni yıkmak için önce onu yıkmanın lüzûmuna inanan düşmanlarının yardımcısı olamazsın!.. Bu dili seveceksin!.. Hem de her hâliyle sevecek ve koruyacaksın!.. Türkçe, nasıl sevilir?.. Vaktiyle, “Birinci Türk Dili Kurultayı”nda, büyük edîp, Halid Ziyâ Uşaklıgil, bir teblîğde, aydınlarımıza “Türkçeyi sevme dersi” vermişti. Demiştik ki: “Ben, Türkçe’nin ezelî bir âşıkıyım. Hepimiz öyle değil miyiz? Ben, Türkçeyi, muhtelif devirlerinde muhtelif elbiselerle, muhtelif şekillerde gördüm ve sevgilimi o libaslar altında, kendi cevherinde sevdim. Ben eski Bâbıâli (kâtiplerinden işittiğim süslü dili) sevdiğim gibi, Aksaray’da karpuz sergisinde müşteri ayartmak için çığırtkanlık eden Türk delikanlısının türlü zarâfetlerle dolu Türkçesini de sevdim. Ben, Dîvan Edebiyâtı’nın gazelleriyle mest oldum. Fakat sevgili İzmir’imin, İki Çeşmelik kızının incir işlerken söylediği türkü ile de mest oldum. Ben o sevgiliyi, atla şalvarıyle, başının üzerinde altun işlenmiş takkesiyle gördüm. Ben onu perişan gönüllü şâirin: O gül-endâm bir al şâle bürüsün yürüsünUcu gönlüm gibi ardınca sürüsün yürüsün  beytinde olduğu gibi, bir al şala sarınıp yürüdüğünü görerek de sevdim. Başında hotozu, belinde kuşağı, sadef kakılı serîri üzerine uzanmış; yâhud Sa’dâbad’da, Göksu’da seyrâna çıkmış hâliyle de gördüm, yine sevdim. Fakat tabiâtte her şey tekâmülden, inkılâptan ibâret olduğu için her devrin zevki de aynı olmuyor. Ben son devrin, İpekiş’in kelebek kanadı kadar ince, zârif, dört metrelik kumaşıyle giyinmiş, başında küçücük beresiyle, bir rüzgâr gibi, kaldırımlar üzerinde seke seke yürüyen ve rüzgâr mı on götürüyor; o mu rüzgârı sürüklüyor, diye, insanı şüpheye düşüren hâliyle de Türkçe’yi gördüm ve sevdim.” Türkçeyi sevmek budur. Bir dil, kendi öz evlâtları tarafından, ancak böyle sevilir.
Bir Hicivci Gözüyle 1927-1947 Yıllarında Türkçe Yrd. Doç. Dr. M. Sani Adıgüzel T ürk Dil Tarihinde Cumhuriyet Dönemi ayrı bir önem taşır. Bu dönemde Türk Harf İnkılâbı yapılmış Türk Dil Kurumun kurulmuş, Güneş Dil Teorisi ortaya atılmıştır. Bütün bunlarla ilgili yazarlarımız çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşlerini bazen şiirle bazen nesirle ortaya koymuşlardır. Görüşlerini şiirle anlatan şairlerden biriside Halil Nihad Boztepe’dir. 26 Kasım 1934’te Kazım Özalp başkanlığında toplanan Meclis; “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri” gibi lakap ve unvanları kaldırmıştır. Erkek ve kadın vatandaşların kanun karşısında ve resmi belgelerde yalnız adlarıyla anılmasını öngören bu kanun dolayısıyla Halil Nihad Boztepe’nin “Ağaç Kasidesi”nde yazdığı beyitlerden birkaçı aşağıdadır: “Efendi, bey, ağa, hafız ve arkadan da hacı,Düzüldüler yola hep birden, oldular sılacı!Senin de geldi sıran, belki geçti bay molla!Zaman fırınları artık pişirmiyor fodla!” (s. 23) “Nasıl bulundu ya Bay? Bakma huylanıp yan yan!Bulamayınca Hanım, bak, nasıl bulundu Bayan! Ümitlenip deme lâkin: Bulunmayan şey yok!Demiştim önce esasen: Efendi yok, Bey yok Efendiden, paşadan kes ümidi, beyden kes!Majeste geldi fakat, geldi Ekselans, Alles! Bütün gelenlere rağmen demokratız toptan!Büyük, küçük ne demek, şimdi bir şu var: İnsan! Sınıf yok artık, eşitlik var, ayrı insan yok!Adıyla yâd edilir herkes, öyle unvan yok! Beyim, paşam denemez, sade sen ve ben vardır.Sorarsalar bana hattâ ne ben ne sen vardır!” (s. 39-40) “Hanım denirdi geçen yıl, bu yıl Bayan dendi!Nazardan oldu nihan büsbütün Hanımefendi!” (s. 88)
Davullar Kimin İçin Çalıyor Prof. Dr. Beynun Akyavaş Mazhar Osman: "Uydurmacılar ruh hastalarıdır" derken, Prof. Dr. Ayhan Songar: "Bir takım akıl hastalıklarında (şizofreni veya erken bunama denen akıl hastalığında) hasta durup dururken kelime uydurur; bildiğimiz, tanıdığımız eşyalara kendi kafasına göre isimler takar ve bu kelimeleri konuşurken kullanır, herkesin de anlamasını ister. Bunların dili bazen hiç anlaşılmayacak bir uydurma lisan haline gelebilir. Bu araza ruh tababetinde neolojizm diyoruz" diyor. Demek ki, uydura uydura dili zıvanadan çıkaran ve bu abuk sabuk dili herkesin anlayıp öğrenmesini isteyenler, şeytana uyup belli bir maksatla hareket edenler, bunu pek millî bir marifet sanan gafiller kelime ve dil uyduruyorlar. Fransızcanın yanında özfransızca, Almancanın yanında özalmanca, İngilizcenin yanında özingilizce olmadığına göre Türkçeye elense çekmeye çalışan bu öztürkçe ne ola ki! Öztürkçe, er meydanına pek de merdâne çıkmamış uydurma bir pehlivan! Lâkin davullar, dümbelekler onun için çalıyor!... Radyonun da, televizyonun da öteden beri ağzı bozuk!... "Sözcük"lere geçit resmi yaptıran gazete ve dergiler de az değil. Daha ne olsun! Bereket versin, Türkçe ağır siklet bir cihan pehlivanı! Yoksa sırtı çoktaan yere yapışırdı. Bu öztürkçe ile ne yapılır? Öztürkçe ile doğru dürüst konuşulmaz, yazılmaz, düşünülmez. Öztürkçe ile zihin karıştırılır, insanlar hem geçmişlerine, hem birbirlerine yabancı olurlar. Geçmişine ve birbirine yabancılaşmış, zihni karışmış insanların yaşadığı bir memlekette huzur kalmaz. Öztürkçe Türkçenin özü müdür? Orta Asya'da atalarımızın konuştuğu Türkçe midir? Hiçbir dilden kelime almamış, saf, süzme Türkçe midir, yoksa devirimci bir kavmin uydurduğu dil midir? İnsanlar nasıl değişip gelişiyorlarsa, diller de öylece değişip gelişiyorlar. Bu bir tabiat kanunudur. Kanuna karşı gelip Türkçenin özüyle konuşalım demek mantığa sığmaz. Yirminci asrın sonuna doğru yol aldığımız şu zamanda hangi saf dille meram anlatılabilir ki! Dilimiz, her dil gibi, kendi kendisini tasfiye ediyor, kelime alıyor, kelime üretiyor, yaşamaya devam ediyor, uydurmacıların millî dil feryatları arasında görmemezlikten geldikleri şu Fransızca ve İngilizce kelime akınına kimsenin itiraz ettiği yok!... Köylerdeki aşevlerinin bile adı "restaurant". Büyük şehirlerde kasap dükkânları "et market", bakkal dükkânları "süper market" oldu. Bulvarlarda butiklerden, kuaförlerden, kafelerden, pasajlardan bol bir şey yok! Halka malolmuş, her Türk'ün bilip kullandığı, üstelik dedem zamanında Türk ve Müslüman olmuş kelimelerle uğraşacağınıza, şu Fransızca, İngilizce kırması dille uğraşsanıza!... Atalarımız herhalde eti marketten alıp, yemeklerini restaurantda yemiyorlardı! Kesip kesip ayırdığımız zamanı düşünelim. Her asrın insanı, düşüncesi, cemiyetleri, devletleri başkadır. Yaşama şartları, sosyal hâdiseler, ilim, sanat, kılık kıyafet, yiyecek içecek, ev, ölçü, tartı, para, aklınıza gelen gelmeyen hemen her şey bugünkünden farklı veya tamamen unutulmuş, unutulmuş, kaybolup gitmiş bu eski şeyleri ifade etmeye yarayan kelimeler niçin yaşasın? Onlar da kalkar tedavülden. Ecdattan kalmış eski eşya gibi tarihin tavan arasında, sandıkların, sepetlerin içinde durur. İcabettikçe, lâzım oldukça antika değerini muhafaza eden bu hatıra kelimeler çıkarılıp kullanılır. Aksi halde, yani kullanmakta bir mecburiyet yoksa, arkalarında bıraktıkları boşluğu dolduran ve yeni ihtiyaçlara cevap veren, yeni, doğru, güzel kelimeler kullanılır. Eskimiş, hattâ ölmüş kelimelerin turşusu kurulmaz ama yaşayan, canlı, hayat dolu kelimeyi öldürmeye çalışmak veballi iştir. Yeni, doğru, güzel kelimeler nasıl doğar? Bunları halk kendi dil kanunlarına, kaidelerine, zevkine göre tabiî bir şekilde oluşturur veya dil ilmine saygılı ilim adamları ilmî yollarla kelime yaparlar. Millete arz ve teklif edilen bu yapma kelimeler, halk, sanatkârlar, ilim adamları beğenip severlerse tutar, yerleşir. Yoksa bir çeşit "sözcük" imalâthanelerinde kalp para basar gibi uydurulup yayın vasıtalarıyla piyasaya sürülen sahte, yanlış, çirkin, sevimsiz "sözcük"ler ne de güzel öğreniliyor diye sevinmek gün gelir üzüntü getirir.
Mesela mı Örneğin mi Diyelim? Yavuz Bülent Bâkiler Yazılarım, şiirlerim, kitaplarım meydandadır. Konuşmalarımı dinleyenler de görmüşlerdir: Ben Türkçe düşünen, Türkçe konuşan, Türkçe yazan bir kimseyim. Uyduruk-kaydırık kelimelere veya Öztürkçe tarzına, kendimi bildim bileli hiç, ama hiç heveslenmedim. 
Bana göre Türkçe başka, Öztürkçe başka bir dildir. "Türkçe milletimizin dilidir". Öztürkçe, "bir avuç azınlığın kekelemesi". Ben, Türkçeye sevdalı, bir adamım. Öztürkçeden ise yılan görmüş gibi kaçan biriyim. Birisi bana bir kitabın methini yaptı mı, gidip o kitabı buluyorum. Sayfalarını çevirip şurasından burasından okuyorum. Eğer o kitap uyduruk-kaydırık Öztürkçe kelimelerle yazılmışsa ve hele hele devrik cümlelerle yüklüyse tiksinerek yerine koyuyorum. Bizim konuşmalarımızda devrik cümleler elbette vardır. Mesela konuşurken: 
“Gittim sabahın erken saatlerinde çarşıya ben” diye söze başlarız. Ama, kalemi elimize aldığımız zaman: “Ben sabahın erken saatlerinde çarşıya gittim” diye yazarız. Devrik cümlelerle yazılmış bir makaleyi veya bir kitabı okuduğum zaman, kendimi nadasa bırakılmış bir tarlada yürüyormuşum gibi yorgun hissediyorum. Bizim nesrimizde devrik cümle yoktur. Evimdeki kütüphanemde 10 bin (on bin) kitabım var. Bu on bin kitap içerisinde Öztürkçe ile veya devrik cümlelerle yazılmış bir tek kitap yoktur. 
Öfkelenmemek ve iğrenmemek için, öyle kitapları kaldırır atarım. Necip Fazıl Kısakürek bir dörtlüğünde diyor ki: 

Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim. Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim. Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim. Allah Türk’ü korusun, yalnız bunu dilerim. 
Dil, elbette canlı bir varlıktır. Dile, elbette, zamanla birtakım kelimeler girer ve birtakım kelimeler çıkar. Ben bunu elbette kabul ediyorum. Ama dilimizde bin yıldan beri bulunan, kullanılan, dal-budak salan, deyimlerle, vecizelerle, atasözleriyle güzelleşen kelimeleri çıkarıp atmayı en büyük ihanetlerden biri sayıyorum. 
Mesela İstanbul’un şu veya bu semtinde toprağı ve göğü sımsıkı kucaklayan 500 yıllık, 1000 yıllık bir çınarı keserek yerine cılız bir kavak veya akasya dikmek nasıl bir gaflet ve ihanetse, bin yıldan beri kullanageldiğimiz bir kelimeyi çıkarıp atmak da o kadar gaflet ve ihanettir. 
Bu makaleyi niçin yazıyorum biliyor musunuz? Benim sevgili hemşehrilerimden bir edebiyat öğretmeni: "Türkçe örnek sözüne bu yadsıma nereden kaynaklanıyor?" diye soruyor. "Yadsıma", öztürkçede: "ret etmek, yok saymak, tanımamak" karşılığında bir kelime. 
Ben örnek kelimesine itiraz etmiyorum. Kültür Bakanlığı tarafından hazırlanan: Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nün 680. sayfasında şöyle bir açıklama var. 
Biz Türkiye Türkçesinde örnek diyoruz. 

Azerbaycan Türkleri: Nümune, Başkurtlar: Ölgö, ürnek, Kazaklar: Ülgi, örnek, Kırgızlar: Örnök, Özbekler: Örnek, namuna, Tatarlar: Ölgi, ürnak, Uygurlar: Örnak, ülga diyorlar. Türkmenlerde örnek kelimesi yok.  

Beri yandan, hiçbir Türk Cumhuriyeti’nde örneğin diye bir kelime yaşamıyor. 
Türkiye: mesela yerine örneğin demeye başladık. Azerbaycan Türkleri: nümünaBaşkurtlar: Masalan Kazaklar:  Maselen, misali, Kırgızlar: Misalı, Özbekler: Masalan, Tatarlar: Masalan, Türkmenler: Meselem, Uygurlar: Masilan diyorlar. 
Hiçbir Türk Cumhuriyeti’nde örneğin kelimesi yok. Cumhuriyet Devrimize kadar bizde de yoktu. Nereden çıktı bu örneğin ucubesi? Ermenicenin orinagin kelimesinden. Kabul edelim ki örneğin kelimesi tamamen Türkçe. Pekâlâ, ben neden bin yıllık "meselâ" kelimesini 40 yıllık "örneğin"e kurban edeyim? 

Azerice Değil Azerbaycan Türkçesi Dr. Abbasali Cavadi Bu gün bir İran Âzerbaycanlısı’na sorsanız, dilini Türkî, kavmiyet ve milliyetini Türk, vatandaşlık ve tâbiiyetini İranlı,  bölgesinin coğrafî mensubiyetini ise Azerbaycanlı diye adlandırır. Azerbaycanlıca, Âzerbaycan dili ve Türkçe  tabirlerine hemen hemen hiç, Âzerî  kullanılışına ise çok az rastlarsınız.

Bize de öyle geliyor ki, Azerbaycanca ve Azerbaycan dili  tabirlerinin pek tutarlı tarafı yoktur.Dr. Cevat Hey’et’in de Tahran’da çıkan kitabında yazdığı gibi, Azerbaycanca tabiri evvelâ gramer olarak yanlıştır, zira dilleri ülkeye ve arazi adlarına göre değil, ilgili millet ve kavime göre adlandırırlar. Meselâ Rusyaca değil, Rusca, Almanyaca değil Almanca, Macaristanca değil Macarca denir. Bu sebepten hiç olmazsa Âzerbaycanca değil, Âzerî demek gerekirdi.Azerbaycanca ve Azerbaycan dili tabirleri, bu dilin Türk dili olduğunu belirtmiyor. Mukayese tam uygun olmayabilir, fakat misâl için Arapça yerine Mısırca, Ürdünce veya Suudi-Arabistanca tabirlerini kullanmak doğru olmazdı, halbuki Arapça’nın bu şiveleri arasında da bir hayli fark vardır.

Bazılarının fikrince, bu dili adlandırırken Azerbaycan kelimesine “-ca” ekini ekleyerek kullanmak doğru değildir. Çünkü Âzerbaycan’dan başka İran’ın hemen hemen her eyâletinde, aynı şekilde Türkiye’de ve Irak’ta yaşayan aynı (veya çok benzer) Türk lehçesinde konuşan milyonlarca nüfuslu topluluklar vardır. Bu dile Âzerbaycan demek, Âzerbaycan hudutlarının dışında yaşayan, fakat aynı Türk lehçesini konuşan toplulukları inkâr etmek olur.

Başkaları ise Âzerbaycan’ın Türkleşmesi’nden önce burada Türk dili ve lehçeleriyle hiç alâkası olmayan dil ve lehçelerin konuşulduğunu hatırlatıyor ve aynı zamanda diyorlar ki günümüzde Âzerbaycan’da yaşayan bazı azınlıkların ana dili Türkçe ile hiç ilgili değildir. Bu itirazlar dolayısıyla Azerbaycan dili ve Azerbaycanca derken, kastedilen dil açıkça belli olmuyor.Bu itiraz ve tenkitlerden öyle anlaşılıyor ki, Sovyet Âzerbaycanı’nda yaygın ve resmî olduğu şekliyle Azerbaycanca ve Azerbaycan dili  terimleri çeşitli sebeplerden dolayı mahzurlu ve yanlıştır.

Diğer taraftan, bazıları, Âzerbaycan ve Türkiye lehçeleri de dahil, umumî Türk dilinin bu veya diğer lehçesine genel olarak Türkçe, Türk dili ve Türkî denmesini yetersiz buluyorlar. Hakikaten de Türk dilinin lehçeleri, çeşitli tarihî, coğrafî ve siyasî âmiller esasında, o kadar birbirinden farklı inkişaf etmiştir ki bunların lehçe farklılığını belirtmemek dikkatlilikten uzak olurdu. 

Bu sebepten, anlaşılan, dilin, hem Türklüğü’nü, hem de lehçe özelliğini belirtmek için, yine Azerbaycan TürkçesiAzeri Türkçe, Azerbaycan Türk dili veya Âzerbaycan Türkîsi tabirleri daha doğru, uygun ve isabetli gözüküyor. Nitekim tarihen de Âzerbaycan Türkçesi’ni umumiyetle (meselâ Farsça ve Arapça karşısında) Türkî ve Türkçe, aynı zamanda, onu Türkçe’nin başka lehçelerinden ayırt etmek için Oğuz Türkçesi, Selçukî Türkîsi, Âzerî Türkçe ve Âzerbaycan Türkçesi  şeklinde de adlandırmışlardır.
Kaybolan Nüanslar Prof. Dr. M. Orhan Okay Dilde nüanslar, belli bir seviyedeki kültürün gerektirdiği ince mânâ farklarıdır. Klâsik Arapçada deveyle, çadırla, çölle, Türkçemizde atla, yayla hayatıyla İlgili bir yığın teferruatı gösteren kelimeler, o kültür çerçevesi içinde teşekkül etmiştir. Bunlar bir ihtiyacın doğurduğu kavramlardır. Bir dilde aynı kavramı karşıladığını zannettiğimiz kelimelerin her birinin belki farkına varmadığımız nüansları vardır. Diller, nüanslarının çokluğu ile zenginleşirler. Türkiye'de yarım asırdan beri devam eden “özleştirme” hareketi, hakikatte nüansların tasfiyesinden başka bir mânâ taşımaz. Bütün büyük kültür dilleri gibi dilimize de başka dillerden Arapçadan, Farsçadan, son asırlarda Batı dillerinden kelimeler girmiş ve yerleşmiştir. Bunların girmesiyle, bazılarının dilimizde mevcut Türkçe karşılıkları da kaybolmamış, yeni nüanslar kazanmıştır. Kayboluşuna üzüldüğüm, lâkin geri döneceğine de kani olmadığım bir örnekle başlayayım. Bugün, adıgeçen deyip geçtiğimiz ve eşya, hayvan hattâ her sınıftan insan için kullandığımız sıfatın, bundan yarım asır evveline gelinceye kadar bir yığın nüanslı karşılığı vardı. Hatırıma gelenler: “müşarün' ileyh, mumaileyh, merkum, mersum, mahut, mezkur, mezbur”. Bunların herbirinin kullanıldığı yer ayrıydı ve yanlış bir kullanılma derhâl farkedilirdi. Devrin zarafet etiketleri olan bu tabirler, "imtiyazsız, sınıfsız bir kitle" olduğumuzdan beri kaybolup gittiler. Haydi bu teferruatlı Osmanlı protokolünden vazgeçelim. Fakat, birbirinden farklı mânâlar taşıdığı halde hepsinin karşılığında tek kelime uydurup terkettiğimiz nice tabirler var. Meselâ “vermek” karşılığı olarak, büyükten küçüğe, küçükten büyüğe değişik kelimelerin kullanılması suretiyle, en azından bir terbiye kaidesini de beraberinde getiren sözlerimize ne oldu? “Takdim etmek, arzetmek, sunmak, ihsan etmek, ihsanda bulunmak, bahşetmek, bağışlamak, lütfetmek, ita etmek”... Şimdi bunların hepsinin yerine vermek diyoruz. O unutulan kelimeleri kazâen kullanmaya yeltenenlerin de dilleri dolaşıyor. Geçmiş bir günde televizyon spikeri, bir yarışmada birinci gelene Sayın Cumhurbaşkanının kupa takdim ettiğini anlatıyordu. Bazan nüans değil, büyük mânâ farklarının bile yanlış uydurulmuş tek bir kelime ile karşılandığına çok örnek bulabiliriz. “Savunmak” gibi yapı bakımından yanlış bir kelime “müdafaa etmek, iddia etmek, ileri sürmek” kavramlarının yerine geçmiştir.
“Karşılaştırma, hem mukayese hem mukabele” demektir.
“Karşılık, rağmen, mukabil, zıddına” kelimelerinin yerinde artık “karşın” vardır.
“Takib etmek, peşinden gitmek, seyretmek, temaşa etmek” hattâ “dinlemek” gibi çok farklı mânâlar kaybolmuş, “izlemek”le hepsi unutulur olmuştur. Fakat nüansların kaybolmasında en büyük felâket herhalde düşünce'nin başına gelmiştir. Batı dillerinden tercüme yapanlar bu nüans sıkıntısının daha çok farkına varırlar. Fransızca'da düşünce kavramının çeşitli nüansları için: meditation, reflekion, pensee, idee... kelimeleri kullanılır. Bugün Pascal'ın "pensees"si ile Lamartine'nin "Meditation"u “Düşünceler" diye Türkçeye çevrilmiştir. La Rochefoucauld'nun "Reflexions..." u ile Alain'in "Idees..." si için de -TDK'nun fıkara Türkçesine göre- yine düşünceler'den başka, karşılık yoktur. Hâlbuki yarım asırdır tasfiye edilmeye çalışılan güzel ve zengin Türkçemizde “tefekkür, tefelsüf, murakabe, teemmül, kanâat, mülahaza, düşünce” gibi farklı yerlerde kullanılan birçok kelime vardır. Bu dil fıkaralığı devam ederse, “düşünce” hayatımızın gelişmesi nasıl beklenebilir? O takdirde geleceğin Türk aydınına olsa olsa Nasrettin Hoca'nın hindisi gibi “düşünmek” kalır.
Hüzünlü Lâtîfeler Nihat Sâmi Banarlı Fransızlar, kelime sonunda D yi de kullanırlar. T yi de. Hattâ bunların D yumuşaklığı ve T sertliği mutlaka belli olsun, tam ve doğru söylesin diye, yazıya, gerekli ve değişmez imlâ kaideleri de koymuşlardır. Fransız ballade dediği zaman, yazıda kelime sonuna koyduğu E harfi, kendinden önceki D nin sesini, tadını çıkara çıkara telâfuz etmek içindir. Sonate dediği zaman da o okunmayan E, kendinden önceki T nin sesini aynı lezzetle söyletir. Biz, kitâb’ı kitap, kanad’ı  kanat, ad’ı at ve ilâc’ı ilâç yaptığımızdan beri yalnız bu kelimeler değil, onları konuşanlar da aynı sertliğe uydular. Bilmem psikologlarımız buna ne derler ama, biz son zamanlarda sokaklara dökülen terbiye dışı kaba ve sert hareketlerde ve sözlerde bu yanlış ve zevksiz dil sertleşmesi’nin büyük rolü olduğu inancındayız.
Millî diller, millî mizac ve ahlâkla o kadar alâkalıdır ki  terbiyesiz veyâ terbiyesini kaybetmiş bir dil, onu konuşan insanları da terbiyeden mahrum hallere koyabilir. Küfür söylemeğe alışmış insanlar gibi, sert söylemeğe alışmışlar da (onları buna alıştıranlar gibi) ıslâh edilemezler.
Eskiden sâleb diyen bir ev hanımının hattâ sokakdaki sâleb satıcısının bile dilinde kelimenin sonundaki leb hecesi, Fârisîde dudak mânâsına gelen leb sözünü andırır bir öpüş yumuşaklığı ve güzelliği içinde idi. Şimdi, insanların bu kelimeyi ısırır gibi söylemeleri, dilcilerimizin büyük mârifetidir.
Halk türküsündeki:
Saçlarıma ak düştüSana ad bulamadım Mısrâlarını söylerken, düşdü’yü düştü yaparsanız, anlayana, bu saçın beyazlanmasından çok adamın kafasına acıtıcı bir şey düşmüş gibi bir mânâ verir. Hele sana ad bulamadım’la sana at bulamadım arasındaki korkunç mânâ farkı pek âşikârdır. Dilcilerimiz, ziyânı yok, öyle yazılsın da dinleyen anlasın, diyorlarmış. Biz de deriz ki:
Bir memlekette dilciler bu kadar anlayışsız olursa, onların katılaştırıp kemikleştirdikleri dili kullananlar ne yapsın? Dili, mûsikî âletleri yerine teneke çalar gibi seslendirenlerin elinden zevkini ve iz’ânını nasıl kurtarsın?
Tad kelimesindeki lezzeti tat nasıl duyurur? Kanad’daki tüy ve uçuş yumuşaklığını  kanat’da duyabilir misiniz?
Türk halkı Acem’in  guuşe  kelimesini  köşe  diye sertleştirmiştir ama, bu köşe’nin, aslında sert olmasındandır. Buna mukabil halk dilinin yumuşattığı her kelime mânasının ifâde ettiği mülâyimlik ölçüsünde yumuşamıştır. Eski edgü kelimesinin  iyi ve eski  kudhu  kelimesinin kuyu oluşu gibi.
Bu mevzûda en güzel ve unutulmaz  nükteyi, hem dili hem edebiyâtı iyi bilen iki eski adam yapmıştı. Şâir Abdülhak Hâmid  ile müderris Ferîd Bey.
İsimleri evvelce Hâmid ve Ferîd sesleriyle yazılan bu iki dil ve sanat büyüğü arasında,  D lerin T  olmasına emir (?) çıktığı zaman şöyle bir konuşma olmuştu: İsmi Hâmit kılığına sokulan şâir, adı Ferit sertliğine bürünen müderrise:
- “Nihâyet senin de kuyruğunua bir (it) takdılar”, demiş ve ondan şu cevâbı almıştı:
- “Benim hiç olmazsa fer’imi bıraktılar. Senin adın hem ham hem de it olmak tehlikesi içinde ya…”
Nitekim öyle oldu. Bugün nice kimselerin ağzında bu kıymetli ad artık ham-it’dir. Kelimeyi bu hâle düşürenler utansın.
Ama, utanmazlar ki…
Türk Dünyası'nda Alfabe ve Dil Meselesi Prof.Dr.Bahtiyar Vahabzade Daha XIX. asırda Gaspıralı'nın ortaya koyduğu "Dilde, Fikirde, İşte Birlik" fikrinin ne kadar önemli olduğunu bu gün daha fazla hissediyoruz. Fakat yazıklar olsun ki o zamandan 120 – 130 yıl geçmesine rağmen bu gün o fikrin önemini bizim birçok aydınlarımız bile tam manasıyla anlayabilmiş değiller.

O zamandan bu yana geçen uzun süre içinde Rus imparatorluğu, terkibinde olan Türk halklarının başına bin bir türlü, oyun açmış. Onları Sibirya çöllerine sürmüş, toplu katliam yapmış, alfabelerini değiştirmiş, kendi dillerini yasaklamış. Türkistan gibi büyük Türk Yurdunda yaşayan aynı millete farklı adlar vermiş. Fakat buna rağmen Rus imparatorluğunun asıl maksadını anlayamayan bazı aydınlarımız bu gün bile Gaspıralı'nın ortaya koyduğu birlik çağrısına duyarsızlık gösteriyorlar.

Gaspıralı'nın fikrini hayata geçirmek için ilk önce Türk halkları arasında alfabe birliğini gerçekleştirmeliyiz, çünkü alfabe birliği olmadan dil birliği olmaz, dil birliği olmadan fikir birliği olmaz, fikir birliği olmayınca iş birliği de mümkün değil.
Çar Rusya'sı döneminde bütün Müslüman halkları için aynı olan Arap alfabesi kullanılıyordu. Arap alfabesinde " ä (é), i, ö, u, ü, o " gibi ünlü sesler olmadığından bu alfabe Türk halklarını birleştiriyordu. 
Mesela, "gäl" kelimesini " ä " "(é) harfi işlenmeden yalnız "g" ve "I" harfleri ile yazılıyordu.

Azeri Türkleri, onu "gâl" (gel) gibi. bazıları "gel" gibi.
Tatar ve Başkurtlarsa, "gil" gibi okuyup aynı manayı anlıyorlardı. 
Bu yüzden de Kırım Türklerinin "Tercüman" gazetesini, Azeri Türklerinin "Molla Nasrettin" dergisini. Türkiye Türklerinin çeşitli adlarda çıkan gazetelerini bütün dünya Türkleri okuyup anlayabiliyordu. Bununla da lehçe farkı ortadan kalkıyordu, Alfabe birliği bizi dil birliğine getiriyordu.

Bu birliği istemeyen Sovyet imparatorluğu Kiril alfabesine yönelik her Türk halkına ayrı bir alfabe düzenleyerek bizi birbirimizden ayırdı. Ama biz bu meselenin kökünde yatan asıl maksadı anlayamadık.

Türkiye'de Türkoloji Kurultayları Başladı Ama...
Sovyet imparatorluğu dağıldıktan sonra, Türkiye'nin önderliği ile Türkoloji kurultayları, konferanslar, sempozyumlar yapılmaya başladı. İşte bu toplantılarda yeniden İsmail Gaspıralı 'nın meşhur fikri dile getirildi. "Dilde, fikirde ve işte birlik!" Gaspıralı sanki XIX. asırdan başkaldırarak bizi yeniden birliğe çağırıyordu.

Türk Halklarının hepsi ağız birliği yapmışçasına bu birliğin vacipliğini vurguladılar. Fakat alfabenin birliği ile ilgili konu açıldığında her biri kendi lehçesini ileri sürmeğe başladı. Bununla lehçe farkı dil birliğine üstün geldi.    Peki şimdi ne yapmalı? İş budur ki, meseleye realite yönünden yanaşırsak, Türk halklarının asırlar boyu birbirinden ayrı düşmesi dilde de büyük farklar meydana getirmiştir. Bu yüzden de eski Sovyetler birliğinde Türk halkları ana dillerinde birbirini yeterince anlayamadıklarından yine de ortak dil olarak Rus Dilinde konuşmak mecburiyetinde kaldılar. Bu ise biz Türkler için faciadır. Şahsen ben bunu bir Türk olarak kendim için büyük bir hakaret sayıyorum.
Ben bu zor meselenin çözümünü ilk olarak bütün Türk halkları için iletşim dili olarak Türkiye Türkçe'sinin esas alınmasını makbul sayıyorum. Ben diyorum ki; her Türk kendi ülkesinde, kendi lehçesinde konuşsun, yazsın, ama aramızda yapılacak olan toplantılarda her birimiz için iletişim dili olarak Türkiye Türkçe'si esas alınsın.
Meşhur Alman Türkoloğu Maks Müler, Türk Dili'nin büyüklüğü, güzelliği hakkında şöyle yazıyor:

 "Türk Dili'nin kaideleri o kadar mükemmeldir ki, bu dili lisaniyat âlimlerinden mürekkep bir heyet, bir akademi tarafından şuurla yapılmış bir dil zannetmek mümkündür".   
Ana dilimiz hakkında söylenen bu büyük fikri açıklamaya gerek yoktur. Çünkü hakikaten Türk Dili'nin kaideleri ve kanunları son derece de mükemmel olduğundan onu bozmaya dilde yeni kaideler koymaya ihtiyaç yoktur.
(*) Azerbaycan'lı şair ve yazar.
Ansiklopedi-Sözlük Ahmet Sağırlı Artık sözlükleri, ansiklopedileri yardımcı sözlükler olmadan anlayamıyoruz.  Yeni ansiklopedilerden saf saf mesela, "diyalektik" maddesini aramaya çalışırsanız işiniz zor.. Bulamazsınız. Önce uydurukça karşılığını bileceksiniz, bilmiyorsanız bulacaksınız: 
''Eytişim''miş.  Karşılığını bulmak yetmiyor, metni de anlamak zor.. Yine ''Türkçe-uydurukça'' sözlüğe ihtiyaç var. Materyalizmi M harfinde aradım, bulamadım.  Önce uydurukçasını öğrendim, ''özdekçilik'' demekmiş.. sonra Ö maddesine geçtim. 
Aşağıdaki tümcelerde adılların altını çizin. Yahu nedir bu adıl? ''Zamir''miş. Allahtan uydurukçayı Türkçe'ye çeviren bir sözlük var da, oradan bakıp buluyoruz. Ön ad: Sıfat demekmiş.  Belirteç: Zarf 
Tümce'yi sağdan soldan duymuşluğumuz var ama ''tümleç''i hiç duymamışım.. Akranlarımın söylediğine göre bizim zamanımızda da tümleç denirmiş. 
Peki edat neymiş: ''İlgeç''  İşin uydurukça kısmına takılıp kalmış değilim. Edat, zamir, zarf, cümle, sıfat denilse de o kitaplarla, bu müfredatla gramer öğrenilmez.  Ezberlenir.. O da bir işe yaramaz. Sonraki sınıfta bir daha ezberlenir, yine unutulur. 
Uydurukça Yeni Türkiye'nin sırtında Kürt meselesi iriliğinde bir kambur. Düze çıktıktan sonra seferberlik ilan edip bu dertten de kurtulmak lazım. 
Türk Dünyası’nda “Tek Dil-29 Alfabe” Yavuz Bülent Bakiler Dünyâda her milletin bir alfabesi var. Arabın, İngilizin, Japonun, Çinin, Yahudinin, Ermeninin, Rumun bir alfabesi var. Dünyada 29 ayrı alfabeyle okuyup yazan tek millet biziz! Neden acaba? Her savaş sonrasında, büyük devletler üzerimizde binbir türlü oyun oynamışlar. Muharebe meydanlarında kazandıklarımızı barış masalarında kaybetmişiz... 1926 yılına kadar bütün Türk dünyasının bir ortak alfabesi vardı. Bu, Kur'andaki harflerden ibaret olan Arap alfabesiydi. Rusya, kendi sömürgesi altında bulunan Türkleri, Türkiye Türklüğünden koparabilmek için Türkistan'da ve Azerbaycan'da harf inkılâbı yaptı. O Türk yurtlarından Arap alfabesini kaldırıp yerine lâtin alfabesini koydu. Gerekçe olarak da şu fikri ileri sürdü:
"Arap alfabesi zordur. Lâtin alfabesi kolaydır. Biz Azerbaycan'da ve Türkistan'da yaşayan halkların daha kolay okuyup yazmaları için lâtin alfabesini uygulayacağız!"  Yalan! Milyon kere yalan. Gürcü alfabesi, Arap alfabesinden daha zordur. Ruslar, Gürcülerin, Ermenilerin, Yahudilerin alfabelerine dokunmadılar. Sadece Türklerin alfabesini değiştirdiler. 1926 yılında Türkiye Arap alfabesiyle okuyup yazıyordu. Azerbaycan ve Türkistan Arap alfabesinden koparılarak lâtin alfabesine sokuldu. Böylece her iki dünyanın gazeteleri, kitapları sadece kendi ülkelerinde kaldı. Böylece kültür birliğinde büyük bir boşluk meydana getirildi. Sonra? Türkiye de 1928 yılında lâtin alfabesine geçti. Alfabelerimiz tekrar bir oldu. Bu defa Rusya, Azerbaycan ve Türkistan Türklerini lâtin alfabesinden kopararak kril alfabesine bulaştırdı. Ve her Türk cumhuriyetinde ayrı bir alfabe uyguladı. Mesela ben Azerbaycan alfabesini okuyabiliyorum. Ama Türkmen alfabesini, Özbek alfabesini bilmiyorum. Ruslar bu kadarla da kalmadılar. Tutup ayrı diller, ayrı milletler ortaya çıkardılar: Azerbaycanca, Türkmence, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca, Tatarca gibi. Azerbaycan bir coğrafya ismidir. Dünya'da Azerbaycanca diye bir dil yoktur. Azerbaycan Türkçesı vardır. Azerbaycan'da yaşayan kimseler de bizim gibi Oğuz boyundan gelmektedirler ve yüzde yüz Türktürler. Moskova'nın yaptıklarını, ancak kırk sütunda yazarak anlatmak mümkün! Bizim dilimize Osmanlıca denildiği asırlarda, ortalıkta Azerbaycanca diye bir yakıştırma yoktu. O zaman, Azerbaycan'da Türkçe konuşuluyordu.Cumhuriyetle birlikte bizim dilimiz, Türkçe diye Anayasamıza geçince, ortaya birdenbire Azerbaycanca garabeti çıktı. Komünizm yıkılmasaydı, biz de dilimize Azerbaycanca etiketi yapıştırsaydık, o zaman Azerbaycan'da: Baküce veya Şirvanca...  diye bir dil türetilecekti, uydurulacaktı.
Anadilden Sapmalar Prof.Dr. A.Mecit Doğru Osmanlı devrinde iki şekil dil vardı. Birincisi Osmanlının devraldığı ve zamanımıza kadar intikal eden halkın Türkçesidir ki ne bir zorlama görmüş ve ne de değiştirilmiştir. O derece güzel bir gelişme göstermiş ve mükemmeldir ki bugün 13. Asrın Yunusunu ve 13. Asın Bektaşi edebiyatını anlamayan tek kişi yoktur. İkincisi bugünkü gibi aydınların zorlaması ile oluşan ve bir türlü halkın kendisine maletmediği  Divan Edebiyatı ve resmi dil idi. Cumhuriyet devrinde ele alınan işte bu ikinci şekil olup tasfiyesi ile dildeki ikiliğin giderilmesi  hedef tutulmuş idi. Ne var ki maksada vardıktan sonra da faaliyet durmadı ve bir “Dili kökünden değiştirme” kampanyasına dönüştü.  
Durum başka türlü izah edilemez. Çünkü bugün “cevap, hayat, misal” v.b. gibi kelimeleri değiştirenler “Halkın anlayamadıklarını atıyoruz” diyemeyecekleri gibi, nerede durulacağını da bilmezler.
Bugün Türkiye’de cereyan edeni Osmanlı aydınlarının yaptığına benzetiyorlarsa da durum çok farklıdır. Çünkü Osmanlı Devleti, iddiaların ve bugünkü Türkiye’de olanın tersine, hiçbir zaman halkın diline tecavüz etmemiş veya bunda bir yıkım yapmamıştır. Yoksa zamanımıza kadar gelen halk edebiyatından bir zerre kalmazdı.
Osmanlı zümre dilinin şimdi yapılmakta olandan iki farklı yanı daha vardır. Birincisi bunun bir devlet ideolojisi olmaması, yani kendiliğinden teşekkül etmesi, ikincisi ise zamanın üstün ilim dili olan Arapça ve Farsça gibi dış kuvvetlerin zorlaması ile gelişmesi idi. Şimdiki faaliyet ise çok farklı olup devlet eliyle halkın dilinin değiştirilmesi şeklindedir. 
Kelimelerin %60’ı Ortaasya kaynaklı olmadığına göre yerlerine yenileri uydurulmakla millete yeni bir dil öğretilmesi yönüne gidildiği anlaşılır. Buna ana dil diyemezler. Çünkü ana dil, isminden de anlaşılacağı gibi okulda değil, anadan babadan öğrenilir. Aksi takdirde yurt dışında doğanlar Türkçe konuşamazlardı. 
Başka bir ifadeyle eğer bir dil şimdi yaptıkları gibi okul, kitap ve radyo ile öğretiliyorsa o, anadil değildir. Anadilden uzaklaşma belki özleştirmeciler için ar değil amma, korkarım o zaman Kerem ile Aslı, Köroğlu Sümmani, Şenlik yalnız boynu bükük ve yad olmuş illerde kalır.
“Yapılanların Tutunması” şeklindeki felsefe ise dilcilik faaliyetinin haklı, meşru ve başarılı olduğunu inandırmaya yeterli değildir. Çünkü resmi eğitim, yayın ve zorlama ile insana bir yılda tamamen yabancı bir dil bile öğretmek mümkündür. Hatta papağana bile tekrarlaya tekrarlaya kelimeleri belletebiliriz. Hem ne gerek var tuttu, tutmadı diye uğraşmaya? Sonunda pek az kimsenin anlayacağı bir dilin yapımı için çekilen bunca zahmete değer mi? 
Mademki dil değiştireceğiz, harf devriminde olduğu gibi alalım başka bir milletin hazır dilini olup bitsin bu iş!
Netameli Yollar Prof. Dr. Beynun Akyavaş
İnsan konuşan hayvandır tarifine göre sadece konuşmamızla bile hayvandan ayrılıyoruz demektir. Konuşma olmasaydı insan olmayacak, milletden, kültürden ve medeniyetten bahsedilemeyecekti. Dil dediğimiz insanın en büyük harikası olan bu esrarlı sistem insanla beraber yaşıyor, insanla beraber gelişiyor. "Kişinin kemâli kelâmından belli olurmuş" derler, ancak basit insan basit bir dille konuşur, konuşamaz hale geldiği zaman hayvanlaşır. Kavgaların, döğüşlerin sebebi konuşup anlaşamamanın sıkıntısıdır. Dildeki değişmeler hücrelerdeki değişmeler gibi hissedilmez bir şekilde olur. Dışarıdan yapılacak müdahalelerse, dili zenginleştirmek gayesiyle, ilme, dilin yapısına, bünyesine, mantığına, zevkine, ahengine uygun bir şekilde dilin ifade edici gücünden, anlatma imkânlarından istifade edilerek yapılmalıdır. Ortaya konulacak yeni kelimeleri o dilin asıl sahibi olan millet benimserse ne alâ, benimsemezse zorla öğretmeye kalkmamalıdır. Doğrusu budur. Anadilimize, Türkçemize musallat olanlar bunun ya farkında değiller veya dili mahvetmek için uğraşıyorlar. Öyle veya böyle dilin dolayısıyla kültürün mahvolduğu muhakkak. Dünyanın en güzel dillerinden biri olan caanım dilimiz kuruya kuruya tamtakır kaldı. Söyleyebilirsen söyle, yazabilirsen yaz. Bu uydurma "sözcük"lerle ne konuşulur, ne de yazılır, uydurma dil düşünceyi karşılayamadığı için sıkıntıya düşen insanların haline bakın, zihinleri allak bullak!... Konuşma özürlüler bile bunlardan daha iyi anlatırlar mutlaka. Sorarsanız dili sadeleştiriyoruz, Arapçadan, Farsçadan kurtarıyoruz diyorlar. Sadeleştirmek, tasfiye etmek, basitleştirmek, fıkaralığa düşürmek demek değildir bu bir, dünya yüzünde başka dillerden kelime almamış ve almayan dil yoktur bu da iki. Vaktiyle Arapçadan, Farsçadan alınan kelimelerin, terkiplerin bir kısmı unutulmuş, unutulmayanlar ise rahat rahat kullandığımız, hepsi de bir ihtiyaca cevap veren canlı kelime ve terkiplerdir. Bunların çoğunun yabancı olduklarını bile bilmiyor veya hissetmiyoruz. Kaldı ki, dilimizde yalnız Arapça ve Farsça kelimeler mi var? Diğer diller gibi biz de başka dillerden birçok kelime almış, bunların bir kısmını kendimize göre değiştirmiş, bir kısmını olduğu gibi muhafaza etmişiz. Dünya fırıl fırıl dönüyor. Ortaya süratle yeni yeni mefhumlar, yeni yeni şeyler çıkıyor. Bugün bunların pek çoğunu ancak İngilizce kelimelerle ifade edebiliyoruz. Bu yeni şeyler dünyaya İngilizce isimleriyle beraber yayılıyor. Bunlara doğru karşılıklar bulsanız, bulabilseniz olmaz mı? Gücünüz ancak asırlar boyu bizimle beraber yaşamış kelimelere geçiyor anlaşılan. "Meselâ" denmeyecek "örneğin" denecek, "imkân" denmeyecek "olanak" denecek, "millet" denmeyecek "ulus" denecek! İnnallahe maassâbirin!... Millete ulus dersek millîye uydurmaca ulusal diyeceğiz. Pekâlâ aynı aileden olan milliyete ne diyeceğiz? Milliyet'e nedense bir karşılık bulunamamış! Meşhur hikâyedir: adamın biri Arapça bilir görünürmüş. Hâlbuki koyun manâsına gelen “ganem” kelimesinden başka bir tek kelime bilmezmiş. Bir gün bir meclisde biri sormuş, Arapça kuzuya ne derler demiş. Arapça bildiğini söyleyerek övünen adam şaşırıp kalmış ama hemen toparlanıp ona bir şey demezler, beklerler büyüsün diye, büyüdükten sonra “ganem” derler demiş. Bu milliyet de öyle galiba, biraz daha büyüsün ondan sonra bir şey uydururlar herhalde. Dil cehalet, hafiflik, ideoloji mideoloji kaldırmaz. Dilbazların Türkçemizi sokmaya çalıştıkları netameli yolların sonunun olmadığı bilinmelidir.
Türkiye'de Yabancı Dil Gerçeği Prof. Dr. İsmet Miroğlu Her dil, onu konuşan toplumun dünyasına açılan bir kapıdır. Bir toplumun dilini öğrenen insan, o dili öğrendiği nisbette onun dünyasına girer. Bu giriş, kişinin yabancı dili öğrenme niyetine ve öğrenme ortamına göre bir mahiyet arz eder.Kişi, yabancı dili körü körüne öğrenirse, öğrendiği dil, onu kendi toplumundan uzaklaştırarak, yabancı topluma yaklaştırır. İnsan yabancı toplumun kültürünü benimsediği ölçüde o toplumun ferdi olur ve ona hizmet eder.
 
Bu gerçeği çok iyi bilen sömürgeci Batılı devletler, kalkınmakta olan ülkelerde Batı kültürünü yaymak için kendi okullarını açarlar. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde açılan Batılı okullar, bu ülkelerin insanlarına çok cazip gelir.Bu okullardan mezun olacak gençlerin kendi ülkelerini kalkındırmaları beklenir. Hâlbuki Batılılar'ın hedefi, bu ülkeleri kalkındırmak değil, kendi kültürlerini, okulları vasıtası ile aşılamaktır.Bu sebepten, Batılılar'ın okullarında öğretmen olarak görevlendirilenler, esas itibariyle, rahipler ve rahibeler, yani misyonerlerdir. Bu misyonerler, öğrencilere Batı kültürünü aşılamakla görevli olduklarının bilinciyle hareket ederler.Sosyal derslerin konuları o şekilde işlenir ki, kalkınmakta olan ülkelerin çocukları, Batılı ülkelerin sadece dilini öğrenmekle kalmayıp; örf ve âdetlerini, zevklerini, alışkanlıklarını ve müziğini de benimserler.Bunları tamamen benimsedikten sonra Batılılar gibi düşünmeye, onlar gibi hissetmeye başlarlar. Artık kendi toplumları gibi düşünemez ve hissedemez olurlar. Kendi millî örf ve âdetleri, duygu ve düşünceleri, zevkleri ve alışkanlıkları kendilerine yabancı, Batı'nınkiler ise âşinâ gelir. Meselâ, bu ülkelerde medyanın etkisi ile birçok insan batı müziğinden son derece zevk alırken, kendi millî müziklerinden çok az ya da hiç etkilenmezler. Batılılar için bu, çok sevindiricidir.Batılılar, kalkınmakta olan ülkelerde misyonerleri vasıtasıyla Batılı okullarda eğitim gören söz konusu ülkelerin çocuklarına kendi kültürlerini aşılarken, eğitim psikolojisinden ve medyadan son derece istifade ederler.Batılı okullarda eğitilen öğrencilere Batı kültürünü benimsetme derecesini, o ülkelere uyguladıkları kültür emperyalizminin başarı seviyesi olarak değerlendirirler. Her ders yılı sonunda yaptıkları değerlendirmelerde bu seviyeyi kontrol ederler. Eğer bekledikleri başarı seviyesine ulaşmamışlar ise, bunu yurtdışı gezileri, Batılı ülkelerde dil kursları, tatil, kamp ve burs imkânları gibi tedbirlerle yükseltmeye çalışırlar. Üstün başarı gösterenlere vatandaşlık hakkı tanımayı da ihmâl etmezler!Şimdi akla şu soru gelmektedir. Yabancı okullarda okuyan çocuklarımızın akıbetini bilmemiz gerekmez mi? Eğer biz, millet olarak, geleceğimizi her bakımdan güven altına almak istiyorsak, bu bir zarurettir. Batılılar'ın kültür emperyalizmi gerçeğim göz önüne almış olsaydık, yabancı okullarda eğitim görmek üzere çocuklarımızı misyonerlere teslim etmezdik.Vaktiyle, Tevfik Fikret, oğlu Haluk'u İstanbul'daki bir Amerikan kolejine vermişti. Kolej eğitiminden sonra Amerika'da mühendislik eğitimi ve ihtisası gören Haluk Türkiye'ye mühendis olarak döneceği yerde, önce Hıristiyanlığa sonra da Amerikan vatandaşlığına geçmiş ve Amerika'da papaz olarak kalmıştır. Bu da Haluk'a misyonerler tarafından Batı kültürünün kuvvetle aşılanarak, onun koyu bir Hıristiyan gibi eğitildiğini göstermektedir.Yabancı dil iki tarafı keskin kılıç gibidir. Eğer öğrendiğimiz yabancı dili, bilim ve teknolojinin ülkemize getirilmesinde ve etkili bir dış politika yürütülmesinde başarı ile kullanabiliyorsak bize; aksi takdirde karşı tarafa hizmet eder. Yabancı dilin tabiatı budur.Muhtaç oldukları bilim ve teknolojiye sahip olabilmek için kalkınmakta olan ülkelerin aydınları, kalkınan ülkelerin dillerini öğrenmek mecburiyetindedir. Fakat, yabancı dil eğitimi, bilim ve teknolojinin kazanılmasına hizmet etmeli, kültür emperyalizminin vasıtası olmamalıdır.Bizim, Tanzimat'la beraber yaptığımız hata, Batı'dan sadece bilim ve teknoloji almak yerine, Batı kültürünü benimsemek olmuştur. Tanzimat'tan beri Türkiye'de sık sık görülen huzursuzluğun, kaynaşmaların, anarşi ve terörün temelinde bu yatmaktadır.Yabancı dil, yabancı dünyaya açılan kapıdır. Esas olan, bu kapıdan geçerek dünyaya açılırken, millî kültürümüze sahip çıkarak, vatanımıza ve milletimize en faydalı hizmeti verebilmektir.
Osmanlıca Dersi Fuat Bol MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri, Meclis Başkanlığına verdiği kanun teklifiyle; Osmanlıca’nın okullarda mecburi ders olarak okutulmasını talep etti. Bunun üzerine; konunun muhatabı olan Yeniçeri ile, konuya taraf ve karşı olan kimi kişiler; derhal televizyon ekranlarında arz-ı endam edip eteklerindeki taşları döktüler. 

Belli ki, Özcan Yeniçeri konusuna hiç çalışmadan ve partisine danışmadan bu teklifte bulunmuş; bu cümleden olarak kendisi de şu mealde itiraflarda bulundu:

‘... Ben şahsen Osmanlıca bilmiyorum. Yalnız harfleri tanıyıp Kur’an-ı kerimi yüzünden okuyabiliyorum. Geçen gün çalışırken elime Osmanlıca bir metin geçti; okuyamayınca eksikliğimi hissettim. Kütüphanelerimiz ecdadımızın yazdığı milyonlarca kitaplarla dolu ve biz bunlara yabancıyız..’
 Birlikte televizyon ekranına çıktığı muhatabı ise, Osmanlıca bildiği halde, bu kanun teklifine karşı çıkarak ve elindeki a’dalı eski bir şiir metnini okuyup; ‘... On yaşındaki çocuk bundan ne anlayacak?!’ diyerek kendi tezine sözde gerekçe gösterdi. Yeniçeri, muhatabına dönüp de; ‘Sen, bu zor metni acaba; Osmanlıca’ya başladığın on yaşında mı öğrendin; yoksa Osmanlı edebiyatına vâkıf olabildiğin ileriki yıllarda mı?!’ demedi, diyemedi. 

Neyse... Konumuz ekranlardaki ‘horoz dövüşleri’ değildir. Sadede gelelim. Bilmeliyiz ki; hiçbir milletin tarihinde bizdeki gibi bir ‘yazı devrimi’ yapılmamıştır. Böyle yapmakla, yerinde bir tespitle; ‘Bir gecede topyekûn bir milletin hafızası silinmiştir!’ O aklıevvellere sormak lazım; yazısını değiştirmeyen Japonya; acaba muasır medeniyeti nasıl yakaladı?!. 

Zaten, o gün bugündür; işimiz-gücümüz hep şekilcilik değil mi? Milletçe âdeta meşguliyetle tedaviye tabi tutulmamış mıyız?!. Aynı kafa bizi, seneler senesi; kafanın içindekiyle değil, dışındaki örtüyle uğraştırmadı mı? 

Asırlara ulaşan topyekûn medeniyetimizi bütün unsurları ile inkâr ve iptal eden bu kafaya; tekrar tekrar bildirmeliyiz ki, Osmanlıca, Türkçe’nin ta kendisidir. Elbette onun da içinde; tıpkı şimdiki dilimizde olduğu gibi; Arapça, Farsça, Ermenice, Yunanca asıllı kelimeler mevcuttur ve bu durum asla bir eksiklik değil; bilakis bir zenginliktir. 

Başta dedelerimizin mezar taşları olmak üzere, onlardan ve onların cetlerinden ev ve kütüphanelerimize intikal eden milyonlarca kitaba, neden yabancı olalım? Yeni nesiller olarak onları okuyabilmenin kime ve ne gibi bir zararı olabilir? Onca kitap boşuna mı yazıldı; onca emek ve zahmet boşuna mı çekildi? 

Birazcık anlayış sahibi iseniz; şu Osmanlı arşivlerine gidiniz ve başta ABD olmak üzere, dünyanın çeşitli ülkelerinden Osmanlıca öğrenen onlarca-yüzlerce kişinin nasıl araştırma yaptıklarını görün ve ibret alıp utanın! 

İnsan hakları olduğuna göre; sizler köksüz olabilir ve köklerinize karşı çıkabilirsiniz ancak; geçmişine ve geçmişteki dinamiklerine sahip çıkanlara da sizler, yalnız ve yalnızca saygı duymalısınız! 
Ah Türkçe Vah Türkçe Beşir Ayvazoğlu Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın ilk defa bindiğim asansöründe, insanları İngilizce olarak günaydın, iyi akşamlar gibi sözlerle karşılayarak; yine aynı dilde ayı, günü ve saati bildiren elektronik düzeneği görünce hayretler içinde kalmıştım. Ülkenin geleceğini “plânlayan” bir kuruluşun ana dil üzerinde göstermediği hassasiyeti kimden bekleyebiliriz? Türk Hava Yolları dergisinin adı bile İngilizce: “Skylife”. Yoksa bir süreden beri devletin resmî dili Türkçe değil de, bizim mi haberimiz yok!

Türkçe’yi “klas”larına yakıştıramayan tuhaf insanların sayısı büyük bir hızla artıyor. İki futbolcu; Ortaköy’de açtıkları bara, bu semtin eski adını vermişler: “Arkeon”. Güneye doğru inerseniz, eski Roma ve Yunan adlarının birer birer hortlatıldığını göreceksiniz. Özellikle turistik bölgelerde Türkçe konuşmak ve işyerlerine Türkçe adlar vermek âdeta ayıp görülmeye başlandı. Bu ne şaşkınlıktır! Bu ne gaflettir!

Suçlu Kim?

Eskiden “entel” taifesi çağdaşlığını “öztürkçe” kullanarak “kanıt”lardı. Şimdilerde çağdaşlığın göstergesi İngilizce. Meselâ adamlar tiyatro kurarlar, adı “Tiyatroskop”. Son zamanlarda “happening”ler, “workshop”lar gırla gidiyor. Düşünün bir kere, gözlerini Galleria’da açıp Fame City’de Pin Bowling, Skee Ball, Boom Ball, Whac-a -Mole, Hoop Shot, Galaksie, Beat the Clock ve benzeri oyunlarla vakit geçiren ve McDonald’s’ta yahut Kentucky Fried Chicken’da karınlarını doyuran bacaksızlar büyüdüklerinde hâlimiz ne olacak?

Peki suçlu kim? Yeni nesillere ana dil şuurunun kazandırılmasında ihmali olan herkes suçludur. Özellikle, Türkçe’nin eski kültürle bütün bağlantılarını keserek Greko-Lâtin temeline dayalı Batı kültürünün ve dünya görüşünün yüklenebileceği “nötr” bir dil meydana getirmek isteyen, bunun için eski kelimeleri, dolayısıyla kelimelerin geçmişten bugüne taşıdıkları kültürü ve ifade inceliklerini de satırdan geçiren aydınların günahı büyüktür.

Devletin bütün imkânlarını kullanarak, insanlara uydurma kelimelerle konuşmanın “çağdaşlık”, “ilericilik” olduğunu telkin etmişlerdir. Bu yüzden, zamanla, sadece kelimeler değil, deyim ve atasözleri bile yeni nesillere bayat gelmeye başlamıştır. Hâlbuki dilin asıl zenginlikleri deyimler ve kelimelerin ardındaki tıpkı buz dağlarının görünmeyen tecrübe birikimidir. Öztürkçe yazdıklarını zanneden yazarlar şöyle bir gözden geçirilirse; Türkçe’nin deyimsiz, nüansları ifade etmekten âciz bir dil hâline geldiği görülecektir.

Türkçe Kıyımı

İşin gerçeği şudur: Birtakım aydınlar, Türkçe’yi zenginleştirmek, Türkçe’de bulunmayan kavramlara, terimlere karşılıklar bulmak yerine; yediden yetmişe herkesin anladığı ve kullandığı kelimelere yeni karşılıklar uydurmuşlardır. İmkân’ı, ihtimal’i, şart’ı, sebep’i ve daha yüzlercesini kitle iletişim vasıtalarını da arkalarına alarak dilden kovmuşlar. Atılan her kelime ile birlikte nüansları gösteren kelimeler, deyimler ve atasözleri de çöp sepetine gitmiştir. Şu anda çocuklarımıza verebildiğimiz Türkçe, esperanto gibi sun’î, mekanik, ifade gücü alabildiğine kısır, dudaklarımıza iğreti tutuşturulmuş, güç belâ konuştuğumuz bir dildir. Böylesine yetersizleştirilen bir Türkçe’nin, yabancı bir dili çok iyi öğrenmiş olanlara yetmemesi, yani yabancı kelimeleri davet etmesi tabiîdir.

Bu bakımdan, düşüncelerini daha iyi ifade etmek için yabancı kelimelere ihtiyaç duyanlar olabilir. Ancak, Türk aydınlarının eski hastalıklarından birinin “Bihruz Bey”lik, yani yabancı kelimeler kullanarak üstünlük taslamak olduğunu unutmamak gerekir.

Amerikan Aksanı

Son 10 yılda, özellikle İngilizce kelimeler kullanmak, âdeta bir “statü” sembolü hâline getirildi. Kitle haberleşme vasıtaları bu hastalığı salgına dönüştürmüştür. Fakat hiçbir devirde böyle bir şuursuzluk yaşanmadı.

Hatırlanacağı üzere, yabancı adlar önce dergilerde boy gösterdi: Argos, Rapsodi, Strech, Hey Girl vb. Daha sonraları yabancı adlı televizyonlar peydahlandı: Magic Box, Show TV, İnter Star, Flash TV vb. Yüksek tirajlı gazetelerde Film Guide, TV Guide, Pozitif, Star, Teleskop gibi adlarla ekler vermeye başladılar. Bu televizyonları seyredip bu gazeteleri okuyanlar, eğer Türkçe konusunda hassas değillerse, eğer Millî Eğitim’in okullarında tarih şuuru ve ana dil sevgisi edinmemişlerse ne yaparlar? Çocuklarına Melisa, Sem gibi isimler verirler. O çocuklar da büyüyünce şimdi bazı özel radyolarda konuşan ağabey ve ablaları gibi, kadük edilmiş bir Türkçe’yi üstelik Amerikan aksanıyla konuşurlar. Geçmiş ola!

Demek ki Âşık Paşa, altı yüz yıl önce değil de bugün yaşasaydı, yine aynı şeyi söyleyecekti: “Türk Dili’ne kimesne bakmaz idi!”
Türk Coğrafyalarında Alfabe Meselesi Doç. Dr. Fatma Açık Dil politikasını; Çarlık Dönemi, 1917 -1930  Stalin Dönemi, 1930 -1953, Brejnev Dönemi, Gorbaçov Dönemi, Bağımsızlık Dönemi şeklinde  ele almak gerekir. Çarlık Rusya’sı idaresi altındaki Türkleri Hıristiyanlaştırabilmenin ilk adımı olarak Arap alfabesinin kaldırılarak yerine Rus alfabesinin uygulanma fikri Rus misyoner  Nikolay İvanoviç İlminskiy (1822 -1892) tarafından ortaya atılmıştır.

Tatar dilinin gramerini Kiril alfabesinde Tatarlara öğretmeye başlayan İlminskiy, 1864 yılından  itibaren Kazan’da okullar açarak, onların dilinde ama Kiril harfleriyle dersler vermeye  başlamıştır. 1862’de Hıristiyanlaştırılmış Tatar Türkleri (Kreşen Tatarları),  1871’de de Çuvaş Türkleri Rus (Kiril) alfabesini kullanmaya başlamış, onları Yakut Türkleri  takip etmiştir. Fakat Çarlık rejiminin uygulamaları, misyonerlerin Türk dilli ahali arasındaki faaliyeti, bazı Türk dilli halklara Kiril alfabesinin zorla kabul ettirilmesi, Rusya’da yaşayan Türkler arasında Rusluğa karşı bir nefret uyandırmıştır. İşte bu yüzden Ruslar taktik değiştirmiş ve Kiril yerine Latin alfabesine geçilmesi gerektiğini dile getirmeye başlamıştır.

Azerbaycanlı dilcilerden Halimcan Şeref’e göre de, alfabe değiştirme konusu bizzat Rusya’nın isteği  doğrultusunda gündeme gelmiştir. O, Azerbaycan’da M. Fetali Ahunzade, Doğu Rusya’da  Ramayev Kardeşler ve A. Mustafa, Kırgızistan ve Kazakistan’da İ.Altınsarın, Başkurtlar  arasında ise M. Kulayev’in bu işle görevlendirildiğini iddia etmektedir.

Latin alfabesinden Kiril’e geçişte uygulanan taktikler incelendiğinde bu iddialardaki haklılık payı görülebilir. Arap alfabesi aleyhinde ortaya atılan iddialar 1930’ların sonlarında  Latin alfabesi için söylenmiştir. Mesela Latin alfabesi “Yüksek Tabakaların Dili” olarak  suçlanmış, Kiril alfabesini öven yazılar basında sık sık yer almıştır. 
İlminskiy’nin tesirinde kalan İbray Altınsarın (1841 -1899) da 1879’da Rus alfabesiyle ilk Kazak alfabesini hazırlamış (Kirgiziskaya xrestomatiya, Orenburg, 1879) ve bu alfabeyle metin örnekleri vermiştir.  
Alfabe tartışmalarının başlangıcında Arap alfabesi reforma (1922’de birkaç harf atılmış ve ünlüler için yeni harfler bulunmuştur) tabi tutulmuştur. Ancak bu değişiklikler yeterli  görülmemiş ve dil kurultayları ile toplantılarda sık sık alfabe meselesi gündeme getirilmiştir.  Sovyet dilbilimcileri özellikle, Müslüman halkların kullandıkları Arap alfabesinin bu dillerin özelliklerine uygun olmadığını iddia etmiştir. Rus uyruğundaki Türklere, bazı Rus harfleriyle karıştırılmış olan Latin harflerini geçerli hale getirmek konusu, Rusya hükümetinin, özellikle de komünist partisinin, Rusya Türklerine karşı uyguladığı politikaların merkezine gelip oturmuştur. 
Lenin’in “Latin harfleri Doğu’da devrim hareketlerinin başlangıç unsurudur” sözleri, Stalin döneminde Latin teşkilatlarının temel ilkesidir. Rusya için Latin politikası, doğuda uygulanacak devlet politikasıdır ve Arap harfleri de devletin düşmanıdır. 1925 yılında Arap alfabesinde basılı eserlerin ithali yasaklanmıştır. 1928 -1930 arasında özel harfler eklenmiş bir Latin alfabesinin kullanımına geçilmiştir. Bu yolla Arapça kullanan eski seçkinlerin etkisi azaltılmıştır. İlk  aşamada Kiril alfabesi yerine Latin alfabesinin seçilmesinin hedefi, özellikle Müslüman halklara dil politikasında Ruslaştırma amacı güdüldüğü izlenimini vermekten kaçınma düşüncesidir. Bu  orta yol politikası sonucu, 36 milyon konuşanı olan 70 dil Latin alfabesiyle yazılmaya başlamıştır.
1930’larda Sovyetleştirme politikasının Ruslaştırma biçimini  alması Sovyet dil politikasının dönüm noktasını oluşturmuştur.  Doğu Türklerinin harf ve imla meselesinde zorunlu reformlar yaptıkları dönemde, Batı Türklüğünün bir köşesi olan Azerbaycan’da benzer reformlar kabul edilmiştir. Onlara da bu  meselenin ancak Latin harflerinin kabul edilmesiyle çözümlenebileceği söylenmiş, Sovyet  Dışişleri Bakanlığının Doğu Bölümü Müdürü Pavloviç ve Prof. Şor gibi şahıslara göre;
 “Latin  harfleri Pantürkizm ve Panislamizm’i temelinden çürütüyor. Milli burjuva medeniyetlerinin  komünizme karşı çıkabilecek şekilde gelişmelerini engelliyor. Milli burjuvaların arasını bozmakla, Doğu burjuvası arasında sınıf çatışmalarının yerini tutacak bir çatışma yaratıyor. Ve  böylece onların büyük bir kısmının Sovyetler ile birleşmesine sebep oluyor.” 

 Bu tür propagandalar sonucunda Azerbaycanlı Ferhat Ağazade tarafından Latin harflerinin kabulüne yönelik 200 sayfalık bir kitap dahi yazılmıştır. 6 Mayıs’ta Almaata’da yapılan “Yeni Alfabe Komitesi”nin VI. Toplantısı’nda, Latin alfabesinin  kabulüne en fazla Kazaklar ve Tatarlar itiraz etmişlerdir. Azerbaycanlı dilci Ağamalioğlu gibi  bazı dilciler de Latin harflerini şiddetle savunmuştur. 1927 yılında “Yeni Türk Elifbası Merkez Komitesi” adını taşıyan ve çeşitli Sovyet cumhuriyetleri temsilcilerinden oluşan bir kurul,  “Birleştirilmiş Yeni Türk Alfabesi” adıyla yeni bir alfabe hazırlayıp yayınlamış, bu alfabe  Sovyetlerde yaşayan bütün Türk halklarının ortak alfabesi olarak kabul edilmiştir. 

Türkiye’nin de Latin alfabesine geçmesi sebebiyle Latincilerin galibiyeti sonucunda ortaya çıkan Türk boyları arasındaki farklı Latin harflerinin kabulü Türkistanlı dilcileri birlik amacına ulaştıramamıştır. Farklılıklar sebebiyle her şey karmaşık bir hâl alıp,  hiçbir şey anlaşılamaz hale gelince dilciler, 1930’da bir araya gelerek bütün Türkler için “ortak  bir alfabe” kabulü hakkında bir bildiri yayınlamışlardır.

Ortak alfabe “hem şekil hem de  mefhumca sosyalist kültürün yegâne dili (yani Rusça) olmasına” engel olacağı için 1937 -1940 yılları arasında Kiril kökenli ve her biri diğerinden farklı alfabelerin  kabul edilmesi sağlanmıştır. Bunun topluma yansıması iki farklı alanda olmuştur: Bir yandan  yeni nesil Arap harfleriyle yüzyıllar boyunca oluşturdukları bilgi ve kültür birikimini okuyup  anlayamaz hale gelmiş, diğer yandan ortaya konan yeni imlâ ve yazım kurallarının karışıklığı,  insanları duygu ve düşüncelerini ifade edemez hale getirmiş, ayrıca Türkiye ile kültürel temasa  engel olunmuştur. Kiril alfabesine geçişin ekonomik ve diğer bedelleri de adı geçen devletlere oldukça ağır bir yük getirmiştir.

Kısa bir zaman önce Latin alfabesine göre ayarlanan daktilo, matbaa ve diğer aletler kullanılamaz, milyonlarca cilt okul kitabı işe yaramaz hale gelmiştir. Ayrıca Arap veya Latin alfabesiyle okuma yazma öğrenmiş olan yetişkinler bir anda okuryazar olmaktan çıkmıştır. Kiril alfabesine geçişin bir diğer sonucu da, milliyet dillerini Rusçanın etkisine daha açık hale getirmesidir. 
Harf Devrimi ve Dil Değişmesi Prof. Dr. Mehmet Kaplan Türkiye, 1928 yılında, çağdaş milletlerden hemen hiç birinin yapmadığı bir inkılâp yaptı: bin yıldan beri kullandığı Arap harflerini bırakarak Latin harflerini kabul etti. Türkçenin ses yapısına uymayan bir yabancı harf sistemini bırakarak ona daha uygun başka bir yabancı harf sistemini kabul ediş, bize bazı şeyler kazandırdı ama, 1928 yılından sonra yetişen nesillere de bin yıllık tarih ve kültürün kapılarını kapadı.

Açıkça söylemek gerekir ki, Arap harfleri Türkçenin bünyesine uymamakla beraber, bütün Müslüman Türkler bu harfleri bildikleri ve eserlerinde kullandıkları için, ne de olsa, İstanbul'da basılan bir kitap Kazan'da veya Tebriz'de. Kazan veya Tebriz'de basılan Türkçe bir kitap da Türkiye'de okunabiliyordu.

Bugün böyle bir' imkân yoktur. Türkiye'deki bir Türk Azerbeycan'da basılan Türkçe bir kitabı okumak için Rus harflerini, İran veya Irak'ta basılan Türkçe bir eseri okumak için Arap harflerini öğrenmek zorundadır.

Bundan da önemlisi Türkiye'de 1928 yılından önce yazılmış veya basılmış bir kitabı okuması için de eski harfleri öğrenmesi gerekiyor. Yarın Türkiye dışındaki milyonlarca Türk bağımsızlığa kavuşunca, aralarında bir kültür birliği kurmak için yeniden harf değiştirmek ve ortak bir sözlük yazmak zorunda kalacaklardır.

Bunun bütün Türkler için ne kadar külfetli bir iş olduğu açık. Mesele sadece harf değişikliğiyle bitmiyor. Bundan daha önemli olan başka bir mesele var ki o da dil değişmesidir.

Türkiye'de ve diğer Türk ülkelerinde, halkçılık hareketleri yaygınlaşınca, halkın konuştuğu günlük dil yazı dili haline gelmiş, bunun neticesinde, eski kitaplarda kullanılan yüksek kültürle ilgili çoğu Arapça ve Farsçadan alınma kelime ve deyimler tarihe karışmıştır.

Günlük dilin yazı dili haline gelmesi bütün çağdaş Türk edebiyatlarına, henüz değeri ve mânâsı iyi takdir edilmeyen bir canlılık vermiştir. Bu, bütün Türklük âlemi için bir kazanç olmuştur.

Bu sayede bütün Türk ülkelerinde, halk kültürü ve millî kültür yazıya geçerek ebedileşmiş ve yaygın hale gelmiştir. Aralarında duvarlar bulunmakla beraber, halk kültürü ile beslenen bütün Türk edebiyatları arasında, eski ortak köke dönmekten ileri gelen derin bir birlik meydana gelmiştir.

Türkiye'de dil şuurlu olarak geliştirilseydi, biz Türkoloji araştırmaları sayesinde, Azerbaycan, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız, kim bilir belki de Yakut Türklerinin edebiyatları arasında musikilerindeki benzerliklere benzer bir ruh birliği bulacaktık.

Bir gün Türkler ortak bir harf kabul ederlerse, bütün Türk edebiyatları arasında yeni bir sentez doğacağına hiç şüphe yoktur.

Fakat biz bugün Türkiye Türklerinin 1928 yılından önce vücuda getirdikleri eserlerin genç nesillere aktarılması işini bile doğru dürüst beceremiyoruz.

Türkiye’de iki kurumun da yapması gereken şey, binlerce yıllık Türk kültürüne ait eser ve belgeleri, yetişen nesillerin anlayabileceği şekilde göz önüne koymak, böylece, çağdaş medeniyet ile onlar arasında yapılacak sentezi kolaylaştırmaktı.

Türk Tarih Kurumu eski eser ve belgelerden bir kısmını ilmî olarak yeni harflere aktarmakla yetindi. Fakat bu eser ve belgelerin dili eski olduğu için, basılan kitaplardan pek az kimse istifade etti.

Türk Dil Kurumu, sanki vazifesi Türkler arasındaki birliği bozmak imiş gibi, kendi üyelerinin bile anlamakta güçlük, çektiği uydurma bir yazı dili meydana getirdi.

Bilhassa Türk Dil Kurumu, sahip olduğu imkânlarla eski Türk kültürüne ait edebî eserleri yaşayan dile ilmî bir şekilde aktarabilirdi. Üyeleri arasında veya dışında bu işi başarabilecek bir ekip vardı. Eğer 1932 yılında bu işe başlanmış olsaydı, bu tarihten sonra yetişen genç yazarların eserleri, millî kaynaklardan gelen bir özsuyu ile dolu olurdu.

Dikkat edilirse, Cumhuriyet devrinde yetişen yazarlardan değerli olanların hemen hepsi, eski kültürle beslenmiş olanlar arasından çıkmıştır. Bu nimetten yoksun olanların eserleri okuyucuya çiğ, yabancı, tatsız gelmektedir. Onlar için tek kurtuluş yolu milletlerinin zengin tarih ve kültürüne dönerek onun mayası ile yeniden yoğrulmaktır. Örnekler gösteriyor ki, bu onların yeni ve orijinal olmalarına asla engel değildir.

Fakat eski eserlerimizi bugünkü dile aktarırken hangi ortak esaslara dayanacağımızı bilmiyoruz. Herkes ayrı bir yol tutturuyor. Acaba bunlardan hangisi doğru ve maksada uygundur? Dil Kurumu bu konuda sağlam bazı ortak esaslar tesbit edebilseydi başkaları da ona uyar, böylece nesiller boyu sürecek olan bu çalışmalar, giderek büyük bir millî kültür hazinesi meydana getirirdi.


Türkçe'ye Kurulan Tuzak Sefa Koyuncu Bugün Türkçenin oluk oluk kan kaybetmesine yol açan uygulamaların en başında, “Büyük ünlü, küçük ünlü uyumu” kuralı gelmektedir. Zira; ilk, orta öğretim ve üniversitedeki öğrencilerimize biz hâlen; “istiklâl, adâlet, hürriyet, şehâdet, minâre, nezâket, yadigâr, ziyâfet, ziyâret, gülnihâl, ilmihâl ve daha sıralayabileceğimiz binlerce ahenk âbidesi kelimenin, “ünlü uyumu”na uymadıkları için Türkçe olmadıklarını öğretmekteyiz.

Türk Dil Kurumu (TDK), sözlüklerinde, kelimeleri bu sözde “ünlü uyumu” kuralına göre tasnif etmekte, yazmaktadır.

Ecdâdımızın bin yıllık birikimi olan zengin Türkçe’yi, sinsi bir şekilde kısırlaştırmaya devam eden ideolojik “ünlü uyumu” uygulaması, bizi; tarihimize, millî kültür ve medeniyetimize hatta dilimize, her geçen gün yabancılaştırmaktadır.

 “Ünlü uyumu” kuralının nereden çıktığını araştırdığımızda, bu görüşün ilk olarak, Orhun Abideleri’ndeki Türkçe üzerinde çalışan Rus Türkolog Vasili Radlof (1894-95) ve uzun bir aradan sonra da Finlandiyalı dil bilimci Martti Rasanen (1932) tarafından ortaya atıldığını görüyoruz.

8. asırda dikilen Orhun Abideleri’ndeki kelime varlığı (tekrarlar çıktıktan sonra) yaklaşık 700’dür. Bu 700 kelime üzerinde yapılan incelemeler sonunda, bâzı kelimelerde “ünlü uyumu”na rastlanmış (ki her dilde vardır) ve bundan kural çıkartılmıştır. Böyle bir kuralın varlığı kesin değildir ancak olsa bile, Türkçenin ilk dönemine ait bir özelliğin, 1300 yıl sonra kesin kural olarak müfredata girmesi, önü alınması zor bir dil ve kültür kıyımına yol açmaktadır.
İşin, akıllara ziyan bir de siyasi yönü var!  Orhun Abideleri’ni deşifre eden Rus, Fin ve Danimarkalı (Thomsen) dil bilimcilerin, Türk dilinin karanlık bir dönemini aydınlatmak için yaptıkları ilmî çalışmalar, politik ve ideolojik maksatlara âlet edilmektedir.

Zira; Türkçe, bu “ünlü uyumu” özelliği varsayımıyla, Moğolca ile birlikte Ural-Altay dil ailesi içerisinde gösteriliyor. Türkçe ile büyük ölçüde benzerlik arz eden Farsça ise, Hint-Avrupa dil ailesi içerisinde yer alıyor.

Bu ikisi arasındaki (konumuzla ilgili) fark, şudur:

Hint-Avrupa dillerinde “ünlü uyumu” aranmıyor; “ünlü uyumu” özelliği sadece Ural-Altay dil grubuna has!

Avrupalı dilcilerin dil ailesi tasnifi siyasi; tek bir kriter yok. İstedikleri özelliği baz alıp keyfi gruplandırma yapıyorlar. Bu sebepledir ki, Ural-Altay dil ailesi bilim dünyasında henüz kesinlik kazanmamış bir gruplandırmadır. Bilhassa Türk diline yönelik gruplandırmalar tamamen siyasi, ideolojik ve bölücü maksatlıdır.

Zira, oyunun son perdesinde bu defa Kürtçe var. Türkçe; Moğolca‘ya yamanıp Asya‘nın bozkırlarına sürülürken, Farsça‘dan sonra Kürtçe de Avrupa dilleri arasında gösteriliyor.

Türkçenin ilk dönemlerinde bâzı kelimelerde görülen “ünlü uyumu”, Türkler İslâmiyete girdikten sonra, gâyet tabiî olarak bu medeniyetten çok sayıda kelime almaları neticesinde fonksiyonunu kaybetmiş, müzelik olmuştur.

Selçuklu ve Osmanlı Türkçesi’nde “ünlü uyumu” kuralı yoktur!

700 kelimelik ilk Türkçe’de varsayılan bir kuralı, aradan geçen 1300 yılda gelişimini tamamlayarak, 600 bin söz ve kavram varlığına ulaşan Türkiye Türkçesi’ne uygulayıp, cımbızla kelime seçerek, “ünlü uyumu”na uyan Türkçe’dir, diğerleri değildir demek, kelime tasfiyesini otomatiğe bağlamaktır!

Türkçenin istikbâlini karartan, “Ünlü uyumu” kuralı kadar tehlikeli bir uygulama da, “sertleştirme kuralları”dır. Kelime gövdelerindeki “b”lerin “p”ye; özel isimler dâhil, kelime sonundaki, “b,c,d,g” harflerinin “p,ç,t,k”ya dönüştürülmesi; “f,h,s,ç,ş,p,t,k” harfleri ile biten kelimelerden sonra gelen ve “b,c,d,g” yumuşak ünsüzleri ile başlayan eklerin sertleştirilerek, “p,ç,t,k”ya çevrilmesi, nâzik Türkçe’yi dünyanın en kaba dili hâline getirmek üzeredir.

Batılıların, Türkçe’yi bozarak, bizi, İslâm kültüründen koparma planının en etkili aracı olan “otomatik tasfiye kuralları” müfredattan çıkarılmalı, akademik araştırma alanına terk edilmelidir.



Dilde İnce Fark (Nüans) Üzerine Prof. Dr. Şükrü Elçin Dili zenginleştiren, ona renk ve mânâ kazandıran hususiyetlerden biri de ince farklardır. İnce farklar (nuance) dilin kendi bünyesinde doğan veya kültür alışverişi sonunda dile giren kelimelerin yardımı ile meydana gelen mefhumlar ve hususiyetlerdir. Bunu birkaç örnekle göstermek istiyoruz. Bilindiği üzere dilimizde öz Türkçe "ak" ve "kara" yanında Arapçadan gelen "beyaz" ve "siyah" kelimeleri de tabii olarak yaşamaktadır. Bugün "ak" ve "kara" yi aynı zamanda mânevi mânâda kullanıyoruz.
"Alnı ak. Bahtı kara adam." diyoruz. Bu mânâda "Alnı beyaz, bahtı siyah." sözleri bize munis gelmiyor. Beyazla siyah, "Beyaz duvar, siyah elbise" misallerinde olduğu gibi maddî mânâda dilde yerlerini almışlardır. Cumhuriyet devrinden önce yetişmiş Türk aydınları dilimizin nüanslarına büyük değer vermişlerdir. Bunu "misal" ve "numune" kelimelerinde açıklayabiliriz.
Eski nesil, “misal" ve "numune" yi Fransızcadaki birbirinden farklı "exemple" ve “modele" karşılığında sıhhatle, yerli yerinde, şuurlu olarak kullanmışlardır. Bugün, spikerlerden üniversite profesörlerine kadar birçok okur-yazar, bu iki mefhumun mânâ bakımından gösterdiği ayrılığı ve inceliği bilmedikleri için dilde "sadelik"i "safiyet"le karıştıran Türk Dil Kurumunun bulduğu "örneğin" kelimesinin ruhsuz kalıbına mahkum olmuşlardır. /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri","sans-serif"; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; mso-bidi-theme-font:minor-bidi;}
Osmanlı'da Devlet Dili Türkçe İdi Prof. Dr. Faruk Sümer Osmanlı her türlü dilin konuşulmasına izin veriyordu. Çerkezce, Boşnakça, Arapça, Türkçe, Rumca. Fakat Devlet-i Âliye'de çalışanların Türkçe bilmeleri şarttı.  1876'daki anayasada Divanda Türkçe konuşulması kanunla belirtilmişti. Sadrazam ister Sırp, ister Arnavut olsun, Ama Türkçe bilecek, davranışlarını ayarlayacak ki kendisiyle alay edilmesin, küçük düşmesin. Çünkü Devlet-i Âliye'nin dili Türkçedir, Millet-i hâkim Türk’tür.  Arap memleketlerinde dahi Türkçe okulları açılmıştır. Yemen'de lise, Musul'da Halep'te, Şam'da askeri ve sivil meslek mektepleri. Türkçe tedrisat ile faaliyet gösteriyor. Ayrıca oralarda devlet dairelerinde de Türkçe işlem görülüyor. Bayrak tek, lisan tek.  Yavuz'dan itibaren yazışma Türkçe.Kanuni İspanya'ya, Fransa'ya, İngiltere'ye kadar Türkçe yazıyor.  Geçen yıllarda "Türk Sanat Tarihi Kongeresi" düzenledi. Kongrenin dili İngilizceydi. Kardeşim Türk Sanat tarihiyle ilgili bir kongre düzenliyorsunuz, gelenlerin Türkçeye ve Türk sanatına bir yakınlık duymaları lâzım. Daha doğrusu bu dili çat pat da olsa bilmeleri lazım. Siz ne demeye kongreyi İngilizceye düzenlersiniz.  Bunlar bizim ruhumuza ters davranışlardır. Osmanlı batarken bile Türklüğünü unutmamıştır.
Anadilde Eğitim Hakkı Ayşe Göktürk Tunceroğlu Yeni ders yılıyla birlikte anadilde eğitim talebiyle bazı yerlerde okullar boykot ediliyor. Anadil meselesinde iki farklı durum vardır: Anadil eğitimi ve anadilde eğitim. Bu ikisi sanırım kasten karıştırılıyor. 

