Cinque Terre
Sovyetler Türkistan Aydınlarını Katlettiler İrfan Özfatura
K
resim
omünist Sovyet rejiminde Türkistan Türkleri tarihin en büyük zulmünü gördü. Bilhassa milliyetçi aydınlar, şairler katledildi. Bunlardan bazıların isimlerini aşağıdaki makalede okuyacaksınız.

Abdulhamit Çolpan

Gözel Türkistan senge (sana) ne boldı (oldu),
Seher vaktında, küllerin (güllerin) soldu,
Çemenler berbat, kuşlar hem feryat
Hemmesi mahzun, bolmaz mı (olmaz mı) dilşad? (gönlü hoş)
Bilmem niçin kuşlar ötmez bahçelerimdeee…  Bahçelerimde!
 
Bir sonraki nakaratta  “Uyan halkım bitsin artık bunca zulümleeer… Bunca zulümler!”  diye haykıran içli ağıtı hatırlıyorsunuz sanırım. 
 
İşte bu mısraların sahibi Abdülhamid Süleyman (hemşehrileri “Çolpan” olarak tanırlar) 1897 yılında Andican’da (Fergana) doğar. Hem medrese okur, Arabiye, Farisiye hâkim olur. Hem de Rus mekteplerine gider, akıcı Rusça konuşur. 

Şair olunmaz doğulur derler, o hakikaten Türkçemizi hoş kullanır. Sadece kulağa hitap etmez, gönül telini de kıpırdatan şiirler yazar. Hafız, Sadi, Ali Şir Nevai, Fuzuli, Mevlâna hazretlerinden dem vurmakla kalmaz, Gorki’nin Ana’sını, Shakspeare’in Hamlet’ini Özbek Türkçesine çevirir, Hintli Tagore ve Puşkin’in şiirlerini aktarır okuyucularına. 

Önceleri Orenburg’da “Vakit” gazetesinde çalışmakta, Başkurt Millî Hükûmeti’nde de sekreterlik yapmaktadır. Ekim devrimi ile taşlar yerinden oynar. Çarlardan çektikleri acılar henüz dinmemiştir ki, kızıllar çöker başlarına. Çolpan’ı defalarca sorguya alır, içeride tutarlar. Sipariş verir rejime paralel şeyler yazdırırlar. Garibim  “muhit küçli eken, eğdim boynımnı”  diyerek bir nevi tövbesini edecek, pişmanlığını fısıldayacaktır dostlarına.  

Sanatseverler “siz nasıl feodal ve aristokrat olmasına rağmen Puşkin’in şiirlerinden zevk alıyorsanız biz de onu beğeniyoruz derler. Çolpan siyasetçi değil ki şair, neden hislenirse onu yazar.” 

Kazın ayağı öyle değildir ama, rejimin borazanı olması istenmektedir açıkça. Taşkent’teki yazarlar toplantısında ortaya alır, baskı yaparlar. Çolpan “Siz beni üç günde ıslah edemezsiniz” der ki bedeli bellidir, hain ilan edilir oracıkta. Cesedini yok edecek, bir mezarı bile çok göreceklerdir ona. 
Haydi “Külgen (gülen) başkalarıdır, yıglayan (ağlayan) menem (ben)/  Oynagan başkalarıdır, inlegen menem /Erk erteklerini (hürriyet hikâyelerini ) işitgen başka, kulluk koşugunu (kölelik şarkılarını) tinlegen menem”  yazan bir şaire tahammül edemediler, Abdullah Kadiriy’e ne demeli ya?

Abdullah Kadiriy
 
1894 yılında Taşkent’te doğan bir çiftçi çocuğudur. Okuma yazmayı mahalle mektebinde öğrenir. Bir zenginin yanına hizmetkâr olarak verilir ve orada Rusçasını ilerletir. Bir süre Türkistanlı tüccarların yanında kâtip olarak çalışır. Okumaya yazmaya meraklıdır. Sadâ-yı Türkistan, Semerkand, Ayna gibi gazete ve dergileri takip eder, gün gelir yazılar yollamaya başlar. 

Nikola tahttan indirildikten sonra gönüllü olarak halk milis güçlerine katılır. 1917-24 arasında Sovyet dergilerinde çalışır. Sonra Moskova’ya gider Gazeteciler Enstitüsünde eğitim alır. Dönüşte “Muştum” mecmuasında hicivler yazmaya başlar. 

 “Bugüne kadar Sovyet idarelerinde yaptığım hizmetleri tek tek saysam mevzu uzar. “Rusta” duvar gazetesinde muhabir, “İştirakiyun” ve “Kızıl Bayrak” gazetelerinde memur,“Muştum” dergisinde ise editör olarak emekçilere çalıştım. Bu süre zarfında Sovyetler hükûmetinden ve partiden tek ikaz almadım…”

Otken Künler ve Mihrapta Çiyan romanlarını yayımladıktan sonra ünlenir. Komünistlerin direktiflerine uyar “din ve din adamlarının ipliğini pazara çıkarıcı (!)” hikâyeler yazar. 

“Ben Marks ve Lenin’in hararetli bir şakirdiyim. Çünkü Lenin’den ruh aldım, Marks’tan ilhamlandım” demesine rağmen yaranamaz, rejim Türklere güvenmez zira. Nitekim 4 Ekim 1938 akşamı Taşkent dışına çıkarılır. Bir manga asker vardır karşısında. Nişan al emri verilir, tüfekler patlar. 

Özbekistan bağımsızlığına kavuştuktan sonra evi müze hâline getirilir. Adı, enstitü ve sokaklara verilir. 1991 Ali Şir Nevai Devlet Ödülü ona münasip bulunur ve merasimlerle anılır doğumunun yüzüncü yılında. 

Abdürrauf Fıtrat 

Abdürrauf Fıtrat ise zamanında Mir Arab Medresesinden mezun bir yazarımızdır, sonra İstanbul’a gelir, darülfünunda okurken (1909-1913) Turancılarla tanışır.

Buhara’ya dönünce, Cedit hareketine katılır, kafası karışır. Bilahare Komünist Parti üyesi olur, Buhara Halk Sovyeti’nde Eğitim Bakanı (1921) ve Başbakan Yardımcılığı yapar (1922). Parti siyasi büro üyeliğine getirilir hatta. Moskova Üniversitesinde ders verir. Rejimin arzuladığı şekilde Özbekçe ders kitapları hazırlar. 

Kızıllarla yan yana dursa da vatan ve millet aşkı küllenmez. “Yok sen, kimsesiz değilsin! Bugün yeryüzünde 80 milyon çocuğun var. Bunların güçleri senin gücündür!... Ey Turan, aslanlar ülkesi! Sana ne oldu?”  demekten kaçınmaz.

Bolşeviklerin zulme başlaması üzerine Emîr Timur’un kabrine koşar, dizini yere koyar “Bağrım yanık, gönlüm kırık, yüzüm kara… Ziyaretine geldim utana sıkıla! Kuygan, ezilen başım, sızlayan vicdanım, dökülen kanım, ıstırap çeken canım ile geldim hakanım. Yüzyıllardan beri cefa görüp, gam çeken Türk’ün kanlı gözyaşlarını eteklerine dökmeye geldim. Karanlıklarda kalan Özbek gözleri için toprağından sürme almaya geldim” der ağlaya ağlaya. 

Fıtrat’ın “Şiir ve Şairlik”, “Sanatın Menşei”, “Aruz Hakkında”, “Edebiyat Kaideleri” adlı kitaplarında çok emek vardır. Fuzuli, Nevai ve Babür gibi eski şairlerimizden örnekler sunar. Zaman zaman gelgitler yaşar ve pişmanlığını ifadeden kaçınmaz: 

“Dinî reform arkasından gidiş beni dinsizliğe getirdi... Dinin ilimle uyuşamayacağına inanmış ve dine karşı fikirler yaymıştım...”

İlerleyen yıllarda rejim üzerine gelir. Fıtrat “Özbek milliyetçisi olduğum yıllarda dahi Şûra Hükûmeti ve Komünist Fırka’ya iyi gözle baktım. Hatta, Hokant muhtariyeti ilan edildiğinde Semerkand azası seçildim, gitmedim. Muhtariyetin hiç bir işine karışmadım. Taşkent’te Şark Siyaseti adlı kitabımı yazıp, milliyetçileri Şûra Hükûmeti ile ittifaka çağırdım”  dese da kara listeye alınır ve 4 Ekim 1938’de ortadan kaldırılır. 

Git Gör Ağla!

Eğer Taşkent’te Şehitler Hatırası Kompleksine giderseniz bir müze göreceksiniz. Burada 1938 yılında Stalin tarafından katledilen Türklerin resimleri, not defterleri, kitapları, mektupları ve bazı şahsi eşyaları sergileniyor. 

Sadece Türklerin mi?  Türklerle teşrikimesaide bulunan bahtsızların da.  Mesela bir sanatkâr cemiyetinin fotoğrafını görüyoruz. Yaklaşık 100 kişilik bir grup. El sallayanlar, gülenler, ayaktakiler, yatanlar... İçlerindeki birkaç Türk yüzünden hepsi yaftalanır ve hiçbiri çıkamaz sonraki yıla. 

Üstüne kırmızı çarpı çekilenlerden biri de Rus müzisyendir. Sırf Ferhat ile Şirin’e opera yazdığı için girer okka altına. 

Kızılların düzenlediği San Petersburg Müslümanlar Kongresi şeytani bir tuzaktır. Katılanların tamamı katledilir. Katılmasalar da değişmez, başka bir kulp takacaklardır nasıl olsa. 

Taşkent, Rus katliamlarına alışıktır. Çarın Generali Mihail Skobelev de çok kan dökmüştür zamanında. Bahaneye gerek yoktur, Türk olmanız yeter de artar. 

Zira Türkler soydaşlarını satmazlar, özlerine dönebilirler bir anda. Bunların tahsillileri ziyalıları budanmalıdır ki, geriye kuru kalabalıklar kala. 

Ama efendim o Stalin devriydi, geçti, özür dilendi hatta.  Hımm evet. Halep’teki cinayetleri ve Kırım işgali için de bir özür dilerler unuturuz.  Yaptıkları kâr kalır yanlarına.

Başlık Yazar
Sovyetler Türkistan Aydınlarını Katlettiler İrfan Özfatura
Pamir'den Ulupamir'e Ayça Örer
Timur Han’ın Vasiyeti ve Ölümü Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Selçuklular Devrinde Merv Türkistan'ın İlim ve İrfan Merkezi İdi Prof. Dr. Mehmet M. Söylemez
Yahşılık Ahmet Murat
Şarkî Türkistan’ın Yirminci Asrı Nevzat Kösoğlu
Türkler ve Türk Dünyası Prof. Dr. Ramazan Özey
Emir Timur Türk Oğlu Türk'tür! Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Kanûni Devrinde Bir Osmanlının Türkistan ve Uzak Doğu Seyahatnamesi Serkan Acar
Türk Dünyasının En Çok Şiir Yazan Türk Şairi: Alişir Nevaî Rıza Nur
Bir Avrupalı Gözüyle Semerkand (1890) Jules Joseph Leclercq
Türklerin Misafir-Perverliği Prof. Dr. Osman Turan
Sovyet Ruslar Afganistan’da Neden Mağlup Oldu? Mahmut Osmanoğlu
Kaşgar’daki Kaybolan Tarihi Camii Ve Medreseler Hayrullah Efendigil
Rusya’nın Türkistan’ı İşgalinden Sonra Yaptığı Sömürgecilik Zulmü Prof. Dr. Mehmet Alpargu
1990'lardan Sonra Türk Dünyası Prof. Dr. Mehmet Alpargu
Afganistan Türkleri Esedullah Oğuz
Türkistan Türklerinin Osmanlı Sevgisi Dr. Yusuf Gedikli
Türkistan’ı Türkiye Türklerine Tanıtan İki İdealist Türk Kadını Numan A. Ünal
Abdülkerim Satuk Buğra Han ve Türklerin Müslüman Olması Yılmaz Öztuna
II. Dünya Savaşında Türkistanlı Askerler Dr. Baymirza Hayit
Sovyetlerin Türkleri Kültürel-Etnik Asimilasyon Politikası Prof. Orhan Kavuncu
Anadolu’nun Mayası: Hoca Ahmet Yesevi Prof. Dr. Muhittin Şimşek
Gerçek Lider ve Müşfik Baba İsa Yusuf Alptekin’den Bir Hatıra Doç. Dr. Ömer Kul
Osmanlı Devleti İle Türkistan Hanlıkları Arasındaki Münasebetler. Prof. Dr. Mehmet Saray
Timur Han’ın Huzurunda Pişmanlık Göz Yaşları A. Fıtrat
Türkistan Tarihinde Korkunç Bir Sayfa: Hive’nin İşgali Prof. Dr. Mehmet Saray
İslam’da Siyasi Liderliğinin Türklere Geçişi ve Tuğrul Bey İsmail Hami Danişmend
Yakın Tarihin Hazin Hâdisesi: Sovyetler’in Afganistan'ı İşgali Prof.Dr. Mehmet Saray
N
üfusunun mühim bir kısmını Türklerin teşkil ettiği Afganistan ile Türkiye arasında tarih ve kültür bakımından pek çok müşterek taraflar bulunmasına rağmen, maalesef, memleketimizde Afganistan hakkında ciddi bir araştırma yapılmamıştır. 
XIX. asrın başlarında Çarlık Rusya'sının bir taraftan Kafkaslarda, diğer taraftan da Orta Asya Türk illerinde yayılmaya başlaması, güneyde Hindistan'a hakim olan İngilizleri büyük bir telâşa düşürmüştü. İngilizler, Hindistan'a karşı kuzeyden gelen bu Rus tehlikesini mümkün olduğu kadar uzaklarda durdurmak ve bu arada, Orta Asya'dan Hindistan'a inen tarihi istila yollarının üstünde bulunan Afganistan'ı Rus nüfuzundan korumak için büyük gayretler sarfetmişti. 
Hatta, Afganistan'ı kendi nüfuzlarında tutmak için bu ülkeyi birkaç defa istilâ etmekten de çekinmemişlerdi. Fakat bu istilâlar, Afganistan'da büyük tahribâta yol açmış, ülke ve millet bütünlüğünü fevkalâde sarsmış idi. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, İngilizler, Hindistan'ı müdafaa için stratejik ehemmiyetine  inandıkları ve meşhur Hayber Geçidi'ni de içine alan Afganistan'ın güney eyaletlerini işgal ederek, bu bölgenin kendi kontrollerinde kalmasını sağlayan andlaşmaları, 1878 ve 1893'de zorla Afganlara imzalatmışlardı. 
Böylece, Afganistan'ın ve Afganların bir kısmı, bir daha birleşmemek üzere, anavatan'dan zorla, koparılmışlardı. Bu parçalanmanın sonuçları, bilâhıre Afganistan'ın istikhâline kötü bir şekilde tesir etmiştir. Kendi menfaatleri için Afganistan'ı işgal etmekten ve parçalanmaktan çekinmeyen İngilizlerin, bu devrede, yegane faydası, bu ülkeyi kendi nüfuzlarında tutarak Rus işgaline fırsat vermemek olmuştur. 
Bu arada, İngilizlerin, II. Dünya Harbi'nden sonra Hindistan yarımadasından ayrılırken işgal ettikleri Afgan topraklarını Afganistan'a geri vermeleri ve Batı'nın yeni lideri Amerikalıların da bu hususta hatâlı politika takip etmeleri, ülkeyi zorla Sovyetlerin kollarına itmiştir. 
Çâresiz kaldılar 
Çaresizlik içinde kalan Afganistan, 1955'den sonra, Sovyetler yanaşırken, Afgan liderleri, komünizmi ülkeleri için bir tehlike olarak görmüyorlardı. Onlara göre, komünizmin yerleşme ve yayılma şartları henüz Afganistan'da yok idi. Ekonomik gelişme ve bilhassa endüstrileşme sonucu ortaya büyük işçi kitleleri ile, geniş insan kalabalıklarının toplandığı kozmopolit şehirler ve nihayet halkından kopmuş ve meselelerin altından kalkamadığı için kompleks içine düşmüş ve gûya yüksek sınıfı meydana getiren entellektüeller grubu Afganistan'da bulunmuyordu. 
Bundan başka, İslamiyete gayet bağlı olan Afgan halkı, komünizm gibi bir dikta rejimine tahammül edemiyecek kadar hürriyetlerine düşkün idiler. Ne var ki, Sovyetler, komünizmin Afganistan'da yayılması hususunda Afgan liderleriyle aynı görüşü paylaşmıyorlar; Afganistan'a yapacakları ekonomik yardımların ve geliştirecekleri kültürel münâsebetlerin, sonunda komünizm için müsait bir ortamı kolaylıkla meydana getirebileceklerine inanıyorlardı. Nitekim öyle de oldu. 
Sovyetler, bir taraftan yaptıkları ekonomik yardımlarla Afganistan'ın gelişmesine yardımcı olurlarken, diğer taraftan da sivil ve asker, Afgan talebelerinin Sovyet askeri akademilerinde ve üniversiteleri’nde okumalarına yardımcı olmuşlar ve bu gençlerin aynı zamanda Marksist ideolojiyi benimsemelerini sağlamışlardır. 
Nihayet, yaptıkları yardımlarla Afgan ordusunu ve ekonomisini kendilerine bağımlı hâle getiren Sovyetler, Afganistan'daki kendi taraftarlarını işbaşına getirmek için harekete geçtiler. Sovyetler Birliğinde birer ihtilâlci Marksist olarak yetiştirip gönderdikleri Afgan subayları vasıtasiyle Afganistan'da darbe yaptırarak komünist bir rejimi kurdurdular.
Fakat, Afgan halkının büyük tepki göstermesi üzerine Sovyetler, komünist Afgan yönetimini müdafaa etmek mecburiyetinde kaldılar. Bu ise, Afgan halkını tamamiyle isyana sevk etti. Bunun üzerine, Sovyetler, hem kendilerini ve hem de komünist Afgan yöneticilerini müdafaa etmek için, milletler arası hukuku hiçe sayarak, Afganistan'ı istilâya başladılar. 
Doğu Türklüğü Neden Geri Kaldı? Prof. Dr. Mehmet Saray
B
ir zamanlar sinesinden cihangir hükümdarlar, yenilmez ordular çıkaran Türk’ün anayurdu Orta Asya’da neler oluyordu? Bir sûkut (çöküş) mu vardı? Yoksa buraların etnik bünyesi mi değişmişti? Büyük bir değişme olduğu muhakkaktı. Timur ve oğullarından sonra, Orta Asya tam bir keşmekeş içindeydi. Ruslar bu kadar hazırlıklarla üzerlerine gelirlerken Başkırlar, Kazaklar, Kırgız ve Özbekler birbirlerine karşı mânâsız bir mücadelenin içindeydiler. Bu keşmekeş maalesef Buhara, Hokand ve Hive Hanlıkları kurulduktan sonra da devam ettiğinden, onları, kudretli olanın etrafında toplanarak, gelmekte olan müstevliye karşı bir cephe kurma düşüncesinden alıkoydu. Böyle bir birliği kurmağa teşebbüs edenleri, Ruslardan önce, kendileri arkadan vuruyorlardı. Doğu Türklüğü, aynı zamanda, değişen dünya şartlarından, teknikten, ilimden ve onların nimetlerinden habersizdi. Almanların rehberliği ile medenileşen Rusların mükemmel ateşli silahları, askerlik san'atına uygun savaşan orduları karşısında birbirlerini ifnâ etmekle meşgul Hanların ve Beğlerin ellerinde, kılıçları, okları ve çakmaklı tüfekleri ile askeri disiplinden uzak yüzbinlik yığınlar vardı. XVI. asrın başlarında Azerbaycan'da Türkmen unsuruna dayanarak bir devlet kuran Şah İsmail'in Şiiliği resmi devlet dini haline getirmesi ve hâkim olduğu yerlerde Şiiliği kabul ettirmek için Sünniliği şiddetle takib etmesi, başka bir ifade ile Şiiliği İran'ın milli bir asabiyeti (ideoloji) haline getirmesi, bu ülkeyi İslam dünyasından tecride ve dolayısıyla doğu ve batı Sünni Türklüğünün birbirinden kopmasına yol açtı. Esâsen, kuruluşunun asıl umdesi (gayesi) olan «gazâ» an'anesi Osmanlı Türklüğünü şarktan ziyade garbe meylettirdi. Bu meyil de esâsen gevşek olan doğu - batı bağını büsbütün kopardı. Orta Asya Türklüğünü çökerten faktörlerden biri, Timurlular hakimiyetinin sonlarında zuhûr eden çapulcu bir kavim Kalmuklar olmuştur. Bunların Türk illerinde yaptıkları yağma ve tahrib o kadar büyük oldu ki, Türk boyları kuzeyden gelen bu vahşetten kurtulabilmek için yurtlarını terk ederek daha güneye inmek zorunda kaldılar; bu göç de bütün Orta Asya'yı alt üst etti. Kalmuklar Türk illerine doğru indikçe onlardan boşalan yerlere de Çarlar Rus köylülerini yerleştirdiler. Tam bir ikiyüzlülükle hareket eden Kalmuklar, bâzan Türklerle dost geçindi ve çoğu zaman onlara karşı Ruslarla birleşme yoluna gitti, iktisadî ve ticari durumun meydana getirdiği güçlükler ve imkânsızlıklar, Doğu Türk illerinin gerilemesinin en mühim sebebini teşkil eder: Kazan ve Astrahan, Rus işgaline düştükten sonra, Türklerin bu iki şehir üzerinden yaptıkları ticaret de durmuştu. Ticari hayatın durması ile büyük bir sıkıntıya düşen Türk illeri, ticaretin yeniden başlaması için, Moskova'ya elçiler göndermeğe mecbur oldular. Güneydeki hayat şartlarının da, Rus emperyalistleriyle aynı metodu kullanan Avrupalı müstemlekeciler tarafından ortadan kaldırılmasıyla, sıkıntılar büsbütün arttı, Asya Türklüğü yoksul düştü.
Sovyetler Milliyet duygusunu Yok Etmeye Çalıştılar Prof.Dr.Mehmet Saray
R
uslar idâreleri altındaki milletlerin milliyet duygularını yok etmek ve Ruslaştırmak siyâsetini tâ Çarlık Rusyası devrinden beri, sistemli bir şekilde yürütmektedirler. Bu siyâsetin muvaffakiyeti için bilhassa müşkül zamanlarda, icabında Çarlık Rusyası siyaseti yerden yere vurulmuş, fakat sonunda Sovyet idarecilerinin yaptıkları Çarlık devrini de gölgede bırakmıştır. 
Katliâmlar faslı bittikten veya yavaşladıktan sonra Ruslar, Türkistan'ı ekonomik ve endüstri yönünden güya kalkındırmak gayesi ile yüzlerce Türk’ü başka yerlere sürerek, onların yerine de mütehassis eleman sıfatı ile yüz binlerce Rus göçmeni getirmişlerdir. 
Ayrı devirlerde bu hususta yapılan hareketlerden yalnız iki tanesini misal olarak gösterebiliriz: 
Türkistan cumhuriyetlerinden Kazakistan'da 1926 sayımına göre nüfus 6.145.937 iken, bu rakam 1939’da 5.217.895'e düşmüştür. Artış şöyle dursun, azalan bir milyona yakın insanın ne olduğuna dâir Rus resmi makamları hâlâ susmaktadırlar. On üç yıl zarfında bu kadar büyük bir nüfusun yok olmasının elbette sebepleri vardır. Bu devrede ellerinden arazi ve malları alınarak kolhoz hayatı ile endüstri sahalarında çalışmağa zorlanan Kazak Türklerinden bir kısmı açlıktan ölmüş, bir kısmı da  başka yerlere göç etmeye mecbur olmuş veya sürülmüştür. Diğer taraftan devamlı getirilen Rus  göçmen kafilelerinin en kalabalıklarından 400 000 kişilik büyük kitle Turksib hattı üzerinde yerleştirilmiştir. 
1956 Mayısında demiryolu ve sanayi tesisleri inşaatında çalıştırılmak üzere İdil - Ural ve Türkistan'dan  Sovyetlerin şimal bölgeleri ile Sibirya'ya binlerce okul öğrencisi genç sevkedilmiştir. Aynı zamanda da  Sovyetler Birliği Komünist Partisinin emriyle 400 ile 500 000 kadar genç kız - erkek Ukrayna ve Rusya'dan Türkistan ve İdil Ural'a gönderilmiştir. 
Senelerden beri devam etmekte olan bu keyfiyet, iskan politikasının hedeflerini, Rus olmayan milletleri göç ettirme, milliyetlerini kaybettirme işini kuvvetlendirmek ve hızlandırmak gayesini güttüklerini açıkça göstermektedir. Ana yurdundan sürülen, ana dilindeki okulunu, kendi milli çevresini kaybeden, yabancı bir kültür ve dilin etkisi altında bulunanların, kendi milliyetini ister istemez kaybedeceği ve netice itibariyle Ruslaşacağı plânlanmakta ve gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır. Zira, karma ahalinin bulunduğu yerlerde Rus dilini ve kültürünü okumak mecburiyeti vardır. 
Milli hisler ve milliyetçilik hususları Sovyetler Birliği Komünist Partisi programında şöyle yorumlanmaktadır:

"Milliyetçilik dar kafalılıktır. Mesela bazı kimselerin, müttefik cumhuriyetler arasında kadro mübadelesinin genişletilmesinin ilerici önemini kavrayıp değerlendirmelerine, nüfusun enternasyonal bir terkibe doğru derinleştirme lüzumunu kavramalarına engel olmaktır. Sovyet milletleri arasında kadro mübadelesi, bu milletler arasında kaynaşmayı ve birbirlerine yardımı sağlayacak en yüksek şekillerden ve yollardan biridir. Her türlü milli özellik ve eğilim belirtilerine yer yoktur ve olamaz da." 
1961'de toplanan 22. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Kongresinde Kruşçev, Sovyet siyaseti üzerinde şunları söylemiştir: 
«Elbette milli ayrılıkların ortadan silinmesinden şikayetçi olan kimselere de rastlanmaktadır. Onlara cevabımız şudur: “Komünistler millî ayrılıkları muhafaza etmeyecek ve ebedileştirmeyeceklerdir.  Hatta milli kalıntıların en ufak belirtisinin bile kökü tam bir Bolşevik uzlaşmazlığı ile kurutulacaktır”.
Çağdaş Türkistan Şiirinde Târihî Temalar Çağatay Koçar
T
arih akışı içinde uzun ömürlü olmak isteyen milletler, nesilleri arasındaki bağların kuvvetli ve kesintisiz olmasına bilhassa dikkat etmek zorundadırlar. Dün, bugün ve hatta yarın arasındaki kültürel ve târihî münasebetler mutlaka kurulabilmeli, millî hayatın ezelden ebede doğru bir nehir gibi akışı, geçmiş, hâl ve gelecek bağlantısı içinde bir bütünlük arzetmelidir. Çünkü, “değerler tarih içinde gelişir”. Millî varlığımızı en güzel ve gerçek taraflarıyla tarihin aynasında görebiliriz.

Çağdaş Türkistanlı bâzı yazarlar ve şairler bunun idraki içindedirler ve onlara göre, tarih, her yeni hamlenin kaynağı sayılır. Onlar târihî sanat haline getirmek ve onu şiirlerinde sanatkârane yansıtmak suretiyle, milletin mânevî varlığına en büyük hizmetin yapılacağına inanmaktalar. Çünki, târihî böyle bir anlayış ve kavrayışla yorumlayan Türkistanlı bâzı şairler yeni nesli “Ruslaşmaktan” korumaya çalışmaktadır. 

Çağdaş Türkistan edebiyatında târihî konularda romanlar ve şiirler yazmak günümüzde en önemli hususlardan biri sayılır. Türkistanlı şairler, yazarlar Türkistan’ın târihî, büyük devlet adamları, âlimleri, önemli târihî ve içtimaî olaylarını eserlerinde yansıtarak halkın mânevî hislerini, Ruslaştırmaya karşı canlı tutmayı birinci vazife olarak kabul etmekteler. 

Onun için onlar bu konularda sık sık eserler yazmaktalar. Çağdaş Türkistanlı bâzı şairlerin pek çok şiirlerinde millî geçmişe hayranlık ve hasret hisleri ağır basar. Türkistan’ın târihinin parlak devirlerine hayran olan şairler, geçmişe çok sıkı bağlıdırlar. Onların işledikleri konular daha çok târihi ve içimaî karaktere sahiptir. 

Çağdaş Türkistanlı bâzı şairler, bu gerçeği görerek tarih akışı içinde bütün benlikleri ile geçmişi günümüze taşımaya ve ne kadar târihî değerli şeyler varsa onun ışığında hareket etmeye çalışmaktalar. O şairler geçmiş yüzyılların insanları ile karışarak, gelecek yüzyılların insanlarına geçmişten haber götüren bir vasıta rolünü oynamaktalar. 

Geçmişe Hasret Duygusu

Çağdaş Türkistanlı bâzı şairlere göre, “içinde yaşanılan dünya ve bugüne intikal eden herşey mâziden kaynaklanır.” Onlar muhtelif asırlar içinde, bugün ve yarın için bir kıymet ifade eden unsurların, olayların ve başarıların peşindedirler ve onlara hayrandırlar. Her aydın gibi çağdaş Türkistanlı bâzı şairler de kendi milletinin geçmiş zamanlarla ilgili oluş ve buluşlarıyla alâkalı olarak bir takım duygu, düşünce ve hayallere sahiptirler. 

Günümüzün Türkistanlı bâzı aydınları geçmişe hasret duygusunu, eski şanlı ve güzel günleri eserlerinde tasvirleyerek yeni nesile atalarının vatanı korumak için nasıl kahramanlıklar gösterdiğini, ilme, medeniyete, kısaca insanlığa nasıl hizmet ettiklerini hatırlatmaya çalışmaktalar. Bu yol ile yeni kuşağın Ruslar karşısında ümitsizliğe düşmesinin önünü almaktalar. Çağdaş Türkistanlı bâzı şairler bu hisleri çeşitli şekil ve sembollerle ifade etmeye çalışmaktalar.

Meselâ, Semerkand şehrinin kuruluşunun 2500. Yıldönümü münasebetiyle Türkistan’ın Kazak boyunun şairlerinden Sabit Mukan (ov) Semerkand ve onun târihî hakkında, “Semerkand-benzersiz şehir, o kendisinin ışık saçan târihî ile değil, belki cihana yetiştirdiği büyük kişi ve âlimleri ile tanınır ve bunun için de buraya kutsal şehir demek doğru olur” der.

Türkistanlı şairler eserlerinde Türkistan’ın târihî, onun şairleri, edibleri, âlimleri, ressamları, mimarları, hükümdarları hakkında bilgi verirler. Bilhassa Türkistan halkının büyük devlet adamı ve âlimî Mirza Uluğbek’in astromomi, matematik ve başka sahalardaki hizmetleri ve şu arada Semerkan’da kurduğu rasathane ve târihî eserlerini tasvir eden Türkistan’ın Özbek boyunun şairi Polat Momin,

Tarihini söylesem şimdi,Uluğbek büyük babam hemGökyüzü ilmini doğruSu gibi içmişlerdir,Yenilik açmıştılar.Şunu da söyleyim önce,Hazırlamıştırlar “gökyüzü çetveli.”Kurdular rasathane Asyada yegane.
İslam'ın Tataristan'a Ulaşması D.Mehmet Doğan Hicret’in 310 senesinde, miladî takvimle 922 yılının 12 mayısında, Halife’nin elçilik heyeti Bulgar Hanı tarafından karşılandı… Bu gün Tataristan’da hâlâ bir bayram olarak kutlanıyor. İşte bugün Bulgar şehrini ziyaret günü… İslâmın Tataristan topraklarında devlet olarak varoluşunun bin yüzüncü yılına 7 sene kaldı…

Eğer bugün bir Tatar halkı varsa, bu halkın kimliği müslümanlık olmaksızın tanımlanamaz. Tatarlar İtil Bulgar hanlığından sonra Altın Ordu döneminde varlıklarını sürdürmüşler, Timur’un Altınordu devletini yıkmasından sonra Kazan, Kasım, Astrahan hanlıklarını kurmuşlar. Tabii bu parçalanma Rusların işine yaradı ve Altınordu hanlarına bağlılıklarını arz eden Rus knezleri (dükaları) devri geride kaldı. 1552 yılında Kazan’ı ele geçirdiler ve böylece Tatarlar için zor dönem başladı. 

Rus istilasının zararlarına en fazla muhatap olan Tatarlar buna rağmen kimliklerini koruyarak bugüne kadar geldiler. Bunda din kadar dilin de önemli rolü var. Nitekim, başka bir Bulgar topluluğu farklı bir kimliğe bürünerek bugünlere gelebildi. 7. yüzyılda Kubrat Han, Kuban’dan Don nehrine kadar olan bölgede Büyük Bulgar hanlığını kurdu. Kubrat’ın ölümüyle bu devlet oğulları arasında paylaşıldı. Oğullarından biri olan Asparuh Tuna’yı geçerek Tuna Bulgar krallığını kurdu. İki asır sonra Bizans’ın tesiriyle Hristiyanlaşmaya başladılar ve bugün İslav kültür dairesinde bir kavim Bulgarlar… 

Tatar varlığında dinin dilden önce geldiğini, en azından bugün böyle olduğunu söyleyebiliriz. Tataristan’da Rusça öğretimde esas. Gerçi ilk ve orta öğretim Tatarca, yüksek öğretim ise tamamen Rusça. Yönetimde ve günlük hayatta da Rusça’ya sıkça başvuruluyor. Buna karşılık dine vurgu çok daha güçlü görünüyor. 

Bunun en fazla belirgin olduğu yer Bulgar şehri… Tatarların İslâmî geçmişine olan vurgu burada en yüksek seviyeye çıkıyor. Deli Petro zamanında burada Bir kilise-Manastır kuruluyor. Temelinde Bulgar mezarlarının hece taşları olan bir manastır… Bir süre halen ayakta olan bir türbe binası Aziz Nikola kilisesi olarak kullanılıyor. Rus rahipleri epey gayret sarfediyorlar ama sonuç hasıl edemeyince şehri terk ediyorlar. 
İslâmî devir harabelerinin şimdi çok azı ayakta… Bilhassa Ulu camiin yıkık duvarları ve temelleri ile minaresi bunlar arasında. Harap halde bulunan minare yeniden yapılırcasına onarılmış. Bir hayli mesafeden görünen minare şehrin tarihe şahitlik eden en önemli sembolü. Eğer bu minare, Halife’nin Bağdat’tan gönderdiği ustalar tarafından yapıldıysa, o zamanki mimari uslübu hakkında bazı görüşler öne sürülebilir. 