Bu ayırım aslında resmî dilin dışındaki her dil için vardır. “Yabancı dilde eğitim” yanlıştır meselâ. “Yabancı dil eğitimi” yaparsınız; öğrencilere İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca, Arapça, Çince, Rusça.... öğretirsiniz. Elimizden geliyorsa her öğrenciye iki yabancı dil öğretelim. Ama bir okulun müfredatını bir yabancı dil üzerine oturtmak yanlıştır. 

Kürtçe için de durum böyledir. Kürtçe Türkiye’de yabancı bir dil değildir ama resmî dilin dışında bir dildir. Kürt nüfus olan bölgelerde Kürtçe seçmeli ders olarak konabilir. Konmalıdır. Üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri olabilir. Olmalıdır. Arap Fars Dilleri ve Edebiyatı, İngiliz Dili ve Edebiyatı, İtalyan Dili ve Edebiyatı... filan olduğu gibi. İsteyen öğrenci ötekilere nasıl giriyorsa Kürt Dili ve Edebiyatı’na da girer, okur. 

Amerika çok kültürlü olmakla övünen bir ülke. Herkes ana dilini öğrenmekte, öğretmekte serbesttir ama okullarda eğitim dili şeksiz şüphesiz Amerikan İngilizcesi’dir. 

Fransız filozof Alain’in bir sözü var: Çocuk okula gittiği zaman vatandaş olur. Yani okuldaki eğitim insanlara vatandaşlık şuuru aşılar. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına itirazı olan var mı? Yok! Yok diyorlar! Öyleyse, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının dili Türkçe’dir ve bu dil okullardaki eğitimin dilidir. Bunun dışında bir dilde eğitim hakkından söz etmek TC vatandaşlığına rıza göstermediğini, art niyetler taşıdığını beyandır. Eğitim dilinin Kürtçe olmasını isteyip “özerklik, bölünme talebimiz yok” demek samimiyetsizliktir. Okulda Kürtçe eğitim gören çocuk bir Kürt devletinin vatandaşı olmaya namzettir. 

Dil sözlük ve gramer kitabından ibaret değildir. Kelimelerin ardında bir kültür dünyası vardır. Ortak dil ortak kültür meydana getirir. Dil ortak olmazsa duygular, düşünceler, sevinçler, tasalar, zevkler, dertler farklılaşır. Dil ayrılırsa zaten sınır ayırmaya gerek kalmaz! 
Barışın dilini bulmaktan söz ediyoruz, barışın dili Türkiye’yi iki dilli hale getirerek bulunmaz. “İki” dilli “bir” Türkiye olmaz!
Türkçemizi Sal'a Bindirdiler, Sel'e Verdiler Yavuz Bülent Bâkiler Ben, bu sel ve sal ekleriyle türetilen kelimelerden iğreniyorum. Ama, derin bir hüzünle de görüyorum ki, Türkçe zevkinden mahrum olanlar, Yahya Kemal'in ifadesiyle:

"Ağzımızda, anamızın sütü gibi helâl ve güzel olması gereken Türkçemize her gün, bir parça daha akrep zehri karıştırıyorlar. Prof. Dr. Fındıkoğlu Ziyaeddin Fahri bir yazısında demişti ki: "Türkçemizi sal'a bindirdiler, sel'e verdiler"

Prof. Fındıkoğlu bu tespiti yaptığında zevksizliğimiz, bilgisizliğimiz, gafletimiz... bugünkü seviyesine varmamıştı. Şimdi İslâmiyetten, Kur'an dili olan Arapçadan katiyyen hoşlanmayanlar, dilimize giren bin yıllık kelimeleri budamaktadırlar. Ve işin garip tarafı, Arapça Farsça kelimelerin arkasına Fransızcadan aldıkları bu sal ve sel eklerini yapıştırdılar mı öztürkçe konuştuklarını-yazdıklarını sanmaktadırlar.

Mesela: Tarih, din, mezheb, millet... kelimeleri Arapçadır amma: Tarihsel, dinsel, mezhebsel, ulusal... kelimeleri artık onlara göre Öztürkçedirler. Altı kaval, üstü şeşhane...

Evinizde: Dede Korkut Destanları veya Hz. Ali Cenknameleri, Yunus Emre, Karacaoğlan, Emrah, Köroğlu... gibi şairlerimizin şiir kitapları varsa, açıp okuyun onları. İçlerinde sel'li, sal'lı bir tek kelime bulamazsınız. Niçin? Onlar, bizim dilimizi bilmeyen şairlerimiz ve yazarlarımız mıdırlar?

Şimdi ben, bu sal'lı, sel'li zibidi kelimeleri duyduğumda, etime bıçak yemiş gibi oluyorum. Şehir hatlarımızda çalışan vapurlarımız, her gün kırk defa Türkçe zevkimizi tepeleyip duruyorlar."Çevresel temizliğe özen gösterin!" diyorlar. Ne demek Çevresel temizlik? Niçin Çevre temizliği değil de çevresel temizlik? Eğer çevresel temizlik zıpırlığı doğru ise, Çevre ve Orman Bakanlığımızın ismini de "Çevresel ve Ormansal Bakanlığı" yapmamız gerekmez mi?

Bize, daha ilkokul sıralarında öğretmemişler miydi? Yurdumuzun: Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi, İç Anadolu Bölgesi, Batı Anadolu Bölgesi, Kuzey Anadolu Bölgesi, Güney Anadolu Bölgesi, Trakya Bölgesi gibi bölgelere ayrıldığını anlatmamışlar mıydı? Şimdi nereden çıktı bu bölgesel ucubesi? Artık, bütün siyasilerimiz bile, ağızlarını "bölgesel" uydurmasıyla açıyorlar.

Bizim Diyarbakır'da bir Bölge valimiz vardı. Ama oraya giden bakanlarımız, nedense Bölge valimizden, bölge meseleleri hakkında değil, bölgesel sorunlar hakkında bilgi alıyorlardı. Yazıklar olsun. Şimdi, başımıza bir de: Kuzey Irak Kürt Bölgesel'i çıktı. Sanki Kuzey Irak Kürt Bölgesi deseler başımıza taş yağacak.

Ben bir Türk milliyetçisiyim. Milliyetçilik benim şeref madalyamdır. Ama ben bin yıl yaşasam bile ulusalcı sıfatına yakın durmam. Ne demek ulusalcı, ulusçuluk, ulus-devlet! Ne demek?

Eskiden bizim, duygulu insanlarımız vardı. Şimdi onlar da: "Duygusal kişiler" oldular. İnsanlarımız artık, duygulanmıyorlar, hislenmiyorlar, duygusallaşıyorlar. Kadın hastalıklarımız, yerlerini, kadınsal hastalıklara bıraktı. Ev artıklarımız bile, Evsel artıklar oldular. Bazı siyasetçilerimiz, samimiyetle değil, içsellikle konuşuyorlar. Onların dışsallıklarından da, içselliklerinden de hiç ama hiç, ama hiç hazzetmiyorum.

Türk Tarihi, Türk Kültürü ve Türkçe Mehmet Kaplan Yirminci yüzyılda dil âlimleri, psikologlar ve sosyologlar dil ile düşünce arasında sıkı bir münasebet bulmuşlardır. Bu münasebeti şöyle özetleyebiliriz:
Dil, onu konuşanların duygu, düşünce ve hayal dünyalarını tayin eder.” Bir dilde ne kadar kelime varsa, o milletin dünya görüşü o kelimelerle sınırlıdır. İnsanoğlu bildiği ve dikkat ettiği varlıklara, duygu ve düşüncelere ad koyar, bilmediklerinin o dilde adları da yoktur.
Diller, sade yapıları bakımından değil, kelime kadroları bakımından da birbirlerinden ayrılırlar. Ve bu ayrılık kültür ve medeniyet farkına delâlet eder. Arapçada devenin renk nüanslarını anlatan yüze yakın kelime varmış. Bunun sebebi, devenin Arapların hayatlarında önemli, hayatî bir yer tutmasıdır. Biz devenin rengi ile ilgili tek bir kelime biliriz: Devetüyü rengi. Bu gösterir ki, biz deve ile haşır neşir olmamış bir milletiz.
Türkçede hayvan adlarının Türkçe olmasına karşılık, bitki adları yabancıdır. Bu da yaşayış tarzıyla ilgilidir. Türkler esas itibariyle hayvancı bir kavimdir. Sonradan yabancı din ve medeniyetlerin tesiri ile yerleşik medeniyete geçmişler, ekinci olmuşlardır. Türkçede gerçi ot, ağaç, çiçek ilh. gibi bazı bitki adları vardır. Fakat bunların sayısı eski çağlardan beri ekinci olan kavimlerinkinden azdır. Biz on dokuzuncu asırdan sonra Batı medeniyetini benimsemeğe başladık. Bunun neticesinde Türkçeye Batı dillerinden binlerce kelime girdi. Bu da dil ile kültür ve medeniyet arasındaki münasebeti gösterir.
Türkler İslâm medeniyeti çevresine girdikten sonra, bu medeniyeti öğrendikleri kavimlerden, Fars ve Araplardan binlerce kelime almışlardır. Anadolu’ya geldikten sonra Türkçeye, birlikte yaşadığımız Müslüman olmayan kavimlerin dillerinden de yüzlerce kelime girmiştir. Sınır, efendi ve ırgat kelimelerinin Rumcadan alınması, sadece dil değil, kültür bakımından da önemlidir. Buna karşılık biz de asırlarca idaremiz altında yaşayan kavimlere, binlerce kelime vermişiz. Bu da bizim onlara yapmış olduğumuz tesiri gösterir. Osmanlıcadan Osmanlı idaresi altında yaşayan kavimlere geçen kelimeler üzerinde bir hayli araştırma yapılmıştır.
Öztürkçeciler, gerçeğe, tarihe ve coğrafyaya gözlerini kapayan ütopistlerdir. Dili ilmî olarak ele almazlar. Zira ilim onların hayallerini yıkar. Tarihî vakıa şudur: “Türkler cihangir bir kavimdir. Atı onlar ehlileştirmişler ve at sayesinde geniş ülkelere hâkim olmuşlardır. Oğuz Kağan destanı'nı okuyan ve üzerinde düşünen, Türk tarihinin mânâsını anlar.” Bizde milliyetçilik akımı, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra ortaya çıkmıştır, öztürkçecilik bu tarihî vakıanın yan ürünüdür. Fakat şaşılacak bir şey! Türkler tarihin en eski ve en cihangir kavmi oldukları ve yetmiş iki milletle bir arada yaşadıkları halde, millî benliklerini kaybetmemişlerdir. Acaba bunun sırrı nedir?
Bence bunun sırrı, Türkçenin yapısı içinde gizlidir. Bilindiği üzere Türkçede kök aynı kalır, ek değişir. Dillerini koruyan Türkler, hiç bir zaman millî şahsiyetlerini kaybetmemişlerdir. Bu, Türkçede kökün ve Türklerde soy-sop fikrinin sağlam oluşundan ileri gelir. Türk, dışardan gelen her şeyi kabul eder, kendi bünyesine ekler, fakat kök itibariyle aynı kalır. Türkçe ek bakımından bir hayli zengindir. Ekler vasıtasıyla köke değişik şekil ve mânâ veririz. Fakat kök aynı kaldığı için, bir ağaç gibi, kendinden türeyen her kelimeyi özsuyu ile besler.- Sevmek, sevişmek, sevinç kelimeleri arasında baba - oğul, ana - kız kadar yakınlık vardır. Sevişmek ancak karşılıklı sevgi ile olur ve sevgiden sevinç doğar.
Kökünü koruyarak ekler vasıtasıyla değişme, sadece Türkçenin kuralı değil, Türk tarihinin ve Türklük âleminin de anahtarıdır. Türkler, tarihleri boyunca kendilerine eklenenler ve kökle kaynaşanlar sayesinde değişmişler, fakat yine de Türk kalmışlardır. Türk tarihinde Türk’e eklenen ve kökle birleşen ve kaynaşan birçok şahıs ve kavim biliyoruz. Çeşitli ülkelerde yaşayan Türkler aynı kökten türemişler, bulundukları ülkelerde, bünyelerine yabancı unsurlar almışlar, fakat onlar da bizim gibi millî benliklerini korumuşlardır. Türkiye Türkçesiyle Azerî, Türkmen, Özbek, Uygur, hattâ Kazak ve Kırgız Türkçesi arasındaki fark, Latinceden türemiş olan diller arasındaki farktan çok daha azdır.
Türkçenin başka bir özelliği geometrik bir düzene sahip olmasıdır. Öyle ki, Türkçe üzerinde en güzel grameri yazan ünlü Fransız dilcisi Jearı Deny, Türkçenin ses düzenini küp ile gösterme ihtiyacını duymuştur. Eski Türk sanatı bir bakıma kübiktir. Türk halı ve kilim desenleri ile nakışlarında şekillerin konturları çok bellidir ve onların dizilişlerinde sıkı bir düzen vardır. Acaba şekillere bu düzeni vermekle Türk dili arasında bir münasebet yok mudur?
Ben olduğunu sanıyorum. Türk, meşhur bir deyim ile “nizam-ı âlem”cidir. O, kendisini âdeta dünyaya nizam vermek için gelmiş hisseder. Türk, tarihi boyunca idare altına aldığı kavimlere düzen vermeğe çalışmıştır. En eski çağlardan beri Türk tarihi, düzen ile anarşi arasındaki çatışmaların sayısız örnekleri ile doludur. Orhun Kitabeleri'nde bu dünyaya düzen verme cehdini açıkça görebilirsiniz. Batıda olduğu gibi bizde de dil ile düşünce, davranış ve sosyal düzen arasındaki münasebetleri inceleyen ilim adamlarına ihtiyaç vardır.
Türkçeyi gelişigüzel uydurma kelimelerle bozacak yerde, onu kökü, bünyesi, dalları, tarihî gelişimi ve Türk düşüncesi ile münasebeti bakımından ele alsaydık, çok daha faydalı olurdu. Ben öyle sanıyorum ki, o zaman yeni kelimeler uydururken de ayağımızı sağlam, ilmî temellere basar, boş yere birbirimize düşmezdik. Bütün çekişmeler, düzensizlikten, düzene uymayıştan ileri geliyor. Ama bu durumdan rahatsız olduğumuza göre, ergeç sosyal hayatımız gibi dilimize de çekidüzen vereceğiz. /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri","sans-serif"; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; mso-bidi-theme-font:minor-bidi;}
İstanbul Türkçesi için yarışmak Rahim Er Türkiye Dil ve Edebiyat Deneği ile İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü müştereken bir güzel teşebbüse imza atmışlar. Lise talebeleri, İstanbul Türkçesi için denemeleriyle yarışacaklar. İstanbul Türkçesi’ne dair genç bakışla ne deneceğini doğrusu merak etmekteyiz. Müsabaka İstanbul Türkçesinin lüzumuna dair mi, yoksa İstanbul Türkçesiyle yazılmış metinler mi dereceye girecek? 
Hangisi olursa olsun sonuçta güzel. Esas itibariyle İstanbul Türkçesinin lezzeti üslubla fark edilir. Kelime, sese dönüşünce o milletin dili olur. Bu topraklar bugün bir büyük imparatorluğun bakıyesi olduğu gibi Türkiye Türkçesi de Devleti ali Osman’dan kalmadır. Mutfağımız yerden bitmediyse, şehirlerimiz galaksilerden inmediyse dilimiz de bir gecede oluşmadı. 
Türkiye’de ilk ırkçılık dil üzerinde oldu. Önceki devrin TDK’sının Türkçe’ye kıyılması suçunda dahli büyüktür. Zikrettiğimiz devam keyfiyeti göz ardı edilerek dilimiz fukaralaştırıldı. Yeni yetişen nesiller, zengin dil dağarcığından mahrum oldular. Yabancı lisan, Türkçe’den daha önemsenir oldu. 
Türkçe’nin yakın tarih macerası elem vericidir. Resmî ideoloji, zorla arılaştırma, derken ses bayrağımızı pörsüttü. Diğer yandan ölçüsüz iç göçler, dildeki yapıyı sarstı, keza dünyaya açılma rekabette dili hazırlıksız yakaladı, iletişim teknolojisindeki hızlı gelişmeler de yabancı kelimeler tarafından kuşatılmayı getirdi. 
Son otuz yılda Türkçe resmî müdahaleden kurtulmuştur. O kurtulmayla birlikte Türkçe içi kamplaşmalar, öztürkçe denen sun’i çabalar durmuş, dil kendi içinde kendi zenginliğini üretmeye başlamıştır. Ne var ki batıdan gelen istila devam etmekte. 
Bilindiği gibi Türkçemizde üç lehçe var. Çağatay, Azeri ve Türkiye Türkçesi.  Çağatay, Türkistan Türkçesi’dir. Ama ne hazindir ki artık Türkistan’daki Türk devletleri kendi dillerini Özbekçe, Kazakça, Türkmence, Kırgızca diye ifade etmekteler. Azerbaycan’ın Azerice denmesi gibi. Aynı dilin çocukları yabancılaşıyor. 
Bütün lehçelerin bütün zamanlardaki baş tacı İstanbul Türkçesidir.  İstanbul Türkçesi, en üst seviyede bütün kültürel, edebi, fikri ve medeni süzgeçlerden geçerek hayat bulmuştur. Bu Türkçe’yle yazılan bir kitap, dergi ve gazetenin Azerbaycan ve Türkistan’da okunabilmesi Türkiye’ye de Türk âlemine de Türk diline de Türk kültür hayatına da en büyük hizmet olacaktır. Ama yapılması gereken işler var. Evvela alfabenin yeni kalın h, kalın k, ince k, x, w gibi harflerle zenginleşmesi lazım. 

125 sene önce İstanbul’da yapılan bir neşriyat, bütün Türk âleminde okunabiliyordu. Fakat bugün asıl mesele çocuklarımızın e, şey, hı hı demeden sağlıklı konuşabilmeleridir. Kızların ş yerine s’yi telaffuz etmeleri insanı rahatsız etmekte. Son söz, TV’ler İstanbul Türkçesiyle konuşursa bu halis dil, bütün bu coğrafyada çiçek açar. 
Lisanda Tekâmül R. C. Ulunay Geçen gün bir gazetede "Dünyada ne var, ne yok?" başlığı altında şu haberi okudum. Çekoslovak sinir hastahanelerinden birinde bakım gören bir hasta, tam 16 tane uydurma dil uydurmuş, bunların gramerlerini, sözlüklerini yapmış ve hatta bu dillerde şiirler bile yazmıştır. Sözlüklerden birinde tam 10 bin kelime olduğunu düşünürseniz, harcanan emeğin büyüklüğünü anlamış olursunuz. Bu hasta, uydurduğu dillere gene uydurma memleket adları takmış ve bu dillere İncil’den parçalar tercüme etmiştir. Yalnız hayalinde yaşayan “Hesperid Cumhuriyeti” için de bu akıl hastasının büyük bir demiryolu planı vardır. Tarifeler, olağanüstü ince bir hesapla yapılmıştır. Akıl hastahanesinin idarecilerine bakılırsa, hasta, hemen hemen bütün Avrupa dillerini ve bu arada Japoncayı da iyi biliyormuş! Gazete bu havadisin kahramanını bir "akıl hastası" yâni deli olarak kabul ediyor. Bence hiç öyle değil, bu adam 16 tane dil uydurmuş, hattâ bu dillerde şiirler bile yazmış. Bizim doğru-dürüst bir tanesini bile uyduramadığımıza göre anlaşılıyor ki, dil uydurmak zannolunduğu kadar kolay bir iş değildir. O halde bu adamı bulunduğu hastahaneden buraya davet etmeli ve ondan bizim "Öztürkçe" dediğimiz bu “uydurmasyon” lisanı her fikri ifade edebilecek bir hâle koymasını rica etmeli. Biz altı asırdır konuştuğumuz Türkçeyi bugünkü çöküş hâline neden getirdik? Sebep gayet basittir: Biz dilimizde yabancı, bilhassa Arap ve Fars kelimeleri istemiyoruz. Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca olursa zarar yok. Fakat Arapça ve Farsça olmasın. Hâlbuki lisan, bir konuşmak, anlaşmak, fikrini muhatabına anlatmak vasıtasıdır. Dünyanın bütün lisanları kendilerini bunlardan zayıf görürlerse başka dillerden aldıkları kelimeleri benimserler, kendi kaidelerine uydururlar, o kelime menşeini kaybeder, girdiği milletin mah olur. Şimdi "Osmanlıca" dediğimiz Türkçe de böyle olmuştu. En güzel lisanlar, en zengin olanlardır. Arapça ve Farsça dahi güzelleşmek, genişlemek, zenginleşmek için başka lisanlardan kelime almışlardır. Lisan yalnız: "Günaydın! Nasılsın, iyi misin?" den ibaret değildir. Lisan, ilmi, edebiyatı, hissi, ruhu, fikri anlatacaktır. İngilizler, dillerinden yabancı kelimeleri atacak olurlarsa ne konuşurlar, ne de yazarlar. Lisanı özleştirmek demek onu başlangıcına götürmek demektir ki, gelişmede zamanın inkişafa olan tesirini inkâr etmektir. Meselâ: Bir çocuk doğduğu zaman 5 kilo ağırlığındadır, büyüdüğü zaman tartılırsa 55 kilo gelir. 5 kiloyu çocuğun özü olarak kabul edersek 50 kiloyu et, ekmek, pırasa, ıspanak olarak kabul edeceğiz. Bunları atmak ve çocuğu 5 kiloya düşürmek mümkün müdür? Lisan da böyledir. Zaman ile edindiği tekâmülü atamayız. Atmak istersek zayıf düşer ve ölür.
Dil ve Kültür Prof. Dr. Beynun Akyavaş
Kitaba düşkün olanlar arasında bile ansiklopediye, lügate bakmaya üşenenler pek çoktur. Ben ansiklopedi okumaktan, lügat karıştırmaktan zevk alırım. Bilmediklerimi öğrenirken o mevzudan bu mevzua, o kelimeden bu kelimeye dolaşıp durmak, seyahat etmek hoşuma gider.  Kaşgarlı Mahmud'un Araplara Türkçe öğretmek için yazdığı ve bir dil hazinesi olan Divanü Lûgat-it-Türk'den Hüseyin Kâzîm Kadri'nin dört ciltlik Türk Lügati'ne kadar sahiplerini rahmetle anmaya vesile olan sayısız eser var. Tek başına bir akademi gibi çalışan, ilme ömrünü veren atalarımızın göz nurları tozun toprağın arasında sönerken, çoluk çocuk şöyle dursun, bugün artık efendibaba, haminne yaşına gelmişler bile kafalarını sade suya çorba veya kabak çekirdeği faslından kitaplarla dolduruyorlar. Kolay kolay, çabuk çabuk okunan, renkli hikâye ve romanlar elden ele geçiyor, atılıyor. Bugünün aceleci, telâşlı, sıkıntılı insanı duyuvermeyi, görüvermeyi, öğrenivermeyi, ağır ağır okumaya, uzun uzun düşünmeye tercih ediyor. Aydın olduğu farzedilen bazı er kişilerle hatun kişiler ise gazetelerdeki resimleri seyretmekten, şıpın işi haberleri okumaktan değilse de, makalelerden sıkıldıklarını, hele fazla ciddî bir üslûpla yazılmış yazıları hiç okumadıklarını söylüyorlar. O halde mekteplerde bir yanlışlık, eğitimimizde bir isabetsizlik var. Çocuğa kitap seçme, okuma, araştırma alışkanlığı kazandırılmamış, iyiyi kötüden ayırmasına yarayacak bir zihin jimnastiği yaptırılmamış, doğruyu eğriden, faydalıyı zararlıdan, güzeli çirkinden üstün tutabilecek sağlam bir kafa verilmemişse gerisi boş lâftır. Fransızca bilen ve Üniversite tahsili yapmakta olan bir delikanlı, dedemden duydum, en iyi lügat Şemsettin Sami'nin lûgatiymiş, onun için eski harfleri öğreneceğim, diyordu. Eskilerin yerini dolduran, bugünün ihtiyaçlarını karşılayan, göz ve gönül doyurucu bir Türk dili lügati nerede bulunur? Türk dilini kök, ses, şekil ve manâ bakımlarından inceleyen, her kelimenin hayat hikâyesini anlatan dört başı mamur bir eser mevcut değil. Dilimizdeki filanca kelime ne zaman doğmuş, kökü nedir, sesi, şekli, manâsı, kullanılışı nasıl bir yol takibetmiş sualinin cevabını nerede bulacağız? Her millet dilinin geçmişini de, hâlini de, hattâ geleceğini de biliyor. Dilin mantığı, nizamı, kanunları, kaideleri tesbit edilmiş, başından sonuna, tepeden tırnağa incelenmiş. Yığınla gramer kitabı bir tarafa, muska büyüklüğündeki ufacık lügatlerden bir kütüphaneyi dolduracak büyüklük ve sayıdaki ansiklopedik lügatlere, eski dil lügatlerinden büyük bir yazara, büyük bir esere mahsus lügatlere kadar ne isterseniz bulursunuz. Dil canlı olduğuna göre lügat de canlıdır. O halde, daima elden geçmesi, dille beraber gelişip zenginleşmesi icab eder. Nitekim diline saygılı, diline düşkün eloğlunun yaptığı da budur. Bir milletin kendine has duygusu, düşüncesi, sanatı ve medeniyeti o milletin kültürü ise, kültürünü muhafaza eden, yayan, o kültürü bir nesilden ötekine aktaran da dilidir. O halde dilin mahvı kültürün mahvı, kültürün mahvı milletin mahvıdır. Dilini, kültürünü unutmuş, kaybetmiş bir milletin yaşadığı görülmemiştir. Bir milletin ömrü dilinin ve kültürünün ömrüne bağlı olduğuna göre, hepimizin millî bir şuur ve heyecanla Türkçeye ve Türk kültürüne sahip çıkmamız gerekir. Dil buhranı, kültür buhranı derken ne sarsıntılar geçirdiğimiz meydanda. Şarktan garba kurulan salıncakta tıngır mıngır sallanırken üstümüze çöken rehavetle pek de hayra yorulamayacak korkulu rüyalar görmeye başladık. Dünyaya Türk olarak gelmiş bir çocuk Türk'e has bir terbiye ve yine Türk'e has bir kültürle yetiştirilmezse ortaya onun bunun taklitçisi, kendinden başka herkes olan, ruhen rahatsız bir takım zavallıların çıkacağı ve birbirini sevmeyen, saymayan, birbirine millî bağlarla bağlanmamış bu yabancıların günün birinde birbirlerine düşman gözüyle bakacakları tabiîdir. Böyle bir yabancılık, düşmanlığa kadar varan bir ayrılık milletimizi bölünmeye, parçalanmaya götürür. Seng-i musallaya konulmasına ramak kalan Türk dilinin ve Türk kültürünün karşısında saf saf durup el bağlamadan önce kadrini bilmemiz yeni bir hayat iksiri olacaktır.
Tarihin Devamlılığı Peyami Safa Dünkü şair Ahmed Hâşim'in dilinden anlayan bir gençlik kalmadı. Evvelki günün şairi Tevfik Fikret de artık bir yabancıdır. Abdülhak Hâmit bir Hint racası, Namık Kemal bir ortodoks papazı kadar bugünkülerden uzaklaşmışlardır. 
Daha evvelkileri saymayınız; Galib'lere, Bâkî'lere giderseniz, onlar, hoş veya nahoş bir sada bile değildirler. Bugünkülerin siyasî, askerî tarihimiz hakkındaki bilgileri de böyle kopuktur. Cengiz'i bilirlerse Yavuz'u daha az bilirler veya bilmezler.
Tarihin bu kopa kopa, atlaya atlaya gidişi devam ettikçe, yarının gençleri de bugünküleri okumayacaklar, okusalar da anlamayacaklardır. Devrimbazlar her çeyrek asırda bir Türkçe'nin büyük bir kısmını değiştirmiş olacaklardır.
Tarihinin sürekliliğini kaybeden bir millet her şeyini kaybetmeye mahkûmdur. Hafızası parça parça kopmuş bir akıl hastası gibi, geçmişiyle, hâtıralariyle ve benliğini terkip eden bütün varlık unsurlariyle ilgisi kesilmiştir. Yabancı tesir ve müdahalelere, yabancı visayete hazır ve muhtaç bir halde, evvelâ bağımsızlığını sonra da bütün millî şahsiyetini ve varlığını kaybeder.
Atatürk’ün büyük nutkundaki dili ve birçok parçaları anlamadığını bana yazan bir lise talebesinin itirafı ibret ve dehşet verici bir gerçeğin itirafıdır. Bir iki nesil sonrakiler, bu nutkun tamamını anlamak iktidarından mahrum kalacaklardır. 
Her nesil bir evvelkini tercüme yoluyla ve tercüman vasıtasiyle anlamak zorunda kalınca, dilinin zaman içindeki vahdetini kaybeden milletlerin tarihteki meş'um sonları bizim de akıbetimiz olacaktır.


Küp Kök, Kare Kök Dr. Necdet Bingöl

Kelimelerin hatırlatmak veya tedaî ettirmek gibi hususiyetleri vardır. Bir çok kimse tarafından söylenilmek, yazılmak gibi şeyler dolayısıyla alışkanlık bir kelimenin ilk mânâsını, önce akla getirir. Bunun içindir ki bir terim olarak kullanılan "Küp Kök" deki küp, bize her şeyden evvel, herkesin bildiği, içine sulu veya katı bir madde konulan yahut o maddenin muhafazasına yarayan, belli biçimdeki büyük yahut büyükçe bir kabı; kök kelimesi ise bir fidanın, bir ağacın toprak içinde beslenmesini temin eden kısmını hatırlatır.
"Küp-Kök" terimindeki "küp" Fransızca "cübe-küb" kelimesinden alınmıştır. Fransızca "cube" ü "küp" yapıvermişler, ellerine sağlık! Gerçi bâzı kitaplarda "küb" yazılıyor ama, imlâ kaidesine göre kelime sonundaki b harfi p yazılıp, okunduğu için "küp" demek gerekiyor.
"Cube" Fransızcaya Lâtince "cubus-kubus" ve Grekçe "kubon" kelimelerinden geçmiştir, mânâsı da bildiğimiz altı yüzü müsavi olan "zar, tavla zarı" demektir. Küp, kökü terimini bilmeyen bir kimse için acaip ve gülünç bir cisim ortaya çıkıyor: Küp ve kökü yahut küpün kökü (!)
Üzerinde asıl durmak istediğimiz mesele bizdeki terimlerin hiç bir ilmî usule bağlanmadan, dilimize gerek mânâ, gerek ses bilgisi bakımından uygun olup olmayacağı düşünülmeden teşkil edilmesidir.
Eskiden Hendese, şimdi Geometri denilen ilim dalındaki terimlerden bir iki örnek verelim: Bizdeki Geometri, Fransızcada Geometrie-Jeometri, Almancada Geometrie diye söylenir. 
Kökü Grekçe'de yer, toprak, dünya mânâsına gelen (Ge-ge) dir. Biz bu kökü alıp geometride "G", jeoliji'de "J", coğrafyada ise “co” diye okuyoruz. 
Bir de coğrafik sıfatını uydurmuşlar. Geometri Hendesenin yerini almış ama, mühendisi aynen muhafaza etmişiz. Neticede kelimelerin köklerini birbirine karıştırmışız!
Fransızcadan "carre" kelimesini alıp "kare" şekline sokmuşuz, sözde Türkçeleştirmişiz, bir de kök ekleyip “kare kökü” yapmışız. 
Eskiden “mahrut” dediğimiz şimdiki “koni”, Fransızca "Cone-Kon"dan alındığı halde "coni" ye veya "honi" ye benzetip koni'yi kazanmışız (!)
“Piramit, prizma, silindir, paralel” ve bu alanda kullanılan daha bir çok kelimenin asılları Grekçe veya Lâtincedir. Biz bunları Türk tâbiiyetine geçirivermişiz!
Asılları Arapça yahut Farsça da olsa, asırlardır kullanılan kelimeleri atıp Grekçe, Lâtince kelimeleri koymak dilimizi anlaştırmak, özleştirmek, öyle mi? İlimden nasibini almamış "bilmenlerin" yaptıklarına değme cahiller, cesaret edemez doğrusu.
Doluya Tutulmak Prof. Dr. Beyhun Akyavaş
Aman ağalar ayağınızı tez tutun, Türkçe elden gitmek üzeredir!... Ya "teslim-i dil" eyleyip uydurukçaya boyun eğeceğiz veya aklımızı başımıza toplayıp Türkçemizi müdafaa edeceğiz. Bunun en sağlam yolu herkesin anadiliyle konuşması, anadiliyle yazmasıdır. Uydurukça kimsenin anadili değil, ama öksesi, tuzağı, cazip tarafı çok. Kendi dilinle konuşup yazdın mı, gerici de olursun, tutucu da olursun, yobaz, örümcek kafalı, çağ dışı da olursun, icabında faşist bile olabilirsin! Halbuki öteki yolu seçtin mi, gel keyfim gel!... İlerici, aydın, devrimci, çağ içi, hepsi sensin. Hediyesi, ikramiyesi, ödülü bile var bu işin. Uydurukça konuşup yazan kazanıyor. Her memlekette, radyo ve televizyonda, o memleketin en güzel, en doğru, en temiz dili konuşulur. Radyo ve televizyonun ilk vazifesi kulağa mükemmel bir dille hitabetmek, dili en güzel haliyle yaymak ve öğretmektir. Hâlbuki bizim TRT Türkçeyi taammüden katletmekle meşgul. Şöyle bir kulak verip dinleyelim. Boğazına sarıldıkları Türkçe feryad ediyor. Kelimeler ölürken, düşünce uydurukçayla boğuluyor. Bu böyle devam edip giderse, birkaç sene sonra Türkiye düşünemeyen, konuşamayan, anlaşamayan ve tabiî sevemeyen insanların memleketi olacak. Yakın zamanların modası olarak ve daha ziyade Amerikanca özentisiyle, cümlelerin içindeki kelimelerin arası açıldı. İşin yoksa bekle! Cümle tamamlanıncaya kadar bir sürü “aaa!, eee! ve ııı!” sesini dinlemeye mecburuz. Türk dilinde böyle arşın arşın “aaa!, eee!, ııı!” yoktur. Kelimeler akıp gider. Kısa heceler uzun, uzun heceler kısa söyleniyor. Kısaca diyabet diyemiyorsan, şeker hastalığı de. Üstelik kırk milyonda kaç kişi şu Fransızca diyabet kelimesini bilir acaba? Daha yine Fransızcadan alınan laik kelimesine bile dilimiz dönmüyor. Kimimiz lâyık, kimimiz laayik diyoruz. Hac faarizası değil, hac farizasıdır. Defile Fransızcadan alınmış, orta hecesini niye uzatıyorsun? Liisan değil, lisan, hatıraa değil, hatıradır. Fransızcadan ithal edilen “sel”ler ve “sal”larla Arapçadan dilimize girmiş “î” nisbet ekinden kurtulduk. Kanun her ne kadar Arapça ise de arada bir kullanmamıza müsaade buyruluyor ama asla kanunî demeyeceğiz. Peşine uydurma bir “sal” takılmış Farsça para nasıl “parasal” olmuşsa, “kanunî” yerine de ”yasasal” demek lâzım. Lâzım ya, ne hikmetse yasal diyorlar. Medenî kanun henüz uygar yasa olmadı!... “Mimarî, edebî, iktisadî” yerine “mimarsal, edebsel, iktisatsal”, “zeytunî, fıstıkî” yerine de “zeytinsel, fıstıksal” diyeni duymadım. Arapçadan alınan hesap kelimesinin Fransızca matematik dururken öztürkçede ne işi var? Hiçbir işi yok da, matematiksel adam, hesabî adam, matematik betik, hesap kitap, matematiksiz para sarfetmek, hesapsız para sarfetmek demek midir? Kelime oldu sözcük, yani küçük söz! Kelime ile söz aynı manâya gelmez kiı Nitekim lâf da ne kelimedir, ne de söz. Aynı şey olmadıkları üçünün de yaşamasından ve kullanılışlarından bellidir. Kelime, tek başına manâsı olan (ev, çiçek), hattâ bazen tek başına bir manâsı olmayan (ya, ey, ki) ses veya ses birliği olduğu halde, söz, hem bir manâ, hem de bir fikir ifade eden kelime dizisidir. Bana söz vermiştin, şeref sözü, sözüm ona, atasözü, sözlü imtihan, sözüm meclisten dışarı dediğimiz zaman bana kelime vermiştin, şeref kelimesi, kelimem ona, ata kelimesi, kelimeli imtihan, kelimem meclisten dışarı demiyoruz. Lâf ise büsbütün başka, balkabağının lâf söylemesi gibi biraz da küçültücü bir manâ taşır. Büyüklerimizin sözleri kulağımıza küpe olur ama boş lâfa karnımız toktur. Lâf mı bu söylediğin deriz, söz mü bu söylediğin diyemeyiz. Her dil kendi mantığı, kendi zevki, kendi temayülleri ile yaşar. Dilin mantığı ve ruh hali bilinmedikçe doğru yolda olmaya imkân yoktur. Türkçeyi iyi anlayabilmek için Türk milletinin tarihini, medeniyetini ve kültürünü bilmek, Türk milletini tanımak lâzımdır. Bilindiği üzere dil, bir kişinin, bir derneğin, bir kurumun malı değil, bir milletin müşterek düşünüşü, müşterek duyuşu, müşterek hissedişidir. İnsan sosyal bir varlık olduğuna göre dil de sosyal bir varlıktır. Milletlerin kendi akıl, zekâ ve hisleriyle yoğurdukları, milletleri ayakta tutan sosyal bağların belki de en kudretlisi olan canlı bir varlık. Türkçe de, diğer medeniyet dilleri gibi, başka dillerden kelime almış ve bunların çoğunu kendi içinde eritmiştir. Bu, Türkçeye mahsus bir durum değildir. Aynı kökten gelmedikleri ve Fransızcadan sayılamayacak kadar çok kelime aldığı halde, İngilizce bugün artık Fransızcaya kelime vermeye başlamıştır. "Fransızca bu gidişle İngilizce olacak" diyen Fransızlar lâtife yollu da olsa bir hakikati ifade ediyorlar. Türkçeye vaktiyle Arapça ve Farsçadan hem kelime hem de terkip girmiş. Bu yabancı terkipler hemen hemen tarihe mal oldu. Kelimelerin ise büyük bir kısmı tabiî bir şekilde tasfiyeye uğradı. Fücceten gidenler hariç!... Bugün artık Arapça ve Farsçadan kelime alalım desek de alamayız. Bu devir kapanmış. Gelgelelim, yağmurdan kaçarken doluya tutulduğumuzun farkında değiliz. İngilizce ve Fransızcadan dilimize giren kelimelere, hattâ o dillerden tercüme yoluyla aldığımız tabirlere kimse itiraz etmediği gibi, bu kelime ve tabirleri kullanmak şıklık olarak kabul ediliyor. Bir dil züppeliği ile, halktan yana değil, halktan üstün olduğumuzu isbat etmeye çalışıyoruz. Bu gayret radyo ve televizyonda, evde, sokakta, çarşıda pazarda, resmî, gayri resmî her yerde göze çarpıyor. Bir taraftan Türkçeyi yabancı kelimelerden, Arapça ve Farsçadan kurtarıyoruz deyip "sözcük" uydur, öbür taraftan Fransızca ve İngilizcenin önünde sus, sesini çıkarma! Bunun adına en azından samimiyetsizlik, en hafifinden dil şuursuzluğu derler. “Zekâ, hikâye, şart” mı Türk milletine yabancı, yoksa uydurmaca “anlak, öykü, koşul” mu? Dükkân mı yabancı, Fransızca butik mi? “Eşkıya” mı yabancı, Amerikanca “gangster” mi? Misalleri istediğimiz kadar uzatabiliriz. Mesele, Türkçenin baskına uğramış gibi soyulup soğana çevrilmemesinde ve açık yüreklilikle korunmasında.
Kullanmaktan Vazgeçemeyeceğimiz Türkçe Kelimeler Prof. Dr. Orhan F. Köprülü Uydurma dil modası, herşeyi o kadar bozdu ki, yalnız tek uydurma kelimeler dilimize yerleşir gibi görünmekle kalmadı; lisanımızın ahengi, mantığı da zedelendi. Ama işin en acı tarafı, dilden Arapça ve Farsça asıllı kelimeleri atıyoruz derken herşeyi ile Türkçe olan kelimeler de kullanılmaz hâle getirildi. Bu yazımızda, her yanı ile Türkçe olduğu halde tedavülden kaldırılmaya çalışılan iki kelime üzerinde duracağız. Bunlardan birincisi, “bakım” kelimesidir. Burada sözünü ettiğimiz “bakım” kelimesi, bizim kastettiğimiz mânâda, “bakıma” veya “bakımdan” şeklinde dilimizde geçer. Son yıllarda, bir terim olarak ve “zaviye” kelimesi karşılığı ortaya atılan “açı” kelimesi, “bakıma” veya “bakımdan“ şeklinde dilimizde öteden beri kullanılan özbeöz Türkçe bir kelimeyi bile, kendini yeni “kuşaklar” sanan genç neslin lügatçesinden çıkarmaya çalışmaktadır. Bu iddiamızı bir kaç misalle gösterebiliriz. Meselâ, son günlerde gazetelerimizde yer alan "son altı ayın hükumet açısından bir bilançosunu yapmakta fayda var" cümlesinde “açı” yerine, “bakım” kelimesi kullanılsaydı cümle şöyle olacaktı. "Son altı ayın hükumet bakımından bir bilançosunu yapmakta fayda var". Hiç şüphe yok ki bu ikinci cümle dilimizin âhengine ve mantığına birinci şekilden çok daha uygundur. "Bir açıdan alıcı, bir açıdan satıcı haklıdır" cümlesinin, "bir bakıma alıcı, bir bakıma ise, satıcı haklıdır" şeklindeki ifâdesi dilin,en azından ahengi bakımından çok daha yerinde olurdu.  "İnsanın birçok açılardan kendini farklı görmesi tabiîdir" cümlesini "insanın bir çok bakımdan kendisini haklı görmesi tabiidir" şeklinde söylemek hiç değilse kulağa daha hoş ve ahenkli gelir. Son zamanlarda ortaya atılan ve yerli yersiz, üç-beş kelimenin birden yerini almaya çalışan “neden (?)” Kelimesi, yine yüzde yüz Türkçe bir kelime olan “yüzünden” sözünü büyük ölçüde arka plana atmış ve bir çok gençler bu kelimeyi kullanamaz hâle gelmişlerdir. Bu iddiamızı da yine bir kaç misalle göstermekte fayda vardır. Meselâ, "Ahmed'in nedeniyle başım derde girdi" (veya başımın derde girmesine Ahmet neden oldu) cümlesindeki kakafoni "Ahmed'in yüzünden başım derde girdi" şekline sokulursa kendiliğinden ortadan kalkar. Unutmamak gerekir ki “yüzünden” kelimesi ancak menfi hallerde kullanılır. Meselâ “senin yüzünden adam oldum" yanlış, buna karşılık, "senin sayende adam oldum" doğru bir cümledir. "Heyelan nedeniyle yol kapandı" cümlesi Türkçeyi katlederken "heyelan yüzünden yol kapandı" şekli Türkçenin hakkını verir. "Dil anarşisi yüzünden kültürümüz bu hale geldi" dersek bu, içinde olduğumuz durumu açık seçik gözler önüne serer. Sadece iki Türkçe kelime için verdiğimiz şu bir kaç örnek dahi lisanımızın, dil bilgisinden ve sevgisinden mahrum kimseler elinde nasıl gülünç ve acınacak bir hâle geldiğini, okuyucularımıza bir defa daha göstermiştir sanıyoruz.
Çirkin ve Uydurma Bir Edat Peyami Safa Türkçemizin birkaç bin yıllık tarihinde, birkaç yıldan beri çirkin ve uydurma bir edat türedi "Ya hükümet veya meclis" cümlesini "Ya hükümet ya da meclis" şeklinde yazanlar peydah oldu Türkçe'de "ya da" diye bir kelime yoktur. Bu tahyir(seçme) edatının birinci "ya"dan sonraki şekli, ya ikinci bir "ya" yahut da "veya" ve "yahut da"dır. Atasözlerimizde, manzum ve mensur edebiyatımızda "ya da”ya rastlanmaz. Atasözleri: Ya Devlet başa, ya kuzgun leşe,
Ya bu deveyi gütmeli, ya bu diyardan gitmeli.
Ya huyundan,  ya suyundan.
Ya pek durmalı, ya tek.
Ya hancı, ya külhancı.
Ya alırım, ya ölürüm.
Ya yardan geçmeli, ya serden.  "Ya" edatı Farsça'dır. Türkçe'deki "ya" "yahut”un hafifletilmişi ise, dilimizde, "ya da" gibi iki hafifleşmiş edatın yanyana kullanılması "zebanzed"(alışılmış) değildir. Türkçe'yi kasten veya gafletle berbat etmeyi bir dâva haline getirmeye uğraşanların arasında iyi niyet sahipleri varsa, lüzumsuz uydurmaların edebiyat ve halk dilinde de yeri olmadığını gördükten sonra, hatâda ısrar etmemelidirler.
TDK Türkçemizi Nasıl Zenginleştiriyor? Yard. Doç. Dr. Fuad Okay TDK'nun çıkardığı yeni kelimeleri müdafaa edenler şunu iddia ederler:
"Biz dili zenginleştiriyoruz. Bakın; sizin hakim altında topladığınız apayrı iki kavramı, biz egemen ve yargıç diye iki sözcükle ifade ettik. Böylece dilimiz biraz daha zenginleşti."

Fakat kendilerinin de söylediği gibi, bu iki hâkim tamamen ayrı mefhumlardır ve karıştırılmalarına imkân yoktur. Bunlar bir kelimenin iki ayrı kullanılış şekilleridir ve bu gibi durumlar istisnasız her dilde görülür.

Yukarıda verdiğim savunma örneği de aşağı yukarı böyle ayrı iki mefhumdur. Ama hangi tarihte çıkmış TDK sözlüklerine bakarsanız bakın, savunmanın karşısındaki eski kelime(!) sadece "müdafaa"dır. Orada ne iddiayı, ne de ona benzer bir kelimeyi görebilirsiniz. Durum böyleyken TDK neşriyatında da, TRT bültenlerinde de savunma'nın müdafaadan çok, iddia karşılığında kullanıldığı görülmektedir.  Asıl üzerinde durmak istediğim kelime de "karşın". Karşın, "rağmen" yerine kullanılmak üzere uydurulmuş bir kelimedir. Ve yine TDK'nun sözlüklerinde "karşın" karşısında sırf "rağmen" kelimesine rastlarız. Hâlbuki "karşın", pek çok kelime yerine düşünülmeden rahatça kullanılmaktadır. Kendi iddialarına göre, doğru olduğunu farzederek "rağmen" yerine kullanılması üzerinde durmayacağım. Aşağıdaki örnekleri TDK paralelinde yayın yapan TRT'nin çeşitli programlarından aldık: 1- A takımının 5 yengisine "karşın", b takımının 2 yengisi var. Burada “karşılık” yerine kullanılmış. 2- Zebraların bu davranışlarının nedeni tam olarak bilinmemesine "karşın" yine de bazı akla yakın düşünceler vardır. Burada "-mekle beraber" yerine kullanılmış. 3- Bu köy sakinleri çevredeki ağaçları kesmelerine "karşın" koruyorlar da burada "-dığı gibi" yerine kullanılmış. 4- Kral da, küçük kızım iyileştirmesine "karşın", çobanın hayatını bağışlar. Burada "karşı" yerine kullanılmış. 5- Bu gibi sakıncaların üzerinde pek çok kez durulmasına "karşın", hâlâ istenilenin tam aksi davranan vatandaşlarımız vardır. Burada "dığı halde" yerine kullanılmış. İşte TDK'nun dilimizi zenginleştirmek usulü budur. İhtiyacımız olan altı kelime veya kelime grubu birtek kelimecik altında toplanmıştır. Kendilerinin uydurduğu "sözcük"teki "cük" eki de bu fukaralığın bir tezahürü olsa gerek? Üstelik unutulan bu kelimelerden büyük bir kısmı Türkçedir de. Bu sadece tek bir örnektir. Daha ne demeli bilmem ki?
Türkçenin Anası Niye Ağlıyor? Gürbüz Azak Yeryüzü kültürleri inanılmaz ölçüde birbirine giriyor. Hele yeni telâkkiler, teknik ve elektronik tâbirler aynîleşiyor. Önüne geçemezsiniz. Sözgelimi "Faks" kelimesi artık kabul görmüştür. "Fax" değil de "Faks" yazarsanız artık o bizden olur. Çünki, fakslamak fiili iyice yerleşti. Fakslayalım, fakslayıverelim demekteyiz. Dil kurumu gerçi ona "Belgegeçer" adını koydu ama "Belgegeçerleyiverelim" demek oldukça zor ve tumturaklı. Tutmaz. Tutmayacak inatlarda ısrar faydasızdır. Bir vakitler otomobile "Kendigider" yakıştırması yapılmıştı, gülmekten kırıldık. Şimdilerde "Yeni bir kendigider aldık, kendigider sanayii, kendigider tamponu" diyenlere rastlıyor muyuz? Otomobil girince, tampon da, radyatör de; far, buji, antifiriz, kaput, motor, kaporta, otopark, kriko, vantilatör kelimeleri de peşi sıra sökün etti. İteleyemezsiniz. Artık çoğu tâbir bizim has misafirlerimizdir. Tıpkı telefon, televizyon, elektrik gibidir. Hatta hâne halkındandır. Dilde hassasiyet esastır ama, kabul görmüş, açık anlamlı kelimeler kaldırılıp atılamaz. Türkiyemizde bazı gayretkeşler Hayat yerine "yaşam"!, sebep karşılığı olarak ta "neden"i getirtip oturttu. Hiç te iyi olmadı. "Hayat”ı bilmeyen var mıydı ki? "Sebeb"i anlamayan var mıydı? Şimdi biz "Nasılsın yaşamım" mı diyeceğiz? "Nedenin zalim oldu" diye mi türkü söyleyeceğiz? Bu uydurukça meraklıları, radikal sol fikirli idiler. Gayeleri Türk Dünyası'nı birbirini anlayamaz, kitaplarını okuyamaz hâle sokmaktı. Bir dereceye kadar başarılı da oldular. Türkçeye yazık edildi. Dili kendi hâline bırakmak lâzımdır. Aslında; Yahya Kemal, Falih Rıfkı, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya Türkçesi mükemmeli yakalamıştı. Nefis bir Türkçe konuşuyorduk. En son örneği de İhsan Sabri Çağlayangil rahmetli idi. Dilimize kıydık biz. Ortalıkta iki cephe çatışıyordu. 1- Uydurukçular, 2- Teknik tabirlere karşı çıkanlar. Bu iki taraf dilimizin anasını ağlattı. Güzelim İstanbul Türkçesi Türkiye'den kovuldu. Daha dönesi değil. İngilizler "İngilizcede yüz bin yabancı kelime var" diye övünür. Bak bak bak... Ruscada, Yunancada, Macarcada on bini aşkın Türkçe söz ve ses yaşamaktadır. Gocunan yok. Bırakın bu lüzumsuz tedirginliği. Zorlamayın ve zorlaştırmayın. Bir dil ne kadar zenginse, kelime ufku ne kadar doluysa onca yükseklerde gezinirsiniz. Fikir ve ideal adamları, üstün sanatkârlar ve hatipler, eline su dökülmez yazarlar bu zenginlik üzerinde âbideleşir. Güdük bir lisanla ne edebiyat yapılır ne sanat. Böyle tıkız bir hapishaneden ne fikir adamı çıkar, ne dörtbaşı mâmur politikacı. Yapılacak iş: Samiha Ayverdi, Erol Güngör, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nihat Sami Banarlı Türkçesine yakın durmak; teknik ve elektronik tâbirlerden ürkmemektir. Yabancı kelimeler dile utanç getirmez. Bakın, "Polis" diyoruz. Santral, müzik, market, pilot, baraj, park, telefon diyoruz. Ne kaybediyoruz? Dili zorlamayalım. Bu işi ne dil ırkçılığına dayayalım, ne uydurukçuluğa, ne de teknik tâbir rahatsızlığına. Dili rahat bırakmak, yarınki dehâların önünü açmaktır. Türkiye'nin ufkunu açmaktır yani.
Milli Eğitim ve Dilimiz S. Ahmet Arvas Türk Millî Eğitimi, esas itibarı ile "Türk Dili" üzerinde oturmak, bu dili, bir bütün halinde kavramak, kavratmak ve geliştirmek zorundadır. Türk Dilini, bir ilim, sanat, fikir dili haline getirmek Türk Millî Eğitimi'nin, yani Türk Milleti'nin, Türk Devleti'nin vazifesidir. "Yabancı dil öğretiyoruz" bahanesi ile hiçbir okulumuzda, akademimizde, enstitü ve fakültemizde, Türkçe "ikinci plâna" itilemez. Biz, bugünkü yazımızda, "Millî Eğitimimizde Türk Dili Öğretimi" ile ilgili görüşlerimizi ortaya koymaya çalışacağız.

Önce şunu belirtelim ki, dilimizde, bir nesil için eksiyen kelime ve İstılahlar -bunlar, ister millî, ister yabancı bir kökten gelmiş olsunlar- bizim için "ölmüş" sayılamazlar. Milletimizi, kültür ve medeniyetimizi, bir bütün halinde incelemek ve tanımak isteyen herkes, o kelime ve ıstılahları anlamak zorundadır. Bilhassa "Türk aydınları", güçleri nisbetinde ve ihtisas yaptıkları sahada, Türk Dilini, "aktif ve pasif kelime hazineleri" ile tanımak, bilmek ve öğrenmek arzu ve iradesini göstermelidirler.

Bilfarz, İslâm dininin "fıkhî" ve "tasavvuf?" tâbir ve İstılahlarından habersiz bir "İlahiyat Fakültesi" mezunu düşünülmeyeceği gibi, bütün tarihi ile birlikte Türk Edebiyatının tâbir ve ıstılahlarını bilmeyen bir "Edebiyat Fakültesi" mezunu düşünmek mümkün müdür? Durum, bütün ilim, sanat ve fen dalları için aynıdır. İşte, bunun için, Türk Millî Eğitimi'nde, en az, aücin yüksek okullarımıza ve fakültelerimize, bir "eski metinleri inceleme dersi" konmasını teklif ediyoruz.

Bu iş çok önemlidir ve yabancı dil öğrenmek kadar değerlidir. Çünkü, gocuklarımızı, kendi kültür ve medeniyetimizi inceleyecek, anlayacak ve tarayacak bir formasyona ulaştırmanın daha kolay ve daha sağlam başka bir ıcrfu yoktur. Dilimize ait "sözlükler", bu işi kolaylaştırıcı şekilde hazırlanmalıdır.

Yani, kültür ve medeniyet tarihimiz boyunca, yazılı ve sözlü dilimize girmiş, bütün kelimeleri, tâbirleri ve ıstılahları ihtiva etmelidir. Bu yapılınca -ki, bütün güçlü ülkeler böyle yapıyor- görülecektir ki, Türk Dili, dünyanın en zengin dillerinden biridir. Unutmamak gerekir ki, gelişmiş her dil, yabancı dillerden kelime, tâbir ve ıstılah alır, ama onları, kendi bünyesi içinde eritir. İngilizce de, Almanca da, Farsça da,... böyledir.

Yine pedagoglar isbat etmişlerdir ki, kelime hazinesi zengin olan çocuklar, gençler ve öğrenciler, hem hayatta, hem okullarında daha başarılı olmaktadırlar. Durum, milletler için de aynıdır. Sosyologların tesbitlerine göre, zengin bir dil, cemiyetlerin büyük kültür ve medeniyetlere ulaşmasını sağlamakla kalmamakta, güçlü bir tefekküre ve edebiyata da zemin olmaktadır.

Kelime hazinesi daraltılmış bir nesil, bırakın yepyeni bir tefekküre ve estetik dehaya ulaşmayı, kendinden önce hazırlanmış eserleri bile anlayamaz. Böyle nesiller, yabancı ideolojilerden kaynaklanmış ve ezberletilmiş "sloganların" esaretine kolayca giriverirler.

Milli dilin, "millî" ve "beşerî" verasetin genç nesillere intikalinde oynadığı ve oynayacağı rol düşünülerek çok dikkatle hareket edilmelidir. Yazılı ve sözlü "içtimaî verasetin" ve "millî tecrübenin" intikalinde nesiller arasında "kopukluk" olmamalıdır. Hiç şüphesiz, millî eğitimde, "millî tecrübe", beşerî tecrübenin, üzerine oturacağı "temel”dir.

Sevgili Yûnus'umuzun belirttiği üzere:

"İlim, ilim demektir / ilim, kendini bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Bu nice okumaktır".

Dil ve Düşünce Prof.Dr. Ayhan Songar D il, düşüncenin hem “sebebi”  ve hem de “neticesi”  dir. Bir taraftan düşünceye bağlı olarak meydana gelirken, diğer taraftan da “bizzat düşünceyi hasıl eder”… Demek oluyor ki, düşünce ancak dil ile mümkündür ve bir dil ne kadar zengin ne kadar çok kelime olursa o dili konuşanların düşünce kabiliyeti de o derecede artar.
Bir dilin içindeki kelimelerin yapısı, kuruluşu, gelişmesi ve olgunlaşması da tesadüflerle olmamaktadır. Milletlerin, dilleri, birtakım “yazar” ların uydurmalarına göre değil o topluluğun yerleştiği bölgeye, ihtiyaçlarına ve tarihi gelişmelerine göre istikâmet almaktadır. Türkler Orta Asya’dan dünyaya yayılmış, ülkeler fethetmiş, imparatorluklar kurmuşlardır bu hareketli ve akıncı tarih, onlara, çok zengin “fiil” lerle dolu bir dil kazandırmıştır.
Türkçenin her cümlesi, bu yüzden hareket ifade eder. Ayrıca fiillerimizin, başka hiçbir dilde eşine rastlanamayan bollukta ve kıvraklıkta çekim şekilleri vardır. Meselâ, İngilizcede “gelecek zaman eki” yokken ve “gelecek”, “arzu etmek” mânâsına gelen “will” ile ifade edilirken Türkçemizdeki “gidiverecekmişim” sözünün hiçbir dilde tercümesi ve böyle tek fiille âdeta bir cümle anlatılması mümkün değildir.
Buna karşılık Türkçe, mücerret kavramlar bakımından oldukça fakir bir dildir. Milletimiz yerleşik hayata geçtikten sonra, bu eksikliği de komşularından aldığı yeni kelimelerle gidermişler.
Alınan kelimeler Türkçenin potasından eritilmiş, Türkçe içinde bir çok örnekte olduğu gibi yeniden mânalandırılmış ve dilimizin gramerine uydurulmuştur. Bu kelime fetihleri yanında dilimizin ses bakımından da değiştiğini, çeşitli iklimlerden çeşitli âhenklerle musıki zenginliği kazandığını görürüz. Artık uzun konuşmaya vakti olmayan, hareketli Türklerin kısa ve sert heceleri, yerini, bazen uzun hecelere, derin mânâlara bırakmakta, Anadolunun göbeğinden fışkıran bir Yunus Emre,
Ben Yûnus-u bîçâreyimDost ilinden âvâreyimBaştan ayağa yâreyimGel gör beni aşk neyledi.
Diyebilmektedir. Sonra, kalkıyoruz, beceriksiz, bir operasyonla dilimizden uzun heceyi atıyor, birkaç kelimede birkaç mânâyı birden silen yanlış kelimeler uyduruyoruz. Asırların biriktirdiği, bu hazineyi toz toprak gibi süpürmeye kalkıyoruz. Bir de: son zamanlarda neden “fikir adamı”, neden “sanatkâr” yetişmiyor diye hayıflanıyoruz. “Kem alet ile Kemalat”olur mu hiç?
Türkçe, İmparatorluk Dili Rahim Er Tunus hükümeti, Türkiye ile Tunus arasında uzun asırlar süren müşterek bir hayatın varlığı ve bugün de Türkiye’yle münasebetleri geliştirmek için eğitim kurumlarına seçmeli ders koyma kararı almış.  Bu son zamanların en güzel haberlerinden biridir. Birçok vesileyle olduğu gibi Osmanlı devlet yönetimine lisan mevzuunda da çok iftiralar edildi. “Bakın, dediler, Cezayir’de Tunus’ta vs. Fransızlar kısacık kaldıkları halde dillerini öğretmişler. Osmanlılarsa Türkçeyi öğretmemiş.” 
Hatta bazıları, Osmanlıyı Türk düşmanı ilan etmek gibi sapık düşüncelere bile kapılıyordu. Herhangi bir araştırma yapmadan kendi zannını gerçek gibi konuşunca yanılma kaçınılmazdı. Devlet-i ali Osman, idaresi altındaki kavimlere kendi dillerini, dinlerini, örflerini yaşama hakkı tanıdığı gibi Türkçe’yi de resmî dil, devlet dili olarak uygulamıştı.  Üst dil Türkçeydi... 
Ancak sonraki zamanlarda İslamiyeti reddetmek, Osmanlıyı reddetmek, tarihi reddetmek, Arapları reddetmek, her komşuyu düşman ilan etmek Ergenekon’un bir devamlılık projesiydi. Mısır’dan Yunanistan’a, oradan Irak’a kadar değişik ülkelere gittiğimizde şunu gördük. Şayet 75 yıl boyunca çevreyle husumetler besleneceğine Türkçe’nin varlığını muhafaza için fikri mesai sarf edilseydi bugün manzara çok farklı olurdu. 

Jetlerin Ege’de “it dalaşı” yapmaları iki komşu millete değil, o uçakları satan devlete yaradı. Osmanlı coğrafyasındaki memleketlerde manzara şudur. Osmanlı teb’ası/vatandaşı insanlar, mükemmel Türkçe bilmektedirler. Ne var ki bunlar, yok denecek kadar azalmış. Onların çocukları ise Türkçe’ye şöyle-böyle vâkıflar. Ama üçüncü neslin dilimizle alakası kalmamış. 

Irak Kürt Muhtar İdaresinde Kürt çocukları, gayet güzel Türkçe konuşuyorlar. Türkçe’ye ilgi yüksek. Onun gibi Arap ve Balkan ülkelerinde de Türkçe gözde. Son asırlarda dünyadaki ikinci dil, Fransızca ve Almanca’ydı. Ardından önce İngiltere’nin bilahare de ABD’nin cihan devleti olmaları sebebiyle İngilizce onların yerini aldı. Doğuda da Rusça aynı mevkide.  Şimdilerde ise Türkçe, yeniden yükselen değer. Bu değer daha da gelişecek. Devletin buna dair siyaset geliştirmesi ve var olan siyaseti çoğaltması gerekir.  Dil köprüdür.  Dostluklara açılır. 
Türkçenin Sefaleti Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilâsun Dili kullanış, bir milletin milli hassasiyetini gösteren ölçülerden biridir. Fakat dil söz konusu olunca, memleketimizde bi milli hassasiyetten dem vurmak imkânsızdır. Bu alandaki sefaletimiz, sokaklarda, direlerde, evlerde, boy boy teşhir edilmektedir. İstanbul caddelerini gezenler, Türkçe bakımından çok acıklı bir manzara ile karşılaşırlar. Yüz metrede bir dikilen dolmuş durakları, Türkçenin sefalet ilanlarıdır. Bu duraklardaki "Bekleme yapılmaz." ibaresi karşısında, hiçbir Türk'ün yüreğinin sızlamaması ayrı ve daha büyük bir faciadır. "Bekleme yapmak, konuşma yapmak, gecikme yapmak..." diye diye Türkçeden kendi başına çekilen fiil kalmayacaktır. "Bekleme yapılmaz." cümlesi, iki Türkçe kelimeden meydana gelmesine rağlen, Türkçe değildir. bunun Türkçesi, "Beklenmez." şeklinde olacaktır. Türkçede trenler, "Gecikme yapmaz.", "Gecikir." Son zamanlarda, her kelime ile beraber "yapmak" ve "almak" fiillerini kullanış, çirkin bir moda hâline geldi. Dolmuş şoförleri, artık "Taksim ve Beyazıt yapıyorlar." Çok daha işgüzarları, "Bebek yapıyor." Kibar bürokrasi, dairelerde "Çay ve kahve alıyor." Lokantada yemek için oturuyorsunuz. Garson geliyor ve soruyor: "Ne alırdınız efendim?" Siz, listeden "Alacağınız" (Her hâlde çantanıza koyacaksınız) yemeği seçiyorsunuz; sonra da garsan size "Servis yapıyor." "Banyo almak" başka bir kibarlık (!) örneğidir. Artık memleketimizide manavdan domates alır gibi, "Banyo alınmaktadır." Dilimizin güzelim "Gerek" kelimesi de her kalıba giren ucube oldu. "lâzım" veya "lüzum" kelimelerini kullanmak istemeyenler, hemen "Gereğini yapıyorlar." "Çalışmaya lüzum yok." mu diyecekler;"Çalışmaya gerek yok" derlerse, Türkçe konuştuklarını sanıyorlar. Bu, sirk soytarılarına benzeyen bir Türkçedir. "Lüzum"u kullanmak istemeyen "Çalışmak gerekmez." der. "Bundan dolayı, bundan ötürü, bu yüzden" bu üç tane karşılığı bulunan "Bu sebeple" yerine, "Bu nedenle" uydurmasını kullananlara inanmayınız. "Bütün insanlar" demek varken, "Tüm insanlar" diyenlere hiç aldırmayınız. Çünkü "bütün", soyu sopu bilinen Türkçe bir kelimedir. "siyasî" yerine, "siyasal"; "tarihî" yerine, "tarihsel" demenin Türkçecilikle ilgisi yoktur. Kökler, yine Arapçadır. Siz de, "Resmî vazife" yerine "Resimsel görev" derseniz, bu işin gülünçlüğü ortaya çıkar. Dilimizde, isim tamlamalarının bulundugunu da neredese unutacağız. bir gün çocuklarımız, "Kitap yaprağı" yerine, "Kitapsal yaprak", "Kalem ucu" yerine, "Kalemsel uç" derlerse hiç şaşmayınız. Zaten, şu isim tamlamalarının başına gelmeyen kalmadı. Önce, "Sümerbank, Etibank, Raybank" diyerek, kolları bacakları kırıldı; sonra da "Restoran Yılmaz", "Otel Bonjur" diyerek tepe taklak edildi. Şimdi sıra "sallı, selli" çıkıntılara gelmiştir. Türklerin sefaleti maddî yaramız ise, Türkçenin sefaleti de manevi yaramızdır. Bir millet iktisadî yoksulluktan ölmez, ama kültür yoksulluğundan ölür. Türkçe ölürse, Türk milleti de yok olur. O zaman, ortada iktisadî bakımdan kalkındıracak bir millet de kalmaz. Günümüzde, Türk aydınının zihni Türkiye'nin kalkınmasını ekonomik temele bağlamakla şartlanmıştır. Kültürsüz bir milletin yaşayamayacağı âdeta unutuldu. Kültürün kaynaklarının dilde olduğunu ise, bilen yok gibi.
Direklerarası’nda... Mehmet Soysal Başbakan Erdoğan Türkçe olmayan şirket adlarına ve şehrin her yanını saran tabelalara tepki gösteriyor, birileri; globalleşmeye aykırı, diyerek itiraz ediyor...  Rahmetli Tarık Buğra’nın Türkçe konusundaki hassasiyetini hatırladık...  Bir televizyon programında kendisine yöneltilen, ‘Hakikatin yerine gerçeği koysak ne kaybederiz?’ sorusuna Buğra, ‘Hakikati kaybederiz!’ cevabını vermişti... 
Tarık Buğra, dilde oynanan oyunlar yüzünden, dünün yazar, şâir ve ilim adamlarının bize çivi yazısının yazarları gibi yabancılaştığını, onları anlamak için sadeleştirme faaliyetlerinin başladığını, hâlbuki Fransızların dünün büyük yazarlarının eserlerini bugün hiç sadeleştirmeye gitmeden anladıklarını belirtirdi. 

Birkaç üniversitede ders veren dostumuz, ‘Elif’i görse mertek zanneder’ sözündeki Mertek kelimesinin ne anlama geldiğini ders verdiği her sınıfa sormuş ama bilen bir kişinin dahi çıkmadığını anlatmıştı... 

Mertek; direk demekti... 
Lakin, günümüz nesilleri bilgisayarlardaki dile yenik düşmüş ve âdeta direklerarası’nda kalmıştı... 
Tarık Buğra, “Anadil bile kavga sebebi, bölünme sebebi yapıldıktan sonra millî birlik dediğimiz yaşama ve gelişme şansına ürpermeden bakmak elden gelir mi?” diye sormuştu. Bölünmemiz için o kadar çok sebeb uydurulmuş ki! 

“Dildeki parçalanmışlığın millî birlikteki parçalanmışlığa sebep olabileceğine işaret eder. Ona göre Türkçenin bugün aldığı darbeler, yarının yaralarıdır” diyen Tarık Buğra dilde oynanan oyunların belirli bir gâyeye yönelik belirterek şunları söyler; 

- Çünkü bu işi yapanlar; ‘sebep, bütün, şiir, hikâye, millet, şehir, hürriyet, kitap, fikir, hakikat...’ gibi aralarında özbeöz Türkçeleri de bulunan binlerce kültür kelimesi üzerinden bu emellerini gerçekleştirmektedir. 
“Asıl maksat kültür ve medeniyet mirasımızı dinamitleyerek halkımızı köksüz bırakmaktır” diyen Tarık Buğra; 

“Kelimelerin öldürülüşü demek, o kelimeyi kullanmış olan nesillerin öldürülüşü demektir. Kültür ile dil arasında sıkı bir münasebet vardır” der. 