Bizim gözümüzle Selçuklu ve Osmanlı minarelerine benzerlik hayli fazla. Camiin yakında bulunan iki türbe de yine Selçuklu ve Osmanlı mimarisine yakın. Minareyi ayağa kaldıran Tatar yönetimi, son yıllarda türbe mimarisi tarzında yüksek kubbeli bir bina inşaa etmiş. Minareden sonra en fazla dikkati çeken yapı o. Bir hayli uzaklardan hem parlak kubbesiyle hem de hilâli bir hayli büyük alemiyle görülebiliyor. Binanın alt katı yazma ve basma Kur’an nüshaları ve resim sergisi halinde. Ana mekânı ise, dünyanın en büyük basma Kur’an’ının teşhir edildiği bir yer…

Rus istilası sırasında yıkılan Kul Şerif camii de 2005 yılında yeniden yapılmış. Bu cami de dört minaresiyle şehrin silüetini değiştirmiş durumda. Çok cemaat çekebiliyor mu, bunu bilmiyoruz ama bir hayli ziyaretçisi olduğuna şahit olduk. Yanlış anlaşılmasın: Kul Şerif Camii, gördüğüm yeni yapılmış camilerin en güzellerinden. Uzaktan görünüşü de hayli etkileyici…
Kazakistan Milli Parasına Nasıl Kavuştu? Nursultan Nazarbayev Sovyetlerin dağılması neticesinde kurulan Kazakistan Cumhuriyet’inin ilk cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev milli paraları “Tenge”ye nasıl geçtiklerini şöyle anlatıyor: 1990-1991 yıllarında, bir sistemden yenisine geçiş sırasında, iki başlı bir hal meydana geldi. Başkanlık sistemi, Komünist Parti ve Sovyet yönetimiyle birlikte yaşadı. Ekonomide de aynen böyle oldu. Bazı önemli meseleleri yol alırken çözmek zorunda kalışımıza bir örnek vereyim: Milli parayı tedavüle sokarken yürütülen işler, milletlerarası şartlara uygun planlandığı gibi yapılamadı. Ben “Ruble Alanı’nı” korumaya çalıştım. Bunun iki sebebi vardı: Birincisi, o alanın bozulması BDT ülkelerinden uzaklaşmayı hızlandırırdı. M. Gorbaçov, 1990 yılında, Rusya federal Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti’nin serbest finans sistemi kurulmasına dair kararının durdurulması hakkındaki Başkanlık Kararnamesi’ni imzalamadı. Finans sisteminin ortadan kaldırılması devletin ortadan kaldırılması demekti. İkincisi, doğruyu söylersek, biz hazır değildik. Ancak beklenmedik bir durumda pişman olmamak için, o andan itibaren milli paranın tedavüle sokulması hazırlığına giriştik. Rusya’da, 1992 yılında, fiyatlar serbest bırakıldı. O anda işe başladık. Ben, Kazakistan milli parasının tedavüle sokulması için hazırlanan gizli Kararname’ye imza attım. Toplantıda bulunanlardan, bu belgeyi sızdırmamaları için teminat aldım. Paranın tasarım işleri, Timur Süleymanov yönetimindeki ressam gruba yüklendi. Milli para konusundaki çalışmalar, birçok zorluklar getirmekle birlikte, komik şeyler de oldu. İlk olarak, benim resmimin çizildiği kupürlerin taslağı getirildi, ben kabul etmedim. Bir yüzüne ulu atalarımızın, öbür yüzüne kültürel ve doğal abidelerin çizilmesine karar verdik. Batılı uzmanlar, bunun sahte para üretimini zorlaştıracağını söyledi ve bizim tercihimizi destekledi. Buna göre üretilen klişeler İngiltere kasalarında saklandı. Kasaların anahtarı ve paranın ilk örnekleri bana getirildi. Yapılması gereken yapılmış ve kimse tarafından bilinmiyordu. Moskova’da Ruble Alanı’nın korunamayacağından, çünkü cumhuriyetlerin gelişme seviyesinin farklı olduğundan söz edilmeye başlandı. Bunun, işi nereye götüreceğini derhal anladım. Her ihtimale karşı, tedavüle sokulacak paranın % 20’sini 1992 yılında bastırdık. İngilizler de, biz de, operasyonun gizliliğine eksiksiz riayet ettik. Paranın bastırılması yeterli değildi. Hangi değerlerde ve ne kadar kupür gerektiğinin de doğru olarak yapılmış matematik hesaplarına ihtiyaç vardı. Para değişimi nasıl gerçekleşecek, değeri nasıl belirlenecek, yabancı muhataplarımızla ilişkilerimiz nasıl etkilenecek? Bütün bunların bilinmesi gerekiyordu. Bu, çok zorlu bir ekonomik, mali ve siyasi meseleydi. Bu çalışmaları yürütmesi için, genç iktisatçılardan oluşan özel bir ekip kuruldu. Onlar, şimdi Milli banka ve Maliye Bakanlığı’nda çalışıyor. Uluslararası finans kurumlarından da yardım gördük. Dünya Bankası, Eurobank ve başka kurumlar, çalışmalara katılması için kendi uzmanlarını gönderdi. Bu ekip, şehir dışındaki bir yazlık evde çalışıyordu. Ben her akşam onları ziyaret ettim. Biz, kendi paramıza ad koyma konusunda da çok tartıştık. Bana “altın” ismi hoş geliyordu. Bu isim BDT halklarının hepsi tarafından anlaşılırdı. Bu kelime bütün Slav ve Türk dillerinde vardı. Batı’da kullanılan Avrupa Para Birimi (ECU) gibi, BDT ülkelerinin çabuk kavrayacağı değişim birimi olarak “altın” adını teklif ediyordum. Sonuçta “tenge” adına karar verdik. Rusya, 26 Temmuz 1993 tarihinde, birdenbire yeni parasını tedavüle soktu. Kazakistan Milli  Bankası’na, o gün, ülke için gereken paranın basılması emrini verdim. Tedavülden kalkan eski para, ülkemize yığılmaya başladı. Vagonlarla getiriliyordu… Havaalanlarında ve tren garlarında bu yükleri durdurmak için özel polis ekipleri görevlendirmek zorunda kaldık. O zaman el konulan paralar, hala Petropavlov’da duruyor. Rusyalılara alıp götürmelerini söylemiştik, nedense götürmüyorlar. Kendi devletinizi kurmuş iken, kendi paranızı çıkarmamanız olmaz. Er veya geç çıkarılması gerekliydi. Fakat ben, Rusya’nın bizimle olan ekonomik ilişkilerini böyle birdenbire koparacağını sanmıyordum. Para ekonominin can damarıdır. Hiç değilse, bizdeki Rus nüfusun çokluğunu, para birimi aynı olmazsa onların Rusya’daki akrabalarıyla münasebetlerinin zorlaşacağını, dikkate alacaklarını düşünmüştük. Para değişikliğine giderken de önce anlaşacağımıza inanıyorduk. Kazakistan’ın Rusya gibi, dost ve ekonomik açıdan güçlü bir ortağa ihtiyacı varsa, Rusya’nın da ekonomisi gelişmiş güçlü, demokratik bir Kazakistan’a o kadar ihtiyaç duyacağından hiç şüphe duymuyordum. Bundan sonra kimseyle haberleşmedim. 7 milyon dolar bulup, paramızın geri kalan kısmını da bastırmak için ödedik. Dört tane İL-76 uçağı kiralayıp paramızın %60’nı getirttik. Bu çok gizli bir operasyondu. Evraklara “Devlet Başkanı’nın köşkü için gerekli eşya” diye yazıldı. Bu arada, eyaletlerde yer altı depoları yaptırılmıştı. Dört uçak, bir hafta, Londra-Ural ile eyaletler arasında 18 sefer yaptı. Ben, 12 Kasım tarihini, paranın değiştirilme günü olarak açıkladım. 20 gün gibi az bir vakit kalmıştı. Milli Güvenlik Komitesi yöneticilerinin hepsinin bu operasyonun gerçekleştirilmesine katılmasını sağladım. İşin zor tarafı, parayı; bütün eyaletler ile illerdeki bütün bankalara ulaştırmaktı. Bu iş, 18 gün içinde gerçekleştirildi. Belki de, dünyanın başka bir yerinde yeni paraya geçiş operasyonu, böylesine hızlı ve başarılı icra edilmemiştir.
Süyümbike Hatun Ö. Serdar Akın Süyümbike Hatun, son Kazan hânı Safa Giray'ın eşidir. Safa Giray ölünce yerine oğlu Ötemiş Giray, hân ilan edilir, fakat henüz 2 yaşında oluşundan dolayı hanlığı annesi Süyümbike idare eder. Ruslar o dönemde Türk beyleri arasındaki ihtilaflardan faydalanarak bölgeyi yavaş yavaş kontrolleri altına alır. Süyümbike Hatun, Rus çarı Korkunç İvan'ı her seferinde bozguna uğratır. Bunun üzerine Ruslar Zuye Çayı'nın İdil nehrine döküldüğü yere bir hisar yaparlar ve bölgeyi tam kontrol altına alırlar.  Bu durumdan ürken bazı beylikler Ruslara yakınlaşırlar, Rusların tek isteği vardır. Her defasında kendilerine kan kusturan bu yiğit Süyümbike Hatun'u ve oğlu Ötemiş'in kendilerine teslim edilmesini isterler. Bu beyler, tatlı canları ve dünyalık hırslarından dolayı bu yiğit kadını ve oğlunu teslim ederler. Süyümbike Hatun Rus gemisine bindirilip giderken Kazan'a bakarak dudaklarından şu ibretlik sözler dökülür: "Kan dolu şehir, sana kaygı ve haset olsun. Başından tacın düştü. Efendi iken köleliğe düştün. Şöhretin bitti, hâlsiz kaldın ve yere serildin. Nerede senin sultanların ve onların meclisleri. Şehrin içinde o zaman bal nehirleri akardı, şimdi ise su gibi kan akıyor..." Birçok taviz vererek hayatlarını sürdüreceklerini sanan beyler, yanıldıklarını çok geç anlamışlardır ama iş işten geçmiştir. Çok geçmeden toprakları Rus istilasına uğrar. Ruslar,1552 de Kazan'a girdiklerinde çok ilginçtir, her yeri yakıp yıkarlar fakat Süyümbike Minaresi'ne dokunmazlar. Süyümbike hatun sürgünde 26 yaşında vefât etmiştir.Süyümbike Minaresi isimli şiir aşağıdadır:Her binadan büyük olup, göklere çıkmış başın,
Ben biliyorum belli etmesen de, akar gözden yaşın,
Bu hâlinden şikayet etti senin her bir taşın,
Kalbimi bin parça etti şu güzel Han Mescidi!  Bir zamanlar sende namaz kılanlar han idi,
Kavmi Tatar ve Türk'ün meskeni Kazan idi,
O vakti tasvir etsek, ne güzel zamandı öyle!
Kalbimi bin parça etti şu güzel Han Mescidi!  Hep kilise ortasında yalnız kaldın, niçin?
İltifatın biz Tatar'dan sen, bina, aldın niçin?
Ehl-i İslâm gönlüne sen hasreti saldın niçin?
Kalbimi bin parça etti şu güzel Han Mescidi!  Bir zamanlar sende yaşardı ehli İslâm askeri
Şevketin bitti bugünde, kalmadı binde biri,
Başkalarının yeri oldu bugün İslâm yeri,
Kalbimi bin parça etti şu güzel Han Mescidi!  Sen ümid kessen de bizden, biz ümidi kesmedik,
Zahiren dayansak da bizler, gönlümüzden sabredemedik,
Câhil olduğumuz bir zamanda kıymetini bilmedik,
Kalbimi bin parça etti şu güzel Han Mescidi!                                                          Mecid Gafuri
Türkistan Halk Edebiyatında Ninniler Çağatay Koçar
T
ürk dünyasının folklor yönünden bir çok zenginliklere sahip olduğu yapılan araştırmalarda görülmekte. Bilhassa Türk halk edebiyatında ne zaman ve kimin tarafından söylendiği veya ortaya çıkarıldığı bilinmiyen, halkın zekâsının mahsülü olan mânileri, türküleri ve ninnileri araştırdığımızda Türk milletinin ahlâki, felsefi ve estetik duygu, düşüncesinin ne kadar derin ve zengin olduğunu görürüz. Aynı zamanda bir ortak duygu, düşünceye de sahip olduğunu görmek mümkündür. Türk milletinde evlât sevgisinin ne kadar ulv'i ve ne kadar büyük bir yer tuttuğunu ninnilerdeki ahenkli sözlerde görülmektedir. Ninniler çoğunlukta annelerin ve büyükannelerin çocuklarını torunlarını uyutmak, avutmak veya istikballeri ile ilgili güzel arzu, istekler için ezgili olarak söyledikleri mâni, türkü niteliğindeki halk şarkılarıdır. Ninnilerde Türk kadınının ruh inceliğini, düşünce zenginliğini, ezgi ile söylendiklerinden müzik kabiliyetini bulabileceğimiz gibi Türk dünyasının ortak düşünce özelliklerini de bulabiliriz. Bu küçük şiir parçalarında nice ulvi dilekler, nice umutlar dile getirilmiştir. Dünyaya gözünü yeni açmış çocuğun kulağına okunan ezandan sonra, annesi yanık sesiyle ninniler söylemeye başlar. Bu yanık sesle söylenen küçük şiir parçalarının içerisinde anne, bilerek veya bilmiyerek bir takım telkinlerde bulunur. Ninnilerin konusunu çocuk teşkil eder. Sağlıklı doğmadan gelen sevinç, fizik güzellik, soy - sop, iyi huy, sünnet, öğrenim, nişan, gelin olma, evlenme gibi geleceğe âit dilekler; yalnızlık, gurbette kalan baba, koruyucu melekler, veliler, madde, tem, motif ve merasimler ninnilerin muhtevâsında belli başlı unsurlardır. Beşik, salıncak içinde, kolları arasında, bacakları üstünde bebeğini sallayarak uyutan Türk anneleri eski ninni güfteleriyle yetinmezler, özel durumlarına, o günkü ruh hallerine göre yeni ninni güfteleri düzenlerler. Ninniler yapı bakımından mânilere benzer. Anlamları daha çok büyükleri, ritimleri ise çocukları etkileyecek niteliktedir. Ninnilerin çok eski zamanlardan beri söylenip gelindiği herkes tarafından bilinmekte. Bunu tarihi kaynaklardan da öğrenmekteyiz. Büyük Türk filozofu ve tıp âlimi Ali İbn-i Sina; "Bebeğin vücudunu geliştirmek için iki şey gerekli: Birincisi onu yavaş kımıldatarak sallamak, ikincisi ise - anne şarkısı, yani anne ninnisi. Birincisi bebeğin vücudunun gelişmesi için, ikincisi manevi yönden gelişmesi için gerekli sayılır," der. Büyük kilim Kaşgarlı Mahmud'un "Divanü Lügat-it-Türk"ünde Türk anaların çocuklarını uyutmak için makamla "bilü bilü" dedikleri belirtilir. Türk dünyasının değişik bölgelerinde ninnilere türlü isimler verilir. Anadolu Türkçesinde "Ninni", Azeri Türkleri "Laylay", Kerküklüler "Leyley", Kazan Türkleri "Bişik Cin", Türkmenler "Hû-di, Huvdu", Özbekler "Alla", Kazak Türkleri "Eldiy, Besik Cırı", Kırgız Türkleri "Aldey, Beşik Irları" adını verirler. Bugün Türk dünyasının her yerinde anneler çocuklarına ninni söyleyip gelmekteler. Türkistan'da da anneler, büyükanneler çocuklarını, torunlarını uyutmak, avutmak ve onların gelecekleri ile ilgili düşünceleri ezgili şekilde ninniler halinde söyleyip gelmekteler. Fakat Türkistan'da bugün ne yazık ki annelerin çocuklarına ninni söyleyecek vakitleri olmadığı hususunda orada yayınlanan gazete ve mecmualarda yazılan makalelerden öğrenmekteyiz. Mesela, Taşkent'te yayınlanan gazetelerin birinde: "Ben bir şeye çok üzülürüm. Daima düşünüp gezerim. Niye annelerimiz, kadınlarımız çocuklarına masal, bilmece, ninni söylemeyi unutmaktalar? Bu neyin sonucu? Bizim fikrimize göre, anneler ninni söylemeyi unutmamaları gerek. Bizim annelerimizin ninni söylemesini isteriz.” Diye üzüntüsünü belirtmeye çalışır yazar biz bu husus üzerine fazla durmadan Türkistan’daki Türk boylarında söylenen ninnilerden örnekler vermeye çalışalım:Özbekçe AslıAlla - ya, alla, canım balam-a, alla.
Uhla kozım alla - ya, şirin kızım alla.
Alla balam, uhlab kala-a alla,
Kuçağımda aram al, alla...
Tağlardagi şunkarım - ey alla,
Beşikdagi koçkarım - ey alla.
Yigitlarnı sardarı bol, camma,
Yüragimnı madarı bol alla.
Ak uy - ala bargaklarda canıma,
Yanıb turgan grağınısan alla. Anadolu TürkçesiNinni, canım yavrum-a, ninni,
Uyu kuzum ninni, şirin kızım ninni.
Ninni yavrum, uyu kal ninni,
Kuçağımda huzur bul, ninni.
Dağlardeki yırtıcı kuşum - ey ninni,
Beşikteki koçum - ey ninni.
Yiğitlerin serdarı ol, canıma,
Yüreğimin kuvveti ol ninni.
Ak ev elâ dallarda canıma,
Yanıp duran çırağımsın ninni.
Dünyanın Unuttuğu Memleket; Doğu Türkistan.. Rahim Er Bizde "Doğu Türkistan" dense de resmi adı "Şarki Türkistan"dır. Şarki Türkistan, Asya’nın doğusunda Kazakistan'ın güneyinde ata yurdu bir ülke. Toprak genişliği olarak Türkiye'nin iki katından fazladır. Nüfusu 30 milyon civarında. Yurt dışındaki Uygurlarla beraber bunun 35-40 milyonu bulması mümkün. Şundan dolayı kesin ifade kullanamıyoruz. Nüfus sayımı yapılmadığı gibi Çin burada nüfus kaydırmaları ve asimilasyon uygulamaktadır. Çin'e göre adı "Özerk Sincan Bölgesidir".

Türkistan eskiden yekpâre iken, Ruslar batı tarafını, Çinliler de doğu tarafını işgal ettiler. Lenin, batı Türkistanlı Müslüman kavimlere kendisine yardımcı olurlarsa devrimden sonra hürriyet vereceğini söyleyip onları yanına çekti. Fakat, Kızıl İhtilalden sonra Rus işgali aynen devam etti. Tâki SSCB yıkılana dek. Yıkılınca da Batı Türkistan, ayrı ayrı küçük devletler halinde istiklallerine kavuştular.