“Kültürü dilden ayrı düşünmek, bu iki kavrama birden aykırı düşer. Kültür ile dil iç içedir; kaderleri ikizdir: birbirinin seviyelerini, zenginliklerini, soyluluklarını sınırlarlar. Dil kültürü yetiştirir, kültür de onu geliştirir, sağlamlaştırır, millîleştirir” sözlerini tekrarlayan Tarık Buğra, bir direk ve belki de bir ağaç gibi ayakta durmak isteyen bir milletin dilinin direklerarasında kaybolmamasını arzuluyordu..
Konuşma Dili ve İlim Dili Prof. Dr. Mehmet KAPLAN Günlük konuşma dili, canlı ve sıcak olmakla beraber, lügat bakımından sınırlı, cümle yapısı bakımından basittir.   Günlük dilin sınırlarını, telaffuz şeklini ve muhtevasını yaşanılan çevre ve sosyal tabaka teşkil eder. Bundan dolayı günlük konuşma dili, onu konuşan çevrelere ve sosyal tabakalara göre değişir. Deniz, balık, fındık, çay ve tütün ile uğraşan bir Karadenizlinin kullandığı kelime kadrosu ile hayvancılıkla meşgul olan Doğu Anadolulunun kelime kadrosu arasında fark vardır. Birinde bulunan kelime ve tabirler ötekisinde bulunmaz. Konuşma dilinde ortak kelimelerin söyleniş tarzı bile farklıdır.   Ortak dil kavramı mahallî şive ve ağızlardan daha geniş bir kelime ve ifade kadrosuna tekabül eder. Ortak dil çeşitli ağız ve şivelerden gelme kelime ve ifadelerle beraber okul, gazete ve kitaplardan gelen unsurları da içine alır. Büyük şehirler ortak dili oluşturan potalardır.   İlim dili ortak dilden bazı kelimeleri alsa da kelime kadrosu ve kelimelere verilen mânâ bakımından çok farklıdır. Tek bir ilim dili yoktur. Her ilmin kendine mahsus terim ve işaretlerden ibaret bir dili vardır.   Tıp âlimi, hukukçunun, kimya âlimi coğrafyacının kullandığı pek çok terimi bilmez. Bu bir ayıp da değildir. Burada söz konusu olan ihtisastır. Bir ilim adamı kendi ihtisas sahası ile ilgili kelimeleri bilir. Bu onun için hayati bir konudur, ilim sahasında kullanılan kelimelerin açık seçik ve kesin tek bir mânâsı vardır ve böyle olması gerekir.   Günlük dil veya ortak dilde kullanılan kelimeler çok manâlı olduğu için, ilim adamları, fizik ve kimya formüllerinde olduğu gibi bir takım işaretlere baş vururlar. Bunlar beynelmileldir, ilim ve teknik her yerde aynı olduğu için bunlarla ilgili kelimeler kolayca bir ilden ötekine girerler.   Türkçeye Batı dillerinden ilim ve teknikle ilgili binlerce kelime girmiştir. Bu kelimelerin yerine ileri sürülen yeni kelimelerin mânâsı kesinlik kazanıncaya ve kendileri yaygın hâle gelinceye kadar aradan bir hayli zaman geçer. Hâlbuki ilim ve teknik saat gibi her an çalışan bir mekanizmayı gerektirir. Bizde olduğu gibi ilim dallarında terim bulmada aşırıya gitme, gecikme ve anlaşamamazlık, bu ilimlerin gelişmelerine engel olur.   İlim dilini halk anlasın diye sadeleştirmeye kalkışmak gerçek dışı bir teşebbüstür. Terimleri baştan başa "öz-türkçe" olsa bile, o ilim dalında ihtisası olmayan onlardan hiçbir mânâ çıkaramaz, ilim dilinden bazı kelimeler halk diline veya günlük dile girer. Fakat bunlar binde bir bile değildir.Türkiye'nin bugün en çok muhtaç olduğu şeylerden biri, herkesin aynı mânâda kullanacağı, üzerinde anlaşmaya varılmış bir îlmî terimler lügatine sahip olmaktır. Bu mesele çok kolay olan yeni kelimeler uydurma yolu ile halledilemez. Aynı sahada çalışan ilim adamlarının bir araya gelerek kelime kelime tartışma ve anlaşmaları ile belki bir çözüme ulaşılabilir.
Uydurma Dil Deliliği Orhan Seyfi Orhon Affınızı dilerim, açık konuşacağım: uydurma dil meselesi şu, bu değil, düpedüz bir deliliktir. Hepimizin bu yüzden bir kaç telimiz eksildiği için birbirimizin pek o kadar farkına varmıyoruz. Yoksa, yaşlı başlı bir adamın, ana dilinin herkesin bildiği kelimelerini bırakıp da, kimsenin bilmediği birtakım acayip lâflar etmesine şaşmamamız lâzımdı. Hem de epeyce şaşmamız!   Şimdi, ben size “Bu yerlerin sahibi kim?” Diyecekken: “Bu yeratın iyesi kim?” Desem, yüzüme bir tuhaf bakmaz mısınız? —Nenin? —Bu yeratın! —Nesi? —İyesi! —Yerat mı dedin? —Evet! Parmağımla toprakta bir sınır çizerek: —Bu yeratın iyesi!   Hafifçe toparlanarak kendinizi korumağa hazırlanırsınız. Ama, “yerler” yerine “yerat” değil de, “erler” yerine “erat” desem, böyle yapmıyorsunuz? Niçin? Müşterek deliliğimizin kelimesi de ondan!...   Acaba, asker gibi her türkün bildiği bir kelimeyi “er” ile değiştirmeğe ne lüzum vardı? İş bu kadarla da kalmıyor ki! Askere gitmek yerine ere gitmek diyemiyoruz. Çünkü Anadolu'da ere gitmek, kocaya varmak mânâsına geliyor. Yine asker kelimesini kullanıyor, askere gitmek diyoruz. Ne faydası oldu öyleyse!   İye, sahip demekmiş! Eğer aklınıza sahipseniz konuşurken iye diyemezsiniz. Türkçe sözlüğü açın: hep öyle şeyler dolu! Taassup yerine bağnazlık! Neden? Türkçe “bağ” kökünden geliyormuş.   Peki “bağ”'in Türkçe olduğu muhakkak mı? Maziye doğru gidildikçe bir kelimenin kökünün milliyetini kat'iyyetle tayin etmeye imkân var mıdır? “Yağ” Çinceden dilimize girmiş deniliyor. Ya “bağ” da Hintçeden girmişse! Dedim ya, delilik.   Bir gün, Büyük Millet Meclisi'nde bir komisyon, meclis kütüphanesinin adını “kitaplık” yapmış. Şimdi o yerin adı kitaplıktır. Fakat milli eğitim komisyonundan kanunlar “kütüphane” diye çıkar.   Niye kütüphane kitaplık oluyor? Kitap da Türkçe değil! “hane” ile birleşik isim yapmış da ondan mı? Fakat, dilimizde bunlar bir tane değil ki, saymakla bitmez: pastahane, yemekhane, dershane, meyhane, polathane, kağıthane... Hatâ, hattâ tımarhane!...   Delilik, dedim ya! Bütün bunların edebi, siyası, malî, iktisadi, içtimaî bir faydası olsaydı, yine neyse... Onun için yapıyoruz derdik. O da yok!   Şimdi, bu uydurma dil buhranı tehlikeli bir hal alıyor. Çünkü partizanlık da işe karışıyor. Eskiden zararsız bir delilikti, bu sefer işin içine particilik gayreti de girdiği için saldırıcı bir şekil almak imkânı var.   Aman dikkat! Birbirimize kızarak: “olay, dolay, çıkay, sılay, yargıtay!..." Derken, saldıray'da karar kılmayalım.
Hayat'a Dâir M. Hâlistin Kukul Şiirlerimizle; şarkı ve türkülerimizde, millî benliğimize nüfuz ederek, başına getirilen sıfat hükmünce, bazan "acı, tatlı, mutlu, kahrolası, körolası, berbat (bir), bedbaht (bir), sefîl (bir), rezîl (bir), güzel (bir), fâni, kısa, yalnız..." olan "hayat" kelimesi, Arapça'dan Türkçe'mize geçmiş, yerleşmiş, kökleşmiş, dallaşmış ve bizleşmiş bir kelimemiz olmuştur. Sözlük mânâsı:"Dirilik, canlılık, sağlık, yaşayış, Fars. zindegî, ömür"dür. Buna rağmen; sözlüklerimizde, hayat kelimesine bağlı olarak hiç kullanılmayan veya nadiren kullanılan "hayâtiyyât (biyoloji), âb-ı hayat, hayât-ı câvidanî (ebedî ömür), hayât-bahş (ömrü artıran), hayât efzâ (hayât artıran), müddet-i hayât" gibi deyimler de bulunmaktadır. Bugün, "hayat" kelimesinin karşılığı olarak;"yaşayış, yaşama, yaşantı, ömür" kelimelerimiz bulunmaktadır. Bütün bu kelimeler,"hayat" dâhil başka hiçbir dile nasib olmayan bir sayıdadır ve beş tanedir. Kaldı ki, bu kelimeler, bütün Türk Dünyâsı tarafından da bilinmektedir. Fakat, ne yazık ki, bu kelimelerimiz varken, bunları hiçe sayarak, bir başka kelime uydurulmuş ve zorakî olarak da okul kitaplarına kadar sokularak Türkçe'mizin tahribine sebebiyet verilmiştir. Bu kelime ise; "yaşam"dır. "Yaşam"; hiçbir Türkçe kaideye uymaz. Yürümek'ten yürüme-yürüyüş, koşmak'tan koşma-koşuş, okumak'tan okuma-okuyuş, bakmak'tan bakma-bakış... İsim olarak doğrudur ve kullanılmaktadırlar. Bunlar böyle ise, yaşamak'tan "yaşama, yaşayış " doğru olabilir ki, zâten, "hayât”ın tarifinde de bunlar vardır. Şimdi de, "hayat" kelimesinin Türkçe'de, her yaşta insanımızın kullandığı deyimlerden bazılarını sunacağım. Lütfen dikkat buyurunuz: "Hayatta olmak, hayatta kalmak, hayat sürmek, hayat emaresi, hayat belirtisi, hayatiyet, âb-ı hayât, hayatî, müddet-i hayât, hayat adamı, hayât ağacı, hayat dolu, hayat yolu, hayat seviyesi, hayat felsefesi, hayatiyet, hayat kadını, hayat kavgası, hayat memat, hayat memat mes'elesi, hayat mücâdelesi, hayat pahalılığı, hayat sigortası, hayat s(ı)tandardı, hayat suyu, hayat şartları, hayat tarzı, hayat tecrübesi, hayat umudu, hayat bulmak, hayata atılmak, hayat arkadaşı, hayata gözlerini yummak, hayatını kaybetmek, hayatına girmek, hayatını kazanmak, hayatını yaşamak, köy hayatı, şehir hayatı, kır hayatı, hayata tutunmak..." Ve;Bir hanımefendinin kocasına veya evlâdına veya bir beyefendinin karısına veya yine evlâdına bir sevgi ve şefkat ifadesi olarak söylediği "Hayatım!" kelimesinin ve yukarıda zikrettiğim "hayat" kelimelerinin yerine, ben değil, sizler muhterem okurlar, bu uydurma ve Türkçe'mizin zarafetine ve kelime yapısına uymayan ve onu zayıflatmayı hedef alan "yaşam" kelimesini sizler koyunuz, bakalım ne düşünecek ve ne anlayacaksınız. Böyle bir kelimenin Türkçe'yi ne kadar incittiğinden belki de hayıflanacaksınız.Hele hele, bu kelimeyi, bildiğiniz şarkı ve türkülerdeki "hayat" kelimesinin yerine bir koyunuz. O zaman, millî kültürümüzün nasıl tahrip edildiğini daha iyi göreceğinizden emînim. Şimdi de, ilköğretim okulu dördüncü sınıfında okunan "Din Kültürü Ve Ahlâk Bilgisi" kitabından, "yaşam ve özgürlük" gibi uydurma kelimelere dâir bazı numuneler sunmak istiyorum."Din Kültürü Ve Ahlâk Bilgisi" kitabının dili böyle ise, diğerlerini tahmin etmek hiç de zor olmaz. Ve ayrıca, bu kitabın onüç kişi tarafından yazıldığını da düşününüz. ( Elbette ki, bu kitapta geçen, Türkçe'nin özüne aykırı olan "doğa, birey, özgürlük, örneğin " gibi kelimeler de ayrı bir yazı mevzuudur.) İşte bu kitaptan bazı cümleler:"Günlük yaşamımızda helal, haram, sevap ve günah gibi kavramları kullanırız." (s.17);" Herhangi bir şeye gelişigüzel "haram "demek, insanın özgürlük alanını daraltır."(s.l9) (Bu cümlenin îzâhını-çocuklarımız adına- bütün ilâhiyatçılardan bekliyorum);" Günlük yaşamda birçok insanla karşılaşırız." (s.22);" Bütün bunları kabul edip Allah'a sığındığımızda kendimizi daha güçlü hisseder ve güven içinde yaşamımızı sürdürürüz."(s.24); "Dinî semboller, dinin yaşamımızda önemli bir yere sahip olduğunu gösterir ve dinî duyguları canlı tutar."(s.26);" Günlük yaşamımızda söylediğimiz dilek ve dualardan üç tanesini yazınız"(s.33);" Temiz olun çocuklar. Bu bir yaşam gereği.." ( s.42);" Hz. Muhammed tüm yaşamı boyunca iyi ve güzel davranışlarda bulunmuştur." (s. 60);" Sevginin yaşamımızda önemli bir yeri vardır." (s. 90);" Çünkü sevgi, tüm canlıların yaşam kaynağıdır."( s. 91);" İnsanlar, toplu hâlde yaşamlarını sürdürürler. Toplumsal yaşamın kendine özgü kuralları vardır."(s.95);" Allah, varlıkları sadece yaratmakla kalmamış, yaşamlarını sağlıklı bir biçimde sürdürebilmeleri için her türlü imkânı da var etmiştir." (s. 98); Türkçe'nin sultanı, son sultan'üş-şuarâ Necip Fâzıl der ki:"Dil, istikrâi yani kendi iç ve öz kanunlariyle mevcut bir müessisedir ve dışarıdan, bütün bir lisan uydurma şeklinde müdahaleye tahammülü olamaz. Tıpkı kâinat gibi... Esrarı ve kanunları aranır, bulunur, fakat uydurulamaz. Lisan ile kâinatın hiçbir farkı yoktur. Zira kâinatta ne varsa, karşılığı lisanda mevcut... Dil, kâinatın plânıdır ve kendi dışında başka bir kâinat ile değiştirilemez."  
Sanatkâr ve Dil Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu Dil ile sanatkâr, birbirine mutlaka muhtaç, birbirini tamamlayan ve yaşatan iki tabiî dosttur. Sanatkâr dili işler, geliştirir ve zenginleştirir. Dilin güzelliğine güzellik katar. Sonra da, yalnız bu hizmetleri ile kalmayıp, eserleri vasıtası ile dile kazandırdıklarının devamım, ebedileşmesini sağlar. Dili herkese sevdirir, herkesin gönlüne ve hafızasına nakşeder. O, dilin âdeta gerçek sahibidir.   Dil de sanatkârın başarıya ulaşmasını, ebedileşmesini, gözlerde ve gönüllerde yaşamasını temin eden yegâne "vasıta"dır. Dil yoksa sanatkâr da yoktur. Dil zayıfsa, fakirse sanatkâr da öyledir. Zayıftır, kısa ömürlüdür. Dile vâkıf değilse, sahip çıkamıyorsa, dilin bünyesini, tabiatini ve inceliklerini "keşfedememişse", sanatkâr kurudur, çoraktır. Çirkin ve sevimsizdir. Sun'îdir.   Hasılı, her ikisinin de istikbali, birbirleri ile anlaşabilmelerine, dost olabilmelerine bağlıdır.   Bu "anlaşma ve uyuşma" nasıl olacaktır? Dil tabu, millî, tarihî ve sosyal bir varlık olduğuna göre, sanatkârın önce dilin bu hususiyetlerini bilmesi, tanıması ve kabul etmesi lâzımdır. Sonra da "huyunu" öğrenmek zorundadır. Dil, ancak bu safhalardan sonra sanatkâra incelik, güzellik ve mâna hazinelerini açar. Başarının sırrını, tılsımını teslim eder.   Tarihte ün bırakmış, ebedileşmiş bütün sanatkârlar, dilin "huyunu - suyunu" öğrendikten, onu tanıyıp sevdikten sonra, başarının sırrına vâkıf olan talihli kimselerdir. Bu kaidelere uymayanları ise, dil insafsızca tasfiye etmiştir. Böylelerine ait en canlı misallere bizim edebiyatımızda rastlanır.   Fakat, edebiyat tarihimizi dolduran ibret verici nice canlı örneklere rağmen, bugün de sanatkârlar dil ile anlaşmayı düşünmüyorlar. Aksine onunla zıtlaşıyor, çekişiyorlar. Önce kendilerinin dile tâbi olmaları gerektiğini, ancak bundan sonra onun hazinelerinden faydalanabileceklerini kabul etmiyorlar.   Kimisi kör bir inadın, kimisi orijinal olma hevesinin, kimisi de "yeni bir dil meydana getirme" Donkişotluğunun tesiri ile Türkçeye karşı çıkıyor, meydan okuyorlar. Hepsi bilgisiz, hepsi şuursuzdur bunların. Ne tarih biliyorlar, ne milleti tanıyorlar, ne de dilin ne olduğundan haberleri vardır. Kaynağını millî zevkten, millî vicdandan almayan uydurma bir dil tutar mı? Kökleri millî tarihe dayanmayan, gıdasını millî bünyeden almayan, zihinlere ve gönüllere nakşolunmamış sun'î bir dil yaşar mı?   Üç - beş yıllık bir mazisi olan şöhretlerinin o kadar daha devam edip etmiyeceği bile henüz şüpheli iken, bugünün bâzı sanatkârlarının kendilerinde bir takım kudretler, kerametler vehmetmeleri oldukça gülünçtür. Bunlar zannediyorlar ki, ne yazsalar, nasıl yazsalar millet tarafından alkışlanırlar. Uydurdukları dil herkesçe benimsenir. Kelimeleri hafızalarda yer eder. Dil onları değil, onlar dili oluşturur ve yaşatırlar. Bu sayede de, hem kendileri şöhrete ulaşırlar, hem de millet yeni bir dile kavuşur. Yarınki nesiller de bu sun'î dili devam ettirirler.   İşte, masa başında, uzak ufuklara dalmış mahmur ve donuk gözlerle kurulan hayal, yapılmak istenen şey budur. Başka türlü ebedileşmeleri imkânsız olduğu için, böyle acaip ve sun'î bir çareye başvuranların psikozudur bu.   Hâlbuki klâsik olmuş, millî hudutların ötesine şöhret salmış hiç bir sanatkâr, bu mevkie "yeni bir dil uydurarak" gelmemiştir. O, sadece ana dilini sevmiş, gidip onun önünde "diz çökmüş, boyun eğmiş", bu sayede de mâna ve güzellik hazinelerinin anahtarına sahip olmuştur. Çünkü, millî anlayış ve zevkle millet tarafından kurulmuş olan dilde, bir sanatkârı ebedileştirecek güzellikler zâten mevcuttur. Yeter ki sanatkâr ve güzelliğin çizgilerini bulabilsin. Kaynaklarını araştırsın. Şöhret ve başarının imkânlarını sun'î yollarda aramasın. Dile hükmetmeğe kalkışmasın. Aksi halde, en kısa zamanda dilin sillesini yer ve yel değirmenlerine saldıran zavallı Donkişot'tan daha acıklı bir duruma düşer. Dile saygı göstermeyene, yalnız dil değil, dilin gerçek sahipleri de, millet de karşı koyar. Bizim millî tarihimiz, Türk milletinin, Türkçeye saygı göstermeyen sanatkâra karşı nasıl direndiğini gösteren canlı bir destandır.
Dilimizden Atılmaya Çalışılan Türkçe Kelimeler Prof. Dr. Orhan F. Köprülü B u yazımızda, yabancı asıllı olmayan, fakat dil hususunda son derece bilgisiz kimseler tarafından lisanımızdan atılmağa çalışılan bazı Türkçe kelimeler üzerinde duracağız.   Güzel Türkçemizde bugün sâdece “neden” kelimesiyle ifade edilmeğe çalışılan şeyler bundan önce, “yüzünden, dolayısıyla, yol açtı, münasebetiyle” gibi zemin ve zamana uygun kelimelerle anlatılırdı.   Hemen belirtmeliyiz ki bunlardan ilk üçü su katılmamış Türkçe kelimelerdir. Meselâ bugün kulağımıza çok çirkin gelen "sis nedeniyle vapurlar işleyemedi" cümlesi, vaktiyle "sis yüzünden vapurlar işleyemedi" şeklinde söylenirdi.    Ancak, bir sual sorulduğu zaman kullanılması yerinde! Olabilecek neden kelimesi sebep ile birlikte bir takım Türkçe kelimelerin de dilimizden silinmesine yol açmak suretiyle hem kakafoniye, hem de lisanın ifade kudretinin azalmasına sebebiyet vermektedir.   Uydurma yaşam (paşam gibi) ve yaşantı (kaşıntı gibi) kelimelerinin tamamen Türkçe olan yaşama ve yaşayış'ı ortadan kaldırmalarına izin vermek, dile ihanet olur. Meselâ, "insan yaşama arzusunu kaybetmemeli" veya "yaşayış tarzı çok sâde ve basit bir ailedir" şekillerindeki cümleler, Türkçenin değişik ifâde zenginliğine iki küçük misal olarak gösterilebilir.   Son yıllarda kulağımızı tahriş eden bir diğer kelime de Türkçe olmakla beraber, diğer Türkçe kelimeleri atmaya çalışan “tüm”dür. Hâlbuki kulağa çok hoş gelen bütün kelimesi özbeöz Türkçedir. Meselâ "bütün kalbimle vatanıma bağlıyım", 'tüm kalbimle vatanıma bağlıyım" cümlesinden çok daha iyidir. Kaldı ki bütün sözü, bütün bütün veya büsbütün şekillerinde de kullanılabilir. Meselâ, "işler bütün bütün bozuldu" yahut "adam büsbütün zıvanadan çıktı" cümlelerinde bütün'ün mânâsı daha da kuvvetlendirilmiştir.   Sayısal uydurma bir kelimedir; ama sayıca düpedüz Türkçedir. "düşmanı, sayıca üstünlüğüne rağmen yendik" demek varken "düşmanı sayısal üstünlüğüne karşın yendik" diye bir cümle kurmak, ancak dil zevksizliğinden ve züppeliğinden ileri gelebilir.   Günümüzde birçok kimsenin, Türkçe sanarak, tamamıyla yanlış bir şekilde ve üstelik Arapçanın tesiriyle kullandıkları diğer iki kelime de “aniden” ve “ayriyeten”dir. Bunlardan ilkini, ya kaidesine uyarak ani şeklinde söylemek veya ansızın yahut anında olarak ifade etmek gerekir.   Ayriyeten ise, Türkçe olan ayrı kelimesine! Bir “ca” eki getirerek, ayrıca demek suretiyle iş kökünden halledilmiş olur. "ayrıyeten beni çağırmadı" kulağa hoş gelmeyen yanlış bir uydurma iken "ayrıca beni çağırmadı" kulağı bozmayan doğru bir Türkçe cümledir.   Başta tv spikerleri olmak üzere bugün pek çok kimsenin kullandığı uydurma kırsal kelimesinin Türkçe karşılığı kırlık' tır.   Yakandan beri verdiğimiz şu üç beş misâl, yüzde yüz Türkçe olan kelimelerin bile, dil cahilliği yüzünden atmaya kalkanların lisanımızı nasıl fakirleştirdiklerini okuyucularımıza bir defa daha göstermiştir sanıyoruz.
Türkçe de Yaprak Dökümü Prof. Dr. Beynun Akyavaş Paris'in iki yanında iki büyük orman var biri Boulogne, öteki Vincennes ormanı şehrin akciğerleri denen bu kocaman parklar çayırlan, çimenleri, çeşit çeşit ağaçları, gölleri, şelaleleri ile doyulamayacak bir güzellikte. Renk coşkunluğu insanı sarhoş edebilir. Bir gün Vincennes'de, yağmurun altında, çıtır çıtır çınar yapraklarının üzerinde saatlerce yürüdüm. Sis var. Gördüğüm manzara rüyaya benziyor. Eğilip eğilip yaprak topluyorum. Kimi büyük kimi küçük, ama herbiri ayrı bir renkte. 
Renkleri isimlendirmek, kelimelerle ifade etmek istiyorum. Elimle tuttuğum, gözümle gördüğüm şu kuru yaprakların rengine ne Türkçe bir karşılık bulabiliyorum, ne de Fransızca. Şu yaprak yeşil, yeşil ya, ne açık yeşil ne koyu, ne çimen yeşili ne yosun, ne zeytin, ne zümrüt. Öteki yaprak kırmızı gibi lâkin kırmızı değil. Kestane renginden nar rengine geçilen bir yerde morlar var. Maviler, sarılar var. Adını söyleyemiyorum. Mor deyip. Mavi deyip, sarı deyip geçmemeli. Bir morun içinde kaç mor. Bir mavinin, bir sarının içinde kaç mavi. Kaç sarı var. O sürüyle renge yine tabiatın içinde karşılık bulmaya çalışıyoruz. Patlıcan moru, deniz mavisi, kanarya sarısı gibidir. Patlıcanla, denizle, kanaryayla bitmiyor. Renkler üst üste yığılıyor. Vincennes ormanı renk çağlayanı gibi. Bolu ormanlarını düşünün hey, hey!.. Yazın, kışın, ilkbaharın, sonbaharın renklerini!.. Sada verip seslenen dağların rengini!.. Ad bulamıyor, sıkıntı çekiyor, anlatmaya, basit bir şekilde söylemeye çalışıyoruz. Türkçemizi düşünüyorum. Farkına varmadan bazı renk isimlerini kaybetmişiz. İhtiyacımız mı kalmamış onlara, modası mı geçmiş! Uçuşup gitmişler. Yavruağzı, haki, tîrşe, ebrulî bile son günlerini yaşıyor. Alafranga dilde pembenin bir tonuna siklamen, yeşilin bir çeşidine petrol, sarının portakal rengine çalanına da oranj diyoruz. Kurşunî "kurşunsal" olmaktan yakasını güç kurtarıp gri olmuş. Rübilerimiz, türkuazlarımız, lilalarımız da var. Erbabı olanların yakut, firuze ve leylak rengi olduğunu anlıyor. Siklamen de, petrol de, oranj da, gri de, rübi, turkuaz, lîla da fransızca. Dillerin zenginliği, ifade kudreti, eş manâlı dediğimiz ama aslında hiç de eş manâlı olmayan açıklı-koyulu, yaprak-yaprak kelimelerinin çokluğuyla ölçülür. Düşündüklerimizi, hissettiklerimizi inceden-inceye söyleyebiliyor, renk renk ifâde edebiliyorsak dilimiz zengin ve kudretlidir. Düşündüğünü söyleyememek, hissettiğim dile getirememek ne büyük bir ızdırap! Öztürkçe hastalığına yakalanıp dili tutulanların nasıl kıvrandıklarına dikkat edin. Bu ağzı bozukların bir kısmı dil meselelerinden hiç haberi olmayan dil ırkçıları, bir kısmı ilericilik gayretine girmiş gafiller, başka bir kısmı da gençlik telâşına düşmüş, yeni yetmeliğe özenen kompleksli yaşlılar. Hepsinin başında da dil zenginliğine musallat servet düşmanları var. Yeter ki, kelime hazinesi tükensin, kafaca fukaralığa düşülsün. Yeter ki, asırlar görmüş ulu Türkçe o güzelim yapraklarını döke döke kurusun. Bu zoraki yaprak dökümünün, Türkçemizin, dolayısıyla milli kültürümüzün mahvına sebep olacağı, millî birlik ve beraberliğimizi yok edeceği hakikati asla unutulmamalıdır.

Bireysel Denen Ucûbe M. Halistin Kukul Son zamanlarda en gözde kelimelerden biri de "bireysel"dir. "Doğa", "doğal" ile baş başa giden bu kelime, "birey" ile başlıyor. Nereye laf yetiştirilmek istenirse, bakıyorsunuz "doğal" ile "bireysel" imdada yetişiveriyor.   Bankacılıkla bahtı açılan ve adetâ yürüyen değil uçan bir kelime olan "birey", yanına aldığı "sel" ile güzelim "kişi", "şahıs", "fert" ve "zat" kelimelerinin canına okuyor da okuyor. "Bir"; sayı sıfatıdır. Bu kelimeye getirilen takı da "ey"dir. "Ey!", Türkçe'de yalnız başına kullanılan bir ünlemdir; takı değildir. Takı olarak "ey" ise, Moğolca'dır.   Bu hususta, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, "Türkçe'nin Karanlık Günleri" adlı eserinde şöyle demektedir, "-ay / -ey ekleri ile yapılan kelimeler de yanlıştır. Çünkü, bu ekler Türkçe değil Moğolca'dır: Öyle ise: Olay, düzey, birey, dikey, yatay, bitey, deney, dolay, bükey ve benzerleri birer uydurmadır. Kullanılamaz. Hele deneysel, bireysel gibi sözler ise katmerli uydurmalardır. Üst üste binmiş yanlışlarla doludur."   Acaba bu "birey" hangi anlaşamama ihtiyacımızdan doğdu? Öyle ya, bir dilde meramımızı ifâde edemeyeceğimiz bir durumla karşılaşılırız da, o zaman, ya başka bir lisandan takviye alırız yahut yeni bir kelime türetiriz. Peki, "birey" nereden, hangi ihtiyaçtan çıkıvermiştir ve mânâsı nedir, diye sormak hakkımız değil mi dır ?   Cevap verelim: "Birey", maalesef, Türkçe'mizde asırlardan beri kullandığımız "kişi, şahıs, fert ve zat" kelimelerinin yerine yanlış olarak uydurulan bir "ucûbe"dir. Türkçe'mizde; biri Türkçe "kişi", diğeri üçü de "şahıs, fert, zat" Türkçeleşmiş olan tam dört kelimemiz varken, yanlış olarak uydurulan "birey" bu dört kelimeyi adetâ kovmakta, katletmektedir.   Demek ki, yeni bir kelime uydurulmasına ihtiyaç ve gerek yoktu.   Yûnus Emre'nin:   "Kişi bile söz demini Demeye sözün kemini   Bu cihan cehennemini   Sekiz uçmağ ede bir söz"   Mısralarındaki "kişi" yerine "birey"mi denilecek? Hele bir deyiverin bakalım ne oluyor şiir? Çok yazık, çok!   "Kişi, şahıs, fert, zat" kelimeleri, hem birbirlerinin yerine ve hem de çok az farklılıklarla ayrı mânâlarda kullanılan, herkes tarafından bilinen, sevilen çok işlek kelimelerdir. "Yolda yürürken bir kişiye, zata, şahsa veya ferde rastladım" yerine "...bir bireye rastladım" deseniz ne kadar tuhaf olur değil mi?   Bu duruma göre, satıh mânâsına uydurulan "yüzey" için de "yüz kişi" mi demek gerekir acaba? Hele de cenaze namazında "er kişi" yahut "hâtûn kişi niyetine" tekbir getirmek yerine bundan böyle "er birey / hatun birey" diye mi tekbir alınmalı?   Hattâ, "bilirkişi" (ehli vukuf) yerine bundan böyle "bilir birey" mi diyelim? Ne emir buyururlar? Falih Rıfkı Atay, şimdi keskin kalemiyle ve gazetesiyle bu çirkinliğin karşısındadır. Bir yazısında şöyle söylüyor: "Nedir bu devrik cümle? Nasıl bir memlekettir o ki tarihçisi, 'İstanbul'u Fatih Sultan Mehmed aldı', der; romancısı, 'aldı İstanbul'u Fatih' diye yazar. Nasıl bir Milli Eğitim'dir ki, bu anarşinin okullar ve Türkçe dersine sokulmasına izin verir? Ne demek bölgesel? Niçin duygusal? İlle Arap nisbet ‘ î ’ sine bu yüzde yüz uydurma kalıbı karşılık almak itiyoruz ?"   Diyor ki haklıdır. Çünkü bu “sel” ve “sal” ekleri, uydurmacıların en gülünç uydurmalarındandır.   Tahsin Banguoğlu'nun "nisbet sıfatları ve sel -sal" başlıklı yazısında salâhiyetle belirttiği gibi, bu komedi, bizim alaylı dil âlimlerimizce, Latince'nin ve dolayısıyla Fransızca'nın aslında Türkçe olduğu iddiasından uydurulmadır. Yâni, iddia da uydurma, ekler de uydurmadır.   O hâlde, "birey" de uydurmadır, "bireysel" de uydurmadır. Bâzıları; Fransızca olan ve Türkçe'de kullanılan "normal, kanal, karnaval, nasyonal, kristal, kapital, radikal, lokal, oral, vokal, sinyal, festival, tünel, üniversal, parsel, natürel..." gibi kelimelerle, bunları karıştırmaktadırlar.   Biraz dikkat edilirse görülecektir ki, bu kelimeler "el" ve "al" takılarıyla bitmektedirler. O hâlde, Türkçe'de kelimelerin sonuna getirilerek öz Türkçe kelime yaptık diyenlere iyi dikkat etmek gerekir: “Türkçe olmayan bir kelime, nasıl öz Türkçe olur?” diye sormak lâzımdır.   Mesela: Târih, Arapça'dır. "Sel" Fransızca'dır. Peki, "tarihsel" nasıl özTürkçe oluyor, değil mi?   Bir de yine Fransızca'dan gelen ve hâlen bir ihtiyaç olarak kullanılan "personel" kelimesi bulunmaktadır. "Person"; Fransızca'da, kişi, şahıs, zat, fert mânâlarındadır. Personel; hem şahsi ve hem de doğrudan doğruya isim olarak, "bir işe bağlı insanların bütünü" mânâsına gelmektedir. Biz hâlâ bunun sıkıntısını çekerken ve yerine Türkçe'sini kullanmazken, başımıza niçin "birey-sel" ucubesini musallat edersiniz?
Doğru, Zevkli, Zengin Dil Prof. Dr. Emin Bilgiç Her millet, konuşma ve yazı dilinde bu üç ana vasfa ilim, akıl ve salim his ölçüleri ile bağlı kaldığı ve riâyet ettiği nisbette dilini kültür ve medeniyet dili olarak geliştirme ve câzibleştirme imkânına erer. Kültür dili derken, bir millete hâs olan bütün maddi, mânevi mevzuların zevk, his ve fikir bakımından incelikleri, derinlikleri, en hassas noktalara varan ayrılıkları ile ifâde edilebilmesini düşünüyoruz. Medeniyet dili ile ise, insanlığın başlangıcından bugüne kadar milletlerin ve toplulukların ortaklaşa yoğurdukları ve birlikte sahip olup derece derece hükmedebildikleri maddi ve mânevi değerleri yine aynı fikir, his ve zevk incelikleri ve zenginlikleri ile kendi dillerinde ifâde edebilmelerini kasdediyoruz. Doğru dil; kelimeleri, tâbirleri, cümleleri, ifâdeleri o dilin kanun ve kaidelerine uygun olan, zorlama olmadan, zaman içerisinde, cemiyet tarafından tabii şekilde geliştirilen dildir. Her meslekten, her aklına esen insanın bilgisiz, esintili ve sezgiden mahrum tasarrufu ile doğru ve zevkli dile varılamaz. Güzel, zevkli dil, yine kelimelerin, tâbirlerin, cümle ve ifâdelerin ait olduğu dilin kaidelerine, mantığına uygun olması kadar, milletin dil hissine, zevkine yakışan zihin, ruh ve kulak tırmalamayan ahenkli, müzikal, cazip dildir. Meselâ son zamanlarda uydurulup devlet imkânlarıyla da çeşitli yoldan zorlanan -esi sıfatlarından "ol-ası" ve "ol-ası-lık" kulak tırmalayan zevksiz kelimelerdendir. "Olası" muhtemel, "olasılık" ihtimâl karşılığı kullanılmaktadır. "Gerek-se-me", "gerek-sin-im" ve "gerek-si-n-me" uydurma kelimelerinin üçü de "ihtiyaç" anlamında kullanılmakta ve istek belirten -se- ile isimden isim yapılmış olmaktadır. Hangisinin kullanılacağına "ilerici-uydurmacıların" karar veremediği bu kelimeler şüphesiz, hiç değilse zevksiz ve sevimsizdirler. Esirgemek, yadırgamak gibi seyrek kullanılan -irge- ekli, bir davranış ifâde eden fiillere kıyâsen uydurulan "in-dîrge-mek" mânasından saptırılan zevksiz, câhilce bir uydurmadır. Pek beğenilmiş tesiri verilmeye çalışılarak hayât karşılığı kullanılan "yaşantı" kelimesine bakınız! Dilimizde -inti- eki ile, söylenti, kazıntı, çıkıntı, sıkıntı, üzüntü, buluntu, süprüntü, çalkantı, sarsıntı, sarkıntı, esinti vs. gibi asıl ve tabiî olana ve asıl hâle nisbetle eksiklik, azlık, kusur, illet, hastalık vs. ifâde eden kelimeler yapılır.

Bu sınıf arasında "hayât" gibi sıhhat, canlılık, ömürde uzun devamlılık, varlık ifâde eden bir mefhuma bilgisizce ve sezgisizce "yaşa-ntı" veya aynı şekilde zevksiz olarak "yaşa-m" denmeye kalkılması inat ve kasıddan başka birşey değildir. Uydurmacıların en azından her ekin her kelime kökü ile birleşmiyeceğini, birleşemiyeceğini bilmeleri lâzımdır. Bu da bilinmezse veya konu kasıd ve zorlama ile ele alınırsa "yaşa-ntı" "yaş-m" gibi tatsız ve isabetsiz kelimeler ortaya atılmış olur. Dili sadeleştirme, konuşma ve yazma dillerini yaklaştırma, tabii bir seyir içinde geliştirme ve zenginleştirme hareketi bir bilgi, metod, zevk ve seziş işidir; fakat psikolojik bakımdan asla bir "kompleks" meselesi olmamak lâzımdır.

Dil hareketi ile dilimizde % 10-15 nisbetinde doğru ve güzel kelime kazanılabilmiş olmakla beraber, ortaya atılan kelimelerin büyük kısmının isabetsiz ve Türkçemizin yapısına, zevkine ve mantığına aykırı olduğu meydandadır. Dil zenginliğinin hiçbir millette ve hiçbir dilde tasfiyeci-uydurmacılığa dayandırıldığı görülmüş değildir. Tasfiye ve sözde dili "arılaştırma" ve "özleştirme" gibi bir aşağılık duygusu sâdece dilin ve dolayısı ile duygunun, zevkin, tasavvurun, tahayyülün ve tefekkürün daralmasına, dumura uğramasına yol açar. Bizden başka da, dünyanın hiç bir memleket ve milletinde böyle sakat bir dil sadeleşmesi ve "arılaştırma" tatbikatına rastlanmaz. Macarlar, Almanlar vs. dilleri üzerinde çalışırlarken, onun zevkine, kanunlarına aykırı zorlayıcı tasarruflarda bulunmadıkları gibi, dillerinin zenginliğini giderecek, ince duygu ve düşünce farklarını ifâde imkânını önleyecek tasfiye hareketine iltifat etmemişledir. Başka dillerin kaidelerinin dilimizde elbette yeri olmamalıdır. Bundan tabii bir düşünce ve istek olamaz. Ama "mektep" kelimesini atıp Fransızca "ecole" den "okul" yapmak, "hayâl" kelimesini bir tarafa bırakıp "image" den "imge", "paşa" yı atıp kanunla "général" den "general" yapmak ve "müdür" yerine kanun zoru ile hâlâ bazı makamlar için "direktör" kelimesini kullanmak vs. ne arı dilciliktir, ne doğru ve bilgili Türkçeciliktir, ne de dil sevgisidir. Zorlamasız dil gelişmesi ve zenginliği için milletler tarihlerinin seyrini gözden uzak tutmamak durumundadırlar. Böyle davranışlar kimi yerde cehaletin, kimi yerde istismarcılığın, kimi hâlde de bozgunculuğun ve hiyânetin tâ kendisidir. Milletçe şuurla, idrakle, yurt içinde milli bütünlüğümüzün ana kaynağı, Türk âleminde anlaşma ve kültür birliğimizin temel dayanağı olan dilimize sahip çıkmak zorunda olduğumuzu dâima hatırda tutmalıyız.
Türkçenin Tasfiyesi Prof. Dr. Erol Güngör Şunu hemen belirtmeliyiz ki, Türkçenin tasfiyesini belli bir derneğin, bakanlığın, hükümetin yürüttüğü planlı bir faaliyetten ibaret saymak yanlış olur.   Türkçenin kaybolması memleketimizdeki yaygın cehaletin eseridir. Herhangi bir Batı ülkesinde devlet bütün kuvvetlerini seferber etse, yine de masa başında uydurulmuş bir dili kimseye kabul ettiremez; çünkü oralarda böyle bir teşebbüse karşı ilmi, kültürü ve aklıselimi temsil eden kuvvetli çevreler vardır.   Artık aydınların da kitlelerin de dili öğrendikleri yer kitle haberleşme vasıtalarıdır; herkes televizyon dilini konuşur hale gelmiştir, çünkü haberin de bilginin de esas kaynağı televizyondur. Gazete bile televizyonun karşısında herkesi ilgilendirmeyen bir ihtisas organı gibi görülmektedir.   Bu yaygın cehaletin henüz televizyon çıkmadan önce, gazete ve dergiler bu kadar çoğalmadan önce tohumları atılmış bulunmaktadır ki, bu da Türkiye'nin eğitim ve kültür politikasına musallat olmuş bulunan bir medeniyet anlayışıdır.   Türkçenin yıkılıp gitmesi olayını Türk kültürünün ortadan kaldırılması hareketi olarak gösterdiğimiz zaman, çokları bunu bir aşırı suçlama sayıyor hattâ bizim vehimli düşündüğümüzü zannediyorlar. Fakat uydurmacılığın ve tasfiyeciliğin temsilciliğini yapanlar kendi hareketlerinin sebebini açıkça bir medeniyet ve kültür değişmesi halinde izah etmektedirler.   Onlara göre bugün bizim Türkçe dediğimiz şey Türklerin İslâm medeniyeti içinde iken geliştirmiş oldukları bir dildir. Türkiye Cumhuriyetle birlikte bu medeniyetten çıkmış olduğuna veya çıkması gerektiğine göre, eski kültürün taşıyıcısı olan dil de elbette bırakılacaktır.   İşte biz "Türklüğün bunca kültür eseri yeni nesiller tarafından anlaşılmıyor" diye yakınırken, tasfiyeciler bizim bu fikrimize katılıyorlar, gerçeğin böyle olduğunu inkâr etmiyorlar. Onlar sadece "doğru olanın bu" olduğunu, yani geçen nesillerle aramızda hiçbir anlaşma ve irtibat kalmadığı zaman Türkiye'nin "modern" bir ülke olacağını iddia ediyorlar.   Bu düşünce Türk kültür eserlerinin yabancı bir millet hakkında yabancı bir dilde yazılmış eserler gibi görülmesine ve yabancı dil eserleri gibi "tercüme" edilmelerine yol açtı.   Türk tarihinin son yediyüz yılı içinde hiçbir eserin sadeleştirildiği veya "günün diline uyarlandığı" görülmemiştir. Meşrûtiyet devrinin aydınları ne ikinci Murad veya Fatih devrinin, ne onaltıncı ve onyedinci yüzyılların eserlerini sadeleştirerek okudular. Onların öğrendikleri, kullandıkları Türkçe en az üç-dört yüzyıl öncesinin eserlerini rahatlıkla anlamaya yetecek derecede bir dil ve kültür devamlılığı ifade ediyordu.   Bugün biz modern Türkçenin mimarları arasında saydığımız Reşad Nuri'yi bile sadeleştirerek, yani uydurma dile çevirerek okuyoruz. Bugün pek çoğumuzun hayatta tanımış olacağı kadar yakın tarihin adamı olan o sade ve güzel dilli Reşad Nuri bugünün diline çevrilmiştir.   Hiç şüphesiz ayni Reşat Nuri -eğer okuyacak kimse çıkarsa- on yıl sonrasının diline de ayrıca "uyarlanmak" zorundadır, çünkü on yıl öncesinin Türkçesi bugün nasıl maziye karışıyorsa, on yıl sonra da bugünkü Türkçe mazi olacaktır.   Dili tasfiye edenler henüz rejimi de sımsıkı ellerinde tuttukları bir zamanda uydurmacılık yerine meselâ mevcut Batı dillerinden birini resmî dil olarak kabul etseler, bütün yeni nesilleri o dille yetiştirmeye çalışsalardı, belki bu kadar vahim bir kültür buhranı içinde olmazdık.   En az kırk yıl uğraştıktan sonra henüz istikrarlı, yani on yıl sonra devam edeceğinden emin bulunduğumuz bir dil kurmuş değiliz; öyle olsa bile, bu dilde okuyup istifade edeceğimiz bir tek değerli eser mevcut değildir.   Bu dilin târihi, edebiyatı, folkloru, ilmi, felsefesi, metafiziği, hiçbir şeyi yoktur. Bu dilin sahibi olan bir millet, insanlığın binlerce yıllık macerasına yeni başlıyor demektir.   Üniversite hocalarının her gün şahit oldukları gibi, bugün Türkçeyi en iyi bilenler kolejlerde okumuş olan öğrencilerdir. Öyle ki, bunlar arasında evinde başka bir dil konuşulan azınlık vatandaşlarımızın çocukları da devlet liselerinden gelen çocuklardan daha iyi Türkçe konuşmakta ve yazmaktadırlar.   Bu farkın bütün sebebi birinin öbüründen daha ihtimamlı bir eğitim görmesinden ibaret değildir. Yabancı okullarda okuyanlar bir medeniyet dili öğrenerek sağlam bir dil şuuruna varmaktadırlar; onlar bir dilin neleri nasıl ifade etmesi gerektiğini biliyorlar, Türkçeyi kullanırken de yabancı dilde gördükleri ölçülere uymaya çalışıyorlar.   Bizim eğitim hayatımıza hakim olan uydurma dilin öğrencilerimize verdiği şuur ise şudur; her türlü ilim ve kültür beş-altıyüz kelimelik bir lügatçe içinde anlaşılabilir, eğer anlaşılmıyorsa bunun sebebi yabancı kelimeler kullanılmasıdır.   Bugün Türkiye'deki akademisyen kadrosu, büyük çoğunluğuyla, daha önceki nesil ayarında bir başarı göstermiş değildir. Bizim hocalarımız bizden daha parlak insanlardı ve bu üstünlüklerinin en büyük sebeplerinden biri sağlam bir dil bilmeleri, bu dilin verdiği bir kültür temeli üzerinde faal olarak tesir göstermekteydiler.
İşaretleri Değiştirmek Prof. Dr. Mehmet Kaplan Yol işaretleri değiştirilirse, trafik ne hâle gelir? Karmakarışık olur, arabalar birbirine girer ve yüzlerce insan ölür. Telefonda yanlış bir rakam çevirseniz, karşınıza bir başkası çıkar. Karmaşık bir işaretler sistemi olan dil de öyle. Bu millet, tanzimat'tan sonra "hürriyet" kelimesine mukaddes bir mânâ vermiştir. Onu halkın kafasına yerleştirmek için yüzlerce şiir, makale, hikâye, hatta piyes yazılmıştır. Bu kelime telâffuz edilince herkesin kafasında ona bağlı fikirler, eserler, kahramanların hayali uyanmıştır.   Fakat Türkiye'de demokrasi başlarken biri çıkmış, bu zengin çağrışımlı kelimenin yerine uydurma "özgürlük" kelimesini uydurmuştur. Devlet, okul kitaplarında "hürriyet" kelimesini "özgürlük” ile değiştirmiş böylece yüz yıllık bir geleneği olan bir kavramın muhtevasını boşaltmış çıplak, zıpçıktı, kendisinden başka sadece densizleri hatırlatan bir teneke-kelimeyi madalya diye yakalara asmıştır.   Cumhuriyet devrinde belli bir tarihten sonra yetişen nesilleri eski kültürden uzaklaştırmayı gaye edinen insanlar, milyonlarca insanın bildiği kelimeleri değiştirmeye kalkmışlardır. Türkçe'de karşılığı bulunmayan kelimelere Türkçe karşılık bulmak faydalı, müspet bir iştir. Fakat düşünce trafiğini düzenleyen kelimelerin hoyratça değiştirilmesi Türkiye'de nesillerin kafasını karıştırmış, kültür akışına sekte vurmuş, kavram kargaşalığı doğurmuştur.   Bu oyunu oynayanların büyük bir kısmı, Türk milliyetçiliğine düşman olan şahıslardır. Başlangıçta halka inmek maksadım güden dilde sadeleşme hareketini aşırıya götüren, çığırından çıkaran onlardır. Paskal "Kleopatra'nın burnu biraz eğri olsaydı dünya tarihi başka olurdu" der. İyi ile kötü, güzel ve çirkin arasında bazen kıl payı fark vardır. Aslında güzel ve iyi olan bir şey, küçük bir saptırma ile kötü, çirkin ve zararlı olabilir, "Öztürkçe" tarih ve milli kültür düşmanlarının elinde bir beyin yıkama vasıtası haline gelmiştir. Eline baltayı alan yüzlerce yıl dantelâ gibi işlenen Türk kültürünü yıkmış harabeye çevirmiştir.   Faciayı düşününüz: bugünkü nesiller içjn Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Halide Edib, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Peyami Safa, Ahmed Hamdi Tanpınar, hattâ Sait Faik'in eserleri anlaşılmaz, hale gelmiştir. Bir milletin kütüphanesi ancak böyle yıkılabilir. Bugünün öğrencilerine bu yazarlardan birinin eserini veriniz, mânâsını anlamadığınız kelimelerin altını çiziniz deyiniz, sayfaların simsiyah olduğunu göreceksiniz.   Suç elbette gençlikte değildir, onlara tarihî ve millî kültür kaynaklarına gitmeyi engelleyen kötü maksatlı maarif çilerdedir.   Bununla beraber insanı teselli eden bir taraf vardır: Dil yeniden öğretilir ve kelimelerin içinde güzel olan fikirler yeniden canlandırılır. Yazıya geçen duygular ve düşünceler ölmez.   Okullarımızda eski eserlerimizin dili öğretilmeye başlayınca millî kültür kaynaklan yeniden gürül gürül akmaya başlayacaktır. Ben bundan asla şüphe etmiyorum.
Allah Belanı Versin Ey Yoğun Yavuz Bülent Bâkiler Uzunca bir süreden beri, beddua, dilime yeniden bulaştı. Şimdi her gün, hem de beş-on defa, içimden beddua ediyorum. Bedduam, "yoğun" kelimesine! Çünkü ben, artık bu yoğun kelimesinden iğreniyorum. Ondan nefret ediyorum. Onu çekilmez buluyorum; Halbuki yoğun Türkçe bir kelime. Üstelik yerinde kullanıldığı zaman güzel de bir kelime. Onun kırk ayrı kelime veya tamlama yerine kullanılması, cinlerimi başıma topluyor.

Yoğunla başlayan, yoğunla devam eden, yoğunla biten cümleler dinledikçe ve okudukça, içimden:

"Allah belanı versin senin ey yoğun!" demekten kendimi alamıyorum. Türkçe sözlükte yoğun: "Hacmine oranla ağırlığı çok olan, kesif, koyu, ağır, kalın," diye açıklanıyor. Azerbaycan Türkçesinde yoğun: "kaba-yontulmamış, kalın, şişman, dolgun etli, edepsiz" mânâsında bir kelime. Kazaklar, Başkurtlar, Tatarlar, “yoğun” yerine “tığız” kelimesini kullanıyorlar. Özbekler “kalın”, Uygurlar “kelin” Türkmenler ise “dikiz” diyorlar. Anlaşılıyor ki “tığız” ve “dikiz”, bizim Türkçemizdeki “tıkız-tıknaz” kelimelerinin özbeöz anneleri ve babalarıdırlar. Bu soy birliğine elbette seviniyorum. Beni öfkelendiren, yoğun kelimesinin, olay kelimesi gibi, bir maymuncuk haline getirilmesidir. Dil zenginliğimizi bozmasıdır. Olur-olmaz yerde kullanılmasıdır. Gözü kanlı bir katil gibi etrafına saldırıp durmasıdır! Radyolarımızı dinlerken -izlerken değil-,
televizyonlarımızı seyrederken-izlerken değil,
gazetelerimizi, dergilerimizi -okurken -izlerken değil- bu tıknaz, bu katil, bu kaba, bu edepsiz kelime iki de bir karşıma dikiliyor. Dikkatimi çekiyor ve doğrusu beni çok rahatsız ediyor.

Meselâ eskiden biz: "işlerim çok" derdik. "Zamanımız yok! İşten başımı kaldıramıyorum! İş iş üstüne" gibi kırk ayrı güzellikle sızlanırdık. Şimdi tek kelimeyle kestirip atıyoruz: "İşlerim yoğun!"

Eskiden, "Büyük aşklardan" bahsedilirdi. Şimdi: ''Yoğun aşklardan geçilmiyor!" Eskiden, başbakanımız bir yere gittimi "sürekli alkışlarla” karşılanır, uğurlanırdı! Şimdi: "yoğun alkışlarla" karşılanıyorlar. Eskiden, bir radyo veya televizyon programına dinleyicilerin, seyircilerin ilgileri “artarak devam ederdi”. Şimdi "yoğunlaşarak sürüyor!" Eskiden: “dinmeyen yağmurlar yüzünden”, büyük facilar yaşadığımız olurdu. Şimdi "yoğun yağmurlar sele neden oluyorlar”. Benim için bu "neden" kelimesiyle "yoğun" kelimesi kezzap gibi iki kelime. Marifetleri, zevksizlikten, çirkinlikten ibaret: "Neden ekmeğime sebep oluyorsun?" cümlesindeki güzelliği çirkinleştirmek istiyorsanız: "Neden ekmeğime neden oluyorsun?" demeniz kâfi. Eskiden “Trafik sıkışıklığı yüzünden yollar kilitlenirdi”.Şimdi "yoğun bir trafik İstanbul'u felç ediyoooo!" Eskiden bayramlarda, seyranlarda ordu geçerken duygulanırdık, heyecanlanırdık, coşardık. Ne olduysa ve neden olduysa, şimdi aynı törenleri: "Yoğun bir coşkuyla izliyoruz!" Eskiden, trafik kazasında ölenlerin yakınları dayanılmaz acılarla sarsılırlardı. Şimdi "Yaşamlarını yitirenlerin yakınları yoğun acılar duyumsuyorlar!" Eskiden sevinç duyardık, şaşırırdık, yüreğimiz kabarırdı, korkardık... Şimdi öğreniyoruz ki: "Beşiktaşlı Alpay oğlunu yoğunlaşan bir yürekle" kucaklamıştır. Eskiden sabah kahvaltımızı zengin sofralarda yapardık. Şimdi beslenme uzmanlarımız bize, "yoğun yemekli bir sofra öneriyorlar." Başka örnekler vermeye yerim müsait değil. Türkçe zevkinden mahrum kimseler yüzünden, içimiz dışımız yoğun kelimesiyle yoğunlaştı. Sizi bilmem ama, artık ben, bu tıknaz, bu katil suratlı kelimeyle nerede karşılaşsam, içimden: "Allah senin belanı versin ey yoğun!" diye beddua ediyorum!  
Çitsiz Üzüm Bağı Ahmet Kabaklı Tanınmış gazetelerimizden biri, tâ manşetinde acı bir haber gibi:  "-Boğaz Köprüsü Îhale Oldu" diye yazıyor. İlk duygunuz üzüntüdür: “-Acaba Boğaz Köprüsü'nün başına bir hal mi geldi?-“ diye ürperiyorsunuz. Sonra Boğaz Köprüsünün henüz yapılmamış olduğu için bir kazaya uğraması imkânı olmadığını düşünüp ferahlıyorsunuz.   Aslında kaza, köprünün başına değil, Türkçenin başına gelmiştir. Olanlar dilimize olmuştur. Gazeteci arkadaş:   "-Boğaz Köprüsü Îhale Edildi veya Edilecek- yazacağı yerde kestirmeye getirip " İhale oldu! deyivermiştir. Sırf gazeteci dilinde mi? Resmî ve edebi dilde de hergün Türkçeye kıyılmaktadır.   Yeni imlâ buyrultusuna göre artık "kalb” ile "kalp"ı, "kar" ile "kâr" ı ayırt edemeyeceğiz. Fransızca "honneur" dan Türkçeye "izzetinefis" mânasiyle ve "onur" şeklinde 150 yıl kadar önce girmiş olan kelime, Dil Kurumunun fetvasıyla "şeref" yerine kullanılmaktadır.   "Cumhurbaşkanı şerefine bir yemek verildi" yerine "Cumhurbaşkanı onuruna…"denilecektir.   "İzlemek" nedir? Takib etmek mi, peşinden gitmek mi, kovalamak mı, seyretmek mi, dinlemek mi? Askerî dilimizde "gizli düşmanı sabırla arayarak bulmak” avcı sözlüğünde "av hayvanının peşinden onu ürkütmeden gitmek" mânâlarına kullanılan bu sözü mal bulmuş mağribi gibi yedi-sekiz yere birden sokuyorlar:   Konferansı izlemek (dinlemek) piyesi izlemek (seyretmek) hırsızı izlemek (kovalamak) kaybolan şapkayı izlemek (aramak) bir yazarı izlemek (onun yazılarını okumak) Atatürk’ü izlemek (onun yolunda olmak). Bütün bunlar niçin? Altı kelimenin ince mânâ farklarını (nüanslarını) yok ederek, hepsini tek kelime ile ifade etmek neden?   Dil barbarlığı, kelime kıyımcılığı ile "esperanto" yapmak için mi? Şunu herkes bilir ki, dilde zenginlik demek, nüans kelimeler bolluğu demektir. “Yürek, kalb, sine" Türkçede aşağı yukarı aynı mânâlara gelir ama aralarında nüans vardır. "Yüreksiz, gönülsüz, kalbsiz" kavramları arasındaki umman kadar farkı bir düşünün.   "Şeref ve onur ".. Biri Arapça, öteki Frenkçe ama ikisi de dilimize yerleşmiş. Herkes biliyor: "Onurlu adam" başka, "şerefli adam" başka. O halde bunlar aralarında nüans belirmiş iki kelimedir. Sen ne hakla birini Türkçeden atmaya kalkar, ötekine de halkın verdiğinden ayrı Fransızca bir mânâ bildirirsin? Sen, Türkçeyi korumaya, sevdirmeye, düzeltmeye, yaşatmaya, görevli kurum, bunu yaptınmıydı, el oğlu da çıkar "ihale oldu " yazar; "aniden" (ansızın, ani olarak) yazar, “taşıt aracı " (taşıt) yazar.   Daha misal mi ararsınız? Bilir bilmez her dilde, her kalemde bir "bunalım" dır gidiyor? Ne demek “bunalım”? Türkçe "bunalmak" fiilinden yapılmış, iyi hoş. Ama mânâsı ne? Kişinin (bir insanın) çok sıkılması, canından bezmesi, dünyayı kara görmesi. Bu olsa olsa Fransızca hem psikoloji, hem şiir terimi olan "angoisse" karşılığı olabilir ki iyidir, gereklidir de.   Fakat bir kere bu kelimeyi yaptık ya, durur muyuz? Hemen Türkçesi "buhran" kelimesini atıp bunalımı her yere sokuşturuyoruz: Oysa "buhran" Fransızca "kriz" karşılığıdır. Bunalımın ferdî mânâsına karşılık "buhran" bir toplulukta, bir kavramda bunalış, sıkıntı demek olur. Nitekim: "Ortadoğu bunalımı" değil "Ortadoğu buhranı", "iktisadî bunalım" değil "iktisadî buhran" demek gerekir. Nasıl ki "ruh buhranı", "sinir buhranı" yerine de "ruh veya sinir bunalımı geçiriyor" demek daha doğru olursa...   Görülüyor ki zavallı Türkçemiz sahipsiz, bekçisiz, herkesin girip bozduğu çitsiz üzüm bağına dönmüştür. Korusun diye "mütevelli" yaptıklarımız, sürüsüne kurt sokan çoban gibi onu yedirmiş, çiğnetmiş ve bile bile telef etmişlerdir. Türkçeyi kendi elleriyle bozanlar, elbette daha beter bozanlara ses çıkaramaz, laf dinletemezler. Hattâ el altından bozgunculuğu teşvik ederler.   Kurtuluş yolu: hemen bir "Dil Akademisi " kurarak, Türkçenin bakımını sağlamak, düzenini, üslûbunu kurtarmaktır.
Uydurma Dille Mücadele Nazlı Ilıcak Türkçemiz bozuluyor, dil bilgisi kaidelerine uymayan kelimeler, tıpkı ayrık otları gibi arsızca yayılıyor ve cümlelerimizin içine giriveriyor. Bu yapma Türkçe, bizim ana dilimiz değil; nitekim televizyon marifetiyle öğrendiğimiz birçok kelimeyi hatalı kullanıyoruz:   Meselâ, salı akşamı yayınlanan filmde aktör, "bunu yapmaya zorunluyum" diyor. Halbuki zorunlu, mecburi manâsına gelir. "Bunu yapmaya mecburum, zorundayım" denilmeliydi. Sun'i kelimeler, ana dilden uzaklaştıran adımlar, lisanımızı işte böyle bir büyük kargaşa içine sokuyor. (Kaldı ki zor Farsça zûr'dan gelmektedir.) Reklamlardan bir örnek: "Nivea cildinizi dış etkenlerden korur". Doğrusu, “dış etkilerden” veya “dış tesirlerden korur" olmalı.   Bir meslekdaşımız "Güney Amerika'da uygulanan rejimleri, Türkiye'de sivil iktidarın tek başına yaratması olanak mıdır?" diye yazmış.   “Olanak mıdır?” Yani imkân mıdır? Hiçbir Türk, "imkân mıdır" yazmaz, ama ana dili olmadığı için, "olanak mıdır" şeklinde bir ifadeyi kolayca benimseyebilir.   “Ayrıcalığı”, ayrı veya fark yerine, “saygınlığı” saygı yerine, “güvenceyi” güven ve emniyet yerine kullananların sayısı bir hayli kabarıktır.   "Olası" yi muhtemel manasında uzun süre kullananlar, şimdi "olasılı" kelimesine de aynı mânâyı veriyorlar. Olası muhtemel ise, olasılı, muhtemelli mümkünlü mü demektir?   "İzlemek” kelimesine takip etmenin dışında, seyretmek, bakmak, görmek, dinlemek gibi anlamlar veriliyor. Geçenlerde spikerin biri, bir fotoğraf göstererek, yarışmacılara "bu resmi dikkatle izleyiniz" demez mi!.. Hareket etmeyen bir şey izlenebilir mi?   Dört kelimenin yerine bir kelime koymak suretiyle Türkçe fakirleştiriliyor. Gene televizyonda seyrettiğimiz bir filmde,"bize bu oteli önerdiler" cümlesine rastlamıştık. Tavsiye etmek de, teklif etmek de, önermek kelimesi ile karşılanacak. Bu mu dil devrimi!   “İptilâ” yerine de, merak yerine de tutku geçecek:  "Balık avlamak çocukların baş tutkularından biriydi."   "Onu, eroin tutkusundan vazgeçirmek mümkün olmadı." Yukarıdaki cümlelerde, merak ile iptilâ arasındaki fark ortadan kalkmıştır.   “Öneri”, teklif olursa, "aramızda teklif yok" veya “teklifsiz bir insan" gibi deyimler ne olacak?   “Önlem”, tedbir olursa, “tedbirsiz” bir şahsa, "önlemsiz" mi diyeceğiz.   “Anlam” mânâ yerine geçerse manidar ve manevi kullanılmayacak mı?   “Us” akıl yerine geçerse, her uslu, akıllı mı olacak?   “Yürek”, kalbin yerini alınca, her kalpsizi “katı yürekliyi” yüreksiz “cesaretsiz” mi farz edeceğiz?   Millet, milliyetçi, milliyetçilik, milli, milliyet gibi mânâ bakımından zengin, heyecan uyandıran kelimelerin yerine ulus, ulusçu, ulusalcılık, ulusal, ulusallık gibi şahsiyetsiz, köksüz kelimeler konuluyor. Ulusa ve ulusallığa karşı çıkmanın temelinde, millete ve milliyetçiliğe sahip olma düşüncesi, tarihimizden manevi zenginliklerimizden kopmama gayreti yatmaktadır. Mazisi olmayan köksüz bir milletin ilerlemesi ve yükselmesi de güçtür. Medeniyet, muhafaza edilen değerler üzerine kurul­muştur. İngiliz Muhafazakâr Parti Lideri Churchill'in çok veciz bir ifadeyle belirttiği gibi: "Geriye doğru bakmasını bilmeyenler ileriyi de göremezler” Türk, dilinin bekçisi olmalı, her yerde yaşayan Türkçeyi müdafaa etmeli, anadilini bozanlara karşı mektup ve telefonlar­la amansız bir mücadele sürdürmeli. Dilde ırkçılık yerine dilde halkçılığı benimsersek, yaşayan Türkçe çizgisinde mutlaka buluşuruz.  
Türkçe Meselesi Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil Okuyucularımla Türkçemiz üzerinde dertleşeceğim. Türkçemiz diyorum, zira benim nazarımda ve tarihin öğrettiği hakikatler önünde, bu memlekette “Osmanlıca” ve “Öz Türkçe”, “Beyaz Türkçe”, “Kızıl Türkçe…” gibi birkaç dil yoktur. Nitekim bu topraklar üstünde "Osmanlılar", "Öz Türkler…" diye kimi, Bizanslılar gibi, gelip geçmiş; kimi de nereden gelip ne idüğü belli olmayan bir çok millet yoktur. Bu milletin de bir tek dili vardır: yerli ve yabancı muhtelif dil elemanlarının tarih kazanında kaynaya kaynaya helmelenip (iyice pişip) hamur olmasından meydana gelen ve her büyük milletin dili gibi, iç ve dış mantığının icaplarına göre, yavaş fakat devamlı bir tekâmül süzgecinden geçerek süzüle süzüle bugünkü berraklığını bulan memleket dili Türkçemiz... Sayısız fikir ve kalem sahibi nesillerin asırlar içinde göz nuru dökerek karınca sabrıyla işleyip şimdiki inceliğine eriştirdiği atalar mirası Türkçemiz…Çatısı ve yapısı itibarıyla dünyanın en modern, ahengi ve edası itibarıyla en şirin, sadası ve telâfuzu itibarıyla dünyanın en hoş ve tatlı dillerinden biri olan güzel Türkçemiz… Millî kütüphanemizi dolduran ve bugünlerimizi dünlerimizin asaletine bağlayan, ilmî ve edebî sayısız kitapların ve kitabelerin sessiz ve mukaddes dili Türkçemiz… Her kelimesinde âsil bir milletin en az bin yıllık bir tarihinin biriktirdiği mânâ ve hâtıralar saklı bulunan lisan şekline girmiş millî ruhumuz, hararet ve heyecan ocağımız, ana baba dili canım Türkçemiz… Çocuklarımızın evde ana babalarıyla, mektep koridorlarında hocalarıyla, herkesin sokakta, pazarda, iş üzerinde ve ahbaplık ederken birbiriyle konuşup anlaştığı millet malı ve âmme patrimuvanı (millî mirası)  Türkçemiz... İşte okuyucum! Benim, sizin, hepimizin müşterek dili ve millet ocağımızın ateşi Türkçemiz budur. Ve ben bundan başka bir Türkçe bilmiyorum. Yalnız şunu biliyorum ki, bu memleket dilimizin başına gelenler hiçbir büyük millet dilinin başına gelmemiş ve uğradığı suikastin tarihte misli görülmemiştir. Ve işte burada, sizinle dilimizin bu talihsizliği üzerinde dertleşecek, içimin acılarını dökeceğim. Bir mütehassıs gibi yahut bir partici ve politikacı gibi değil; neticesi nesillere sürecek olan en büyük bir memleket meselesi üzerindeki kanaatlerini söylemek vazifesiyle, vicdanen ve ahlâken, mükellef bir vatandaş gibi konuşacağım. Partici ve politikacı olmadığım gibi dil mütehassısı da değilim. Dil bahsindeki bilgim, her münevver Türkün bilgisinden fazla değildir. Fakat ne beis var? Ciğerinden yaralı bir insanın acı duyup feryad etmesi için ciğer mütehassısı doktor mu olması lâzımdır. Bilindiği gibi Fransızca; Latince, Grekçe kelimelerle eski Frank kelime elemanlarından mürekkep bir lisandır. Hiçbir, Fransızın, yabancıdır diye, bu kelimeleri atmak ve yerlerine kelime uydurmak, hayalinden bile geçmez. Ya şu muazzam Anglo-Amerikan dünyasına ne dersiniz? İngilizce; bir yarısı Fransız, öbür yarısı Alman kelimelerinden teşekkül etmiştir. Fakat Anglo-Amerikan milleti içinden hiç kimsenin ve hiçbir zümrenin çıkıp da, bunlar yabancıdır diye Fransız ve Alman kelime elemanlarını dillerinden atmak, aklından geçmiyor. Çünkü bu milletler, biliyorlar ki, bütün lisanlar, tarihen mürekkep (bileşik) elemanlı olarak teşekkül etmiştir. Ve bugün, İngilizce, Fransızca gibi dünyanın en zengin dilleri, muhtelif elemanlı mürekkep dillerdir. Bize gelince; senelerden beri, ardı arkası gelmeyen diktoriyal idareler, tutturdular: Hayır sen, en az bin senelik bir tarih içinde, aheste aheste teşekkül etmiş, her devre biraz daha teşekkül ederek bugünkü güzelliğini, ahengini ve emsalsiz zevkini bulmuş olan millî dilini bırakacak ve benim beğendiğim dil ile konuşacak ve yazacaksın, dediler. Niçin? Çünkü, senin bin senelik dediğin dil, saltanat devrinin dilidir. Tarihe karışan saltanatla beraber dilinin de tarih olması, Arapça, Farsça kelime elemanlarının geldikleri yerlere gitmesi lâzımdır… Netice ne oldu? Evvela, yıkılan dil ile birlikte ilim ve fikir hayatı da yıkıldı. En az yüz seneden önce, bu memlekette ilmin ve ilmî tefekkürün dirilmesine imkân yoktur. Çünkü, ilmin yarısı fikir, yarısı da lisandır. Fransızların dediği gibi, “Mükemmel bir ilim, mükemmel bir lisandır.” Netice, bundan ibaret de değildir: Bugün Türkiye halkı ikiye bölünmüş durumdadır. Bir tarafta millî dilciler, öbür tarafta uydurmacılar. Birbirini anlayan, hatta birbirine düşman gibi bakan iki zümre. Gençler, üniversitede hocalarının, hocalar gençlerin, evde ana babaları çocuklarının dilini anlamaz oldular. Bu keşmekeş içinde, bu memlekette ilim adamı yetişmemesine değil, yetişmesine hayret edilir. İlmin ifade vasıtası, lisandır. Türkiyede, bugün kararını bulmuş bir lisan var mıdır ki, ilim olsun? Bir milletin dili, birinin yerine diğeri konulacak şekilde, bir kelime ve tâbir yığını değildir. Dil, asırlar içinde ve nesillerin hâfızasında dövüle yoğrula yerleşmiş bir mânâ, his ve hayaldir. Kelime ve tâbir konuşmanın bir vâsıtasıdır. Asıl konuşulan mânâ, his ve hayal asırların sinesinde o derece birbiriyle kaynaşmıştır ki, kelimeyi atınca mânâ ve maksat da, his ve hayal de berâber gider. Bundan da nesiller arasında anlaşmazlık doğar. Millet birliği parçalanır.
Ana Dil Sevgisinden Ana Dil Sorumluluğuna Prof. Dr. Zeynep Korkmaz Günlük gazeteleri, haftalık ve aylık dergileri, şiir ve roman türünden eserleri okurken, yer yer gözlerimiz ve düşüncelerimiz okuduğumuz satırlar arasında takılıp kalarak, o satırların fikir yapışma girmeyi güçleştiren dil düğümünü çözmeye çalışıyor. O düğüm, son yıllarda bir kısım yazar ve aydınımızı etki alanına çekmiş olan "öztürkçecilik" tutkusu, çalışmalarındaki "yanlışlık ve aşırılık" temayülüdür.   Bunlar boyunbağı yerine kravat, atkı yerine kaşkol, fesrengi, vişneçürüğü yerine bordo demekte bir mahzur görmezler. Ancak, dilde yüzyıllardır yerleşmiş, geçirdikleri şekil ve anlam değişmeleri ile artık Türkçenin benliğine sinerek yerli malı olmuş Doğu kaynaklı birçok kelimeyi kaldırıp atarak, Türkçeyi, Türkçeye yabancı bir kılığa sokmaktan çekinmezler.   Eser diyemezsiniz, ille de yapıt diyeceksiniz. Ta’ziye için başsağlığı dileyemezsiniz başsağı dileyeceksiniz. İbret yoktur ögrenek vardır. Akitleşmek için bağlantı yapamazsınız, uygun düşeni bağıt tır. Hele hele bağlantı yerine bağıntı yazmazsanız kişiliğinizdeki "devrimcilik" ve "ilericilik" damgası siliniverir.   Bunlar dilin, insan duygu ve düşüncesinin anlamlı seslere dönüşmüş bir kalıbı, fikir, dünyamızın dışa çevrilmiş bir aynası olduğunun, dil ile düşüncenin içice girmiş bulunduğunun, dildeki aksaklıkların düşünce dünyamızı da karartacağının şuurunda mıdırlar bilemiyorum. Belki evet, belki hayır! Kendilerine sorarsanız derler ki:   “Özleştirmecilik” Türkçenin yapı ve söyleyiş bakımından kendi öz değerlerine yönelmesidir. Halkın dilinde yaşadığı halde asırlarca yazı dilinin sınırlarından içeriye sokulmamış olan ‘sözcük’lerimizin benimsenmesidir. Dilimizin geçmişinden bugününe, bugününden yarınına daha iyi bir gelecek yapma çabasıdır. Bütün bunlar bir ana dile olan sevgi ve bağlılığın işaretleri değil midir?”   Hemen, belirtelim ki, yukarıda görüşlerin hiç birine karşı değiliz. Eğer dilin tarihi gelişme şartlan gerektiriyorsa, üstün vasıflı bir kültür dili yapabilme azminde olan bir milletin kendi diline sahip çıkmasından daha tabiî bir şey de düşünülemez.   Aslında alan, aydın, doruk, kavram, tutarlı, tutarsız, tartışma gibi her yönü İle Türkçe olan birçok kelimeye kucak açmış olmamız da bu gerekçeye dayanmaktadır. Ancak, İş bu kadarla bitmiyor. Madalyonun öteki yüzünü çevirip baktığımızda, dilcilik adına bilgisizlik ve yetersizliğin, Türkçe sevgisi adına sorumsuzluğun, dile sahip çıkma adına dili tırpanlamanın, "öztürkçecilik" adına kavram kargaşasının ve anlam bozulmasının iç karartıcı örnekleri ile karşılaşıyoruz:   İşte size betim (tasvir) düşün (fikir) imge (hayal), azışık (şiddetli) özdeksel, tensel (maddi), yadsımak (inkâr etmek) ekin (kültür); dizisel ve çağrımsal bağıntılar gibi birkaç türetim ve kullanış garibesi daha.   Her ne kadar bunların görünüşleri Türkçeye benzemekte ise de, gerçekte Türkçenin yapı ve işleyişine ters düşen uydurmacalardır. Halk bunların hiçbirisini ne kullanır, ne de anlar. Bunlarla dil kendi öz değerlerine yönelmek şöyle dursun, öz değerlerinden saptırılmakta, halkın dili ile aydınların dili, geçmişin dili ile geleceğin dili arasında yeni bir uçurum konulmaktadır.   Ekin tarlasında bitmiş yabani otlara benzeyen bu asalak kelime ve şekiller, dilimizi bir yandan bulanıklığa ye anlaşılmazlığa sürüklerken bir yandan da fikir dünyamızla olan bağlantıları koparmış, ifade gücünü kısırlaştırmağa başlamıştır. Bundan daha acı olanı da bugüne kadar daha çok meslekten olmayan dilciler ve dilseverler eliyle yürütülegelen "öztürkçeleştirme" çalışmalarına gönülleri anadil sevgisi ile dolu yazarlarımızın, aydınlarımızın, yeni yetişen gençlerimizin de sorumsuzca kapılmış olmalarıdır. Çünkü, sevgi tek başına yeterli değildir. Buna dil şuurunu ve sorumluluk duygusunu da katmak gerekir.   "Özleştirmecilik" diye yapılan densizlikler ancak sorumluluk duygusunun süzgecinden geçirilerek engellenebilir. Aksi halde, gençlerimizin topluma ve kendi kültür değerlerine yabancılaşma tehlikesi gibi, bir gün Türk dilinin de rayından çıkarak kendi kendine yabancılaşması ile karşılaşabiliriz.
Dilimize sokulan (-al) ve (-sal) Ekleri Meselesi Prof. Dr. Abdülkadir İnan Burada -al, -sal ve -ik ekleri meselesini de bahis konusu etmek istiyorum, -al ekinin "öztürkçe" olduğunu iddia ederek isbata yeltenenler de oldu. Bu -al eki, güya, güzel vb. gibi kelimelerdeki -l eki imiş... Biz Türk milleti İslâm medeniyeti dairesine girdiğimiz zaman Arapların "ye"sini almıştık, şimdi de Batı kültürü ile temasta bulunduğumuzdan Fransızların  -al'ını alıyoruz demek daha namusluca hareket olurdu.
Fransızcadan alman -al ekinin yanında bir de -sal eki uyduruldu. Bu da kumsal, baysal gibi kelimelerdeki -sal eki imiş. Bu ekin nisbet eki olduğu belli değildir. Bu kelimelerde ek olsalar bile çoktan ölmüş veya Fransızca -al'a benzetilerek sonradan tüketilmiş eklerdendir. Bu son -sal hecesi Türk lehçelerinde ancak dört-beş kelimede görülmektedir.
Okul kitaplarına kadar sokulan bu -al ve -sal eklerinin ne gibi kelimeye ekleneceği bir kaideye bağlanmış değildir. Bir kelimeden nisbet sıfatı teşkil etmek için -al mı gelecek -sal mı gelecek belli değildir; yazanın ve söyliyenin keyfine bağlıdır. Niçin tarımsal da tarımal değil, niçin duysal da duyal değil, niçin doğal da doğsal değil, niçin nesnel de nesnesal değil, niçin nicel de nicesel değil, niçin küresel de kürel değil?
Kelimenin son sesine (Auslaut) göre ya da hece sayısına göre bir kaideye bağlamak lüzumunu düşünen bulunmasa gerek. Her yazar istediği gibi -al veya -sal ile kelime teşkil edebilir. İsterse tinsel der, ya da, yanal'da olduğu gibi, tinel der; kimse yanlış demez. Bu -sal ekinin doğrudan doğruya fiil köküne de eklendiğini görüyoruz. "Türkçe Sözlük"ün dördüncü baskısının 221. sahifesinde uydurma "duysal" kelimesi şöyle izah edilmiştir: "Duysal: Dokunmakla edilen (duyum)." Son günlerde gazetelerden birinde "düşünsel" kelimesine rastladım. Bu da "duysal" a analoji olarak uydurulmuş olsa gerek.
Bizim yeni kelimelerimiz arasında en çok, dikkati çekeni kutsal kelimesidir. Bu kelime bütün Türk boylarında müşterek olan ve VIII. asırdan beri mânasında değişiklik olmayan kut kelimesinden uydurma "ek" olan -sal ile teşkil edilmiş ve mukaddes, kudsî kelimesi karşılığı olarak kabul edilmiştir. Aşağı yukarı otuz yıldan beri bütün yazarlar ve hatipler bu kelimeyi kullanıyorlar. 
Kutsal kelimesinin böyle başarı kazanmasının sebebi bağımsız kelimesinde olduğu gibi aldatıcı analojidir. Şöyle ki: Mukaddes kelimesinin kökü olan "kuds" kelimesine  -al eki eklenince "kud-sal" olur ki, d/t tebadülü Türkçede normal olduğuna göre, "kutsal" şeklinde bir neologizm elde edilmiş oluyor.
"Es","Us", ve "Akıl" Prof. Dr. Hasan Eren Bir dil üç sistemden oluşur: Ses sistemi, gramer sistemi ve söz dağarcığı. Dil, ses, gramer ve sözlük bakımlarından sürekli olarak değişir veya gelişir. Söz dağarcığı bir dilin en kolay ve en çabuk değişen yanıdır. Dil, duyulan ihtiyaca göre durmadan kendi kök ve eklerinden yeni söz ve biçimler ortaya çıkararak sözlüğünü arttırır. Bu iç gelişmelere paralel olarak dil, yabancı baskılara da uğrar. Bu baskı sonunda yabancı dillerden bir çok alıntı sözler aktararak söz dağarcığını yeni kavramlarla zenginleştirir. . Buna göre sözlük, bir yandan sürekli olarak gelişen, bir yandan da yabancı alıntılarla dolan bir dağarcıktır. Ancak dil, bu iç ve dış değişmelerle de kalmaz. Bu gelişmeler sürerken bir yandan da türlü faktörler baskısıyla birtakım sözleri eskitir veya düşürür. Bu gözlemler birçok örneklerle açıklanabilir. Bu küçük yazıda, yalnız bir kavrama, "insanın düşünme, anlama ve tedbir alma gücü" ne verilen adları gözden geçirmekle yetinelim. Eski Türkçede bu kavram için "Es" sözünün kullanıldığını biliyoruz. Bu söz Uygurca, Kumanca gibi eski Türk diyalektlerinde yaygın olarak kullanıldığı halde, çağdaş Türk diyalektlerinde dar bir alanda saklanmıştır. Bugün bu sözü Kırgızlar "es",Tatar ve Başkurtlar "is" ve Çuvaşlar "as" kullanırlar. Çağımızda ancak birkaç diyalektte yaşayan bu söz, eski bir Türkçe alıntı olarak Macarcaya da geçmiştir "esz". Daha sonraki çağlarda Türk diyalektlerinin bir bölümünde Es'in yerini Us sözünün aldığını görüyoruz. Bugün daha çok Oğuz alanında kullanılan Us sözü sonradan eskimiş, terk edilmiştir. Türkçede bu sözün Uslu, Usluluk ve Uslanmak gibi birtakım biçimleri kalmıştır. Ancak, eski "Us" kökünden -lu ekiyle yapılmış olan Uslu biçimi Türkçede artık eskiden olduğu gibi "akıllı" anlamına gelmez. Uslu "Yaramazlık etmeyen, edepli, müeddep" olarak kullandır. Bunun gibi, Us kökünden gelen Uslanmak fiili de "akıllanmak" olarak geçmez. Bu fiil yaşayan Türkçemizde "uslu olmak" anlamını almıştır. Bu bakımdan Uslu, Uslanmak biçimlerinin Us kökünden geldiğini bugün daha çok ilgili uzmanlar bilir. Demek Türkçe Us sözü "akıl" karşılığı olarak artık ölmüştür. Eski Türkçe Us'un ölümü üzerine dilimize Arapça bir alıntı olarak akıl girmiş ve Türkçemize Akıllanmak, Akıllı, Akıllılık, Akılsız, Akılsızlık gibi birçok biçimler kazandırmıştır. İşte Es, Us ve Akıl örnekleri, "insanın düşünme, anlama ve tedbir alma gücü" gibi bir kavramın bile dilde ne kadar kolay değiştiğini anlatmıştır, sanırım. Bilindiği gibi, son yıllarda Arapça Akıl yerine Türkçe Us'u kullanmak isteyenler çıktı. Yukarıda, Türkçe Us sözü "akıl" olarak artık öldü, demiştim. Acaba bu sözü "akıl" karşılığı olarak diriltmek imkânı var mıdır? Us'u "akıl" olarak kullandığımızı düşünelim: Uslu bir çocuk "akıllı bir çocuk" anlamına gelebilir mı? Geldiğini kabul edelim. Bu defa "yaramazlık etmeyen, edepli, müeddep" anlamına gelen Uslu yerine yeni bir karşılık mı arayacağız? Çünkü Uslu hem "yaramazlık etmeyen", hem de "akıllı" anlamları bildiremez. Uzatmayayım. Verdiğim bilgi ve örneklere göre, eski Türkçe Us'un akıl yerine kullanılması güçtür, çok güçtür. Daha açık olarak söyleyeyim: Akıl'a muhtacız. Dilde de, hayatta da...

Dil, Kültür ve Savaş Prof. Dr. Mehmet Kaplan ABD Eski Başkam Nixon,  “Gerçek Savaş” adlı kitabında çok dikkate şâyân fikirler ileri sürüyor. Bunlardan biri savaşın "dünya çapında olması", ikincisi ise savaşın "hayat ve toplumun her seviyesinde" sürmesidir. "Neticeye bir milletin askeri, ekonomik, fikri ve mânevi güçlerinin hepsi tesir etmektedir" diyor. Nixon'un savaşın neticesine, askerî ve ekonomik güçlerle beraber, "fikri ve mânevi güçleri" de katması bizi yakından ilgilendirir. Zira Türkiye'yi hür ve müstakil olarak yaşatan başlıca kuvvet, maddi olmaktan ziyade mânevidir. Türkiye maalesef maddî bakımdan asırlardan beri güçlü olamamıştır ve bu zaafını mânevi güç ile telâfiye çalışmıştır. Mehmet Akif İstiklal Marşı’nda: Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var. Mısraları ile bu hakikati belirtir. Çelik zırhlara karşı imân! Gerçekten Türkiye İstiklâl Savaşı'nı maddi gücü ile değil, mânevi gücü ile kazanmıştır. Mânevi güce dayanmayan maddî güç başarı kazanamaz. Makineyi kullanan insandır. İnsan eğer ümitsiz, korkak ve inançsız ise makineyi bırakır kaçar. Buna karşılık Türk İstiklâl Savaşı'nda görüldüğü gibi, mânevi güç, bütün milleti, köy kadınına kadar seferber eder.  Bir milletin mânevi gücü ve hayat felsefesi, onun kullandığı dil ile ifade edilen kültür eserlerinde tecelli eder. Elle tutulmayan manevî değerler dil ve kültür eserleriyle nesilden nesile aktarılır. Üzerinde düşünmeyen kimseler için kelimeler ses ve işaretlerden ibarettir. Fakat o işaretler, içinden elektrik akımı geçen tellere benzerler. Tel koptu mu veya arızalandı mı elektrik akımı kesilir, ampul söner ve ev karanlığa gömülür. Kelimelere bağlı olan duygu ve düşünceler için de durum aynıdır. Sadece İstiklal Marşı’nı ele alınız. Türk milletinin İstiklâl Savaşında uğruna savaştığı temel kıymetleri yüksek bir heyecan tonu ile ifade eden bu şiirde, Dil Kurumcuların tasfiye etmeye çalıştığı “hilal, celal, helal, hak, istiklal, millet, hürriyet…” gibi kelimeler vardır. Bu kelimeleri yeni nesillere öğretmez veya uydurma kelimelerle değiştirmeye kalkarsanız, bu şiirin içinde saklı olan mânevi gücü anlatamazsınız. İstiklal marşı’nın yanısıra daha yüzlerce eser ve bunlarda duygu ve düşünce akımını sağlayan binlerce kelime vardır. Dili tasfiye edenler, kelimeleri sadece ses ve taşıdığı işaretten ibaret sanmışlar, onun içinde taşıdığı mânevi gücü görmemişlerdir. Mânevi güç Mevlânâ’nın Mesnevi'sinde söylediği gibi gözle görülmez, onu görmek için göz ve kulak da kâfi değildir. Sırr-ı men ez hâle-i men dûr nist
Lik çeşm u güşra ân nur nist 
Türkiye’de dili, ifade ettiği muhtevadan ayıranlar, milli kültüre bilerek veya bilmeyerek büyük zarar vermişlerdir. Nesiller arasında duygu ve düşünce akımının kesilmesi bize çok pahalıya mal olmuştur. Fakat yeniden bu akımı tesis mümkündür. Bunun çarelerini araştıralım.
Dil Yâresi Prof. Dr. Beynun Akyavaş Dil, insanın sese, söze, yazıya vurmuş aksidir. Dereye, göle eğilin, aynaya bakın, kendinizi görürsünüz. Dilde görülen de insanın kendisidir. Kişinin kemâli kelâmından belli olur derler. Olgun, olmuş insanın söyleyeceği söz de hamlıktan kurtulmuştur. Çocuğun dili üç beş kelimeden başlar, gitgide zenginleşir. Bunlar önce eliyle tuttuğu, gözüyle gördüğü, sevdiği, hoşlandığı kimselerin, eşyanın adıdır. Anne, baba, mama gibi. Mama, her türlü yiyeceğin karşılığı olarak kullanılır. Cici kelimesi oldukça zor bir kelimedir. Söylemesi kolaydır ama anne, baba, mamaya benzemez. Çocuğun gözüyle görmediği, eliyle tutmadığı uslu, akıllı, terbiyeli, iyi, güzel, temiz gibi mücerret mefhumlar cicinin içindedir. Büyük insan, gelişmiş insan çocuğun cici ve kaka olarak ikiye ayırdığı iyilikleri, kötülükleri, güzellikleri, çirkinlikleri binlerce kelimeyle ifade eder. Bir dilin zenginliği eş manâlı dediğimiz, aslında aralarında ince manâ farkları olan kelimelerinin zenginliğindedir. Birbirinin tıpatıp aynı iki kelime yoktur. Olsa bile, bunlardan bazıları kökte, bazıları kullanışta ayrılık gösterirler. Meselâ: Baş, kafa, kelle, ser ve şef. Baş Türkçe, kafa Arapça, kelle ve ser Farsça, şef Fransızcadır. Bunlar eş manâlı oldukları halde birini ötekinin yerine kullanamayız. Baş: Baş üstüne, başımla beraber, baş belâsı, başıma gelenler, evlâtlarının başı için, başımın gözümün sadakası, başından büyük halt etmek, başında kavak yelleri esiyor, baş sallamaktan kavuk eskidi, azıcık aşım ağrısız başım, büyük başın derdi büyük olurmuş, akılsız başın sıkıntısını ayaklar çekermiş gibi tabirlerimizden, atasözlerimizden baş'ı kaldırmak mümkün değildir. Kafa: Kafadar, kafa dengi, kafa kâğıdı, kafası kızmak, kafa patlatmak, kafa tutmak, kafatası, kalın kafal, kafalı, kafasız. Kelle: Kellesini koltuğuna almış, kellesini uçurmak, kelle kulak yerinde, pişmiş kelle, kelle şekeri. Ser: Sermaye, serdengeçti, serbest, sersem, serseri, sarhoş, serdar, serhat, ser verir sır vermez. Şef: Millî şef, orkestra şefi, gar şefi, şef garson gibi sözlerimizden baş hariç, diğerleri yabancı asıllıdır diye kafayı, kelleyi, seri ve hattâ şefi atmak dili kurutur. Her büyük dilde olduğu gibi Türkçede de yabancı kelimelerin bulunması tabiîdir. Hele bu kelimeler dilimizde eriyip kafamızda hazmolmuşsa!... Dili saflaştırıyoruz diye zihnimize yer etmiş kelimeleri kazımaya kalkmak beyinde sarsıntı yapar, düşünceye inme iner. Eli kolu tutmayan, dili söylemeyen bir düşünce olsa olsa sürünür. Değerli ilim adamı, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Profesörü Dr. Vural ülkü, Almanya'da 1880'lerden günümüze kadar dili özleştirme çabaları ve buna karşı olan hareketler üzerine bir kitap hazırlayıp yayınladı. İstifadeyle okunacak, kıssadan hisse çıkarılacak bu eserde Almancanın da bir vakitler özleştirmecilik hastalığına tutulduğu ve bu hastalığı otuz sene önce atlattığı görülmektedir. Bilindiği gibi, İngiliz edebiyatında Shakespeare ne ise Alman edebiyatında da Goethe odur. Dehasıyla, değil yalnız Alman edebiyatına, dünya edebiyatına da damgasını basan Goethe eserlerinde yirmi binden fazla kelime kullanmış, bunlardan bir kısmını Almancanın yapısına, sesine, ahengine, zevkine göre kendisi yaratmıştır. Goethe'nin beyninde yer alan bu kelime hazinesi üzerinde araştırmalar yapılmaktadır. Alman dilini geliştirmek, zenginleştirmek isteyen Goethe özleştirmecileri müstebit, özleştirme hareketini zorbalık olarak görmüş, altmış senede tamamladığı Faust'un Cadılar gecesi sahnesinde dil özleştiricisini cadı olarak göstermiş ve alay etmiştir. Goethe şöyle der: "Dili temizlemek, zenginleştirmek en üstün kişilere düşen bir vazifedir. Zenginleştirmeden temizleme çoğu kere ruhsuzluğa yol açar. Zengin ruhlu insan, hangi unsurlardan olduğuna bakmadan kelime malzemesini yoğurur. Ruhen fakir olan insan saf dille konuşabilir, çünkü zaten söyleyeceği fazla bir şey yoktur". Alman filolojisinin kurucusu ve Alman halkının konuşma dilini tesbit etmek için toplayıp yazdığı masallarla tanınan büyük ilim adamı Jacob Grimm'in kardeşiyle beraber geçen asrın ortalarında yazmaya başladığı lügati Alman İlimler Akademisi ancak 1960'da tamamlayabilmiştir. Otuz iki ciltlik Grimm lügatinde her kelimenin şeceresi, hayat hikâyesi ortaya konmuştur. Grimm de Goethe ve birçok büyük Alman yazarı gibi uydurmacılara öfkelenenlerden biridir. Dilin canlı bir varlık olduğunu, hürriyet içinde büyüyüp gelişeceğini söyleyen Grimm, bu özleştirmeciler sinek yığınları gibi dilin kenarına üşüşüp oturmuşlar, der. Alman Dil Kurumu, yüz küsur dilden binlerce kelime alan Almanca üzerinde artık sadece ilmî çalışmalar yapmakta ve özleştirmeciliğin çıkmaz bir yol olduğunu kabul etmektedir. Goethe ve Grimm gibi abidevî iki insanın özleştirmeye şiddetle karşı koymuş olmaları özleştirme afyonunu yutmuş bazı safları uyandırmasa bile düşündürebilir.
Cahillik ve Dilsizlik Prof. Dr. Erol Güngör Türk dilinin bugünkü acıklı durumunun hangi sebeplerden ileri geldiği araştırılırken, çoğu zaman karşımızda bazı şahıslar, dernekler veya hükümetler görüyoruz. Bütün bunların ortak tarafı dil konusunda cahil olmaları ve dil değişikliği yoluyla bir takım siyasi neticeler elde etmeyi düşünmeleri olmuştur. Fakat Türk dilini ortadan kaldırıp yerine yeni bir dil kurmak isteyenlerin önemli ölçüde başarı kazanmış görünmeleri, onların şahsî kabiliyetlerinden daha başka sebeplere dayanmaktadır.

Bu sebeplerden en önemlisi ve üzerinde en çok durulması gerekeni Türkiye'yi gitgide saran cahillik havasıdır. Memleketimizde yıllar geçtikçe okuma-yazma oranının arttığı ve böylece cahilliği yenmekte başarılı olduğumuz iddia edilir durur, ama Türkiye günden güne daha derin bir cehalet uçurumuna itilmektedir. Eğitim kurumlarımız kültür eğitimi bakımından hemen hemen iflas halindedir, her yıl bu okullardan mezun olanlar daha önceki yıllarda mezun olanlardan daha az şey bilmektedirler.

Üniversite mezunları arasında düzgün bir şekilde dilekçe yazabilenlerin sayısı parmakla gösterilir. Gençlerimizin büyük bir kısmı Cumhuriyet tarihinin belli-başlı olaylarını bile bilmiyorlar. Üniversite imtihanlarında, memuriyete giriş için her kademede açılan imtihanlarda elde edilen sonuçlar yürekler acısıdır. İşin asıl feci tarafı, sorumluluk mevkilerinde bulunanlar bu felaketli gidişi teşvik edici bir eğitim politikası takip etmekte adeta birbirleriyle yarış etmektedirler.

Bugün gençlerimizden çoğunun bir kabile diline benzeyen fakir, köksüz, hattâ gülünç bir dil kullanmaları ve bunun dışında yazılmış hiçbir kültür eserini anlayamamaları işte bu cehaletten doğuyor.

Eski dil-yeni dil kavgası diye bir şey yoktur; böyle bir kavga ancak her iki dilin de mevcut ve meydanda olmasıyla mümkündür. Halbuki gençlerimize kendi babalarının konuştuğu dil bile öğretilmiyor ki, dil konusunda sıhhatli bir tercih yapabilsinler.

Bugün Türkiye'de Katip Çelebi'ye mektup yazmak için adresini soran genel müdürler, hareketini Süleyman Demirel taraftarlığı zanneden politikacılar, Yunus Emre'nin halen yaşayan bir güfte yazarı olduğunu sanan tüccarlar vardır ve bunlar kalabalık içinde istisna değildirler. Böyle bir cehalet ortasında Türkçenin ayakta kalması gerçekten mucize olurdu. Dil ile kültür birlikte giden şeylerdir, bilgisiz insan diğer şeyler yanında dili de bilmez.

Dil bozuluşunun sebebi kültürsüzlük ve cahilliktir. Türkçeyi kurtarmak istiyorsak, bunu geniş bir eğitim programının bir parçası olarak ele almalıyız.



'Uyduruk' Dil Türkçe'yi Tehdit Ediyor Editör Msn, facebook, twitter gibi sosyal paylaşım siteleri ile cep telefonu mesajlarında çoğunlukla gençler tarafından kullanılan "ok, tmm, kib, bye" gibi kısaltmaların Türk dilinin geleceğini tehdit ettiği bildirildi.