Şarki Türkistan'a gelince; hem imparatorluk, hem de Mao döneminde hep esaret altında kaldı. Mao'dan evvel bir ara Şehzade Abdülkerim Efendi'nin Şarki Türkistan’ın başına geçmesi mevzubahis oldu. Ancak şüpheli bir şekilde öldü. Buranın üzerinde emelleri olan Japonlar tarafından zehirlendiği beyan edildi.

Doğu Türkistan, çok zengin yer altı ve yer üstü kaynaklara sahiptir. Bu sebeple o da en azından komşusu Moğolistan kadar istiklale layık iken bundan mahrum bırakılıyor. Bir otonom idare hürriyetine de sahip değildir. Mao rejiminden yurdumuza sığınan Doğu Türkistan eski "Başvekil"i  merhum İsa Yusuf Alptekin'in ömrü Şarki Türkistanı anlatmakla geçti.

Kendimizi bildik bileli Uygur Türkleri, her türlü insani ve medeni haklardan mahrum bırakıldığına şahit olmaktayız. İnsafsız dünya, onları Çin'in insafına terk etmiş, yok saymakta. Uygurlar, işkencelerden işkence beğenmek zorunda kalmaktalar. Hakikaten anlamak zor. Porselen, çini, tezyinat gibi sanatlarda o kadar zevkli bu insanlar, sıra işkenceye gelince nasıl gaddarlaşabilmekteler?

Türkçedeki "uygar" kelimesi Uygur'dan gelir. Uygur Müslümanları, terbiyeli, görgülü, nazik insanlardır. Bir çok keşifte ilklere imza atmışlardır. Bugün Türk diyarı olup da İslam elifbasının kullanıldığı tek yerdir Şarki Türkistan'ın tamamı Hanefi Maturididir. Bu gelenekte isyan yoktur. Terör asla yoktur. Buna rağmen birazcık hürriyet isteyene Pekin, terörist muamelesi yapmaktadır.

Son senelerde Çin mezalimi yine arttı. Geçen ramazanda yaptıklarını bu defa daha da şiddetlendirdiler. Namaz yasak, oruç yasak, örtünme yasak. Karşı gelen yüz kadar Uygur şehid edildi. Bunlar ne ilk ne de son. Çünkü 30 milyonluk bir ülke, 1 buçuk milyarlık kıyas kabul etmez bir devâsâ kütlenin karşısında kimsesiz ve çâresizdir. İsrail, Filistinlilere ne kadar insani davranıyor, ne yapıyorsa Çin de Uygur Müslümanlarına aynısını yapmaktadır. İsrail, Amerikan vetolarıyla kınanamıyor. Çin'in kendisi zaten  BMGK daimi üyesi. Kazaen bile olsa aleyhine bir satır bir karar çıksa hemen veto etmektedir.

Aynı Çin şimdi, İblisi dahi hayrete düşürecek yeni oyunlar peşinde. Hatırlanacağı gibi İngilizler, I. Dünya Harbinde Hind Müslümanlarını "Halife, esir onu kurtarmaya gidiyoruz!" diye kandırarak Çanakkale’ye getirmiş ve Türklerle çarpıştırmaya başlamışlardı. Ne vakit ki Türk siperlerinde sabah ezanını duyunca yalanı anladılar. Çin de şimdi Doğu Türkistan'da benzer bir faaliyet içinde. Şehirli Uygulara "Batıya taşınacaksınız!" diyerek, köy ve kasabalarda olanlara da "size yeni bir vatan veriyoruz; orada dininizi, âdetlerinizi hür bir şekilde yaşarsınız!" diyerek insan tacirleriyle de iş birliği yapıp Suriye’ye götürerek Esat askerlerinin yanında Türkmenlere karşı mevzilendiriyorlarmış. Böylece Uygurlar, hiç fark etmeden soydaş ve dindaşlarıyla çarpışmaktalar.

Bunlar olurken ne BM, ne AK, ne AB, ne AP, ne AİHM, ne o ne işe yaradığı meçhul İİT'dan ve "ileri" ve "medeni" denen devletlerden tek kelime bile sözlü müdahale işitilmiyor.

Şarki Türkistan. Doğu Türkistan. Bu asırda korkunç Çin zulmü işkencesi altında hep batı emperyalizmden, batı sömürgeciliğinden bahsederiz. Bir kirli batı var... Fakat en az onun kadar kirli bir de kirli doğu, Çin var. Uygurlar, Çin'in Kızılderilileri perişanlığına düşmeden Ankara, dünyayı ayağa kaldırmalıdır. 

Denecek ki "Ankara hangi birine yetişsin?" Doğru; ama, "Büyük Türkiye" olmak da bu demektir. Devleti yönetenler, Filistinli mazlumu da Urumçili mağduru da görecektir. Onların ve daha nice mağdur ve mazlumun başka sığınağı yok.
Kazan’ın Son Şanlı Müdafaası Prof. Dr. Faruk Sümer Yaptığı zulümlerle “korkunç” lakabını kazanmış olan IV. İvan (1533-84) başa geçer geçmez Kazan üzerine sefere çıktı ise de bir netice elde edemeden geri döndü. 1550’de büyük bir ordu ile yine Kazan’a hücum etti; fakat müthiş bir hezimete uğradı. Şâir Şerîfi’nin bir rapor halinde Zafer-nâme’de tesbit edip İstanbul’a gönderdiği bu zafer, Osmanlı başkentinde ve bütün Türk ülkelerinde sevinçle karşılandı. Ertesi sene IV. İvan daha kuvvetli bir ordu ile tekrar Kazan önüne gelip şehri her tarafından kuşattı. Kazanlılar için ölüm kalım mücadelesi başlamıştı. Bu öyle bir mücadele idi ki, nesillerden nesillere göz yaşları ile nakledilecek olan büyük kahramanlıklarla dolu bir vatan müdafaası idi. Bu şanlı müdafaayı yapanlar yalnız Kazanlılar olmamış, bütün Türk illerinden gelen gönüllüler de müdafaada yer almışlardır. Hele bunların içinde Çura ve Kolunçak adlı kahramanın destanı, bugün daha Kazakistan, Dobruca ve Eskişehir dolaylarında söylenir. Çura’nın karısı, Kolunçak’ın nişanlısı olan kızkardeşi, Kazan müdafaasına onlarla beraber gitmek isterler, istekleri reddedilince de; “Al götür beni kahraman, al götür,
Atının yelesine koyup, al götür:
Savaşta müşkül hale düşecek olursan,
Önünde sarı bataklıklara yolunu keserse,
Arkandan düşman taburları gelirse,
O vakit azkı canını kurtarmak için,
Allaha niyaz ederek beni kurban edersin”  diye yalvarırlar. Bütün muhasara devamınca Kazan’ın fedakâr müdâfileri, gece baskınları yaparak Rusların kullandığı Alman toplarının bir kısmını ıslatılmış keçelerle tıkayarak, bazısını çivileyerek tesirsiz hâle getirmeye çalışmışlardır. Fakat, İvan’ın yanında çalışan İskoçyalı mühendis Butler’in Kazan’ın surları ve yolları altına barut fıçıları koydurarak surları uçurtması üzerine Ruslar, 2 Ekim 1552’de şehre girerek tüyler ürpertici katliâma girişmişlerdir. O devrin bütün kaynaklarında zikredilen bu katliâma dair, M. Khodıakov’un Kazan Hanlığı hakkında yazdığı eserden şu satırları nakille iktifâ edeceğiz: “Zaptedilen Kazanın yerli ahalisini korkunç suretle kesmek, Rus tarihinin en ağır yapraklarını teşkil etmektedir. İsa muhibbi muhariplerin Kazanlılara karşı olan Haçlı seferi, işte bu gibi hesapsız insan kurbanları salhanesiyle son ermiştir. Kıyılan canlardan, dökülen göz yaşlarından, çekilen felâketlerden başka 2 Ekim günü birkaç nesil tarafından biriktirilmiş olan maddî servetlerin, medenî-hayatî kıymetlerinden yok edilmesini de mucip olmuştur. Bunlar muhafaza edildiği yerlerden amansızca çıkarılıp kızılmış, bozulmuş ve yok edilmiştir. Epeyce bir maharet ve san’at eseri olan kıymetli şeyler, kuyumculuk eserleri, mensucat vs. hep tahrip edilmiştir. Halkın servetine öyle dehşetli bir darbe indirilmiştir ki, bundan sonra onların belini doğrultmak pek güç olmuştur. Büyük ve mamur bir şehir asker yağmasına kurban olmuştur.” Kazan’ın düşmesinden sonra, önünde hiçbir engel kalmayan Ruslar, 1556 sonlarına doğru Astrahan önlerine gelip şehri muhasara ettiler. Astrahan Kazan’a nisbetle daha zayıf olduğu için kısa zamanda Rusların eline düştü. Yukarıda kısaca izah edilen Rus mezalimi Astrahan’da da tekrar edildi. 
Çarlık Rusyası’nın Müslümanları Hristiyanlaştırma Politikası Prof. Dr. Alaeddin Yalçınkaya Batılılaştırma, modernleştirme, medenîleştirmenin Rusya’daki uygulama şekli Ortodokslaştırma, Ruslaştırma veya Hıristiyanlaştırmadır. Rusya'nın Türkistan'daki bu fonksiyonuna atıfta bulunan Avam Kamarası zabıtlarına muhtelif vesilelerle temas ettik. Bu ad altında genel olarak Müslüman toplulukların kendi inanç, ibâdet ve hayat tarzlarını değiştirmeleri yönündeki propaganda ve baskılara karşı koyma, bir adım sonrası, sömürgeci ülkelerin açık sömürülerine karşı koyabilecek inanç, irâde ve toplum dinamiğini canlı tutma gayretlerinin Oryantalist literatürdeki adının, genellikle bu ülke halkların' suçlar tarzda verildiğini belirtelim. Kazan ve Astrahan hanlığının alınmasından sonraki dönemlerde, Çarlık hükümeti Rusya'da Hıristiyan olmayan Türk beylerinin asâlet ünvanlarının kaldırılarak toprak ve  serf sahibi olamayacakları hakkında kararlar alınca bazı Türk ve Müslüman ileri gelenleri topraklarını ve imtiyazlarını, kaybetmemek için Hıristiyanlığı kabul ettiler çarlık Rusyası'nda Hırıstiyanlığı kabul eden Türk beyleri Rus prensleri gibi asâlet ünvanlarını, imtiyazlarını ve toprak mülkiyetini muhafaza edebiliyorlar ve her türlü devlet hizmetine girebiliyorlardı. Bu suretle Hıristiyan olan Türk beyleri dinleri ile birlikte milli ananelerini, âdetlerini ve örflerini unuttular. Çarlık devirlerinin son zamanlarına kadar menşe itibariyle Türk hanlarından ve beylerinden pek çok aile vardı. Volga havzasındaki Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma hareketi, en çok zengin, üst tabaka arasında etkisini göstermiştir. Daha sonra köylülere de yayılmakla beraber bunlar da fazla etkili olmamıştır. Ruslar netice elde ettikleri bu kişilere «Hıristiyanlaştırılmış Tatarlar» adını vermişlerdir. Ancak bunlar, dinleri değişmiş olmakla beraber yine de dillerine ve geleneklerine bağlı kalmışlar, gizli de olsa islâmiyete olan ilgilerini ve inançlarını muhafaza etmişlerdir. Çariçe II. Katherine 1788'de verdiği bir emirle Müslümanlara daha geniş haklar verilmesini emretti. Yeni camilerin inşası hızlandı ve yapılan reformlardan sonra mollalar yüksek eğitimlerini sadece Buhâra'da değil, İstanbul, Kahire ve Medine gibi yerlerde de görmeye başladılar. Rusların baskısı ile Hıristiyanlığı kabul etmiş gibi görünen Tatarların bir kısmı 1905 ihtilalinden sonra tekrar İslâmiyete dönmüşlerdir. 16. yüzyıldan itibaren üç asır devam eden ve benzeri pek görülmeyen Tatarları Hıristiyanlaştırma politikasına karşı Tatarların direnişi, bazı yazarlara göre bir Tatar Rönesansı'nı çıkarmış ve aşağıda ele alacağımız Cedit hareketinin zeminini oluşturmuştur. İslami gelenekler, aile yapısı ile bir bütün olarak toplum düzeni, köklerini genellikle dinden almaktadır. Birçok geleneksel kurumlar İslâmileşmiştir. Bunlardan dolayı Ruslaştırma etkisini gösterememiş, İslami hayat aile içinde hayatiyetini devam ettirebilmiştir. Aileyi ise devlet kontrol altına alamamıştır. Bununla beraber, eğitim sistemindeki gücü ile, ailelerin çocuklarını kendi inanç ve gelenekleri doğrultusunda yetiştirmelerini önlemek için devlet her tedbiri almıştır.
Rus İlminsky’nin Türkleri Farklı bir Asimilasyon Metodu Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya Türkistan ve genel olarak Rusya’daki Türklerle ilgili, işgâl sonrası Rus politikasında en önemli isim, Nikolay İvanoviç İlminsky’dir (1822-1891). Kazan dil akademisinde profesör olan İlminsky, Türklerin Kril alfabesi kullanmasını, Arap harflerini bırakmalarını ve Türkçe’deki Arapça, farsça kelimelerin öz Türkçe olanlarla değiştirilmesi gerektiği söylemiştir. Daha önce katı bir şekilde uygulanmak istenen kültürel Ruslaştırma politikası tepkilere sebep olmuş, Müslümanların daha şuurlu bir şekilde dinlerine ve kültürlerine sahip çıkmasına yol açmıştı. Bunun üzerine 1863’lerde İlminsky’nin olgunlaştırdığı yeni bir politika tatbikat sahasına konulmak istenmiştir. Bu politika yeni bir Tatar (Türk) aydını oluşturmayı hedefliyordu. Bunlar Ortodoksluğu kabul edecek, fakat Türkçe konuşup yazacaktı. Dinsiz Rus oluşturmaktansa, gayr-i Rus Ortodoks oluşturma projesi daha kabul edilebilirdi. bu politika ile kısa zamanda büyük başarı elde edildi. 1865 ile 1900 arasında yaklaşık 100.000 Tatar Hıristiyan oldu. Bununla beraber proje bu yönüyle daha fazla ileriye gidemedi. Çünkü Rus kilisesi böyle bir projeye muhâlifti. Kısmî başarıya rağmen, kilise ancak bir Rus’un tam bir Ortodoks olabileceğini söylüyor ve kutsal törenlerin Tatarca olarak yapılmasının, hazmedilmesi zor bir uygulama olduğunu söylüyorlardı. İlminsky metodunun Çarklık döneminde uygulamaya konulan, fakat asıl Bolşevik ihtilâlinden sonra neticesi alınan tarafı, ayrı Türk boylarını millet haline getirme projesidir. Her Türk boyunun Türkçesi, tabiatıyla diğerleri ile az çok fonetik ve diğer özellikleri bakımından farklılıklar taşımaktaydı. Matbaa, gazete ve diğer toplu iletişim araçlarının olmadığı dönemde bu farklılıklar tabi sınırları içerisinde belli bir seviyeye kadar gelişmiş olmakla birlikte, Türkistan ve Rusya’daki Türklerin birbirlerini rahatlıkla anlayabilmesi bir yana, Balkanlardan giden bir Türk dahi Türkistan’ın her bölgesinde anlaşabilmekteydi. N. Devlet’in 1917 İhtilâli sonrası gelişmeleri hakkında tesbit ettiği aşağıdaki hususların başlangıcı işgâl sonrası dönemdir: “..Her Türk boyu için ayrı fonetik ve orfografik özelliklere sahip alfabeler teşkil ederek Türk boylarını eski eserlerini okuma ve inceleme imkânından mahrum etmiş, onların birbirleriyle eskisi gibi rahatça anlaşmalarına set çekmiş oldu. Hatta birbiriyle tamamen kaynaşmış olan İdil-Ural bölgesinin sâkinleri Tatar ve Başkurt boyları hem siyâsî hem kültür yönünden parçalanmış, değişik alfabeler kullanma mecburiyetinde kalmışlardı. Çarlık devrinin, Gürcü, Ermeni gibi başka azınlıkların değil de, Türklerin soyadlarının sonuna Rus dilinin ses uyumuna, dilbilgisi kaidelerine uygun olarak takılan –ev, –ov, –ski, –n gibi hava verme eğilimi Sovyet devrinde de aynen muhafaza edilmişti. Bunun dışında Sovyet devrinde ana-babalar çocuklarına “enternasyolanalizm” adına yabancı, bilhassa Rusça adlar takmağa teşvik edilmişti.”    İlminsky ile başlayan süreç, bölgenin hâkim ırkı ve kültürünü temsil eden Türklere kendi dillerini, kültürlerini, tarihlerini unutturma yönündedir. Böyle bir metod, Rus işgâli ile Türk ve İslâm kültürünü ve toplumunu eritme süreci arasında önemli bir bağlantı vardır.
Fergana Vilayeti Abdurreşîd İbrâhîm Bir zamanlar ilim ve irfan merkezi olan Fergana Vilayeti'ni ziyaret eden meşhur seyyah Abdurreşîd İbrâhîm (1857-1944)’in, “Alem-i İslam” ismi ile neşredilen hatıralarında, Fergana'nın Rus işgali zamanındaki durumunu anlatan bir bölümü aşağıda sunuyoruz: … Semerkant’tan Fergana vilayetine doğru yola çıktım: Hokant, Namangan, Mergılan, Endicanı gezdim. Bunların hepsi önceden de bahsettiğim gibi iki belde ve mahalleden ibarettir: Rus mahallesi, Müslüman mahallesi. Hokant’ta nüfus doksan beş bin olup, bundan ancak üç bini Rus olduğu halde Rus mahallesi gayet muntazam, Müslüman mahallesi ise gezilecek/yürünecek bir halde değildir. Bütün Türkistan’da ilim hususunda Hokant ikinci derece bulunuyor. Birinci Buhara, ikinci Hokant. Burada Hanlar zamanından kalma gayet büyük medreseler görülür. Bunlardan başka nefis İslâm eserlerinin numunesi olarak “Hudâyâr Han Sarayı” adında yüksek bir saray vardır ki bugün asker kışlası yapılmıştır. Bu saray bundan otuz beş sene evvel bir İslâm padişahının saltanat sarayı olduğu halde, bugün Rus askerî kışlası olmuştur. Bundan kırk-elli sene evvel muazzez ve mükerrem olarak içi ve dışı ayetlerle bezenmiş bulunan bir İslâm sarayı, bugün lisân-ı hal ile feryat ediyor: “Rezil oldum, fısk ve fücur yeri oldum. Bundan kırk sene evvel içimde zikir, tesbih ve Kur’ân tilavet olunurken bugün türlü türlü fücur icra olunuyor, çirkin sözler söyleniyor. Ağza söven, ana-babaya küfreden sarhoşlara, edepsizlere mesken oldum…” diyor. Bu rezaletler her Hokantlının gözü önünde yapılıyor. Hokantlılar bugün kan ağlasalar azdır; fakat insan esarete çabuk alışırmış. Hokant’ta gayet âlim ve fâzıl adamlar var; edipler var; şairler var; fakat hamiyyet yok; gayret yok; himmet yok; kavmiyet yok; milliyet yok. İşte bunun için İslâm padişahının saray-ı hümayunu Rus askerine kışla olmuştur. Mergılan, Nemengan, Oş, Ços ve saire bütün Fergana beldelerinin halkı Özbek’tir; gayet sade ve kabiliyetli bir millet olduğu halde, cehalet hasebiyle esarete mahkûm olmuştur. Ben Fergana’dan tekrar Sirderya vilayetine, Taşkent’e döndüm, burada tekrar on beş gün kadar ikamet ettim; ardından Çimkent, Evliya Âta, Peşpak, Tokmak yolundan hayvan ile, 1.000 kilometre mesafe katederek Yedisu vilayetinde Almaâtâ şehrine geldim. Asıl vatanım olan Târâ beldesinden buraya kadar katetmiş olduğum mesafenin toplamı 5.900 kilometreye yakın bir mesafe olup; bunun 1.300 kilometresi hayvan ile gidilir; geri kalanı hep demir yoludur. Buralarda oturan halkın büyük kısmı Müslümandır. Özellikle “Sirderya; Fergana, Semerkant vilayetleri tamamıyle Müslümandır”. Desek caizdir, fakat bu son senelerde Ruslar yerleştirilmeye başlamıştır. Özellikle bu senelerde iç Rusya’dan büyük miktarda göçmen Türkistan’a gelmektedir. Rusya’nın eskiden beri takip ettiği yol budur ki: Bir memleketi istimlak etmeyi murad edince, her şeyden evvel orasını Rus unsurlarıyla asimilasyon yapmaya (Ruslaştırmaya) çalışır. Bu sebebe mebni, Rusları Türkistan Yedisu vilayetlerine yerleştirmek için, hükümet milyonlar sarfeder. Fakat asimilasyonun olup olmayacağı (Ruslaştırmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği) meselesi ağırdır. İç Rusya’da Ufa, Kazan, Nijni ve diğer vilayetlerin tümünde Tatarlar asırlarca Ruslar ile karışık, vilayetlerin çoğunda, Ruslar da çok olmakla beraber, Ruslaşmak şöyle dursun, gittikçe Tatarların milliyet ve taassubu kabarmış ve kabarmaktadır; hatta bir aralık Ruslar “Tatar” kelimesini gayet çirkin tabirler ile hakaret manasında kullanmışlar, bir aralık Tatar cahilleri arasında “Tatar” kelimesini “mecusî” manasında kullandırmışlar. Hatta biçare Tatarlar bu iltibası (karışıklığı) gidermek için, Mecusîlik’in hatıra gelmemesi için, “Tatar” yerine “Müslüman” derlermiş, günümüze kadar da Tatarlar, “Tatar lisanı” diyecekleri yerde, “Müslüman dili” derler. Bununla beraber, “Ruslaşmak (asimilasyon) eseri bugüne kadar gerçekleşmedi” diyebiliriz. 
Amasya’dan-Türkistan’a Bir Eserat Hatırası Metin Tekin Nuri, Amasya’nın Akyazı köyünde doğdu. Birinci Cihan Harbinde asker oldu. Savaş esnasında Ruslara esir düştü. Ruslar binlerce Türk esiri ile birlikte Nuri’yi de Sibirya’ya gönderdiler. Nuri, esir kampında çok sevildiği gibi kampın dışında tanıştığı birçok insan tarafından da sevilmiş. Özellikle bölgede bulunan Türkistanlı görevlileri tarafından. Bunlardan biri de, Nuri serbest kaldığında memleketine dönüyormuş, yol arkadaşı olmuşlar ve ciddi bir sıkıntı yaşamadan beraberce Sibirya’dan Özbekistan’ın Nemengan şehrine gelmişler. Oradaki Türklerle tanışmış. Nemenganlılar, Nuri’yi çok sevmişler.  “Kal, bizim çocuklara İstanbul Türkçesini öğret” demişler. Nuri o güzel insanların hatırlarını kırmamış; burada üç sene kalmış. O üç sene boyunca Türkçe öğretmenliği yapmış. Nemengan’da iken, Ege Bölgesinde Türk-Yunan savaşları yapılıyormuş. Nemenganlılar, yardım ekipleri kurmuşlar. Nuri de bu ekiplerin çalışmalarına katılmış. Nemengan’da Nuri’ye bir belge verilmiş. Bu belge, öğretmen olduğuna dair “Şahadetname”imiş. Belgenin aslı, oğlu Cemal Uludağ tarafından unutulmaz bir hatıra olarak saklanmaktadır. Nuri, Nemengan’dan ayrıldıktan sonra, Hazar Denizi sahiline geliyor. Gemi ile Bakü’ye geçiyor. Tiflis üzerinden Batum’a varıyor. Batum’dan, vapurla, Samsun’a varıyor; Samsun’dan da adım-adım Amasya’ya. Nuri'nin Amasya’ya geldiğinden köylüler haber almış. Karşılamaya çıkmışlar. Hayatta olduğundan emin olmadıkları Nuri’nin böyle birden gelişi, hem çok heyecanlandırmış, herkesi çok sevindirmiş. Nuri, bakmış karşılayanlar arasında simasını çıkardığı erkekler yok denecek kadar az. Yaşıtlarından, çocukluk arkadaşlarından ise, birkaç kişi var. On seneyi aşkın bir süreyi görmediği, koca bir delikanlı olmuş. Nuri, başında kalpağı, üzerinde Kafkas elbiseleri ile adeta, geldiği yerin adresini veriyordu. “Anlaşıldı, benim ilk önce uğramam gereken yer belli oldu” dedi. Ve kendisini karşılayan kalabalıktan ayrılarak, mezarlığa doğru yürüdü. Ne kadar hissettirmek istemese de ayakta durmakta zorlandığı belli oluyordu. Ağlayıp rahatlaması için peşinden varan olmadı. Nuri, mezarlıktan içeri girdi ve duvarının bir yerine yaslanarak, ellerini semaya doğru kaldırdı. Gözleri dolu dolu, orada ve yurdun her bir yerinde yatan, can ciğer yakınlarına, Fatihalar okudu, dualar etti. Sonra da, baba ocağının yolunu tuttu... Nuri Uludağ’a Nemengan’da verilen muallimlik belgesinde şunlar yazılı:  
Can ve kan kardeşlerine fedakarca yaptığı hizmetlerinden dolayı “Nemangan Muallimler Cemiyeti” bu Efendiye (Alim zata) fevkalade teşekkür ve minnetlerini ifade eder. Sürekli gönüllerinden çıkarmayıp hatırda tutacaklarını beyan ederler. Türkün kudsi vazifesini elden bırakmayıp en iyi şekilde faaliyetlerinde devamı için sözümüz şudur: Sağolasın Nuri Efendi (Allah uzun ömürler versin)
Hem de bıkmadan-usanmadan halkını mutlu etmek için kudsi vazifesinde gösterdiği başarıdan dolayı Nemangan Maarif Cemiyeti işbu belgeyi Nuri Eyyubi Efendi’ye bir yadigar olmak üzere takdim eder.                                                                                         Nemengan Muallimler Cemiyeti İmzalar Nemengan Muallimler Cemiyeti’nin Reisi: Muhammed Muradov Fazlullah Muhammed Nasreddin Kadiri Gafur Kasım Nureddin Kaşif Osman Ekrem Mirza Nimet Ağabekov (Cemiyet Başkatibi) Bazı Eğitim Görevlileri: Hacı Gafur Mirzaoğlu Öksüzler Mektebi’nin Muallimi: Ridvan    
Semerkant Ve Timur Han’ın Kılıncı İrfan Ülkü
Çok eski bir Arap atasözünde "Görmeden asla ölme!" denilen, Emir Timur'un büyük Çağatay imparatorluğunun başkentliğini yapmış Semerkant’ta, "Gur-u Emir" olarak bilinen hakanın görkemli türbesine giriyorum. Güneşli, sıcak bir gün. Semerkant baharda yazı yaşıyor. İri Semerkant gülleri hızla açıyorlar. Siyah başlı, kara gözlü bülbüller ağaçlarından inip tur atmaya çıkmışlar yollara. Şehir binbir gece masallarının gizemi içinde pazarları, meydanları, camileri ve altın kubbeleriyle güneşte pırıl pırıl... Sanki semanın örtüsüyle kardeş o turkuaz çinilerle işlenmiş devasa türbenin önünde başörtülü bir kadın yolumu kesiyor: – "Nereden geliyorsunuz siz?""Türkiye'den." – "Alınız şunu." Elime tutuşturduğunun ne olduğunu bakmaya fırsat bile bulamadan Gur-u Emir’in kapısında kaynaşan kalabalığa karışıp kayboluyor gözden. Avucumu açtığımda verdiği şeyin küçük bir resim olduğunu görüyorum. Yıpranmış, buruşmuş. Belli ki tören sırasında yakaya takılmak üzere dağıtılan kızıl rozetlerin yerini almış kağıt rozetlerden biri. Üzerindeyse Emir Timur’un resmi var. İçeri pirince o kadını arıyor gözlerim. Ama ona benzeyen, rengarenk, ince kadife ve basmadan mahalli elbiseler giyen onlarcası var emirin türbesinde. Saygıyla dua ederek tavaf ediyorlar. Coppanlarıyla uzak köylerden, kasabalardan gelmiş sakallı Özbekler, öğrenciler... Sanki türbe ziyaretinden çok savaşmaya hazırlanan bir ordunun askerlerini andırıyorlar. Timur'un eşleri, şehzadeleriyle birlikte büyük saygı beslediği hocasının ayakucuna gömülmüş ebedi uykusunu uyuduğu zemin katındaki, alçak tavanlı asıl mezar bölümünde mermer sandukaların başında hafızların okuduğu Kur'an duyuluyor. Kadınlı-erkekli küçük dua orduları emirlerinin ruhuna fatihalarla hediye gönderiyorlar. Babası da kendisi de Nakşibendiye tarikatından olan Timur'un türbesinde "Görmeyi bilen gözler için şu an Özbekistan'ın nabzı atıyor" diye düşünmeden edemiyorum. Sanki emir, buradan mezarından ülkesine, Orta Asya'ya yön veriyor. O yeryüzünü sarsmış müthiş tarihin mimarinin sırları hala aydınlanmamış iktidarının gölgesinde Özbekistan ve bütün Türkistan yeni bir hedef arıyor. Semerkant'ta Gur-u Emir'in bulunduğu meydan bizzat Cumhurbaşkanının sık sık şehre gelerek denetlediği çalışmalarla genişletilmiş. Çevresindeki, gereksiz binalar yıkılarak anıt-mezar beş yıl süren restorasyon ve çevre düzenlemesi çalışmalarıyla yeniden onarılarak ziyarete açılmış. Kendisi de Semerkantlı olan İslam Kerimov, kentin girişine Timur'un bağdaş kurmuş, elinde kılıç olan büyük, devasa bir tunç heykelini diktirmiş. Semerkant'a girerken dörtyol kavşağının ortasında onunla karşılaşıyorsunuz. Kılıncım bende uyandırdığı ilgi başka bir hikayeyi çağrıştırıyor. Taşkent' te bağımsızlık ilanının ilk yıllarında dinlediğim hikayeyi: Onu bana anlatan, Doğu'nun muammalarından birinden bahsedercesine "Eski efsaneler özellikle de kılıç efsanelerindeki tılsım bizde çok daha anlamlıdır" demişti: "Moskova’nın İvanovo semtinde, gözlerden uzak kalmış bir eski Sovyet müzesinde Taşkent'teki bir adamın hemen her gece düşlerine giren bir kılıç var. Kimi zaman hiç bir ziyaretçinin uğramadığı tenha müzenin salonlarından birinde cam muhafazalığı içinde fazla dikkat çekmeyen altından kılıcın sahibi Emir Timur'du. Bütün zamanların en büyük Türk hakanı... Her savaşın da belinde taşıdığı, ön saflarda bizzat döğüşerek düşmanlarını öldürdüğü bu kılıca Özbekistan yeniden sahip olmak istiyor. Ancak Rus hükümeti nezdindeki girişimler şimdilik sonuçlanmadı. Özbekistan ülkesinde halk hatta yöneticiler arasında yaygın inanca göre, bu kılıcı burada kim yeniden kuşanırsa büyük hakana açılan doğu, batı, kuzey güney yolları onada açılacak. Şu kurduğumuz devlet Çağatay devletinin yüzyıllar sonra ilk varisi değil mi? Tam bilmiyorum ama Moskova'daki kılıç, Rus arkeologları onun Sermerkant’taki mezarını açıp ruhunu rahatsız ettikleri zaman diğer bazı eşyalarıyla birlikte Moskova'ya götürülmüş, bir daha geri verilmemiş." Ruslar, Moskova'yı tam bir yıl işgal altında tutan Emir Timur'un kılıcını İvanovo'daki müzede tutmakla onun saltanatının yeniden dirilişini önlemek istiyorlar herhalde diye düşünüyorum. Özbekler'deki inancı bildiklerinden kılıcı iade etmek işlerine gelmiyordur belki de. Geniş, uzun parkları, sarı yüzeyiyle çelişki oluşturan ağaçları, tek tük turist kafilelerini çekmeye başlayan yeni otelleriyle bir zamanlar "Cihanın merkezi" diye anılan Semerkant İslam'ın beş kutsal şehri arasında sayılıyor. Diğerleri Mekke, Medine, Şam ve Buhara... Sonra akşam iniyor, usul bir rüzgar kuşların kubbelerin üzerinde attıkları turları yavaşlatıp, ağırlaştırıyor. Timur'un başkenti, gece ebedi yıldızların altında yeniden doğuyor. Anlatılmaz bir huzur, belki de herşeyden bir vazgeçiş anının büyüsünü yaşıyorum. İşte o zaman yıldızlara bakıyorum Registan meydanından geçerken. Burada onlar hem geçmişi hem de geleceği işaret edercesine bir başka parlıyorlar…
Sözde Ulusalcıların Kırım ve Doğu Türkistan’a Bakışı Yücel Tanay
Bir Türk milliyetçisi olarak ulusalcı geçinen bazı sözde ulusalcıların, ulusalcılığı sadece Türkiye'yle sınırlıdır. Onların ulusalcılığı esaret altında yaşayan Türk yurtlarına kapalıdır. Onların acılarını duymazlar. Türk Milliyetçiğini, Marksizm, Maoizm kalıplarına sokamayız bu iki ideolojide Türk dünyasının en büyük düşmanlarındandır. Maoizm, Yeni Çin Milliyetçiliğinin Marksizm sosuna batırılmış halidir. 
Sözde ulusalcıların tutarsızlığına en iyi örneklerden biride Kırım Rus emperyalistleri tarafından işgalidir. Bugün bazı sözde ulusalcılar tarafından desteklenen Kırıma Rus milliyetçiliğinin müdahalesi özellikle, Putin’in ordusu uluslar arası hukuku hiçe sayarak ve Türk modernleşmesinin ve aydınlanmasının da ana rahimlerinden birisi olan ve çilekeş ahalisi Tatarlardan oluşan Kırım; Stalin sürgünlerinde kıyıma uğramış bir Türk yurdunu Ruslar işgal ediyormuş…Zerre kadar umurlarında değil! Olsa, olsa, yayılmacı Rusya'nın gönüllü 5. kolu olur bu sözde ulusalcılar. 
Sovyet Komünizmi döneminde Sovyetçiydiler, bugün Komünizm yıkıldı Putin adlı Rus milliyetçisi bir Çar var, yine Rusçular eski hastalık galiba, Çin kapitalist oldu. Çin'de kapitalizm, komünizm Çin Han milliyetçiliği karışımı Çin milliyetçisi bir yönetim var yine; ama bizim sözde ulusalcılar bugün Çin milliyetçisi oldular, yine Çin'i destekliyorlar. 
Çin ve Rusya komünizm döneminde kendi ırklarının milliyetçisiydiler, bizim ulusalcılar enternasyonalizm adı altında Çin ve Rus milliyetçisi. 
Türk milliyetçileri emperyalizmin her türlüsüne karşıdır. Emperyalizmin iyisi, kötüsü olmaz, emperyalizmin amacı sömürü ve kolonizasyondur. 
Türk Dünyasının tarihi iki düşmanı vardır. Çin ve Rusya; dün öyleydi, bugün de öyle değişen bir şey yok. 
Evet, Amerika Çin’e karşı Doğu Türkistan ve Tibet kartlarını kullanabilir. Fakat bu Doğu Türkistan'ın Çinin işgali altında Çin sömürgesi bir Türk yurdu olduğu; Çin emperyalizmin bağımsızlık mücadelesi verdiği gerçeğini değiştirmez. 
Bir Türk, Doğu Türkistan için Çince "Xiang"(Yeni kazanılmış toprak, sömürge) ismini kullanırsa onun Türklüğünden şüphe etmek gerekir. O … ulusalcı, Kemalist değil Çincidir. Doğu Türkistan bağımsızlık hareketiyle, Türkiye'deki Kürtçü ayrılıkçı hareket arasında bağlantı kurmak isteyen sahte ulusalcılar şunu unutmasınlar, Çin sömürgeciliğinin 5000 yıldan fazla tarihi geçmişe sahip olan dünya kültür mirasında yer alan tarihi Türk şehri Kaşgar'ı neden yıkıp han Çinli göçmenlerle meskûn yeni bir Kaşgar şehri inşa etmek istemektedir? 
Bugün Doğu Türkistan'ın birçok şehrinde üniversitelerde Uygur Türkçesiyle eğitime son verilmiştir, Eğitim tamamen Uygur gençlerini asimile etmek için Çince yapılmaktadır. Hani sahte ulusalcıların Öve öve bitiremedikleri azınlıklara kendi dillerinde eğitim hakkı ve kültürel özerklik vardı.. Türkiye'de Ulusalcıların bir kısmı Ruslar ve Çinlilerle Avrasya birliği savunuyorlar fikirleri o kadar çelişkilerle doludur ki. 
Rusya'yla Avrasya birliğini savunurken Ermenistan'ı destekleyen en büyük gücün Rusya olduğunu Karabağ'da, Hocali'de, Şuşa'da Azerbaycan Türklerini katleden Rus 336 mekanize tugayının askerlerinin, Rus askeri oldukları bilmeyecek kadar ahmaklar mı..? Yoksa Ermenistan'ı Türk toprakları üzerinde kurdurtan gücün Rusya olduğunu bilmiyorlar mı? 
Bugün kadim Türk yurdu Kırımı işgal eden ve Tatarlara soykırım ve sürgün politikası uygulayan Rusya değil midir, Kırıma Rus göçmeni yerleştirerek demografik yapısını; Ruslar lehine değiştiren güç hangisidir acaba? 
Ya Çin! Doğu Türkistan'ı işgal edip ismini ve demografik yapısını değiştirerek kadim Türk yurdu Doğu Türkistan'ı sömürgeleştiren güç... 
İster Türk milliyetçisi diyelim, ister ulusalcı, Türk Dünyasının bağımsızlık hareketine Türk bakış açısıyla bakmalıyız. Çin'in Rus'un bakış açısıyla Türk dünyasına bakanlar, Çin ve Rus Emperyalizminin gönüllü ajanlarıdır. 
Kaynak: Doğu Türkistan'ın Sesi
Absürd Bir Tutsaklık Hikâyesi ve Kan Ağlayan Ülke: Doğu Türkistan Fuat Uğur
P
atricio Henriquez çektiği belgesellerle tanınmış bir yönetmen. Doğma büyüme Şilili ama Pinochet rejiminden kaçtığından bu yana Kanada’da yaşıyor.