Selçuk Üniversitesi (SÜ) Edebiyat Fakültesi Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Orhan Yavuz, gençlerin sohbet etmek ve haberleşmek için internetteki sosyal paylaşım sitelerini ve cep telefonunu fazlaca kullandıklarını belirtti. 

Aşırı kullanımın birçok sıkıntıyı da beraberinde getirdiğini dile getiren Yavuz, en önemli problemin ise sosyal iletişim ağları ile cep telefonu mesajlarında türeyen ve gittikçe yaygınlaşan ''uyduruk dil'' olduğunu söyledi. 

Yavuz, sadece gençlerin değil ailelerin de bu uyduruk dili kullandığını ifade ederek, ''Anne oğluna 'oğlm nslsn' diye mesaj gönderiyor, çocuk da 'im' diye cevaplıyor'' dedi. Türkçe'nin geleceğini tehdit eden bu sohbet dilinin yaygın bir şekilde kullandığını anlatan Yavuz, şunları söyledi:

''En çok kullanılan 'ok', 'slm', 'tmm'' ve ''mrb'' gibi kısaltmalar kanıksanmış durumda. Böyle giderse 5-10 yıl sonra konuşurken bile iyiyim yerine 'im', kendine iyi bak yerine de 'kib' diyeceğiz. Türkçe zaten yabancı dillerin etkisi altında şimdi bir de bu uyduruk kısaltmalar çıktı. Bunlarla herkesin mücadele etmesi lazım. Dil bir milletin aynasıdır. Dilimizin bozulmaması için gençleri, Türkçe'ye zarar verecek davranışlardan uzak durmaya davet ediyorum.'' 

Yazmayı Kendine Yük Sayanlar Var

Yavuz, kısaltmaların Türk dilinin geleceğini tehdit ettiğini, kişileri tembelleştirdiğini iddia ederek, ''Yine kişiler arası iletişimi de olumsuz etkiliyor. Ünlü harfleri yazmaktan aciz, bunu kendine yük sayanlar var. Bunun ileride Türkçe'ye vereceği zarardan habersizler. Üniversite öğrencilerinin birçoğu yarım sayfa kompozisyon yazmaktan aciz durumdalar. Yazılan kompozisyonlarda da onlarca hata var'' diye konuştu. 

Sıkıntıların kaynağının okumamak ve yazmamak olduğunu, çözüm için herkesin taşın altına elini koyması gerektiğini belirten Yavuz, günlük düzenli yazma ve kitap okuma alışkanlığı ile bu sorunların aşılacağına inandığını sözlerine ekledi. 

En Popüler Kısaltmalar

Sosyal paylaşım siteleri ile cep telefonu mesajlarında yaygın olarak kullanılan kısaltmalardan bazıları şöyle: 

''Selam- slm, merhaba-mrb, tamam-ok, tamam-tmm, kendine iyi bak-kib, ne haber?-nbr, Allah'a emanet ol-aeo, selamün aleyküm-s.a, aleyküm selam-a.s, güle güle-bye, evet-e, hayır-h, ne zaman-nzm?, bugün-bgn, yarın-yrn, lütfen-ltfn, teşekkür ederim-tşk, tebrikler-tbr, seni seviyorum-ss, neredesin-nrd?, görüşürüz-grş, inşallah-inş.''
Türkçe Edebi Dildir Prof. Dr. Kemal Yavuz Türkçe bilinen ve yazıya geçirilen şekliyle edebiyatını yedi sekizinci asırlarda ortaya koymuştur. Kısaca Türk edebiyatı yazıda bin üç yüz yıllık bir mesafe almıştır. Bu zamanda yani bin üç yüz yıl önce edebiyatı olan sekiz on milletten biri de Türk Milleti'dir ve bu edebiyat kesintisiz devam etmiştir. Türkçe edebî bir dil iken Arapça, Farsça, Çince, Yunan ve Latin dilleri dışında başka dillerin edebiyatları yoktur. İngilizce, Fransızca, Rusça, Almanca on üçüncü asırdan sonra edebî dil olarak görülmeye başlayacaktır. Şu halde Türk Edebiyatı derin ve geniş bir maziye sahiptir. Yüzyıllar ötesine saldığı kökü ile çeşitli medeniyetlere girip çıkmış, her devirden izler taşımıştır. Bütün bir milletin hayatı edebiyat içinde akmış, millî değerler kendisini bu sahada göstermiş, alpler, gaziler destanlarını burada yazmış, hocalar, âlimler, atalar, analar öğütlerini ve vâazlarını burada yapmış, bilgeler devlet olmanın sırrını ve gelecek endişesini, Türklüğün düşmanlarını yine Türk Edebiyatı içinde göstermeye çalışmıştır. Kısaca söylemek gerekirse geçmişten günümüze getirdiğimiz şey edebiyatımızdır. Orda bir millet ağlamış, gülmüş, sevmiş ve bütün hayatını asır asır nesilden nesile aktarmıştır. Tabiî bunun neticesinde birbirinden güzel eserler ortaya konmuş, hanım ninni söylerken, nine masal anlatmış, çocuklar tekerleme söylemiş, şâirler şiir yazmış, peygamberi övmüş, Allah'a yakarmış, hükümdara seslenmiş ve yazarlar millete yol göstermiştir. Bu dil şaheserler bıraktı… İmparatorluk dili oldu. Nice ecnebiye eserler yazdırdı. Zevk ve neşe götürdü. Nicelerini Müslüman yaptı. Hâlâ sayıp bitiremediğimiz bir arşiv ve eserleri daha sayılmamış kütüphaneler bıraktı. Nice inceliklerini nice edebî metinlerde gizledi. Ata sözleri ile deyimleri ile nice vecizeleri ile mısra-ı bercesteleri ile neler neler söyledi. Tekerlemelerle düştü, ninnilerle ağlayıp uyudu büyüdü, koçaklamalarla cenge çıktı, gaza etti. Mersiyelerle pâdişâhına ağladı, mehteriyle yürüyüp coştu, gülbangi ile hakkı söyleyip orduyu padişah ardına taktı. Münacatıyla Allah'a yalvardı, tevhidiyle onun birliğini anlattı, nâ'tıyla Peygamber'ini ve halifelerini övdü. Çanakkale'de, İstiklâl harbinde destanlar, hikâyeler, şiirler yazdırdı. Tuna ile aktı, Dicle ve Fıratla çağıldadı. Kısacası bütün bir maziyi günümüze kadar getirdi, Süleymâniyeler, Selimiyeler yaptı. Bunlar hep edebiyat oldu. Tekrar ele alırsak, Türk Dili kabiliyetsiz ve edebiyat­sız bir dil değildir. Bin üç yüz senelik yazılı, Türk Milleti ile var olan sözlü bir edebiyata sahiptir. Onu edebiyatsız diller seviyesine indirmeye çalışmak Türk milletinin mânevi değerlerini hiçe sayıp, Türk birliğine büyük dar­beler indirmektir.
Güzelim "Hayat..." Akif Emre Yorgun hatta bezgin bir sesle ölümü hatırlamaktan bahsediyor... Muhtemelen sesin dışarıya taşmaması için ayarı iyice kısılmış mikrofonla konuştuğundan tarihi caminin serin avlusunu dolduranlar söylediklerini zor işitiyor. Cuma namazı için erkenden gelenler sıcak öğle vaktinin isteksiz, heyecansız, yazılı bir metin okur gibi düz bir üslûpla vaazeden hatibin coşkusuz sözleriyle iyice uyumaya başlıyor. Birden irkiliyorum:

-"Yaşam boyunca ölümü hatırlamalıyız! "

Heyecansızlık ve şevksizliğin yuttuğu cemaati “yaşam”ı gibi kulak tırmalayıcı bir kelimeyle uyandırmak ve zaafını telafi mi etmek istiyor. Üstelik olur olmaz yerde bu kelimeyi kullanmak için gösterdiği gayret de dikkatimi çekiyor. Sanki bu kelimeyi kullanarak imaj yenilemek ister gibi bir hali vardı. Oysa ölüm düşüncesi, hayat ve ölüm arasındaki denge, Müslüman'ın gönlüne farklı bir dirilik kazandırır. Hayatın güzelliğini ölüm duygusunun ürpertisi karartmaz, ancak hiçbir aşkın çağrışımı olmayan “yaşam” ve “ölüm” arasında nasıl bir bağ kurulabilir?

Türkçe'den yabancı kelimeleri ayıklama adına yapılan ve kültür katliamına dönüşen uygulama aslında bu toplumun yüzyıllardır ürettiği sanat, edebiyat, düşünce, estetik ve değer sistemi adına ne varsa hepsinin imha edilmesini amaçlamaktadır. Bir dil o toplumun tarihi ve kültürel birikimi üzerinde yeniden üretilerek gelişir, zenginleşir. Durağan, gelişime kapalı bir dilin zenginleşmesinden, kültür, ilim ve medeniyet dili haline gelmesinden bahsedilemez. "Sürekli değişen dillere de ölümsüz bir eser emanet edilemez.”

Türkçe o hale getirilmiştir ki, resmi politikalarla dil yönlendirilmekte, İstiklal Marşı ve istiklal kelimesi bile yasaklı hale getirilmektedir, “istiklal”i yasaklayan bir zihniyetin “bağımsız”lığı nasıl koruyacağı sorusu gündeme bile gelmemektedir. Daha trajikomik durum Hasan Ali Yücel döneminde Batı klasiklerini kazandırmak maksadıyla başlatılan proje çerçevesinde tercüme edilerek basılan eserler 50 yıl sonra tercüme edenlerin çocukları tarafından yeniden Türkçeleştirilmektedir. Tepeden inme modernleşmeciliğin dorukta olduğu dönemin koparılmış Türkçe'si bile artık anlaşılmaz olmuştur.

Dil ve düşünce sistemi ile o toplumun ait olduğu medeniyet çerçevesi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Türkiye'de modernleşme adına toplumunun medeniyet değiştirmesini isteyen Batıcı seçkinlerin en büyük hedefi Türkçe'nin anlam çerçevesinden, kavram dünyasından koparılarak muhtevasız, hatta yeni anlamlar yüklenerek zihinsel dönüşümü gerçekleştirmekti. Mesele basit şekilde yüzlerce yıldır Türkçe'nin malı olmuş kelimelerin yerine “öztürkçe” olduğu iddia edilen “uydurukça”nın konulmasından ibaret değildir. Kısaca belirtmek gerekirse, Türkçe'nin sadeleştirilmesi adı altında başatılan “öztürkçeci”lik bu dilin kısırlaştırılmasıyla sonuçlanmıştır.

Bu anlamda, Türkiye'de dil politikası ile toplumu dönüştürme projeleri arasında doğrudan bir ilişki olmuştur. Türkiye'de toplumun hafızası, şuuru, aidiyeti, kimliğinin bir şekilde “Müslümanlık”la ilişkilendirmeden anlaşılması, yeniden üretilmesi mümkün değildir. Bu toplumun kendine ait, özgün, onu var kılan ne kadar değer varsa mutlaka “Müslümanlık”la ilişkilidir. İnsanların sağlam bir düşünce kabiliyetine sahip olabilmesi için sağlam bir dil kurgusuna, yapısına sahip olmaları gerekir. Bu anlamda Türkçe'nin bütün kavram çerçevesini oluşturan değerler sistemini çökerttiğiniz vakit dilin yüzlerce yıllık birikimiyle birlikte bu toplumun kültürel hafızasını da silmiş olursunuz. Toplumu zihnen sömürgeleşmeye hazır hale getirirsiniz.

Dil çerçevesinde yapılmak istenen bu muhtevanın, çağrışımların, dil zevkinin, estetik algının çözülmesidir.

Türkçe'nin sefilleşmesi, bu toplumu var kılan değerler sistemiyle bağının koparılmasıyla sonuçlanır. Düşünce ve sanat hayatımızdaki sefilliğin temel sebebi kendimize ait olanın farkında olamayışımızdır. Yani bunun başka ismi kimlik krizidir: Kimlik krizini aşamamış toplumların ne özgün ne de evrensel bir eser verebilmeleri, hatta var olabilmeleri mümkün değildir. Dil tartışmasına böylesine bir medeniyet projesi içinde değerlendirmeden yaklaşmak sonuç alamayacağınız bir mücadeleye girmek demektir.

Düşünce olarak Batıcı, modernleşmeci projelerden yana olmakla birlikte dil konusunda muhafazakar tavır sergileyen aydınların açmazı da bu noktada düğümleniyordu.

Türkçe'nin yüzlerce yıllık macerası içinde geliştirdiği, adeta bir şiir dili haline gelen estetik ve muhteva olarak zenginliği bugün kulak tırmalayan homurtulara dönüşmüş durumda. Ab-ı hayat kelimesinin çağrıştırdığı dinginlik ve berraklık düşüncesinin olmadığı bir Türkçe'yi tasavvur edebiliyor musunuz?

Bu yazıyı yazmama sebep olan “yaşam” gibi “piç” bir kelimenin çağrışımı ile “hayat”ın soyluluğu arasındaki farkı önemsemeyen biri kimi irşat edebilir?

“Hayatla ölüm” arasında Müslüman ruhunda kurulan sağlam bağ, denge ve dirilik duygusunun yerini hangi “yaşam” karşılayabilir?

Güzelim “hayat”ı kokuşmuş “yaşam”lara feda eder misiniz?

Türk Dil Kurumu: Eski Yoluna Aynen Devam... Lisan Perver Güzel ve zengin dilimiz eski Türk Dil Kurumu’nun marifetiyle nasıl fakirleştirilerek adeta bir kabile diline döndürüldüğü herkes tarafından bilinen acı bir gerçektir. Şimdi yeni Türk Dil Kurumunun da aynı zihniyetle yola devam ettiği esefle müşahede edilmektedir. Türkçe’nin inceliklerine vakıf bir vatandaşımız bu mevzuda hazırladığı ciddî ve ilmî bir yazıyı TDK’ya gönderiyor. Maalesef  TDK’nın bu vatandaşın aşağıdaki yazısına verdiği cevapta,  aynen eski anlayışla yoluna devam ettiği görülüyor.” Editör --------------------------- Türk Dil Kurumu Başkanlığı’na Eski TDK’nin cehaletiyle Türkçe maalesef fakirletilmiştir. Meşhur ve herkes tarafından kullanılan kelimeler dilden atılmıştır ve yerlerine tam manayı vermeyen kelimeler uydurulmuştur. Eski kelimeler de bu cedid uyduruk kelimelerin müradifi olarak gösteriliyor. Mesela mevcut  ve eski olmayan "şüphe" kelimesinin manasına bakılsa, sadece bir tarif bulunur: "Kuşku" Halbuki, kuşku ile şüphe aynı manada değildir. Kuşku "endişe" manasına dahi gelmez. Çünkü kuşku kelimesinde bir itimatsızlık, bir kötü niyet yahut da hoşlanılmayacak bir sezinleme anlamı vardır. Şüphe ise bu bakımdan tarafsız bir kelimedir. Kuşku gibi güzel bir kelimeyi şüphe yerine kullanmak, onu hususi anlamından ayırmak ve aynı zamanda dilimizi şüphe ve kuşku gibi yakın anlamlı iki kelimeye sahip olmaktan zorla yoksun kılmak demektir. Şuan "lingua franca" olan ve dünyanın en gelişmiş dili olarak addolunan İngilizce’nin elfazının sadece yüzde 33'nün menşei "İngiliz" olduğunun farkında mısınız? İngilizce'de çok müradif kelimeler vardır; fakat bunlar tam müradif değiller. Kelimelerin arasında ince farklar vardır. Bu farklara nüans derler.  Türkçemiz'de dahi çok nüans vardı. Fakat bu nüansların hepsi silip süpürüldü. Yeni uyduruk kelimeler eski kelimelerle müradif ediliyor. Halbuki, eski kelimelerin muhakkak ve muhakkak nüansları vardır.  Bir dilde, bir kavram, nesne veya varlığı karşılayan birden fazla kelime varsa, zamanla bu kelimelerin arasında ince anlam farkları doğar. Aralarında böyle nüanslar bulunan kelimelerden birini dile dolayıp diğerlerini unutturmak, dilimizin ifade imkânlarını daraltır. Meselâ, son zamanlarda, “beğenme, takdir etme, hoşlanma, hazzetme, zevk alma” kelimelerinin hepsini birden karşılamak üzere, “keyf alma” sözü dillere pelesenk oldu. Aynı şekilde, "affedersiniz, kusura bakmayınız, özür dilerim" ibarelerinin yerine, "bağışla" demek, dilimizin ifâde gücünü azaltmaz mı? Hatta, hepsini bir kenara itip, İngilizce "I am sorry" nin tercümesi olan "üzgünüm" sözüyle meram anlatmak hangi mantıkla açıklanabilir?  "Şeref, haysiyet, gurur, kibir, izzetinefis" kelimelerinin yerine sadece "onur"u koymak; "şüphe, endişe, merak" kelimelerinin yerine yalnızca "kuşku"yu getirmek, dilimizin kaybı mı, kazancı mıdır? Neden kelimesi çok yanlış kullanılıyor. Neden sadece ve sadece sual edilirken kullanılabilir.  "Neden okula gelmedin?" Neden kelimesi “sebep” ve “illet” yerini alamaz. Yani "Hava  kirliliğinin nedeni (sebebi olması lazım)..." Neden kelimesi hiçbir zaman öyle kullanılamaz ve kullanılması dahi yanlıştır. Türkçe de iki mühim kelime vardır: Sebep (cause), illet (reason). Şuan, "neden" kelimesi hem istifham veçhile hem de sebep ve illet yerine kullanılıyor. Sebep ile illet kelimeleri, âlemde sadece Türkçede yoktur. Yani "cause" ve "reason" için iki farklı kelime yoktur. TDK'nın yeni bir çalışma heyeti kurması lazımdır. Bu grup, bütün müradif yahud yakın müradif kelimelerini toparlayacaktır. Ondan sonra, kelimelerin ince farklarını, nerede ve hangi manada kullanıldığını bulup bir cedid lugata koymalıdır. Bu lügat hem eski olarak addolunan Osmanlı kelimeleri hem de mevcut kelimeleri ihtiva edecekdir. Kelimelerin nüanslarını okuyucuya çok güzel ve vazıh bir şekilde arz edilmesi lazımdır. Bu lügat'dan küçük bir risale yapılıp her tarafa satılması hele hele okullarda her talebenin temin etmesi zaruret olmalıdır.  TDK'nın resmi sayfasında dahi yeni bir veritaban teşekkül ettirilmesi ve bir an evvel hizmete sunulması mecburiyeti vardır.  Bu aziz milletin efradının bu malumata hem maddi hem de manevi ortamlarda kavuşması gerekmektedir. Ve inanıyorum ki, bizi bu bilgiden mahrum etmeyeceksiniz. Aşağıda ne dediğimi idrak etmeniz için misaller vermişimdir. Bu misaller derya da bir damladır. Lisanımızın servetini çöpe atıp yepyeni bir dil kurmak makul değildir. Sermayesiz bir baron olunamaz. Misal: Değişmek Tebeddül - alteration (değişiklik) Tahavvül - transformation (dönüşüm); motion (hareket); transition (geçiş)  Islah - reformation (reformasyon); correction (düzeltme); amelioration (iyileştirme) İstihale - metamorphosis (başkalaşım); impossibility (imkânsızlık) Tagayyür-variation (değişim); mutation (değişinim) Takallüb - change (değişme), revolution (devrim); transformation (tahavvül) Tahvil -transforming; converting; transfer; conversion; changing; altering; transmuting Tanzim -organizing, arranging Tashih - correction; rectification; adjustment İntibak - adjustment, adaptation Tadil - adjustment; modification, amendment, alteration, rectification Tadilat - modifications, amendments Tebdil -changing; modifying; conversion; exhange; in disguise; government spy/agent İnkılap - radical change; revolution; evolution; renovation; innovation Münavebe - alternation İntikal - transition (geçiş); transition; migration (of a person); passing away, perception Ben Amerikada on yıl yaşamışımdır ve İngilizcem Türkçemden daha kuvvetlidir. İngilizcenin nüanslarını çok iyi biliyorum. Mevcut Türkçede pek nüans yok. Yukarıdaki bütün İngilizce kelimelerin manaları farklıdır. Hatta size bir şey söyleyeyim. İngilizce'de bir insan istediği kelimeyi kullanır kökü nereden olursa olsun. Hatta Amerikalılar eski kelimeleri kullanarak kendilerini gösterirler. Eski kelimeleri kullanmaktan gurur duyarlar. Kompozisyonlarda eski kelimeler kullanarak kendi elfazının geniş olduğunu gösterirler. Hocalar da bundan çok sevinirler.  Amerikalılar "buzzvvord" denilen yeni uyduruk kelimelerinin ve deyimlerinin ekserisinden nefret eder ve kullanmaz. Resmi biçimde konuşmayı severler. Selikaya ziyade ehemmiyet verirler.  Amerika İngilizce sınıfların müfredatında talebelerin bütün eski kitaplarının aslını (orjinalını) okuyup idrak etmesi şarttır. Ben Şekspirin en az üç kitabınının orijinalini okudum. Hatta bu kitaplar hakkında nice imtihanlara girdim. Eğer imtihanlardan kötü not alırsan, sınıfda kalma ihtimalin hasıl olabilir. Acaba Türkiye'de niye talebe eski kitaplarının aslını okuyamıyor. Atatürkün nutukları dahi tercüme edilmesi lazım ki millet anlasın. Ne rezelet! Amerikada talebeler, devletin müessislerinin orjinal nutukları okuyup anlıyor. Hem de sekizinci sınıfta! Türk Dil Kurumu’nun Cevabı:                                                                                                                 T.C.                                                                 BAŞBAKANLIK ATATÜRK KÜLTÜR DİL VE TARİH YÜKSEK KURUMU TÜRK  DİL KURUMU BAŞKANLIĞI Sayı: B.02.1.KDT.5.02.10.00-130.01/328-3402 Konu: Yabancı sözler İlgi: 4 Ekim 2010 günlü yazınız. "Geçmiş dönemlerde Arapça, Farsça gibi dillere öykünmeyle o dillerden sözlerin ve kimi yapıların dilimizde karşılığının olup olmadığına bakılmaksızın alınması dilimiz adına çok olumsuz sonuçlar doğurmuştu. Bugün ise Fransızca ve İngilizce gibi Batı dilleri karşısında benzer bir süreç yaşanmaktadır. Türk Dil Kurumu, dilimizin özleşmesi ve dilimizin gelişmesi temel amaçlarıyla kurulmuş olup bu amaçları doğrultusunda dilimize yerleşme eğilimi gösteren yabancı sözlere karşılıklar bulmakta; dilimizde karşılığı olan yabancı sözler yerine de karşılıklarının kullanılmasını önermektedir..."                                                                                       Prof. Dr. Şükrü Halûk AKALIN                                                                                                Türk Dil Kurumu Başkanı
Ah Türkçe, Vah Türkçe Mehmet Şefket Eygi Bütün vatansever, akıllı, şuurlu Türkiyelilerin, hele bilhassa samimi Müslümanların "Güzel Türkçe Konuşma ve Yazma" dersleri almaları gerektiğini düşünüyorum. Anadilimiz bizim en büyük güç kaynağımızdır. Edebî zengin Türkçe bizim için sadece bir kültür meselesi değil, aynı zamanda bir din ve mukaddesat meselesi ve konusudur.

Düşmanlarımız bizi yıkmak, çökertmek, zayıflatmak, şuursuz hale getirmek, benliğimizden kopartıp yabancılaştırmak için edebî-yazılı lisanımızı tahrip ettiler; o güzelim zengin ve engin Türkçeyi bir kabile dili, bir Hotanto lehçesi haline getirmeye çalıştılar. Bizim gafletlerimiz yüzünden de hayli başarılı oldular.

Edebî, kültürel, yazılı zengin dilini kaybeden bir millet, millet olmaktan çıkar, yığınlaşır, sürüleşir ve sonunda binbir zaaf ve hastalık içinde sersefil olur, perişan olur; hürriyetini kaybeder, haysiyetini yitirir ve köleleşir.

Günlük iletişim ihtiyacımızı gidermek için kullandığımız birkaç yüz kelimelik konuşma Türkçesi değildir bizim dilimiz. Yazılı, edebî kültür Türkçesini bilmemiz, ona sahip çıkmamız gerekir.

Lise mezunu, üniversite mezunu, gerçekten "okur-yazar" milyonlarca Türkiyelinin elinde zengin, geniş birer Türkçe lügat kitabı bulunması gerekmez mi? Gerekir ama bizde böyle bir kitap yoktur.Düşmanlarımız, sömürgeciler, Hiksos'lar bizi lisansız, lügatsız bırakmışlardır.

Zengin bir Türkçe lügat kitabında en az yüz bin kelime olmalıdır. Bütün kelime ve kavramların, edebiyatımızdan seçilmiş, imzalı cümlelerle örnekleri verilmiş olmalıdır. Böyle bir lügata sahip Türkiyeliler sık sık bunlara bakarak lisan ve edebiyat bilgi ve kültürlerini tazelemeli, genişletmeli, ilerletmelidir.

Üç yüz kelimelik sokak ve pazar Türkçesiyle alışveriş olur, yarenlik olur, meram anlatılabilir ama böyle bir Türkçe ile medeniyet olmaz, kültür olmaz, edebiyat olmaz, incelik olmaz; köy olmaz, kasaba olmaz.

Türkiye'nin sokak Türkçesine değil, kitap Türkçesine ihtiyacı vardır.

Bu memlekette en az bir milyon vatandaşın güzel, zengin, edebî Türkçeyi bilmesi, bu lisanla zaman zaman güzel konuşmalar yapması, ahenkli yazılar yazması gerekir.

Bu ülkenin adı Türkiye'dir, burada yaşayan halk Türkiye halkıdır. Zengin, edebî, yazılı Türkçe yitirilirse Türkiye de elden gider.

Bizim ibadet dilimiz Arapçadır ama Türkiye'de din kültürü, din heyecanı, din duygusu, din aşkı ve şevki ancak güzel, edebî, zengin Türkçe ile yaşatılabilir, ayakta tutulabilir.

Türkiyeli din hocasının Arapçayı iyi bilmesi yetmez, Türkçe'yi de iyi bilmesi gerekir. Fuzulî'yi okuyup anlayamayan hocaya ben hoca demem. Ne Arapça'yı doğru dürüst biliyor, ne de Türkçe'yi... Böyle hocalarla din ilerlemez, ümmet ilerleyip kurtulmaz.

Medyadaki Türkçe Türkçe değildir; gerçek Türkçe'nin karikatürü veya müsveddesidir.

Yakup Kadri'nin, Halide Edib'in, Reşad Nuri'nin, Ömer Seyfeddin'in romanlarının, hikayelerinin on yılda bir sadeleştirildiği bir Türkiye batmış ve bitmiş bir Türkiye'dir.

Bu ülkeyi, bu halkı, bu devleti kurtarmak, yüceltmek mi istiyorsunuz? O halde önce Türkçe'yi kurtarmaya ve yüceltmeye bakınız.

Yeni ve iyi bir anayasa ile Türkiye kurtulur... Hayır kurtulmaz. İyi bir hükümet memleketi, milleti, devleti bataklıktan çıkartır... Hayır çıkartmaz. Önce lisan, sonra eğitim ve üniversiteler, vasıflı Türkiyeliler yetiştirmek, muhtaç olduğumuz aklı ve beyni bulmak... Bunlar hep lisanla olur.

Gencimiz fevkalade seviyede matematik ve fen biliyormuş... Yetmez, yetmez, yetmez... Türkçesi ne kadardır, önce ona bakınız.

Senin ne miktarda edebî, yazılı, zengin Türkçe bildiğini öğreneyim, ne mal olduğunu, dereceni ve rütbeni anlarım.

Çocuğum bilgisayar kursuna gitsin... Bilgisayar bilmek elbette bir hüner ve marifettir ama önce Türkçe, ille Türkçe...

Her taraf bilgisayar ve İngilizce dershaneleriyle dolu. Lakin bir tek Edebî Türkçe Dersanesi yok.

Televizyonlara bakınız. Koca koca adamlar, profesörler ıkına sıkına, bin zahmet ile konuşuyorlar. En kısa cümlelerde bile dilbilgisi hatası yapıyorlar.Sanki geri zekalılara mahsus ilkel bir Türkçe ile konuşuyorlar.

Bazı yazarlarımıza bakınız. Kısa kısa, adeta telgraf diliyle, şizofrenik ve kopuk kopuk yazabiliyorlar. Seviye düşük, çok düşük...

Geçen gün üniversite öğrencisi bir genç sordu:

- Hocam sizin isminiz "v" ile mi, "f" ile mi yazılıyor?..

Genç nesiller şefkati "v" ile okuyup yazıyor...

Gazetelerdeki ilanlara bakınız: "Her türlü konfora haiz..."

Ünlemlerle, homurtu ve böğürtülerle, iniltilerle ve sızıltılarla konuşmaya çalışan yığınlar...

Bir ülkeyi sömürgeleştirmek, bir milleti köleleştirmek için ille de ordularla saldırmak, onu kan ve ateşle yere sermek gerekmez. Dilini kesersin, lisanını yozlaştırırsın, yeter...

Yazık ki, milliyetçi, Türkçü, dindar, İslâmcı geçinen kesimin gündeminde "zengin, yazılı, edebî lisan" diye bir madde yok. Biz ucuz kurtuluş reçeteleri ile kendimizi aldatıyoruz.

Dünyada hangi devlet, hangi medeniyet, hangi kültür; arı, duru, sade suya tirit, özleştirilmiş, uyduruk, fakir, yüz bin kelimeden yirmi bine düşürülmüş bir dille ayakta kalabilmiştir?

Ülkemizde bir lisan kıyımı ve faciası olmuş da haberimiz yok, umurumuzda değil.

                                                                                                                              
Yazık Oldu Güzel Dilimize Prof. Dr. Ayhan Songar Geçtiğimiz pazar günü “yükseköğretim öğrenci yerleştirme sınavı” yapıldı. Evlatlarımız, torunlarımız imtihan salonlarında ter döktüler. Allah hepsine hayırlısını nasib etsin. Ben bugün sizlerle, bu imtihanlar vesilesiyle tekrar gözüme çomak gibi batan, içimi sızlatan bir derdimizden söz etmek istiyorum, değerli okuyucularım.Pazar günü imtihanlar (şu sınav uydurmasına da bir türlü alışamadım gitti), ne diyordum, imtihanlar bittikten sonra bazı televizyon kanallarından suallerle cevapları yayınlandı. Aslında 10 soru kitapçığı dağıtılmış da televizyonda cevapları verilen sorular 11 'inci kitaptanmış. Yani, bu "sınav"da sorulanlarla alâkası ancak "karine ile" bulunabilecek şeyler TV'de yayınlananlar. Ama, ister birinci, ister onbirinci kitaptan olsun, suallerin çoğunun Türkçe olduğunu iddia etmek için insanın Türkçe'den tamamen habersiz olması lâzım.Bakın, Türkçe sualleri arasında geçen şu söze: "Yazınsal yaratı"... Allah'ınızı severseniz söyleyin necedir bu çirkin söz, ne manâya gelir ve bunu kim, hangi maksatla uydurmuştur?...Dilimize böylesine kastetmek için insanın gerçekten bu dili hiç sevmemesi, daha da öte, bu dile kastetmesi lâzım. "Yaratı" zırvası, anladığım kadarıyla, "eser" manâsına kullanılıyor. Hani bir zamanlar "yapıt" gibi insanın içini bulandıran bir kelime ortalıkta dolaştı durdu, şimdi de bir akl-ı evvel çıktı, buna yaratı deyiverdi. Tatarca'da yaratgû diye bir tâbir vardır ama "mahlûk" karşılığı kullanılır... "Bu da Allah'ın bir yaratgûsu" gibi. Yaratı, herhalde "yaratılan şey" manâsına uydurulmuş. "Yaratmak" Allah'ın iktidarında olan, sadece O'na mahsus bir fiil, o da işin başka tarafı. Ben sadece meselenin dil yönüne temas etmek istiyorum.Peki, "yazınsal" da ne oluyor? Yani, "yazı ile meydana getirilen eser" mi demek istiyorsunuz? "sal" diye bir ek Türkçenin hangi lehçesinde vardır acaba ve "yazınsal" gibi bir cehalet numunesi nasıl Türkçe sayılabilir. Böyle ağır bir uydurma kelimeyi, bu derecede kötü bir dil ve mantık hatasını evvelâ onu uyduranın suratına çarpmak ve sonra da evlâtlarımızın körpe beyinlerini bunlarla zehirleyenlere gereken dersi vermek lazım. Ama gel gör ki bu derdimizi dert edinen de kalmadı.Öylesine cahil, öylesine hamhalat nesiller yetişti ki, artık hiç kimse gelecekteki düşünce hayatımızın karşı karşıya bulunduğu tehlike ile alâkadar bile değil.15 gün önce Uludağ'da Biyolojik Psikiyatri Kongresinde idim. Bazı genç meslektaşlarımın "örkünme" diye bir kelimeyi dillerine doladıklarını dehşetle gördüm. Artık onlar için hastayı tedavi etmek değil, inek gibi, köpek gibi sağaltmak söz konusu idi. Ve her şeyi "doğa" dedikleri "cansız tabiat" yaratmıştı. Onlara "nasıl oluyor da cansız maddenin yaratıcı gücünü kabul edebiliyorsunuz?" diye sorunca bana "doğa yasası" demediğim için, "Allah'ın kanunu"ndan bahsettiğim için çok şaştıklarını, bunu bana "yakıştıramadıklarını" (!) söylediler.Bu gençleri hayretle, dehşetle ve daha çok da ıstırapla seyrettim. Nasıl olurdu da bir insanın ufku, bir bilim adamının düşünce kabiliyeti ve bir hekimin dünyası böylesine daralırdı? Bu "doğa yasası"cıların üniversitelerde talebe yetiştirdiklerini, gençlerimizin beyinlerini bunlarla yıkadıklarını ve sonra da imtihanlarda o tertemiz lise mezunu evlâtlarımıza yazınsal yaratı diye sualler sorduklarını göz önüne getiriyor musunuz?...Televizyonda sualleri cevaplandıran bir hanımın gözlerini devire devire "yanıt" demesini bir görse idiniz. O hanıma soruyorum, evde çocuğuna kızdığı zaman "beni yanıtla" mı diyor, "cevap ver bakalım, nerede idin" diye mi azarlıyor çocuğunu?Dünyanın hiçbir milletinin başına böyle bir felâket gelmemiştir, şimdiye kadar yeryüzünde konuşulan hiçbir dil böylesine bir kıyıma uğramamıştır ve böylesine bir katliâm örneği başka hiçbir yerde görülmemiştir. Buna kim "dur!" diyecek?...
İğneli Fıçıdaki Türkçe Prof. Dr. Beynun Akyavaş Dil bir milletin dehasından doğan, o milletin tarihi, kültürü, medeniyeti ve karakteriyle beraber nesilden nesile geçerek devamlılığını temin eden muhteşem bir sistem, mucizevî bir kuvvettir. Dilin mahvı milletin, dolayısıyla Devletin mahvı demektir. O halde bir partinin, bir kurumun, bir derneğin malı olmayan Türkçemize, bütün geçmişimiz ve geleceğimiz olan bu aziz varlığımıza Türk Devletinin sahip çıkmasını istemek en tabiî hakkımızdır. Zira Türk dilinin yaşamadığı yerde ne vatan kalır ne millet ne de Devlet. Asırlar boyu katmer katmer gül gibi açan Türkçemizin katmerli bir cehalet ve kasıtla kurutulmasına, ısırgan otu gibi yayılan o eciş bücüş, nursuz pirsiz "sözcük" baskınına uğramasına seyirci kalınamaz. Biz tesadüfen bir araya gelmiş otobüs halkı, mahalle halkı, kuru kalabalık falan değiliz. Devlet kurmuş şanlı şerefli bir milletiz. Böyle bir milletin dili ancak kurulacak bir "Dil Akademisi"nin, ilmî ve edebî salâhiyet sahiplerinin yapacakları çalışmalarla daha da zenginleştirilip-güzelleştirilebilir.Hiçbir medeniyet dili yoktur ki, başka dillerden kelime almış olmasın. Hiçbir medeniyet dili yoktur ki, öz olduğu veya olabileceği düşünülsün. Fransızca mı, İngilizce mi, Almanca mı öz? Özfransızca, özingilizce, özalmanca duyulmuş mudur hiç! Diller arasındaki kelime alışverişine mani olmak mümkün değildir. Yapılacak şey dilin ifade gücünü arttırarak, söyleyebilir hale getirerek, yabancı kelime akınının hızını kesmektir.  Eşiktekinden beşiktekine herkesin bildiği, yabancılığının farkına varmadığı, her şeyiyle bizim olmuş kelimeleri söküp atmaya kalkmak dilde derin yaraların açılmasına sebep olur. Tasfiyecilerin zorla yerleştirmeye kalktıkları şu uydurma, şu zevksiz, şu ham halat "sözcük"ler dilimize diken gibi batıyor. Diken ne kelime, hele radyo dinler, televizyon seyrederken iğneli fıçıya düşmüş gibi oluyoruz. Küçücük çocuklar bile rahatsız bundan. O şuursuz denecek yaşlarında, anlaşılmaz bir dil duygusuyla, anadilleriyle üvey bir dil olan öztürkçe arasındaki korkunç farkı anlayıveriyorlar. Hikâye ve masal dinlemeye alışmış bir karışlık yumurcak, annesinin:- "Evlâdım, sana bir öykü anlatayım mı?" sualine, içinde bin ışık yanan o kocaman gözleriyle gülerek: - "Amaa! öyle okulda konuşulur, evde konuşulmaz ki!" diyor. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde olmuş her şeyi, hattâ belki de hiç bilmediği kelimelerle anlatıldığı halde, ağzından sular akarak dinleyen çocuk, sıra "öykü" falan gibi gûlyabanîlere gelince neden itiraz ediyor acaba? Yalnız çocuklar mı, öztürkçecilerin rahle-i tedrisinde öğrendiğimiz onun bunun keyfine göre uydurulmuş "nesebi gayri sahih" "sözcük"lerden milletçe hepimiz rahatsızız.
Sâdeleştirme sakaaleti (Âdilik) Yağmur Atsız Bu iş artık öylesine çığrından çıkmışdır ki meselâ kadîm ahbablarımdan Erdal Öz, Orhan Veli'nin 1945'de kaleme aldığı metinleri "Garib Hareketi Manifestoları I ve II" 1982 yılında, yani -tasavvur buyrulsun!- kaleme alınışlarından 37 sene sonra "günümüz Türkçesi'ne aktarmak" garabetine düşmüşdür. Eh, "Garib Hareketi"ne de böyle "gariblik" yaraşır...Üstelik burada, medeniyet târihînde eşine ender rastlanır bir garabet daha uygulanarak "sebebler ve sonuçlar" ters-yüz edilmekde ve önce yeni nesillere yüzyıllardır konuşdukları lisan, "O zâten Türkçe değil!" iftirâsıyla nihan kılınırken buna paralel olarak, "Vah, zavallı yavrucaklar, hiçbir şey anlamıyorlar”. Bari onlara eski metinleri “günümüz Türkçesi'ne” çevirerek sevdirelim, teranesiyle, yarı câhiller elinde eski metinlerin de ırzına geçilmektedir. Erdal lütfen alınmasın ama eski dediysem artık 37 yıllık metin ne kadar "eski" ise o kadar...Bu sadeleştirme kepazeliği yüzünden asgarî 50 yıldır huzurumuz kaçmışdır. Zîrâ iki bakımdan son derece mahzurludur:- Teknik bakımdan,- Estetik bakımdan..Teknik bakımdan sakıncalıdır, zîrâ yetkin olmayanlar elinde dil içi çevirmeler yanlış yapılmakda, o metinde kasdedilenin bazen aksi veya hiç söz konusu olmayan cümleler uydurulmaktadır.Rahmetli Orhan Şâik Gökyay'ın, ki benim "Orhan Amcam" idi, "Destursuz Bağa Girenler" adını taşıyan, büyük boy 500 küsur sayfalık bir kitabı vardır ki tamamı, işte bu yarı câhil "sâdeleştiricilerin" hatâlarını tashîhe ayrılmışdır. Zavallı adamcağız deli güllâbicisi gibi başkalarının hatâlarını düzeltmeye çabalamış ki zamanla doğru niyetine sayılmasın...Bugün yine hiçbiri artık aramızda bulunmayan Nihad Sami, Nihâl Atsız, Cemil Meriç, Muharrem Ergin, Peyâmi Safa ve daha nicelerinin, ümidsizce bir gayretle bu uydurmasyon "sadeleştirme" maskaralığına karşı çıkan yazılar kaleme aldıklarını biliyorum.Bugün de böyle canını dişine takarak Türkçeyi savunmaya uğraşan "fedailer" bulunduğunu biliyoruz. Lâkin doğru Türkçeyi -yazmak şöyle dursun- anlama kabiliyetine sâhib olanların sayısı her geçen sene sür'atle azaldığı için bu çabalar ne dereceye kadar etkili olur bilemem. Bildiğim bir şey varsa o da bu tür "sadeleştirme" faaliyetlerinin ancak ve ancak başka çâre kalmadığı mülahazasıyla ve o da adamakıllı sınanmış şahıslara, en az iki kere kontrolden geçirilmek sûretiyle, ayrıyeten edebî eserler hâriç tutulmak kaydıyla cevaz görmesidir.Zâten bu metinler, aslen edebî bile olsalar günümüzde daha ziyâde "târihî" nitelik kazandıklarından mümkün mertebe özenli şekilde "tercüme" edilmeleri yerinde bile olur.Ama meselenin bir de estetik yönü var:Edebî eserlerin vazgeçilmez hususiyetlerinden biri üslûblarıdır. "Le style est l'lomme meme." demiş Buf-fon... Ve yanılmıyorsam Ziya Paşa, ki emin değilim, Türkçeleştirmiş: "Üslûb-u beyân, ayniyle insan."... Üstüne üstlük kafiyeli de...İşte bu vazgeçilmez özelliğinden ötürüdür ki edebî eserleri "sâdeleştiremezsiniz". Çünkü üslûbu bozulur. Zâten başka dillerden tercüme yaparken bile o metinlerin yazıldıkları çağdaki havasına uygun bir üslûb oluşturmak zorundasınızdır. Yâni meselâ Shakespeare'i tutup da "önerti, ruhçözümsel, salınım deyinimi, ulaçlık, tümdengelimsel" vesaire gibi kelimelerle "Türkçe"ye(!) çevirmeye kalkarsanız, o iş yürümez. Orijinal metnin ırzına geçmiş olursunuz.Kaynak- Türk edebiyatı
Millî Dilimiz ve Türk Dünyası M. Halistin Kukul Millî kültürün temel unsurlarından biri olarak dil, korunmaya veya himâye edilmeye muhtaç, tabiî ve hayatî bir anlaşma vasıtasıdır. Türk Milleti’nin, tarih boyunca çok fazla coğrafyada hâkimiyet sağlaması ve coğrafya değiştirmesi, bu coğrafyalarda, gerek barış ve gerekse savaş esnâsında, diğer milletlerle, münferit veya müşterek münâsebetleri incelendiğinde görülür ki, Türk Dili, çok hazımlı, çok esnek, çok işlek, ilim ve san’ata mânâ açılımlı, şiire, edebiyata, hitabete çok yatkın, çok güzel bir lisândır. Bütün bu saydığımız hususiyetleriyle yapılan her türlü ticârî, kültürel, örfî, tıbbî, edebî veya ilmî temasta, Türkçe, kendi, mizacımıza/tabiatımıza bir haz menbaı olarak uydurularak, gönlümüze nakşettiğimiz ve kazandığımız kelimelerimizle çok zengin bir dil halini almalıdır. Bu hususta, maalesef önünde engeller bulunmaktadır. Millî dil anlayışımızı, mutlak surette bütün Türk Dünyası açısından düşünmek zorundayız. Bunun, Türkiye’de iki sıkıntısını senelerdir yaşamaktayız. Bunlardan biri; yabancı kelime istilâsı ve buna “Dur!” denememesi; ikincisi de, esas mücâdele edilmesi gereken yabancı kelimeler dururken, bütün Türk Dünyası’nda kullanılan, herkes tarafından bilinen kelimelerin yerine kelime “uydurulması”dır. Şimdi Türkiye’de ve Türkistan’da kullanılan kelimelere bir göz atalım: Millet: Bu kelime Türkiye’de (ulus)a dündürüldü. Hâliyle (millî, Milliyet, Milliyetçi…) gibi kelimeler de yol saptırdı. Halbuki, millet; Azerbaycan, Başkurt, Özbek, Tatar, Türkmen ve Uygurlar tarafından hemen hemen aynı şekilde yazılıyor ve okunuyor. Dolayısıyla, biliniyor. Teklif: Türkiye’de, bunu (öneri) yaptılar. Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan ve Uygurlar bu kelimeyi bizim gibi söylüyorlar. İstiklâl: Bizde (bağımsızlık) deniliyor. Azerbaycan (istiglal, müstagillik), Özbekler (müstäkıllik), Uygurlar (istiklal, mustakıllik) diyorlar. Mısra: Bizde, mısra (dize) oldu. halbuki mısra az farklılıklarla, Azerbaycan’da (mısra), Özbekistan’da (mısrä) ve Uygurca’da da (misra)dır. Hikaye: Bizde, bir (öykü) furyası aldı yürüdü. Halbuki, Türk Dünyası neredeyse hep hikâye diyor. Düşünüyor muyuz, acaba, bu hâl niçindir? Bakınız: Azerbaycan (hekâyä), Başkurtistan (hikäyä), Kazakistan (hikaya), Kırgızistan (ıkaya), Özbekistan (hikàyä), Tatatirstan (hikäyä), Türkmenistan (hekàya), Uygurlar (hikayä) diyorlar. Peki, ey güzel Türkiyem, sen niçin (öykü) de bu kadar ısrarlısın acaba? Tabiat: Mâlûmunuzdur ki, Türkiye’de “tabiat” perîşândır. Doğ, köküne bir (a) getirilip, doğa ve ona da Fransızca bir (-al) takısı getirilip tabiî yerine (doğal) uydurdular. Şimdi, hangi yöne dönerseniz dönünüz karşınızda bir doğa ve doğal var. Halbuki; Türk Dünyası hep (tabiat) diyor. Kimin umurunda mı, diyelim? Azerbaycan (täbiät), Başkurt (täbiğät), Kazak (tabıyğat), Kırgız (tabiyat), Özbek (täbiät), Tatarlar (tabiğat), Türkmenler (tebiğat), Uygurlar (täbiät). Tabiî kelimesinin kullanışı da şu şekildedir: Azerbaycan (täbii), Başkurt (täbiği), Kazak (tabıyğiy), Kırgız (tabiğıy), Özbek (täbiiy), Tatar (tabiğıy), Türkmen (tebiğı )ve Uygur (tabiiy). Mektep: Türkiye hâriç, bütün Türk Dünyası (mektep) diyor. Türkiye’de (mektep), maalesef, iddia edildiği gibi (okumak)tan değil, Fransızca (école)den (okul) yapılmıştır. Azerbaycan (mäktäp), Tatar (mätkäp), Türkmen (mekdep) ve Kırgız (mektep), Özbek (mätkäp), Tatar (mätkäp), Türkmen (mekdep) ve Uygur (mätkäp)tır. Eser: Türkiye’de, bu çok yönlü yâni çok mânâlı kelimemiz (yapıt) olduruldu. Hatta, şahesere, başyapıt diyorlar. Halbuki, Türk Dünyası’nın tamamına yakını (eser) diyor. İşte: Azerbaycan (äsär), Başkurt (äsär), Özbek (äsär), Tatar (äsär), Türkmen (eser) ve Uygur (äsär) diyor. Şart: Türkiye’de bunu zorla (koşul) yaptılar. Bir de Türk Dünyasına bakalım: Azerbaycan (şart), Başkurt (şart), Kazak (şart), Kırgız (şart), Özbek (şärt), Tatark (şart), Türkmen (şert) ve Uygur (şärt). Peki öyleyse; bütün (dünya Türkleri) (şart) derken, bizimkiler (koşul)da niçin bu kadar ısrar etmektedirler? Diye sormak hakkımız değil midir? Bunun mutlaka bir sebebi olmalıdır. Çünkü dil ilmi, şart kelimesinin karşılığı olarak (koşul)u asla göremiyor. Her şeyi ile yanlış! Cevap: Biliyorsunuz, bizde okul kitaplarına zorla yazılan ve çocuklara söyletilen bir (yanıt) var. Halbuki, dünya Türkleri, hep (cevap) diyor: Azerbaycan (cavab), Başkurt (yavap), Kazak (javap), Kırıgız (cöp), Özbek (cävàb), Tatar (cavap), Türkmen (coğàp) ve Uygur (cavap). Sözlerimizi Şâirler Sultanı Necip Fâzıl’ın ufuk açıcı şu görüşleriyle bitirelim:

“Kömür, topak altında elmas oluncaya kadar binlerce yıl pişiyor. Dildeki kelimeler de öyle… Milletin dilinde yıllarca pişecek ki, kalple dudak arasındaki elmas dizili nakili vücuda getirebilsin… Sonradan da zorla bu nakile dizilecek her madde, o milletin ruh ve idrâk temeline en korkunç bir suikasttır. Böyle bir lisanın adı da, Türkçe değil, uydurukça… Bir milletin öz dili, âlimlerin, aydınların, yabancı kültürlerle temasta olanların lisanı değil, hatta, okur-yazar olmayanların, bakkalın, çakalın, hamalın, işçinin, dadının, babaannenin, köylünün, neferin dili… bunların bilmediği hiçbir kelime Türkçe olamaz.”
Giderek Değil, Gittikçe Prof. Dr. Nuri Koçyiğit Ülkemizi saran sosyal ve siyasi anarşi, maalesef, dilimizi de tesir sahası içine almış bulunuyor. Kimse, bir kelime veya tabiri kullanırken, doğru olup olmadığını düşünmüyor. Bazı insanlar, nasıl kendilerine yakışıp yakışmadığına bakmadan, şuursuzca modaya uyarlarsa, şimdi, biz de, dil konusunda adetâ milletçe o duruma düştük... Rastgele birisi ortaya bir kelime atmaya görsün. Herkes toplu halde ona yapışıyor... Devlet adamları, ilim adamları, sanatkârlar, yazarlar... Böyle durumlarda daima yanlış doğruya tercih ediliyor. "Kötü paranın İyi parayı piyasadan sürmesi" gibi, yanlış kelimede doğru kelimeyi dilden kovuyor. İşte "Giderek" sözü de bunlardan biridir. Devamlı olarak yanlış kullanılan bu kelime, artık güzelim "Gittikçe" ve "Gitgide" sözlerini unutturdu. Her gün, şuna benzer cümleleri duyuyor ve okuyoruz: Başbakan; “Türkiye'nin döviz ihtiyacı giderek artıyor" diyor. Meclis  Başkanı; "Halkın Meclis çalışmalarına giderek daha fazla ilgi gösterdiğini "bildiriyor. Muhalefet; "Anarşinin giderek  tırmandığını  iddia ediyor.” Genelkurmay Başkanı; "Savunma harcamalarını giderek arttırma zorunda olduğumuzu" ileri sürüyor. Rektörler; "Açıkta kalan öğrencilerin giderek daha da artacağından endişe duyduklarını'' ifade buyuruyorlar. Gazeteler; "Kâğıt sıkıntısının giderek dayanılmaz bir hal aldığını" yazıyorlar. Sanatkârlar; "Halkın tiyatroya karşı ilgisinin giderek azaldığından" yakınıyorlar. Fakat bizim kapıcı Ali Efendi ise; "Benim oğlan gitgide haylazlaştı beğim” diye şikâyette bulunuyor. Efendim, şu yukarıdaki ifadelerin tabii kapıcı Ali Efendininki hariç hepsi yanlıştır. O cümlelerin doğru olabilmesi için bütün “giderek” lerin yerine "gittikçe" veya "gitgide" kelimesinin konulması gerekir. Çünkü: 1-Kalıplaşmış bir tabir olan giderek, kelimesi, "Neticede, sonunda, Nihayet" mânâlarına gelir. Yâni tedrici ve sürekli bir gelişme seyrini değil, bir hareketin bittiği son noktayı ifade eder.2-Kullanılış şekli gramer kaidelerine aykırı olduğu için, yaygın değildir. Yazı dilinde ve edebiyatta nadiren rastlanır. O da umumiyetle vezin yahut kafiye zarureti yüzündendir. Gittikçe ve gitgide kelimeleri tedrici ve tempolu gelişme seyrini ifade eder. Nitekim, bazı istisnalar dışında aynı kullanılışa tesadüf edilmez.  Bu sebeple, Cahit Sıtkı'nın: Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;  gittikçe artıyor yalnızlığımız... Ve Yahya Kemal'in: Gittikçe derinleşir saatler.  Rikkatle, yavaş yavaş ve yer yer  Sessizlik daima ilerler... Mısraları ile Fuzûlî'nin: Gittikçe hüsnün eyle ziyâde nigârımın  Geldikçe derdine beter et müptelâ beni Beytindeki doğru ve düzgün ifade esas alınmalıdır. Ama hayır! ille galat olan, az kullanılan ve istisna teşkil eden örnekler tercih ediliyor. Acemi bir kalemin yazdığı yahut cahil spikerin söylediği şey, herkesçe hemen benimseniyor. Yoksa, kökü de, eki de Türkçe, yapısı doğru ve mânâsı da apaçık olan “gittikçe” ile “gitgide” 'yi dilden uzaklaştırmanın bir başka türlü izahı var mıdır? Koskoca insanların kırk yıldır yerli yerinde kullandıkları sağlam bir kelimeyi, hiç bir haklı sebep yokken, terk edişini anlamak mümkün müdür?Beyefendiler, madem ki "Öz Türkçecisiniz (!) ", hiç olmazsa şu halis "Türkçe" sözlere dokunmayınız! Bari dilin mânâ ve ifade şeklini bozmayınız!
Eller, Kendi Dillerini Seviyor Dr. Fahrettin Çavuşlar Amerika Birleşik Devletlerinde psikiyatri ihtisası yaptığım yıllarda haftada dört gün hastanede çalışıp hizmet veriyor, haftanın son günü de Gyracuse, N. Y. üniversitesinde kursa gönderiliyorduk. Bir psikiyatri için lisan diğer ihtisas şubelerinden daha çok ehemmiyetli olduğundan, ecnebi asistanlara bir sömestr lisan kursu verdiler. Kursta İngilizcenin bir hususiyeti mevzuu bahis oldu!

Bildiğiniz gibi İngilizcenin belirli bir yazma kaidesi yoktur, her kelimenin kendine mahsus bir yazılışı vardır. Bir sekreter bir kelimeyi ilk defa işitiyorsa nasıl yazılacağı hususunda mütereddittir. Mutlaka yanımda bulundurduğu sözlüğe bakar. Öğretim görevlisi bu hususta:

"İngilizceyi de Almanca gibi fonetik olarak yazmak mümkündür, yazmak kolaylaşır, fakat İngilizce teşekkül etmiş olan 800 yıllık kütüphane birimimiz altüst olur." demişti. Bu bakımdan her İngiliz ve Amerikalı çocuğunun bu zorluğa katlanması gerektiğini kaydetmişti.

Görüleceği üzere halklarına rahatlık da verecek olan, imlâlarında çok küçük bir değişikliğe bile tahammül edemiyorlar. Her Anglo Sakson çocuğu, her kelimenin ses, mânâ ve yazılışını birer birer öğrenmeye mecburdur.

Biz geçmiş ile ilgimizi bıçak ile kesmişiz. Kendi hesabına, bir psikiyatrist olarak bunun ızdırabını hissetmekteyim. Herhangi bir Batılı, kaleme aldığı kitap veya makaleye mensup olduğu milletin veya müşterek Yahudi-Hıristiyan kökünden filozof, din adamı ve şairlerden birkaç satır aktarabilmekte, kendinde bu gücü hissetmektedir. Bizim 1000 yıllık geçmişimiz ise toprak oluyor.

Bu noksanımızın düzeltilmesi bakımından ilmi tedbire ihtiyaç vardır. Büyük halk kitlelerinin geçmiş ile ilgilerinin devamı, bakımından tarih ve edebiyat öğretmenleri görevlendirilmeli, belki merkezî bir vazifelendirme ile bunlar hiç olmazsa bir eski eseri bugünkü Türkçeye, yeni harflerle kazandırmalıdırlar.
Kaybolan Kavramlar Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun Elimdeki kitabın sahifeleri değişik bir şekilde numaralanmıştı. İçindekiler, Önsöz ve Giriş kısımlarındaki sahifelere romen rakamlarıyla inceleme kısmına bildiğimiz rakamlarla numara verilmişti. Kitabın sonunda yer alan metinler kısmındaki numaralar ise tekrar birden başlıyordu. Kitabı yüksek okul bitirmiş muhtelif kimselere gösterdim ve sordum:“ -  Bu kitabın sahifelerini başka nasıl bir düzenle numaralayabilirsiniz?” Pek çok kimse uzun uzun izah etti: “ - İlk sahifeden itibaren bir sayısı ile başlarız ve devam ederiz, yani araya kesinti koymayız; sahifeler birden başlayarak sonuna kadar kesintisiz olarak devam eder... “Meramlarını bu şekilde birkaç cümleyle anlatıyorlar, ama yine tam olarak ifade edemiyorlardı. Kimisi birinci numara dizisinin sonu olan 148. sahifeyi açıyor, eliyle işaret ederek "bundan sonra tekrar birden başlamaz, 149 olarak devam ederdim" diyordu.Onlara bir kavramı buldurmaya çalışmıştım. Kavram zihinlerinde belirtisiz olarak canlanmıştı, fakat bir türlü şekillenemiyordu. Tam olarak belirmesi ve şekillenmesi için kelimelere ihtiyaç vardı. Kavramı az-çok bulanlar, onu cümlelerle, hatta elle göstererek ifade etmeye çalışmışlardı.Aynı soruyu, dilimizi iyi bilen veya biraz yaşlı münevverlere sorduğum zaman iki kelimelik kesin bir cevap aldım “müteselsil olarak”. Demek ki dilimizde bu kavram ve karşılığı olan kelime vardı. Bunları kullanarak meramımızı sıkıntıya düşmeden, rahatça ve açık bir şekilde anlatabilirdik. Fakat dillerini iyi bilmeleri gereken üniversite mezunları dahi, kavramla yeni karşılaşmış gibi şaşırıyorlar; onu yeniden icat etmek, Amerika’yı yeniden keşfetmek zorunda kalıyorlar ve birkaç cümleye başvurdukları halde demek istediklerini yine de açık bir şekilde anlatamıyorlardı. Sonunda, En ibtidai anlaşma vasıtası olan işarete müracaat ediyorlardı. Tıpkı adını bilmediğimiz bir yemeği elimizle işaret ederek istememiz gibi işte uydurmacılığın en mühim zararı. Pek çok kelimeyi ve kavramı unutturmak, insanlarımızı dille anlaşmak yerine, ancak el işaretleriyle anlaşabilecekleri bir derekeye indirmek.
Türkçe Mahzun, Türkçe Mağdur Dr. Abdulkadir Akgündüz Edipler şâirler, yazarlar, Türk Dili ve Edebiyatı sahalarında faaliyet gösteren akademisyenler, kısaca güzel Türçe’mizin vefâkâr dostları son yıllarda şu soruyu daha sık sormaya başladılar: - Türkçe, günümüzdekinden daha vahim günler görecek mi acaba? Mesele felâket tellâllığı yapmak değil elbette… Ama bir gerçek var ki, Türkçe mahzun, Türkçe mağdur, Türkçe perişan… “Beterin beteri var!” noktasında Türkçe’nin geleceğiyle ilgili çeşitli hocalarımızın ve münevverlerimizin on yıl önceki tahminleri bir bir çıkıyor: Prof. Dr. Ömer Faruk Akün’ün, Prof. Dr. Muharrem Ergin’in, Prof. Dr. Abdülkadir Karahan’ın, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu’nun, Tarık Buğra’nın, Orhan Şaik Gökyay’ın, Zeki Ömer Defne’nin, Ali Ulvî Kurucu’nun, Yavuz Bülent Bakiler’in, Ziyad Ebüzziyâ’nın, Mehmed Şevket Eygi’nin… Hepsi meğer ne basiretli insanlarmış! Daha önceki yıllara, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’ın, Nihad Sami Banarlı’nın, Necip Fâzıl Kısakürek’in, Arif Nihad Asya’nın yazdıklarına bakıyoruz; yine aynı hassasiyet ve basiret… Netice olarak, kültürümüzün can damarı sayılan Türkçe ve edebiyat sahalarına yönelik zararlılara karşı çok ciddî ve âcil tedbirlerin alınıp uygulamaya konulması gerekir. Bunların belli başlılarını şöyle sıralayabiliriz: Hayatın her kesiminden insanımızın doğru ve güzel Türkçe’yi kullanması teşvik edilmeli, yeni ilmî gelişmelerle dilimize musallat olan Batı menşe’li kelimelerin mâkul Türkçe karşılıklarının konuşulup yazılması yaygınlaştırılmalıdır! Buzdolabı, bilgisayar gibi kelimelerde bu başarı sağlanmıştır; diğerlerinde neden olmasın? Ama “uydurmacılık” tuzağına düşmemek, ibret-i âlem olmamak kaydıyla… Prof. Dr. Orhan Okay, Prof. Dr. Osman Nedim Tuna kalitesinde belli sayıda akademisyenimiz var. Bunlardan âzamî seviyede faydalanılmalı, yetişmekte olanların çok yönlü birikim kazanmalarına itinâ gösterilmelidir! Görüntülü ve yazılı medyanın Türkçe ve edebiyat konularında iyi yetişmiş elemanlara şiddetle ihtiyacı var! Gerçi patronlar genellikle işin en hesaplı şeklini tercih ederek, üniversitelerden getirtilmiş vasıflı adam yerine lise ikiden terk bir genci çalıştırmayı daha ekonomik buluyorlar. Medyadaki Türkçe felâketleri neden yaşanıyor sanıyorsunuz? Kültürlü okuyucu eski makaleleri arıyor! Bir zamanlar gazete veya dergilerde okuduğunuz bir makale sizi o konuda tam tatmin eder, en geniş şekilde bilgilendirir, eğitirdi. Şimdiki gibi her köşeyi bir boşboğaz işgal etmezdi. Babalarımızın ve dedelerimizin evlerindeki dolaplarda hâlâ o kesilip saklanmış makaleler duruyor! Her biri koskoca bir kitabın özeti gibi seviyeli yazılar… Özellikle erbâb-ı kalem ve irfanın iş başına geçmeleriyle bu şuur tekrar canlandırılmalıdır! Hep söylenir ya, “Demokratik bir ülkede yaşıyoruz!” Herkes istediği kadar şiir yazıp bunları kitaplaştırmada hürdür. Ama güzel Türkçe’mizin korunup geliştirilmesinde gerçek şâirlere büyük vazife düşüyor. Öyle bir değerlendirme zemini meydana getirilmeli ki, “İşte benim şiirim veya şiir kitabım!” diye ortaya çıkma cesaretini herkes kendinde bulamamalıdır! Aruzla, heceyle, serbest veya modern tarzlarda, nasıl yazarlarsa yazsınlar; gerçek şiiriyeti yakalama endişesi sarmalıdır şâir namzedlerini… Asıl mârifet, bâzı kararları tarihin vermesini beklemen gidişatı farkedebilmektedir! Ekseriyetin ittifakıyla Türkçe’yi doğru ve güzel kullanabilen yazarlar mükâfatlandırılmalı, bunların eserleri her yerde tanıtılıp tavsiye edilmelidir! Maalesef birileri adına düzenlenen yarışmaların çoğu, çeşitli siyasî ve ideolojik zihniyet sahiplerini gündeme getirmeyi hedeflemektedir. Hatta henüz yarışma ilânı verilmeden kimin birici, ikinci ve üçüncü olacağı bellidir. Bu konu ciddî ve gerçekçi şekilde ele alınıp hayata geçirilebilir. Okullarda okutulacak ders kitapları, toplumun müşterek değer ve şahsiyetlerini tanıtacak şekilde hazırlanmalıdır! Meselâ mâlûm zihniyetin hazırlattığı lise birinci sınıf Türkçe ders kitabında Fuzulî, Nedim, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, Aşık Veysel, Nazım Hikmet dışında “okuma parçası” olarak öyle isimlerin eserlerinden bölümler verilmiş ki, çoğunu edebiyat profesörlerimiz de tanımaz! İşte kitaptan “çağdaş” oldukları söylenen bâzı yazar isimleri: Alpay Tuncay, Aslıhan Solmaz, Gül Özgüven, Metin Yoldaş, Sabri Yeter, Yazgülü Kurdakul…   Bu kitaplarla yetişen çocuk Yahya Kemal’i, Tanpınar’ı, Necip Fâzıl’ı, Arif Nihad’ı Cemil Meriç’i, Peyami Safa’yı ve daha yüzlerce değerli şahsiyetimizi tanımayacak maalesef… İnşâllah sözkonusu ders kitaplarını okutan öğretmenler, lise ikide veya üçte insafa gelip müfredatı az da olsa genişletirler! Şimdi soruyoruz: “Bize bu hâl ile bizden büyük olmaz düşmen!” Diyen şâir ne kadar haklıymış değil mi?
Türkçenin Güzelliği M. Halistin Kukul
Her dili konuşan, kendi konuştuğu dilin güzel olduğunu iddia etmektedir. Bir dilin güzel olması, kelimelerinin "ince sesli" lerden teşekkül etmesi ve ahenkli bir söyleyişe sahip olmasına bağlıdır. Bunun için yabancılar, bir yandan "etimolojiye" diğer taraftan da "fonetiğe" ağırlık vermektedirler.

Türkçe, güzel bir dildir . Türkçe ve Türkçeleşmiş kelimeleriyle Türkçemiz güzeldir. Kelimelerin mânâ zenginliği ve söylenişindeki incelik ile kuruluşları bunu ispatlamaya kâfidir.

Türkçe'de "ince" kelimesi incedir. "Güzel" kelimesi güzeldir, zariftir, hoştur. "Sevgi" kelimesi, sevilecek kadar yumuşak ve sevimlidir. Dilimizdeki "kalın" kelimesi kalın olmasına rağmen mânâsındaki ifadenin müzikal değerini verir.

"Gül" kelimesi güldürür, "çiçek” kelimesi gül gibi gönlümüzde açar, "gönül" kelimesi güneş gibi rahatlatır, "güneş" kelimesi pırıl pırıl okşayıcı, göz kırpıcıdır. "göz" kelimesi açık, net ve incedir.
Türkçe yegane dildir


Türkçe belki de tabiatı kendi bünyesine alabilen ve güzel kullanabilen yegâne bildir. "Çirkin" kelimesi bile güzeldir, (çrkn) sessizlerini bağlayan (i)ler kelimeyi yumuşatmakta ve sevimlileştirmektedir. Hiçbir dilde "vızıldamak." arı sesine bu kadar yakın değildir. Su sesini en güzel biçimde "çağlamak" verir. Kuş sesi "cıvıldamak" hangi dilde tabiatı bu derece dilin içinde taklide muktedirdir, "ulumak" kelimesi, uluyan hayvanın sesine hangi dilde bu derece uygun düşer. "Bögürmek"teki (rk) sessizlerini yumuşatan (öüe)  seslileri  aslına  ne kadar yakındır. 
Hışırtı kelimesindeki (ş) harfi yaprakların birbirlerine sürtülmesini hangi dilde bu şekilde verebilir? Kaba gibi görünen "gürültü" kelimesine dikkat edilirse sert olan (t) haricinde hep ince seslilerden örülmüş olan bu kelimenin çok güzel olduğunu görürüz. Gürültüyü elbette sevenimiz yoktur amma gürültü kelimesine çirkin demek de hangimizin haddine! Deniz kelimesi, ne kadar tatlı, dalgasız ve engindir. "Gökkuşağı" bir renk ve ritm harikasıdır. Türkçe kelimeleri tek tek ele almak lazım elbette. O zaman onun ne kadar güzel bir dil olduğunu geniş biçimde görmemiz mümkün olabilir.
"Türkçe" kelimesi bile güzelliğine doyum olmayan bir güzelliğe, inceliğe, âhenge sahiptir.Dilimiz Türkçe, asırlardan beri şâirlerimizin, yazarlarımızın ve milletimizin severek kullandığı bir zevk ve ahenk abide si, muazzam ve muhteşem bir karakter ölçüsü, nezaket ve sevgi hazinesidir.

Etimoloji (etymologie) Yunan menşeli ve dilimize Fransızca vasıtasıyla geçen bir kelimedir. Mânâsı: "Bir kelimenin nereden geldiğini veya nasıl teşekkül ettiğini muhtelif kelimelerin ortak kökünü araştıran ilim kolu"

Bu tarife göre, bizim, Türk dilininin, cemiyet içinde fonksiyonlarını icra edebilmesi için ana unsurları nazarıyla baktığımız doğruluk, işleklik ve güzelliğin, târihî gelişme içerisinde yerini tesbit etmemiz lâzımdır.

Bazı gelişmiş ve oturmuş dillerin, etimoloji sözlükleri mevcuttur ve gramerleri de o derece inceliklerine kadar tetkik edilmiştir. Böylece, o dili öğrenmek isteyenlerin, kelimeleri menşeine kadar geçirdiği değişmelerle birlikte görmeleri mümkündür.

İnci gibi kelimeler

Biz niçin kendi dilimize yabancıyız? Bizde bilmiyorum neyimiz noksan hâlâ senben çekişme! ile böyle bir ilmî mesele askıda beklemekte, gerek vatandaşlarımız, gerekse bilhassa gençlerimiz bir ilimsizlikten doğan çok defa iyi niyetli bir şaşkınlığın kurbanı olmaktadırlar. Asıllarıyla hiçbir ilgisi olmayan Türkçeleşmiş, Türk zevkinin ince ahengini bünyesine sindirmiş inci gibi kelimelerin varlığından habersizdirler.
 Okullarımızdaki edebiyat derslerinde hemen hemen etimoloji üzerinde hiç durulmamaktadır. İlmî bir araştırmayla ortaya konan ve aslı bilinen bir kelime üzerinde münakaşaya lüzum var mı?


Prof.Dr. N.Hacıeminoğlu ile Dil Üzerine Bir Sohbet Yavuz Bülent Bâkiler
Aziz hocam! Uydurmacılar, Türkçemizi kemirmeye devam ediyorlar. Bu hususta neler söyleyeceksiniz?

- " Bu uydurmacılar iki büyük gruba ayrılırlar: Hainler grubu-Gafiller grubu. Hainler grubunun mensupları, uydurmacılık akımını neden ve hangi maksatla desteklediklerini gayet iyi bilmektedirler. Bunlar, yaptıklarının şuuruna varmışlardır." 

- Bu hainler grubunun maksadı ne hocam?
- " Maksatları şudur: Türkiye Türkleri ile Dünya Türklüğü arasındaki yegane bağ olan ortak ana dilimizi yıkıp, yerine sadece Türkiye’dekilerin anlayabileceği yeni bir dil koymaktır. Bu, tam manasıyla bir Moskof plânıdır. Uydurmacılığın öncülüğünü yapan hainlerin hüviyetleri şöyle: Komünistler, Türklükle alakası olmayan kozmopolitler-Beynelmilel teşkilât ve güçlerin emrinde çalışanlar mazimize ve kültürümüze düşman aşırı inkılâpçılar."

- Peki ya gafiller? 

- " Gafiller, maalesef sayıca, hainlerden daha çok ve daha zararlıdırlar. Çünkü robot gibi güdülür, kukla gibi oynanabilirler. Hepsinde ortak olan vasıf: cehalettir! Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1- 
Uydurmacılığın, Türkçeyi özleştirip daha kolay anlaşılır bir dil haline getireceğini sanan saf ve bön insanlar.
2- Ortaya atılan her yeni fikrin ve akımın arkasından şuursuzca koşan, moda meraklısı şahsiyetsizler.
3- Kendilerine 'geri kafalı', 'tutucu', 'gerici' denmesinden korkan ödlekler.
4- Uydurmacılığı, Atatürkçülüğün icabı sanan inkılap yobazları.
5- Dikkat çekmek için yeni bir dil oluşturmaya kalkışan Donkişotlar.
6- İlimde-fikirde-sanatta hiçbir varlık gösteremeyen zavallılar.
7- Okullarda, uydurmacı öğretmenler tarafından beyinleri yıkandığı için buna samimiyetle inanmış suçsuz gençler.
8- TRT'nin, gazete ve dergilerin telkinine kapılmış masum vatandaşlar. 
9- Akıl ve ruh hastaları. 
10- Hiçbir değer taşımayan makale ve kitaplarını kolayca neşretmek imkânını bulmak isteyen şöhret ve para düşkünleri.

İşte kimine kızdığımız, kimine de acıdığımız bütün bu insanlar uydurmacılık hastalığına tutulmuş olup, mikrop saçmaktadırlar."

-Bir de yabancı eklerle yapılan yanlış kelimeler var!

-Bu kelimeler, Türkçe veya yabancı asıllı kelimelere, Türkçede bulunmayan uydurma ekler getirilmek suretiyle yapılmışlardır. Hepsi de Türk dilinin gramer ve bünyesine aykındır. Onun için yanlıştır. Mesela: Sal/sel eki ile teşkil edilen: Kırsal, kentsel, töresel, yöresel, tarihsel, bilimsel, dinsel, tarımsal, ruhsal, kişisel, belgesel, eğitsel, bölgesel... gibi! Türkçede sal/sel şeklinde herhangi bir ek yoktur. Bu ek Batı dillerinden alınmış, bilmeyenlere Türkçe diye yutturulmak istenmiştir. "Kırsal" yerine "kır bölgesi", "Tarihsel" yerine "tarih olayı", "tarımsal gelir" yerine "tarım geliri" ibareleri, hem doğru, hem de Türkçedir.

-Bir de "al'/'el" ekiyle yapılan kelimeler var.

-Yanlıştır. Çünkü bu ek de Türkçe değildir. Fransızca'dan alınmıştır. "Doğal-kural-özel-ulusal-tüzel-tümel-genel..." ve benzerleri uydurmadır. Kullanılmamalıdır.

-Peki ya "ul" "ı" ekleriyle yapılan kelimeler?

-"Bu ekler de Fransızca'dan alınmıştır. Türkçe'de böyle bir ek yoktur: Adıl, ardıl, buzul, kumul, çoğul, tekil, okul, koşul, siyasal ve anayasal..." gibi kelimeler uydurmadır. Kullanılamaz.

-Ay/ey ekleri de Moğolca'dan alındı galiba?

-"Evet"
öyle! Olay/düzey/birey/dikey/ya-tay/deney... yanlıştır. Hele "deneysel-bireysel... gibi kelimeler katmerli uydurmalardır.

-"Tay" eki de ay/ey ekleri gibi Moğolca değil mi hocam?

-"Tay"
eki de Moğolca: Danıştay-sayıştay-yargıtay-kurultay... uydurmadır. Kullanılamaz.

-Geride birman/men ekinden yapılan kelimelerle av, ev, v ekleri kalıyor aziz hocam.

-" Bu ekler de Türkçe değildir. Öğretmen, okutman, yazman, danışman, yönetmen, denetmen yanlıştır. Öğretmen kelimesi çok kullanıldığı için tutunmuş ve yayılmıştır. Bunun gibi: görev, ödev, sınav, sorav, söylev ve benzerleri yanlıştır.

Türkiye'de dil, sanat ve kültür meselelerinin perişanlıktan kurtulmayışının başlıca sebeplerinden biri de, bu konularda son sözü söyleyecek yetki bir otoritenin bulunmayışıdır. Maalesef Milli Eğitim Bakanlığı da bu yıkıcı aşırı solun tesir ve kontrolü altında tasfiyecilere alet olmaktadır!"



Dil yarası Halime Gürbüz
Yıl: 1965

Karşıma âniden çıkınca ziyâdesiyle şaşakaldım! Nasıl bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı... Üstümü başımı toparladım, kendinden emin bir sesle ‘Akşam-ı şerifleriniz hayrolsun’ dedim..” 
Yıl: 1975 

“Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım! Ne yapacağıma karar veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı. Üstüme çekidüzen verdim, kendinden emin bir sesle ‘İyi akşamlar’ dedim.” 
Yıl: 1985 

“Karşıma âniden çıkınca fevkalâde şaşırdım! Nitekim ne yapacağıma hüküm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma ve lâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum, nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardı. Üstüme çekidüzen verdim, kendinden emin bir sesle; ‘Hayırlı akşamlar’ dedim.” 
Yıl: 1995 

“Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım. Fenâ hâlde kal geldi yâni. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım, o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim. Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle ‘Selâm’ dedim.” 
Yıl: 2006 

“Âbi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yaaane! ‘Oğlum bu iş bizi kasar’ dedim, ‘Fenâ göçeriz’ dedim, enjoy durumları yâni!.. Ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kopmaca!.. ‘Sarıl oğlum’ dedim, bu çıtır senin!.. Hav ar yu bebek ?” 
Dil Meselesi Belkıs Gürsoy Türkçe dünyadaki dört imparatorluk dilinden biridir. Zengin bir coğrafi muhite yayılarak, asırlar boyunca büyük devletler kuran Türklerin, diğer milletlerle münasebetleri sonucu, bu dillerden kelime almış olmaları tabiîdir. Mühim olan bir dilin başka bir dilden kelime almış olması değil, o kelimeye kendi rengini, sesini ve kokusunu vermiş olmasıdır. Dünyanın en zengin dillerinden biri olan İngilizce yüzde yetmiş oranında başka lisanlardan kelime almıştır. İngilizler “ Ne mutlu o İngilizce’ye ki onda her dilden kelime vardır.” Demek suretiyle bu durumu bir iftihar vesilesi yaparlar. Dil zenginliği düşünce ve his zenginliğini doğurur. Zengin, geniş ve derin his ve fikirler de beşerî tekâmülün mahsulü olan ilim ve sanatı doğururlar. İnsanlar ancak bildikleri kelimeler çerçevesinde his ve fikirlerini ifade edip, ufuklarını genişletebilirler. Bir memlekette  her türlü ilerleme birbirine paralel olarak yürür, yavaşlar veya durur. Şayet bugün bilhassa teknik sahada batı dillerinden kelime almak bir ihtiyaç haline gelmişse bundan kurtulmak da elimizdedir. Bu teknik buluşlar bizim beynimizin, bizim elimizin mahsulü olduğu gün adları da bizim olacaktır. “ Behçet hastalığı” bu hastalığı bulan “ Behçet” adlı Türk doktorunun adıyla bütün dünyada bilinir. Bir Türk buluşu olan “ Yoğurt” dünyanın her tarafında az veya çok söyleyiş değişikliğiyle Türkçesi gibidir. Tıpkı canlı bir uzuv gibi olan lisan zamanla kendi kendisini yeniler. Bunun için halkın dehâsı, memleketin büyük şair, edip ve mütefekkirleri yeterlidir. Yoksa kelime tasfiye etmek suretiyle “ İstiklal Marşı” nı anlamadan dinleyen nesiller yetiştirmek, bir memlekette meşum kültür katliâmıdır.
Yabancı Dil İstilası M. Necati Özfatura
Yeni Dünya Düzeni İslâm ve Türk Dünyasına karşı açılmış bir Haçlı seferidir. İslâm ülkelerinde aydınlardan bir "oligarşi" teşkil edilmektedir. Bu oligarşi piramidini teşkil eden aydınlar ise yabancı ülkede veya Türkiye'de yabancı dil ile öğretim veren okullarda yetiştirilmektedir.
 Türk Cumhuriyetlerinde Türkiye Türkleri ve İstanbul lehçesinin üst dil, yani bilim ve edebiyat dili olmasını önlemek için dış güçler olağanüstü faaliyetler içerisindedirler. Ve yabancı dillerin işgali altındayız. Tabela ve afişlerde kültürel yabancılaşma açıkça görünmektedir. Türkçe bilim dili olmaktan çıkarılırsa o zaman sadece sokak dili olarak kalacaktır. Türkçe'ye sabotaj yapılmaktadır.
 Bilim adamı Foullie'ye göre;
"Her büyük milletin bir dehası vardır. Onun birliğini ve kuvvetini teşkil eden de budur. Bu deha çökerse, yıkılırsa millet mahvolur. Kendini bulur canlanırsa millet ilerler yükselir. Bu deha ise din ve dildir."
Türkiye'nin büyük millet olmasını önlemek ve yıkmak için dinimizi ve dilimizi yıkıyorlar. Ne zaman uyanacaksınız? Emperyalist ülkeler, bir milleti imha etmek, sömürmek istediklerinde ilk etapta dil ve dinini imha ederler. Dilinden mahrum edilenler, tarihinden koparılır ve boş bir kova haline dönüştürülen beyinler bu defa zehirle doldurulur. Kendi kültür değerlerinden, tarihinden, dilinden kopan bir milleti istedikleri gibi sömürebilirler.  İngilizler'in, İslâm alemini sömürmek, Osmanlı Devletini yıkmak için casuslarına verdiği birinci vazife şudur;
"Mümkün mertebe Arabinin öğretilmesine mani olacaksınız. Arabinin haricindeki dilleri, mesela Farisiyi, Kürtçeyi ve Peştucayı yayacaksınız.  Arab memleketlerinde, ecnebi lisanları, ihya edecek ve Kur'an ile sünnetin lisânı olan fasih Arabiyi yok etmek için, mahalli lehçeleri neşr edeceksiniz!"
Rusya, Osmanlı Devletinin sonuna doğru. Mirza Fet All Ahundov isimli bir kişiyi İstanbul'a gönderdi. Ahundov, ilim cemiyetinde şöyle bir konuşma yaptı; "Latin elifbası kolaydır. Arab elifbasını bırakıp yerine latin elifbasını alınız!" 
Sovyet Rusya, 1926 yılında Azerbaycan ve Orta Asya Türklüğünün alfabelerini değiştirdi. Oralarda latin alfabesi uygulanmaya başlandı. Ruslar, Gürcülerin, Ermenilerin, Yahudilerin alfabelerine dokunmadılar ve kendi alfabelerini de değiştirmediler. Sadece Türk topluluklarının ortak alfabelerini tarihe gömdüler. Böylece Diğer Türklerle bilhassa Türkiye ile irtibatını koparmaya çalıştılar. Latin alfabesi kolay idiyse neden kendileri bu alfabeye uzak kaldılar? Neden Ermeni, Gürcü, Yahudi alfabesini değiştirmediler?
Türkiye, 1928 yılında, dil devrimiyle latin alfabesine geçince Ruslar, bu sefer latin alfabesine geçen Türk cumhuriyetlerinin alfabesini tekrar değiştirdi. Ve Kril Alfabesi uygulandı. Bu peş peşe dil değiştirmeler milleti cahil ve perişan etti. Okuma yazma oranı yüzde yüzlere varırken, bu değiştirmeler neticesinde milletin tamamı cahil bırakıldı. İlim tahsili engellendi. Tabiî netice olarak bilim ve teknolojiden mahrum bırakıldılar. Türkler, artık kendilerine ait eserleri okuyamaz hale geldiler. Ancak Devletin kendilerine hazırladığı düzmece kitapları okumak zorunda bırakılmak suretiyle hem dillerinden, hem de dinlerinden uzaklaştırılmaya çalışıldılar. 
Bugün Türkiye başta olmak üzere İslâm ülkelerinde ve Türk cumhuriyetlerinde kütüphaneler, ecdadımızın yazdığı eserlerle doludur. Ama bu eserleri okuyup anlayacak kaç kişi vardır? 
Türkçe bilim dili değildir diyenler acaba neye hizmet etmektedirler? Artık dilimize sahip çıkalım. Dil milletlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Zengin dil, düşünce ufkumuzu genişletir. Düşünce ufkumuzun genişlemesini istemeyenler ise maalesef dili sadeleştirme kisvesi altında, milletimizin düşüncesini katletmişlerdir. İlmi eserler verilemiyorsa dar düşüncenin ve yabancı hayranlığının bir ürünüdür. 
Dilimizden, dinimizi, tarihimizi anlatan kelimeleri çıkarıp yerine uydurma kelime yamalayanların faaliyetleri sonucudur. Şu da acı bir gerçektir ki sömürge olmayan ülkelerde yabancı dili İngilizce, Fransızca olan milletlerin çocukları bu dilleri ana dilleri gibi konuşabilmektedirler. Ama Türkiye'de maalesef adeta sömürge ülkelerdeki gibi yıllarca ders verilir, dersanelere gidilir ama bir türlü İngilizce öğrenemez ya da öğretilmez. 
Dünyanın hiçbir ülkesinde Türkiye'deki gibi İngilizce öğretmek için bir yıl hazırlık okutulmaz. Yabancı dil öğrenmek ve yabancı dille eğitim farklı şeylerdir. Türk eğitiminde kullanılan dil, her dalda ve her seviyede Türkçe olmalıdır. Bugün dünya ülkelerinde sömürge olmayan ülkelerin eğitim dili kendi resmi dilidir. Bunun yanında gençlerimizin tarihlerine, ecdadımızın yazdığı milyonlarca esere vâkıf olabilmeleri için okullarda Osmanlıca dersleri okutulmalıdır.
Uydurmacılık ve Kelime Türetme Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş
Birçok kimseler bilerek veya bilmeyerek yeni kelime meydana getirmek ile uydurmacılığı birbirine karıştırıyorlar.
Diyorlar kî: “Her dilde uydurmacılık vardır. Yeni kelimeler uydurulur. Dili özleştirme akımına uydurmacılık denmez.” Bu düşünce ve görüş doğru değildir. Bir dilde o dilin yapısına ve gramer kaidelerine uygun olarak yeni kelimeler meydana getirilmesi "Uydurmacılık olmayan" bir harekettir. Bu iş kelime türetmektir. Buna dilbiliminde "kelime yapımı" (kelime teşkili, kelime meydana getirme) adı verilir. Başka dillerdeki yeni kelimeler bu şekilde teşkil edilmektedir. Bu işin uydurmacılıkla bir ilgi ve münasebeti yoktur. Bu yolla yeni kelimeler meydana getirmek Türkçe için de gereklidir ve dilimiz buna çok elverişlidir.
 Türkçede de her zaman yeni kelime ve terimler yapılmıştır, yapılacaktır. Mühim olan nokta bunların dil yapısına uygun olup olmamasıdır. Yeni bir kelime dilin kaidelerine uygun olarak teşkil edilmişse, uydurma bir kelime değildir. Yaşama şansına sahip olarak doğmuş bir kelime demektir. Uydurma kelimeler için Ölçü ise, herhangi bir kaideye bağlı olmamaktır.
Buna dil ilminde "soysuz, piç" kelimeler denir. "Öztürkçecilerin" ortaya sürdüğü birçok kelimelere uydurma damgası vurulması, bu kelimelerin Türkçenin bünyesine uygun olmamasından ileri gelmektedir. Bir kelimenin uydurma olmaması için, kökünün bilinmesi ve ekinin işlek olması gerekir. “Bütün dillerde yeni kelimeler ancak işlek eklerle, bilinen köklerden teşkil eder.” 