Halil Mahmut, Abu Bekir ve Ahmet Abdulahat...

Onlar Çin’in Sincan-Uygur bölgesinden üç genç adam.

Ruşen Abbas; Amerikalı ama O da Uygur kökenli bir iş kadını.

Hepsinin de yolu Guantanamo’da kesişti.

Çok acayip bir hikâyenin sonucunda tutuklanarak Guantanamo’ya getirilen bu üç genç, Şilili Patricio Henriquez’in “Uyghurs: Prisoners of Absurd” (Uygurlar: Saçma Bir Tutsaklık) adlı son belgeselinin kahramanları oldular.

Henriquez adaletsizliğin dünya üzerindeki hâkimiyetine dikkat çeken güçlü bir belgesele imza attı.

Halil Mahmut, Abu Bekir ve Ahmet Abdulahat’in hikâyesi Çin’in egemenliği altındaki Doğu Türkistan’da 1997 yılında yaşanan halk ayaklanmasından sonra başladı. Çin mezaliminden rejiminden kaçarak aileleriyle beraber Afganistan’a sığındılar. Ancak bu üç gencin hayatı 11 Eylül sonrasında, Amerika’nın Afganistan’ı işgali ile birlikte hiç beklemedikleri bir şekilde değişti. Tamamen saçma sapan bir çatışmanın ortasında kendilerini bulmuşlardı ve hiçbir yere ait olmadıkları halde “El Kaide bağlantılı savaşçılar” denilerek Amerikalılara satılmışlardı. Çünkü Amerika’ya 11 Eylül’ün “sorumlusu” gerekiyordu. Üç genç kendilerini Guantanamo’da bulduklarında her seferinde suçsuzluklarını haykırdılar. Ama hayat bu kez karşılarına Ruşen Abbas adlı Uygur kökenli, Amerikalı bir iş kadınını çıkardı. İtibarlı bir girişimci olan olan Ruşen Abbas Amerikan ordusundan gelen sürpriz teklif üzerine bu genç adamların çevirmeni olmayı kabul etti.

Ruşen Abbas önceleri El Kaide bağlantıları olduğuna inandığı bu üç Uygur mahkûma mesafeli davrandı. Ancak hukuksal süreç işlemeye ve hikâyelerini dinlemeye başladığında büyük bir haksızlığa ve kumpasa maruz kaldıklarını düşünerek insan hakları örgütlerini bu durumdan haberdar etti.

İnsan hakları kuruluşlarının devreye girmesinden sonra Patricio Henriquez, Ruşen Abbas’ı tanıdı. Ondan hikâyeyi dinledikçe çok etkilendi ve belgesel fikri böylece ortaya çıktı.

Üç Uygur genç, altı yıl sonra suçsuzlukları kanıtlanmış olarak serbest kaldı ama uzun süre Guantanamo’dan ayrılamadılar. Çünkü Amerika dâhil hiçbir ülke suçsuz yere hayatları çalınmış bu insanları kabul etmek istemiyordu. Sebep ekonomik ve askeri olarak dünyanın süper güçlerinden biri haline gelen Çin ile ilişkilerini bozmak istememeleriydi. Sonunda iki ülke; Bermuda ve Arnavutluk onları kabul etti.

Ruşen Abbas geçen hafta ATV’deki Avrupa’da Gündem programında konuğumdu ve bu belgeselin gerçekleşme sürecini tüm çarpıcı detaylarıyla anlattı.

Bu belgeselin Çin’in baskısı altında eziyet gören Uygurların da sesini duyurması için bir fırsat olduğunu söylüyor Ruşen Abbas. Çünkü Çin rejiminin Uygurlar üzerindeki baskısına, asimilasyon politikalarına, en ufak bir itiraza kanlı katliamlarla karşılık vermelerine tüm dünya gözlerini ve kulaklarını kapattı.

Çünkü bu dünyada acılar bile parsellendi. Hepsinin marka değeri, uluslararası farkındalıkları var.

Bir Batılı kaç Afrikalı, kaç Ortadoğulu ya da uzakdoğulu eder öğreniyoruz hep birlikte.
Uygurlar da bu standartlar ve çıkarlar dünyasının kurbanı.

Geçen hafta Kayseri’de düzenlenen bir mitingde gördüğüm pankarttaki  “Doğu Türkistan kan ağlıyor, haberin var mı?” sözlerinin etkisi altındayım kaç gündür. Doğu Türkistan, Çin işgali altındaki Sincan-Uygur bölgesinin işgal öncesindeki adı.

Evet kan ağlıyor Doğu Türkistan.

1949’dan itibaren komünistleri iktidara gelmesiyle birlikte Sincan-Uygur bölgesinde milyonlarca insan katledildi. 2009’da etnik çatışma süsü verilerek binlerce Uygur’un canına kıyıldı. Cezaevlerinde 20 binden fazla Uygurun tutuklu olduğu bildiriliyor. İlham Tohti adlı bir profesör bölücülük suçlamasıyla ömür boyu hapse mahkûm oldu. 1 Ocak 2015’den itibaren oruç da namaz da yasak. Halk bir köyden diğerine gitmek için bile resmi kurumlardan “güvenlik belgesi” almak zorunda. Okullarda Uygurca da yasaklandı artık.
Evet, kan ağlıyor Doğu Türkistan.
Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'ın Babası Rus Ordusunda Nasıl Çavuş Oldu? Prof. Dr. Zeki Velidi Togan Aslen Başkurdistanlı olan meşhur Türk tarih profesörü Zeki Velidi Togan, babasının Rusça'yı neden oğluna öğretmek istediğini hatıralarında şöyle dile getiriyor: Ben daha altı-yedi yaşlarında Arapça ve Farsça ile birlikte Rusça öğrenmeye başladım. Bu üç dili bu kadar erken öğrenmem hayatımda bana çok vakit kazandırdı. Bana büyüdükten sonra, vaktimi bu dilleri öğrenmekle uğraşmak yerine, başka mevzularla uğraşmak imkanını bahşetti. Neden Rusçaya bu kadar erken başladım? Bunun sebebi var. Babam askerlikte Rusça bilmediğinden çok çekmiş ve oğlu olursa, ona her şeyden evvel Rusça öğrettireceğine karar vermişti. Babam bunu şöyle anlatırdı: Müslümanlıkta "ihtilâm" vaki olursa boy abdesti "gusül" alınır; babamın başına da askerlikte bu hal gelmiş. Fakat geceleyin "gusül" yaparken nöbetçi subay tarafından yakalanmış. Askerî doktorun talebi üzerine, bölük kumandanı olan subay babamı hapsetmiş ve saatlerce kum torbası altında bulundurmak suretiyle cezalandırmış. Babam, üzerindeki kum torbasının acısına dayanamayarak ah çekerken, Dağıstanlıların Rus ordusu mensubu olan ve "Şamhal" denilen beyleri kalın üniformaları ile babamın yanından geçerken; - "Bu nedir?" diye genç Rus subayından sorar. Kumandan da hâdiseyi anlatır. Şamhal da kumandana: - "O halde bu er cezasını benim yanımda çeksin" diye kendi kıt'asına götürür. Rusça bilmeyen babam onunla Arapça konuşunca Şamhal çok memnun kalmış ve ceza müddeti geçip babamı bölüğüne iade ederken Rus kumandanına; - "Bu iyi gençtir, sen bunu çavuş yap" der, böylece babam çavuş olur, ama Rusça bilmediğinden bu çavuşluk ona çok ağır gelir, çok dayak yer.
Asya'nın Kalbi Doğu Türkistan Hüseyin Öztürk Türk tarihinin başlangıç noktası ve Uygur Türklerinin öz vatanı olan Doğu Türkistan’a, “Asya’nın Kalbi” denilir. “Asya’nın Kalbi” kuzeyde Rusya; batıda Batı Türkistan’ı teşkil eden,Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan; güneyde Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Tibet; doğuda Çin ve İç Moğolistan eyaletleri ile kuzey-doğuda Moğolistan ile çevrilidir.  Yaklaşık 40 milyon Uygur Türk’ünün yaşadığı ve 1.828.418 kilometrekare yüzölçüme sahip olan Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’dir. Diğer şehirleri de Kaşgar, Aksu, Hoten, Sayram, Turfan, Urumçi (Beşbalık),Kumul (Hami), Yarkent, Gulca’dır. Doğu Türkistan, Dede Korkut masallarının dile geldiği, Kutadgu BiligDivan-ı Lügâti’t-Türk ve Atabetü’l Hakayık’ın yazıldığı coğrafyadır.  Doğu Türkistan adı 1876 Çin-Mançu istilasından sonra 1884 yılında Şin-ciang (yeni toprak) bizdeki deyişiyle “Sincan” olarak değiştirilir. 1949 yılında Mao önderliğinde komünistlerin Çin’in yönetimini ele geçirmelerinin ardından, Doğu Türkistan üzerindeki baskılar geçmişe göre daha da artarak; “din ve dil soykırımı” şiddetli şekilde sürer. Katledilen Müslüman sayısı korkunç boyutlara ulaşır. 1949-1952 yılları arasında; 2 milyon 800 bin. 1952-1957 arasında; 3 milyon 509 bin. 1958-1960 yılları arasında; 6 milyon 700 bin. 1961-1965 yılları arasında; 13 milyon 300 bin kişi, Çin ordusu tarafından katledilir, bir kısmı da rejimin doğurduğu “kıtlık” sonucu dünyanın haberi olmadan ölüme terk edilir. Maocular bununla yetinmezler, 1966-1976 yılları arasında uyguladıkları“kültür devrimi” (!)adı altında, camileri yıkarlar, ibadetleri yasaklarlar, Kur’an kurslarını kapatırlar ve bölgeye yerleştirilen Çinlilere, Müslümanları sürekli taciz ettirirler. Doğu Türkistan’da otuz yılda dört defa alfabe değiştirilir. Kültür devrimine rağmen Çin alfabesine hiç dokunulmazken, Uygur alfabesi İslam harflerinden “Kirilce’ye” çevrilir. Bu alfabe bir müddet kullanıldıktan sonra Latin harflerine geçilir. Bu sefer Türkiye ile irtibat kuruluyor diye tekrar İslam harflerine dönülür. Düşünsenize bizim alfabemizle bir kere oynandı, şarapnel yemiş adam halinden hâlâ çıkamadık. Kim bilir Uygurların hali nicedir. Harf imhasıyla birlikte Doğu Türkistan’ı Çinli sürüsü basar. 1953 yılında bölgede %75 Müslüman, %6 Çinli yaşarken, bu oran 1982 yılında %53 Müslüman, %40 Çinli olur. 1990 yılına gelindiğinde ise Doğu Türkistan’ın nüfusu, %40 Müslüman, %53 Çinli’dir. Bu da yetmez, Çin yönetimi nükleer denemelerini Doğu Türkistan’da yapar. İlk olarak 16 Ekim 1964 tarihinde başlatılan nükleer denemelerin olumsuz etkileri yüzünden, bölge insanı ölümcül hastalıklara yakalanır ve 20 bin özürlü çocuk dünyaya gelir. Nükleer denemeler nedeniyle ölen Müslüman sayısının 210 bini bulduğu, binlerce insanın sakat kalması veya kansere yakalanması, Doğu Türkistan’ın başka bir dramdır. Bugün de durum geçmişten farklı değildir. Doğu Türkistan’ı yalnız bırakmamalıyız.
Dünya Sussa, Biz Susmayalım Batuhan Çolak Mo­dern­le­şen bir dün­ya var­mı­ş… O dün­ya­nın in­san­la­rı, de­mok­ra­siy­le yö­ne­ti­lip, sağ­lık­lı bir ha­yat sü­rü­yor, bir­bir­le­ri­ni da­ha çok se­vi­yor­lar­mı­ş… Kü­re­sel güç­ler, kü­re­sel eko­no­mi­nin ak­tör­le­ri böy­le söy­lü­yor­la­r…­Da­ha çok yi­ye­lim, da­ha çok tü­ke­te­lim di­ye­… Te­le­viz­yon­lar­da çi­zi­len mut­lu ai­le tab­lo­la­rı, gü­len, tü­ke­ten ve tü­ke­nen in­san­la­r… Bu “su­ni mo­dern­leş­me­”nin ay­nı an­da yüz bin­ler­ce in­sa­nı öl­dü­ren si­lah tek­no­lo­ji­si ge­liş­tir­me­si, pet­rol ih­ti­ya­cı için be­bek­le­ri bi­le bom­ba­la­ya­cak ka­dar acı­ma­sız­laş­ma­sı ise kim­se ta­ra­fın­dan gö­rül­mü­yor, gö­rül­mek is­ten­mi­yor. Üç may­mu­nu oy­na­yan yön­len­di­ri­ci güç­le­rin ref­leks­le­ri bi­rey­le­re de yan­sı­mış du­rum­da.  Eğer pat­la­ma­lar­da ölen, ya­ra­la­nan var­sa, mi­de­miz bu­lan­ma­sın di­ye san­sür­lü­yor, gör­mez­den ge­li­yo­ruz. Ha­ber bül­ten­le­rin­de ver­mi­yor, pa­pa­ğan gi­bi ay­nı me­tin­le­ri tek­rar­la­yan­la­rın kav­ga­la­rıy­la gün­le­ri­mi­zi tü­ke­ti­yo­ruz. Son­ra­sın­da ra­hat­la­yan vic­dan­la­rı­mız­la uyu­yor, uyu­yor ve uyu­yo­ruz. An­cak ba­zı­la­rı­mız bu ka­dar ra­hat, bu den­li uy­ku­da de­ğil, uyu­ya­mı­yor, ra­hat­la­ya­mı­yor ve tü­ke­te­mi­yor! Sun’i gör­sel­le­rin esi­ri ol­mu­yor, yüz­le­ri gü­le­mi­yo­r… Yi­ne o ba­zı­la­rı­mız; Su­ri­ye­li ço­cu­ğun oto­büs eg­zo­zun­da eli­ni ısıt­ma ça­ba­sı­na üzü­lür­ken, Do­ğu Tür­kis­ta­n’­da­ki Çin zul­mü­ne kah­ro­lu­yor. Se­be­bi­miz ba­sit, ru­hu­muz acı­yor, vic­da­nı­mız el ver­mi­yor. On­lar, Müs­lü­man ol­duk­la­rı için iba­det et­me­le­ri­ne izin ve­ril­me­yen­le­r… On­lar, Türk ol­duk­la­rı için asi­mi­le edi­len, dö­vü­len, öl­dü­rü­len ay­nı so­yun ço­cuk­la­rı­… Biz on­la­ra Uy­gur Türk­le­ri di­yo­ru­z… İyi­yi ve gü­ze­li gös­te­ren TV’­le­rin, ga­ze­te­le­rin gör­me­di­ği bir dram ya­şı­yor­la­r…­ Hem de yıl­lar­dı­r… Ra­ma­zan­da oruç tu­tan­lar so­kak or­ta­sın­da dö­vü­lü­yor, ai­le­le­ri­ni Çin Hü­kü­me­ti­’nin su­bay­la­rın­dan ko­ru­yan, kol­la­yan ba­ba­lar kur­şu­na di­zi­li­yor, öl­dü­rü­lü­yor, şe­hit edi­li­yor. Böl­ge­den gö­rün­tü­ler ge­le­mi­yor, böl­ge­ye ulus­lar ara­sı tem­sil­ci­ler, göz­lem­ci­ler, ba­sın men­sup­la­rı gi­re­mi­yor.  Bil­gi akı­şı ta­ma­men tek ta­raf­lı, acı­ma­sız bir kit­le ile­ti­şim yö­ne­ti­mi var. Böy­le­si bir tab­lo­da ne­fes al­mak için bi­le bü­yük bir ça­ba ge­re­ki­yor. Do­ğu Tür­kis­ta­n’­ın çe­kik göz­lü öz be öz Müs­lü­man Türk ço­cuk­la­rı. Ar­tık da­ya­na­cak ta­kat­le­ri, güç­le­ri kal­ma­dı­… Bin­ler­ce yıl­dır ya­şa­dık­la­rı top­rak­lar­dan “en azın­dan di­ni­mi­zi ya­şa­rı­z” di­ye­rek kaç­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar, esir düş­mek, hat­ta öl­mek pa­ha­sı­na­… Ku­cak­la­rın­da ço­cuk­la­rıy­la, ka­dın­la­rı, yaş­lı­la­rı, genç­le­riy­le­… San­ki Kur­tu­luş Sa­va­şı­’n­da cı­lız be­den­le­riy­le çır­pı­nan, sa­va­şan Ana­do­lu in­sa­nı gi­bi­… En bü­yük si­lah­la­rı umut­la­rı­… Ha­yal­le­ri ise Tür­ki­ye­… Evet, Do­ğu Tür­kis­ta­n’­da­ki me­za­lim­den Tür­ki­ye­’ye kaç­mak için yo­la çı­kan 300 Uy­gur Tür­kün­den bah­se­di­yo­ru­z…­Ha­ni Tay­lan­d’­da esir tu­tu­lan, ka­fes­le­re ko­nu­lan Türk­le­r… Sa­yı­la­rı ye­ni do­ğan ço­cuk­la­rıy­la bir­lik­te art­mış du­rum­da ve Tür­ki­ye­’ye ge­ti­ril­me­le­ri bek­le­ni­yor­du...Bir in­sa­nın ha­ya­tı bo­yun­ca unu­ta­ma­ya­ca­ğı gün­ler ge­çir­di­ler ve ge­çi­ri­yor­la­r…­Ba­zı­la­rı ise ha­ya­tı­nı kay­bet­ti.  Umut­la­rı ar­tık yok. Tür­ki­ye­’ye gön­de­ril­me­le­ri bek­le­nir­ken, Çi­n’­e ia­de edil­me­le­ri­ne ka­rar ve­ril­di. Bu ka­rar şu an­la­ma ge­li­yo­r…­ Çin Hü­kü­me­ti eğer is­ter­se “te­rör ör­gü­tü üye­si­” di­ye bu in­san­la­rı idam ede­bi­lir ya da ne­re­den gel­di­ği bel­li ol­ma­yan kur­şun­lar­la dö­nüş yo­lun­da şe­hit ede­bi­li­r… Ar­tık sus­ma­ya­lım, tek umut­la­rı Ana­do­lu top­rak­la­rı olan bu 300 in­sa­nı, Müs­lü­man kar­de­şi­mi­zi, soy­da­şı­mı­zı sa­hip­siz bı­rak­ma­ya­lım.  Gün­lük po­li­tik he­sap­lar­la, ida­rey­le, den­ge po­li­ti­ka­sıy­la ra­hat­la­ya­cak­sa vic­da­nı­mız üç may­mu­nu oy­na­ma­ya de­vam ede­lim. Hiç­bir den­ge, hiç­bir ya­şam­dan üs­tün de­ğil­dir. İn­san hayatı ön­ce­lik­li­dir di­yen mo­dern dün­ya sus­sun, biz sus­ma­ya­lım. Gü­zel Tür­kis­tan sen­ge ne bol­du
Se­bep va­kit­siz gül­ler­ning sol­du
Çe­men­ler ber­bad kuş­lar her fer­yad
Hem­me­si mah­sun bol­maz mı dil şad
Büyük Türk Devlet Adamı Sultan Sencer ve Selçuklular Necdet Bayraktaroğlu Selçuklular, İslam dünyasının çoğuna ve fethettikleri Anadolu’ya sahip olduktan sonra güçlü bir siyasi birlik oluşturarak, hâkimiyetlerindeki topraklarda yaptırdıkları camiler, medreseler, kütüphaneler, hastaneler, zaviyeler, kervansaraylar ile buralara ve mensuplarına yapılan vakıflar sayesinde bir ilim ve kültür ordusu yetiştirerek, askeri ve siyasi güçlerini artırmışlardır. Bir taraftan bu medreseler vasıtasıyla ilmi ve âlimi koruyarak yükseltmiş, bir taraftan da yetiştirdiği irfan ordusunu da İslam dünyasına, Anadolu’ya göndermiştir. Selçuklu Sultanları, Hatunları, Melikleri ve Beyleri âlimlere, din adamlarına, şair ve sanatkârlara çok büyük ilgi gösterirlerdi. Onlar için kurdukları müesseseler ve yaptıkları ihsan ve yardımlar o kadar fazla idi ki hayrete düşürecek kadardı. Âlimler ve din adamları karşısındaki tevazuları ve saygıları çok yüksek derecede idi. Fethettikleri yerlere girdiklerinde ilk işleri âlimleri ve din adamlarını ziyaret eder veya kabul ederlerdi. Âlim, riyaziyeci, tabip, sanatkâr, edip ve şairlerin çoğu Selçuklu saraylarında bulunmuş, himaye görmüş, kurulan vakıf ve medreseler de yetişmelerine yardımcı olunulmuştur. Selçukluların ilmi, dini ve hayri yaptırdıkları müesseseler, İslam ve Türk dünyasında destan olmuştur. Âlimlere, vaizlere, şairlere, sanatkârlara hilatlar (süslü kaftan) giydirilir, hediyeler verilir, görülmemiş ayin ve şenlikler yaptırırlardı.  Sultan Sencer’in sarayı ve çevresi âlim, din adamı, edip, şair, tabip ve filozoflarla dolu idi. “Bunlara bir defa beş gün zarfında onlara yaptığı ihsanlar yedi yüz bin dinar nakit, bin atlas elbise, pek çok at ve sair kıymetli eşya olup kendisinin ve devletinin haşmeti ile münasipti. Hazinedarı kendisine hazinenin boşalacağından bahsettiği zaman tekrarbenim hakkımda mala meyletti denilmesi çirkin olur; bu atlas elbiseleri de emirlere dağıt’ cevabını verdi.” [1] Medeniyet tarihinde ilk defa Selçuklular devrinde ilim ve tahsil, bu derece önem görmüş, himaye edilmiş, yayılmıştır. İslam dünyasının ve Anadolu’nun her tarafı cami, medrese, kütüphane, tıp merkezi, hastane, imaret, zaviye ve kervansaraylarla doldurulmuş, bunların korunması ve yaşaması, devam etmesi içinde vakıflar kurmuşlardır. “Filhakika bir ilim ocağı olarak medreselerin devlet eli ile teşkilatlanması, tahsilin vakıf sureti ile meccani olması ve İslam dünyasına yayılması Selçukluların eseridir.” [2] Sultan Sencer’in uzun süren saltanatında pek çok âlim ve din adamı, edip, şair, tabip, sanatkâr yetişmiştir. Sencer, Sultan Melikşah’ın oğlu olup 1086 yılında Sincar’da doğmuştur. Küçük yaştan itibaren iyi bir eğitim ve terbiye almış, devlet idaresini öğrenmiştir. Devlet idaresinde bulunarak fetihlerde başarı göstermiş, isyanları bastırmıştır. 1119’da Selçuklu Sultanı olup birçok fetihler yaptı, zaferler kazandı. Gazne, Irak, Azerbaycan, İran, Harez, Afganistan ve Kaşgar üzerinde hâkimiyetini kurdu. Saltanatı döneminde devlet düzenini yeniden tanzim etti ve kendisine Sultan-ül Azam unvanı verildi. Sultan Sencer din adamlarına, âlimlere, şairlere, sanatkârlara çok önem verirdi. Sarayında eksik etmezdi. Allah dostlarının yanında bulunmasından hoşlanırdı. Onların nasihatlerine çok önem verir, can kulağıyla dinlerdi. Hata yaptığında uyarılmasını ister, kim olursa olsun kendisine yapılan şikâyeti sabırla dinler, adaleti yerine getirirdi. Sultan Sencer zamanında sultanın desteği ve teşvikiyle Horasan, bütün İslam âlemine, Anadolu’ya din ve ilim adamı gönderen bir merkez olmuştu. Daha hayatta iken yaptırdığı türbesi, devrinin medeniyeti hakkında fikir veren şaheser bir sanat eseridir.91 yaşında 29 Nisan 1157 yılında vefat etti ve Merv’de kendi yaptırdığı türbesine defnedildi. Sultan Sencer devrinin en büyük âlimi, şöhreti günümüze kadar devam eden İmam-ı Gazzali hazretleridir. İmam-ı Gazali hazretleri 1058 (H. 450) yılında Horasan’ın Tus şehrinde doğdu, 55 yaşında vefat etti. O kadar çok kitap yazdı ki, ömrüne bölünce her güne 18 sayfa düşmektedir
[1] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Boğaziçi Yayınları, 1996, s.125. [2] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Boğaziçi Yayınları, 1996, s.328.
Mazlum Doğu Türkistan Hüseyin Öztürk Bu bir soykırımdır, binlerce Uygur Türküne vatandaşlık vererek idamlardan kurtardık. Medeniyetimizin ve inancımızın kökü nerelere kadar uzanıyorsa oralarla ilgilenmek bizim vazifemizdir.” R. Tayyip Erdoğan/Cumhurbaşkanı. “Ben Çinlilerin altın, gümüş, ipekleri, tatlı sözleri ve diğer değerli hediyelerine aldanmadım. Biz; birçok Türklerin onlara aldanıp, yok olup gittiklerini ve kulluğa maruz kaldıklarını hiç unutmadık. Ben Allah’ın yardımına sığındım ve ben Türklerin hakanıyım.” Bilge Hakan. “Çinliler dünyanın en tehlikeli milletidir, acıma nedir bilmezler.” Doğu Türkistan davasının liderlerinden merhum İsa Yusuf Alptekin. Evet, ana yurdumuz Orta Asya’nın ortasında, Müslüman bir toplum, dünya Müslümanlarının gözleri önünde seyredile seyredile Çin zulmü altında inim inim inliyor. Türkiye dışında, Türkiye’de de hükümet dışında, İslam dünyası ve insanlık dünyası ise seyrediyor. İşin garibi Doğu Türkistan’ın yanındaki Müslüman ülkeler de seyrediyor. Gerçi onlar da Rus zulmünden ve kısmen Çin zulmünden kurtulalı şurada 25 yıl oldu. Kendilerini ancak toparlıyorlar ama yine de bu kadar sessiz kalmaları düşündürücüdür. Soykırımın ne demek olduğunu, yer kürede Müslüman ülkelerin hepsi bir şekilde yaşamıştır ve iyi bilir. İnsanlık tarihi boyunca Müslümanlardan başka soykırıma uğramış başka milletler yoktur. Filistin, Suriye, Myanmar, Arakan, bir dönem Balkanlar, halen Afrika’nın önemli bir kısmı, yıllardır soykırım yaşamaktadır. Nasıl bir anlayış ve inançtır ki, soykırım yapanların yandaşları kadar, soykırıma uğrayanların yandaşları seslerini çıkaramıyorlar. Dünya liderleri arasında Çin zulmüne “soykırım” diyen tek lider Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu. Allah ondan razı olsun. Üstelik bu soykırım dün değil, yıllardır en akıl almaz bir şekilde devam ediyor. Biz Müslümanların bir gariplikleri de şu; Efendimiz (aleyhisselam) ve  Sahabelerden sonra İslam’ı yayan tüccarlar ile büyük İslam âlimleri ve tarikat önderleri bu coğrafyadan çıkmıştır. Bunların hiç mi hatırı yok, bu mübarek âlimler hatırına da mı sesimiz, soluğumuz çıkmaz. Tuzu kuru ehli dünyalar gibi “haa, hiii, hooo” diyerek,“anı kurtarma” kurnazlığından ne zaman kurtulacağız. “Asırlardır İslam toprağı olan Doğu Türkistan; Karahanlıların, Gaznelilerin, Selçukluların, Bâbürşâhîlerin idaresi altında mesut devirler yaşayan bir güzel diyardır. İşte bu İslam coğrafyasının sahibi masum Doğu Türkistanlılar, Çin soykırımının altında bağımsızlık sevdasıyla yanıp tutuşmakta, İslâm âlemi de seyretmektedir. Dünyanın, daha doğrusu İslam âleminin dürbünün tersiyle izlediği Doğu Türkistan gerçeği, samimi şekilde iman eden her mümini rahatsız etmelidir. Maalesef Müslüman âleminin önemli bir kısmı, yüz yılı aşkındır soykırım yaşayan; dinlerini, dillerini, canlarını, mallarını kaybederek hayatta kalma mücadelesi veren 40 milyon Müslümanın dramı karşısında, cılız ses çıkarmaktan öte bir şey yapamıyor.
Büyük Türk Hükümdarı Babür Şah’ın Nezri Reşit Rahmeti Arat Büyük Türk Sultan’ı Babür Şah, yakalandığı hastalıktan kurtulmak için yaptığı nezri Babürname isimli hatıratından aşağıda sunuyoruz: Cuma günü, ayın 23’ünde vücudumda bir hararet peyda oldu. O derecede ki, Cuma namazını mescide ızdırapla ödeyebildim. Öyle namazı ihtiyatını (Zuhr-i ahır) kütüphânemde, bir müddet sonra, zahmetle kılabildim. Harâret düştü. Pazar günü yeniden ateş geldi ve bir az titredim. Salı günü gecesi, Safer ayının yirmi yedisinde, hoca Ubeydullah (Ahrar) hazretlerinin “Vâlidiye” risâlesini nazma çevirmek hatırıma geldi. Hazretin ruhuna iltica edip, gönlümden: ‘Eğer bu manzume, o hazretin makbulü olur – nitekim Kasîde-i bürde sâhibinin kasidesi makbul olup, kendisi felç hastalığından kurtulmuştu – ve ben de bu hastalıktan kurtulursam, bu, nazmımın kabul olunduğuna bir delil olur’ – diye düşündüm. Bu niyetle Mevlâna Abdurrahman Câmi’nin Sübha’sı vezninde risâlenin nazmına başladım ve o gece on üç beyit tertip ettim. Bililtizam her gün on beyitten daha az tertip edilmezdi. Gâlibâ bir gün ara verildi. Geçen sene de bir defa böyle bir hastalık gelmiş ve en az bir ay veya kırk gün devam etmişti. Allah’ın inâyeti ve Hazretin himmeti ile, Perşembe günü, ayın yirmi dokuzunda, bir az hafifledi; sonra bu hastalıktan kurtuldum. Cumartesi günü, Rebiülevvel ayının sekizinde, risâlenin nazmı tamamlandı. Bir günde elli iki beyit yazıldı.”
Orta Asya'ya Açılmak Prof. Dr. İlber Ortaylı
M
arko Polo, Radloff, Wilheim Ludwig Thomsen, Yadrintsov, Willi Bang onun talebesi Annemarie von Gahain, Albert von de Coq. Karl Heinrich Menges, sonra Gyula Nemeth, onun selefi Arminius Vambery, Ligety, Raszony ünlü Alman şarkiyatçısı Georg Jacob, Avusturyalı Andreas Tietze onun talebesi lngebord Baldauf. Sonra Japonlar Masao Mori ve diğerleri. Sonra Fransız ekolü ve nihayet Taşkent'de Araştırma Enstitüsü açan Fransa, ABD ve Japonya sırada enstitü açıyorlar; kitap topluyorlar, uzmanlar geliyor. Biz hala bir araştırma istasyonu kuramadık. Diyanet Vakfı gibi kuruluşlar keseyi açmaya hazır ama bürokrasi gereken atılım, gösteremiyor. Her fırsat ve kuruluştan yararlanmak lazım. Reşid Rahmetî (Arat), Zeki Velidî (Togan), Saadet Çağatay gibi isimler istisna olarak kalıyor. Türk Tarih Kurumu atalar yurdunda iki hafriyatı bir süre önce desteklemeye başladı. Henüz Orta Asya arkeolojisi Türkiye'de ilmi bir branş olarak kurulmuş değil. Türkoloji bölümlerinde sınırlı dialektoloji dersleri dışında Orta Asya'ya adım atacak uzmanların yetiştirildiği söylenemez. Zira bu günün Orta Asyasına adım atan belki Rusça ile Türkiye Türkçesi ile işini görebilir; ama bu dünyanın içine nüfuz etmesi, o hayatı kavraması mümkün değildir. Orta Asya'ya adını atan Türk dilini bilmelidir. Türkiye'de 50 yıl önceki gazeteleri okuyamayan birinin Orta Asya'da kullanılan lugatçayı intibak etmesi mümkün değildir. Kaynak ülkeye giren, dilin ve kültürümüzün kaynağıyla olan uzaklığı kapatmalıdır. Rusça ve Farsça bu dünya insanının semantik ve kavramsal yapısını anlamak için lazımdır. Orta Asya insanının din duygularını, din anlayışını, milli-dini kimlik mekanizmalarını bugünkü Türkiye'nin İslamcı ve lâikçi yaklaşımı, kavram ve istilahat ve galatlarıyla kavramak mümkün değildir. Orta Asya tarihte ve şimdi Türk yurdudur; ama sadece Türklerin yurdu değildir. Bugün yerli kavim olarak Taciklerin dışında Türklük hâkimdir, ama mazide öyle değildi; Orta Asya Mavera'ün nehr ve Baktria denen saha tarihi çağlarda Türkleşmiştir. Dolayısıyla Türk akademi dünyası, Orta Asya'nın ilk ve ortaçağlarını Batılılardan daha iyi bilmelidir. Elli yıldır öldürmekte olduğumuz Fars tetkikleri ve Farsça branşını diriltmek bir yana, eski kan tetkiklerini kurup var gücümüzle geliştirmeliyiz. Çin tetkiklerini ciddiyetle yeniden ele almalıyız ve Orta Asya tetkikçileri için Rusça eğitimini düzenlemeliyiz. Orta Asya coğrafyasını bilmek büyük çevre problemleriyle kaderine terk edilmiş, kirlenmiş bu dünyanın kurtuluşu için gereklidir. Kimse kirlenen çevrenin kurtarılması endişesini Türkiye kadar taşıyamaz ve ilgilenemez. Ne var ki Anadolu coğrafyasında herhalde alman Tübinger atlas grubunun kağıda dökmesini bekleyeceğiz. Türkler Anayurtlarını kendileri öğrenmelidir. Orta Asya sosyal bilim ve hukuk alanındaki öğrencilerin öğrenim ve ilgi alanına alınmalıdır. Kağıt üzerinden ve televizyondan değil. Kısa süreli burslarla geziler ve tetkik seferleriyle bu dünya hayatımızın içine alınmalıdır. Bu tedbirler bugün tek taraflı uygulanıyor, talebe oradan buraya geliyor; ama buradan oraya öğrenmeye giden yok. Oradan gelen öğrencilerimiz ilk anda umutsuz görünüyor; ama kısa zamanda Türkçe yazmayı bazen buralılardan iyi öğreniyorlar. Sağlam bir eğitim var. Aslında Türk dünyası, sessiz sakin kaynaşıp yeni ilgi ve beceriler geliştirecek bir dünya. Elverir ki kültür ve eğitim politikaları Türk kültür dünyasının bütünlüğü gözönüne alınarak geliştirilsin. Bunun için eklenen Orta Asya Enstitüsü sadece, dil, coğrafya ve tarih tetkikleri değil ve fakat lisansüstü seviyede az sayıda öğrenciye eğitim verecek araştırma yaptıracak şekilde bol bütçeli ve bol imkânlı olarak kurulmalı. Öğretim kadroları sadece Türkiye'den değil her yerden celbedilmeli, önyargılardan kurtulmalıdır. Tarihin itmesi ve çalışkan bir halkın gayretiyle beynelmilel alana çıkan Türkiye'nin aydın, bilgin ve politikacıları halen çıktıkları meydanda şaşkın dikiliyor. Bunun çaresi beynelmilel seviyede bilim yapmak, bilgi toplamaktır. Bu da bizim kadroları aşar. Uzman, öğretmen talebe herkesi toplamalı ve her yere gitmeliyiz. Açılmak iş adamlarıyla olmaz. Kaldı ki Orta Asya'ya ticari alanlar olarak bakmak hem yanlış, yanlışın ötesinde ibtidai bir davranıştır. Orta Asya bizim kültürel idame sahamızdır. Müşterilerle değil ailemizin insanlarıyla yaşamak zorunda olduğumuzu bilmeliyiz.
Numan Abi'den Türk Dünyası Hatıraları (1) Muammer Erkul Yesi’de ağlayan kadın Güllü Ayazova