Dilimizin gramerini iyi bilmeyen “Öztürkçecilerin” türettikleri kelimeler çoğu zaman yanlış olmaktadır. Bu kelimelere uydurma denmesi işte bu yüzdendir. Yeni meydana getirilen bir kelimenin doğru ve güzel olabilmesi için, yalnız şekil bakımından gramer kaidelerine uygun olması yetmez. Ayrıca ses, mânâ ve mefhum bakımından da doğru, uygun ve elverişli olması icab eder. 
Öztürkçe diye ortaya çıkarılan kelimelerin büyük bir kısmı ya şekil ve ses, veya mânâ ve mefhum bakımlarından yanlıştır. Bunu örnekleriyle açıklamaktayız.
Resmi Dil Türkçe Prof. Dr. Mehmet Kaplan Anayasa'nın 3. maddesine göre "Resmi dil Türkçedir". Çok vazıh gibi görünen bu madde düşünülmeye muhtaçtır. "Resmi" kelimesiyle burada kastedilen nedir? Devlet daireleri mi? Okullar mı? Yoksa her ikisi mi? Bugünkü dil anarşisi karşısında "Türkçe" kelimesinin muhteva ve şeklini de tâyin etmek icab eder. Resmî bir müessese olmayan Dil Kurumu'nun uydurma kelimeleri resmî müessese olan okullarda yıllardan beri zorla Türk çocuklarına öğretiliyor. Böylece devlet başka sahalarda da olduğu gibi gayriresmî kuruluşların yıkıcı tesirleri altında kalıyor. Bu bakımdan önce "resmî" kelimesinin mânâ ve şümulünün açıldığa kavuşturulması gerekir. Şemseddin Sami "resmî" kelimesini şöyle izah ediyor: "Devlet tarafından veya devlet mânâsına olan ilân-ı resmî, tevcihât-ı resmiyye". Dil Kurumu'nca neşredilen Türkçe sözlük ise şu mânâları veriyor: "1. Devletin olan: Resmî, memur, resmî daire. 2. Devlet usulünce olan: Resmî muamele, resmi müracaat. 3. Teklifli: O herkesle pek resmîdir." İki tarifte de resmî kelimesi "devlet" kavramı ile birleştiriliyor. Buna göre "resmi dil" devlet tarafından varlığı bir müessese olarak kabul edilen dildir. Aynı tarife göre dilin nasıl olması ve kullanılması gerektiğini, Dil Kurumu gibi gayriresmî kuruluşlar değil, devletin kanun vasıtasıyla selâhiyetli kıldığı bir müessese tâyin eder. Türkiye'de şimdiye kadar böyle bir müessese kurulmamıştır. Türkçe kırlardaki yabani otlar gibi kendi haline terkedilmiştir. Türk dilinin başıboş kalmasında devletin kendi selâhiyetlerini bilmeyişinin büyük rolü vardır. Gerçi bir bakıma bu.Türkçenin serbestçe gelişmesine imkân vermiştir diye düşünülebilir. Fakat serbestliğin de bir sınırı vardır. Eğer insanlar tarafından itina ile ekilip biçilmese, bakılmasa, korunmasa idi, bugün, dünyada ne güzel çiçekler, hattâ ne de buğday, zeytin, kavun, karpuz kalırdı. Tabiatı insana elverişli kılan insanoğlunun irâdesi ve aklıdır. Kültür ve hars kelimelerinin lügat mânâsı, bakım, ekip biçme, çoğaltma, mükemmel hâle getirme demektir, öztürkçe karşılığı olan "ekin" kelimesinde de aynı mânâ vardır. "Ne ekersen onu biçersin" atasözü her türlü mahsulün insan iradesine bağlı olduğunu ifade eder. Dil de insanoğlunun onu kullanışına bağlıdır. Harfleri gelişi güzel yazar, kelimeleri eğri büğrü söyler, cümlelerle "devrik tümce" meraklıları gibi keyfince oynarsanız, ortada "ortak dil" diye bîr şey kalmaz. "Ortak dil" kalmayınca da "ortak" müessese ve kıymet hükümlerine dayanan devlet ve cemiyet yok olur.Okullar devlet müesseseleridir. Yetişen nesiller, içinde yaşadıkları toplumun "resmi dili" ni, kültürünü, kıymet hükümlerini okullarda öğrenirler, okullarda nelerin, nasıl okutulacağını ise devlet tâyin eder. Öğretmenler devlet memurlarıdır. Maaşlarını devletten alırlar. Buna göre devletin kanunlarına uymak zorundadırlar. Türkiye'de başka sahalarda olduğu gibi dil sahasında da görülen anarşinin sebebi, devletin kendi çıkardığı kanunları uygulamamasıdır. Hür fertlerden ibaret olan topluma devlet çeki düzen verir. Bu asla vatandaşların hürriyetini yok etme mânâsına gelmez. Düzen verme ile yok etme veya baskı ayrı şeylerdir. Devlet, vatandaşların ferdî hayatlarındaki düşünce, davranış veya konuşmalarına karışmaz. Buna imkân da yoktur. Fakat kendi kurduğu müesseselerde kendi kanunlarını uygulamazsa vazifesini yapmamış olur. Anayasa'da "resmî dil Türkçedir" denildiğine göre devlet, kendi tarafından kurulmuş olan müesseselerde, kendi tarafından muhtevası ve şekli tâyin edilen dili uygulama selâhiyetini hâizdir. Anayasa'da "resmî dil Türkçe'dir" denildiği halde, Türkiye'de öğretim dili Türkçe olmayan okullar ve üniversiteler vardır. Bu durum Anayasa'nın lafzına ve ruhuna ayları değil midir?Türkiye'de devlet otoritesi, her sahada gevşemiştir, ona bir çeki düzen verme zamanı çoktan gelmiştir. "Resmî dil Türkçe" olduğuna göre, devletin ona da çeki düzen vermesi gerekir. Bu ise kanunla kurulacak "resmi" bir Dil Akademisi ile gerçekleşebilir.
Türkçe'yi Sevmek M. Halistin Kukul Türkçe âşığı Nihad Sami Banarlı, Türkçe'nin Sırları adlı eserinde şöyle der: "Milletlerin dilleri üzerinde söz sahibi olacakların; dili, milletten ve milli maziden ayrı varlık gibi görmeleri büyük gaflettir." Dolayısıyla; dil, bütün milli kültür unsurlarını tarihi muhtevasıyla kucaklıyor demektir. Güzel, zengin ve işlek bir lisan olan Türkçemizi bir aşiret dili seviyesinde görenler veya onu o seviyeye indirmek isteyenler bu hazin maceranın gafletteki yolcularıdırlar.Bugün, bu güzel lisanı, büyük bir heyecanla geliştirip, onu dillerde ve gönüllerde şahlandırmak isteyenler çok şükür ki mevcuttur. Amma; güzel Türkçemiz öyle bir tahribata uğratılmıştır ki, uydurmaca hastalığına musallat edilmiş ve yabancı kelimelerin zalim ağına düşürülmüştür. Onun, bu kıskaçlardan kurtarılması, bütün millî kuruluşlara düşen bir vazife, bir borçtur.Dünkü imparatorluk dili ve bugünkü Birleşmiş Milletler namzeti Türkçe'nin getirildiği duruma bakınca, insanın ürpermemesi imkansız oluyor. Evlerimizin içi, sokaklarımız baştan sona yabancı kelimelerin kokuşmuş soluklarıyla tıklım tıklım. Kitaplarımız baştan sona uydurukçanın maskaralığına musallat olmuş vaziyette.Hayalimiz darlaşmış; düşüncelerimiz kısırlaşmış, pısırıklaşmış! Mesela; bir "saygın" tutturmuşlar; bir "gereksinim"; bir "özgür"; bir "örneğin"...Nedir bunlar dersiniz? Bu birkaç örnek üzerinde duralım isterseniz. "Saygın", itibarlı mı demektir? Öyleyse itibarsıza ne diyeceğiz? Muteber nasıl itaat edilecek? İtibar hangi kelimeyle karşılanacak? Görülüyor ki, bir kelime uğruna dört kelimenin canına okuyanlar, Türkçenin geliştiğinden utanmadan söz edebiliyorlar.Peki, şu "gereksinim" için ne diyeceksiniz? Gereksinim, şayet ihtiyaç ise, ihtiyaçtı, ihtiyaçsız ve muhtaç için ne demek gerekir? Yine görülüyor ki, bir kelimeye feda edilen birkaç kelimeye feda edilen birkaç kelime vardır.Öyleyse, Ermenciden  Öztürkçe (!) diye yutturulmaya çalışılan şu "örneğin" e de bir göz atalım: Böyle bir uydurma kelimeyle mesela kelimesini herkesin bitmesine ve kullanmasına rağmen sözlüklerden çıkarmak uydurmaca hastalığının bir kandırmacasından başka ne olabilir ki! Mesela, sözgelimi veya sözgelişi kelimelerine karşı tek fakat yanlış olan "örneğinle" karşı çıkmak Türkçe'yi kısırlaştırmak değil midir?Gelelim son günlerin moda kelimesi "özgür" e: Bu kelime, bir defa kuruluşu bakımından kökten yanlıştır. Mana itibariyle de hür'ün yerini katiyetle tutmamaktadır. Kaldı ki bu kelime; hür, serbest kelimelerini de katletmektedir. Serbest, serbesti, serbestlik, hür, hürlük, hürriyet, gibi kelimeleri de bîr kelimeyle karşılamak cılızlığına inilmektedir. Bu, nasıl Türkçe sevgisidir, anlamak mümkün değildir. Türkçe'nin, kuruluşuna, güzelliğine hatta işlekliğine uygun olmayan bir keli meyle; herkes tarafın dan konuşulan o güzelim kelimelere kıyacaksınız ve ondan sonra da Türkçe'yi zenginleştiriyoruz naraları atacaksınız öyle mi?Tabiat, tabii, kelimesinide "doğa"  nızla boğmadınız mı ? Mizaç, karakter, huy'u da bir tek "doğa" nızla sıfırlamadınız mı' Hatta, Fransızca olan "normal" kelimesini bile "doğal" la eşitlemediniz mi? "Normal" ve "doğal" a bak tığınızda bir yakınlık hissetmiyor musunuz? Son ekleri aynı olan bı iki kelimenin biri Fransızca ise diğeri nasıl Türkçe olabiliyor? Elbelte, şüphesiz gibi kelimelerin yeri ne de "doğa" demiyor musunuz? biliyorum ki, bu, bu kelimeleri sahipleri için "natürel" dir.Türkçe'yi gerçekten sevenler inanıyorum ki daha gayretli ve daha şuurlu bir şekilde, onu geliştirmeyi bir vazife addederek bu hazin manzara ve maceraya son vereceklerdir; onu, layık olduğu Türk Dünyası dili ve Birleşmiş Milletler dili seviyesine kısa zamanda çıkaracaklardır.
Türkler Namusludur Necip Yıldırım
Türkçe bir kabile lisanı değildir. Okyanusu kavanoza sığdıramazsınız.  Ecdadımızın tarihin derinliklerinden bize seslenişini işitmek istiyoruz. Şairlerimizi anlayabilmek, mütefekkirlerimizle hasbıhal edebilmek istiyoruz. 50 kelimeyle değil. 5000 kelimeyle konuşup düşünmek istiyoruz. Köksüzlük, estetiksizlik, sığlık, güdüklük... Yeter artık! Uydurukçayla mücadele bir şeref ve haysiyet meselesidir.
Cemil Meriç, Fransız İhtilali’nin bütün mukaddesleri yerle bir ettiğini, sadece kamusa saygı gösterdiğini tespit ederek şöyle diyor:  Dilini kaybetmiş bir millet yok olmaya mahkûmdur. Kamus bir dildeki bütün kelimeler veya sözlük demektir. "Kamus Namustur!" Bayraklaştırılacak kadar güzel bir söz. Kendi sözlüğünü yakanların nasıl isimlendirilmesi gerektiğini ima ediyor.
Yedi düvelde at koşturan, yedi iklime adaletle hükümferma olan bir medeniyetin lisanı, gittiği her bahçeden çiçekler derlemiş. Farsça ve Arapça gibi köklü lisanlardan aldığımız kelimeler Türkçenin içinde öylesine erimiş öylesine mezcedilmiş ki, geldikleri yerde taşıdıkları manaları tamamıyla kaybetmişler. Türkçe, bu kelimelere apayrı bir kimlik bahşetmiş.  
Osmanlıca diye ayrı bir lisan yoktur. Özbeöz Türkçedir. Gerçek Türkçedir.  Sonradan uydurulan ve Türkçeyle hiçbir alakası olmayan kelimelere “Öz Türkçe” denilmesi gülünçtür. Kandırmacadır. Öz dediğiniz, işin özünde, kökünde, mayasında, dibinde ve benliğinde var olmalıdır. Sonradan izafe edilen bir şeye öz demek, en hafif tabirle maksatlılıktır. 
Çocuklarımıza, bilmediği bir kelimenin manasını sözlükten bakma alışkanlığı edindirmemiz gerekiyor. Her evde, muhakkak bir Türkçe sözlük bulunmalı.  Fuzuli’nin beyitleriyle neşelenmeyen, aşkı bir de Şeyh Gâlib’den dinlemeyen, Nâilî, Neşâtî, Hayâlî, Bâkî, Nefî ve diğer “Türk” şairleri okuyamayan lütfen kendini Türk saymasın. 
Bırakınız bu zirveleri, çok daha yakın geçmişte yaşayan Necip Fazlı’ı bile anlayamayan gençleri gördükçe kahrolmamak elde değil. Lütfen kendimize soralım, günde kaç defa sözlük karıştırıyoruz? 

Shakespeare'i anlamak ne kadar bir İngiliz'in hakkıysa, bir Fransızın Hugo'yu anlamaya ne kadar hakkı varsa, bizim de klasik eserlerimizi okuyup anlamaya o kadar hakkımız var. Bin küsür yıllık birikiminden mahrum olan bir başka toplum biliyor musunuz?
Türk milleti elli yıldan beri mi var dünyada?  Kimse bu yazılanları bir takım dar ideolojik kalıplara sığdırmaya çalışmasın. Bu mevzu, zaman ve devranın ötesinde, bütün bir medeniyetin komadan uyandırılıp şuurunu kazanmasıyla alakalı.
Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar kıymetli olan muazzam ve muhteşem eserlerimizin kütüphanelerde çürümekte olduğunun farkında mısınız?.  Sizden kırk elli yıl evvel yaşayanların bile yazdıklarını sözlük karıştırmadan anlayamadığınızı biliyor musunuz?
İran'da bile, kaç yüzyıl evvel yaşamış olan Hafız, Sadi ve Mevlana'nın eserleri her evde rahatlıkla okunup anlaşılıyor.  "Türk kültür ve medeniyeti" denildiğinde, bir kaç dergi ve ders kitapları mı anlaşılıyor? Öncesi yok mu? 
İstanbul'u fetheden Fatih Türk değil miydi? Kanuni Yunan mıydı? Yavuz Rusya'dan mı gelmişti?  İftihar ederek övündüğümüz öz atalarımızın dilini anlamıyoruz. Bundan daha vahim bir derdimiz olamaz. Enflasyon haneleri, ihracat rakamları, AB kriterleri ve gündelik siyasi tartışmalardan başka bir şey düşünemez olduk.


Türk Dünyası "Özleştirmecilik" e Nasıl Bakıyor? Prof. Dr. A. Mecit Doğru Türk dilini özleştirme faaliyetinin dış Türkler açısından da titiz bir dikkatle düşünülmesi gerekir. Türk Dil Kurumu işin bu yönünü bile bile kulak ardı etmiştir. Dış Türkler denilince sırf milliyetçiliği yıkmak için ve bile bile kötü bir kavram gibi tanıtılmak istenilen "turancılık" ı kasdetmiyorum. Şunu bilmek gerekir ki “Millet” ile “Devlet” birbirlerinden ayrı iki mefhumdur.

Devlet siyası bir müessesedir, millet ise kültür varlığı olarak siyasi sınır tanımaz. İşte bu noktadan hareket ederek çeşitli devletlerin hükmü altında yaşayan Türklerin kendi aralarında kültür alışverişi yapmalarına ve birbirleriyle anlaşmalarına bilir bilmez ve dolaylı dolaysız engel olmanın en azından insan haklarına ters düştüğünü belirtmek istiyoruz. Sadece bir örnek vermek gerekirse bizdeki "Özleştirmeden” Azerbaycanlıların son derece rahatsız olduklarım açıklamak yetişir. Baku'da bulunduğum günlerde bir edebiyatçı bana: "-Türkçeyi niçin tahrip ediyorsunuz, tek irtibatımız olarak dil kalmıştır, bunu çok mu gördünüz? Türk dili yanlız sizin değil, bunda bizim de hakkımız vardır-" demişti. Ben kendisinden tenkitlerini ve fikirlerini basına aksettirmesini rica edince de şöyle karşılık vermişti: “-Buna dilimiz varmaz, çünkü Türk kardeşlerimizi incitiriz.” Bir gün de Partinin ileri gelenlerinden kültürlü bir Türk aynı şekilde konuşmuş ve sinirli sinirli şunları eklemişti: “-Eğer bir şair kentte  (Azerbaycan'da köy demektir) şiir okur da kimse dinlemezse bu şair bizden değildir ve ölür gider. Nitekim kentlinin  (köylünün) anlamayacağı dilde yazan ve okuyanlar çıktı, ama ömürleri kısa sürdü. Musiki ve tiyatroda öyledir. Eğer bir kentte oynanırda kimse bundan hoşlanmazsa o bizim olamaz ve gelişemez.” Kuzey Kafkasya'da bulunduğum sırada bir balkar kızı "Sovyetlerde Rus dilinin dışında 16 dil olduğunu söylüyorlar. Fakat bunların hepsi Türkçedir," demişti. Geçen yıl Kırgizistan Pamir’ inde bulunmuştum. Özbek, Kırgız ve Türk uruğundan her kimle karşılaştı isem “Türkiye’den geldiğimi” söyleyince bizim hakkımızdaki düşünce ve hislerini "Til (dil) bir, tin (din) bir, kan bir” şeklinde ifade ettiler.

Eğer ilerici Türkiye (!) dilinde "İbret" diye bir kelime kaldıysa bu kadarı yeter.  
"Uydurukça" nın Babası: "Agop Dilaçar" İrfan Özfatura “Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim... Ya bunlar Türkçe değil, ya da ben Türk değilim! “                                       Necip Fazıl Kısakürek Türk Dil Kurumu’nda Yarım Asır Agop Martayan (Dilaçar) İstanbul Büyükdere’de doğar (1895). İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da, Amerikalı misyonerlerin açtığı bir okulda tamamlar. 1915’de Robert Koleji bitirir. Lisanlara karşı meyli vardır, Ermenice ve Türkçenin yanı sıra İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarcadan da anlar. 1. Cihan Harbinde Mülazim-i Evvel (yedek zabit) olarak askere alınır. Kafkas cephesine yollanırsa da komutanları o hassas coğrafyada vazife yapmasını mahzurlu bulurlar. Suriye’ye kaydırılır. Burada M. Kemal ile tanışır ve önü açılır.1932’de Türkiye’ye getirilir, ölünceye kadar TDK’da “baş uzman” olarak vazife yapar. Uydur Uydur, İpe Diz... 7 Mart 1933: TDTC Genel Merkez Kurulu toplanır. Arapça ve Farsça’dan gelen kelimelere savaş açılır, yerlerine yeni “tilcikler” konması için karar alınır.Kakınç, aldatı, yontu, söylev, gömüt, imge, nesnel, avunç, bağıt, kaydırgaç, erek, varsıl, Açgı, basçık, alnaç, alışkı, içerik, ansıma, çavlan, ardıl, Efendim "Onurlandırdınız." Ne yani gururlandırdınız mı demek istiyor, şereflendirdiniz mi? Yoksa müftehir mi oldu? İzzetli, haysiyetli, namuslu, vakarlı, erdemli, hatırlı, itibarlı, muazzez, muhterem, saygıdeğer, seciyeli... Onur, bunların hangisi? Yeni kuşaklar “hepsi” diyecekler, eskiler “hiçbiri!”  Bakıyorsunuz Osmanlıda Rüşdiye ve İdadi mezunları bile (orta lise) sular seller gibi Fransızca konuşuyorlar. Peki biz niye kıvıramıyoruz? Lisanımız kısırlaşmış da ondan... Bin kelimeyle iktifa edersen olacağı bu, zihni melekelerimiz dumura uğruyor. Herkesin ağzında bir “stres”. İyi de stresten maksadın ne güzelim? Dert mi, gam mı, kahır mı, keder mi, gussa mı, yeis mi, tasa mı, mihnet mi, elem mi, üzüntü mü, sıkıntı mı, endişe mi, kasvet mi, nedamet mi, melâl mi, enduh mu, füduret mi, hüzün mü, hüsran mı, hicrân mı, ızdırap mı, inkisar mı, kâbus mu, hafakan mı, teessüf mü, teessür mü, vehim mi, buhran mı, matem mi, gaile mi? Söyle hangisi? Kısrak, beygir, aygır, tay, gölük, kadana, küheylan, safkan, ester, güre, kulun, midilli, rahvan... Bunların hepsi ayrı şeyler ama “at” deyip geçiyoruz alayına...  Araplar aslana esed deyip geçemiyorlar ama... Adam n’apsın? Lûgatında 20 ayrı aslan olunca... Bu Lisanla mı? Siyasilerimiz konuşuyor: Biizz Çin Seddinden Adriyatik kıyılarınaaa... Ata yurda ne ile gideceksiniz sahi? Oturgaçlı götürgeçle mi?  İnanın insan özeniyor. İranlı ilk mektep talebeleri iki bin yıllık metinleri şakır şakır okuyor, biz (ki yaşımız elli) Rahmetli Menderes’in Yassıada müdafaalarını çözemiyoruz daha. Türkçe artık Babür Şahın, Gazneli Mahmud’un, Hüseyin Baykara’nın ve Ali Şir Nevai’nin yaşadığı coğrafyada bile kullanılmıyor. Haberiniz olsun ağalar, Acemin dili patlamış gidiyor. Asya’da İran yükseliyor. Evet Kabil’de, Gazne’de, Mezar-ı şerif’te, Kunduz’da Herat’ta oğuz boyundan kardeşlerimiz var ama ne yazık ki bizi anlayamıyorlar.  
Bu Nasıl Türkçe? Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun Yeni kelimeler pek çok yazarın dilini bozuyor; anlatmak istedikleri anlaşılamaz hale geliyor. İşte dış politika yazarı Ali Sirmen’den bir cümle: “ Gelecek günler dünya barışı açısından yaşamsal nitelik taşıyan bu sorunun yanıtına açıklık kazandıracaktır.” Ne demektir “yaşamsal nitelik?” Türk Dil Kurumu sözlüğü “nitelik” için dört karşılık veriyor: “ Keyfiyet, Vasıf, Kalite, Mahiyet." Bu tam Türk Dil Kurumuna yakışan bir tavırdır. “Keyfiyet” de, “Vasıf” da “Mahiyet” de… şimdi kelimelerin karşılıklarını koyarak Ali Sirmen'i anlamaya çalışalım: Hayatı keyfiyet, hayatî vasıf, hayatî kalite, hayatî mahiyet. "Hayatî keyfiyet taşıyan soru" ne demektir? Yahut "hayatî vasıf taşıyan sorun?" Türkeçede böyle bir kullanılış var mıdır? Tabii ki "yaşamsal" ı "hayatî" olarak Türkçeleşdikten sonra okuyucularımız, arkasından hangi kelimenin gelmesi gerektiğini anlamışlardır. Yazar, "hayatî ehemmiyet" veya "hayatî önem" diyecekti. Ama "nitelik" kelimesi ona oyun etmiş, gelip "ehemmiyet" in yerine oturmuştur. Yazar, "nitelik" in mânâsmı bildiğini zannetmektedir. Gerçekten de kelimenin mânâsının ne olduğunu biraz düşünse onun "vasıf" anlamına geldiğini çıkaracaktır. Ama manası üzerinde biraz düşünmeye mecbur olduğumuz kelimeler, zihnimize tam olarak yerleşmemiş, iğreti duran kelimelerdir. Bilhassa yeni kelimelerde bu iğretilik vardır. "Kitap" kelimesinin mânâsını hiçbir zaman düşünmeyiz. Kelimeyle birlikte kavram, hemen zihnimizde canlanır. "Nitelik" ise yazarın zihninde hemen "vasıf" kavramını canlandıramamış ve onu "ehemmiyet" yerine kullanıvermiştir. Ali Sirmen "hayatî" yi "yaşamsal" olarak değiştirmeseydi yine şaşırmayacaktı; çünkü "hayatî" nin arkasından "ehemmiyet" kendiliğinden geliverecekti.  Yukarıda verdiğimiz örnekte görüldüğü gibi, yeni kelimelerdeki iğretilik , pek çok yanlış kullanılışa sebep olmakta; dilimizdeki normal kelimeleri kullanan on beş yaşında bir çocuğun dahi yapmayacağı hatalara yol açmaktadır.   
Aritmetik ve Hesap Dr. Necdet Bingöl Türkçemizdeki Arapçadan ve Farsçadan alınmış, fakat asırlar boyu kullanıla kullanıla gerek şekil, gerek mânâ bakımından artık tamamıyla Türkçeleşmiş kelimeleri dilimizden çıkarıp atmaya kalkışanlar, acaba milletimiz, halkımız tarafından kolaylıkla kullanılan (rahatlıkla anlaşılan) bu kelimeleri "Özleştirmek" ile dilimize hangi kazancı sağlıyorlar? Bu çeşit kelimelerin yerine kökü ve eki Türkçe olanı bulsalar buna kimse karşı çıkmaz. Ama, Arapça, Farsça denilen kelimeler atılırken, yerine yabancı dillerden birçok kelime alınıyor: “Mersi”ler , “Pardon”lar, “Diyolog”lar, “ Brifing”ler, çiğnenen “Çiklet”ler, içilen “ Kokteyl”ler.., sayılamayacak kadar çok! Bir örnek olarak "Aritmetik" kelimesine bakalım: Mekteplerde ders diye okutulan, eskiden hesap, şimdi ise Aritmetik denilen bu kelime bize Fransızca "Arithmetique- Aritmetik” ten (onlara da Yunanca “Sayı” demek olan “Arittmon” kelimesinden yahut Lâtince Arithmetica'dan) geçmiştir. Fakat, "Hesap” kelimesinin karşılığı diye gösterilen "Aritmetik" kelimesini sadece bir ilim dalına isim olarak aldığımıza göre, "Hesap" kelimesinin kullanıldığı bunca tâbir, hattâ atasözü ne olacak?
 
Aşağıda vereceğimiz misâllerdeki "Hesap" kelimesinin yerine "Aritmetik" i getirip oturtun, ne kadar gülünç olacağı açıkça görülecektir, öyle ise, bir tek kelimeyi, hem de yabana dilden, mânâsı ile telâffuzu ile aynen alarak değiştirmek neye yarıyor? Zavallı  "Hesab"'ın günahı ne? "Hesap" kelimesinin kullanılışına gelince: Bir şeyi enine boyuna tedkik ettikten sonra işin içinden çıkamayınca, "Hesap ettim, Kitap ettim, olmuyor” diyoruz. Her mânada "Hesabı ödemek”de deriz. "Hesaplaşmak” ise, birisiyle aramızdaki bir anlaşmazlığı şu veya bu şekilde gidermeği istemektir.  "Hesabını görmek" yerine göre öldürmek mânasına da gelir. "Hesaba çekmek” bir kimseden herhangi bir konuda izahat isteyip mesul tutmak; birinden hesap sormak da öyle. "Hesaba gelmek” uymak, uygun düşmek, sayılabilmek, sayılacak miktar veya sayıda olmak demektir. "Hesaplaşmak” borçlu olduğumuz parayı yahut başka bir şeyi vermek, bir anlaşmazlığı gidermek, bazan da. meydan okumaktır. "Birinin hesabına hareket etmek” ise onun menfaati için iş görmek, onun arzusuna, iradesine uymak demektir. "Hesabını bilmek” idareli olmak, parasını boş yere harcamamaktır. "Hesabını bilmemek”  müsrif olmak, ne yaptı-ğını, hangi imkânlara sahip olduğunu takdir edememektir. Bu mânâda, meselâ, "Hesabsız para harcıyor”deriz. Paranın nereden gelip nereye gittiğini bilmek için "Hesap tutmak, hesaba işlemek” sözlerini kullanırız. Parasını harcamaktan çekinen, çıkaran fazlaca düşünen, hasis kimseler için "Hesabı, Hesapçı, İnce hesap ediyor” birini tehdit için de: “Seninle görülecek hesabımız var” deriz. "Hesap günü” kıyamet günü, mânasına getir. "Hesap işi” bir çeşit nakıştır. "Parmak hesabı” parmaklan sayarak rakamları bulmaktır, şiirde de "Hece vezni” yerine kullanılır. "Hesap makinesi, Cari hesap, Ebcet hesabı, Zıhni hesap” sözlerini hemen herkes bilir, konuşur, yazar. Bir iki deyiş veya atasözü ile yazımızı bitirmek istiyoruz: "Hesabımı gördüm, yüzüm ak çıktı. Hesabın büyüğü küçüğü olmaz, Ay aydın hesap belli, Yanlış hesap Bağdat’tan döner, Evdeki hesap çarşıya uymaz, Hesapsız kasap ya bıçak kırar ya masat” Bir kısım gençlerimiz "Hesapsız hareket ediyor.” diye niçin kızıyoruz? Onların kusuru değil ki! "Hesap" yerine "Aritmetik" öğrendiler. Dilimizin" güzelliğine, zenginliğine, ifade kabiliyetine ettiğimiz kötülük “Hadsiz, hesapsız” dır.  
Nerelerde O "Japon Mucizesi?" Rahim Er Ülkemizde 1930-1980 arası 50 yıl dil ırkçılığı yapıldı. 10 asırdır kullandığımız, kelimeler, İslam kültür paydasına ait olmalarından dolayı hayattan sürüldüler.Sünni itikad, tefekkür ve amelin kökünden baltalanması gibi muhteşem Türkçe de fukaralaşsın diye her şey yapıldı. Maziden gelen ve maziye giden her köprünün kundaklanması plan gereği idi. Yapıtaşımız her kelime varlığımızdan kazınmaya çalışıldı. Bu Arapça, bu Farsça denilen her kelimeye taş bağlanıp denize atıldı. Doğan boşluğu İngilizce, Fransızcalar doldurdu. Baltalanan ehl-i sünnet itikad, tefekkür ve amelinin yerine, İngiliz ve Yahudi güdümündeki Orta Doğu kaynaklı kalemlere mahsus reformist fikirlerin ikame edilmeye çalışılması gibi dilde de bir kara faşizm yaşandı. Bu iki acı vak’a milletimizin başına gelmiş en büyük musibetlerdendir. Türkçe yıkımına karşı yerli kalemler, ısrarla karşı durarak uzun seneler büyük mücadele verdiler. Dinde reformist ve sonrasında Humeynici yozlaşmaya ise Sünni inançtaki yerli dindar ve mutasavvıflar set olarak tarihî bir hizmet ifa ettiler.Bugünkü dik duruşumuz yalnızca ekonomik başarıdan değildir. Bu dik duruşun arkasında din ve dil zaferi ve korunmuş asli kültür bulunmaktadır.Müptezel yüzyılda neredeyse her dini ıstılaha, her Kur’an kaynaklı kelimeye bir rakip ortaya sürülürken “mucize” aynen ve sıkça kullanıldı. Yerine bir söz uydurmadılar. Mucize, sinsi bir çaba ile alelâde bir hüviyete kavuşturularak dolaylı yoldan Peygamberlik müessesesi yıpratılmak isteniyordu! “Yarattı” kelimesi ise her fırsatta yerli yersiz telaffuz edilerek uluhiyet inancını sarsma divaneliği güdülmekteydi.O mucize, şu mucize, bu mucize. Ben şunu yarattım, o bunu yarattı!..  Halbuki mucize, ancak ve yalnız Peygamberlere mahsustur. Mucize gösterebilme imkânı, Allahü teala tarafından Peygamberlere verilmiştir. Yaratmak ise yoktan var etmektir, bu kudret ancak ve yalnız Allahü tealanın paylaşılmaz salahiyetidir.İnsan, deha sahibi bile olsa yaratamaz, keşfeder, yapar, inşa eder... Keza insan dâhi bile olsa, mucize değil maharet gösterebilir. Olur-olmaz zamanda mucize dediler. Yaratmaktan söz ettiler. Japon kalkınması “Japon mucizesi” yapıldı.Şimdi sorma vaktidir: Nerelerde o Japon mucizesi?!. Tsunami, şehirleri saman çöpleri gibi denizlere sürüklerken neden kimse bir şey yaratmıyor, neden Japonlar mucize göstermiyor?.. Neden bu felaket önceden durdurulmuyor? Çünkü bu kabiliyetler, fani insana takdir edilmiş üstünlükler değildir. İnsana düşen aklını kullanması ve haddini bilmesidir.Dost Japon milletinin acılarını paylaşıyoruz. Onları en iyi anlayacak olan bir asırda ortalama 100 bin vatandaşını zelzeleyle kaybetmiş bir millet olarak bizleriz. Japonya da Türkiye de deprem kuşağında. İki memleketin de kaybı büyük...  Fakat Türkiye’nin kaybı daha büyük. Japonlar, sadece tabiat hadiselerinden ziyan gördüler. Türkler ise kültürel darbelere maruz kaldı. Japon, dinine, diline, örfüne, harsına ve harfine sımsıkı sarılırken bizde Japon tutkalına bile “Japon mucizesi” dendi. Ortaya hilkat garibesi bir çalışma koyan heykeltıraş dahi bunu ben yarattım diye kibirlendi...  
Yabancı Dille Eğitim İhanettir Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu Yabancı dille eğitim Türkiye’nin ve Türk dünyasının en önemli meselesidir. Tarihte birçok misalleri vardır. Bunu, 2000 yıl önce Romalılar keşfettiler. O Bunlar Avrupa'nın çoğunluğunu teşkil eden "Ket" kavimlerini feth etmelerine rağmen bir türlü rahat edemediler. Çünkü bu kavimler, kimliklerini kaybetmiyorlar, hatta sık sık da isyan ediyorlardı. Bunun üzerine, bir senatörle, Romalılar bir fikir geliştirdiler. Bunların dillerini unutturursak, bunlar kendi kimliklerini de unuturlar, iş biter. Ondan sonra da ülkelerine kattıkları topraklarda şuurlu olarak insanlara dillerini unutturmak için uğraştılar. Bunda da başarılı oldular. Onun için Fransa'daki "Ket" veya "golf" ler, kendi dillerini ve kültürlerini unutarak Latinleştiler. Mesela, İngilizler, 1890'da işgal ettikleri ve akla hayale gelmedik zulümler, katliâmlar yaptıkları İrlanda'yı bir türlü dize getirememişler. İrlanda'da da son kalan Ketler var. Durmadan da isyan ediyorlar. İngilizler de, geçen asırda merak sardıkları Roma'yı, Yunan'ı çok iyi incelemiş, hatta üniversitelerinde öğretmişlerdi. Romalıların bu yöntemini buldular. Yani, dillerini unutturursak bu iş biter.  Nitekim, 1890'da, vilayeti idare eden İngiliz valisi, Milli Yüksek Öğretim Kurulu (MYÖK) adıyla, içinde İrlandalı yaltakçıların da bulunduğu bir kuruluş gerçekleştiriyor. Ardından açıklanan bir kararla anaokulundan, üniversiteye kadar öğretim dilini İngilizce yapıyorlar ve İngilizce eğitime geçiliyor. Birkaç sene sonra, İrlanda'da, kendi dilini bilenlerin sayısı yüzde 99'dan yüzde 30'lara iniyor. O zaman da, bir grup dilini seven vatansever, gizlice toplanıyorlar ve diyorlar ki, "Dilimiz gitti. O zaman bağımsız irlanda hayali kalamaz. Yani tarihten siliniyoruz." Ardından gizli bir cemiyet kuruyorlar ve ilk faaliyet olarak değişik yerlerde gece kursları açıyorlar ve insanlar buralarda kendi dilini gizlice öğreniyor. Bunun uyandırdığı şuurla bağımsız irlanda kuruluyor, işte o günlerde, kurulan cemiyetin ingilizlerle olan savaşı bugünlerde de devam ediyor, İngilizler bunu sadece irlanda'da değil, Hindistan, Pakistan gibi ülkelerde de uygulamışladır. Hindistan'da bir şey çıkarmışlar, ingilizce bilmeyen adam değil diye... Herkesi bir yarışa sokmuşlar. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlar. Birincisi, bu insanlara millî değerlerini özelliklerini unutturuyorlar, ikincisi de başka hiçbir şey öğrenememelerini sağlıyorlar. Ruslar da aynı şeyi yaptılar. Önceleri, başkaldıranları Sibirya'ya sürer veya öldürür, keserlermiş. Sonra, Kuruşçev, İngilizler'den örnek almış, "Biz bunların niye kesiyoruz? Bize hammal lazım, İngilizlerin yaptığı gibi bunların kafalarını değiştirir, ameliyat yaparız. Kimse de bizi ayıplamaz" diyerek yeni bir yol açmış. Kazakistan'dan başlayarak Rusça eğitim yapan okullar açmışlar. Ancak ingilizler kadar acımasız olmamışlar, bu okulların yanında, Kazak, Kırgız okullarını da açık bırakmışlar. Ancak bütün imkânları Rusça eğitim yapan okullara vermişler.  Bu yüzden,   diğer okullar sönmüş. Rusça eğitim yapan okullardan mezun olanlar daha kolay iş bulmuş. Hani, bizde de ilanlar çıkar ya... Boğaziçi mezunu aranıyor diye, başka okuldakilere iş yok onun gibi...Zaten bu işlerin arkasında hep İngilizler olmuştur. Amerikalıların yaptığını zannetiğiniz birçok işin de arkasında İngilizler olmuştur. 40 senedir İngilizler, Amerika'nın arkasına saklanmıştır. Bu ülkelerin gizli cemiyetleri vardır. Bu cemiyetlerle ülkelerin kilit noktalannı tutmuşlardır. Buradaki adamlarla ülkelerde modalar estirilir. Ülkemizde de biriki okulla, 1950'lerde başlayan yabancı dille eğitim, çorap söküğü gibi devam ederek bugünlere gelindi.Şimdi bir İngilız-Amerikan planı var. Türkiye'de solcu, milliyetçi gibi maskelere sahip insanları kilit noktalara koymuşlar. Amaç, birkaç sene içince Türkçe eğitim yapan okul bırakmamak. Anlattığımız tarihi misaller gibi bu işler okullarda bitiyor. Bir, iki nesil sonra insanlar dilini unutuyor. Bu olay, görüyorsunuz Türkiye'de de büyük bir hızla devam ediyor. Osmanlıca veya öz Türkçe birçok kelimenin yerini İngilizceleri alıyor. Zaten hatırlarına bile gelmiyor. Basın yayın organları da bu işe çanak tutuyor. Dolayısıyla millet dilini unutmaktadır. Böyle giderse bir-iki nesil sonra Türkiye'de Türkçe bilen kalmaz. O olursa ne olur? Türkçe gidince Türk kültürü, tasavvufu, irfanı, inancı hepsi beraber gider. Çünkü dil bunların hepsini taşıyan gemidir. Şimdi eğitim dili İngilizce oldu, ortaya, liseye bile ders kitapları İngiltere'den ithal geliyor, tanesi 20 dolar, otuz dolar. Şimdi İngilizlerin meclisinde bir adam kalkmış, İngiltere hiç bir şey üretmiyor, demiş. Ama bugün İngiltere'nin en büyük gelir kaynağı İngilizce öğretimi ve İngilizce kitaplarını başka ülkelere satmak gibi laflar etmiş. Şimdi bu yolla dışarıya giden paralar bir hesap et. 5 bin kişiyi Amerika'ya gönderiyorlar, devlet hem de. Ne için gönderiyor belli değil. Senede otuz bin dolar adam başı. Bunların hepsini topla Türkiye'deki eğitim bütçesinin birkaç katı çıkıyor. Ondan sonra araştırma için para istesen beş kuruş para yok. Bir memleket böyle batırılır işte!.. Aklımızı başımıza toplamazsak, durum vahim yani...  
İki Hatıra Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen Üyesi olduğum zamanlarda yapılan bir Türk Dil Kurumu kongresinde Tüzük Komisyonuna seçilmiştim.Komisyonda tüzük dilinin "arılaştırılması" ele alınmıştı. Tüzük metninden geçen bütün Arapça ve Farsça kelimeler atılırken, hattâ yerlerine Fransızca kelimeler konurken, Fransızca'dan Türkçe'ye geçmiş kelimelere hiç dokunulmadığı dikkatimi çekti. Bu davranışı tenkit ettikten sonra, dilde devrimciliğin artık terk edilerek, normal ilmi usullere dönülmesini teklif ettim. Komisyon üyelerinden Haydar Diriöz de beni destekledi. Hatırladığıma göre, komisyonda bu fikrimize açıktan açığa karşı çıkan olmadı. Fakat, ertesi gün benim bulunmadığım umumi toplantıda Tüzik Komisyonu Başkanlığını yapmış olan Hikmet Bayur'un, (o zaman doçent olan benim ve Diriöz'ün aleyhinde) "ver yansın" etmiş bulunduğunu sonradan öğrendim.Aradan 8-10 yıl kadar bir zaman geçmişti. Hamburg Üniversitesi'nde verilen Türk Dili kurslarına, adını şimdi hatırlayamadığım, fakat dünyaca meşhur bir matematik profesörü olduğunu sonradan öğrendiğim bir Alman âliminin de katıldığını görmek beni hayrete düşürmüştü. Dersten sonra Türkçe kurslarına katılmasının sebebini sordum. Dakikalarının bile boş geçmediğini bildiğim bir Alman ilim adamının Türkçe kurslarına katılmasına ne kadar hayret etmişsem o da benim bu sualime o kadar hayret etmişti ve biraz da alınmıştı. Ben, bunun üzerine, Türkçe'de matematik dalında faydalanacağı eserler bulunmadığını söylemek zorunda kaldım. Maksadımı anlayan Alman profesörün bana verdiği şu cevap çok dikkate değer:"Ben Türk dili kadar ahenkli bir dile rastlamadım. Türkçe insanın kulağına tatlı bir melodi gibi çarpmaktadır. Bu dili öğrenmekten büyük bir zevk duyuyorum." İşte size iki hatıra ki, ilkinde, bir zamanlar memleketin birinci derecede sayılan ve sevilen bir aydını iken, sonradan nereye kadar varacağı ancak yeni yeni anlaşılan daimi  “Devrimci kervanı” na katılan bir Türk'ün Türkçeyi, dünya Türklüğü'nün müşterek kültür dili olmaktan çıkararak, (Türkiye'deki Türklerin bile anlaşamadıkları) "ecüş-bücüş" bir lehçe hâline getirme gayreti; ikincisinde ise,binlerce yıldan beri işlene işlene, Türk millî varlığının temel taşı haline gelen Türkçemizi tarafsız bir Alman profesörünün takdiri ve bu dile hayranlığı söz konusu edilmektedir.Burada insan ister istemez Türk tarihinin bahtsız bir yanını hatırlıyor:Türk devletleri, dıştan (hücumla) değil, daha ziyade içten (ve dış tahriklerin de tesiriyle) çökertilmişlerdir. Çökertilebilirler.  
Şimendifer Hattı Prof. Dr. Beynun Akyavaş Peyami Safa merhum Osmanlıca, Türkçe, uydurmaca adlı eserinde: "Kalemi elime aldığım günden beri Türkçenin müdafaası için yazdığım satırları birbirine eklesem İstanbul-Ankara şimendifer hattından daha uzun olur" diyor. Düşündüm, bu hakîr-i pür-taksîrin yazılarını toplasalar karayolundan Bolu dağına varır herhalde dedim. Bu vurdumduymazlık karşısında yolumuz uzun görünüyor.Bir milletin can damarı olan dili üzerinde yapılacak çalışmaların besmelesi ilme itaattir. Dil ilmi üzerinde hiçbir fikri olmayan, üstelik niyeti bozuk bir takım kimselerin, ne yazık ki, başıboş kalmış Türkçemizle her çâreye başvurarak oynamalarına göz yummak dilin, dile bağlı olarak düşüncenin ve nihayet milletin rahatsızlanmasına göz yummak olur. Vatandaşının sağlığını korumak için üfürükçülüğü yasaklayan Devlet, dil üfürükçülerinin hem de kurum kurum kurularak Türkçemizi mahvetmelerine seyirci kalamaz. Zira bilinmelidir ki, dilin olmadığı yerde Devlet de yoktur.   Dilin sadeleşmesi ve zenginleşmesi başka bir şey, basitleşmesi ve yoksulluğa düşmesi başka bir şeydir. Tarihte Allah! Allah! naralarıyla uğuldayan, kasırgalar koparan Türk askeri harbe vatanı, milleti, devleti, istiklâli, hürriyeti, şerefi, namusu için girer ve bu suretle zaferden zafere koşar: Allah, vatan, millet, devlet, istiklâl, hürriyet, şeref, namus, zafer Arapçadan alınmıştır ama bu heybetli kelimeler bu mefhumlar için şehadet şerbetini içen yeniçeri gibi Türk oğlu Türk'dür. Her Türk'ün kafasında ve gönlünde yaşayan kelimelere musallat olmak, onların yerine öz gibi göstererek ne idüğü belirsiz, çerden çöpten, cılız "sözcük"leri yerleştirmeye çalışmak millî hafızamızın, zihnî ve lıissî alışkanlıklarımızın bozulmasına sebep olur.
Türkçemizde Yabancı Kelimeler İ. Semahaddin Cem Bir müddet önce Dil Kurumu, matbuat vasıtasiyle umumî efkâra, bâzı yabancı kelimelerin kendince bulunmuş karşılıklarını sundu. Bu vesile ile, her dilde olduğu ve görüldüğü üzere, bizim lisanımıza da girmiş ve yerleşmiş yığın yığın Avrupa malı kelimelerin lüzum ve ihtiyacını bir kere daha hissederek bu yazıyı kaleme aldık.Halkın ekseriyetinin, milletin diline girmiş kelimeler, menşeleri ne olursa olsun, artık o dilden, o milletin dilinden sayılır. Bugün modern Avrupa ilim ve san'at dillerinde kullanılan kelime ve tâbirlerin çoğu, dünyada birçok milletler tarafından kullanılmakta bulunduğu için, milletlerarası bir hüviyet kazanmışdır. Mahallî bâzı ufak telâffuz farkları ile bunlar hemen hemen aynı sayılır ve aynı mânada kullanılır: telefon, asansör, otopsi, vantilatör, reform, biyografi gibi... Böyle bu şekilde binlerce fennî ve sınaî kelime, yabancı oldukları halde, dilimize girmiş ve yerleşmiştir. Şimdi bizim malûm Dil Kurumu ne yapıyor? Garip ve acayip bir ırkçı hamaratlığı ile, bu kelimelere mutlaka ve muhakkak Türkçe karşılıklar bularak dilimize sokmak hevesine düşüyor.. Lisanımıza uzun müddetten beridir girmiş bulunan ecnebi ıstılah ve tâbirlere el atmak ve onları sözde Türkçeleştirmeğe kalkmak ne derece doğru ve mantıkîdir? İşte uydurulan bâzıları:Emeç, yelleç, dengelem, düzeltim, arıtımevi, inerçıkar, yıldırı, düşlem, tartaç...Evet, baskül bir "tartaç" tır ama, her tartaç baskül değildir! Sonra, "reform" başka şeydir, "düzeltme"  başka... üstelik "düzeltim" buluşu da uydurmadır.Rafineri'ye biz Türkler "tasfiyehane" deriz, artık bunu "arıtımevi" yapmanın mânası yoktur! Nasıl ki posta-hâne, pasta-hâne gibi kelimelerimiz de vardır ve tamamen Türkçe sayılmalıdır.Dil Kurumu böyle ciddî olmayan buluşlar ortaya atarken, TRT denen Kurum da, bu zihniyetin tam zıddı olarak, haber bültenlerini baştanbaşa firenkçe kelime ile doldurmakta ve buna kimse ses çıkarmamaktadır.Dil Kurumunun uydurduğu karşılıklar da, güzel Türkçenin edebî telâffuz ve şivesine hiç uymayan bozuk ve eksik kelimelerdir: dolaşı, tartışı, yıldırı, düzelti, eleştiri... Bunlar ne biçim Türkçe kelimelerdir? Berbat şeyler!Lisanımız, sâdece dış tesirlerle değil, içimizdeki devrimci ilericilerin ilim ve zevk dışı yanlış faaliyetleri yüzünden de bugünkü acınacak duruma getirilmiştir. Dilimizi ancak biz Türkler tekrar ıslâh edebilir ve eski edebî ve şairane, güzel ve zarif seviyesine getirebiliriz. Bunun için, sonradan dilimize kasden sokuşturulmuş olan ve hâlen de sokuşturulan molozları ve ısırgan otlarını söküp atmalıyız; uydurma kelimelerden temizlemeliyiz. Uydurukça kelimeler kadar Batı malı lüzumsuz kelimeler de lisanımız için tehlikelidir. Meselâ "iktisad" yerine "ekonomi", "iktisadî" dururken "ekonomik" dememeliyiz ve yazıp kullanmamalıyız. Bin senedir kullandığımız kelimeleri atarak yerlerine fransızca ve ingilizce karşılıklarını ahp kullanmağa kalkmak lisanımız için son derecede zararlı olmuştur ve zararlı olmaktadır. Türkçemizde karşılıkları bulunan tâbir ve ıstılahların firenkçelerini asla ve hiç bir zaman kullanmıyacağız; ancak fennî ve ilmî olanlarını bundan istisna edeceğiz.Batı musikisi san'atına dâir kelimeler lisanımıza girmiştir. Bunlar arasında "konser" ve "varyasyon" da vardır. İlericiler, bütün ıstılahlarla başa çıkamıyacaklarını bildikleri için ancak bu iki kelimeye Türkçe karşılık uydurmuşlar: Konser yerine "dinleti" varyasyon yerine de "çeşitleme"! Hiç biri, karşılıkları değildir, tamamen uydurmadır. Konser kelimesi çok daha yaygındır. Onu değiştirip bozmağa lüzum ve ihtiyaç var mı ki?  
Türkçesi Nedir? Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun Uydurmacılık denen Türkçeyi bozma hareketi dolayısıyla yukarıdaki soruyla sık sık karşılaşmaktayız. Türk dili ile uğraştığımızı bilenler; dilimizde kullandığımız pek çok kelimenin Türkçesinin ne olduğunu sormaktadırlar. "Tedbirin Türkçesi nedir, ihtiyacın Türkçesi Nedir?" gibi. Bu soru saçmadır. Çünkü "Türkçe nedir?" diye sorulan "Tedbir, ihtiyaç, sebep, imkan, defter, kalem" gibi kelimelerin hepsi Türkçedir. O halde “ Tedbirin Türkçesi nedir? tedbirin Türkçesi nedir?" diye sormak; "Masya ne denir, temmuz ayının adı nedir?'' diye sormak kadar mantıksızdır. Bir İngiliz Türkçeyi öğrenirken "Book" kelimesinin Türkçesi "Kitap", "Reason" kelimesinin Türkçesi "Sebep" tir diye öğrenir. Biz de İngilizceyi öğrenirken "Durum" kelimesinin İngilizcesi "Situation", "Manidar" kelimesinin İngilizcesi "Signicant" tır diye öğreniriz. Hiç kimse bunların İngilizce olmayıp Lâtince olduğunu bize söylemez. Kelimelerin menşei, hangi dilden Türkçeye girdiği ayrı bir konudur. Dili kullananlar şu veya bu kelimenin menşei nedir diye düşünmezler. Meselâ "domatesi kaça aldınız, ampul bulabiliyor musunuz, hava ne kadar da sıcak"diye konuşurken "Domates, kaça almak, ampul, bulmak, hava, ne, kadar, sıcak" kelimelerinin aslı nedir diye düşünmeyiz. Kelimelerin aslını düşünmek, bir dili kullananların değil, araştıranların işidir. Bir dilde kullanılan her kelime o dilin malıdır. Romancı romanını yazarken, politika meydanda konuşurken, vatandaş kahve-hanede sohbet ederken "İmkân, masa, şart, akıl" kelimelerini Türkçe'nin malı olarak kullanır. Dili kullanan kimseler, kelimelerin menşeine gider ve kullanımını ona göre ayarlamaya kalkışırsa ne olur? "Masa, kitap, portakal, alem, radyo, merdiven, cam” diyemez. Bu kelimelerin bulunduğu yere ya (… ) koyar veya kimsenin bilmediği, kendisinin Türkçe zannettiği bir sesler grubu yerleştirir. Aynı mantıkla, yani kelimelerin menşelerine giderek şu hükümlere varmak mümkündür: "Yavuz" kelimesi bin yıl önce Türkçe'de "Kötü" anlamına geliyordu, o halde "Yavuz Sultan Selim" dememeli. "Dün" bin yıl önceki Türkçede “Tün” şeklinde söyleniyordu ve "Gece" demekti, o halde "Bir önceki gün" için “Dün” demek yanlıştır. Türkçenin menşeinde olduğu gibi, “Tün udıdım- gece uyudum” demek lâzımdır.Nitekim uydurmacılar bu garabeti yapmışlar; “Tün” kelimesinin ses ve mânâca değiştiğine bakmadan “Tünaydın” kelimesini uydurmuşlardır. Ziya Gökalp'in meşhur misaliyle “ Ayağım terlemedi ki niçin terlik giyeyim?” demek de yine kelimelerin menşeine gitmek garabetinden doğar. Şu halde mühim olan kelimelerin bugünkü kullanımıdır. Şu veya bu menşeden gelmeleri kullananları ilgilendirmez.
Türk Cumhuriyetleri Arasında Dil ve Alfabe Birliği Yavuz Bülent BÂKİLER Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’in bir basın toplantısında söyledikleri hep aklımda: Demişti ki: Özbekistan Cumhurbaşkanı İslâm Kerimov’a, Özbekistan’ın serbest piyasa ekonomisi içerisinde nasıl kalkınacağını anlatıyordum. Beni dikkatle dinliyor, cümlelerimi: Togri! Togri! Togri! diye tasdik ediyordu. Çok heyecanlandım. Anladım ki, bizim kullandığımız doğru kelimesinin aslı togridir. Bu kelime, Türkistan’dan Anadolu’ya geldiğinde doğru şeklini almıştır. Bir husus daha dikkatimi çekti: Gitmiş olduğum her Türk Cumhuriyetinde gördüm ki, bizim bıraktığımız, terk ettiğimiz kelimeler, bir zamanlar Türk dünyasının ortak kelimeleri imiş!” Bu çok önemli bir konudur ve aynı zamanda, bütün fikir, sanat, siyaset adamlarımızın, üzerinde dikkatle durmaları gereken çok doğru bir tesbittir. Ben de Türk cumhuriyetlerine on defa gidip gelen ve o cumhuriyetler üzerine yüz bir TV programı hazırlayıp sunan bir kimse olarak bütün Türk dünyası üzerinde oynanan oyunlara dikkat çekmek istemiştim. Birileri, Türkiye ile bütün Türk cumhuriyetleri arasındaki kültür birliğini ortadan kaldırmak için, çok ciddi gayretler içinde. Bazı devletler, Türk dünyasının dil ve alfabe birliğini bozmak için ciddi planlar uyguluyor. Çünkü alfabe ve dil, milletlerin hayatında çok mühim. Örnek mi istiyorsunuz? Mesela, 1926 yılına kadar, bütün Türk dünyası bir tek alfabe ile okuyup yazıyordu. Moskova bu alfabe birliğini yok etmek için çok sinsi planlar uyguladı. Türkiye’ye birtakım adamlar yolladı. Moskova tarafından gelenler, bizim idarecilerimize telkin etmek istediler ki: “Bu eski harfler çok zordu. Daha kolay harflerle eğitim seferberliğine başlamak lâzımdır. Bunun için, Türkiye’nin Lâtin alfabesine geçmesi çok faydalı olacaktır!..” Bizim idarecilerimiz, Moskova’nın bu dolaylı teklifini kabul etmediler. Biz alfabe değişikliğine gitmeyince, Ruslar, kendi imparatorluklarında bulunan Türklerin alfabelerini ortadan kaldırdılar. Onları Lâtin alfabesine geçirdiler. Burada dikkat edilecek bir husus var: Ruslar, hakimiyetleri altında bulunan Yahudilerin, Ermenilerin, Gürcülerin alfabelerine kat’iyyen dokunmadılar.1926 yılında, Türk topluluklarıyla Türkiye arasındaki alfabe birliği kalkmış oldu. Moskova, masraflı olmasına rağmen bu durumdan çok memnundu. Ama iki yıl sonra, biz de Latin alfabesine geçtik. Sovyetlerdeki Türklerle aramızda, alfabe birliği yeniden kurulunca, Moskova, Türk toplulukları üzerinde yeni bir uygulamaya girişti; onları Latin alfabesinden alarak Kiril alfabesine götürdü. Neden acaba? Neden acaba?.. Değişiklik sadece alfabede kalmadı: Şimdi hiçbir Türk cumhuriyetinde: Özgürlük, koşul, gereksinim, önlem, örneğin, gökçe, yazın, yır, dize, doğa, okul, öğretmen, saptamak, neden... gibi kelimeler yoktur. Türk cumhuriyetlerinin Türkçelerinde sel-sal ekleri de kat’iyyen kullanılmamaktadır. Örnekleri çoğaltmak istemiyorum. Süleyman Nazif’in ifadesiyle: “Türkçe milletimizin iskeleti” ise iktisadi beraberlikler yanında dil beraberliğini de dikkate almak mecburiyetindeyiz.
Kelimeler ve Sözcükler Salih Uyan Bugünlerde uydurukça kelimelerle dolu bir kitap okuyorum. Kitabın merkezinde insan var; ama ben, sanki bir tarım makinesinin kullanma kılavuzunu okuyor gibiyim. Ağzımda metalik, paslı bir tat var. Kelimeler kurşun askerler gibi dizilmişler. Hepsi birbirine benziyor. Bakışları donuk, yüzlerinde ifade yok. Okumaya çalışıyorum!“Görgül ve nesnel bir konusu bulunan ve betimleme, açımlama ve öndeyilerde bulunma olanağı sağlayan veriler...”Kelimeler birbirini tanımıyor. Bir alışveriş merkezinin asansöründe tesadüfen bir araya gelmiş insanlar gibiler. Asansör kata gelse de dağılsak diye sıkıntıyla bekleşiyorlar. Bazıları da okulun ilk günü çekingen tavırlarla etrafa bakan çocuklar gibi satırların ucuna ilişmişler.  Birkaç yıllık mazileri olmalarına rağmen yaşlı, atıl ve yavaşlar. Ağlamıyor, gülmüyorlar. Hep aynı donuk ifadeyle satır aralarında bekleşiyorlar. İçim sıkılıyor. Elime faraşı alıp bütün kelimeleri sayfalardan süpürmek istiyorum. Sonra kütüphaneye uzanıyorum. Elim Yahya Kemal’e gidiyor. Okumaya başlıyorum: Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;Mehtâb... iri güller... ve senin en güzel aksin...Velhasıl o rü’yâ duruyor yerli yerinde!Rahatlıyorum. Benimle birlikte odadaki bütün eşyaların yüzüne bir gülümseme yayılıyor. Biraz önceki o kasvetli havadan eser yok. Sanki uzaklardan cırcır böceklerinin seslerini duyuyorum. Burnuma yosun kokusu doluyor.Kelimeler, dost meclisinde bir araya gelmiş insanlar gibi. Kan bağları olmasa da hepsi birbirini tanıyor, ortak hafızaları var. Birbirlerine dokunuyorlar. Çıtır çıtır yanan şömine ateşiyle demlenen muhabbet gibi akıp gidiyor mısralar.Biraz önce gurbette, plastik bardakta poşet çay içer gibi hissediyordum kendimi. Oysa şimdi, semaverde demlenmiş çayı, ince belli bardakta yudumlar gibi okuyorum mısraları. Bir yandan da asırlık çınarlarla dolu bahçede, yıllar önce bir köşeye ekilmiş yapma çiçekleri ümitle sulayıp duran insanların gayretkeşliğini anlamaya çalışıyorum. Sözlere heybet katan kelimeler dururken sözleri zavallılaştıran sözcükleri kullanmakta ısrar edenlerin çocukluğuna inmek istiyorum. Söyleyeceğim şey tartışılabilir belki; ama...Görgül, olanak, sayıltı kelimeleriyle konuşan bir insan, sanki evinde yatılı misafir ağırlayamazmış gibi geliyor.Ben uydurulmuş “söz”cüklerle dolu “kitap”çıkları sevmiyorum.
Türkçe'nin Gerçeği Doç. Dr. Ali F. Kahramanoğlu Dil, bir gerçek olarak kabul edilmelidir. Şivemizin de kopup geldiği Türk dili tarihine bir göz atarsak, İslâmlığın kabulünden sonra, dile çok sayıda yabana kelime girmiş olduğunu görürüz. Bu daha sonra normal sınırları da aşarak, "Osmanlıca" yı yapma bir dil durumuna getirmiştir. Ancak Osmanlı Devleti'nin çöküşü gibi, Osmanlıca’da kalkmış, yerini son devirdeki Türkçülük hareketleri ile başlayan sadeleşme akımı ile arınan Türkçeye bırakmıştır.Artık "İmparatorluk dili" sürdürülemez. Fakat bir zamanlar Arapça, Farsça hatta Fransızca kelime kullanmaktaki ifrat gibi, bugün de dili özleştireceğiz diye, bir başka yönde aşırılığa gidilmektedir. Dünyada basit kabile dilleri dışında “Öz bir dil, hele öz kültür ve medeniyet dili yoktur”. Yaşayan Türkçenin halka malolmuş, herkesçe anlaşılan kelimeleri, aslı yabancıda diye zorlanmamışdır. Çünkü mesele yalnız bir kelime değişikliğinden ibaret değildir. Atılmak istenen kelime ile yapılmış birçok deyimimiz, atasözümüz vardır. O kelimenin dilimizde aldığı bir şekil ve anlam vardır. "Akıl" ile "us" aslında aynı anlamı ifade etse de, bugün "akıllı" ile "uslu" aynı şey değildir. Bu, dili zenginleştirmeye değil kısırlaştırmaya götürür. Halbuki bize her kavramı karşılayabilecek zengin bir dil lâzımdır. . Nitekim dil devriminde de önce bu yol denenmiş, sonra vazgeçilmiştir.Bundan sonra dilimizin iki gayrete  ihtiyacı vardır:1. Dile yerleşmiş, halka mal olmuş, konuşma diline girmiş, herkesçe anlaşılan eski yabancı kelimeler bırakılarak, bugün asıl mücadele Batı dillerinden yeni girmekte olan yabancı kelimelere kaydırılmalıdır. Kitap, defter, kalem, tren, radyo vb. hayatımızdan da, dilimizden de çıkarmaya çalışmak boşunadır. Ama restoran, kuaför, brifing, likidite, immatrikülasyon v.b. kelimelere karşı çıkılabilir ve çıkılmalıdır. Bunların eskiden dilimizde kullanılan karşılıkları varsa, onlar canlı tutulmaya çalışılmalı, yeni giriyorsa, derhal uygun, güzel karşılıklar bulunmalıdır. Ama biz bunun yerine Türkçe kelimeleri tekrar Türkçeleştirmeye uğraşıyoruz. Mesela "bütün" yerine olur olmaz "tüm" kelimesini kullanmak gibi. Acaba hangisi daha Türkçe?..2. Türkçeleştirme gayreti ilim terimlerinde sürdürülmelidir. Çünkü şimdi bu daha gerekli ve daha kolaydır. Terimlerin çoğu gündelik hayatta kullanılmayan, ancak o ilim veya meslek dalında çalışanlarca kullanılan sözler olduğu için, Türkçeleştirilmeleri fazla zor olmaz. Terimler içinde de çok yaygınlaşmış olanlara dokunulmamışdır. Asıl yapılacak iş, hastalığın belirtilerini değil, sebebini ortadan kaldırmaktır. Bu da yetişen nesillerde bir dil şuuru meydana getirmekle olur. Nasıl bir zamanlar terkipli konuşmak, süslü yazmak, yabana kelimelerle "Lügat paralamak" marifet sayılmışsa, bugün de bazı yabana sözleri, yeni kelimeleri olur olmaz kullanmak özentisi vardır. Bir yazının bütünüyle sade dil ilkesine, Türkçe zevkine göre yazılması önemlidir; yoksa araya birkaç tane "tüm" "yada" "neden", "örneğin" serpiştirmekle değil! Bunu bir özenti olarak değil, bir ihtiyacın ifadesi bir "milli dil" yapma gayreti şeklinde düşünmelidir, ömür ve hayat yerine "yaşam" veya "yaşantı" demek kolay ve sebepsiz bir zorlamadır. Dilimizi bütün modern felsefe ve teknik kavramlarım karşılayabilecek şekilde zenginleştirebilmek asıl meseledir. Dilde sadeleşme ve gelişme amacı da artık bu olmalıdır.  
Güzel Türkçe'ye Dönüş İ. Semahaddin Cem Evet, güzel Türkçeye dönüş ve uydurukçaya paydos başlamıştır. Yani Türk milletinin akl-ı selimi galip gelmiş, mâkul ve mûtedil dilcilerin müsbet mücadelesi nihayet semere vermeye başlamıştır. Bu satırların sahibi de en azından otuz yıldır uydurukçaya karşı mücadele etmektedir; tâ talebelik hayatından beri... Bugün ortada görülen dilcilerin ve edebiyatçıların henüz adları bile duyulmamışken bu fakir, durmadan dinlenmeden güzel Türkçenin müdâfaasına girişmiş bulunuyordu. Bizler o derece ümitli ve emîn idik ki, sun'îliğe karşı muhakkak bir gün zafer kazanılacağını  biliyorduk. Bugün ailede ana-baba île çocuklar dil keşmekeşi yüzünden anlaşamayacak durumdadır. Talebe dili, tamamen basit, alelâde, âdeta argoyu hatırlatan, zevksiz ve mânâsız bir kakofoni (ses bozukluğu) içindedir. Mektep kitaplarında ve öğretmenlerin ders lisanlarında bunlara ilâveten cidden uydurukça karışığı güdük kelimeler yığını yer aldığı için çocuklarımızın kafaları büsbütün karışmakta ve zamanla zevkleri de bozulmaktadır. Genç nesiller arasında şâir, edebiyatçı, hikayeci, romancı çıkmamasının en mühim sebebi de işte bu lisan keşmekeşidir. Kendi dilinin zenginliğinden, tarihî ve millî an'anesinden habersiz yetişen gençlikte şiir ve roman yazma hevesi olur mu? Orta ve liselerde Türkçe ve edebiyat derslerinden kırık not alan ve ikmâle kalan çocukların çokluğu da ayrı bir facia, yürekler acısı bir hâldir. Talebe, tahrir vazifesinden ve kompozisyondan sapır sapır dökülmektedir. Yabancı mekteplerde okuyanlarda da Türk edebiyatı maalesef zayıftır. Corneille, Schiller, Milton'u bilirler de Mehmed Akif'i, Yahya Kemâl'i, Yunus Emre'yi bilmezler. Bu yol, Türkiye’miz için herhalde bir kazanç değil,  kayıptır! Yıllarca radyoların, gazetelerin uydurukçayı öne alarak yaptıkları zevksiz neşriyat yüzünden gençlerimizin ve çocuklarımızın dili ve duyguları bozulmuştur. Bu faciaya da, bu dil  katliâmına da nihayet vermek şarttır. Türkçede yabancı kelimeler denilince akıllara garip bir şekilde hemen, asırlardır yurdumuzda kullanılan ve bizim malımız olmuş Arapça ve Farsça asıllı kelimeler geliyor da, lisanımıza sürü sürü sokulan Lâtin menşeli kelimelere ses çıkarılmıyor. Bu da ayrı bir Avrupa hastalığıdır. Halbuki Asya'nın içinden Avrupa'nın batısına kadar yayılan çok geniş arazi üzerinde Türkler, birbirleriyle müşterek kelimeler sayesinde pekâlâ anlaşabiliyorlar da, araya Lâtin menşeli veya uydurukça kelimeler sokulunca bu anlaşma hemen kesiliveriyor ve inkıtaa uğruyor... Zaten, hudutlarımızda bulunan hasım devletlerin istediği de bu değil midir? Lisanımız işte bu türlü bir beyin yıkamasına mâruz bırakılmıştır! Türkçemizin bâzı mânalarda eksik kaldığına misâl bulunduğunda akıl ve mantık sahipleri hakikati teslim edecektir. Meselâ: Râkım: Râkım kelimesinin karşılığı "yüksekliktir" ama "irtifa” da "yükseklik"'tir.. Ancak, râkım başka, irtifa başkadır. Sarih: Sarih için de "açık" denilir, fakat "Vazıh" ve "Bâriz"  ne olacak?İvedi: İvedinin karşılığı acele mi, âcil mi, müstacel mi?  "âcil  vak'a" yerine "ivedi  olay" diyebilir misiniz? Hudut: Hudut kelimesini atmağa kalktılar, lâkin yerine Rumca olan "sınır"ı koydular. Oldu mu bu ya?.. "mahdut mesuliyetli"'ye evet, fakat "sınırlı sorıımlıı"ya hayır! Vak'a: Vak’a  başkadır, hâdise başka, vâkıa başka, vukuat başka, vakâyi başka... Hepsine birden sâdece zayıf ve çelimsiz bir kelime olan "olay" deyivermekle mesele nasıl  halledilebilir?Bilgi: Mâlumat başkadır, ilim başkadır. "Siyasal Bilgiler" ismi bu sebepten yanlış konulmuştur; doğrusunun "Siyasî İlimler" olması  lâzım gelirdi... Direnme: Sebat'ın karşılığı "direnme" değildir.. Sebat başkadır, direnme başka... Kelimelerin mânalarını değiştirmeye ve bozmaya hakkımız yoktur. Gözlem: Rasat için "gözlem" denilmiştir; müşâhede için de aynı kelime kullanılmakta ve meselâ müşâhid yerine gözlemci, râsıd yerine de kezâ gözlemci denilmektedir. Ne kadar  yanlış!Saha: Saha ile meydan da karıştırılmış ve her ikisine birden "alan" denilmiştir ki, kifâyetsizdir. "Hava sahasında" denilmez, buna karşılık "iktisad meydanında" da denilmez. Haksız ve yersiz müdahaleler yüzünden lisanımız yıllarca alay mevzuu haline getirilmişti. Türk dili, bütün mâzisiyle, tarih ve edebiyatiyle, felsefe ve içtimaiyatiyle, kahramanlık destanları ve fetihler külliyatiyle Asya'nın en güzel, en mükemmel lisanlarından biridir. Türkçemizi yeniden bu tarihî ve edebî yüksek seviyesine çıkarmak, bunun için de sür'atle çalışarak uydurukçayı atıp temizlemek her Türkün millî vazifesi olmalıdır. Tarihî ve edebî lisanımızı kaybedersek her şeyimizi kaybederiz.  Lisan, vatan  gibidir. Dilini kaybeden, vatanını da kaybeder. Vatanımızda birliğin en başta gelen şartı, asîl ve nezîh Türkçemize sahip çıkmak ve bu zarîf, edebî, ahlâkî, güzel Türkçeyi  kullanmaktır. Türkün güzel lisanının yüzlerce uydurma kelimeden temizlenip kurtarılmasını Millî Eğitim Bakanlığımızdan ümitle bekliyoruz.  
Türkçe Giderse Vatan da Gider Ahmet Kabaklı Üsküp doğumlu Yahya Kemal, Biz, Rumeli denilen vatan yarısının elden gittiğini, Türkçemizin, Balkanlardan silindiğini gördükten sonra kavradı mealinde konuşuyor. Onun için başlığa aldığımız söz, hiç de yanlış değil, kader kadar ciddidir.Sevgili dostum, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Anabilim Dalı Başkanı Abdülkadir Donuk, Türkçemize yapılan kötülük ve ziyanın, belki büyük devletimizin basma gelenden bin beter olduğunu hatırlatıyor. Öyle ya:Gerçi bizim milli sanırlarımız, Osmanlılarınkinin beşte birlerine kadar düşmüştür ama Prof. Donuk'un "Türk Kültürü Üzerine Oyunlar" konferansında verdiği rakamlar çok daha müthiş:Yüzyıl önce 100 bin kelimenin kullanıldığı Türkçemizde, bugün 10 bin kelime kullanılıyor. Konuşma dilimiz ise ortalama 500 kelimeyle sınırlanmıştır. "Türkçenin arılaştırılması" adı altında, 1940'lı yıllarda (bilhassa) başlatılan körletmelerle, dilimizden onbinlerce, lüzumlu, edebî kelime atılmıştır. Yerlerine Latince, uydurma veya Batılı dillerden kelimeler sokulmuştur. Fakat dil kargaşası ve intibaksızlığı yüzünden bunlar tutmamıştır. Asla dilimize kaynaşmamış Türkçeleşememişlerdir.Sayın Abdülkadir Donuk sanki aynı gün bir TV'de konuşan ünlü bilginimiz Oktay Sinanoğlu'yla ağız birliği etmişçesine "Dilini kaybeden 'bir toplum yok olmaya mahkumdur. Dillerini kaybeden nice toplumlar, zamanla yok olmuşlardır. Türkçenin yozlaşması için harcanan rezillikler, aslında Türk milleti üzerinde ki oyunlardan biridir. Benzer hileler, Türk musikisi tarihimizde de , sürdürülüyor."Bu arada İngiltere'nin oyunları ve Amerika'nın güçlenişi ile tam bir "Anglosakson" sömürge oyununa geldiğimiz ve Türkiye'de de kültür yöneticisi geçinen bazı vurguncuların bundan büyük faydalar sağladıkları şüphesizdir. Bu yüzden en büyük varlığımız, şahsiyetimiz, hayat damarımız olan Türkçeyi günden bugüne yitirdiğimiz, bu sütundan belki in kere anlatıldı.Dilimize düşmanlık, önce "Osmanlıca", "Arı Türkçe" ayırımları ile başlatılmıştır. Böylece, Türk gençleri liseli ve üniversiteli çocuklarımız bin yıldır kullandığımız sözlerin yerine yenileri konularak anlaşılmaz hale getirilen bu dille yazamaz, konuşamaz, düşünüp duygulanamaz hale gelmişlerdir.İki öğretmen arkadaşım geçende otobüste şöyle bir manzara üzerinde konuşmalarını anlattılar: Genç bir kızla delikanlı, yan yana, sözde sevişerek gidiyorlar ama, hiç bakışıp konuştukları yok...Hocalardan birisi:  Bunlar sözde sevişiyorlar ama, tek kelime konuştukları, durup bakıştıkları bile yok. Nasıl şey, gençler mi değişti dünya mı? diye soruyor.Öteki; Hayır ondan değil, diyor. Konuşacak kelimeleri yok zavallıların. Bu gördüğümüz elbette, kedi köpeklerin ve diğer hayvanların yaklaşımıdır. Çünkü onlara Allah konuşma yeteneği vermemiş. O yüzden sohbetleri, hasretleri, birbirine söyleyecek duyguları ve hattâ etraftan utanma durumları da olmaz. Evet, insan "konuşan hayvandır" Ama okullarımız, toplumumuz, öğretim araçlarımız bunların "konuşma" güçlerini ellerinden alınca, sadece hayvanlıkları kalmıştır, ne yapsınlar?En büyük kültür, siyaset hatta varoluş olan bu dil bozgunu ve Türkçe soygunu konusunda derdimiz büyüktür. Türk'ün aradığı bu derdi dile getiren yazılarıyle yüzlerce iç ve dış Türk'ün aradığı Sinanoğlu'nun ıstıraplı idealist yazılarını lütfen Türk Edebiyatı dergimize yazmasını rica ettim. Gelecek ay okuyacaksınız inşallah.
Bu da Bir Katliam... Ahmet Sağırlı TRT’den başka televizyonun olmadığı yıllarda yurt dışında yaşayan başarılı Türkler başlığı altında o dönem için önemli sayılacak insanlarla mülakatlar yapılırdı.Beyefendi 1950’de gitmiş Amerika’ya.. Bir üniversiteye girmiş, başarılı olmuş, orada kalmış, 30 sene sonra da ülkesini ziyarete gelmiş. Anlattıklarını anlamakta zorlanırdık. Zorlanmamızın sebebi 50’li yılların Türkçesi ile konuşması.. Sene olmuş 1980..aradan geçmiş 30 sene. Bizim kullandığımız Türkçe o arada onlarca defa değişmiş. Yüzlerce kelime kullanılmaz olmuş. Şimdi eskisi gibi kopukluk olmadığı için dışarıda yaşayanlarla aramızda uçurum olmuyor.İlber Ortaylı, “Bugün Arapça konuşan bir çocuğu, zaman makinası ile Harun Reşit dönemine ışınlama imkanı olsa çocuk o dönemde konuşulanları zorlanmadan anlar” demişti.1940’larda bastırılan klasikleri sadeleştirmeden günümüz yetişkinlerinin anlaması zor.Biz katliam deyince ne anlıyoruz? Filan yere bomba atılıp..yahut kimyasal silah kullanılıp yüzlerce, binlerce kişi öldürüldüğü zaman adına katliam diyoruz. Bir milletin dilini sadeleştirmek daha büyük katliam. İlkinde nihayetinde üç beş bin kişiyi katlediyorsunuz. İkinci usûlde arka arkaya birkaç nesli, milyonlarca insanı katlediyorsunuz. Sadeleştirmek katliam, değiştirmekse atom bombası atmak gibi birşey...İşin şu kısmını anlayamıyorum: Ne yaptıysak yaptık... Yahut ne yaptılarsa yaptılar... Türkçe yeni şekliyle oturur gibi oldu, neden tekrar sadeleştirme adı altında katliam yapıldı.Türkçe 1940’taki şekliyle, 1950’deki, 1960’taki haliyle bırakılsaydı. Başbakan Adnan Menderes’in 1959’daki bir konuşmasını yeni nesillere dinletin kimse anlamaz. Kulaklarının azıcık âşina olduğu yabancı dil gibi gelir insanlara.. Bu uçurumu tabiî gelişme saymak mümkün mü? Dil de zaman içinde gelişir, değişir diyerek geçiştirilebilir mi? TDK’nın web sitesini açın ve aşağıdaki kelimelerin karşılığına bakın: "Tasavvur, tahayyül, teessür, tahassüs, hicran, kasavet, mahzun, hüzün, kahır, gam" vs..Bunlar özelliği olan kelimeler değil..sadece karşılık olarak çoğunun karşısında aynı uydurma kelimeyi göreceksiniz. Nüans yok. Âciz kalıyor yeni Türkçe.. Bin yıldır kullanılan kelimelere yabancı deyip karşılık uyduranlar, katliam sanığı ya da savaş suçlusu gibi oluyor...Bombalasaydınız çoktan ayağa kalkmıştı bu millet..  
Türk Dili Üzerine Düşünceler Mithat San Dil, Allah'ın insanlara bahş ettiği, en büyük nimetlerden biridir. İnsanları hayvanlardan ayıran ve ona insan olmak vasfını veren dil'dir. Bir Türk atalar sözü bu gerçeği, şu veciz sözlerle dile getirir. “İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar, hayvanlar koklaşa koklaşa.”Bir bilginler gurubu İlk Çağlar'da yaşayan toplulukların dil ve kültürleri arasındaki ilişkileri üzerinde derinlemesine araştırmalar yapmıştır. Bu inceleme sonucunda yayınlanan raporda, bu alana ışık tutan tefarruatlı bilgi verilmiştir. Raporda şöyle deniliyor: “Dil, her zaman, kültüre öncülük etmiştir. Yayınlanan eserler, dâima, haz duyulan bir miras olarak ve milletin bir parçası hâlinde, gelecek nesillere mâl olmuştur."Raporu yayınlayan Sosyal Bilimler Ansiklopedi'si, rapordaki görüşlere katılmakla yetinmeyip, bunları daha da genişleterek, şu sözleri eklemektedir: "Dil, modern milliyetçiliğin en mühim faktörlerinden biridir. Hele ana dil kavramı, dili, insan şahsiyetini oluşturan, zekâsını işleten, ilmî gücünü arttıran ve kültürünü besleyen bir kaynak hâline getirmiştir. Ana dil şahısların duygularını, tabiî olarak anlatmaları ve benliklerini ortaya koymaları için en uygun bir ifâde vasıtasıdır."Ana dili, bir milletin kültürünün ve ferdlerinin şahsiyetinin anahtarıdır. Bu gerçeği kabul etmeden, 18. inci yüzyılın ortalarından bugüne kadar geçen bu kısa zaman içinde, filolojinin bu derecede büyük bir hızla gelişmiş olmasını anlamak ve izah etmek mümkün olamazdı. İnsanlar ana dillerinin söz dizisinin tonunda ve âhenginde kendi yaşayışlarının en uygun huyunu ve mizacını bulurlar, en derin rûh duygusunu tadarlar. Konuşma ile yazı biri birileri ile çok yakın akrabadırlar.Prof. Roman Small Stocki, şöyle diyor:«Dil, düşünmenin ve düşünüleni anlatmanın zeminini meydana getirir. Hele ana dil bir milletin oluşmasının ve gelişmesinin temelini teşkil eder. Ağızdan çıkan bu titreşimli kelimeler, yalınızca kavramları anlatmakla kalmazlar ve fakat çok daha derin kaplamı bulunan duygu ve heyecanı dile getirirler.Bu kelimelerin kendilerine hâs mûsikileri ve karakteristik âhenkleri vardır ve belli bir söz dizisi melodisi meydana getirirler. Ferdlerin ve milletlerin yaşayışları üzerinde, dilin yaptığı tesirin derecesi ve oynadığı rolün azameti, asla yeteri kadar takdir edilemez. Düşüncenin ve duygunun yaratıcı gücü olan dil, aynı zamanda, milletin ve milliyetin de ortak mirasıdır.»Bu alanda bir başka otorite olan Wilhelm Von Humboit diyor ki: «Bir milletin Ana dili, o milletin gerçek yurdu ve Anavatanıdır. Allah'ın kullarına tecellisi, resim ile değil, sözle olmuştur. Allah kelâmı, ümmetlere, peygamberler aracılığı ile, kelime ve söz olarak gönderilmiştir. Nitekim, Mukaddes Kitablar'da Dil, İnanç ve Allah'ın Emirleri iç içedir."Filoloji alanında birer otorite olan ilim adamlarından bâzılarının dil üzerindeki düşünce ve kanaatlerini yukarıda açıkladık. Şimdi de, yine milletler arasında birer otorite sayılan türkoloğ, filolog ve târih bilginlerinden bâzılarının, Türk dili hakkında söylediklerini dile getireceğim. Ünlü bir tarih bilgini olan Toynbee'nin Türk dili hakkındaki yazdıklarına bir göz atalım : Toynbee, 12. ci yüzyıl ile 14. cü yüzyıl arasında geçen 200 yil gibi kısa bir zaman içinde Anadolu'nun Türkleştirilmiş olmasını târihin bir bilmecesi, hattâ mûcizesiı saymaktadır. Yazar, bunun zorla ve kılıç kuvveti ile kabul ettirilmediğine bilhassa işaret etmektedir.Bu Türkleştirme'nin sosyal alanda gelişmiş durumda bulunan o zamanki Anadolu halkının Türk dilini, Türk dinini ve Türk   ülküsünü   benimsemesi   sonucunda meydana geldiğini yazan Toynbee, iklim değişikliği ve diğer bâzı zorlayıcı sebebler yüzünden yurdlarını bırakan göçebe bir step halkının sayı üstünlüğüne de sâhib bulunmadığı hâlde bu Türkleştirmeyi gerçekleştirebilmesini, Türk dilinin olağan üstü bir başarısı olarak kabul etmektedir.Max  Müller, Türk dili hakkında şöyle diyor:" Türkçe'nin bir  gramer kitabını okuyanlar, bu dili öğrenmek niyetinde olmasalar bile, yine de, zevk duyarak okumağa devam ederler, isim ve fiillerin çekimindeki düzenli sistem ve gramerle ilgili, diğer bütün durumların ortaya konuluşundaki ustalık insanı hayrete düşürür. Bu dili inceleyenler, dilin yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşılabilir vasfı ve insan zekasının belirtme gücü karşısında hayranlık duyarlar. Türk dili, düşünceyi, duyguyu ve heyecanı en ince ayrıntılarına kadar belirtecek bir kudrete sâhibtir. Türk dilindeki ses ve şekil elemanlarının, baştan sona kadar düzenli ve ahenkli bir sisteme göre biribirileri ile bağdaştırılması, insan zekâsının bu dilde âbideleşen bir başarısı olarak tecelli eder. Birçok dilde, bu vasıflar perde arkasına gizlenmiş durumdadır. Karşınızda, sisler içerisindeki seçilmez kayalar gibi dururlar. Bu dillerin yapısındaki organik elemanlar, ancak dil bilginlerinin mikroskobik araştırmaları ile ortaya çıkarılabilirler.Türk dilinde ise, her şey apaçık ve aydınlıktır. İnsan billurdan bir arı kovanındaki petekleri seyr eder gibi, dilin iç ve dış yapısını net olarak görebilir. Türk dili, seçkin bir bilginler akademisinin uzun bir çalışma sonunda ve tatbikî bir şekilde meydana getirdiği mükemmel bir dil görünüşündedir. Steplerde kendi başlarına yaşayan göçebe bir halkın doğuştan edindiği dil duygusu kaideleri ile meydana koyduğu Türk dili, dünya yüzündeki benzerlerinden hiç de aşağı değildir. Kaldı ki, hiçbir akademik kurul, Türk dili kadar güzel bir dil yapamaz."Tanınmış Fransız Türkoloğu Jean Deny'nin 1952 yılında Paris'de yayınlanan "La Langue du Monde" adlı eserinde, 8 lehçeye ayırdığı Türk dili hakkında şöyle diyor: "Aradaki bâzı ufak eksikliklere veya fazlalıklara rağmen, eğer Yakut'larla Çuvaş'ları bir kenara bırakacak olursak, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Türklerin konuştukları Türkçede, gerçekten, pek az fark vardır."Amerikalı yazar, Charlers W. Hoster:"Türkler ve Sovyetler" adlı kitabında, Türklerin yaşadığı bölgelerin sınıflarını şöyle çiziyor: “Türk dünyası, Doğu Ak Deniz'den başlayarak Moğolistan'a vardıktan ve oradan Orta Volga (İdil) havzasının kuzeyine ulaştıkdan sonra, Asya Kıtası'nı, Kazakistan'ın Sibirya sınırlarına kadar uzanan bir kuşak seklinde sarar. Şu hâle göre Charlers W. Hoster, yukarıda söylediği sözlerle, Asya Kıtası’nı bir kuşak gibi saran bu uçsuz bucaksız alanda yaşayan Türklerin sağlam ve çok yaygın bir dile sâhib olduklarını ortaya koymaktadır.8. yüzyılın baştanda Kül Tiğin ile Bilge Kağan adlarına dikilmiş olan Orhun Anıtları'nda Türk dilinin ifâde kudretini gösteren metinler de Charlers W. Hoster'ye hak verdirmektedir. Dede Korkut Hikayeleri, halk masalları, destanî, ata söneri, tekerlemeler, halk ozanları şiirleri, mânileri ve türküler. Türk dilinin inceliğine ve kıvraklığına güzel örnektir.1073 yılında Kaşgarlı Mahmud,  Araplara Türkçe öğretmek maksadı ile «Divanü Lugâti't  Türk» adında bir kitab yazmıştı. Bu kitabta bir arabça veya bir acemce kelimenin karşısına aynı mânâda üç Türkçe kelime koymuştur. Bu eser, Türkçenin kelime hazînesinin zenginliğini, çürütülmesi mümkün olmayacak surette, ispat eden bir belgedir.Esasen, bir dilin «insanın şahsiyetini geliştirmesi, zekâsını işletmesi, ilmî gücünü arttırması ve kültürünü besleyen bir kaynak hâline gelmesi» için, her şeyden önce, o dilin kendisinin olgunluk derecesine varması lâzımdır. Türk dilinin ise, daha 12. inci yüzyılda, bu olgunlaşma derecesine vardığına târih şâhidlik etmektedir."  
Osmanlı Topraklarının Tek Resmî Dili Türkçeydi Yılmaz Öztuna Doğusundan batısına kadar Osmanlı'nın tek resmî dili Türkçe'dir. Fakat imparatorluktaki mevcut düzinelerce dilin konuşulmasına, yazılmasına, öğretilmesine karışılmamıştır.Osmanlı Devleti Anadolu, Balkanlar, Kuzey Karadeniz, Kafkasya, bütün Arap ülkeleri ve Orta Doğu üzerinde kurulmuş, çok sağlam temelleri olan, çok geniş ve çok sürekli bir Türk imparatorluğudur. Doğuşundan batışına kadar tek resmî dili Türkçe’dir. Başka hiçbir dile resmîlik tanınmamış, fakat imparatorlukta konuşulan düzinelerce dilin konuşulmasına, yazılmasına, öğretilmesine karışılmamıştır. 1876 ve 1908 Osmanlı anayasalarında kezâ tek resmî dil, meclislerde tek müzâkere dili Türkçe’dir. Zira devlet fikri padişahta sembolleştirilmiştir. Kökende bir Türkmen beyi olan, 1396’da Roma İmparatoru, 1516’da halife unvanlarını da alan Osmanoğulları, Mete’den kut almış kutlu bir hanedan olarak, Selçukoğulları’nın meşru halefi sıfatıyle hâkanlık tahtına oturmuşlardır. Ertuğrul Gazi’den Altıncı Mehmed ve İkinci Abdülmecîd’e kadar birkaç istisna dışında hepsi Arapça ve Farsça öğrenmişlerdir. Bu dillerde kitaplar yazmış, dîvânlar düzenlemişlerdir. Yalnız hiçbirinin bu dilleri konuşabildiğini sanmıyorum. Başka Dille Hitâb Edilmezdi Türkçe’den başka bir dille hitâb ettiklerine ait hiçbir kayıt yoktur. Zira yalnız Türkçe konuşabilmektedirler. 19-20. asırlarda Fransızca öğrenip konuşanlar hariçtir. Fâtih gibi hükümdarların bildiği Batı dilleri, büyük ihtimalle, o dillerde yazılmış klasikleri okuyup anlayabilmekten ibarettir.Her şey padişahta başlayıp bittiği bir düzende - bu iş sembolik dahi olsa- padişaha, konuşabildiği dilde, yani Türkçe hitâb edemeyenin şansı yoktur. Daha 1070 yılında Karahanlı prensi Kâşgarlı Mahmud, Abbâsî halifesinin yüzüne karşı, Selçuklu hâkanına Türkçe hitâb edebilmekten başka şansı bulunmadığını, hızla Türkçe öğrenmesini bildirmek cesaretinde bulunmuştur. Karamanoğlu Mehmed Beyin ve Fatih’in fermanlarında aynı şey tekrarlanmıştır. İngiltere ve Birleşik Amerika, cihan devletleri olarak Osmanlı’nın vârisleridir. Onlar da İngilizce bilmeyene hiç şans tanımayan bir düzenle işleyen devletlerdir.  
Sovyet Rusya'nın Türkçe'yi Yok Etme Planı Yavuz Bülent Bâkiler Dünya üzerinde Türkçe konuşan ve Türk soyundan gelen insanların sayısı iki yüz milyonun üzerinde. Bir Alman üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre yeryüzünde 5 bin 561 dil var. Türkçe bu büyük dil zincirinin ya beşinci ya onuncu sırasında bulunuyor. Milletimizin büyük bir bölümü daha düne kadar, Sovyet Rusya İmparatorluğu’nun hakimiyeti altındaydı. Rusya bizim milletimizin, dilimizin, dinimizin ve vatanımızın en büyük düşmanları arasında.Soyumuz-sopumuz, hem Rusya’da ki düşmanlarımızın planlarıyla hem de içimizdeki Moskova hayranlarının davranışlarıyla karşı karşıya. Bu Moskova kaynaklı oyunlardan neler kaybettiğimizi olduğu gibi ortaya koymak için, benim en az böyle kırk sütun daha yazmam lazım. Yıllardan beri bu konuları araştıran bir kimse olarak yalnızca bir-iki noktayı hatırlatmak istiyorum: Dilin, dinin, tarih şuurunun... yani kültürün insanlar ve milletler üzerinde nasıl yapıcı, yaşatıcı tesirler meydana getirdiğini en iyi bilen devlet adamlarını gördüm ki Moskova yetiştirmiş. Mesela Rus devlet adamları, Türkiye Türklüğü ile Rusya Türklüğü arasındaki kültür birliğini dağıtmak için önce ortak alfabemizi topa tuttular. 1926 yılına kadar, bütün dünya Türklüğü bir tek alfabeyle okuyup yazıyordu. Ruslar, önce bu birliği bozdular 1926 yılında, kendi hakimiyetlerindeki Türklerin alfabelerini değiştirdiler. Ama imparatorluklarında yaşayan Ermenilerin, Yahudilerin, Gürcülerin alfabelerine katiyyen dokunmadılar; sadece Türklerin alfabelerini yok ettiler. Biz 1926 yılında eski Türkçe ile okuyup yazıyorduk. Sovyetlerde yaşayan soydaşlarımız Latin alfabesine geçirilince aramızda bir büyük kopma meydana geldi. Moskova istiyordu ki Türkiye’de basılan eserler Sovyetlerde okunmasın, oradaki yayınları da Türkiye Türkleri anlayamasınlar. 1928 yılında biz de Latin alfabesine geçtik. Alfabelerimiz tekrar birleşince, Ruslar bu defa, oradaki soydaşlarımıza Kril alfabesini mecburi kıldılar. Hani biz de Kril alfabesine geçseydik, Rus devleti, sadece bizim soydaşlarımıza çivi yazısını veya Japon alfabesini uygulayacaklardı. 1917 yılına kadar Sovyet imparatorluğunda 18.500 cami ve mescit vardı. Komünist sistem 18.000 camimizi yok etti. Ve kendi hakimiyetindeki Türklerin yüzde 50’sine ana dillerini unutturdu. Bereket ki Ruslar Komünist sisteme koşulmuşlardı. Komünizm, dünyanın en geri, en vahşi, en kanlı sistemlerinden biri. Eğer o sistem 2070 yılına kadar devam etseydi, milletimizin kalan öteki yarısı da ana dillerini unutacaklardı, daha doğrusu Türkçe’den koparılacaklardı. Böylece Azerbaycan’da ve Türkistan’da Türklük tamamen yok olup gidecekti.   
Dilde İki Aşırı Uç ve Orta Yol Prof. Dr. Mehmet Kaplan Türkçe'nin kendine has kuralları vardır. Bunlar bilinen çağlardan beri hiç değişmemiştir. Bugün de Türkçe'yi kullananlar o kurallara uyarlar. Kurala aykırı bir durum oldu mu, herkes bunun farkına varır ve rahatsız olur. Türkçe kurallara hakim olamayan bir yabancıyı herkes farkeder ve onu düzeltmeye kalkar. "Ben bilmez Türkçe konuşma” cümlesi Türkçe değildir. Bunun Türkçesi; " Ben Türkçe konuşmayı bilmiyorum”’ dur.  Ben öztürkçe akımına kültür açısından bakıyorum. Henüz Türk düşüncesine girmemiş veya yerleşmemiş Batılı kavramlar için Türkçe köklerden yeni kelimeler türetilmesine karşı çıkmıyorum.Bilâkis bunu faydalı, hattâ zaruri buluyorum! Fakat bunların da kesinlikle Türkçe kurallara uygun olmasını istiyorum. Benim derdim Türkçeye girmiş, yerleşmiş, asırlardan beri Türk halkı ve Türk yazarları tarafından kullanılmış, artık bizim malımız olmuş kelimelerin Türkçeden çıkarılmak isten ilmesidir. Meselâ Akıl,Millet, Hürriyet, Vatan, Ahlak, Edebiyat, Cemiyet, Rağmen, Münasebet, Alaka, kelimelerinin mânâsını bilmeyen bir Türk var mıdır? “ öztürkçeciler” Türk kültür diline girmiş böyle binlerce kelimeyi Türkçeden çıkarmaya çalışıyorlar. Ben bunu ilme, milli kültüre aykırı ve zararlı buluyorum. Türk yazı ve konuşma dili, Türk tarih ve kültürden ayrı düşünülemez. Onu düzeltmeye kalkmak, tarihi yeniden yazmaya benzer. Fuzûli, Baki, Şeyh Galip, Namık Kemal, Abdülhak Hâmid gibi sadeleşme akımından önce eserler vermiş yazarların eserlerini tam ve aslına uygun olarak "öztürkçeye” çeviremeyiz. Onları red de edemeyiz. Bu da ilim ve kültüre aykın olur. Her nesil onların aralarından geçmeli, onları tanımalıdır. Bu da onların dilini öğrenmekle olur. Yahya Kemal arkaik kelimeleri kullanmak suretiyle güzel şiirler yazmıştır. isteyen eserlerinde onları da kullanabilir. Dil konusunda alman tavırlan başlıca üç gruba ayırabiliriz: a) Aşırı  "öztürkçeciler”b) Muhafazakarlarc) Mutediler "Aşırı öztürkçeciler" yazı, hatta konuşmalarında hiçbir yabancı kelime kullanmak istemiyorlar. Böyle davrananların sayısı kaçtır bilmiyorum ama, yüzü geçmez sanırım. Bazı şahıslar da var ki yazı ve konuşmalarında hiçbir yeni kelime kullanmamaya çalışıyorlar. Kendilerini bu âfetten korumak için, artık kullanılmayan eski kelimeleri tercih ediyorlar. Meselâ kıymetli bir adam öldüğü zaman, “ öldü, vefat etti “ demiyorlar da " elim bir kazaya" diyorlar. Bireylerin sayısı " öztürkçecilerden” daha azdır. Arada benim gibi yerli, yabana, eski yeni, sağ, sol ayırmaksızın işine yarayan her kelimeyi kullananlar vardır.  Böyleleri "mutediler” (ılımlılar) dır. Bugünkü Türk yazarlarından çoğu bu gruba girer. Onlar dillerini hayatın akışına göre ayarlarlar. Bence doğru olan da budur. “ dil ile hayat arasında sıkı bir bağ vardır.” Bu bağı koparmamak lâzımdır. Hayat bazı kelimeleri öldürür. Kötü adamların yaşaması gibi, bazı beğenilmeyen kelimelere de yaşama şansı verir. Bu sevimsiz kelimeleri en kültürlü insanların ağızlarında görün, şaşarsınız. Her sahada olduğu gibi dil ve edebiyat sahasında da zıt kutuplar ve ortalar daima vardır ve var olacaktır. Yaşayan dili ve edebiyatı onların arasındaki münasebet tayin edecektir. Bunu tabii bulmak lâzımdır.  
Türkçe Düşünmeyi Nekadar Öğretebiliyoruz? Dr. Mehmet Okutan Maçka-Mataracı Ortaokulu Türkçe Öğretmenliği görevinden ayrılırken, öğlencilerime şu anlamda bir konuşma yapmıştım: "Eğer üzerinizde olan hakkımın helâl olmasını istiyorsanız, sizden tek bir şey istiyorum: Bir iş talebinde bulunma ihtiyacı ile karşılaştığınız zaman yazmanız gereken dilekçeyi arzuhalciye yazdırmayıp kendiniz yazarsanız helâlleşmiş oluruz". Bu konuşma, bir Türkçe öğretmeni olarak hassasiyetimi göstermenin bir yolu gibi düşünülebilir. Evet, yaptığımız işin önemli olduğunu vurgulayabilmek için her türlü vasıta kullanılmalıydı. İnsanımız eskiden çocuğunu "adam olmak" için okula gönderirdi. Adam olmanın en temel vasıflarından biri de "okur-yazar" olmaktı. Okuma-yazmanın temel malzemesi olan mürekkep de okuyanların kimliklerini anlatmaya yarayan bir kalıp hâline gelmişti: "Mürekkep yalamış biri!" Okula giden çocuk, yarının büyüğü olarak yetiştirilirken kendini bilmesi, kültürünü tanıması, benimsemesi ve toplumunu tanıması, anadilini gerçek anlamda öğrenmesi gibi hususlarda hassas bir eğitimden geçirilerek yetiştirilmeye çalışılırdı. Böyle bir sistemden çıkan   insanın her yönüyle yetişmiş olması ve anadilini doğru kullanabilen beyefendi olarak yetişmesi tabiî idi. Günümüzde ise, çocuğunu okula gönderen ebeveyn, çocuğunun adam olmasından çok, nihaî olarak parası ve prestiji olan "popüler" bir meslek adamı olmanın sınavlarını kazanabilmesi ile ilgilenmektedir. Bunlardan dolayı okullarımız "diploma veren kurum", dershaneler de "üniversite kazandıran kurum" şeklinde değerlendirilmektedir. Çocukların adam olmaları ile ilgili bir hassasiyetin üzerinde durulmadığı gözlenmektedir. Türk eğitim sisteminde aksayan yönlerden birinin "anadili öğretimi" olduğunu bilmek için çok akademik bir çalışmanın bile gereği yoktur. Üniversite mezunu kimselerin dilekçelerini arzuhalciye yazdırmasının olağan bir iş hâline geldiği günümüzde, üniversite öğrencilerinin konuşma ve yazma kabiliyetlerindeki seviyenin gittikçe normalin altına düştüğü de bilinen gerçeklerimizdendir. Üniversiteye gelen öğrenciler "testin” şıklarını işaretleye işaretleye konuşmayı ve okumayı âdeta bir külfet sayar hâle gelmişlerdir. Yazma çalışmalarında en basit ifadeleri bile kısaltarak kullanmanın yaygınlaştığı bir ortamda, gençliğin yazı yazma yerine, işaretle veya kısaltmalarla meramını anlatma yolunu seçtiği gözlenmekte dir. O kadar ki, "Genel Öğretim Metodları" dersi için notunu öğrenmeye gelen öğrencilerin soru şekillerini aynen şöyledir: "göm” den kaç aldım? Bu durum, insanımızın Türkçe'yi kullanmaktan aldığı zevki gösteriyor. Daha doğrusu bu sonuç, Türkçe'yi kullanmadan zevk almadığımızın bir göstergesidir. Bu sonucun, testlerle haşır-neşir olmanın ürünü olduğu söylenebilir. Yabancı dil öğrenmeye verdiğimiz önemin binde birinin Türkçe'den esirgenmesi sonucunda hayatımız Türkçe'de olmayan anlayış ve ifade biçimleriyle doldurulmuş görünmektedir. İşe alacağımız bir kişide aradığımız vasıfların başında "İngilizce bilmek" varken, "Türkçe'yi güzel kullanma biçimlerini"nin bu özellikten sayılmaması, anadiline verdiğimiz değerin ölçüsü şeklinde değerlendirilebilir. Böyle bir anlayışla insanımızın, Türkçe okuma yazmaya dair bir beceri geliştirme ihtiyacı hissetmemesinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu durumda da Türkçe okuma-yazma becerisi gelişmeyeceğinden "Türkçe düşünme becerisi" de gelişmemiş olacaktır. İnsan, ihtiyaç hissettiği bir konuda hevesli olarak öğrenme faaliyetine girer. Hele de günümüzde olduğu gibi, ihtiyaçlar sadece "karın doyurmaya" yönelik hâle geldiyse, karın doyurmayan faaliyetleri yapmak insanımıza zül gelmektedir. Oysa olgunlaşmış insanlar daha üst ihtiyaçları hissederler. Güzellik duygusunu geliştirmek isteyen insanın Türkçe düşünmesi şarttır. Başkalarına yardım etmek, kendini geliştirmek gibi durumlar da birer ihtiyaçtır ama karın doyurmazlar; bu tür ihtiyaçlar gönülle ilgilidirler. Eğitim sistemimizin önemli açıklarından birinin de "gönül eğitimi" ile ilgili faaliyetlerin sistemde mevcut olmamasıdır. İnsanımızın "para getiren"e itibar edip, "gönül eğiten", "insanı olgunlaştıran" faaliyetlere yönelmemesi onun Türkçe düşünmeyi öğrenmemesi ile doğrudan ilgilidir. Çünkü Türkçe düşünmenin içinde bütün bunlar vardır. Yabancılaştığımızın tek göstergesi yok. Meselâ, "görüşürüz" kesinlikle Türkçe düşüncenin ürünü değil, "see you later"ın Türkçe'ye geçmiş biçimi olan bu ifade, "hoşça kal, hayırlı günler, Allah'a ısmarladık, Allah rahatlık versin" gibi birçok Türkçe ifadenin yerini almış görünmektedir. Bu durum, hem dilin zenginliğine önemli ölçüde darbe vurmakta, hem de Türkçe düşünmenin yerine yabancı bir düşünce tarzını yerleştirmektedir Türkçe'nin böylesi bir uygulama ile kısırlaştırılmasında ya bir ihmal söz konusu, ya da ihanet. Her iki durumda da problemin çözümü eğitim sisteminden geçmektedir. Eğitim sisteminde yokluğunu duyduğumuz şuurlu bir Türkçe öğretiminin, her şeyden önce diriltilmesi zorunluluğu ile karşı karşıya olduğumuzun altı çizilmelidir. Bütün bunların temelinde, Türkçe öğretiminin gerekli kıldığı şuurlu Türkçe düşünme alışkanlığını gerçekleştirecek seviyede olmayan bir eğitimin bulunduğunu düşünüyorum. Bu sebeple toplumun bütün problemlerinin sorumlusunun öğretmenler olduğu gibi, Türkçe şuursuzluğunun sorumlularının da biz Türkçe öğretmenleri olduğuna inanıyorum. Türkçe öğretmenlerinin kalıplaşmış bazı edebiyat bilgilerini aktaran olmak yerine, öncelikle "Türkçe düşünme"yi öğrenecek bir eğitim-öğretim imkânı sağlamaları gerekmektedir. Tabiî ki bu inancın bütün öğretmenlerce benimsenmesi, problemin çözümünü kolaylaştıracaktır. "Türkçe düşünmek" aslında bir ütopya değil, bir realitedir.  
Dilimiz ve TRT Prf. Dr. Orhan F. Köprülü Güzel Türkçemiz adına sizlerden bâzı isteklerde bulunur, bâzı hususları serinkanlılıkla bir defa daha gözden geçirmenizi talep edersek öyle sanıyoruz ki bu teklifimiz sizlerce de makul karşılanacaktır. Uzun yıllardır Türkçe bilgileri yeterli olmayan hocalardan dilbilgisi öğrenmek zorunda kalan nesiller, kendilerinin hiçbir günah ve kabahatleri olmadığı halde, ne güzel bir cümle kurabilmekte ne de ahenkli dilimizi gerektiği gibi telaffuz edebilmektedir.Her lisanda değişik fikirler birbirine çok yakın ama yine de birbirinden nüanslarla (nüans farklarıyla değil) ayrılan birtakım kelimeler sayesinde ifade, kudret ve kabiliyetini en iyi şekilde belirtebilmek imkânına sahiptirler. Bu yakın zamanlara kadar bizde de böyle idi. Ama itiraf etmek gerekir ki Türkçemiz son senelerde zenginliğinden çok şey kaybetmiştir. İlerleyeceğine gitgide bir kabile lisanı havasına bürünmeye başlamıştır. Bu iddiamızı aşağıdaki birkaç misalle anlatmaya çalışacağız. Bugün en basit bir hatadan en şenî bir fiile kadar her şey sadece “kınamak” kelimesiyle ifade edilmeye çalışılmaktadır. Halbuki daha dün denilebilecek yakın bir zamana kadar, bir kimse yakışık almaz bir harekette bulundu mu bunu anlatmak için, (daha öncekilerin ta'yip, diye ifade ettikleri) “ayıplamak” kelimesi kullandırdı. Bir çocuğun, büyüklerine karşı gösterdiği en küçük bir saygısızlık “kınanmaz”, “ayıplanırdı”. Herhangi bir kimse veya bir teşekkül daha ağır bir hata işledi mi bunu anlatabilmek için de, daha eskilerin takbih dedikleri “kabahatli kılmak” kelimesi akla gelirdi.  Tabiatıyle bu kelime ayıplamanın ötesindeki hatalar için bahis konusu idi. Vaktiyle bir cinayet veya devlete karşı bir suç işlendi mi bunu anlatabilecek kelime sâdece “ tel’in etmek” idi. Daha sonraları ise bunu “ lanetlemek” şeklinde de kullanır olmuştuk. Şimdi ise işlenen en feci ve şeri cinayetler için bile “kınamaktan” başka bir kelime hatıra gelmemekte, bu da ister istemez, ifâdeye âdeta suçu küçültür bir hava vermektedir. Dili sadeleştireceğiz diye lisanımızdaki her türlü nüansı ortadan kaldırmak, Türkçeyi ancak ve ancak bir kabile dili derekesine indirmekten başka birşeye yaramaz. Buna karşılık TRT ilgililerinin, haber bültenlerini daha dikkatli bir şekilde hazırlayarak nüansları gözönünde tutmaları hem dilimize büyük bir hizmet olur, hem de dinleyicilerin haber bültenlerine karşı alâkalarınısağlar.    
Dil ve Tarih Prof. Dr. Mehmet Kaplan Ünlü dil âlimi Ferdinand de Saussure'e göre dil iki bakımdan incelenebilir:a) Tarihin akışı içinde,b) Halihazır durumu bakımından. Bu iki bakış tarzı aynı anda birleştirilemez. Zira birincisinde dil zaman içinde değişen ve gelişen bir vakıalar dizisi olarak, ikincisinde ise bütün unsurları birbirine bağlı bir sistem olarak ele alınır. Son zamanlarda ikinci bakış tarzı ön plana geçmiş bulunuyor. Bizde umumi olarak tarihle başlan pek hoş olmayan "Öz-Türkçeci dil bilgileri” de ikinci bakış tarzını tercih ediyorlar. “uydurmacılığa” kaymalarının başlıca sebeplerinden biri de budur. Zira biliyorlar ki çağdaşlaşmak zorunda olan Türkiye'nin ilim ve teknik sahasında pek çok yeni kelimeye ihtiyacı vardır. Halihazır şartlar, onlara bir dereceye kadar hak verdiriyor. “terimler”olmadan ilim yapılamayacağına ve eski Türkçede çağdaş ilim terimlerini karşılayacak ıstılahlar bulunmadığına göre ne yapacağız? Ya Avrupalıların icat ettikleri binlerce kelimeyi olduğu gibi kabul edeceğiz veya onlara dili zorlama pahasına da olsa Türkçe karşılıklar bulacağız. Türk kültürünün her sahasında tarih ile halihazır çatışma halinde olduğu için, dil sahasında da aynı çatışmanın görülmesini yadırgamıyoruz. Fakat herkes biliyorki işin içine ilimden çok siyaset karışıyor. Türkçenin aktüel ihti yaçları elbette mühimdir. Fakat bu hiç bir zaman dilin tarihle olan bağlarını unutmayı ve Türkçenin temel yapısını zorlamayı icap ettirmez. Saussure birinci bakış tarzım yasak etmiyor ki. Her sahada olduğu gibi dil sahasında da “tarihin akışı” rolünü inkâr edemeyiz. Bugünkü Türkçe binlerce yıllık Türk tarihinin mahsulüdür. Orda her kelime asırların ötesinden gelir ve beraberinde bize tarihin oluşturduğu duygu ve düşünceleri getirir, Günlük ihtiyaçlara cevap verirken, bugünkü dilde yaşayan eski (tarihi) kelimeleri yok etmek ilme aykırı bir davranış olduğu kadar bir nevi barbarlık haline geliyor. Büyük şâir Yahya Kemal, sevdiği güzel kadını anlatırken, onu coğrafya ve tarih Üe birleştirerek şöyle der:Irkın senin iklimine benzer yaratırkenKaç fethe koşan ufuklarla yarışmışTarihin aksettirebilsin diye çehren Kaç fatihin altın kanı, mermerle karışmış.Dil, insanın ta kendisi olduğu için bu mısraları dile de uygulayabiliriz. Türk dili Türk ırkı gibi, Asya'dan kopup gelmiş, Ortadoğu, Anadolu ve Balkanların tarihî ve coğrafî şartlan içinde değişip gelişerek bugünkü zengin ve güzel şahsiyetini almıştır.İlmi fikirleri, ilim dışı politik maksatlara alet ederek milli varlığımız aynası olan dilimizin çehresini bozmaya kalkmayalım. Aranılırsa tarih ile halihazır arasında denge kurulabilir veya uyum sağlayabilir. Türkiye'de " Devrimcilik" her sahada olduğu gibi dil sahasında da korkunç bir yıkıcılık şekline girmiştir. Bu milletin aziz değerleri ile kasıtlı olarak çok fazla oynanmış, güya düzeltmek maksadı ile pek çok şey bozulmuştur. Dil üzerinde oynanan oyunlar bunun en açık delilidir.  
Anne Sütü Salih Uyan Bilmem dikkatinizi çekti mi? Gazetelerde zaman zaman “Filancanın romanı tam 6 dile tercüme edildi” şeklinde manşetlere rastlıyoruz. Ekonomide ve teknolojide yaşadığımız kompleksleri edebiyat alanında da yaşıyor olmamız ve itiraflarımızı manşetlere taşımamız ne kadar hazin! Bakın, cumhuriyetten bu yana -bir iki istisna hariç- dünya edebiyat sahnesinde olamayışımızın sebebini Necip Fazıl ne kadar güzel açıklıyor:  “Yerine oturmamış, volkanik topraklar üzerinde nasıl büyük inşâlar yapılamazsa, kıvamsız ve her an değişen, tek kelimeyle uydurukça denebilecek lisanlardan da büyük eser beklenemez.”Dilimizin yeniden eski kıvamına kavuşması için keşke; Çocuklarımızın ileride olasılık kelimesini kullanma ihtimali hiç olmasa! Anımsama kelimesini gün gelse kimse hatırlamasa!Sorun kelimesini kullanmamak için mücadele etmeyi herkes kendi meselesi olarak görse ve öğretmenler okullarda çocuklara öneri kelimesini kullanmamayı tavsiye etse! Köşe yazılarında olası kelimesinin dilimize vereceği muhtemel zararlardan bahsedilse! Yazın kelimesi edebiyat dünyasından ebediyen kovulsa ve edebi eserlerden yapıt diye bahsedilmese! Bellek kelimesi hafızalardan silinse! Deneyim kelimesinin, yanlış basılan bir nota gibi dilin akışını bozduğu tecrübeyle sabit olsa!Bir imparatorluk dili olan Türkçemizin ahengini bozan gereksinim kelimesine kimse ihtiyaç duymasa! Güvenç kelimesine hiç itimat edilmese! Edebiyatçılarımız kanıt kelimesinin dilin mimarisini nasıl tahrip ettiğini ispat etse!Yeni yetişen nesil kuşku kelimesine şüpheyle baksa! Olanak kelimesinin kullanılmaması için herkes tüm imkânlarını seferber etse! Saptama kelimesinin dilimizi nasıl keyifsizleştirdiği tespit edilse!“Türkçe ağzımda anamın ak sütü gibidir.” diyen şairin, altı kelimelik bir cümleye onca heybet ve lezzetle sıkıştırdığı mânâyı idrâk edebilsek! Ağızda metalik bir tat bırakan, soğuk ve mâzisiz kelimelere cümle vizesi vermesek!Yüzyıllardır ecdâdımızın bir elmas gibi işlediği, üzerlerine Osmanlı kokusu sinmiş kelimelerimiz faili mâlum cinayetlere kurban giderken; nesebi meçhul, hafifmeşrep kelimelerle oynaşanlara “durun” diyebilsek!Fethedilmiş toprakları “bizim” diye kucaklarken fethedilmiş kelimeleri “yabancı” diye dilden atmaya çalışanların kötü niyetlerini geç de olsa anlayabilsek!  Ve dilimizi yeniden sevsek, hatta âşık olsak. Sizce de güzel olmaz mıydı?
Kelimeler ve Kültür Beşir Ayvazoğlu Gidin, herhangi bir köyde bir vatandaşa meselâ Fuzuli'den bir gazel okuyun; dinleyecek ve şüphesiz anlamayacaktır. Fakat yüzünde belli belirsiz bir tebessümün dolaştığını farkedeceksiniz. Belki de içini çekecek, gözleri bulutlanacak. Çünkü Gül, bülbül , canan, aşk, gönül ve benzeri kelimelerin (veya sembollerin) onun ruhunda da akisleri vardır. Asırlar içinde teşekkül eden ortak semboller, basit bir halk adamının bile zihninde aynı tedaileri uyandırmaktadır. Bir de aynı adama "Öztürkçeci" bir şairden bir şiir okuyun; bu sefer mânâsız gözlerle bakacak. "Ne diyor bu adam?" diye soracaktır. Çünkü kelimeleri yabanadır ve mecazlarının vatandaşın temsil ettiği kültürde karşılığı yoktur. Hemen her kelime, tıpkı gül, bülbül, cânân, aşk, gönül gibi, gizli veya açık, ortak şuurun damgasını taşır. Yani her kelime aynı zamanda ortak kabul görmüş, kesif, müşahhas birer düşüncedir. Bir kelimeyi atıp yerine yenisini koyduğunuz zaman, beraberinde tarihe ve cemiyete mal olmuş bir düşünceyi de atıyorsunuz demektir, "öztürkçe" hareketinin temelinde de zaten kelimelerin ardındaki bu kültüre düşmanlık yatar. Yoksa mesele, falanca kelime Arapça, filânca kelime Farsça meselesi değildir. Şiirin hayal dünyası, kelimelerin ardındaki kültürle doğrudan doğruya ilgilidir. Kelimeleri öldürmekle, aynı zamanda bir mecaz dünyasının ahengi de bozulmuş olur. Edebiyatımızın tarih ve cemiyetle münasebeti bu yüzden kesilmiştir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse,her gün biraz daha bozulan, ifade gücü kaybolan Türkçe, yapısındaki kültür veya kültür sezgisi yok edildiği için, artık tarihi kültürümüzün dili değildir; mors alfabesi gibi derinlikten mahrum, tek buutlu bir anlaşma vasıtası haline gelmiştir, o kadar. Mizahın ve şiirin kültür sezgisiyle ne kadar sıkı bir münasebeti olduğu düşünülecek olursa, edebiyatımızdaki kısırlığın sebebini anlamak kolaylaşır,
Kültür Dili Prof. Dr. Mehmet Kaplan Kültür dili tabirini, günlük konuşma ve ilim dili dışında geniş manâda yazılı ve sözlü edebiyat dili karşılığı olarak kullanıyorum. Günlük konuşma dilinin başlıca özelliği, günlük ihtiyaçlara cevap vermesidir, içine bazı unsurlar karışsa bile o ilmi ve edebi bir maksat gütmez. Sözlü halk edebiyatı, şekli ve muhtevası bakımından günlük dilden farklıdır. Bundan dolayı o kültür diline girer.Okuma-yazma bilmeyen nice halk hikayecisi ve şairleri vardır ki, günlük dili estetik bir maksatla kullanırlar ve böylece toprağı altın yaparlar. Halk kültürü ile beslenmiş bir köylünün dilinde onlar pırıl pırıl parlar. Atasözleri bunların başında gelir. Atasözleri "ata" kelimesinden de anlaşılacağı üzere geçmiş asırlardan kalmadır. Bunlarda bugün kullanılmayan Öztürkçe, Arapça ve Farsça kelime ve deyimlere rastlanılır:  “ Aba altında sultan satar”" "Abanın kadri yağmurda bilinir”, "Abdestsiz sofuya namaz dayanmaz.”, “ Acele ile kalkan nedametle oturur.” ,”Adam ahbabından bellidir.”,” Belaya sabır gerek. Bin nasihatten bir musibet yeğdir”. vs... Binlerce yıllık mazisi olan sözlü halk kültüründe, her biri ayrı bir mânâ ve hikmet taşıyan binlerce atasözü vardır. İçlerindeki Arapça, Farsça kelimeler dolayısıyla bunları Türk kültür dilinden çıkarmaya veya değiştirmeye kalkan biri boşuna emek harcamış olur. Kültür eserlerinin başlıca özelliği geniş kütleye mal oluşlarıdır. “Öztürkçe yeni atasözleri uydurabilirsiniz, fakat onları halka mâletmek elinizde değildir.” Halka mal olmuş, yazı diline girmiş deyimler de öyle. İçlerinde Arapça ve Farsça kelimeler var diye bunları yabana saymak, bin yıllık kültürü hiçe saymak demektir. Bir milletin kültürü binlerce yıllık hayatın mahsulüdür. Kültüre saygısı olan insan onları yıkmaya değil, anlamaya ve onlardan istifade etmeye çalışır. Yazılı edebiyat kültür dilinin en büyük hazinesini teşkil eder. Yazılı edebiyat, günlük dilden ve sözlü edebiyattan yüzlerce defa daha zengindir. Bunun sebebi, yazının binlerce yıllık sözleri saklaması ve biriktirmesidir. Kültür denilince bilhassa yazılı eserler anlaşılır. Bunların arasında hâlis edebiyatın dışında, eski çağlara ait inanç ve ilim kitapları da vardır. Bunlarda yazılı olan inançlar ve fikirler, bugüne uymasalar bile, kültür tarihi bakımından değer taşırlar. Zira onlar bize eski çağda yaşamış olan insanları tanıtırlar. Eski Mısır, eski Çin, eski Hint, eski Türk medeniyetleri, tıpkı Avrupalıların değer verdikleri eski Yunan ve eski Roma medeniyetleri gibi beşeri değerler taşır. Hayran olunan Avrupa kültürü,kendi tarihi eserlerinin yorumlanmasından ve işlenmesinden çıkmıştır. Bizde de Ömer Seyfettin, Yahya Kemal, Ahmed Hamdi Tanpınar, Behçet Necatigil, Mustafa Necati Sepetçioğlu. Turan Oflazoğlu gibi tarihi kaynaklardan istifade eden yazarlar vardır. Fakat henüz yazılı Türk kültürü kıyısı bucağı bilinmeyen bir meçhuller ülkesidir. Onlarda bizim duygu düşünce ve havalimizi besleyecek gıda vardır. Yoksa satıhta kalınır. Alain: "Kültür, kaynaklara gitmektir." der. Gerçekten de öyledir. Fakat kaynaklara gitmek ilgi ve emek ister. Eskilerin bugün bize ne vereceğini önceden bilemeyiz. Bu, bakış ve işleyiş tarzına bağlıdır. Eski şiirin tadına varanlar, onları okumaktan zevk alıyorlar. Onlardaki ince mânâ ve nüktelerle mest oluyorlar.Türkiye'de maalesef nesiller, yanlış düşüncelerle, hattâ kasıtlı olarak tarihe ve milli kültür kaynaklarına gitmekten men edilmişlerdir. Türkiye'de kültür buhranının kısırlık ve taklitçiliğin başlıca sebebi budur. Yazılı eserler Türk ve dünya kütüphanelerinde saklı bulundukları için, istenilse onlara gidilebilir. Kendi çocuklarına yabancı kültürleri öğretmek için tedbirler alan bir milletin, kendi kültür eserlerinin dilini onlara yasak etmesi anlaşılması güç bir durumdur.
Millî Dile Yabancılaşma S. Ahmet Arvâsi Dil bir milletin  müessesesidir. Milletin ihtiyacından doğmuş, milletle birlikte gelişmiş, milletle birlikte yaşamış, millî tecrübeye bağlı olarak zenginleşmiştir. Kısaca, dil milletle bütünleşen ve milleti bütünleştiren bir içtimaî müessese olarak ele alınmalıdır. Dil  millete aittir ve ona izafe edilir; Türkçe, Arapça, Farsça, İngilizce, Almanca, Yunanca gibi. Fertlerin, sınıfların ve içtimaî tabakaların ayrı bir dili yoktur. Bunlar, kendi hususiyetleri ve şartları içinde “millî dili” kullanırlar. Aralarındaki fark, üslûb, ifade, yetişmişlik seviyesinden kaynaklanır. Ama, dil aynı dildir. Şiveler, ağızlar ve lehçeler dahi, çeşitli tarihî, coğrafî ve zarurî şartların tesiri ile oluşmuş "nüans"ları ifade eder. Dil, bir milletin bütününü kavrar. O, herhangi bir "neslin", "tabakanın", "sınıfın", "kurumun" ve "şahsın" tekelinde değildir ve olamaz. Dil, bir milletin dününü, bugününü ve yarınını kucaklayan muhteşem bir "kültür hazinesi"dir. Bilindiği gibi, insan grupları, hayvanlardan farklı olarak yazılı ve sözlü dil vasıtası ile millî tecrübelerini biriktirebiliyor, gelecek nesillere, yine bu iki vasıta ile aktarabiliyor. Yani, yazılı ve sözlü dil, bir milletin, zaman içinde, gelip geçen nesillerini, birbirine bağlar, bütünleştirir ve güçlendirir. Atalarının tecrübelerinden yararlanamayan nesiller ise, birbirinden kopar, dağılır, çözülür ve güçsüz düşerler. Bize göre, millî dile yabancılaşmanın en önemli belirtisi, nesillerin "millî kitaplığına yabancılaşması"dır. Kültür emperyalizmi, "millî dile yabancılaşma" problemini, daha da derinleştirir. İster hudut boylarındaki kültür sürtüşmelerinden doğsun, ister yabancı ülkelerde çalışmak, okumak ve iş bulmak ihtiyacından kaynaklansın, ister yanlış ve sakat maarif ve dil politikalarından beslensin, bir milletin çocuklarını, birbirini anlamaz duruma getiren her gelişme tehlikelidir. Kültür temasları, bir dilin zenginleşmesi için ne kadar zarurî ise, emperyalizme dönüştüğü zaman da o kadar vahim neticeler vermektedir. Bu durumda, "millî dil" ikinci plâna itilmekte, ilimde, teknikte, iktisadî ve akademik faaliyetlerde, yabancı bir dil ön plâna geçmektedir. Böylece, millî dil, bizzat kendi ülkesinde hor ve hakîr görülmektedir. Biz, millî dilin, tarihî rotasını kaybetmeden, akademik çalışmalarla desteklenmesini, zenginleştirilmesini, bir ilim, fikir, sanat dili olarak geliştirilmesini elbette isteriz. Yine, bize göre, "yabancı dil öğrenmek" başka şeydir de "millî dile yabancılaşmak" başka şeydir. Şu halde, yabancı dil öğretiyorum iddiası ortaya çıkıp millî dili, ikinci plâna iten politikaları benimsemek mümkün değildir. “Türk maarifinin temel dili, ana dili, vazgeçilmez dili elbette Türkçe”dir. Devletimize, milletimize, fikir ve sanat adamlarımıza düşen iş, herşeyden önce, bu dili geliştirmek, zenginleştirmek ve sevdirmektir. Bunun yanında, hemen belirtelim ki, millî dile yabancılaşma tehlikesine bir tepki olarak doğan veya öylece maskelenen "dilde uydurmacılık" da başlıbaşına bir faciadır. "Kelime uydurmacılığını", psikiyatristlerin, "neolojizm" adını verdikleri bir "erken bunama" belirtisi olarak değerlendirmenin ötesinde, ayrıca ele almak gerekir.  Tepeden tırnağa kadar, bu millete yabancılaşmış, herşeyi ile bu milletten kopmuş, bazı kişi ve zümrelerin, tam bir ırkçı tavrı ile ortaya çıkıp "öztürkçecilik" yapmasını çok iyi tahlil etmek gerekir. Türk dilini bozmaya, millî ve mukaddes kavramları yıkmaya, dilde anarşi doğurmaya, nesillerin arasını açmaya yönelik faaliyetleri de sağlamca teşhis etmek şarttır.  
Türkçenin Devrilmesi Yılmaz Öztuna Türkçe, dünyanın en büyük dillerinden biridir. Dil devriminde bu Türkçe devrildi. Atatürk, bu devrimde yanıldığını, başta Fâlih Rıfkı Atay birçok yakınına söylediği, vazgeçtiği halde, 1938’den sonra da dil devrimi hızını kesmedi. Çok kazançlı meslek hâline geldi. Hedef, insanımızın 1) geçmişle, klasik millî kültürle, 2) diğer Türkçe konuşan ülkelerle ilgisini kesmek idi. Çocuklar, anası babası ile anlaşamaz hâle düştü. İlk ve orta öğretimin ilk hedefi bütün dünyada, devletin resmî dilini hakkıyla öğretmektir. Laos’ta ve Paraguay’da veya Japonya’da ve Almanya’da, hâsılı her devlette bu en ağırlıklı temel öğreti gerçekleştirilmiştir. Türkiye, dilini iyi öğretemeyen dünyanın tek ülkesidir. Yeryüzünde, yarım asır önceki klasiklerini sadeleştirerek (!) okutmak maskaralığı, hiç, ama hiçbir millette yoktur. Bugün en seçkin kişilerimiz dahil, mutlaka uzun kısa hece, vurgu, anlam hataları ile kelime telaffuz ediliyor. Binlerce güzel kelimemiz, Türkçe değil veya eskidi câhilâne suikasdine uğrayarak, kullanılmaz, zamanla anlaşılmaz oldu. Her kelime bir mânâ âlemi olduğu için, kullanılmaz olunca, insanımız tefekkürde geriledi, fikir oluşturamaz, nüans ifade edemez derekeye düştü. Hiçbir büyük şair yetişmiyor ve yetişmesi mümkün değil. Zira şiir, kelime ile inşa edilir. Bizde kelimelerin yerini sözcük denen ucûbeler almıştır ki, hemen hepsi dilin musikisinden mahrumdur. Osmanlıca Öğretilmeli Bu büyük problemin, harf inkılâbı ile ilgisi yoktur. Latin harflerinin Türkçe’yi Arap harflerinden daha iyi, daha doğru, daha kolay yazdığı, açıktır (ancak (^) ve (‘) işaretlerinin imlâdan kaldırılması, çok büyük sûikasd oldu). Bu gerçek, Arap harfleri ve bu alfabe ile yazılmış muazzam edebiyatımızı bırakmak demek değildir. Liselerde seçmeli ders olarak mutlaka Osmanlıca öğretilecektir. Mutlaka öğretilecektir. Başka çare yoktur. Başka çare yoktur. Zira geçmiş edebiyatını okuyup anlamadan lise diploması verilen tek ülke Türkiye’dir. Bir Arap, İranlı, İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Çinli, Japon, asırlar önce yazılmış edebiyatını rahatça okuyup anlıyor. Biz niçin anlayamıyoruz? Kusurumuz nedir? Bize niçin geri zekâlı millet muamelesi yapılıyor? Dünyanın hiçbir ülkesinde gerçek klasik edebiyatını okuyup anlamayan öğrenciye lise diploması verilmemektedir. Türk millî eğitiminin büyük meselesi Türkçe öğretmekteki yetersizliğidir. Bu çapta olmamakla beraber daha epey proplem var ki, en kısa zamanda çözümlenemedikleri takdirde, Türkiye’nin çağdaş medeniyet seviyesine erişmesi mümkün değildir.  
Dil ve Kültür Yıkıcılığı Prof. Dr. Zeynep Korkmaz Bu yazıya koyduğumuz başlığa şaşanlar olacaktır. Mantık ve bilim anlayışına ters düşmüş görünen böyle bir başlığa elbette şaşılır. Ama, şaşmayın sayın okuyucularım. Aşağıda yapacağımız kısa bir açıklama, gerçeği gözlerimizin önüne serecek ve asıl o zaman hep birlikte şaşıp kalacağız!,.. Biz biliriz ki, yerli ve yabana dilbilim kitaptan yazarlar ki, sosyoloji ilmi ve dil felsefesi der ki: dil ile insan, insan ile o insanın duygu ve düşünce dünyası; bir insanın duygu ve düşünce dünyası ile bağlı bulunduğu toplum ve millet varlığı, bir millet ile onun kültürü arasında çözülmez bir bağ vardır. Bu bağlantıların odak noktası dâ dilde toplanır. Çünkü insan, dili ile konuşur. Çevresi ile olan ilişkilerini dili ile yürütür. Dili ile düşünür. Dili ile eser verir. Dili ile ilim yapar. Toplumunun kültür değerlerini yine dilin aracılığı ile benimseyebilir. Bu değerler dünden bugüne, bugünden yarma dil ile aktarılabilir. Kültür de ancak gelişmiş ve olgunlaşmış bir dil ile yaratıcılığa yönetebilir. Sözün kısası dil bir milletin gören gözü, tutan eli, işiten kulağı, düşünen beynidir. Onun manevî gücünün eseri, gelişme temposunun kronometresidir.Milletlerin tarihleri, san'atları, edebiyatları, folkloru, ilimleri ve yaratıcılıkları hep dillerinde yaşar. Böylece, sosyal yapının sadık bir aynası durumunda olan dil, olumlu yöndeki gidişi ile bir kültür yaratıcısı, bir kültür koruyucusu ve bir kültür aktarıcısıdır. Dolayısıyle kültür varlığına paralel olarak yol alan millet varlığının da güvencesidir. Bundan dolayı her millet kendi dili üzerine titrer, ona ayrı bir özen gösterir. Şimdi konuya bir de aşırı özleştirmecilerin gözüyle yanaşalım. Bakınız ne diyorlar: “Türkçeyi özelleştirme sözlüksel düzeyde kalan bir olgu değildir. Özleştirmecilik genelde düşünsel ve duygusal bir değişimin dile yansımasıdır. Şöyle de söylene bilir. Dilimizin söz varlığını yenileştirme yolu ile toplumumuzun düşünsel ve duygusal evrelerini değiştirmedir. Bu etkileşim, daha doğrusu bütünleşip bir kağıdın iki yüzü gibi birbirinden ayrılmaz” Gelelim yorumuna: Dilimizin söz varlığını yenileştirmeye, eksiklerim gidermeye, ilmin koyduğu ölçü ve sınırlar içinde yol almak kaydı ile kimse bir şey diyemez. Ancak, unutulmamalıdır ki, özleştirmecilerin yolu ilim yolu değildir. Onlar, gerekli olup olmadığına bakmadan, dilin bir sistem olduğuna kulak asmadan, kendilerince yabana damgası vurulan her kelimeyi dilden atmakta; yerlerine Türkçenin yapı ve işleyişine ters düştüğü için “türetme" değil "uydurma" niteliği taşıyan birçok yanlış kelimeyi sürmekte bir sakınca görmemektedirler. “Bu durum elbette toplumumuzun duygu ve düşünce dünyasını değiştirecektir. Ama nasıl? İşte konu burada düğümleniyor!." Tasfiyecilik ve yanlışlık temeline dayandırılan bir uygulama dili kendi öz değerlerine yönelterek değil, onu kendi öz değerlerinden uzaklaştırıp yozlaştırarak! Halkın diline yaklaşarak değil, halkın dilinden uzaklaşıp bîr zümre dili yaratma çabasına düşerek! Dil ve düşünceye genişletici ufuklar açarak değil, dil ve düşünce dünyamızı daraltıp kısırlaştırarak! Canlı eklerle dile işleklik kazandırarak değil, ölü ekler, fosilleşmiş kelimeler vs gramere aykırı yanlış kuruluşlar ile dilin kendi kendini besleyen yaratıcılığını körelterek! Yeni kelimelere verilecek dilin kendi kendini besleyen yaratıcılığını körelterek! Yeni kelimelere verilecek dilin geçmişi ve gelişmesi ile bağlantısız yeni yeni anlam ve kavramlarla düşünce ve kültür dünyamızı sürekli kesintilere uğratarak. Bütün bu durumlar bilerek veya bilmeyerek sonunda kendi kültürümüzle sonunda bağlantılarımızı koparacak ve bir kültür devrimine zemin hazırlayabilecektir. Bir millerin dili o milletin kültürüne ve kendi varlığına yöneltilmiş bir silah olarak kullanılamaz!..
Türkçe Küçük Bir "Sal"a Bindirilip "Sel"e Bırakılıyor Prof. Dr. Orhan F. Köprülü Türkçeyi, bilerek veya bilmeden tahribe kalkışanların en kolay ve en çok kullandıkları uydurma ek "sal" ve "sel" dir. Başlangıçta az sayıda kullanılan "sal" ve "sel" eki son yıllarda TRT'nin de gayretiyle dilimizi acınacak bir hâle getirmek istidadını göstermektedir. Aşağıda vereceğimiz "sal" ve "sel" li uydurma kelimelerin hepsi TRT'nin çeşitli yayınlarında kullanılan kelimelerden seçilmiştir. "Sal" ve "sel" âşıklarına göre, bu ek Türkçe, Arapça, Fransızca veya herhangi bir dildeki bir kelimenin arkasına getirildi mi o kelime Türkçe olur. Mantık, tarih, din, hukuk, akıl, cin, ruh gibi kelimelerin hepsi Arapça'dan Türkçeye geçmiş kelimelerdir ama bunlara ( î ) eki ekleyeceğimiz yerde "sal" veya "sel" eki eklenip sırasıyla “Mantıksal, Tarihsel, Dinsel, Hukuksal, Akılsal, Cinsel, Ruhsal” denilirse bu kelimeler Türkçe olur. Ama aynı kimseler "sal", "sel" ekini “Adlî, Askerî, Millî, Mâlî ” kelimelerinin sonuna getirerek “Adilsel,  Askersel, Millisel, Malsal ” yapamamışlardır. Türkçe sevgisinden ve bilgisinden mahrum olan bu beyler "sal" ve "sel" ekini Türkçe kelimelerin arkasına getirerek de birtakım ucûbeler yapabilmişlerdir. Meselâ “ köysel” böyledir. Ama her ne hikmet ise “yersel” demeyip “yerel”'i tercih etmişlerdir. Dil bilginlikleri (!) kendilerinden menkul bu zevâta göre, “sel” eki Fransızca kelimeleri de Türkçeleştirebilmektedir. Bu gibi kelimelerin başında “ istatistiksel ve kliniksel” kelimeleri cidden dâhiyâne (!) buluşlardır. Bu beylerin “ futbolsal, taçsal, kornersel” diyecekleri günler de herhalde uzak değildir. Uydurma eklerle Türkçeleştirilen kelimeler arasında tabiatiyle “ noktasal ve parasal” ı da unutmamak gerekir. Şaka bir tarafa, bu gidişe muhakkak dur demek lazımdır. Türkçeyi çürük bir “ sal” a bindirip, gelişi güzel bir “sel” e bırakmak dilimize karşı bir saygısızlıktır.
"Şehir mi" Yoksa "Kent mi?" Prof. Dr.Hasan Eren Bu son yıllarda “şehir” sözünün yavaş yavaş değer kaybettiğine şahit oluyoruz. Yazı dilimizde “şehir” yerine daha çok “kent” sözünün kullanıldığı göze çarpıyor. “ Şehir” sözü dilimize birçok yeni biçimler kazandırmıştır. “şehirci, şehircilik, şehirlerarası, şehirleşme, şehirleşmek, şehirli” gibi. Bu söz, üzerinde yaşadığımız yurt topraklarında yer adı olarak da geçer: “Akşehir, Akçaşehir, Alaşehir, Beyşehir, Eskişehir, Karacaşehir, Kızılcaşehir, Yenişehir”. “Şehir” sözü yer adlarında “Şar”  biçiminde de kullanılır: “Akşar, Akçasar, Alaşar, Eskişar, Karacaşar, Kızılcaşar, Yenişar.” Sözlüğümüzde ve yer adlarımızda bu kadar yaygın olarak geçen "şehir" sözünün gözden düşmesinin sebebi nedir?.  “Şehir” Farsçadan alınma bir sözdür. “şehir”'in yabancı bir söz olarak yavaş yavaş değerden düştüğü açıktır.

Buna karşılık “kent” sözü Türkçe midir?
Farsçadan gelen “şehir” adının yerine geçen “kent” sözü Soğdakça KND biçiminden Türkçeleşmiş bir sözdür. (Soğdakça Sogdiana'da konuşulan eski bir İran dilidir).
“Şehir” gibi, “kent” de yer adlarımızda rastlanan bir sözdür. Ancak, “kent”'in yer adlarında dar bir alanda kaldığını görüyoruz: “Akcakent, Çukurkent, Kızılcakent, Kızılkent”. Eski ve yaygın “şehir” sözünü Farsçadır hükmüyle öldürmek isteyenlerin aldandığı anlaşılıyor. “şehir” sözü ne ölçüde yabancı ise, “ kent” sözü de o ölçüde yabancıdır. Eski Türkler kurdukları şehirlere “balık” adını verirlerdi. Bu ad “ beşbalık, hanbalık, gibi eski yer adlarında kullanılmıştır. Yabancı kökenlerden gelen “şehir ve kent” yerine eski Türkçe “balık” sözü diriltemez. Türkçe “balık” "şehir" olarak ölmüştür. Çünkü sözler de doğarlar, yaşarlar ve ölürler.
Türkçe Sözlük Üzerine Pr. Dr. Osman F. Sertkaya Türk dilinin yazılı ilk metinlerinin bu gün en az üç mükemmel sözlüğü vardır. Fakat Türkiye Türkçesine ait olan mükemmel bir sözlüğü yoktur. Merhum Şemseddin Sami'nin 80 yıl kadar önce tek başına yayımlamış olduğu 29.000 kelimelik “kamus-ı Türkî” sinden beri Türkiye'de ciddi bir sözlük yayımlanmamıştır. Tanzimattan bu yana yazdan eserleri anlamak için mükemmel bir sözlüğe ihtiyacımız vardır. 150 yıldan beri yazılmış eserleri anlamak ancak bu şekilde mümkün olur. Türk Dil Kurumu'nun “kamus-ı Türkî” 'den bile az kelime ihtiva eden ve 6. baskısı yapılan “Türkçe sözlük” Türkçenin bugünkü ihtiyacını karşılamaktan çok uzaktır. TDK'nun Türkçe Sözlüğünde "Osmanlıca sözcükler" adı altında Arap ve Fars asıllı Türkçeleşmiş kelimeler, "dilde kullanmadığı" ileri sürülerek tasfiye edilmiş ve edilmektedir. Böylece dilde kasıtlı olarak "kelime fakirliği" ne gidilmektedir. Bu sözlük'teki bir yanlış da "Osmanlıca sözcük" saydıkları kelimelere verdikleri karşılıklardır. Türkçe Sözlüğü hazırlayanlara göre “kalp” kelimesinin karşılığı “ yürek”, “kafa” kelimesinin karşılığı “baş”, “akıl” kelimesinin karşılığı “us” dur. Eğer “kalp” "yürek" demek olsaydı, "merhametsiz" mânâsına gelen “kalpsiz” ile "korkak" manasına gelen “yüreksiz”'in aynı mânâyı taşımaları gerekmez miydi? Yine “kafa” ile “baş” aynı mânâya gelseydi “kafasız” ile “başsız”'ın da aynı mânâya gelmeleri gerekmez miydi? Halbuki “kafasız” "aptal, zeki olmayan", “başsız” ise "başı olmayan; reissiz, lidersiz" mânâlarını taşımaktadır. “Akılda "us" demek olsaydı "aklı olan, zeki" mânâsına gelen “akıllı” kelimesi ile "yaramazlık yapmayan, sakin" mânâsına gelen "uslu" kelimelerinin eş manâlı olmaları gerekmez miydi? “Türkçe sözlük’te kalp kelmesinin l. yürek, 2. yürek hastalığı, 3. duygu, his" olmak üzere üç mânâsı verilmiş ve bu üç karşılık için de “kalp kırmak (birinde) kalp olmamak, kalbi çarpmamak,kalbine doğmak, kalbine girmek, kalbine göre olmak üzere 6 kullanılışı zikredilmiştir.” Peki şu kullanışlar nerededir? “ Kalp acısı, kalp adalesi, kalp ağrısı, kalp atması, kalp bilgisi, kalp çarpması, kalp damarı, kalp dış zarı, kalp iç zarı, kalp kapağı, kalp karıncığı, kalp kasları, kalp krizi, kalp kifayetsizliği, kalp kulakçığı, kalp mütehassısı, kalp sektesi, kalp sesleri, kalp yetersizliği… vs.. Kalbi ağrımak, kalbi kanamak, kalbi kan ağlamak, kalbi kırılmak, kalbi olmak, kalbi tıkanmak, Kalbi yağ bağlamak. vs.. kalbi bozuk, kalbi bütün, kalbi fesat, kalbi temiz, kalbi geniş… vs Kalbini kazanmak, kalbini kırmak, kalbini kaptırmak, kalbini vermek… vs kalbine göre vermek, kalbine işlemek.. vs. Kalbinde yer edinmek, kalbinde kin ve garaz tutmak… vs.
Kalpten öpmek, kalpten anlamak, kalpten gelmek... vs.
Kalp kelimesi Türkçeye Arapçadan girmiştir diye onu "yürek" kelimesi ile değiştirmeye kalkanlar yukarıda verilen şekillerin kullanılışlarını ve bunların asli ve mecazi ifadelerini de Türkçeden kovmak isteyenlerdir. Türkçe bu kadar fakirleştirilmeye layık bir dil midir?
Kültür İhtilali ve Dilimiz Prof. Dr. Mehmet Eröz Sosyalizmin felsefesi olan tarihî maddecilik, sosyal yapıların ve kültürlerin, devirden devire ihtilâlci bir şekilde değişeceğini, bunun “diyalektik kanun” icabı olduğunu söylüyordu. Böyle bir kanuna kendisi de inanmadığından, bu tarz değişmeyi, profesyonel komünist ihtilâlciler grubunun omuzlarına yüklemiş, onlara “tarihi bir misyon” vermişti. “Bu düzen değiştirme” ve “yıkma” işine “kültür ihtilali” de dahildir. Lenin'in dilindeki “Proleter kültür” milli kültürleri , yıkma arzusunun ifadesidir. Lenin'in hocası “Plehanov”, böyle bir "devrim" in, ancak kültür ihtilâli ile tamamlanabileceğini şu formülle açıklıyordu: "Her muhteva kendisine uygun şekil ister”. Yâni, sosyalist kültürü, millî kalıplar içinde veremezsiniz; millî dili ve kültürü yıkmadan, sosyalizmi aşılayamazsınız. "Milli”bir kalıp içindeki sosyalist muhteva veya öz, donup kalmaya mahkumdur. Onun için, "Milli”yi yıkmalı, onu sulandırmak ve "ulusal” a çevirmelidir.  Trokçki, "Sürekli ihtilal (devrim)" teorisi ile dilin, diğer kültür unsurlarının ve sosyal yapının devamlı tahribini hedef almıştı. Mao'nun "kültür ihtilali", Konfîçyüs'e kadar dayanan Çin milli kültürünü, aile yapısından başlayarak bütün sosyal yapısiyle yıkmayı kafasına koymuştu. Buna rağmen resim ve şekil dili olan, Çin edebi dilinde bir yıkıma gidilmeyişi, üzerinde dikkatle durulması gereken bir noktadır. Rusya'da da, kültür ve yapı, bütün gerçekliği ile kafalardaki ideolojiyi ezip büzmüştü. Bu yüzden olacak ki, Rus dili üzerinde hiç oynanmadı. Buna karşılık Ruslar kültür ihtilâli denemesini, esir Türk ellerinde yaptılar. Sovyetler Birliği, Türk ülkelerini birer birer işgal ettikten sonra, onları Türkiye'den koparmak için, Lâtin alfabesine geçirdi. Aynı alfabeyi Türkiye kabul edince bu defa harfleri Rus kiril harfleriyle değiştirdi. Bu alfabeyi, Özbek'lere, Türkmen'lere, Kazak'lara, Azerilere, Kırım ve Kazan Tatarlarına ayrı ayrı tatbik ettiler ki, biri diğerinin yazısını okuyamayacak hale gelsin. Arkasından, 1926'da Bakü'de topladıkları dil kongresinde, Türkiye Türkçesi ile ortak olan kelimelerin atılmasını, yerine Rusça kelimeler ve terimler konulmasını kararlaştırdılar. Bu, hür bir Kongre'nin kararı değildi. Baskı ile alınmış bir karardı. Nitekim karşı çıkan milli kültür savunucusu münevverler, bir bir imha edildiler. Bundan sonra, "Etnojenez” nazariyesi ile birleştirerek, lehçeleri ayrı birer dil gibi göstermeye uğraştılar. Türkmenlere, Kırgızlara, Özbeklere, Azerilere, Tatarlara, yaşadıkları topraklarda, ilim maskeli birer arkeolojik geçmiş uydurarak, hepsini Türklükten koparıp, ayrı kavimler imiş gibi "kanıtlamaya" (!) çalıştılar. Dilde büyük bir tasfiyecilik ve tahribata girişirken, “Devrik cümle” yapımına ağırlık verdiler. Kelimelerin cümle içindeki dizilişini, yapıyı, sentaksı altüst ettiler. Buna dair zengin bilgiyi, rahmetli  Zeki velidi Toga'ın “Türklüğün mukadderatı üzerine” adını taşıyan eserinde bulmak mümkündür. Ayrıca, on yıl önce Münih'te yayınlanan "Dergi" koleksiyonlarında ve Sovyetler Birliğindeki Türklerle ilgili yabancı yayınlarda aydınlatıcı çok ibretli bilgiler vardır. Türkiye'de de aynı paralelde çalışıldı. Yaşayan dildeki kelimeler birer birer atılıp, yerine uydurmaları konurken, "Selli, Sallı” tamlamalara ve devrik cümlelere ağırlık verildi. Türk dilini kökünden ve kaynağından koparabilmek için, sahte bir tarih tezine de ihtiyaç vardı. Bu tez, "Etnojenez" idi. İlmî ve arkeolojik çalışmalar, objektiflik ölçüleri içinde kaldığı müddetçe söylenecek birşey yoktur. Fakat, bunları adı geçen teze yardımcı olarak kullanınca iş değişiyor. Türk kültürü, Türkiye'de de, dış Türk dünyasında da canlı olarak yaşamaktadır. Onbeş yıl kadar önce, Türk Parlâmento Heyeti, Sovyet Azerbaycan'a, Bakü'ye gittiğinde, şereflerine verilen bir ziyafette şöyle ibretli bir konuşma geçmişti. Azeri bakanlardan biri sitemle şöyle dedi: "Sabahtan beri ne yahşi (güzel) danışıyoruz (görüşüyoruz). Fakat sizin Ankara Radyosundan hiçbir şey anlamıyoruz”. Bizim heyettekilerden bir parlamenter, şu ibretli cevabı yapıştırdı: "Merak etmeyin Ekselans ondan biz de bir şey anlamıyoruz” Türk dünyasının nesillerinin birbirini anlayacağı günler elbette gelecektir. “Gaspiralı İsmail beyin ruhu şad olacak ve Boğaziçinin sandalcısından Kaşgar’ın devecisine kadar bütün Türkler aynı dille konuşacaklardır”.  
Yapıt Dr. Necdet Bingöl Yapıt kelimesini beğenmiyor musunuz? Niçin? Bence pek âlâ bir “sözcük” işte. Hele o hafif batı müziği parçalarını radyo veya telviziyonda falanın  “yapıtı” diye takdim etmiyorlar mı, bayılıyorum! Sonra bazı sanatçılar şâirler, romancılar görüyoruz, “eserim” demeye dili varmıyor da “yapıtım” diyor. İnsan bu kadar alçak gönülü(!) olabilir. Ama hakları var, öyle ya, onların yaptıklarında, yazdıklarında, çizdiklerinde kalacak bir vasıf, bir hususiyet bulunmadığı için, hiçbir iz bırakamayacaklarına göre, onlara zâten eser denemez. Onlar olsa olsa “çapıt” vezninden birer “yapıt” tır, akşamdan sabaha yapılan cinsten yap yapabildiğin kadar! Fakat unutmayalım ki bu “yapıt” lar dilimizi ve edebiyatımızı tâmir kabul etmez “yıkıt” lar haline getiriyor.
Türkçe Nasıl Fakirleştiriliyor Prf. Dr. Orhan F. Köprülü Yıllardır, büyük çoğunluğu bilmeden, küçük bir azınlığı ise bilerek dilimizi özleştirmeye kalkışanlar, daha doğrusu sananlar, lisanı zenginleştireceğiz derken, aslında onu fakirleştirmektedirler, tek bakışta, bu fikrimize kolaylıkla itiraz edilebilir.Denilebilir ki, ilerlediğinde şüphe olmayan bir memlekette böyle bir şeye müsait bir zemin nasıl bulunabilir? Cevabı gayet basittir. Maddi sahada memleketin ileri gittiği nasıl bir gerçek ise, başta dil olmak üzere, kültür alanında geri gidildiği o kadar kesindir. Herkesin şikâyet ettiği anarşinin kökünde acaba dildeki anarşinin hiç mi payı yoktur. Dilini sevmeyen, en azından sevmesini bilmeyen, eski kültüründen ve bunun tabii neticesi olarak, manevi değerlerinden kopan bir cemiyette anarşiyi yerleştirmek, geçmişine bağlı bir topluma nispetle daha kolay olmaz mı?Bu yazımızda dilimizin nasıl fakirleştirildiğini, ifade zenginliğinin, nüansların (nüans farkı değil) nasıl ortadan kaldırıldığını misalleriyle göstermeye çalışacağız. Meselâ, radyo ve televizyonda, hem isim, hem fiil olarak, en çok kullanılan kelimelerden birisi “Amaçtır” 'tır. Bu kelimenin küçük bir telaffuz değişikliği ile Farsça olduğu münakaşa götürmez bir hakikattir. Ama bizim itirazımız bu kelimenin kullanılmasına olmaktan çok, bunun dilimizden “Gaye”, “Maksat” ve  “Hedef” kelimelerini atmış görünmesindendir. Bu kafaya, bu mantığa göre hareket edilirse, Atatürk'ün "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri" cümlesinde, “Hedef”'in yerine “Amaç”ı  koydunuz mu yalnız nüans kaybolmaz, dilin ahengi de bozulur. "Gayemiz, Türkiye'nin sonsuza kadar yaşamasıdır" diyeceğimize, burada “Gaye” kelimesinin yerine “Amaç” konulursa, dildeki ifade kudreti kaybolur."Bir gencin maksadı, vatanına faydalı bir insan olarak yetişmektir" cümlesinde “ Maksad” ın  yerini “Amaç” alacak olursa, dilimizin hem mantığı, hem de zenginliği kaybolur. Zenginleşmek isteyen bir tek dil gösterilebilir mi ki, yerine göre üç ayrı kelimeyle ifade edilebilecek fikirleri bir tek kelimeyle ifadeye çalışsın?Lisanımızı fakirleştiren bir diğer kelime de “Çaba” 'dır. Bu kelime, zaten öteden beri Türkçede vardır. Ancak hiç bir surede “Gayret” yerine kullanılamaz. Zira çaba, her zaman için boşuna olan bir “Gayreti” ifade eder. Bunun en büyük delili küçük bir çocuğun yüzmeye çabalamasıdır. "Çabalama kaptan ben gidemem" tabiri de, “Çabanın”, “Gayret” olamayacağını açıkça gösterir. İşinde çok çalışan bir şahsı “Gayretli”  bir kimse olarak vasıflandırmak ne kadar doğru ise  “Çabalı”  bir kimse olarak ifade etmek de o kadar yanlıştır. Başka bir yazımızda lisanımızın nasıl fakirleştirildiğine dair çeşitli misaller vermeye devam edeceğiz.  
Muhterem mi Sayın mı? Mehmet Şevket Eygi Necip Fazıl, bir Müslüman olarak, İsmet Paşa'yı hiç sevmezdi. Onun aleyhindeki yazıları toplansa birkaç cilt kitap olur. Bir keresinde, Paşa aleyhindeki zehir zemberek bir yazısının baş tarafına şu cümleyi koymuştu: "Sana muhterem demiyorum, sayın diyorum..." Sayın kelimesi muhteremin yerini tutmaz. Bey ile Bay aynı manaya gelen iki eşit kelime midir? Hayır!.. Muhterem beyefendi ile Sayın bay bir olur mu hiç... Bir toplumun lisanı bozulur ve dejenere edilirse o toplum tümden bozulur. Türkçemizde kadın, karı, avrat, kancık, bayan, hanımefendi kelimeleri arasında farklar vardır. Sayın bayan, muhterem hanımefendinin yerini tutmaz. Kibar insanlar birbirine karın yahut kancığın nasıl  diye sormaz; eskiden medenî Osmanlılar zevce-i muhteremeniz hanımefendi derlerdi. Padişah kızlarına sadece Sultan denilmezdi, iffetli Sultan denilirdi. Mustafa Kemal Paşa, Son Padişah Sultan Mehmed Vahidüddin Han'ın yâveriydi. Onun emriyle 1919'da Samsun'a çıktıktan sonra ona iki yazı göndermiş ve bunların başına "Atebe-i ulya-i Hazret-i Hilafetpenahîye" cümlesini koymuştu. İmzasını da şöyle atmıştı: Birinde: Kulları Mustafa Kemal. Ötekinde: Kulunuz Mustafa Kemal. Eskiden kibar ve okumuş Türkiyeliler evim demezler, fakirhanem derlerdi. Senin evin veya sizin eviniz demezler, devlethane-i âlileri derlerdi. Türkiye maalesef 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra çok kabalaştı. Adnan Menderes'in hayırlı işlerinden biri, CHP'nin ve Agop Dilaçar'ın (Türk Dil Kurumu sekreteri) öz ve duru Türkçe devrimine karşı zengin ve medenî 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasası) Türkçesine dönülmüş olmasıdır. 1950-60 arasında: Milletvekili denilmez, meb'us denilirdi. Cumhurreisi: Cumhurbaşkanı. Başvekil: Başbakan. Vekil: Bakan. İcra vekilleri heyeti: Bakanlar kurulu. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti: Genelkurmay Başkanlığı. Temyiz Mahkemesi: Yargıtay. Şûra-i Devlet: Danıştay. Divan-ı Muhasebat: Sayıştay. Vekil beyefendi nerede, sayın bakan nerede... Azerbaycan'da Türkçe, Sovyetler devrinde bile, bizdeki lisan kadar bozulmadı. Onlar Kültür Bakanlığı yerine Medeniyet Nezareti diyor. Baylı, bayanlı, sayınlı, mayınlı, imgeli, simgeli, yargıçlı Türkçe ile şiir yazılmaz, derin tefekkür yapılmaz. "Valide-i muhteremimiz teyzem nasıllar?" diye sormak başkadır, "Ulan anan nasıl beee?" diye hayvan gibi sormak başkadır. İkisi de aynı yola mı çıkar? Hayır hayır bin kere hayır. Nerede "Muhterem Başvekil beyefendi...", nerede "Sayın Başbakan Bay Recep..." Muhterem okuyucularım, Necip Fazıl'ın İnönü'ye "Sana muhterem demiyorum, sayın diyorum..." hitabını aklınızdan hiç çıkartmayın. Sayın kelimesi Kalmukça mı, Moğolca mı, yoksa Nogayca mıdır bilmem ama bazen istihfaf, istihkar, terzil, tezlil manasına gelebildiğini bilirim.
Kudsî Kelimelerle Savaş Orhan Seyfi Orhon Fikirlerine çok değer verdiğim meslekdaşlarımdan bazılarının, dilde devrimcilik modasına kapılarak. "Hürriyet" yerine "Özgürlük". "Hür" Yerine "Özgür" deyişlerine üzülüyorum. "Harf" karşılığı "Cücük". "Hastane" karşılığı "Sayrıevi" demek gibi tuhaflıkların ehemmiyeti yok. Ama "hürriyet" ve "hür" sözleri bizde yüz sene önce başlamış bir fikir hareketinin bayraklarıdır. Bu kelimeler, bu mehfumlarla beraber dilimize girmiş, düşüncelerimizde yer etmiş, siyasi hayatımızda yeni bir deviraçmıştır. Siyasî ve hukuki mânasiyle "Hürriyet" kelimesi eskiden yoktu. "Hür" sözünden bugün bizim anladığımız mânâ anlaşılamazdı. O da "Milliyet" gibi yeni mefhumlariyle gelen kelimelerimizdendir. Bunlar geniş bir fikir hareketi uyandırarak cemiyetimizi ileriye doğru yürütmüşler, bir daha silinmeyecek bir şekilde dimağımıza nakş edilmişlerdir. Biz bunlarla yepyeni bir hüviyete girmişiz. Bunların heyecanını duymuşuz. İnancını gönlümüzde taşımışız. Bunlar için mücadele etmişiz. Edebiyatımız bunlarla dolmuştur. Bu kelimeler dilimizden çıkarılıp atılır mı? "Özgürlük" uydurma bir kelimedir. Başlı başına hiçbir şey demek değildir. Ancak bundan "Hürriyet" in kastedildiği anlaşılırsa bir mânâ ifade eder. "Özgür" de öyledir. Edebiyatımızı pırıltılarıyla dolduran bu kelimeleri niye atacağız? Bu duyguyu içimizde öldürmek için mi?... Bunun bir gerekçesi yoktur. "Dilimizden Türkçe olmayan bu türlü kelimeleri çıkarıyoruz!" diyemeyiz. "Hürriyet"i çıkarttık. Pekiyi, ya "Cumhuriyet". O da aynı cinsten bir kelimedir. Bu devletin ismi:"Türkiye Cumhuriyeti" dir. Ne olacak? Bir dilin, kütüphanelerini dolduran "Hürriyet" gibi "Hür" gibi en canlı, en güzel kelimesi atılır mı? Bu tesir altında kalan gençler, bir kuşak sonra, istiklal marşı söylenirken:"Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım!.." mısralarını anlayamayacaktır. Hürriyet severliği anlayamayacaktır, hürriyet mücadelesini anlayamayacaktır, hürriyet şehitlerini anlayamayacaktır. Bugünkü Anayasayı da anlayamayacaktır. Meselâ: "Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir "i anlayamayacaktır.  
Dil Alırlar, Dil Satarlar Ayvaz Gökdemir Bin delille isbât edildi ki, "öztürkçecilik" denilen akım ilme aykırıdır. Târihi ve milli gerçeklerimize uygun değildir. Türk dil ve kültürünün binlerce yıllık târihi tekâmülüne zıttır. Bize emsal olabilecek tarihin büyük medenî milletlerinden hiç birinin kültür hayatında böyle bir millî dili tasfiye ve tahrib hareketi örneği yoktur.İlmin bu konuda ortaya koyduğu ölçü ve hadler bellidir. Dil fertlerin dışında ve üstünde, objektif, içtimaî bir varlıktır. Kaideleri kimsenin keyfine, şahsî takdirine göre teşekkül etmiş değildir. İlmin, kanunlarım, kaidelerini, varlık şartlarını, işleyiş ve gelişme istikametlerini ortaya koyduğu ve imkânlarını belirttiği bir müessese üzerinde keyfe ve hususi maksadlara göre teklif ve tercihlerde bulunmak, kimsenin hakkı ve haddi olmamak gerekir. İlim, Türkçe için, hiç bir bakımdan "öztürkçecilik" diye bir istikamet göstermemekte, böyle bir ameliyat zaruretinden bahsetmemektedir. "Öztürkçeci" geçinen uydurmacılar da dikkat edilirse; kendi sakat tutumlarının müdâfaasını "ilim böyle emrediyor" diye yapmıyorlar. "Biz devrimciyiz; yaptık oldu, yaparız olur!" demagojisi içindedirler. İlme karşı siperleri "devrimcilik" tir.Tarihi kökler dediğimiz milli hayat damarlarımızı kesmek ve tarihten kopmak arzularını ise zaten saklamıyorlar. Onlara göre "Milli Kültür", akıllarına estiği gibi, "İcat edilebilecek" bir şeydir. "Millet" dediğimiz ise iktisâdı temler ve kıskançlıklar etrafında toplanmış bir "halk" veya "halklar" topluluğudur! Nesiller arası anlaşmazlık ve kültür kopukluğu bizim için ne ölçüde vahim bir durum, bir endişe ve ıstırap kaynağı ise, onlar için o ölçüde sevindirici bir haldir, başarılarını gösteren bir sonuçtur. Bu kadar saçma, bu kadar akıl dışı bir yolda ısrar etmelerinin belki de en mühim sebebi böyle bir neticeye ulaşabilmektir.Bu itibarla, bu kişileri ilimle, mantıkla, selim akılla ikna etmenin, târih, millî kültür, millî fayda, milliyetçilik diyerek yola getirmenin imkânı yoktur. Bunlar kökü içerde ve dışarda birtakım organizasyonlarla birbirlerini "ödüllendiren" çıkar topluluklarıdır. Meslekleri milli kültür yıkıcılığıdır. Geçimleri bu yoldandır. Devrimsıtmasına tutulmuş, herşeyi ile sığ bir grup "aydını" da peşlerine takmış olarak "öztürkçe" satarlar, cahili, gafili, kaygısızı, moda düşkünü ve renksizi hep bir arada sebeplenirler.Milliyetçilerin ilmî ve milli mücadelesi, bunları ikna etmek için değil, iyi niyetli fakat hakkıyle gelişmemiş aydınlan, yeni yetişen çocuklarımızı ve gençlerimizi bu kültür bozukluğundan korumaktadır. Propagandanın şiddetle tesirinde kalan siyaset ve idare adamlarımızı, devlet sorumlularını da bunların maalesef yaygın olan fena tesirlerinden kurtulmaya çalışıyoruz.
Türkçe'yi "Özleştirme"deki Kasıt Prof. Ömer Faruk Akün Bugün Türk Dili'nde alabildiğine sürdürülen "özleş­tirme" hareketi, Türkçe'yi yabancı her dilden değil, sâdece ve sâdece İslâm medeniyetinden gelme kelimelerden temizle­me şeklinde yürümekte ve yürütülmektedir. Türkçe'ye tâ­rihî akışı içinde Arapça ve Farsça'dan başka, Çince'den, Soğdca'dan, Toharca'dan, Moğolca'dan, Slav dillerinden, Rumca'dan da bir çok kelimeler girmiş ve bunlar bugün menşelerini hissetirmez bir hâle gelmişlerdir. Ötekiler gibi bunlar da bizim dilimizin artık tabiî unsurları ol­mak mâhiyetini kazanmışlardır.  İşte bütün bu yabancı kelime mevcudu içinde se­çilmiş sâdece iki hedef vardır: Arapça ve Farsça asıllı kelimeler... Yâni bin yıllık bir medeniyet mirasının kelimeleri... Bu çerçevedeki kelimeler suçlanmakta ve boy hedefi alınmaktadır. Başından beri kendilerine en fazla tedkîkinden çıkan netice ne oluyor? Bunun gözler önüne serilmesi gerek. Yapılan iş, iyice belli olacaktır ki, Arap­ça ve Farsça kelimeler zemininde alelâde bir değişik­lik, bir lügat yenilemesi mes'elesi değildir. Değiştirilen, tasfiye edilen kelimelerle, bunların bağlı bulundukları duygular, mefhumlar nasıl zedeleniyor ve yok ediliyor? Bu hâdisenin gerçek cephesini ve şümûlünü, bilhassa bu yönden yapılacak dikkatli tedkikler olanca çıplaklığı ile ortaya koyacaktır.  Tekrarlayalım: Bu tasfiye işinde Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin kaldırılması ötesinde, mefhumların, duyguların yıkılması hâdisesi vardır. Bu kategoriden birkaç hâdiseye daha işaret edece­ğiz:  "Bağımsızlık"la silinmesine çalışılan "istiklâl" ke­limesine bakalım: Bu memleketin çocukları, "Ya istiklâl, ya ölüm!" diye cephelere koşmuş, kanlarını bu kelimenin taşıdığı mânâ uğruna dökmüşlerdir. Buna mukabil, "ba­ğımsızlık" sözünün böyle bir hüviyeti, yaşanmışı yoktur. Millet hafızasına mâl olmuş bir muhtevadan mahrum "bağımsızlık" üstelik menfî yapıda bir kelimedir. Kendi­sini kuran ek, "korkusuzluk, endişesizlik"deki gibi sa­yısı sınırlı örneklere mukaabil, asıl menfîlik tarafı galip bir kelime teşkil unsurudur. Onunla yapılmış binlerce kelimede hep menfî bir hâlin ifâde ve telkini vardır. Bir "istiklâl" kelimesinin telkin hassası ile, bir "bağımsızlık" sözünün telkin ve tedâî (çağrışım) durumu, yapısı, bu gramer yönü dolayısiyle aynı değildir. Bünyesinde bir menfilik unsu­ru bulunmayan "istiklâl" sözüne karşı, "bağımsızlık"ta morfolojik yapısından ileri gelen bir inen menfî cihet ba­his konusudur. "Bağımsızlık" bize yüce bir fikri telkin edecek yer­de, her seferinde "bakımsızlık, hazımsızlık, çelimsizlik, ge­çimsizlik, gamsızlık, kansızlık, cansızlık" kabilinden men­filiklerin tedâisini getiren bir yapıdadır. "İstiklâl"de ise, kelime yapısı itibariyle böyle bir menfilik yoktur. "İstik­lâl" sözü mâhiyeti itibariyle bir menfî kelime olamaz. Bir şeyin menfî zıddı olamaz. Hâlbuki "bağımsızlık" böyle bir menfiliği bünyesinde taşımaktadır. Türkiye'de bugün dil mes'elesi, dünyânın her tarafındakinden farklı olarak bir kültür mes'elesi, kendisi içinde bir mevzu olmaktan çıkmış, tamâmiyle siyâsî mâ­hiyet ve hüviyete dökülmüştür. Bu sahada baskı grup­larını meydana getiren zihniyete göre düşünülmüyorsa, dilin kendi mes'elesi ile hiçbir ilgisi olmayan politik tabanlı mevzuların ortaya getirilerek, bunlar istikâmetin­de itham ve hücumlara uğramak şaşmaz bir kader ol­muştur. Bu sahada öylesine katı bir yobaz tavır teşekkül etmiştir ki, ellerinden gelse, kendi uydurmalarına, hatâlarına, bâtıllarına îtirâz edenlere, lügatlerine itibâr etme­yip tabiî Türkçe'yi kullananlara en ağır cezaları verecek, yaşama hakkı bile tanımayacaklardır.  Tasfiyeci zihniyetin istediği, millî kültür varlığı­nı ifâde ve nakleden eserlerle yeni nesiller arasında irti­batın kopmasıdır. Onun için maksad, sâdece dilin içinde bir netîce alınması değildir. Onun vâsıtasiyle bir başka neticeye ulaşmaktır. Hedef sâdece bir kelime operas­yonu, lügat mes'elesi yâni yabancı menşeli kelimelerin terk edilip yerlerine şu veya bu yeni ve başka kelimele­rin konulması işinden ibaret değildir. Daha ileri hedef, bunun da ötesinde, ilk kademede dili değiştirerek, yeni nesillere yabancılaştırarak bu dilin aracılık ettiği ana kültürü aradan kaldırmak, saha dışı bırakmak, onun ye­rine kendi dilini de beraber getiren, müesses kıymetleri değiştiren bir başka dünyâ görüşünü ve onun kültürü­nü yerleştirmektir.  Dâva bu noktada formülünü bütün vecizliği ile bulur, ortaya vurur: “Yeni bir dil ile yeni bir nizam... yeni bir nizam için yeni bir dil!...”      
Tarih ve Bugün Prof. Dr. Mehmet Kaplan Çağdaşlaşmada tarihe ve eski kültüre karşı sırt çevirilen şu üç hakikati unutuyorlar: 1-Beşeri bütün düşünce ve müesseseler tarihin akışı içinde oluşmuştur. Cemiyete her düşüncenin, her müessesenin, her kelimenin bir tarihi vardır. Onu bilmek bize bugünü daha iyi anlatır. Bir şeyi başlangıcından halihazır durumuna kadar bilen onu çok iyi anlamış olur. Sadece halihazırı bilmek insanı sığ bir anlayışa sokar. 2-İnsanoğlu tarihi çağları yaşarken ebedi hakikatleri bulmuştur. Batı bugün hâlâ eski Yunan filozoflarının fikirlerini tekrarlar. İslâmiyeti reddeden Marksistler, Yunus Emre'yi göklere çıkarmakla bir çelişkiye düşmüyorlar mı? Yunus'un bütün mısralarının arkasında Kur'an, Hadis ve Türk halk kültürü vardır. Yunus gökten inmemiştir. Türk tarih ve kültürünün mahsulüdür ve Yunus tek değildir. Onun yanında Mevlânâ denilen koca bir deniz vardır. Şu halde tarihe giden, ararsa, eskilerin bulduğu ebedi hakikatleri yeniden keşfedebilir. Divan edebiyatı ölmez mısralarla doludur. 3-Tarih, bugün her sahada delil, destek veya malzeme olarak kullanılabilecek bin bir kültür unsuru ile doludur. Shakespeare şaheserlerini tarihin hazinesinden çıkarmıştır. Bütün büyük yazarlar eski kültür kaynaklarıyla beslenmişlerdir. Eski kitaplarda şaheser olmayı bekleyen nice efsaneler, nice destanlar, nice hayat hikayeleri vardır, çağdaşlaşma bunlardan istifade asla mani değildir. Bilakis eskiye ne kadar yeni fikirlerle gidersek onu daha derin ve daha iyi anlarız.Fakat tarihin bir anahtarı vardır: Dil. "Eski dili bilmeyen onun kapısını açamaz ve ilerleyemez. İşte ben bundan dolayı diyorum ki, hangi sahada olursa olsun, her Türk aydını dilimizi, tarihi içinde öğrenmelidir. Dil, tarih içinde gelişir, mânâlanır."
Hangisi Türkçe? Av. Hicran Göze Milletimin her saat, her dakika konuşup söyleştiği mi? Radyonun, Televizyonun beyinlerimize bir çöp tenekesiymiş gibi sabahtan gece yarısına kadar boşalttıkları mı Türkçe? İlkinden üniversitesine kadar mektep kitaplarını bir salgın hastalık gibi istilâ edip, derslerden önce çözüm bekleyen bir yığın anlaşılmaz, piç kelime mi Türkçe? Kısaca, Türk milletinin konuştuğu mu? Yoksa bu düğmeli, ipli kuklaların ezberleyip, ezberleyip söyledikleri mi Türkçe?Dilimizde ve beynimizde henüz dipdiri, taptaze yaşayan ana dilimizin yerine bu deli saçmalarını dinlemeğe bizleri kim mahkûm ve mecbur edebilir? Bu tepeden inme buyrukları ile bize bir “zır deli dili” ferman eden deli sultan kimdir? Hangi kuruluştur? Bu dediği dedik dil despotu “saltanattan, sultandan kurtulan” vatanda ne menem bir saltanatın vârisidir ki bir okuyup üflemesi ile mektep kitapları da radyo da, televizyon da buyruğu altına girip tercüme dahi edilemeyen anlaşılmaz lâflar ederek beyinleri ve asabları allak bullak edebiliyor.Hiç bir millet, hattâ sömürge haline gelmiş talihsiz milletler dahi, bizim yaşadığım  faciayı yaşamamış, yaşayan dille, uydurulan dilin arasında serseme döndürülmemiştir. Hiç bir yerde ne yaptığını bilmeyen bir azınlığın, yahut ne yapacağını çok iyi hesaplamış olan bir hainler gurubunun bu derece azgınlaştığı, cahilliğinden ve köksüzlüğünden aldığı kuvvetle bu kadar küstahlaşıp, çılgınlaştığı görülmemiştir.Halkının anlamadığı dille konuşup, ama halka dönük olduğunu söyleyen prof., yazar, çizer, müzisyen, öğretmen, parti lideri bize has tiplerdir. Dil uyduran, yakınlarını o dille konuşmağa mecbur etmek için dayak ta dahil zora baş vuran delilerin mevcudiyetini tıp otoritelerinden öğreniyoruz.Sadece ailesine zor kullanacak kadar âciz olan bu tip deliler bizimkilerin yanında ne kadar masumdur. Nihayet yakınları delisini bir doktora havale ederek zulmünden kurtulabilir. Ama Türk milleti ne yapabilir? Kendisine en çileli ve zor devrelerinde musallat olan bu delilerden nasıl kurtulabilir, onları hangi yüce ve âdil makama havale edebilir? Tabii her âciz kalmışın, her yüreği yanmışın yaptığı gibi önce Allah'a ve O'nun hiç şaşmayan adaletine.Ama her inanan bilirki, Allah bilhassa hınzır ve hâin delilerin hesabını görmekte çok sabırlıdır. Çünkü onlar pek uzun bir hesap verici olacaklardır. Bizlerin ise artık sabırlarımız taşmıştır.Türk dilinin düşürüldüğü kepaze oyuna son verecek, maslahat dejjil, meşru müdafaa zamanı olduğunu anlamış, gururunu ve asabiyetini küçük hesapların değil, milletinin emrine vermiş bir erkişinin temsil ettiği makam arıyoruz.. Zaman akmakta, atı alan Üsküdar’ı geçmektedir. 60 ından sonra komünist olup, dil değiştiren Prof., Yazdığı ve söylediği Necedir anlaşılmayan Rus ve Kızıl Çin taraftarı yazar, aydın olmayı, bu uydurma dili daha da anlaşılmaz hale getirerek konuşmak zanneden bazı zavallılar kadar küstah değil, ama cesur olmağa mecburuz. Delilerin ve hainlerin zincirsiz, bazı mahlûkların ise ipsiz dolaştığı Türkiyemde, akıllıların ve faziletlilerin zincirlerini kırması, taşları bağlayan ipleri ise artık kesmesi lâzımdır.
Kim Kime Uyacak Prof. Dr. Erol Güngör Üniversitelerimizde birçok öğretim üyesi arkadaşımız uydurma dil kullanıyor, kendilerini buna zorluyorlar. Yaptıkları işin ilme ve sağduyuya aykırı olduğunun pekala farkındadırlar, ama "öğrenciler o dili anladığı için" öyle konuşup yazdıklarını söylüyorlar. Aslında bunların yaptığı şey, hırsızlığı ortadan kaldırmak için çalmayı meşru saymaya benzer. Bilgisizliği ortadan kaldırmak için, cehaleti bilgi sayma yolunu tutmuşlarda. Öğrencinin anladığı dille konuşmak, öğrenciyi öğrenme yükünden kurtarmak demektir. Hiç kimse doğuştan dil bilerek gelmez. Dil sonradan öğrenilen, öğrenilmesi de çok uzun yıllar alan bir bilgidir. Bizim bazı meslektaşlarımız öğrenciyi belli bir dil biliyor olarak kabul ediyorlar ve kendilerini ona uydurmaya çalışıyorlar. Aslında öğrenci, Türkçenin belki onda birini bilmekte, kendisine anlatılacak herşeyin bu cılız lügatçe içinde verilmesini istemektedir. Dikkat edilirse, bugünün öğrencileri sadece dil konusunda değil, diğer bütün bilgi konularında da aynı tutum içindedir. Elli sayfalık bir konuyu beş sayfa halinde anlatmanızı, iki numaralı bilgisine sekiz numara vermenizi ister. Hiç devam etmediği halde vize verseniz, hatta hiçbir imtihana girmediği halde diploma verseniz bundan şikâyetçi olmaz, işte öğrencinin bu tutumu, onu kendisine uyduracak yerde kendini ona uydurmaya çalışan büyüklerinin günahıdır.Öğrenci bir kelimeyi, bir deyimi bilmiyorsa onu öğrenmek zorundadır. Tıpkı Fransızcayı, İngilizceyi nasıl öğrenmeye çalışıyorsa Türkçeyi de öğrenecektir, öğrencinin tutumunu meslektaşlarımız çok yanlış değerlendiriyorlar. Mesele öğrencinin şöyle veya böyle bir Türkçeyi tercih etmesi meselesi değildir, öğrenci sokakta veya televizyonda öğrendiği dilden daha fazlasını öğrenmekten kaçmaktadır. Tıpkı daha fazla kitap okumaktan, daha çok derse devam etmekten, daha çok laboratuvar deneyi yapmaktan kaçtığı gibi.Öğretimin gayesi,bilgisi olmayana bilgi vermektir.Size birşeyler öğrenmesi için gönderilen genci herşeyi biliyor sayar ve kendinizi onun seviyesine uydurmaya kalkarsanız, ona ilim yerine cehalet öğretmiş olursunuz.Öğrenci uydurma (düzmece) kelimeleri de kendisi keşfetmiş değildir, şurada veya burada öğrenmiştir. Bir şeyin yanlışını ve kötüsünü öğrenebilen adam niçin doğrusunu öğrenmesin? Öğrencinin cahilliği hoca için mazeret haline geldiği anda okulların kapısını kapatmaktan başka çare yoktur.  
Türk Dili Üzerindeki Oyunlar Prof. Dr. Kemâl Yavuz Türk Dili Türk Milleti'nin dilidir. Çin'den, Moğolistan'dan başlayarak Almanya'ya kadar 250 milyona yaklaşan, bu büyük milletin acıları son derece fazladır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, dünyâ Türklüğünü bir bütün hâlinde tutan diline de yabancılar musallat olmuşlardır, içlerinde Türk olmayanlar gerçekten kendi davalarına samimiyetle hizmet etmekte, aradaki kimseler ise, Türk de görünseler veya Türk de olsalar, bir dil münafığı durumuna düşmektedirler. Uydurmacaya doğru yol alan Türk Dili'nin düşmanları sâdece kelimelerde değil millette de uydurma yoluna sapmışlar ve büyük milletimizi, "Arı Türk", "Duru Türk", "Öz Türk"gibi terimlerle parçalamışlardır. Halbuki biz tek bir milletiz. "Arı" sı, "Duru" su, "öz"ü, bizden değildir. Bugün sadece Türk Milleti vardır. Dilimizin düşmanları Türk dünyasının anlaşmasını sağlayan her kelimesini atarken ve millî olmayan, ne idüğü belirsiz kelimeleri yerleştirmeye çalışırken, son müstakil devletimizi diğer Türk unsurlardan tecrid etme yoluna gitmişlerdir. Böylece müşterek kültürün ortak kelimeleri atılırken aradaki anlaşma bağlan kopmaya yüz tutmaktadır. Birkaç kelimeyi ele alarak nereye gittiğimizi ve ne hâle düştüğümüzü anlatmaya çalışalım:"Ulus":  Aslı "Uluş" olan bu kelime mânâ itibariyle, "köy, şehir" (Bkz. Kutadgu Bilig III, indeks, İstanbul 1979, Divanü Lugat-i Türk Dizini, Türk Dil Kurumu Yayınları Ankara 1972 )mânâlarında karşımıza çıkmaktadır. Bizde bu mâna çoktan unutulmuştur. Kelimenin ikinci bir mânâsına Şeyh Süleyman Efendi'nin lügatinde rastlamaktayız ki "Aşiretin büyüğü kabile , taife, cemaat” mânâları verilmiştir, işte bizde kullanılmaya çalışılan bu mânâdır. Türk Milletini küçük gösteren  işte bu mânâdır. Türk Milleti'nin küçülmesini elbette düşman isteyecektir. "Kent" kelimesine bakalım. “Şehir” varken buna ne lüzum vardı? Aslında yerleşme yeri, köyün büyüğü kasaba: Azerî Türkçesinde "köy" mânâlarma gelen bu kelimeyi, bugün en büyük şehirlerimiz için kullanıyorlar. Bir de “Cin” kelimesine bakalım. “Cin” kelimesine "-Sel" ekini getiriniz "Cinsel" olur. O hâlde cinsel; cin taifesinin bulunduğu yer mânâsına geliyor. Uydurmacı "-sel" ekini nisbet yeri ne kullanıyor. Ona göre cinsel “Cinsi” demektir. Cinsel; tür, çeşit manalarına gelir ve Arapça asıllıdır.  
Garip Bir Savunma Prof. Dr. Zeynep Korkmaz Devrimcilik" ve "İlericilik" iddiası ile kendilerini tasfiyecilik saplantısına kaptırmış olan özleştirmecilere, dilin sistem yapısına ve ana dil zevkine ters düşen “Belgi” (belirti), “İndirgemek” (irca etmek), “Gizem” (sır), “Yüküm” (mecburiyet), “Zorunluluk” gibi kelimeleri sıraladığınız zaman yaptıktaları savunma şöyledir: "Dilin çevirimine girmiş ve kullanılmış olan sözcüklerin tartışması yapılamaz!” Yaşayan Türkçeyi yıpratan ve soysuzlaştıran bu yanlış kuruluşlu kelimelerin dilden atılmasına değil, tartışılmasına bile katlanamayan bu zihniyetin temsilcilerine kendi mantıkları ile şu soruyu sormak gerekmiştir: Madem ki, dilin hayatına girip yerleşmiş olan kelimelerin tartışması yapılamıyor. Bunlar yanlış bile olsalar, dilden kaldırılıp atılamıyor. O halde, neden “Bütün eser, ifade, hayat, hatırlamak, sohbet” gibi harcıâlem ve yanlış olmayan kelimeler kaldırılıp atılarak, yerlerine “Tüm , "Yapıt", "Deyi", "Yaşam", "Ansımak", ve “Söyleşi” gibi karşılıklar konmuştur? Bunlar dilde yüzyıllardır kullanıla kullanıla dilin “ Çevrimine” girmiş ve benimsenmiş olan kelimeler değiller miydi? -Verdikleri karşılık susmaktan ibarettir? Görülüyor ki, kendilerini savunmak üzere ileri sürdükleri görüşlerde bile, icraatlarının gerekçesini temelinden sarsan bir çelişkiye düşmektedir.
Yaşayan Dile Düşmanlık Prof. Dr. Mehmet Kaplan Cumhuriyet devrindeki “Öztürkçecilik”, “Osmanlıca”ya değil, "yaşayan dile" karşı bir harekettir. Canlı bir varlık, haksız hücumlarla delik deşik ediliyor. Ona karşı yükselen feryadların sebebi bu.   Bin yıl İslâm medeniyeti içinde yaşamamız dolayısiyle Türkçe'ye Arapça ve Farsça'dan binlerce kelime girmiş ve dilin bünyesine tabii bir unsur olarak karışmıştır. Bir dil tarihçisi gözüyle ve hususi bir dikkatle bakmadan kimse, onların yabancı oldıklarını hissetmez. Bu demektir ki onlar Türkçe'nin malı olmuşlardır. Öztürkçecilik iddiasında bulunmayan basit bir vatandaşa, kullandığı kelimelerden hangilerinin Arapça veya Farsça olduğunu sorunuz, doğru cevap veremez.   Millî edebiyat akımından sonra bizim en kıymetli eserlerimiz Türk halkının rahatça anladığı günlük, tabii dil ile yazılmıştır. "Öztürkçecilik" lüzumsuz ayrımları ile onları da delik deşik edecektir. Burada yalnız dile değil, kültüre karşı da bir kasıt vardır. Bir Halide Edib’in, bir Reşat Nuri'nin, bir Ahmed Hamdi Tanpınar'ın, bir Sait Faik'in, öztürkçecilerin ellerinde alacağı şekli düşünün. Onların güzelim eserleri uydurma kelimelerle kalbura dönecektir.   Dil ve kültür bir milletin canıdır, "öz" ve “Türkçe” kelimelerinin parıltılarına kapılarak bu hareketin abeslik, kültür ve millî varlığa karşı oluşunu görmeyenler gerçekten gaflet ve dalâlet içindedirler. Bizi birleştiren dili ve edebiyatı yok ettik mi ne hâle geliriz, bir düşünün! Ezelî düşmanımız olan Ruslar bunu dört gözle bekliyorlar. Komünist ihtilâlinden önce Asya Türkleri ile Anadolu Türkleri arasında müşterek bir yazı diline doğru gidiliyordu.   Komünist Rusya muhtelif  Türk şiveleri arasındaki küçük farkları kabartarak “Özbekçe”,Kazakça”, “Kırgızca”, “Azerî” diye dil ilmine aykırı beş on dil ortaya çıkardı. Maksadı Türkler arasındaki birliği parçalamaktı. Şimdi biz Türkiye'de millî dili, “Öztürkçe”, “Arapça”, “Farsça”, “Osmanlıca” diye ayırmaya çalışıyoruz. Dil birliği ile millî birlik arasındaki münasebeti düşünürsek bu yolun nereye varacağını kolayca kestirebiliriz.   Kültürlü bir insan, milletinin yaptığı eski eserleri de okur ve onlardan sevdiklerini bugüne aktarır. Yahya Kemal divan edebiyatına dayanarak çok güzel şiirler yazmıştır. Tanpınar'ın eserlerine "Eskici" bir doku unsuru olarak daima karışır. Bu demektir ki “Osmanlıca” bir bütün olarak değil, herkesin zevk ve mizacına göre, bugünkü dile daima girecektir ve bunda bence hiçbir mahzur yoktur. Bin yıllık medeniyetimizi bir çöp yığını gibi şehrin dışına atamayız. Onun kendine has bir şaşaası vardır. Zengin bir medeniyettir Osmanlı medeniyeti. Bütün dünya yazarlarının başvurdukları "Eskiye Dönüş"ü, "Eskide Kalma ve Katılaşma" ile karıştırmamak lâzımdır.  
Uydurma Sözlerin Garip Tedâîleri (Çağrışımları) Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan Dilcilerimizin sağlam delilli yazılarını okuyorum. Dil bilgisinin tertemiz ışığında "olanak"ların, "düşün"lerin ve yersiz kullanılan bütün "tüm"lerin sahtelikleri pul pul dökülüyor. Ama gene de ertesi gün başka gazetelerde, radyoda ve televizyonda, hiçbir şey olmamış gibi bunların kullanılışını insan görüyor da, cehâlete mi, cür'ete mi, inatçılığa mı vereceğini bilemiyor.   Bir yazar, yanlış cümle kurarken yakalanırsa, meslekî utanç dolayısıyla kıpkırmızı kesilir; hem dil, hem gramer yanlışlıkları tek tek gösterildikten sonra bunlarda ısrar etmek yazarlık haysiyetine de, okumuşluğa da yakışmaz. Hele yaşlı başlı yüksek mevki sahibi, bazan da milliyetçilik iddialı kimselerin televizyon ekranlarından hâlâ "neden"ler, "örneğin"ler ve "kapsam"larla dolu demeçlerini duymak, insanı onlar adına rahatsız ediyor.   Bu gibilerin "dil suçu" işlemelerine mâni olmak için, belki de işin yanlışlığı kadar, “çirkinliğine”, “müstehcenliğine” ve “gülünçlüğüne” sık sık işaret etmek doğru olur.   Sözünü ettiğim yazıda, "olanak" kelimesinin tedâî (çağrışım) yoluyla, şuur altında "avanak" ve "bunak" kelimeleriyle bağlantı kurması... Güzel bir misal olarak verilmiştir. Biz de vaktiyle "Deve" mizah albümlerini yayınlarken, "olanağı" pek cömertçe kullanan bir politikacımızı örnek tutarak bir "Avanak olanak" tipi çıkarmıştık. "Olası"yı uyduranlara dönüp, ağız dolusu coşkunlukla "kahrolası", "geberesi", "dili kuruyası" dersek, belki de Türk dilinin kendine has üslûbunu nihayet anlatabilmiş oluruz. Müstehcen çağrışımı dolayısiyle ayıp gelen "yaşam" sözü de, hepimizi isyana sevkeden "özveri" de, bu talihsiz icatlardandır.   Sinirime dokunduğu için (Niçin dokunuyor? Çünkü şuur altında ters çağrışımlar yapıyor) zaman zaman alay ettiğim bazı arıca "sözcük"ler var. "Uygar" dendi miydi kafamda hep "aygır" görüntüsü belirir. Bir de "koşul"u eklemezler mi? Artık aygırları arabaya koşulmuş gibi görürüm.   Uydurukçuların kelimeleri nedense hep "hayvan" çağrışımlı "doca" "boca" gibi çıkıyor ağızdan. "Eşgüdüm"lü bültenleri dinlediğim günlerde önceleri "Eşekleri gördün" diyorlar zanneder, bir tuhaf olurdum.   Bir yazarın veya ressamın "yapıt"ı dediler mi, göz nûru dökülmüş "eser" gibi hissedemiyorum. Şuur altımın kulağı hep "çapıt" kelimesini hatırlıyor. Bu "-nıt, -pıt " larda (yanıt, yapıt) nasıl bir yücelik eseri bulursunuz.   Uydurukçular arasında herhalde gerçek şair ve gerçek yazar bulunmuyor. Bulunsaydı, bu çirkin sesli, ayıp tedâî, çirkin şeyler hatırlatan kelimeleri, kafasını kesseniz kabullenemezdi. "Saptama" yı bıçak saplamış,  "kapsamayı" kapuska tadına bulamış, "içerik"i de erik kompostosu yapmış gibi hisseder, irkilir, "kendine dönerdi".
Dil ve Kültürümüz Prof. Dr. Erol Güngör T ürk diline karşı gösterilen düşmanlık, Cumhuriyet devrinde hâkim olan tarih ve kültür anlayışının bir sonucu olmuştur. Türk aydınlarının bir kısmı, Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp da yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman, bu yeni devletin herşeyinin de yeni olması gerektiğini düşündüler. Osmanlı İmparatorluğu İslam Medeniyeti içinde yaşadığı için dilinin de bu medeniyeti yapan belli başlı üç milletin, yani Arap, Fars ve Türklerin dillerinden meydana geldiğini söylüyorlardı. Halbuki, yeni devlet millî idi, yani bir Türk devleti idi; bunun dili de Türkçe olmalıydı.  Bu düşüncenin esas yanlışlığı "Türk’ün dışında Osmanlı diye ayrı bir millet keşfetmesiydi". Biraz tarih okuyan herkesin göreceği gibi, Osmanlı Devleti bir Türk devletidir, dili de Türkçedir. Bu dilin içinde ortak İslâm medeniyetinin başlıca dillerinden gelmiş kelimelerin hattâ bazı kuralların bulunması onun Türkçeliğini bozmaz. Zaten bugün dil âlimleri "Osmanlıca" diye bir dil tanımazlar, sadece “Osmanlı Türkçesi”nden bahsederler. Şimdi bizim konuştuğumuz dile nasıl “Türkiye Türkçesi” deniyorsa, Cumhuriyetten önceki Türklerin, yani dedelerimizin kullandığı dile de "Osmanlı Türkçesi" denir.   Sözünü ettiğimiz aydınlar Türkiye'nin ancak her haliyle Avrupa'ya benzediği takdirde ilerleyeceğine inanıyorlardı. Üstelik Cumhuriyet öncesi rejimin antitezi olarak çıktıkları için ona ait herşeye aleyhte tavır almak gerektiğini düşünüyorlardı.Bunların bir kısmı başlangıçta Türkçe yerine bir Avrupa dilini almamızı istediler, fakat herhalde bunun pratik imkânsızlığı ve Cumhuriyeti kuran liderlerin milliyetçiliği dolayısiyle istekleri yerine gelmedi.   Türkçe istenmiyordu, bir batı dili de alınamayınca ne yapılacaktı? Kaldı ki elimizde Türkçe henüz batı medeniyetinin kavramlarını tamamiyle karşılayacak durumda değildi. İşte o zaman bu aydınlar batı dillerinin asıllarının Türkçe olduğunu, onlardan alınacak kelimelerin de Türkçeden gelmiş sayılacağını iddia ettiler. İşte bugün birçok saf vatandaşın Türkçe diye kullandığı "imge, simge" gibi kelimeler o zaman Fransızcadan alınanlara birer örnektir.   Türkçe'nin değiştirilmesinin kökünde Türk milletinin karakterinin, yani değer sisteminin ve hedeflerinin değiştirilmesi arzusu yatmaktadır. Eğer yeni yetişen nesiller daha önceki Türklerin meydana getirdiği kültür eserlerini anlayamazlarsa, o kültürle herhangi bir alış-verişleri olamazdı. Meselâ Yunus Emre'yi okuyup anlayamayan bir genç, elbette onun anlatmak istediği şeylere de yabancı kalacaktır.  
Çağdışı Uydurukça İ.Semahaddin Cem B iyolojik, jeolojik, kimyasal, fiziksel, astronomik, ekonomik, teknik, endüstriyel, siyantifik, komersiyâl, politik, tarihsel, coğrafyasal, sosyal, toplumsal, soysal, finansiyâl, parasal, hesapsal, geleneksel, kırsal, insansal, kitapsal, örneğin özetle bilimsel ya da sanatsal ve de anlamsal varsayımların usavurmalı tasımlaması nedeniyle, nedensellik içinde nasılsal ve niçinsel nedenlerin bilinçsiz anlaksız uzay araç ve gereçleri yönünden özel amaçlar götürgenliğiyle..."   İşte zevkiselîm ve aklıselim sahibi Türk milletinin, bizim mensubu olduğumuz aziz milletin güzel, edebî, hârikalı lisaniyle canavarca, âdice, kepazece, mel'unca alay ederek Türkçemizi mahvetmek isteyen hâin insanların (sözlük) ünden derlenmiş kelimelerle yaptığımız bir fecî cümleyi okuyucuların nazarlarına ibret ve ıztırapla sunuyoruz. Yıllarca önce, bundan asgarî yirmibeş sene evvel, Türk lisanı üzerine yapmağa başladığımız mücadeleler, kavga ve münakaşaların hedef ve gayesi, Türkçemizi bu şekilde, böyle bir "piçlik" ve "pislik" ten kurtarmak içindi.   Türkçeyi imha ve katletmeğe cür'et ve cesaret edenler, belki kırk sene önce, şöyle bir parola ile yola çıkmışlardı: Türkçeye giren ve İslâm medeniyeti içinde asırlardır kullanılan arapça ve farsça kelimeler atılacak, yerlerine frenkçeleri konulacak veya uydurulacak; bu arada moğolca, başkırtça, çağatayca gibi ölü, iptidaî step Asya dillerinden de kelimeler derlenecek.   Bugün uydurukçacılar ve uydurukçayı kullananlar bile bir çok kelimelerin mânâ ve medlullerini karıştırmaktadırlar. Meselâ görev ve ödev uydurukçaları, birbirinin yerine kaim olmak üzere (vazife) ve (hizmet) yerine gelişigüzel kullanılmaktadır.. Hulâsa, bir kördöğüşü içinde Türkçemiz yaralanıyor, parçalanıyor, yıkılıyor.   Fransa’da doktorasını yapmış yüksek matematik profesörlerinden bir dostum verdiği bir konferansta Türkiye’deki dil faciasına da temas etmiş, bugün bu dil katliâmı yüzünden genç mühendis ve mimarların muhayyele ve müfekkirelerinde tâbirlerin mefhumu ve geniş riyaziye ihatası olmadığından Türk mekteplerinden milletlerarası seviyede mimar ve mühendis yetişemiyeceğini esefle belirtmişti.   Bir millet, dilini, tarihî cereyan içindeki yüksek edebî hars ile yoğurulmuş lisanını kaybetmeğe başlarsa her şeyini, her şeyini kaybeder. Zaten komünistlerin ve anarşistlerin gayesi, nüfuz edebildikleri milletlere dil, millet, din yokluğu neticesinde vatanlarını kaybettirmek değil midir?   Uydurukça ile yabancı dillerden sözde tercüme edilen eserlerin dili pek zavallıcadır. Türkiyemizde bugün tercüme edebiyatı da kalmamıştır. Genç nesiller fransız, ingiliz, alman gibi yabancı milletlerin edebiyatlarını yufka yabancı dilleri sayesinde az çok bildikleri halde Türk edebiyatını gayet sathî, gayet zayıf, yok denecek kadar hafif bilmekte veya hiç bilmemektedirler. Çünki Türkçeleri son derecede zayıftır; zira bildikleri dil, bir iki bin kelime Türkçe dışında tamamen uydurukçadır. Uydurukça ise, köksüz, zevksiz, temelsiz, gramersiz, mantıksız, milliyetsiz, iptidaî bir kelimeler yığınıdır. Bununla şiir ve edebiyat yapılabilir mi?   Vaktiyle bir Türk, Orta Avrupadan tâ Asya içlerine kadar seyahati sırasında her menzilde, her beldede Türkçeyi rahatlık ve serbestlikle konuşur, maksadını ve meramını kolaylıkla anlatabilirdi. Türk birliği, sâdece bir arazi birliğinden ibaret olmayıp, din, milliyet, tarih, hars ve lisan birliğini de ihtiva ederdi. Zaten, zamanla parçalanmış olan bu ülkü ve ülke birliği, bugün Türk ırkının her yerde konuştuğu dil (Türkçe) nin bir takım devrimci azınlık ve bir avuç devrimbaz yobazın kötü müdahale ve tasarrufları yüzünden, büsbütün dağılma tehlikesi içine itilmiştir.   Türkçeye bu tarzda ihanet ve hıyanet edenler, Türk milletine ve onun istikbâline ihanet ve hıyanet etmektedirler. Bu apaçık bir dil sömürücülüğü ve dil bolşevizmidir. Millî mefharetlerin, millî irfan, hars ve hasletlerin inkârına ilmî, medenî ve millî lisânın inkârı neticesinde düşülür.   Bir milletin güzel, edebî, ilmî, tarihî, köklü ve seviyeli, zengin, zarif ve kibar millî dili o milletin millî vakar ve itibârıdır. Bu millî vakar ve itibârı kaybetmemek için her uydurukçacı devrimbaz ile, yediden yetmişe kadar, mücadele etmeli, güzel Türkçeyi millet katillerinin merhametsiz ellerinden ve insafsız kalemlerinden mutlaka ve behemehal kurtarmalıdır.Güzel Türk lisânına çektirilen ıztırap, eziyet ve işkenceler artık sona erdirilmelidir.      
Kültür Dili-Konuşma Dili Prof. Dr. Mehmet Kaplan K ültürlü bir kimsenin bildiği kelimelerin sayısı, günlük konuşmalarında kullandığı kelimelerin sayısından çok fazladır. Günlük konuşmayı, günlük yaşayış tarzı tayin eder. Bazı insanlar konuşmaktan pek hoşlanmazlar. Uzun uzun açıklanması gereken sorulara bile kısa bir cümle ile hattâ bir mırıltı ile cevap verirler. Buna karşılık incir çekirdeğini doldurmayan bir konuyu alabildiğine uzatan kimseler vardır. Bunlara "geveze" denilir ve böyle tiplerden pek hoşlanılmaz. Hoşsohbet insanların konuşmaları, dinleyenlere zevk verir.  Hitabet ve konferans gibi konuşma şekilleri de vardır. Umumiyetle önceden yazılan ve kâğıda bakarak okunan konferanslar yazı ile konuşma arasında yer alırlar. Konferansın yazıdan farkı, belli bir topluluğa hitap etmesidir. Hitap edilen topluluk konferansın konusu gibi kullanılan kelimeleri de tayin eder.   Yazı dili konuşma dilinden çok farklıdır. Ben kültür dili sözü ile yazılı metinlerin dilini kasdediyorum. Kültürlü insan çok kitap okur. İlgisinin ve bilgisinin sınırını tayin etmek hemen hemen imkânsızdır. Kültürlü bir insan olan Prof. Dr. Kâzım ismail, tarihçi Prof. Dr. Mükrimin Halil için "Herkes kitap okur, o kütüphane okur” derdi.    Mükrimin Halil'i yakından tamdım. Türk ve islâm tarihini çok iyi bilirdi. Fakat bir tarihçinin bilmesi gereken felsefe, sosyoloji, iktisat, hattâ tarih felsefesi ve tarih metedolojisi konularına karşı ilgi duymazdı. Yazı yazmaktan da hoşlanmazdı. Eskiler gibi "ilim satırda değil sadırda olmalıdır” derdi. Bu yanlış bir görüştür. Sözlü ilim olmaz. İlim, felsefe ve kültür, durmayı ve düşünmeyi gerektirir. Durmadan değişen konuşma, açık seçik, sağlam ve derin düşünmeye elverişli değildir.   Kitapsız ilim olmaz. Türk üniversitelerinin geri kalma sebeplerinden biri kitaba gereken önemin verilmeyişidir. İlim büyük nisbette kültüre girmekle beraber, kültür kelimesi daha geniş bir mânâ taşır. Kültür yalnız bugünkü eserleri değil, eski eserleri de içine alır. Din, edebiyat ve felsefe, kültürün en büyük kaynaklarını teşkil eder. Bunlar arasında derin, sürekli, karmaşık münasebetler vardır.   Kendi mille tinin dinine edebiyatına, felsefesine karşı ilgi duymayan ve bunlarla ilgili kaynak eserlerle beslenmeyen bir fikir ve sanat adamının ve politikacının düşüncelerinin çok sığ olacağı tabiidir. Kaldı ki, kültürlü bir insan en az bir yabana dil bildiği gibi, bu dilde yazılan eserleri de okur; yalnız kendi milletinin değil, bütün insanlığın meydana getirdiği eserlerden de faydalanır. Osmanlı aydım Türkçe yazılmış eserlerden başka, dünyanın en büyük kültür dili olan Arapça ve Farsça eserleri de ezberlercesine okuyordu. Duygu, düşünce ve hayal dünyası bundan dolayı çok zengindi.   Türkler en eski çağlardan beri kendi dil ve kültürlerinde bulunmayan şeyleri başkalarından almaktan çekinmemişlerdir. Valery: "Aslanın vücudu yediği hayvandan oluşur” der. Yaşayan her varlık, kendisini besleyen gıdayı dışardan alır ve kendi bünyesine karıştırır.   Kültür eserleri, kullanılan kelimelere bağlı olduğu için, zaruri olarak anadile yabancı kelimeler girer. Bunlar birike birike bir okyanus teşkil ederler. Dünyada saf hiç bir ilim ve kültür dili yoktur, özleştirmecilik, bu bakımdan tarihin akışma ve kültüre aykırıdır. O bir beyin yıkama vasıtasıdır, öztürkçecilerin düşüncelerinin ipi kopmuş balonlar gibi havada uçması kafalarında tarihi kültür mirasının bulunmayışı ile açıklanabilir.  
Türkçenin Kur'âni Belkemiği Dr. Ahmet Turan Alkan Hikâye çok malum ve meşhur: Okuma yazması olmayan, tahsil görmemiş bir Anadolulu hemşehrimiz hacca gitmiş. Dönüşünde konu komşu, akraba, tamdık ziyaretine gelmişler; bir müddet sonra söz, "neler gördün hacım hele anlat bakalım" faslına düşünce hacıemmi kendi gözlemlerine nazaran en mühim bulduğu hadiseyi hikâyeye başlamış;     - Mübarek yerde ezan Türkçe okunuyor, namaz Türkçe kılınıyor, Kur'ân Türkçe okunuyor, hepsi pek iyi, pek hoş, bu hususta hiç yabancılık çekmedik. Lâkin iş konuşmaya gelince adamlar (Araplar demek istiyor) sapıtıveriyorlar!    Türkçe ile Arapça arasındaki yakın ve samimi alâkayı, bu hikâyeden daha iyi anlatabilen bir örnek daha tasavvur edilemez. Tarih boyunca bütün müslümanlar , Arapça'yı, Araplara dair bir millî kültür unsuru olarak değil, Kur'ân'a dair ve ona ait bir özellik saymışlardır.     Günün birinde Türkçeyi on asır önceki kelime kadrosundan hareketle yeniden inşa etmek, kısaca yabancı kelimelerden arındırmak gündeme gelince, teklif edilen yeni lisanın halka ne kadar tuhaf ve yabancı göründüğünü tahayyül ediniz.     Devlet eli ve gücüyle lisanın kısa zamanda iki nesil arasındaki haberleşmeyi kesintiye uğratacak derecede "arılaştırılması" herhangi bir dil için bile daima fecî bir netice vermeye mahkûmdur; Türkçe, bu faciayı bütün tahribatı ile yaşamakla kalmadı; en az bu kadar fecî bir başka sonuçla daha karşılaştık: Türkçe'nin Kur'ân lisanıyla, daha doğrusu Kur'ân kavramlarıyla ilgisi kesilmiş oldu.     Arapçaya dair bilgisi olmamakla birlikte eski Türkçeye âşinâ bir dikkat, Kur'ân'ı okurken veya dinlerken Türkçe mantığıyla öğrenip mânâ verdiği pek çok kelime ve kavramı anında farkeder. Meseleye "ters açı"dan bakan bir gözlemci için bu misâl, Türkçenin Arapça tarafından istilâsı olarak anlaşılabilir. Halbuki Kur'ân'a cildinden kâğıdına, harfinden mânâsına kadar fevkalâde bir ihtiram göstermekle tanınmış olan Türkler için bu vakıa, Türkçenin Arapça tarafından istilâsı olarak değil, Türkçenin Kur'ân tabirleriyle kaynaşması olarak değerlendirilmişti.       Kur'ânî lafızları Türkçede tasarruf etmek, gündelik hayatta konuşma diline geçirmek, o toplumun Kur'ân'la samimiyetini ve muarefesini artıran, pekiştiren bir tesir uyandınyordu. Nitekim dilde arılaşma cereyanı altında yetişen nesillerin Kur'ân'a mesafesi, İngiliz, Fransız veya Lâtin lisanıyla kaleme alınmış herhangi bir metne karşı hissettikleri mesafeyle hemen hemen aynıdır. Maksat Türkçe’nin Kur’an’la İlgisini Kesmek    Öztürkçe akımının şuurla veya gaflet eseri olarak önümüze koyduğu neticelerden en büyüğü, Türkçe’nin Kur'ân'la samimiyet ve ilgisini kesmek olarak tecelli etmiş bulunuyor. Halbuki Türkçenin içinde yaşayan Kur'ân tâbirleri, sadece dinî çağrışımlar uyandırmıyor; karşılığı asırlar boyunca değişmeden kalan ve herkesçe malum olan bir mânâ koleksiyonuna da atıfta bulunuyordu. Kur'ân kelimeleriyle birlikte biz, onun yerine ikame edilen yeni kelimelerin karşılıklarını da kaybettik; "olay" kelimesini iskambil jokeri gibi yerli yersiz her lâfın arasına sokuşturmamız, lisanın mantığını elden kaçırdığımız için "olmak", "yapmak" gibi çok ihtiyatla kullanmak icab eden fiilerle yer yer ekalliyet Türkçesinden beter bir lisan zevksizliğine düşmemiz sebepsiz değil."Şahit" yerine "tanık" kelimesini kullanmakla kıyamet kopmuyor, "ş-h-d" harflerinden türemiş onlarca isim ve fiilin bir hamlede yokolup gitmesi bir yana ama bir dünya yıkılıyor; "abd" kelimesini "kul"la, "ibadet"i tapınmakla karşılamak belki mümkün ama bu kelimelerin Kur'ân ve islâm literatüründeki zengin çağrışımlarını nasıl telafi edebiliriz? “Acımak” fiili ile "rahmetmek" mânâ itibariyle asla denk olamaz. Kur'ân'da geçen "vezn", bizim "ölçü"den çok farklı bir mânâ alanını ve tedaileri de kaplar. Eski Türkçe, "kul", "tanık", "ölçü", "tapınmak" kelimelerini de ihata eder, fakat eskiler bu kelimeleri çok farklı yerlerde kullanırlardı.   Cümlede Kur'ânî bir kavram geçtiği zaman onun karşılığı hakkında tereddüd edilmezdi. Kur'ân'in Türkçeye hediye ettiği veya Türkçenin Kur'ân'la samimi ülfetinden hâsıl olan bu mânâ beraberliği Türkçe'nin belkemiği idi. Ecdâd on asır boyunca bu lisanı terennüm etti; onunla şiir yazdı, resmi kayıtlan tuttu, ifade-i meram etti; rüyasında bu dille konuştu, aşkını ifade ihtiyacında bu dile sığındı ve bu dil henüz bu asrın başlarına kadar bir dünya lisan! idi. Hem "beyn'el-slâm" bir düşünce alanı, hem "emperyal" haşmete sahip debdebe unsuru, hem mahalle arasında ana südü gibi temiz ve berrak bir tınıyla seslendirilebilen bir halk hançeresi idi.   Biz lisanımızla birlikte "beyn'el-İslâm" vizyonumuzu da reddettik; bugün vardığımız netice pekçoklan için "yeterli" olabilir ama ben "tatminkâr" bulmuyorum; çünkü arada "yeter" ile "tatmin" kelimelerinin arasındaki mesafe kadar bir uçurum var. En basit şekliyle farkı anlamak isteyen, bütün müştakleriyle “tatmin” kelimesinin Kur'ân'da zikredildiği yerlere dikkat kesilir, kavramın mânâ itibariyle kapladığı evreni anlar ve ondan sonra "yeterli"nin yeterli olup olmadığı hususunda hüküm verir. Doğrusu biz, Türkçenin içindeki "Kur'ânî belkemiği" çıkararak "nefsimize zulmedenlerden" olmuşuzdur. Kaynak: Yatağına Kırgın Irmaklar  
Türkçe'nin Oniki Asırlık Zaferi Prof.Dr. Nuri Koçyiğit Türkçe, hoyrat, bilgisiz ve kasıtlı ellerin darbeleri ile barbarca yıkılırken, milli yapısı, ifâde zenginliği ve ahengini kaybederken, aydın zümre ile millet bütünlüğünün arası gene açılırken, bu gidişin sorumluları ve öncüleri kendilerini şöyle savunuyorlar:

    —Efendim Türkçe bir oluşum devresine girmiştir. Bu devrede birtakım bocalamalar ve kargaşalar elbette olacaktır. Yeni bir dünyaya; yeni bir dünya görüşü, hayat tarzı ve kültür çevresine girdiğimize göre, dilimiz de bu yeni medeniyet âleminin icaplarına uyacaktır.

    ilk bakışta insana ciddi bir fikir gibi görünen bu iddia, aslında hiç bir temele dayanmayan bir demagojidir. Konu ile muhteva arasında hiç bir irtibat ve münasebet bulunmayan boş bir söz oyunudur çünkü.

    Türkçenin bugün bir oluşum devresinde olduğunu söyleyebilmek için, sadece bilgiden değil, düşünce ve mantıktan da mahrum bulunmak icap eder. "Türkçeye gönül vermiş kimseler" olarak ortaya atılanların, dilimizin uzak tarihinden, şanlı macerasından, uğradığı duraklardan, kazandığı zaferlerle bıraktığı binlerce yadigârdan habersiz olmalarını mazur görsek bile, düşüncesiz iddialarını affetmek imkânsızdır. Türk dilinin engin ufuklarına ancak bir iğne deliğinden bakabilen bu gafiller, kendi fikir dağarcıklarına denk, yeni bir “kültür dili kurmaya” bile kalkıyorlar.

    Şunu tekrar belirtelim ki, Türkçe, tâ sekizinci yüzyılda dört başı mâmur, mükemmel bir yazı dili idi. Devrinin, dinî, edebî ve felsefi düşüncelerini, duygularını, insan zekâsının bütün mahsullerini tam bir ifade rahatbğı içinde dile getiriyordu. Asya ile Uzak—doğu kültür ve medeniyetinin olgun bir yazı dili olan Türkçe, bu zirvelerde dolaşırken, yeryüzünde Lâtince, Grekçe, Arapça, Farsça ve Çinceden başka kültür dili de yoktu. Bugünün büyük dilleri İngilizce, Fransızca, Almanca ve italyanca henüz oluşmamıştı. "Hattâ oluşum çağına" bile girmemişti.

    Daha sekizinci, dokuzuncu asırlarda Göktürk ve Uygur devrelerinde edebiyat tarihine geçecek değerde edebî ve felsefi eserler vücuda getiren Türkçe, onuncu yüzyılda da Arap dilinin en mükemmel eseri ve ilâhi bir âbide olan Kur'an-ı kerim'i tam ifâde edebiliyordu. Yüzde doksanın üstünde öz bir kelime kadrosu ile, Kur'an (Tabiî meâlen) Türkçeye çevrilmişti.

    Bunu takip eden asırlarda da Türkçe, hiç bir devirde, o zirveden aşağıya inmemiştir.On birinci yüzyılda Kaşgârlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib, on üçüncü yüzyıldan itibaren de Yunus, Kadı Burhanettin, Aşık Paşa, Nevâyı, Nesimi, Fuzûli, Süleyman Çelebi, Sinan Paşa gibi her biri başka bir vâdide üstad olan dil mimarları yetişmiş ve bu dil üslup kervanı Yahya Kemal’e kadar gelmiştir.
Türk Dilini Korumak Vazifesi Nermin Pekin D il bir bakıma anlaşma vasıtası gibi görünürse de, sadece bir vasıta değil, cemiyetin şahsiyetine bağlı canlı bir içtimaî müessesedir. Onu her insan veya zümre istediği gibi keyfince değiştirip kullanamaz. Çünkü o nesillerin mazisine dayanan, feyzini oradan alan ve ileri nesillere doğru meyvesini uzatan canlı bir varlıktır.   Dil değiştirilemez ama inkişaf eder, gelişir, bunda içtimaî, kültürel, tarihî, coğrafî âmillerin tesiri olur. Lisan ağacının kökü milletin mazideki sinesine bağlı, dallan muhtelif istikametlere uzanmıştır. Bu ağacın yaprakları kelimelerdir. Yapraklar mevsim, mevsim dökülür, yenileri gıdasını kökten gelecek özsudan alarak doğar. İçinde bulunduğu şartlara göre açılır, gelişir. Ancak kelimeler için mevsimler nesiller boyu sürer. 60-70 senede bir nesil kaybolur, yeni bir nesil doğar.   Değişen nesiller kelimelerden pek azını götürür, çünkü kelimeler boş birer kalıp değil, düşünce, bilgi, duygu cevherini bünyesinde yaşatan canlı varlıklardır. “Ancak milletlerin başka milletlerle olan medenî ve içtimaî münasebetleri yeni mefhumlar ve dolayısıyla, bunlarla beraber kelimeler getirir. Dil bunları bünyesine alır ve kendine mal eder (assimile).”   Ayrıca ferdler arasındaki düzeni, münasebeti, düşünce birliğini, sevgiyi temin eden, bize anlaşma, bize sevişme, bize maşeri heyecanları ifâde imkânlarını veren de odur. Bir elektrik seyâlesi gibi bir anda gönülleri, kafaları dolaşıp fertleri bu canlılık içinde birleştiren gene dildir. Ferdin uzviyetini temin eden, düzenini sağlayan nasıl ruh ise, cemiyetin ruhu da dildir.   Hülâsa; milletin millet olarak devamında birinci derecede dil hizmet etmiştir. Yıllardanberi bu mukaddes varlığımıza “anamızın sütü” kadar temiz ve tatlı türkçemize için için bir su-i kasd hazırlanmaktadır. “Öz Türkçecilik” gibi parlak bir maske ile karşımıza çıkan bu taaruzun gayesi; Uydurma kelime yoluyla manâyı ve mefhumları zayıflatmak, ahengini bozmak, Öztürkçe ismiyle inkişâfını durdurmak, devrik cümle ve devrik terkip modasıyla düşünce sistemimizi karıştırmak. Ve bu suretle dilimizi yok etmektir.   Bu taarruza; dilimizi milletçe iyi bilmek hiç bir moda ceryanının aldatıcı sözlerine kanma¬dan şuurlu olarak kullanmak suretiyle karşı koyabiliriz.   Şu halde birinci derecede dil âlimlerimize düşen vazife dilimizin sağlam ve pratik bir gramerini hazırlamak, Türk maarifine, hocalara düşen vazife de Ana dil öğrenimine hakikî ve ilmî esaslara dayanarak mutlak bir birlik ve beraberlik içinde yer vermektir. Her milletin resmî bir kültür dili vardır buraya diyalektik girmez, çocuklarımıza evvelâ doğru ve düzgün bir Türkçe öğretmek lâzımdır.   Mekteplerimizin her birinde, hatta bir mektebin her sınıfında ayrı bir dil anlayışıyla yapılan türkçe ve edebiyat dersleri ve maksatlı hazırlanmış kitaplar dilimizin ve dolayısıyla milletimizin istikbâlini tehlikeye götürecektir.   Bu mücadelede sanat ve fikir adamlarımızın günümüzün basın ve yayımını idare edenlerin de şuurlu bir dil ve millet sevgisiyle iş başında olmaları, tehlikeleri görmeleri beklenir. Netice olarak:   Dil muayyen zümrelerin ve fertlerin istedikleri gibi serbestçe tasarruf edebilecekleri bir meta değildir. Milletin ruhunu teşkil eden maşeri ve canlı bir varlıktır. Dil millî varlığımızın temelidir. Bu temeli yıkmak nesilleri, hatta fertleri birbirinden ayırmak, milleti yok etmektir. "Bunu düşünerek dile çevrilen her taarruza karşı uyanık olmak, karşı koymak vatan topraklarını korumak gibi, bayrağımızı, istiklâlimizi, varlığımızı korumak gibi her Türk için millî ve mukaddes bir vazifedir."
Bir İngiliz Lisan Âlimi'nin Düşünceleri Ahmed Halil B undan bir müddet evvel “İngiliz Asya Cemiyeti Gazetesi”nde  H. C. Hony tarafından neşredilen ve “İş” mecmuasının 80 inci sayısında çıkan bir yazı, muhitimizde çok yakın bir alâka uyandırmıştı. Fikir hayatımızı günü gününe takip ettiği anlaşılan İngiliz âlimi birçok metinler zikretmekle söze başlıyor. Bunlardan iki numune seçelim:  “Siyasî organlaşma... Anayasaya göre yasama görevi, yürütme görevi ve yargı erki vardır ve memur kamu hizmetinin aktif unsurudur.(İzahlı Anayasadan),  yahut : Bu bağlaç yadsılı bir unsur olduğundan şu gibi hallerde olumsuz cümlelerdeki fiilin olumlu kalmasını  gerekli kılar.”    Bu gibi metinlerden sonra şu soruyu soruyor : “Allah aşkına bu sözler Türkçe midir? Bu lisana Türkçe demeğe dilim varmıyor. Hele şu erk kelimesine ne buyurulur? Tam erkek bir millet olan Türklerin dilinde bu mefhum için münasip bir kelime bulunmadığını aklım almaz.”    “İngilizceyi dünyadaki lisanların belki en zengini olduğu için her İngilizce kelimenin karşılığını çok zengin olan Osmanlı Tükçesi’nde bile bulmak müşküldür. Fakat Türkçedeki kelimeleri ‘öz’, ‘üvey’ diye ikiye ayırdıktan sonra bu büsbütün imkânsız bir hale gelmiştir. Bu sebeple ben ‘Kurumcuların’ Türkçeden kovmak istedikleri kelimelerin çoğunu kullanmak mecburiyetindeyim”    Meselâ: “print” kelimesini “tab'etmek”  ile tercüme etmeğe mecburum, çünkü “basmak” pek çok manalara gelir. Halbuki “print” in bir manası vardır. Keza “war”u “harb” ile tecrüme etmem lâzımdır; çünkü “savaş” muhakkak silâh kullanma ve kan dökmeyi icab ettirmez, halbuki “war” da bu manalar mündemiçtir. “Translate”e karşılık olarak “tercüme etmek” kelimesini koymağa mecburum, çünkü çevirmek pek çok başka manalara da gelir, halbuki “translate”in bir tek manası vardır. Keza “Speech” yerine “nutuk” kelimesini kullanmağa mecburum. Çünkü gene uydurma bir kelime olan “söylev”in yerine bazen kullanılan “demeç” aynı zamanda “interviev – mülakat” ve “address – hitabe” manalarına da gelişigüzel kullanılmaktadır.    “Biz İngilizlerin lisanı, tıpkı siz Türklerin lisanı gibi inkişaf etmiştir. Yani erkek, fakat işlenmemiş basit bir dil olan anglo-saksonca, kendilerinden kültürümüzü ve medeniyetimizi aldığımız milletlerin lisanlarından, asırlar boyunca binlerce ve binlerce kelime alarak onları kendine mal etmiş ve bugünkü zengin ve her mefhumu, kolayca ifade edebilir İngilizceyi meydana getirmiştir.”    Şimdi bir itiraz: Türkçenin durumu hakkında bir yabancı ne hakla bir fikir ileri sürebilir? H. C. Hony böyle bir mütalâa serdeden Zeki Cemal isminde bir muharrirden bahsediyor. Bir yerde bu yazar şöyle demiş :  “Bizim öz Türkçemiz var. Boş yere yorulmayalım. Bizim bu yolda harcadığımız emeklerin manasını bizden olmayana anlatamayız. Onu yalnız Türkler bilirler. Ben bilirim ki, Orta Asya'dan gelip Anadolu yaylasında çadır kuran büyük dedemin dilinde benim bütün bir geçmişimin mirası vardır. Bunu siz de bilirsiniz ve  eğer bizdense  o da bilir. Fakat gayrisi hayır.”   Böyle bir mütalâa her kültür dili için bahis mevzuu olsa dünya dillerinin hali nice olur? H. C. Hony diyor ki:  “  Ben de bu muharrir gibi düşünerek; İngiliz adalarına Milâdın 449. senesinde ayak basmış olan atalarım Hengist ve Horsa'nın kullandığı dile sadık kalalım, öz İngilizceye dönelim diyecek olsam , asırlardan beri başka lisanlardan on binlerce kelime alarak zengin ve işlenmiş bir hale gelen bugünkü İngilizcenin hali nice olur? Medenî lisanlar için ‘öz dil’ diye bir şey yoktur ve her millet böyle bir boş hevese kapılarak kendi mazisinin mirasını inkâra kalkar ve kendi işlenmiş dilini terkederse, hepimiz toptan kabile hayatına  döneriz.”    Hulâsa, her türlü lisaniyat ve filoloji hakikatlerini çiğneyerek yapılan dil müdahaleleri, güzel Türkçe için estetik bakımdan da zararlı oluyor. Dilimize tamamıyla hâkim olan bir İngiliz muharririnin bu noktaya dikkatimizi çekişi pek manalıdır:  “Türkçe ahenkli ve güzel bir lisandır. Başka lisanlardan kelime alırken sert ve çirkin sesleri yumuşatıp değiştirerek kulağa hoş gelir bir hale sokmuştur. Halbuki yeni bulunan, diriltilen veya uydurulan kelimeler hemen daima mükemmel bir tenafür örneğidir. ‘İlk mekteb, dahiliye, hariciye, hâkim, celse, tabiiyet...’ gibi kelimeler için kabul edilen ‘ilk okul, iç işleri, dış işleri, yargıç, oturum, uyrukluk...’ kelimelerini kulaklarım tırmalanmadan ve tüylerim ürpermeden dinlemek ve kullanmak benim için imkânsızdır. Zevki selim sahibi Türklerin bu hususta ne düşündüklerini  öğrenmek  isterdim.”  
Dilimizden Atılan ve Doğu Türkistan'da Hâlâ Kullanılan Kelimeler Prof. Dr. A. Mecit Doğru D il üzerindeki görüşler belirtilirken bugün atılmakta olan ve halkın diline mâlolmuş Arapça ve Farsça kelimelerin tümüyle ve aynen Türkiye dışındaki bütün Müslüman Türklerin diline de girmiş olmasının üzerinde durmak gerekir. Bütün Türk ülkelerinde aynı zamanda sahneye çıkan bu durumu bir tesadüfe değil, dilin hızlı bir gelişme dönemine girmiş olmasına, yapı özelliklerine ve hıza ayak uyduramaması sebebiyle ithal ihtiyacının doğmasına bağlamak icabeder.    Nitekim Türk dili, kapılarını bu yabancı kelimelere açarken tabii seyri gereği ölenlerin dışında hiçbir kelimesini atmamıştır. O halde bu hadise şimdi yapılmakta olanın tersine bir dil değiştirme ya da tasfiye hareketi olmayıp dili zenginleştirmiş ve daha geniş halk kitlelerinin birbiriyle anlaşmasını sağlamıştır. İşte bu suretledir ki biz Uygurlar ve Uygurlar da bizi anlayabilmektedir.   Dilimizden atılmakta olan kelimelerin bugün Doğu Türkistan' da bile kullanılmakta olduğunu, Çin Halk Cumhuriyetinde Uygurca olarak ve Latin harfleriyle çıkarılan Resimli Halk Jurnali' nden öğrenmek mümkündür. Örnek olarak bu derginin 3. numarasından şu kelimeleri verebiliriz:   “Hakimiyet, vatan, vilayet, kaza, nahiye, şehir, medeniyet,alaka, mesela, hikaye, ilham, lazım, vazife, tasvir, nihayet, selamet, müddet, ahval, cemi, tebrik, devam, ömür, iktisadi, içtimai, inkilab, cihet, mektep, cemiyet, ameli, bazı, tercüme, münasip, muhafaza, mesul, iradi, rehber, münevver.”   Bunlar ve bunlar gibi kelimeler Batı ve Doğu Türkistan, Azerbaycan ve Irak Türkçesinden çıkarıldığında geriye saf eski Türkçe kalır ki o zaman da anlaşmamız mümkün olmaz. Başka türlü ifade etmek gerekirse Anadolu halk Tükçesine girmiş ve Türk dünyasının kültür bağı olan bu kelimelerin kökünün kazınması durumunda ne gelecek kuşaklar dış Türkleri ve ne de dış Türkler, Anadoludakilerini anlayacaklardır.   Bir dil ne kadar büyük bir kitleye hitap ederse o kadar büyük bir dildir ve bunun yaygınlığı milli menfaatler açısından o derece önemlidir ki Batılılar dillerim başka milletlere öğretmek için dış ülkelerde nice okullar açar ve nice külfetlere katlanırlar. Bize gelince tersine davranıyor ve üç kıt'a üzerinde konuşulan dilimizi küçültmek ve parçalamak için ne gerekiyorsa onu yapıyoruz. Acaba bu bir basiretsizlik midir? Yoksa özleştirmeciler Altaylardan Tuna boylarına ve Urallardan Basra'ya Şam'a kadar bizim dilin konuşulmasından hoşlanmıyorlar mı?  
Milliyetçilik ve Dil Prof. Dr. Erol Güngör G ençlerimizin bir kısmı Türkçeyi "arılaştırma" nın, yâni dilimizdeki kelimelerin büyük bir kısmını atarak yerlerine yenilerini uydurmanın "milliyetçilik" olduğunu zannetmektedir. Tıpkı sokaklardaki "Tam Bağımsız Türkiye" sloganları gibi, dilde de bir "bağımsızlık" savaşı açmanın yurtseverlik gereği olduğuna inananlar vardır.   Dil, milli kültürün bir parçasıdır. Bir an için, kültürün öbür kı-sımlarında böyle bir "arıtma" işine kalkıştığımızı düşünelim. Acaba bütün bu arıtmalardan sonra bize milli saydığımız ne kalacaktır? Kâğıdı atıp kemik üzerine veya hayvan derisine mi yazı yazacağız? Matbaa bizim icadımız değildir fotoğrafçılığı Avrupa'dan aldık, kullandığımız bütün kalemler yabancılardan alınmıştır, harflerimiz Latincedir, bilgilerimizin yüzde sekseni de yabana kaynaklardan aktarılmıştır.   Bunların yabancı kaynaklı olduğu için atılmasını teklif edene nasıl "deli" diyorsak, dilimizdeki kelimeleri yabancı dillerden geçti diye atmaya kalkan kişilerin iddialarını da çok dikkat ve ihtiyatla karşılamalıyız. Fotoğraf kullanmamak, matbaaları kapatmak bir milliyetçinin aklından bile geçmez, çünkü bunların Türk kültürüne, Türk hayatına iyice sinmiş onlarla kaynaşmış olduğunu bilir.   Bir şeyin yabancı kaynaklı olması ancak kültürün özüne veya bütününe aykırı düştüğü takdirde bizi dertlendirmelidir. Dilimizdeki kelimelerin kültürümüze aykırı düşmesi şöyle dursun, kültür diye ortaya ne koymuşsak hepsi de bu dille yapılmıştır. Yâni Türk kültürünün özü ve bütünü kültür eserlerimizde kullanmış olduğumuz Türkçedir. O halde milliyetçilik adına milli kültürü ortadan kaldırmaya kalkışmak, Türk milletine en büyük düşman¬lığı yapmak demektir.   Hepimiz biliyoruz ki bir millet bir günde ortaya çıkmaz. Millet bir tarih ve bir kültür demektir; tarih ve kültür ise bir insan topluluğunun çok uzun bir zaman yaşaması sonunda ortaya çıkar. Saf kültür, saf dil arayanlar bir milletin başka kültürlerle hiç karşılaşmadığını sanıyorlar, yahut tek başına kalırsa kuvvetli bir kültür meydana getirebileceğine inanıyorlar. Bunlar boş inançlardır. En saf insan anasından yeni doğan insandır, en saf kültür de —eğer varsa— mağara adamının kültürüdür.   Milliyetçilik basit ve ilk hallere dönmeyi değil, gelişmeyi hedef almıştır. Milletimizin geçirdiği büyük tarih tecrübesi içinde kendine mal etmiş olduğu herşeyi milli saymalıyız. Bunlara düşman olanlar ancak millete düşman olurlar.
"Nesiller" ve "Millî Dil" S.Ahmet Arvasî B ir millet, bir kültür müessesesi, hayatiyetini "nesiller" ile devam ettirir. "Nesiller" sözü, çok geniş bir kavramdır. O, bir milletin dününü, bugününü ve yanını birlikte ifade eder. "Nesiller", birbirinden kopuk tanecikler değil, bir teşbih gibi birbirine bağlanmış yapıdadırlar. Bir zincirin halkaları, bir denizin dalgaları gibi, birbirleri ile sarmaş dolaş olmuşlardır. Her yeni nesil ile birlikte, milletler, millî kültür ve medeniyetler, millî müesseseler, kendilerini hem devam ettirirler, hem güçlendirirler, hem de yenilerler.  "Millî dil" de öyledir. O da nesilden nesle intikal ederken hem kendini korur, hem kendini geliştirir, hem de yeniler. Bir taraftan kendi iç tekâmülü ile, bir taraftan kültür temasları ile, bir taraftan ilim ve sanat kadrolarının gayretleri ile zenginleşen ve güçlenen "millî dil", gerçekten de bir milletin "dünü" ile "yarını" arasında tam bir mânevi köprü vazifesi yapar; "millî" ve "beşerî" tecrübeleri, gelecek asırlara intikal ettirir.   Millî dil, sadece yaşayan nesillerin dili değildir. O, geçmiş ve geleceği ile bir milleti kucaklar. Onun için, milletler ve devletler, "millî dil politikalarını" sadece yaşayan nesillere göre değil, geçmiş ve geleceklerini  düşünerek plânlamak zorundadırlar. Halk, "yaşayan dille" konuşur ve yazar, fakat aydınlar, hiç olmazsa kendi sahalarında "en geniş mânâsı ile millî dilini" anlamak mecburiyetindedirler.  Bir milletin "sözlüğü" en geniş mânâsı ile "millî dili" yansıtmalıdır. Milli dil de canlı bir organizma gibidir. O da içinde geliştiği zamana, mekâna uyar, o da zaman içinde yeni unsurlar geliştirir ve kazanır, onun da eskiyen, yıpranan ve yenilenen yönleri bulunur. Bütün bunlarla birlikte, millî dil, kendi hususiyetlerini, köklerini, eklerini, gramerini, cümle yapısını, zevk ve estetiğini korur.   Bunun yanında asla unutmamak gerekir ki, eskiyen, törpülenen ve yıpranan yönü ile de dil, millî bir "kültür hazinesi'dir. Dilimizin, kültürümüzün, medeniyetimizin ve kısaca milletimizin tarih ve coğrafya içindeki macerasını ifade eden belgeler durumundadır. Bir milletin, yaşayan ve konuşulan kelimeleri, o milletin "aktif kelime hazinesini" teşkil ediyorsa, bugün için konuşulmayan, yazılmayan kelimeleri de yine o milletin "pasif kelime hazinesini” temsil etmektedir.   Birinci kelime hazinesi, konuşmaya ve yazmaya yardımcı ise, ikinci kelime hazinesi anlamaya ve düşünmeye destek olmaktadır. Onun için "aydınlarımız", ister istemez, millî dilimizin "pasif kelime hazinesine” de hiç olmazsa kendi sahalarında sahip olmak zorundadırlar. Bu sebepten, bütün yüksek dereceli okul, akademi ve fakültelerimizde bir "eski metinleri inceleme dersi" bulunmalıdır, diyoruz. Böylece, genç nesiller, kendilerinden önce yaşamış olan atalarının tecrübelerine vâris olabilirler. Bugün, “ecdat kitaplığının” durumu yürekler acısıdır ve genç nesiller, bu kitaplıklardan istifade edememektedirler.  Millî kitaplıklar “millî dili” besleyen kaynaklardır. Genç nesilleri, ne yapıp yapmalı bu kaynaklarla irtibatlandırmalıdır. Aksi halde rönesansımız gecikir. Nesilleri birbirinden, milleti geçmiş ve geleceğinden koparan bir "dil politikası", maalesef, başarılı olduğu nisbette tehlikeli olmaktadır. Hiçbir kişi, zümre ve "kurum", böyle bir başarı ile öğünmemelidir.Asla unutmamak gerekir ki, "millî dilimiz", aynı zamanda millî birliğimizin ve millî bütünlüğümüzün de ana temellerinden biridir. Türkçe'yi kendi tarih ve coğrafyası içinde, bir bütün olarak ele alacak kadrolar nerede?  
Bugünkü Fakir Türkçe M.Şevket Eygi A nayasamızda Türkiye’nin resmi dilinin Türkçe olduğu yazılıdır. Devletin ve milletin Türkçeyi koruması ve yaşatması gerekir. Oysa bizde son 60–70 yıl içinde devlet, daha doğrusu rejim Türkçeyi çok darbelemiş bulunuyor. Şu anda yine elbette Türkçe konuşuyoruz, yazıyoruz.   Ama nasıl bir Türkçe? Türkçemiz resmi baltalamalar yüzünden zengin bir kültür dili olmaktan çıkmış; küçük, yetersiz, fakir bir iletişim vasıtası haline düşmüştür. Günlük konuşma ve medya lisanı iki-üç yüz kelimeden ibaret bir telgraf dili şekline dönüşmüştür. Bunu bile yanlışsız olarak kullanamamaktayız. Televizyonlardaki bazı açık oturumlar, konuşmalar nice aydınımızın kendi ana dillerini tekellüm etmede nasıl zorlandıklarını ispat edecek ibretli örneklerle doludur.   1920’lerde çok zengin, çok edebi, çok güzel bir dilimiz vardı. Bugün nasıl oldu da bu hale düştü. Lisanlar hep aynı şekilde kalmaz, zamanla değişir, yenileşir. Bu iş bizde evrim şeklinde olmaktaydı. Sonra 30’lu yıllarda CHP tek parti idaresi, Bolşevik Rusya’da Stalin rejiminin Sovyet mahkumu Türklere yaptığı gibi Türkçeye müdahaleye başladı. Eski dil bozuktur, biz yepyeni bir dil çıkartacağız dediler ve başladılar kelime uydurmaya. Millet direndi, rejim bastırdı. Sonunda eski nesiller geçip gittikten sonra bu günkü arı ve sade Türkçe hakim oldu. Oldu da ne oldu? Koskoca zengin bir dil gitti, yerine fakir ve yetersiz bir devrim dili geldi.   Şair-i Azam Abdülhak Hamid Bey, edebiyatımızın şaheserlerinden “Finten” i zengin Batı Türkçesiyle yazmıştır. Şimdi bu kitabı kimse okumuyor. Çünkü o dili bilen kalmadı. İngiltere’de bundan yüzyıllarca önce yazılmış “Hamlet” hâlâ orijinal lisanıyla sahneye konulmaktadır.   Anadilin bozulması, yozlaşması Türkiye’nin sosyal, kültürel hayatını da bozmuştur. Lisanın fakirleşmesi düşünce hayatının fakirleşmesine yol açmıştır. Betondan okul ve fakülte binaları yapmakla iş bitmiyor. Hangi lisanla ilim okutacaksın?   Shakesperare Eskimoların arasında yetişmiş olsaydı acaba Hamlet’i yazabilir miydi? Evet, o bir dahiydi. Ama o dahiye o sanatı, o dehayı o eserleri İngiliz toplumu ve İngiliz lisanı yazdırtmıştır. Bizim milletimizin içinde de şimdi nice zeki, istidatlı, dahi insanlar var. Lisansızlık, eğitimsizlik, kültürsüzlük, yetersizlik, aletsizlik yüzünden kendilerini gösteremiyor.  1928’den önceki bin yıla ait milli edebiyat ve kültürüne ait eserleri, vesikaları, bilgileri okuyamayan, anlayamayan bir Türk, dünya çapında büyük fikir ve edebiyat kitaplarını nasıl yazacaktır?Dile ve dine müdahale   Son altmış-yetmiş yıllık tarihimizde lisanımıza ve mukaddesatımıza büyük müdahaleler olmuş, korkunç yıkımlar gerçekleştirilmiştir. Halka sorulmadan, halkın dili ve dini ile üzerinde değişiklik yapılmaya kalkışılmış; tepeden inme emirlerle Ezan-ı Muhammedi değiştirilmiş, onun yerine Türkçe ezan adı verilen tercüme bir metin okutulmuştur. Kur’an-ı Kerim’in de orijinal aslında değil, Türkçe mealinden okutmak üzere hazırlıklar ve denemeler yapmışlarsa da, bunu gerçekleştirememişlerdir.   Türkçe ezan 1950’ye kadar sürmüş, uzun yıllar boyunca gerçek Ezan-ı Muhammedi’yi okuyanlar yakalanmış, tutuklanmış, işkenceye maruz kalmış, hapishanede çürütülmüştür. 40’lı yıllarda, İsmet Paşa’nın “Milli Şef” sıfatıyla hüküm sürdüğü tek parti devrinde Ankara’daki Hacı Bayram Caminde bazen yüreği yanık Müslümanlar Arapça ezan okurlar, cemaat içinde onlara bir şey yapılamaz, namaz bittikten sonra yakındaki polis merkezine götürülüp feci şekilde eziyet edilirdi.   Son yetmiş yılda İslam dinine ve Müslümanlara yapılan zulümleri anlatmak için ciltlerle kitap yazmak gerekir.   CHP diktatörlüğü anadilimiz olan Türkçe’ye de çok karışmış, büyük kötülükler etmiştir. 20’li yıllarda lisanımız çok zengin ve güzeldi. Kelime hazinesi zengindi. Ancak, Türkiye halkının dilini bozmak, kopartmak, kesmek isteyen bir zihniyet “arılaştırma” perdesi altında dile devlet terörü ile karıştı, ne kadar Arapça ve Farsça kökenli kelime varsa bunları atıp yerlerine öz Türkçe diye uyduruk sözcükler koymaya başladı. Bugünkü Almanca’da en az otuz bin adet yabancı kökenli kelime bulunmaktadır. Hatta sırf bunlar için büyük lügat kitapları yazılmıştır. Almanlar bunları atsalar geride lisan namına cılız ve kansız bir yapı kalmaz mı? Fransızca’daki Latin ve Grek dillerinden gelen kelimeler atılabilir mi? Atılırsa Fransızca da biter.   Ahmet Cevdet Paşa “Belagat-i Osmaniye” adlı kitabının başında, o zamanki zengin Türkçe için “Üç lisanın güzeliklerinden toplamıştır”  demektedir. Sadeleştirme bahanesiyle işte bu güzel lisan kuş dili haline getirilmiş, genç nesillerin mazi ile ve milli kültür ile alakaları kopartılmış, ülkemiz bugünkü kültür buhranına düşürülmüştür.   Devletin, tek partinin lisanımıza karışmaya hakları yoktu. Türk dili Ömer Seyfettin, Yahya Kemal, Yakup Kadri ve benzeri ediplerin, şairlerin, aydınların kullandıkları dildi. Dil tabii olarak kendi kendini evrim yoluyla geliştirdi. Dilde devrim yapılamazdı.   Sovyet rejimi, hâkimiyeti altındaki Türk kavimlerinin lisan ve lehçelerini bozmaya çalışmış, fakat bizde yapılanlar kadar feci bir yıkım gerçekleştirememiştir. Azerbaycan Türkçesi’nde hala Arapça ve Farsça’dan alınmış on birlerce kelime bulunmaktadır.   Türkçemizi nasıl kurtaracağız, eski zenginliğine kavuşturmak için neler yapacağız? Türkiye’nin büyük meseleleri listesine lisan meselesini de koymamız gerekir.
Tarih ve Dil İnkâr Edilemez Prof. Dr. Mümtaz Turhan Tarihimizi nasıl inkâr edemezsek, dilimizi de öyle reddedemeyiz. Çünkü çok iyi biliyoruz ki, hiç bir millet tek bir neslin mahsulü değildir; bazısı az,bazısı çok, bir kısmı şu, diğer kısmı bu sahada olmak üzere her nesil muhakkak bir şeyler katmıştır.   Hattâ bunlardan bazıları menfi ve zararlı da olsa bir ders veya tecrübe mahiyetini taşıyacağı için yine faydasız değildir. Bu itibarla hiç bir nesil daha evvelkilerden devraldığı şeylerden dolayı değil, kendisinden sonrakilere bir şeyler veremediği zaman utanmalıdır.   Tarihi gelişmemizin yadigârı olan dilimizin muayyen bir safhasına göre yabancı muamelesi görmesini, "Osmanlıca" damgası altında hor görülmesini anlamıyoruz. Türk zevkini ebedileştiren Süleymaniye, Selimiye, Yeşil Çifte Minareli gibi camiler ve diğer sayısız şaheserler, Edirne, İstanbul, Bursa, Erzurum, nasıl bizimse bu dil de öylece bizim öz malımızdır.   Şüphesiz bugün olduğu gibi, dün de yabana kültür hayranları çıkmış, bunların gayretkeşliğinin bir neticesi olmak üzere dilimiz bir sürü lüzumsuz ecnebi kelimeler, terkipler ve kaidelerle devir devir bunalmıştır.   Bunlardan kurtulduğumuz halde bugün aynı vaziyet tekrar başgösteriyorsa, bu, artık Türk dilinin hakiki bir parçası haline gelmiş eski kelimelerin bir neticesi olmayıp, yeniden başı boş olarak dile nüfuz etmeye başlayan garp dillerine ait terimlerle uydurma kelimelerin bir eseridir. Yalnız arada büyük bir fark olduğunu unutmamak lâzımdır.   Dedelerimiz İslâm - Şark medeniyetinden faydalanıp iktibaslar yaparken, bugünkü gibi yalnız satıhta kalmamış, sadece şekillerle uğraşmamış, bu medeniyetin hakiki kıymetlerini benimsemeyi bilmiş, (meşhur tarihçi Toynbee 'nin dediği gibi) onu en yüksek zirvesine ulaştırmaya muvaffak olmuşlardır. Bu bakımdan insan, ister istemez "Keşke onların şarklı oluşları kadar" biz  "Garplılaşabilseydik" demek mecburiyetinde kalıyor..  Bugünkü "Dil devriminin" hakiki garpçılık ve İnkilapla müsbet bir alâkası olmadığı gibi hakiki Milliyetçilikle de hiçbir münasebeti yoktur. Milletlerarası şöhreti haiz klâsik birer eser oldukları halde, sırf uydurma dille tercüme edildikleri için okunamayan edebî ve ilmi kitaplar biliyoruz. Fakat dil devriminin verdiği en büyük zarar ne maddidir, ne de abesle meşgul olmasıdır.    Kanaatimizce onun en büyük mazarratı, muhtelif sahalarda “Sivrilmiş Şahsiyetleri” veya “Sahte Şöhretleri” toplayıp, (devlet nüfuzuna dayanmak suretiyle) sözde bir “Otoriteleri” yapmaya çalışmasıdır.Bu yüzden dilin tabii inkişafına mâni olunduğu gibi, bu sahada hakiki ilmi faaliyetlerin gelişmesine ve ilim adamlarının yetişmesine de mani olunmuştur. Çünkü, bir cemiyetteki, sahte kıymetler revaçta ve sahte otoriteler iktidardadır; hakiki değerlerin ortaya çıkması imkânsız denecek derecede güçleşir.   Milyonlarca Müslüman Türk'ün dilinden düşürmediği "Peygamberler" yerine "Gönderilen Kimseler", "Putlar" yerine "Tapacaklar", "Kafirler" yerine "Tanımazlar", "Şefaat" gibi bir kelime dururken onun yerine de "Kayırıcılık" demeye lüzum var mı?   Bu dopdolu kelimenin bize duyurduklarım bir hamlede "Kayırıcılık" sözüne nasıl aktarırız? Bu kayırıcılık olsa olsa "Favoritizm” gibi, "Proteksiyonizm" gibi birşey...   Her kelimeyi, her varlığı, her zevki yok etme yoluna saparsak, mazi mi kalır, ecdad mı kalır, millî gelenek mi kahr, ne kalır? Ah, bu koyu sağırlık!... Ne diyeyim, “Şefaat Ya Resulallah”!...   Biz Müslüman Türk olarak geçirdiğimiz bin iki yüz yıllık maziyi unutur da kazandığımız, yaşattığımız ve hâlâ yaşayan kelimelerimizi böyle bir çırpıda değiştirme yolunu tutarsak, dilimiz tabiîliğini, çeşnisini kaybederek, tanınmaz bir madde haline gelmez mi? "Zalimler" yerine, ile Türkçe asıllı olsun diye "Kıyıcılar takımı" gibi sözler güzel icatlar mıdır? Ya o "Uygunsuzu Yoğasın” lâfı?..
ÖSS "Uydurukça Dilde" Nereye?.. M.Halistin Kukul 2009’un ÖSS Türkçesi 2000 yılından beri, ÖSS'nin, bilhassa Türkçe sorularında Türkçe'yi kullanma hakkında üç makalem yayınlandı. Geçen dokuz senelik sürede, maalesef, hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. İnadına bir uydurma kelime hastalığı almış başını gidiyor.

   2009'un ÖSS Türkçesi'ne geçmeden önce, 2009 yılı içinde kaybettiğimiz Türk Dünyâsı'nın büyük şâiri ve ilim adamı Bahtiyar Vahabzâde'den almış olduğum mektuptan bir bölümünü sunmak istiyorum. Büyük şâirimiz mektubunda şöyle diyor:

   "Türkçe'nin Geleceği konusundaki makalenizi büyük memnuniyetle okudum. Benim Azerbaycan'daki 50 yıllık mücâdelemin esasını Ana Dili ve onun korunması teşkil ediyor. Siz doğru yazıyorsunuz, haklısınız ki, Türkiye'de dil kurumunun uydurduğu sözler (eser-yapıt, millî-ulusal, hikâye-öykü gibi) siz Türkiye Türkleri'ni Türk Dünyâsı halklarının dilinden koparıyor. Siz bir yandan da ortak dile gelelim diyorsunuz, öte yandan Türk Dünyâsı ile ortak kelimelerinizi dilinizden çıkarıyorsunuz. Sizin bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum. Bu bakımdan sizin ‘Öğrenci Seçme Sınavı’ adlı makaleniz benim kalbimi fazlasıyla rahatlattı."   Vahapzâde'nin bu satırlarının bana çok şey verdiği gibi, muhataplarına da vermesini diliyorum. Zîrâ bu satırlar, Türk Dünyâsı Türkçesi'ne yapılan hücumun dillendirilmesidir. Şimdi, örneklerini arz edeceğim "dil" ile, Türkiye Türkleri anlaşamadığı gibi, Türk Dünyâsı Türkleri de elbette anlaşamayacaktır.
Şimdi, mevzûmuz olan 2009 ÖSS Türkçe sorularındaki Türkçe'ye geçelim.    Sözcük:

"Türkçe Testi" başlıklı Birinci Bölüm'deki kelimelere göz atalım. "Kelime" dedim amma, otuz soru içinde, bir tek "kelime" kelimesi geçmiyor. O hâlde bundan başlayalım: Sorularda, hiç "kelime" kelimesi geçmemesine rağmen, 13 "sözcük" geçiyor. Bütün Türk Dünyâsı'nın kullandığı "kelime"den niçin kaçılır bilemem.

   Öykü:

 
 Sorularda, merhum Vahabzâde'nin temas ettikleri "öykü", bütün Türk Dünyâsı'nın kullandığı "hikâye" hiç geçmemesine rağmen, tam yirmibir defa geçiyor. Bir defa da "öykücü" deniliyor. Bu ısrar niyedir; bu katılılık, bu antidemokratiklik hangi maksatla yapılmaktadır; bu ilme saygısızlık niçin tahakküm hâlini almaktadır ve her şeyi ben derim olur mantıksızlığı niçin devam etmektedir, anlamak mümkün değildir.    Yaratma:   Yaratma'nın kime mahsus olduğunu bilmeyebilirsiniz. Bilirsiniz de, sizin işinize böyle geldiği için böyle yazabilirsiniz. Amma, ilmî anlayışla baktığınız zaman, karşınızdaki genç insanların istikbâlleri mevzuu bahis olduğu zaman, bâzı şeyleri de düşünmeniz gerekir. Otuz soru içinde, bir tane "meydana getirmek, hâsıl etmek, oluşturmak " gibi herkesin bilip kullandığı kelimeler bulunmazken, iki "yaratıcı", dört "yaratısı", bir "yaratabilme" kullanılırsa, burada bir "maksat" aranır. O hâlde; "Nedir maksadınız?"    Yapıt: Yine, otuz soruda, bir tanecik olsun "eser" geçmiyor.   Lâkin,   dokuz defa   "yapıt"   mevcuttur. Bir de "başyapıt" var. Peki, bir reklâm filminde gördüğüm-duyduğum ; "Kirden eser kalmadı" yerine ne diyeceğiz efendiler?
   Düş: Şu "düş" kelimesi, her nedense bu Türkçe âlimlerinin de mağduru olmuş yine. "Düş", Türkçe bir kelimedir ve mânâsı da "rüyâ"dır. Lâkin bu büyük ilim adamları, bunu yanlış olarak ne hâle sokmuşlar bir görelim: Önce “düş kırıklığı”na bakalım. Bizim o güzelim "hayâl kırıklığı” ne olmuş biliyor musunuz? Cevap: Rüya kırıklığı! Ve siz, üniversiteye bu dil anlayışıyla genç seçiyorsunuz, öyle mi? Peki, "düşle", ne mânâya geliyor? Ya "düş gücü" ve hele de "düşsellik" neyin nesi oluyor acaba?    Olanak: Sorularda, üç "olanak" geçiyor. Demek ki, imkânsız demek imkânsız bir şey !    Yaşam:   Hayat kelimesi yerine tam on "yaşam" kelimesi var. Haklarını yemeyelim iki de "hayat” bulunmaktadır. Şu koskocaman Türk Dünyâsı'na bir bakınız, Vahabzâde Hoca'nın sözlerine kulak veriniz, hiçbir yerde "yaşam" diye bir kelime var mıdır?   Yazınsal:   Dört yerde herkesin kullandığı "edebiyat",  fakat "edebî" karşılığındaki üç uydurma "yazınsal" neyin nesidir diyoruz?    Neden:   "Neden" kelimesi, bütün dillerde "soru" olarak kullanılır. Bizim ÖSS ise, bunu maalesef yanlış olarak "sebep" yerine kullanmağa devan ediyor. İki "neden" ve bir de "bu nedenle” kullanılmıştır. Halbuki, "bu sebeple, bı münâsebetle, bu yüzden" denilebilirdi. Tabiî ki yerine göre.    Doğal:   Tabiî dedim amma, bir tane de olsa “doğal”ı tercih etmişler.   Biçem: Üslûp diyememişler de "biçem" demişler.    Birey-Bireysel:   Fert, şahıs, kişi, zât diyememişler de illâ da ne idüğü belli olmayan birer tane "birey" ve "bireysel" demişler.    El-Al:   “-el” ve “-al” takılarının Fransızca'dan geçtiğini defalarca yazmamıza rağmen, "bireysel, toplumsal, sayısal, düşünsel, şiirsel, yazınsal, anlatımsal, türsel...." demekten geri durmamışlardır. Niçin?    Duygusal:   Meselâ, üç defa yazılan "duygusal" ne demektir. Söyleyelim: "Duyguya ait" demektir. Peki, burada hangi mânâda kullanılmış: Duygulu. Ve yine peki, "duygulu" ile "duygusal" aynı mıdır? Aslâ! Duygulu'nun zıddı duygusuz'dur. Duygulu veya duygusuz adam vardır, amma duygusal adam da, onun zıddı da yoktur. Anlaşıldı mı?    Ya da:   Sorularda üç tane de "ya da" geçiyor. Düşününüz, bu soruları Türkçeciler hazırlıyor ve üniversiteye girecek öğrencilerin seçimini yapıyorlar. Peki, şu en küçük bir kâide dahi niçin gözden ırak tutuluyor: "Türkçe'de, ya denmeden ya da denmez." Bu hususta, Erciyes Dergisinin 2006 Kasım ayında yayınlanan "Ya Da Hakkında" başlıklı makalemizin okunmasını tavsiye ederiz. Üşenmeyiniz efendim. İlimde üşenme ve ben'lik olmaz.    Ulus: Sorularda, üç "ulus" var da bir tane "millet" yok.    Kuşak: İki "kuşak" var da hiç "nesil" yok. 

   Koşul:

  Üç Koşul var da hiç "şart" yok.    Gereksinim:   " Saptama, karşın, anımsama, bellek, betimleyici, imge, dize" vs. de birer kere var tabii ki.   Milletin anlaşma, okuma, ilim öğrenme ve ilim yapıp ilim yayma hakkına bu kadar baskı uygulayan bir tarza, ne yazık ki, konuşması gerekenler ses çıkarmamaktadırlar. Soruyorum: Siz bu dille, hangi ilmî çalışmayı yapacaksınız? Siz bu dille hangi uçuran, alıp götüren, kafaları zonklatan şiiri yazacaksınız?   Müşâhedem odur ki, bunları yazanların ve haliyle bunların zorla yönlendirmeye çalıştıkları şimdiki genç neslin, Türkçe sevdâlıları olan ne Necmettin Hacıeminoğlu'dan, ne Nihad Sami Banarlı'dan, ne Ali Karamanlıoğlu'dan, ne Peyami Safa'dan, ne Yahya Kemâl'den ve ne de Türkçe'nin Sultanı Necip Fâzıl'dan haberleri vardır.
  Allah, akıl ve anlayış ihsan etsin!
Dilimiz Ceddimizden Bize En Büyük Servet ve Emanet Saffet Senih Dil bir milletin mantığıdır, dil bir milletin şarkısıdır, geçmişi, hâli, geleceğidir. Dil bir milletin ta kendisidir. Milletin olmadığı yerde dil de yoktur. İnsan canlı bir varlıksa, dil de canlı bir varlıktır. İnsanlar nasıl değişip gelişiyorlarsa, diller de öylece değişip gelişiyorlar. Bu bir tabiat kanunudur.    Her dil kendi mantığı, kendi zevki, kendi temâyülleri ile yaşar. Dilin mantığı ve ruh hâli bilinmedikçe doğru yolda olmaya imkân yoktur. Türkçeyi iyi anlayabilmek için Türk milletinin tarihini, medeniyetini ve kültürünü bilmek, Türk milletini tanımak lâzımdır. Seng-i musallaya konulmasına ramak kalan Türk dilinin ve Türk kültürünün karşısında saf saf durup el bağlamadan önce kadrini bilmemiz yeni bir hayat iksiri olacaktır.    Milletleri millet yapan, bir bayrağın altında toplanıp bir avaza marş söylemekten ziyade, tarih, medeniyet, dil, din, gelenek, görenek gibi en büyük sosyal bağlardaki sağlamlık ve bütünlüktür. Tarihin, geleceğin yolunu aydınlatan ışığında, aynı heyecan birliğinde ve aynı düşünce beraberliğinde olmak elbette parlak bir istikbâli hazırlamak demektir.    Dil bir bakıma yapraklarını yenileyen ağaçlar gibidir. Bir kısım kelimeler dile girer. Bu, tabii bir hâdisedir. Dildeki bu canlılığı görmemek, onun tabii bir varlık olduğunu inkâr etmek olur. Yalnız bu gelişme ve değişmenin gelişigüzel olmadığına dikkat etmek gerekir. Bu ağaç nasıl zamana bağlı ve tabii olarak yaprak değiştirir ve bu gelişme köke, öze bağlı olarak meydana gelirse, dildeki kelime değişmeleri de öyle olur.    Yaprakları atıp, nasıl başka yaprakların çıkmasını istemek mümkün değilse, kelimeleri keyfî olarak atıp yerine başkalarını koymak da o derece imkânsızdır. Hele bir çınar yaprağını koparıp yerine meselâ bir söğüt yaprağını tutturmak nasıl mümkün olmazsa, değişik ve yabancı bir ek ve kökle yapılan kelimeler de dil içinde öyle iğreti kalır. Ağaçta da, dilde de gelişme ve değişmenin tabii olup, bünyeye uyması şarttır.    Dilimiz, cedlerin bize miras bıraktığı en büyük servet, en büyük emânettir. Biz dilimizin kelimeleri içinde millî tarihimizin en eski seslerini duyuyoruz. Yavrularımızın hâfızasına Türkçe kelimeler birer birer nakşoldukça, onların rûhuna binlerce seneden beri cedlerin tecrübelerinden, felâketlerinden, zaferlerinden, hayat hakkındaki felsefelerinden süzülüp gelen bir hulâsa damla damla akmış oluyor.
Eski Türkçe Bilirim Prof. Dr. Şükrü Elçin 1 978 yılı Ekim ayında Arnavutluk İlimler Akademisi'nin davetlisi olarak 3. Millî Folklor Festivali'ne katıldım. Festival, Arnavutluk'un güneyindeki güzel ve târihî karakteri muhafaza edilmiş Girokastra şehrinin kalesinde bir hafta müddetle devam etti.    Devlet ve millet birlik ve beraberliği ile bilgi, şevk ve organizasyon harmonisi içinde gerçekleştirilen bu dört başı mâmur festivalde Folklor Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Zihni Sako ile gayretli arkadaşlarının büyük payını unutmamak lâzımdır.    Seyahatimiz, an'anevî Arnavut misafirperverliğinin inceliği içinde bir rüya gibi geçti. Girokastra'ya vardığımızda, şehrin meydanlarına taşan coşkun mahallî müzik ve dans gösterileri sırasında adı geçen Enstitünün ikinci Başkanı Mustafa Beğ beni Kosova'dan gelen bir Arnavut kızı ile tanıştırdı.   Bu sevimli, elmacık kemikleri çıkık zeki kızın babası İstanbul'da yaşıyordu. Kendisi Fen ve Tıp öğrenimi görmüştü. Türkçe bilip bilmediğini sordum. Bana âdeta mahcubiyetle, Rumeli şivesiyle "Eski Türkçe bilirim, radyo, televizyon Türkçe bilmem” dedi. Ona; "Ben de eski Türkçeyi biliyorum, merak etme, seninle anlaşırız " deyince adetâ ferahlık duydu, yüzü aydınlandı!    Arnavutlar, festival günlerine mahsus olmak üzere dış ülkelerden gelen misafirleri için Saranda Otelini ayırtmışlardı. Saranda, İyon Denizi kıyısında, Korfu adası karşısında bizim Ayvalık'ı hatırlatan sakin bir sahil kasabasıdır. Biz festival boyunca her akşam Girokastra'ya takriben 50 km. mesafedeki bu kasabaya gidip geliyorduk.    Bir sabah otelin terasında Akademinin değerli başkanı tarihçi Prof. Alex Buda ve hanımı ile Türk kahvesi içerken bize dağıtılan festival programlarının müzik metinlerinde birçok Türkçe kelimeye rastladığımı ve husûsiyle "Gurbet" ve "Sevda"nın dikkatimi çektiğini söyledim. Arnavut kadınlarının mükemmel bir temsilcisi olan Bayan Buda: "Sevda ne demek, dilimizde ve türkülerimizde 'Kara sevda' bile var." dedi.   Uzun asırlar kader birliği ettiğimiz Arnavutların Türkçemizin soylu kelimelerini isimlerinde, yemeklerinde, âdet ve an'anelerinde devam ettirdiklerini görmenin sevincini yaşarken; Türk Radyo ve Televizyonu vasıtasıyla 45 milyona ve dış Türk Boylarını hesaba katarsak daha çok insana siyah kargalar halinde geçit resmi yaptırılan, Türk Dil ve Tarih şuuru ile ilgisiz, köksüz   papağan  dilini:   "zorunlu, nedenli, sevecenli, anımsamalı, mantıksallı, olasılıklı…" argoyu esefle hatırladım.
Akıl ve Dil Prof. Dr. Ayhan Songar M ücerret düşünce, insanlara has bir melekedir. İnsan, eşyanın teferruatından sıyrılıp birtakım sembollerle düşünme seviyesine ulaşmış, müşahhasdan mücerrede yükselmiştir. Artık "kalem" deyince cebindeki dolmakalemi değil, bütün "yazı yazma aleti olan kalemleri" ifade etmektedir. Nasıl yazı dili, eşyanın resimlerini yapmaktan "harf'" dediğimiz mücerret sembollere yükselmişse, konuşma dili de tabiattaki sesleri taklidden mücerret kelimelere gelmiştir. Bir insanın tecrid kabiliyeti ve kelime bilgisi ise onun aklını ve zekâsını sınırlar.    Zira, tecrid, kelimelerle, dürşüce yeni kelimeler ve hatta kendilerine mahsus bir dil uydurabilirler, ayrı kelimeyi sebepsiz ve mânâsız bir şekilde bir cümlenin içinde tekrarlarlar. Konuşmaları ton itibariyle de bozulmuş, uzun heceler yerini monoton birtakım seslere terketmiştir. Tedâilere kelimelerin mânâları değil, sesleri yön verir. Mesela "masa", mânâsı itibariyle "sandalyeyi" tedâi ettireceğine, tecrid mümkün olmadığı için, sesi bakımından "yasa" veya "tasa"yı akla getirir.    Dili devamlı surette değiştirme gayretleri, o dili konuşan insanların zihin ve zeka kapasitelerini tehlikeli bir şekilde bozacak, fakirleştirecektir. Dilimizde bu çeşit operasyonlarla birtakım akıl hastaları arasında bir benzetme veya mukayese yapmak elbette ki aklımdan geçmez, yanlış  anlaşılmasın. Ancak, aradaki paralelliğe ve dolayısıyle, âni değişikliklerin doğuracağı tehlikelere dikkati çekmek istiyorum. Bir küçük misâlle sözlerimizi bağlayalım:    "Onur" kelimesi Fransızca "şeref " karşılığı "honneur"den dilimize alınmış ve mâl edilmiştir. Ancak, onur, Anadolu'da "kibir" karşılığı kullanılmıştır. Şimdi bu kelimeyi atıyor, "şeref, haysiyet, itibar ve aynı zamanda "kibir, gurur, kendini beğenmişlik" gibi bir çok ve zıt mânâda birden kullanıyoruz. "Onurlu adam" denildiğinde iltifat mı hakâret mi edildiğini bilemez olduk! Tıpkı "İddia" ve "Müdefaa" karşılığı "Savunma", "Teklif" ve "Tercih" karşılığı "Öneri" gibi...    Bazı Afrika dillerinde sadece 300 kelime varmış. Oraya mı gidiyoruz ve hâlâ Türkçenin ifade gücünden bahsetmek kâbil midir? Bilemiyorum...    
Türkçe-Kürtçe Üzerine Yavuz Bülent Bâkiler B ir Alman Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre, dünden bugüne, yeryüzünde 5.651 dil konuşulmuş.Türkçe, bu 5.651 dil zincirinin 11. halkasında bulunuyor. Türkçe’den daha çok konuşulan diller sırasıyla şöyle: Çince-İngilizce-Hindce-İspanyolca-Arapça-Rusça-Almanca-Japonca-Portekizce-Bengalce. (Yılmaz Öztuna-Büyük Türkiye Tarihi. Cilt: 11 Sayfa: 65) Dillerin yayıldıkları coğrafya dikkate alındığında, Türkçe 11. sıradan, 1. sıraya yükselmektedir. Adriyatik sahillerinden Çin sınırına kadar uzayan geniş bir coğrafyada, 200 milyon civarındaki insan, Türkçe konuşmaktadır...   İmparatorluk dilimiz bal gibi Türkçe’dir ve 120.000 (yüz yirmi bin) kelimeden ibarettir. Öztürkçe’de ise sade 3.175 (üç bin yüz yetmiş beş) kelime vardır. (Öztürkçe Sözlük-Ali Püsküllüoğlu/Bilgi Basımevi 1971) 120.000 kelimelik zengin bir Türkçe’yi bir tarafa bırakarak 3.175 sözcüklü bir dille düşünmeye konuşmaya yazmaya çalışmak gerçek anlamda gericiliktir, akılsızlıktır, milletimize devletimize en büyük ihanettir.   Türkiye’mizde son zamanlarda, bir de Kürtçe konuşmak, Kürtçe okuyup-yazmak isteği başladı. Sanıyorum ki, Türk nüfusunun % 100’ü, Kürt topluluğunun da çok, ama çok büyük bir bölümü Kürtçe’nin kelime miktarından haberdar değil. O kadar değil ki, geçenlerde YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan: “Kürtçe, Farsça, Arapça, Türkçe kelimelerden oluşan bir dildir!” dediği için, Kürt asıllı milletvekillerimizden Mir Mehmet Dengir Fırat, ağzını “Ohaaa!” diye açmış...    Önce bir yanlışı düzeltmek istiyorum: Prof. Yusuf Ziya Özcan’ın belirttiği gibi Kürtçe; Farsça-Arapça-Türkçe kelimelerden ibaret değildir. Kürtçe’de: Ermenice-Çerkezce-Gürcüce-Keldanice-Süryanice-Rusça-Rumca kelimeler de var. Peki Kürtçe kaç kelimeden ibarettir diye merak ediyorsanız Prof. Dr. Abdülhaluk Çay’ın 1996 yılında yayınladığı KÜRT DOSYASI isimli eserinin 119-120. sayfalarına bakmalısınız. Orada göreceksiniz ki Kürtçe üzerinde çok büyük bir hassasiyetle çalışan devletlerin başında Rusya bulunuyor. Neden diye sorarsanız, “Moskova, Kürt’ün kara kaşına-kara gözüne âşıktır da ondan” diye cevap veremem.    Doğru cevabı: Moskova’nın Türk’e düşmanlığındandır... İşte o Moskova’nın Sen Petersburg Üniversitesi, Kürtçe üzerinde çok titiz bir çalışma yaptı. Görüldü ki: Kürtçe’de 8.378 kelime vardı. Bu kelimelerin % 22’si Farsça, % 21’i Arapça, % 12’si Türkçe, % 33’ü ise Süryanice, Ermenice, Rusça, Rumca, Çerkezce, Keldanice, Gürcüce’dir. 300 kelimenin ise nesebi belli değildir veya Kürtçe’dir.   Yazdıklarımı lütfen unutmayın: Türkiye’deki Kürt kardeşlerimizi 8-10 bin kelimenin kısırlığına çekip götürmek isteyenlerin, nasıl çok büyük bir yanlış içinde olduklarını görmekte gecikmeyeceğiz. Çünkü aşiret dilleri hep çıkmaz sokaklardır. Oralardan “ohaaa!” diyerek çıkılamaz.  
Şapkalı Yazı Ayşe G. Tunceroğlu Geçen gün bir yazımda “Türk milleti olarak...” diye bir ifade kullanacak oldum. Birden elim geri gitti! “Türk milleti olarak...” Böyle dersem kimilerini incitmiş, gücendirmiş mi olurum? İnsan haklarına aykırı bir lâf mı etmiş olurum? “Açılım”a zararı dokunur mu? Ne demem lâzım onun yerine? “Türkiye halkı” demeye de alışık değilim ki! Kendimi bildim bileli bu devletin vatandaşı olan, bu devletin nüfus kâğıdını taşıyan herkesi, mahallemde, şehrimde, okulumda, işimde, tanıdığım tanımadığım, yanımda yöremde gördüğüm herkesi “Türk” saymışım, Türk sanmışım. Vay benim gâfil başım! Allah’ı bir, peygamberi bir, kitabı bir, kıblesi bir, tarihi bir, istikbâli bir, menfaatleri bir millet bölüm bölüm bölündükçe başımızın göğe ereceğini bilememişim!   Sorular peş peşe zihnime üşüşünce cümleyi kaldırdım. Kısacası efendim, “Türk milleti” demekten korkar hâle gelmiş bulunuyoruz. Gözümüz aydın olsun!  Yavuz Bülent Bâkiler üstâd, mayıs ayında İstanbul’daki bir sohbetimizde “Türklere özgürlük!... yürüyüşü yapılacak günler gelir diye korkuyorum” demişti.   Benim bir korkum da Türkçe’nin âkibetine dâir. “Türkçe’ye özgürlük!” toplantıları yapar hâle gelir miyiz diye. Baksanıza, Türkçe’de (^) şapkalı olması gereken harflere şapka konmasını, öğrencilere bunu öğretmeyi bir türlü beceremedik; a’ya, i’ye koyamadığımız şapka şimdi e’lerin üstünde ortaya çıkıyor.    Spikerlerimize kulak verin. “Âkıbet”i nasıl okuyorlar, bakın. Kulaklarınıza inanamazsınız. Ama yeni nesil, garâbetin farkında bile değildir. Doğrusunu bilmeyince... "Hâlit Ziya Uşaklıgil" diyebiliyorlar mı, dikkat edin. “Hâlit” ismini böyle yazmayıp “Halit” yazınca insanlar öğrenemiyor, söyleyemiyor. “Hâlide Edip Adıvar” diyenleri dinleyin. “Halide” yazıyor, böyle okuyorlar.    Hasan Âli Yücel’in adındaki  "Âli"yi Ali’den fark eden kaldı mı? Yahut “Pâkistan” Bildiğimiz “pâk” kelimesidir bu. Pir ü pâk’taki... Yani “pak maya”daki pak değil! Düzinelerle örnek var, sayabilirim. Ve bu örnekler spikerlere ait! Bir dili en güzel, en doğru konuşması gereken spikerlere.    Öte yandan okullarda şapka doğru dürüst öğretilmediği için, ortalık hakem’e “hâkem”, zarîf’e “zârif”, rakîp’e “râkip” diyenlerle dolu. Şapkalar yanlış başlarda!  Şimdi korkum şu; a’lara, i’lere, u’lara şapka koyamamışken, koymanın gerekli olduğu kelimeleri öğretememişken, bu yüzden milletin dili bozulmuşken, “açılım” bâbından, e’lere koymaya başlarsak... 
Suçlu Kim? Cemil Meriç K ıyasıya bir savaştı bu, Haç'la Hilâl'in, Batı'yla Doğu'nun, iman'la inkâr'ın savaşı.. Hisarlar düşüyordu birer birer. Dost düşmana karıştı. Müstağripler bir ağızdan haykırıyordu: Teceddüt, teceddüt..   Nihayet İstiklâl Savaşı... Yangın alevleri içinde doğan genç bir devlet. Evet, çetin bir imtihandan yüz akıyla çıkmıştık. [...] Batı'nın silâhlı saldırısını püskürtmüş, Batılılaşma sevdasından kurtulamamıştık. Avrupa vazgeçmemişti avından. Aydınlar, devrilen hisarlar karşısında sevinç çığlıkları atıyordu. Düşmanın teslim alamadığı tek kale kalmıştı: hafıza, yani dil. Bugünü düne bağlayan köprü uçurulmadıkça tarihten koparılamazdık.   [Dilde] yapılması gereken: Lafızları sağlam mefhumlara bağlamak, dilin mazbut bir kâmusunu vücûda getirmektir. Başka bir deyişle, olanı korumak, yeni ihtiyaçları karşılamak için yeni ıstılahlar yapmaktır. Dilde ırkçılık yapmağa kalkışmak çılgınlık. Harf devrimi, kütüphaneleri tuğla yığınına çevirir, irfanımızı düne bağlayan köprüler uçurulmuştur.  Ummanı ırmağa bağlamak isteyen bu allâmeler, bin yıllık tarihimizden habersizdirler. Bir medeniyet emr-i yevmîlerle değiştirilemezdi.   Dil'de inkılâp olmaz. İhtiyar tarih, dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir çılgınlığa şâhit olmamıştır. Toplum geliştikçe dil de gelişir. Osmanlıca diye bir dil yoktur. Osmanlıca, Anadolu'ya yerleşen ve İslâmiyeti benimseyen Türkler'in dilidir. Yani, hâlis Türkçe'dir, Batı Türkçesi.   Elbette ki her dil, yeni bir mefhuma, yeni bir karşılık bulmağa çalışacaktır. Çılgınlık, dilin öz malı olmuş lafızları, kökleri Arapça veya Farsça'dır diye kovmağa kalkışmak. Birincisi inşâ, ikincisi tahrip. Cedlerimiz, buldukları yeni kelimeleri devlet zoruyla kabul ettirmediler. Her buluş bir teklifti sadece. Osmanlı'nın "tilcik" üretmeğe memur ulema-yı rüsûmu yoktu.   Osmanlıca sözler niçin kovulmalıymış, biliyor musunuz? Yeni harflerle yazılamıyormuş da... Ne dâhiyâne gerekçe! Dil alfabeye uymuyor diye bin yıllık dile kıyacağız.. Buna alfabe değil Proküst yatağı derler. Dünyanın iki büyük inkılâbı, yani 1789 ve 1917, [...] bütün müesseseleri yerle bir etmiş ama dile dokunmamış ikisi de.   Genç hâfızalara yerleştirilen "tilcik"ler üredikçe üremiş, nesillerin zevk selâmetini bozmuş, onları tarihlerinden ve mukaddeslerinden koparmıştır.    Bu ülkenin aydınları yıllarca tek hürriyet tanımışlar: Dillerini tahrip hürriyeti. Tefekkür yasaklanmış, irfana sadâkat, vatan ihâneti sayılmıştır. Zekâları felce uğratan bir devrimdir bu...(Cemil Meriç, Mağaradakiler, İletişim Yayınları, İstanbul : 2003, 10. Baskı, s. 263-270.)
Konfüçyüs ve Yargıtay Prof. Dr. Beynun Akyavaş B ir milletin can damarı olan dili üzerinde yapılacak çalışmaların beslenmesi ilme itaattir. Dil ilmi üzerinde hiçbir fikri olmayan, üstelik niyeti bozuk birtakım kimselerin, ne yazık ki, başı boş kalmış Türkçemizle her çareye başvurarak oynamalarına göz yummak olur.    Vatandaşının sıhhatini korumak için üfürükçülüğü yasaklayan devlet, dil üfürükçülerinin hem de kurum kurularak Türkçemizi mahvetmelerine  seyirci kalamaz. Zira bilinmelidir ki  dilin olmadığı  yeıde devlet de yoktur.    Çin’in büyük filozofu Konfüçyüs şöyle diyor: " Bir memleketin idaresini ele alsaydım, yapacağın ilk iş şüphesiz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, kelimeler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilmezse, vazife ve hizmetler gerektiği gibi yapılamaz. Vazife ve hizmetin gerektiği şekilde yapılamadığı yerlerde âdet, kaide ve kültür bozulur. Âdet, kaide ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adâlet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin neye varacağını bilmez, işte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar mühim değildir."    Tercüman Gazetesi'nde okuduğumuza göre, "beraat" yerine "aklanma" sözünü kullanan mahallî bir mahkemenin kararı Yargıtay tarafından kanuna ve hukuk diline aykırı olduğu gerekçesiyle bozulmuştur.    Konfüçyüs'ün asırların ötesinden gelen bu hikmetli sözlerinin Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun kararında aksetmesi Türk adaleti adına memnuniyet vericidir. Beraat kelimesini, hukukçu olmasa, hukuk dilini bilmese bile, anlamayan Türk var mıdır?    Dilin sadeleşmesi ve zenginleşmesi başka bir şey, basitleşmesi ve yoksulluğa düşmesi başka bir şeydir. Tarihte Allah! Allah! nâralarıyla uğuldayan, kasırgalar koparan Türk askeri, vatanı, milleti, devleti, istiklâli, hürriyeti, şerefi ve namusu için harbe girer ve bu suretle zaferden zafere koşar.    Allah, vatan, millet, devlet, istiklâl, hürriyet, şeref, namus, zafer Arapçadan alınmıştır ama bu heybetli kelimeler, devşirme de olsa, bu mefhumlar için şehadet şerbetini içen yeniçeri gibi Türk oğlu Türk'dür. Her Türk'ün kafasında ve gönlünde yaşayan kelimelere musallat olmak, onların yerine öz gibi göstererek ne idüğü belirsiz, çerden çöpten, cılız "sözcük" leri yerleştirmeye çalışmak millî hafızamızın, zihnî ve hissî alışkanlıklarımızın bozulmasına sebep olur.  
Lisan Üzerine Hatıralar İbnüttayyar Semahaddin Cem Geçen asrın tanınmış lisâniyat mütehassıslarından  Max Muller demiştir ki: "Türk dilini gözden geçirince anlarız ki, bu lisan âlimler heyeti marifetiyle meydana getirilmiştir. Mantık bir temel ve kemâle dayanıyor..." Onyedinci asrın şöhretli dilci ve şarkiyatçılarıdan Antoine Gattan da aynı kanaattedir ve kendi devrinde Doğuya gidecek yabancılara şu tavsiyede bulunur: "Mutlaka Türkçeyi öğreniniz ve Türklerle tercümansız konuşunuz; ancak o zaman Türk lisanının azamet ve ihtişamına doyamayacağınızı anlarsınız. "   Bir müddet önce, benim de davetli bulunduğum Pendik Lisesi müsâmeresinde, rahmetli Hamdullah Suphi Tanrıöver kürsüde uzun ve veciz bir konuşma yapmış, Türk tarih ve edebiyatından bahsederek gençlere tarih ve edebiyatımızın lâyıkı vechile öğretilemediğini acı bir dille belirtmişti. Bu arada mâlum ve mahut "arı dili" mevzuuna da temas eden meşhur ve değerli hatib şöyle bir hâtırasını nakletti:   "Bir seyahatteydim ve vazifeyle Avrupa’ya gidiyordum; Yanımda  tanınmış ediblerimizden biri de vardı ve beraber gayet zevkli sohbetlere dalıyorduk. Tren kompartımanımızda, yolda binmiş bir yabancı da vardı ve biz konuşurken göz ucu ile âdetâ bizi takip ediyor, tecessüs gösteriyordu. Bir müddet sonra gideceği yere inmek üzere hazırlandı.  Kalktı ve ikimize doğru dönerek Fransızca:    “ Afedersiniz beyler, merakım o kadar fazlalaştı ki, sizi bir sualimle rahatsız edeceğim. Kusurumu hoş görünüz, konuşmanızı yol boyunca takip ettim, Anlamadığım halde zevkle dinledim. Hiç duyup işitmediğim bir lisan değildi, diliniz belli başlı doğu - batı dillerinden pek farklı... Mazur görünüz ve beni tatmin ediniz, nece konuşuyordunuz?” diye sıkılarak sordu.   “Biz Türk’üz ve şu konuştuğumuz lisan da Türkçe’dir!” dedim. Yabancı, büyük bir saygı ile eğildi ve ciddiyetle şunları söyledi: “Aman ne saadet, sizler dünyanın en ahenkli diline sahipmişsiniz meğer, bana kuş dili ve bülbül sesi gibi geldi, inanın bayıldım. Aman bu güzel dili bırakmayınız! Hârikulâde bir dile mâliksiniz, daima övünebilirsiniz, bu büyüleyici ahenk hiçbir batı dilinde yoktur!”   H. Ahmet Sehmiede, bir gün İstanbul'da bana çok sahifeli bir kitap gösterdi: Rus Kiril alfabesiyle yazılmış. Türkçe bir lûgattı; okunuşu ve telaffuzu tamamen Asya Türkçesiydi, yazılışı  Rusça! Türk dünyasını parçalamak ve kültür bolşevizmini yaymak için kızılların "beyin kirletme" usûllerinden biriydi bu!   Uzun yıllar san'at ve ilim mahfillerinde karşılaşıp konuştuğum ve bazı felsefî neşriyatta kalem arkadaşlığı ettiğim merhum Ord. Pof. Hilmi Ziya Ülken'e bir gün Beyoğlu'nda rastladığımda, hazırladığı yeni eser için hemen:   "İnşallah yazı dili de evvelkilerdeki gibi temiz ve güzel Türkçedir. Uydurukça ile bozulmamıştır” dedim. “Maalesef, işte bu olamıyor… Şu gördüğün hanım kız, ötedeki delikanlı bugünkü Türkçe’nin en taze mensuplarıdır. Direnmek boşunadır. Fakat ben hiçbir zaman “Örneğin” demem ve yazmam, ama “Şimal”de diyemiyorum. “ Kuzey”i tercih ediyorum…”   Ben ise dayanamadım: "Kuzey" in Türkçe olduğunu  siz ispat edin, ben size bunun Türkçe’ye uygun  olmadığını ispat edeceğim".. dedim ve ahenk kaidesine göre kuzey değil “Kuzay” olması gerektiğini anlattım. O zaman:   "Tamamen haklısınız, ancak bugünkü nesiller âhenk kaidesine göre, dilbilgisi ne demektir, hiç bilmiyorlar ve bu da hamaratlar tarafından istismar ediliyor, Türkçemiz bir galatlar yığını haline geliyor.."diye itiraf etti.   Diğer bir aziz dostum, içtimaiyatçı Ord. Prof. Fındıkoğlu Ziyaeddin Fahri merhumla Zafirlerin evinde konuşurken dil bahsinde: "Bunlar sel gibi uydurmalar, sal gibi uydurmalar bulup ekliyorlar, sal’ı  sel’e veriyorlar; tam Türk Dili’ni Katletme Kurum usûlüdür bu!” demişti.   Bir gün de Türk Ocağında, dilcilerden müteveffa Agop Dilaçar ve Fahri Celal Göktulga ile Dr. Fethi Erden'in odasında karşılaştık. Hemen dil meselesine temas ettim, bir münakaşadır başladı. "genel" ve "süre"nin Türkçe olduğunu ispata çalışırken ne kadar sıkıntı çekiyorlardı. Acınacak hâle düşmüşlerdi. Bu durumu rahmetli dostum mütercim Kemalettin Kuşçu’ya bir gün anlattımdı. Hemen o da bana:   "Aman, dedi, ben bir çok kelimenin Fransızca'dan alınıp Türkçe diye yutturulduğunu tespit ettim (ve bana bir liste okudu), ancak şu sizin iddia ettiğiniz uydurukça "süre"nin Fransızca'sını bir türlü çıkaramadım..." Ben de ona bu uydurmanın "La duree = müddet” den ilhamla "sürmek" fiilinden uydurulduğunu ve fakat hem müddet, hem mühlet, hem de mehil yerine kullanılma hatâsına düşüldüğünü söyledim, listesine aldı. Müddet  (la duree), mühlet (le delai), mehil (le sursis), ayrı ayrı mânâlar ve mefhumlardır;  Hepsine birden sadece “süre” nasıl denilebilir? Şaşılacak şey  doğrusu!   Prof. Hüseyin Nail Kubalı ile bir noter dairesinde yıllarca önce karşılaştık. Yeni hazırladığı "Anayasa Hukuku" ders kitabı için bir muâmele yaptırıyordu. Dayanamadım ve “Anayasa Hukuku demek doğru mudur?” diye sordum. Dönüp yüzüme baktı ve beni süzdü, izah ettim: "Yasa, kanun demektir, hukuk değil! Cengiz yasası bir kanundur ama hukuk değildir. Anayasa = Ana kanundur. Siz fakültede esas teşkilat kanunu mu okutursunuz, yoksa hukukunu mu? “ Tabii ki dedi, hukukun ve bu hukuk içinde Türk teşkilat hukuk ve kanunu da var”   İlave ettim: "Şu halde okuttuğunuz Anayasa Hukuku olmaz, Ana hukuk olur, değil mi?" Doğru söylersiniz ama, bunlar artık galatı meşhurlarıdır, öyle kabul edilmiştir!” Ben bu defa şöyle bir sual sordum: "Efendim Ankara’da bir Siyasal Bilgiler Fakültesi var, bunun adı doğru mudur?” Şaşırırcasına yine yüzüme baktı. Tekrar tavzih ettim: "Siyasal uydurukçadır, bu mektepte okutulan da bilgi (Connaissance) değil, ilim (Science)” dir.  “Bilgi başka , ilim başka”, “ Evet, dedi, maalesef dediğiniz doğru, siz çok uyanıksınız!"  
Kelimeler Sembollerdir Prof. Dr. Ayhan Songar D il, bir "uydurma sesler topluluğu" değildir. Her kelime, beynimizde, konuşma merkezlerinde yerleşmiş mefhumlara tekabül eden birer "mücerret" "sembol" dür ve insanlığın zuhurundan bugüne, insan düşüncesine paralel olarak gelişmiş, olgunlaşmıştır, Bu arada, zaman zaman yeni mefhumlar için kelimeler bulunmuş (uydurulmuş değil) ve gerektiğinde de çeşitli insan toplukları birbirlerinden kelime alıp vererek dillerini zenginleştir mişlerdir. Bir dilin ihtiva ettiği kelime sayısı, o dilin ifade gücünü belirler. Bir insan konuşma veya yazı dilinde ne kadar birbirinden farklı kelime kullanabiliyorsa o kadar "akıllı" dır. Kullanabileceği kelimelerin sayısı ise onun konuşma dili ile sınırlandığından, demek oluyor ki, insan zekası ve aklı, o insanın mensup bulunduğu toplumun lisanı ile sınırlıdır. Mesela, ingilizcede 120.000 kelime vardır. Gelmiş geçmiş en büyük yazarlardan biri olan Shakespeare eserlerinde birbirinden farklı ancak 30.000 kelime kullanmıştır. Onu Victor Hugo, onu da Goethe takipeder. Kur'an-ı Kerim'in Arap dilinde nazil olmasının hikmetini herhalde bu dilin üstün ifade gücünde aramak gerekir. Dilde "yabancı kelime" olamayacağı gibi, bir dilin "özleşmesi" de düşünülemez. Bir ihtiyaç karşılığı başka dillerden alınan kelimeler o dilin potasında eritilerek hazmedilir ve o dile maledilirler. Rumcadan lisanımıza girip de Arapça zannedilen "Efendi" ve "Kaldırım" kelimeleri, Arapçadan batı dillerine geçerek Fransızcadan bize alınan "Alkol", İngilizceden aktarıldığı halde tamamen başka manaya kullanılan "Spiker", gene aynı şekilde, kullanılış yeri ve anlamı degiştirilerek Arapçadan alınan "Mektep" kelimelerinin Türkçe olmadığını iddia etmek, sığır eti yiyen bir insanın artık insan değil bir sığır olduğunu iddia kadar gülünç ve saçmadır. Yabancı kelimeleri ayıklamaya çalışmak ve kelime uydurmak, dilin ifade gücünü ve dolayısıyle o dili konuşanların düşünce kabiliyetini tehlikeli bir surette kısırlaştıracaktır. Bugün konuşulan Fransızcada sadece 22 "Öz Fransızca" (yani Gaulois dilinden gelme) kelime olduğunu düşünürsek, Türkçemizin ne derece saf ve temiz kaldığını daha iyi idrak ederiz. Bu da Türkçenin kuvvetidir. Düşünce âletimizi,dilimizi, birtakım dernek, kurum veya yazarların kelime uydurarak ve tasfiyelere girişerek degiştirmeye kalkması ise, cerrah olmayan bir kimsenin eline neşteri alip apandisit amaliyatı yapmasından daha vahim neticeler doğuracak bir teşebbüs olmaktan ileri gidemez.  
Medyaca Sevinç Çokum S ize bir dil masalı anlatacağım. Ama sakın paniklemeyin, sonra yalan yanlış talking edersiniz de show'unuz berbat olur. Yine de üzülmeyin, bir shopping center'e gidip birşeyler buying ederek desarj olmaya bakın. Ya da bir chicken house'da eating yapın, sakın ha paniking olmayın. İşte Medyacadan çarpıcı bir örnek. Aşağı yukarı böyle konuşuyorlar. Cıvıma dönemine gireli kaç yıl oldu bilemiyorum ama lisanımızı mahvetmede epeyce mesafe alındı. Öyle ki ekranlarda yamalı bohça benzeri az Türkçeyle bol İngilizce karışımı bir dil kullanılıyor.1985'lerden sonra Türk kelimesini kullanmamak için nasıl özel bir dikkat sarfediliyorsa, şimdi de Türkçeyi salata bir dil haline getirmek için şedid bir gayret gösterisi seziliyor. Buna Pop dalgasiyla, sunuculuk mesleği ile gelen bir moda diyebiliriz. Yarışmalara pek meraklı ülkemizde dilin yabancılaştırılmasıyla ilgili milletlerarası bir yarışma yapılsa, herhalde birinci geliriz. Bu sebeple Atatürk Kütür Dil ve Tarih Kurumu'nun yabancı kelimelere karşılık bulma konusunda dilimizi savunma savaşı verdiğini takdir edersiniz.Bozulma Halktan GelmiyorGümrük Birliğine girdik gireli insanlanımız bir tuhaf hal aldılar. Bu bozulma halktan gelmiyor. Çünkü halkın hayal gücünün dile, dilin zenginleşmesine, özellikle yabancı terimlere karşılıklar bulmaya pekçok katkısı vardır. Yozlaştırma daha çok aydın geçinenlerin marifetiyle oluyor ve Türkçe adeta karışık bir meze tabağında halka sunuluyor. Tabağın içinde neler yok ki... Türkçemiz tabaktaki anguez, Amerikan salatası, tarama, havyar ve isli balık arasında bir dilim beyaz peynir durumundadır. Hele hele sunucular Recaizade'nin roman kahramanı Bihruz beye taş çıkartacak bir anlayışla Türkçeyi kapı dan edip bu ratingler, argumanlar, back groundlar, absurdlerle kulağımızı tirmalamakta.Adam "alisveriş merkezi" derse ayIıp olacağı, rakiplerinden geri kalmamak düşüncesiyle shopping center'i tercih ediyor. AIış-veriş merkezlerinin adlarına bakın! Planet, Continent, Carrefour, Bauhaus vs. Bu yabancılaşma öylesine yaygınlaşıyor ki, bundan bizim Avrupalaşmayı lisanımızdan vazgeçmek şeklinde algıladığımız sonucunu çıkarabiliriz. Panikleme, panik yapma uydurmacasına ne demeli? Panik, zaten yabancı bir kelimedir; dilimizde "paniğe kapılmak" şeklinde yeri varken, zamane çocuklarının sokak aralarında uydurdukları şekilleriyle sunucuların lugatine gepmiştir. Vah ki vah... Bakın George Orwell ünlü kitabı "1984"te milletlerin dil yıkımıyla nasıl sürüler haline geldiklerini, Sovyet sistemine benzer uygulamalar sergileyerek anlatıyordu. Gerçekten de topa tüfeğe hiç gerek kalmadan milletleri kökten sarsacak, atom bombası tesiri gösterecek yollardan biri, onların diliyle oynamak, böylece bir karma dil, müstemleke dili meydana getirmektir. Bu da zaten yapılmaktadır.Anamın Ak Südü GibiykenBu dil anamın ak südü gibiyken, şimdi bir takım katkı maddeleriyle tadını, rengini yitirmede. Pırtık bir çevrenin ama Türkiye'yi yönlendiren bir takım insanların öğrettiği, yönettiği bir dil haline gelmekte. Bundan hepimiz ister istemez nasibimizi alıyoruz. Çünkü bunun için o yabancılıklar maalesef hayatımızın, soluk alıp verdiğimiz dünyamızın içerisine nüfuz ediyor. Naftalin gibi, bir kere bulaştı mı çıkmıyor kokusu. Mesela "Saat kaç gibi gelirsin?" diye soruyoruz. Yahut hal hatır sormanın adabını bir yana koyup, ağzı sakızlı Amerikan genci gibi "Nasil gidiyor?" deyiveriyoruz.Şu stres'i bile atamadık... Yani üstümüzden atsak da dilimizden atamadık. Hem de güzel,öz  be öz Türkçesi gerilim varken. Gerilim diyemiyorsan, "daralım" de bari. Yok ona da tenezzül etmiyor.Ya su rating ve endeks'e ne demeli? Ekonomiden siyasete her alanda boy gösteriyor. Diyorum ya, yakın geşmişte televizyonda, basında dil bu derece savruk kullanılmıyordu. Bugün ipin ucu kaçmıştır ve isteyen istediği biçimde kullanmayı herhalde demokrasinin icaplarından saymaktadır. Sanırım Cikita muzuyla beraber herşeyi ithal etmeye basladıktan sonra kelimeleri de ithal etmeye basladık. Sovyetlerin parçalanmasıyla bağımsızklarını alan Türk Cumhuriyetleri daha önce hüküm süren Rus ideolojisiyle nasıl birbirinden koparılmış, Türkçelerini nasıl Rusça istila etmişse, bizim de dilimiz İngilizcenin taarruzuna uğramıştir. Biz ki, soydaşlarımızın dillerindeki tahribattan yana yakıla söz ediyorduk. Gerçek şu, bizimkisi ne Sovyet sistemine esaret sonucu... Bizdeki yıkım bir başka rüzgarla gerçekleşmiştir. Kendinden kaçış psikozu ile...
TRT'ye "Dil" Genelgesi Doğan Kasaroğlu (TRT Eski Genel Müdürü) Milli varlığımızın dayanağı olan dilimiz, toplumumuzun gelişmesine paralel olarak zenginleşen en büyük kültür değerimizdir.Türk milleti kendi dilini bu inanış içinde geliştirmiştir.Bu temel anlayış, dilin gelişmesini sağlamış, toplumun,  ancak fertlerinin birbirlerini anlayabildiği ölçüde bütünlük kazanıp, güçleneceği inancının eseri olmuştur.Unutulmamalıdır ki, dil, duygu ve düşünceyi ifâde eden cümlelerden ibarettir. Kelimeler, ancak bu cümleler içinde kullanıldıkları biçimleriyle değer ifâde ederler. Dili "arılaştıracağım" diye kelimeyi, cümleye, yani duygu ve düşünceye feda etmemek lâzımdır. "Akıl" yerine "us" kullanmak için "akıl sır ermez" deyimini "us sır ermez" şeklinde kullanamazsınız...Bunun gibi, "Bir ihtimal daha var...." diye başlayan şarkıyı  "Bir olasılık daha var" şekline sokamazsınız.Bu misaller gibi yüz binleri aşan cümleyi "arılaştırma" uğruna feda etmeye, Türkçeyi kısırlaştırmaya kimsenin hakkı olmaması gerekir.Türkçenin kurallarına uymayan kelimeler kullanıp dilimizin ahengi bozulmamalıdır.Konuşma dilinde, geniş kitlelere mâl olmamış kelimelerden mutlaka kaçınılmalıdır.Yeni kelime kullanma uğruna büyük yanlışlıklar yapılmamalı, cümlelerin mânâsı bozulmamalıdır.Şu birkaç örnek, olayı daha anlaşılır hale getirebilecektir.İZLEMEK: Dilimizde maddi bir varlığı adım adım takip etmek anlamındadır. Bunun seyretmek, dinlemek, bir yazarı okumak, bir olayı gözlemek mânâlarında kullanılması yanlıştır. Meselâ; “Televizyonu izlediniz, yayınımızı izliyorsunuz” denilmemelidir.KENT: Türkçede kasaba, küçük şehir mânâsınadır. Bu kelimenin şehir karşılığı kullanılması yanlıştır. Bunun "kasaba" anlamında kullanılması gerekir.KUŞKU: Endişe, korku, sıkıntı, kuruntu, içine dert etmek mânâlarına gelen bu kelimenin şüphe yerine kullanılması yanlıştır. "Hiç kuşkum yok… Kuşkusuz öyledir" tarzındaki kullanışlar yersiz ve gereksizdir. "Şüphesiz! Hiç şüphem yok" denilmelidir.TÜM: Türkçede bir şeyin tamamı, bütün, külli manalarına gelen bir zamirdir. Bu kelimenin sıfat gibi alınarak isimlerin başına getirilmesi yanlıştır. “Tüm adamlar, tüm seyirciler, tüm sorunlar" denilemez. "Adamların tümü, seyircilerin tümü, meselelerin tümü" denilebilir.NEDEN: Yüzlerce yıldan beri kullandığımız bir soru zarfıdır. Bu kelimenin isim gibi alınarak “sebep” yerine kullanılması çok büyük bir hatadır.OZAN: Halk şairi, âşık mânâsına gelen bu kelimenin, şair yerine kullanılması yanlıştır. “Mevlana, Fuzulî, Yahya Kemal” vs için "ozan" sıfatı kullanılamaz. Ancak, "Karacaoğlan, Dertli, Veysel” vs. için "ozan" denilebilir. Ayrıca "Halk ozanı" tamlaması kullanılamaz çünkü "ozan" zaten halk şâiri demektir.Mesele yalnız bunlarla da kalmamakta, yayınlarımızda pek çok kimsenin “mesela, örneğin” şeklinde ifadeler kullandıkları görülmektedir. Gene aynı şekilde “arılaştırma” hevesine pek çok özel isim değiştirilmektedir. “Medenî Kanun” adıyla hüküm ifade eden kanunumuz bu uğurda "Yurttaşlık Yasası" halini almış ve kanun koyucunun iradesine de ters düşülmüştür.Bir kamu yayın organı olan TRT’nin bu temel gerçekler üzerinde yayın yapmasının şart olduğu kuruluş kanununda açıkça belirlenmiştir.Anayasamızda; haber vermek, millî eğitim ve kültüre yardımcılıkla görevlendirilen TRT'nin, anlaşılır dille yayın yapması 359 sayılı kanunun 2'nci maddesinin 1'inci bendinin (e) fıkrasıyla Kuruma görev olarak verilmiştir.Esasında kitle haberleşme araçlarının ana niteliklerinden en başta geleni, anlaşılır olmaktır. Kitlelere verilen haber ve bilgiler ancak anlaşıldıkları sürece değer taşır ve amaçlarına ulaşırlar.Ünlü BBC'nin dildeki ana kuralı, “öncülük etmek değil, takip etmektir.” BBC yeni bir kelimeyi ancak geniş halk kitlelerine yerleştikten sonra yayınlarına almayı kural edinmiştir.Bizde de bu esas, Kanun hükmü haline gelmiştir.TRT, anlaşılır dille yayın yapmakla görevlendirilmiştir. Bunun sonucu olarak da TRT’nin ortaya atılan her kelimeyi hemen kullanması değil, ancak geniş kitlelerce benimsendikten sonra yayınlarına alması esası benimsenmiştir.TRT, dil konusunu 1980 yılı program planında da ele almış, yayınların geniş halk kitlelerince anlaşılır bir dille yapılacağını Yönetim Kurulu kararı olarak da tekrarlamıştır.Türkçenin arılaştırılması için, bu yolda çalışan kuruluşlar, yazar ve düşünürlerce ortaya atılmış, henüz birer ‘Teklif’ olmaktan öteye geçmemiş kelimelerin TRT'de kullanılması Kurumun anlaşılır olma ilkesiyle bağdaşmamaktadır.Dil, yaşayan, gelişen bir kültür aracıdır ve TRT bu gelişmeyi en iyi şekilde takip etmek ve değerlendirmek durumundadır.
Bu Gidişin Sonu Ne Olacak? Safvet Senîh Londra üniversitesi’nde Türkçe okutan bir kadın  doçent, Miss  Margaret Bainbrigde, kaybettiğimiz Türkçe’yi arayıp bulmak ve kurtarmaya çalışmak için İstanbul’a gelmiş, hakiki Türkçe’yi bulabileceği çevrelerde araştırmalar yapmıştır. İstanbul  Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörlerinden ve  Türk Ev Kadınları Derneği’nin yardımlarından faydalanmıştır. Bu arada, İstanbul konuşmasını henüz  kaybetmemiş bazı İstanbulluların konuşmalarını teybe almıştır.    Nihad Sami, meseleyi şöyle değerlendiriyor: Yaptığı ve yapacağı işin ciddiyeti içinde,  gayretli ve sağlam bilgili Miss Margaret Bainbridge’le biz de uzun zaman konuştuk. Türkçe’nin hazin kaderi  üzerinde bilgi alış verişinde bulunduk.  Türkçe’nin en güzel eserlerinden seçmeler yaptık., bandlar doldurduk.   Türkçe’nin bugünkü çılgın gidişi karşısında İngiliz doçenti en az bizim kadar üzgün ve me’yus buldum.    “ Bu gidişin sonu ne olacak?.. Sizin, büyük, tarih eseri olan güzel diliniz, böylece ziyan olup gidecek mi?” diyor, başka bir şey söylemek istemiyordu. İngiltere’de Türkçe öğrenmek isteyen fakülte talebesine hangi Türkçe’yi öğreteceğini şaşırmıştı. Hakiki Türkçe’ye ihanet etmek istemeyen bir gönülle ve böyle bir ilmi zihniyetle bizim dilimizin ulaştığı en üstün seviyeyi tesbite çalışıyordu.“ Sizin Divan şiirinizin güzelliğini ve Türkçe’nin eski ve büyük şâirlerinizin elinde neler söylemeğe muktedir bir lisan olduğunu biliyorum. Sinan Paşa gibi, Evliya Çelebi gibi, eski nesrinizin şaheserlerini meydana getirenler de beni kendilerine bağlamışlardır.    Bununla beraber, sizin hakiki Türkçe’niz, bundan 40-50 sene evvel konuşulan Türkçe ile  yazan muharrirlerinizin dilidir. Ondan evvelki lisânınızın her külfeti bu sonuncuların dilinde yumuşamış, kaybolmuş. Ortaya çok güzel bir yazı dili, bir şiir ve nesir çıkmıştır.    Bugünkü diliniz ise artık tamamiyle uydurma ve güzel  olmayan bir dil, ne sesi , ne üslubu kalmış, ziyan olmuş bir lisan… Kemâlini bulmuş Türkçe’ye nasıl kıyıyorsunuz? Bu güzel dili kısa zamanda nasıl bu kadar mahv ü perişan ettiniz? Bu akıl alacak şey değildir!” diyordu.     
Türk Birliği'nin Önündeki En Büyük Engel:Uydurukça Prof. Dr. Alaaddin Mehmetoğlu Türk Birliği’nin önündeki en büyük engellerden biri, Türkiye Türkçesinde kullanılan uydurukça kelimelerdir. Türk dili aslına dönmeli, uydurukça kelimeler kullanılmamalıdır.  Bu kelimeler Türk halklarının birbiriyle  anlaşmasını zorlaştırıyor.

 Türkiye Türkçesinde“ Okul taşıtı” deniliyor. Olur mu?  Okul taşınır mı?  Taşınmaz. “ Asma kat” deniliyor.  Kat asılır mı?  Bu ifadeler hep yanlış. Bunlar gibi yüzlerce misal verebilirim.

Türkler arasında kelime, alfabe ve imlâ birliği sağlanmalıdır. Türk halkları bir imlâ kılavuzu kullanmalıdır. Ben Türkiye’nin imlâ kılavuzundan  çok rahatsızım. Her yazar kendi imlâ kılavuzunu esas alıyor. Türkiye’de  bir ilim heyeti tarafından hazırlanacak imlâ kılavuzuna bütün yazarlar uymalıdır.

* Azerbaycan'lı
Kelimeler Ahmet Selim Demirtaş Ceyhun küçükken İstiklâl İlkokulu'na gidiyormuş, fakat anlaşılmasının zorluğundan dolayı "İstiklâl" kelimesinin mânâsını bilmiyormuş ve bir "yer adı" sanıyormuş. Buna hüküm bina ediyor ve şöyle diyor: "Bağımsızlık denilseydi bilirdim. (Bağımsızlık) sözcüğü güzeldir, (istiklâl) çirkindir." Hadi, "İstiklâl Savaşı" denilince anlamadın. Okullar her hafta, İstiklâl Marşı ile açılır, hafta sonu onunla kapanırdı. İstiklâl Marşı, "Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl" diye biter, biz o kelimeyi çocuk hançeremizle üç bölümlü olarak epeyce uzatarak söylerdik. Bu kadar çok tekrarlanan bir kelimeyi bir öğrencinin bilmemesi tasavvur edilebilir mi? Kelimeyi kötülesinler diye, insanlarımızı kötülüyor. 1960 Vatan Yıllığı'nda bazı ilanlar var. Ondan örnekler vermek istiyorum ki, en basit dilde bile o zamanlar nelerin bulunduğu anlaşılabilsin. İş Bankası ilanı: ''Bilumum banka muameleleri  için", "Memleket dahilindeki şube adedi..." "Fay" reklamı:  " Fay mucizesini ispat için ''en ikna edici delillerdir.” "Opon” reklamı: 'Sağlık mevzuunda, muayyen, zamanlardaki..." "Kim" dergisinin ilanı: "...”Gerçeğini son bir yıl TEYİD etti… " Önümüzdeki MÂNİALAR ne olursa olsun."   "Arçelik" ilanı: “... Mükemmeliyeti hususunda...” "Pertev" ilanı: “… Bu mahzuru katiyetle önler." “UFA” ilanı: "Büyük bir İTİNA ile İMAL edilir. En hassas mideleri." Pamukbank ilanı: "İstikbal, tahsil,ihtisas, tafsilat,hususi..." Edison ilanı: "Gözlerinizin sıhhati mevzubahis."  "Muhtelif takatlerde" deniz motorları... Umumi, nakliyat, vasıta, mücehhez, menfaat, temin... Halk bilmeseydi, bu kelimeler ilânlara, reklamlara  girer miydi?  Halk biliyordu, bunlar zorla bilemez hale getirdiler. Dayattılar, beyinleri yıkadılar. Çetin Altan'ın 1959'da yazdığı yazıya bakın: "...Dünyanın Selameti uğrunda… bizleri İKAZ MAHİYETİNDE... UMUMİ YEKÛNU...  İKTİBAS edilmesi ile  HASIL olan NETİCE... AMME VİCDANI MUZTARİB  olmakta… TENKİD, TAHAMMÜL, ŞAHSİYET, TEŞEBBÜS, TÖHMET, MUTEDİL…” Çetin Atan bu kelimeleri kullanıyorken, okuyucuları kendisini anlamıyor muydu ? "Vatan”, Ahmet Emin Yalaman’ın gazetesi. Hep “ilerici” ler yazıyordu: ''Şuur,İnkişaf, terakki, imkan , ihtimal, müşahede, mütalaa, müteakip, muayyen, muhtemel, mazi, istikbal, istîmal, muhkem, basiret, mesuliyet, behemehal, intiba, nisbet, kifayet, mücrim, binaenaleyh, müessir, âmil, mefhum, isnad, vâki davet, müracâat, müessif, matuf..” Bu kelimeleri, gazetede çalışan şıradan işçiler bile bilirdi. Bilmezlikten gelenler, yabancılaşma hücrelerinde edebiyat yapmaya çalışan (sonunda da milleti edebiyatsız bırakan) bir avuç inatçıdan ibaretti. Konuşurken başka, yazarken başka kelimeleri kullandılar.  Tabii kelimelerle düşünüp; uydurmacaya tercüme ediyorlardı! Bu affedilmez bir samimiyetsizlikti. Dilimizi daralttılar, kararttılar, bozdular. Tabii kelimelerle düşündükleri için, kendileri hemen tükenmediler, Fakat, oluşturdukları uydurmacanın içinde doğanlara bütün düşünce imkânlarını kaybettirdiler. Onlar asli kelimelerle düşünüp, tercüme ediyorlardı; gençler bunu nasıl yapacaklardı?  1950'li yıllardaki dikkatli bir gazete okuyucusunun(başka bir önemli vasfı olmaksızın) bildiği kelimeleri bugün hukuk mezunu bilmiyor. Ezberlemek zorunda kalsa bile bilmiyor; çünkü, dergilerde, gazetelerde siyasi aktüalitede, ders dışı kitaplarda o kelimelerin kökleriyle hiç karşılaşmamış. Tasarrufuna alamıyor.   Kelimelerle ilgili özel hatıralarım vardır. Ben "iltizam” kelimesinin  1950'li yıllarda, gazete okuyucusu olan bir köylüden öğrendim... "Taaddî, tasdî, mütehallî" kelimelerini Menderes'ten öğrendim... "Bu taaddiyi bize nasıl reva gördünüz?"diye soruyordu, İnönü'ye. Yassıada'da "Tasdîden ictinab ediyorum." diyordu inleyerek. Sonra nereye geldik? "Açık-seçik söylüyorum... Ne demişiz, ne etmişiz? Larc olalım, forse edelim. Yukarıya itelim, aşağıya çekelim.".." Siyasi üslubumuz bu seviyede.  Ef'âl-i mükellefin. Yükümlülerin eylemleri!.. TRT-l' de, bir ses "Seni bîmürüyvet, seni bîvefa.." diyor. Yanımdaki sorar gibi bakıyor. Gülerek, ''Sayıklıyor işte!" demekten kendimi alamadım.  Türkçenin bugünkü haliyle "eğitim dili" olmaktan  çıkarılmak istenmesini yadırgamıyorum. Sapmanın özündeki maksat buydu zaten.
Dilde Yozlaşma İ.Hakkı Yıldırım
Dilin çok önemli bir kültür unsuru olduğunu kabul etmiyen yoktur. Gericisi de böyle düşünür, ilericisi de... Sosyalist de bu kanaattadır, kapitalist de... Aksini düşünemezler, çünkü insanlar birbiriyle anlaşıp kaynaşmak için müşterek dilden başka bir vasıtaya sahip değillerdir. Bu zaruret, şu halk sözünde en güzel ifadesini bulmuştur: Hayvanlar koklasa koklaşa, insanlar konuşa konuşa...

    Anayasamız bir kaide koymuştur: "Resmî dil Türkçedir"... Ama hangi Türkçe? Biz de türkçe konuşuyoruz onlar da; fakat anlaşamıyoruz. Fuzulî' yi, Bakî'yi, Nedim'i, Fikret'i, Akif'i anlamıyan aydınlarımız pek çok... Onlar Osmanlıca yazdı da, onun için anlaşılmıyorlar, diyenler çıkıyor. Diyelim ki öyle… Peki, Oktay'la Yücel beni niçin anlıyamıyorlar? Halbuki, onlarla çağdaş sayılıyoruz. Ben de Cumhuriyet mektebinde okudum, onlar da... Ben de türkçe konuşuyorum, onlar da... Birbirimizi anlıyamıyoruz. Buna ne demeli?

    Anlaşamıyoruz, çünkü ben "tarihî maddecilik" diyorum, onlar "eytişimsel özdekçilik"... Ben "mektup" diyorum, onlar "beti"... Ben "hissî" diyorum, onlar "duysal"… Ben "taassup"   diyorum,   onlar   "bağnazlık"...   Ben   "hayal"   diyorum,   onlar   "imge"...   Ben  "cümle"   diyorum,  onlar  "tümce"...  Ben  "taklitçi"   diyorum,   onlar  "benzetleyici"…  Ben "tabiat" diyorum, onlar  "doğa"... Ben  "fikir"  diyorum,  onlar "düşün"…

    Sözün doğrusunu ben mi söylüyorum, yoksa onlar mı? Bence bu mühim değildir. Onlar bana, senin sözlerin Türkçe değildir, diyebilirler. Ben de onlara derim ki: Menşei itibariyle benim sözlerim Türkçe olmayabilir. Fakat bu kelimeler benim kültürümün malı olmuştur. On haneli köyde oturan yetmişlik cahil ana, askerdeki oğlundan "mektup'' bekler, "beti" değil... Asker oğul da anasına "mektup" yazar. Şunu da söylerim: Türkçe olmasa da, ben bu kelimeleri biliyorum. Bu kelimeler sadece kitapta ve lügatte yazılı değil... Hayatta da konuşuluyor... Onun için ben bu kelimeleri biliyorum ve kullanıyorum- Sizin kendi kitaplarınıza yazdığınız fakat asla konuşmadığınız o "uyduruk" kelimeleri bilemiyorsam kabahat bende mi? Müneccim değilim ki, akşamdan sabaha ne uyduracağınızı bilebileyim.

    Dilde özleşme... Pekâlâ, anladık. Fakat bu kadarı da fazla... Grek ve Lâtin unsurları ayıklarsanız İngilizce ve Fransızca' dan eser mi kalır? Romen, Arnavut, Türk, İslâv dillerinden gelen unsurlardan arta kalan bir Romence mi vardır? Zengin kültür lisanlarının hepsi karmaşıktır, hiçbirisi "saf" değildir. Bir milletin kültür münasebetleri ne kadar zengin olursa, konuştuğu dilin unsurları da o kadar rengârenk olur. Çağdaş kültür halklarından hiçbirisi, yabancı kelimelerden arınmış "saf" bir dille konuşmazlar.

    Dilde özleşmeye peki deriz. Fakat sun'î ve kasıtlı müdahalelerle dilde yozlaşmaya evet diyemeyiz. Bu bir kültür katliâmı olur. Dr. Kessler' in şu düşüncesi pek doğrudur; “Lisan, içtimaî bir yaratıştır. İçtimaî hayatın yürüyüşünü takiben değişir ve gelişir. Bütün içtimaî tarihimiz,  dilimizde in’ikâs eder.”

    Dilimiz, en mukaddes kültür varlığımızdır. Ona bir güve gibi musallat olanlar, millî değerlerimize düşman olanlardır. Halisane niyetleri, dilde özleşme, dili yabancı unsurlardan temizleme gibi görünürse de, temeldeki maksatları kültür tahripçiliğidir. Arapça’dır diye dilimizden Allah'ı, Resûl'ü, Kitab'ı, Vatan'ı, şüheda'yı atamayız. Atarsak eğer, bizim  çocuğumuz,  mukaddes vatan  uğruna  şehit  düşen    ölümsüz  varlıkla,  toprak  için ölen gasıp kişinin farkını bilemez.

    Beyler!.. Millî zevkle, millî ahenkle olgunlaşmış güzel Türkçemizin zerafetini lütfen bozmayınız. Hassasiyetimizi mazur görünüz, çünkü, dilimize dokunan, dinimize dokunmuş gibi oluyor…

Benim Güzel Türkçem Dr. Yalçın Özer 12 Temmuz 1932'de "Türk Dili Tetkik Cemiyeti" kuruldu. Peyami Safa, o dönemi şöyle anlatıyor; "Türk Dil Kurumu'nun çalışma ve tartışmalarının birinci safhasında tasfiyeciler ön plana geçtiler. Atatürk onları destekledi. Türk Dil Kurulu, bilim ve felsefe terimlerinin Osmanlıca ve Fransızcalarından mürekkep bir liste vücuda getirdi ve üniversitelere, uzmanlara gönderdi. Onlardan yeni terimler vücuda getirmelerini istedi.Cevaplar Kurum'un uzmanları tarafından incelendi. Son şekillerini aldıktan sonra, Milli Eğitim Bakanlığı'na gönderildi. Okul kitaplarına geçirildi."

    Tasfiyecilerin Maksadı Neydi?..

    Bu öyle ağır bir tasfiye hareketiydi ki, bir süre sonra kimse kimseyi anlayamaz duruma düştü. Sonunda Dil Kurumu'nu kuran Atatürk bile bu duruma isyan etti... Ama tasfiyecilik 1945 yılına kadar hız kesmedi. Bu seneden sonra orta yol tutulmaya çalışıldı ise de, belli bir siyasi gücün (CHP) himayesi altında, 12 Eylül 1980 yılına kadar devam etti. Bu dönemde tasfiyeciler, TDK'dan uzaklaştırıldı. Ve Türkçe'nin değerini bilen bilim adamları, Kurum'da görevlendirildi.

    Türkçe'de tasfiye hareketinin ana maksadı neydi?..

    Bu soruya çok çeşitli cevaplar verildi. Ama biz esasını ortaya koyalım; Tasfiye hareketinin temel gayesi, Türkçe'ye Kur'an-ı Kerim'den geçen kelime ve ıstılahları yok etmekti. Böylece dil, dinden arındırılacak ve (laik) bir yapıya kavuşturulmuş olacaktı (!).

    Dil Devriminin Türkçe'yi arılaştırmak gayesi ile yapıldığını söyleyenler, şu sorulara ve misallere cevap veremezler; (müselles) yerine üçgen, (mektep) yerine okul, (umumi) yerine genel, (hakimiyet) yerine egemenlik, kelimelerini koyan dil devrimcileri, sırasıyla aynı kelimelerin, trigon, ekol, general, hegemoni olarak... Latince ve Fransızca asıllı kelimeler olduğunu bilmiyorlar mıydı?.. Elbette biliyorlardı.

    Ama onların istediği tek şey vardı o da Türkçe'nin içindeki dini kelimeleri katletmek... Çünkü devrimin bu çeşidi, sadece dilde değil, her alanda, bu manaya uygun olarak yürütüldü. CHP ülkemiz gibi dilimizi de fakirleştirdi.

     Orta Asya Bizi Anlamıyor

    Bu sözümüzü birşey daha doğruluyor; Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra Türk Cumhuriyetleri ile temasa geçtik. Ve daha ilk temasta gördük ki, Türkçe'yi aslına kavuşturma iddiasıyla başlatılan hareket, Orta Asya ile aramıza kalın duyarlar örmüştür. Cumhuriyet öncesi döneminin Türkçesi ile çok rahat anlaşabileceğimiz Orta Asya Türkleri artık bizi anlamaz olmuşlardır.

    Oysa onlar da bir alfabe (kiril) ve dil devrimi geçirdiler... 70 yıllık uzun bir karanlık dönemden geliyorlar. Demek oluyor ki CHP'nin gerçekleştirdiği devrim, Sovyet Devriminden çok daha sert ve etkili değişiklikler getirmiştir.

    Bunları geçmiş dönemin hikayesi diye anlatmıyoruz. Devrimci pusudadır. İşte misali;
Bundan önceki hükümet döneminde (fırsat bu fırsat) diyerek CHP'li Seyfi Oktay kolları sıvadı. "Yasa Dilini Türkçeleştirme" adı altında, CHP Dil Devrimini kendi bakanlığında yeniden hortlatmak istedi. Bunun için Adalet Bakanlığı'ndâ komisyonlar kurdurdu. Ama çok şükür ömrü yetmedi. Eğer bu "Devrimbazlık" devam ettirilseydi, adliye lisanında yeni bir kaos yaşanacaktı. Mahkemeler (hakyerleri) öyle hukuki (törel) tesciller (yamlanmalar) yapacaklardı ki, bunları Türkçe'ye çevirmek için arzuhalcilerin yanına bir de tilcik büroları açılacaktı...

    Bugünkü Durum Daha Kötü...

    Simdiki durum biraz daha farklıdır. Şimdi , Türkçe aynı tasfiyeyi, Batı dillerinin istilası yüzünden yaşamaktadır. İşin asıl facia yönü ise, tasfiyenin halk tabakalarına doğru yayılmış olmasıdır. Tanzimat Döneminde, böyle bir facia yaşadık. Ama, o yıllarda tasfiyenin sirayeti, hiç değilse, birkaç modern kozmopolit çevre içinde kalmıştı... Şimdi berber dükkanı açan vatandaş, "Erkek kuaförü"  lokanta açan, "restaurant" gıda pazarı açan ise "süpermarket" tabelası asıyor...

    Bu gidişe "Dur!" denilmesi gereklidir. Bu açıdan hükümetin TDK ile ortaklaşa yürüttüğü çalışmayı doğru buluyoruz.

    Ancak burada eklemek istediğimiz bazı noktalar var;

   Taassuba Düşmeden...

   Herşeyden önce şunu bilelim; bu ülkede kanunlar artık fazla birşey ifade etmiyor. En azından bir iktidar değişikliği halinde, başlanan ciddi işler bile, tersine çevrilebiliyor. İkinci olarak her kanuni tedbir, boğucu bir bürokrasiyi beraberinde getiriyor. Bunun normal sonucu ise, halkta bezginlik ve isyan duygularını kabartmak oluyor.

    Bir diğer konu ise şu; bilime, teknolojiye ve bazı meslek dallarına ait terminoloji değiştirilemez. Bunların dili, ortak kabul edilen bir dünya terminolojisi meydana getiriyor. Bu konuda ülkeler arasında ufak tefek değişiklikler dışında, fazla bir farklılık yok.

    Bu sebeple, Türkçe'yi kurtarmak isterken, tersine bir taassubun ağına düşmemek gerekli... Emredici olmaktan ziyade teşvik edici olmaya itina etmek gerekiyor.

    Ama öncelikle günlük dilimize giren ve yaygınlaşan, yanıt, sorun, yaşam, bağlam, olanak, gereksinim vesaire gibi kaba, çirkin ve bozuk kelimelerden işe başlamak gerekiyor.

    Uydurma kelimeleri, uydurma kültürlü, köksüz tiplerin ağızlarına çiklet yaptıklarını asla akıldan çıkarmamalıyız.
Uydurmacılık Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun Türkiye'de ve Türkiye dışında yaşayan bütün Türklerin kullandıkları ve anladıkları "sebep, imkân, akıl, hâtıra" gibi kelimeleri dilimizden atmak isteyenler kendilerine "öztürkçeci" diyorlar. Yaptıkları işin "millî" bir iş olduğunu iddia ediyorlar. Dilimizi zenginleştirdiklerini ve "bilimsel" olduklarını da iddialarına ekliyorlar. Dilimizden pek çok kelimeyi atan bir hareketin hakikaten mâkul sebeplere dayanması gerekmelidir. Yâni hem millî, hem ilmî, hem de pratik (fayda sağlayıcı, dili zenginleştirici) olması lâzımdır. Uydurmacılık hareketinde ise, iddialarının hilâfına, bu sebeplerden hiçbiri mevcut değildir.

    Uydurmacılık Millî Değildir

    Millî olmanın ilk ölçüsü, bir kelimenin milletin çoğunluğu tarafından kullanılıyor olmasıdır. "İmkân, ihtimal, akıl, şart" gibi kelimeleri her Türk kullanmakta ve anlamaktadır. Bunların yerine konmak istenen "olanak, olasılık, us, koşul" gibi kelimeleri ise vatandaşlarımızın ancak bir kısmı anlıyor ve pek azı kullanıyor.

     Dilin millî olmasının bir başka ölçüsü nesiller arasında bağ kurmasıdır. Dil, din, gelenekler gibi değerlerle nesilleri birbirine bağlanmayan topluluk, zamanla millet olmaktan çıkar. Milletimizin târih içinde meydana getirdiği on binlerce eser, "uydurmacılık" yüzünden anlaşılmaz olmuştur. Otuz, kırk yıl önceki eserler dahi anlaşılamıyor. Bunlar, "kitap, kalem, masa" gibi kelimelere de el atacak olursa, uydurmacılık yüzünden gelecek nesiller de bizi anlamayacaklar.

    Uydurmacılık, Türkiye dışındaki Türklerle de bağımızı koparmaktadır. Millî olmayışının bir sebebi de budur. Azerî Türkleri "fikir, kitap, mümkün" diyor, "düşün, betik, olanaklı" kelimelerini anlamıyor. Özbek Türkleri "mükafat, zevk, zamir" diyor; "ödül, beğeni, adıl" kelimelerini anlamıyor.

    Uydurma kelimelerin bâzan kökleri, bâzan ekleri "öztürkçe" değildir. "Rastlantı" nın kökü, "rast" ve "zorunlu" nun kökü "zor" Farsçadan; "Saptama"nın kökü "sabt" Arapça'dan dilimize girmiştir. —SAL/—SEL ekinin ilk şekli olan -AL/-EL Fransızcadır. Bâzı kelimeler de batı dillerinden bozularak Türkçeye mal edilmek istenmektedir. "İmge", "image" dan, "belleten", "bulletin" den bozmadır.

    Uydurmacılık İlmî Değildir

    Dil âlimleri bu harekete uydurma diyorlar. Prof. Dr. Reşid R. ARAT, Prof. Dr. Tahsin Banguoglu, Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Prof. Dr. Ali F. Karamanlıoğlu, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Prof. Dr. Kemal Eraslan, Prof. Dr. Osman F. Sertkaya , Prof. Dr. Kemal Yavuz “uydurmacılğın” ilmî olmadığını yazmışlardır ve yazmaktadırlar. Uydurmacılığı kurumlaştıran TDK idarecileri ve basındaki uydurmacılar ise Türk dil âlimleri değildirler. Yüzlerce yıldan beri, on binlerce eserde, milyonlarca Türk tarafından kullanılan kelimeler; uydurmacılar tarafından “Türkçe olan” ve “Türkçe olmayan” diye ikiye ayrılmaktadır.

    Böyle bir ayırma, dil ilmine aykırıdır. Bir dilde asırlarca kullanılan her kelime o dilin malıdır. Menşe meselesi, dil araştırıcılarını ilgilendiren ayrı bir konudur. Bir kelimenin, bir dilin malı olup olmadığını anlamak için o kelimenin menşeine değil, söz konusu dildeki kullanılışına bakılır.

    Anlam biliminde varılan neticelere göre, hiçbir dilde yüzde yüz eş anlamlı kelime yoktur. Müteradif sayılan kelimelerde muhakkak küçük mânâ farkları, ilk bakışta hissedilmeyen nüanslar vardır. O halde yabancı sayılan bir kelime için onun yüzde yüz tam karşılığını koymaya imkân yoktur. Karşılık diye ileri sürülen bâzı kelimelerin yeni mânâlar kazanması bundan dolayıdır.

    Dil Kaidelerine Aykırı

    Uydurmacılar tarafından ileri sürülen kelimelerin birçoğu dil kaidelerine aykırı olarak yapılmışlardır. "Bağ" dan, "—m" ile ' "bağım" yapamazsınız ki "bağımsız" kelimesini türetesiniz. "-M" ; "Alım, satım, giyim, içim" örneklerinde de görüldüğü gibi fiilden isim yapan bir ektir. “Bağ" ise bir isim köküdür; Türkçe'de "bağmak" diye bir fiil yoktur. "İlginç" kelimesinde de aynı yanlış yapılmıştır. " -Ç" , Türkçe'de fiillerden isim yapar. “Sevinmek” ve "övünmek" fiillerinden yapılan "sevinç" ve "övünç" gibi. Oysa dilimizde "ilginmek" diye bir fiil yoktur. Bu fiili de biz türettik diyemezsiniz, çünkü "-n" Türkçe'de fiilden fiil yapar... “İlgi” ise fiil değil , isimdir.

    Uydurmacılık Pratik Değildir!

    Bu hareket, hiçbir ihtiyacın karşılığı değildir. "İhtisas, tekâmül, tesbit vb." kavramların karşılıkları dilimizde "ihtisas, tekâmül, tesbit vb." olarak mevcuttur. O halde bu kavramlara yeni karşılıklar aramak lüzumsuzdur. Bulunacak yeni karşılıkları öğretmek için ayrıca zaman harcanacaktır.

    Uydurmacılık eski kelimelere düşmanlık beslediği için pek çok kelime unutulmakta, yerlerine yenileri de konulmamaktadır. Bu yüzden genç nesillerin zihinlerinde pek çok kavramlar bulunmamakta ve düşünce kabiliyetleri azalmaktadır.

   Otuz yıl önce her lise mezununun bildiği "münâvebe, müteselsil, mükerrer" gibi kelimeler, genç nesiller tarafından artık bilinmiyor. Bu kelimelerin belirttikleri kavramlar da genç zihinlerde yoktur. Şimdi üniversiteyi bitiren gençler, "münâvebe" kavramıyla (kelimesiyle değil) karşılaşınca; böyle bir kavrama ihtiyaç duyunca bunun ne olduğunu düşünmek, icat etmek; icat edebilirlerse birkaç cümleyle tarif ve izah etmek zorundadırlar.

    Yeni kelimeler; ana dilimize âit olmadığı, sonradan yabancı bir dil gibi öğrenildiği için yanlış kullanılmakta ve dilde kavram kargaşalığına sebep olmaktadır. "Rağmen" yerine uydurulan "karşın" kelimesi, çok defa "mukabil, karşılık" yerine kullanılıyor. "Saptamak" kelimesini “ispat etmek” yerine kullananlar var. Türkçe'de edat ve zarf olmak üzere iki ayrı kelime olan "kadar" ı teke ircâ edip yalnız "değin" ile karşılayanlar, "ne değin güzel" gibi tuhaf cümleler kuruyorlar. "Olanak", "imkân" için uyduruldu, “fırsat” yerine de kullanılıyor; "Olasılık" ile devamlı olarak karıştırılıyor. "Bilinç"; şuur, idrak, öğrenme, bilme gibi birçok kavramı karşılar oldu.

    Millî , ilmî ve pratik olmayan bu öztürkçecilik hareketine en yakışan isim "uydurmacılık" tır. Uydurmacılık ise gayri millî, gayri ilmî ve pratik bakımdan zararlı bir akımdır!
Türkçeye Dâir Burhan Felek Hoca, leyleği yakalamış, ayaklarını, gagasını kesmiş… Sonra şöyle elinde tutup bakmış ve demiş ki:    — Şimdi kuşa benzedin!    Türkçemiz de böyle oldu… Arapça ve Farsçadan Türkçeleşmiş kelimelere karşı açılan mânâsız ve amansız bir savaş dili dilsiz hale getirdi... O kadar ki birçok yeni dil konuşkanlarının söylediklerini kimse anlamıyor. Belki kendileri de!.. Böylece anlaşmamız zorlaştı.     Ben, parlâmentoda ve siyasî alandaki anlaşmazlıkların birçoğunu bu dil dâvasına bağlıyorum.    İşin iki kötü tarafı var:    Birisi ana dilimizi müdafaa edenlere milliyetsiz ve emperyalist (o da neden bilmem!) diyorlar. Ben böyle hamiyet ve milliyet savcılarına çok içerlerim. Türkiye'de her zaman böyle fodullar çıkmıştır. Yalnız kendisi Türk, yalnız kendisi milliyetçi, yalnız kendisi hamiyetli!.. Ötekiler ıskarta! Nasıl da böbürlenirler…    İkinci kötü taraf, herkes dil husûsunda yetkili. Herkes kelime üretebiliyor ve herkes bir kelimeyi alıp ötekini atıyor… O zaman dilimiz yangın yerine dönüyor.Bunun düzelmesi için bir dil akademisi ve akademik dil çalışmaları lâzım. Tâ ki birisi bu işe sahip çıksın!    Bir Azerî tanışımız var. Kendisi aslında yazar ve gazetecidir. Şimdi acentadır.— Men Türkçenin bu hale gelmesine çok müteessir olmuşam. Siz (yani biz Türkiye Türkleri) dünyadaki Türklerin biribirinden gopmasına sebep olursuz! İran'da on iki milyon, Rusya'da kırk milyon Türk var. Bular sizin uydurduğunuz kelimeleri anlamırlar. Radyolarızı dinlemirler, kitaplarızı okuyabilmirler.