Tâa gençliğimden beri Türkistan sevdalısıyım. Öyle ki, taa o yıllarda “Taşkent, Semerkant, Buhara” der dua ederdik. Osman Yüksel Serdengeçti’nin Türkistan için yazdığı “Ağıt” şiirini göz yaşı ile okurduk…
Osman Yüksel Serdengeçti ne diyordu şiirinde:…
Yıllardır, yıllardır hayaller kurdum,
Seni anam gibi aradım durdum.
Ey benim sevgilim, ey ana yurdum!Nerde benim yaslı Tanrı dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım

Turan ellerinden haber gelmiyor,
Yarabbi derdimi kimse bilmiyor,
Dört asırdır Türk'ün yüzü gülmüyorAkşam olur sabah olur ağlarım,
Nerde benim Ural-Altay dağlarım? Koskoca bir alem göçmüş yıkılmış,
Türbelerin, camilerin yakılmış,
Meydanlara kara putlar dikilmiş!Buhara der, Semerkant der ağlarım
Nerde benim Ural-Altay dağlarım? 

Osman Yüksel Serdengeçti Komünizmin çöktüğünü, Sovyetlerin dağılıp, Türkistan Türklerinin esaretten kurtulduğu günleri göremedi. Merhum tam bir Türk dünyası sevdalısıydı. Şiirlerinde bu sevdayı çok güzel dile getirmişti. Ruhu şâd olsun. Son 20 yılda vaziyet öyle değişti ki elhamdülillah, komünizm çöktü ve bizler de o topraklara gitme imkânına kavuştuk.
İlk seyahatlerimden birisi Kazakistan’a oldu. Yesi’ye gittik. Yesi şehrinin adı şimdi Türkistan. Ruslar resmen bu Küçük şehre “Türkistan” diyorlar. Esasen  “Uluğ Türkistan”yani “Büyük Türkistan” isminin kullanılmasını yasakladılar. “Orta Asya” denilmesini mecbur ettiler. Maalesef Türkiye’de de Cumhuriyetten sonra “Orta Asya” denilmeye başlandı.  Özbekistanlı Türkolog Dr. Baymirza Hayit Orta Asya isminin kullanılmamasını, mutlaka “Uluğ Türkistan, Büyük Türkistan” denilmesini ısrarla ifade ediyor. 

Büyük Türk İslam Âlim ve Evliyası Ahmet Yesevî hazretlerinin türbesi de orada. Muhteşem bir yapı, böyle tepe gibi taa uzaklardan görünüyor. Etrafında külliye ve medreseler çokmuş zamanında. Sonra, komünizm döneminde bütün dinler yasak ya; uzun yıllar kapalı kalmış ve hiç kimse ziyaret edememiş orayı. Bakımsızlıktan harap olmuş. Sonradan Türkiye hükümetinin desteğiyle elden geçirilmiş, mükemmel şekilde restore edilmiş, yeniden  bir ziyaretgâh olmuş. Türkistanlılar  uzun yıllar hasret kalmışlar ya, devamlı ziyarete geliyorlar. Yüzlerce insan her gün ziyarete geliyor. Dikkat ettik, gelen insanlar dua da bilmiyorlar. Çünkü Sovyetler yıkılıncaya kadar hiç dua öğrenememişler. Bilenler ise ölmüş, insanlar Kur’an-ı Kerîm okumayı unutmuşlar. Fakat yine de, uzaktan yakından o mübarek makamı ziyarete geliyorlar birçokları sadece ellerini türbeye sonra yüzlerine sürüp gidiyorlar. İnsanın içi parçalanıyor!
- Burada bir şeyler okumak lazım, dedik…- Evet, duyduk ki “Fatiha” falan varmış aslında. Fakat biz komünist rejimde, iki üç kuşak boyunca hiç bir şey öğrenemedik. Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Fakat Müslümanlar ellerini yüzlerine sürüyorlarmış. Biz de Müslümanız. Onun için buraya ziyarete gelip, ellerimizi böyle yüzümüze sürüyoruz, dediler.
Onlara baktım baktım, öylece donup kaldım. Ne diyeceğimi bilemedim.*Ziyaretimi yaptıktan sonra, türbenin tam penceresinin önüne geldim. Baktım ki, içeride bir hanım var 30-35 yaşlarında. Elinde bir cüz, Kur’an-ı Kerîm okuyor. Tesettürlü de… 

- Allah Allah, dedim. Bir tane de olsa, burada nasıl çıktı, hayret! Nerede öğrenmiş acaba? 

Döndüm bahçeye çıktım, türbe ön tarafta kaldı. Baktım ki o hanım da bahçeye gelmiş, bir erkekle bir kadında yanında duruyor. Yani üç kişi olmuşlar. Yanlarına varıp dedim ki: 

- Bacı maşallah, bir tek seni Kur’an-ı Kerîm okurken gördüm. Bir yandan da konuşmasına dikkat ettim, tam Anadolu lehçesi. 

- Yahu sen Ahıska Türklerinden misin? - He, dedi. Ahıskalıyım. - Ben Ahıska Türklerini çok seviyorum, dedim. Yaşadığınız sürgünleri, acı maceralarınızı çok dinledim. Son zamanlarda Türkiye’ye de çok Ahıskalı geldi. Bütün dedelerinizin çektiği büyük sürgünleri, dayanılmaz sıkıntıları çok yakinen dinledim. Sizlerin hayatınızı biliyorum. 

- Evet, dedi. Babam sürgün oldu buraya geldi. Bizler bu topraklarda doğup büyüdük. Ancak, babam “Ahh, ölmeden İstanbul’u bir görsem!..” Derdi hep. Derdi ama ona kısmet olmadı. İnşallah görmek bize nasip olur. *“Ahıska” denen bölge Posof’un karşısında yani Kars’ın hemen ötesinde, şimdiki sınırlarımıza çok yakın bir şehirdi. İkinci Dünya Harbi bittikten sonra Ruslar, aynen Kırımlılar gibi Ahıskalıların da tamamını, arkada hiçbir kimse kalmamak suretiyle trenlere bindirip meçhule doğru sürdüler. Kırgızistan’a, Kazakistan’a, Özbekistan’a, aklına neresi gelirse Sibirya’nın içlerine kadar sürdüler. Tamamen bir Türk yurdu olan Ahıska’da köylü-şehirli hiç kimse kalmadı… 
Zaten İkinci cihan savaşında Ruslar hepsinin kocasını, evladını askere almış, kırk bin kişi gitmişse otuz bini dönememişti. Cephelerde vurularak veya hastalanıp ölmüş çoğu… 

İşte bu insanları; kadın-çocuk-ihtiyar demeden vagonlara dolduruyorlar, yarısı yollarda ölüyor. Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ,Tacikistan’da, Fergana Vadisi’nde ve taa Orta Asya’nın en ücra yerlerinde çok gördüm onları. Hala oralarda epeyce Ahıskalı nüfus var… Yani eski Sovyet cumhuriyetlerinin her tarafa dağılmışlar. Komünizm çöktükten sonra  doğudan, Asya topraklarından Azerbaycan’a geldiler. Türkiye’ye gelen de çok oldu. Onlar Osmanlı Türk’üdür. Aynen bizim gibi Türkiye lehçesi, Kars-Erzurum bölgesi insanları gibi konuşuyorlar. Çok temiz, asil insanlar. Memleketi, vatanı seven kimseler. Fakat büyük acılar çektiler. 
Bir nineden dinlemiştim o sürgünü. Şimdi vefat etti o kadıncağız, hepsine rahmet olsun: “Bizim kocalarımız askerdeydi, çoğu cephelerde öldü. Bir gün bizi vagonlara doldurdular. Dedik ki “Herhalde bizi Hazar Denizi’ne dökecekler.” Bizim itlerimiz vardı, ineklerimiz vardı. Bizi toplayıp götürürlerken onlar ağladılar… Köpek ağlar mı hiç? Ben köpeği ağlarken gördüm. Bunu gördüm! Dedi. *İşte, Ahmed Yesevî Hazretleri’nin türbesi başında gördüğüm hanıma;

-Maşallah sana, Kuran-ı Kerim’i okumayı biliyorsun. Peki nereden, kimden öğrendin? Demiştim ya, o da bana;- Komünizm çökünce Türkiye’den hocalar gelmişti, onlardan öğrendik, dedi.- Seni tebrik ediyorum, dedim. Ben Ahıska Türklerini çok seviyorum. Dilimiz de bir; güzel anlaşıyoruz. Onun için sizinle karşılaşmak benim için güzel hatıra oldu.Yanında gördüğüm karı - koca ise Adana’dan ziyarete gelmişler. Ayakta durmuş konuşurken, onlar da dikkatle dinliyorlar… 

O sıra ben elimdeki çantayı açtım, iki tane Rusça kitap vardı yanımda. Biri “Namaz Kitabı” bir de “İman ve İslam” kitabı.

-Sana bunları hediye edeyim, deyip kitapları kendisine uzattım. Aldı kitapları. Şöyle göğsüne bastırdı , yere çömeldi. Kitaplara sımsıkı sarılmış olarak hüngür hüngür ağlamaya başladı…

Tam o esnada, Adana’dan gelmiş olan iş adamı, parmağıyla onu göstererek;- Bunun duası kabul oldu, bunun duası kabul oldu, diye bağırmaya başladı… Hayret ettim tabii ki.

- Ne duası kabul oldu, ben de merak ettim, deyince o iş adamı şöyle dedi:- İki saat evvel “Sizler Türkiye’den geldiniz, dinî kitap getirseydiniz ya. Bizler İslâmiyeti bilmiyoruz ama öğrenmek istiyoruz” demişti. Şimdi sen çıktın geldin ve ona istediği kitapları verdin!..

- Yahu bacı, dedim. Sen var ya sen, inan ki aradığını buldun. Tam yerine kavuştun. Dilediğin kadar kitap iste. Ne kadar dersen o miktarda kitap göndereceğim, hem okuyacaksın hem dağıtacaksın…

Ve ona tabii ki çok kitaplar gönderdik. Türkiye’den Çimkent’e uçakta vardı. Biz gönderiyoruz,O da alıp dağıtıyordu. Orada dağıtılan kitapları okuyarak, İslamiyeti gayet güzel öğrenmiş kimselerin yazdığı mektuplar var şimdi arşivimde. Bir hanım diyor ki: “Biz dinimizden uzaklaşmıştık, bu kitapları okuyunca tekrar İslâmiyete döndük.” Böyle yazmış… 
Şimdi, o anda, yere çökmüş ve ağlamakta olan bu hanım, gözyaşlarını sildi ve dedi ki;

- "Size bir şey söyleyeceğim. Bizler, Peygamberimizin hayatını hiç bilmiyoruz. Acayip şeyler anlatıyorlar, fakat hep yabancılar anlatıyor, bizimkilerse hiç bilmiyor. Sevgili Peygamberimizin hayatını Rusçaya tercüme ederek, güzel bir kitap hazırlasanız çok büyük bir hizmet ve fayda olur" deyince, İçim coştu, göğsüm kabardı;

- Maşallah, dedim. Çok doğru söyledin, tebrik ediyorum seni. Hakikaten çok zaruret var buna.*Türkiye’ye geldikten sonra hiç vakit kaybetmeden Enver Abi’ye gidip arz ettim. Hiç unutmuyorum;

- Tabi kardeşim, tabii ki önce Sevgili Peygamberimizi öğreneceğiz ki Müslüman olacağız. Dedi.

- Efendim, Prof. Dr. Ramazan Ayvallı’nın “İki Cihan Güneşi Hazret-i Muhammed’in Hayatı” isimli kitabı var, bunu tercüme edelim, dedim.

Tercüme işi başladı. Ama o kadar zor ki; Rusça edebî bir dil. Dört sene uğraştık fakat mükemmel bir tercüme oldu. Bunu Türkiye ve Kazakistan’da basmaya başladık. İsteyene oradan da, buradan da gönderiyoruz. Ve şimdi on binlerce kitap bütün Rus coğrafyasına girdi, halen oralarda dağılıyor. 

Rusçadan sonra Özbekçe, Kırgızca, Kazakça, Azerice ve Uygurca da tercüme edilip basıldı. Aynı kitap daha sonra, Romence, Bulgarca, Lehçe, İngilizce, Boşnakça, ve hatta Japonca’ya da tercüme edildi.*Şimdi o hanıma, Güllü Ayazova’ya zaman zaman telefon açıyorum. - Güllü abla, diyorum. Sen öyle bir hayra vesile oldun ki, tahmin bile edemezsin... Sen bizden Peygamberimizin hayatını istedin. Rusça bilen on binlerce kişi bu kitabı aldığı gibi, daha sonra pek çok dile tercüme edildi. İşte bunun sevabı sana yeter, inşallah Peygamberimiz sana şefaat eder, diyorum. *İlk konuştuğumuz zamanlarda demişti ki Güllü Ayazova:

- Biz sürgünle buraya geldik. Yine benim kocam da sürgünde trende doğmuş, adını o yüzden “Garip” koymuşlar. 

Yıllarca garip bırakılmış bir millet işte Ahıska Türkleri. Çok şükür ki artık eskiyle kıyaslanamayacak imkânlara kavuşabiliyor. En başta komünizm gibi bir rejimden kurtulmuşlar, yani hürler, seyahat edebiliyorlar, çocuklarına istedikleri ismi koyabiliyorlar, kitap okuyabiliyorlar, namaz kılabiliyorlar, daha ne olsun…

Bu hanımın ailesini Kazakistan’a sürüyorlar. Ahıska Türk’ü olan babasıyla annesi Çimkent’e yerleşiyor. Güllü orada doğuyor, orada okuyor. Üniversite mezunu şimdi, kültürlü bir hanım. Çocukları da okumuş, hepsi tahsilliler orada. Babası önce vefat etmişti, sonra bir gün telefon etti İstanbul’a:-Kocam vefat etti, dedi. …..Bir gittiğimde uğradım Çimkent’e. Hacca gidip gelmiş Güllü Ayazova. Evinin bahçesinde bize zemzem içirdi, hurma yedirdi.

Dedim ki kendisine; yaşı benden küçük biliyorum ama öyle söylüyorum… - Güllü abla, dedim. Sen var ya çok hayırlara vesile oldun. Bak Allahu teala sana ne büyük nimetler ihsan etti. Seni tebrik ediyorum… 
Şimdi de bazen telefon açıyorum: “Güllü abla nasıl gidiyor? Kitapların sevabı geliyor her taraftan, inşallah sana yeter ahirette, diyorum. Bunun sevabı kıyamete kadar gidecek, sadaka-i câriye işte budur. İslâma hizmet etmiş ve bize kadar ulaşmasına sebep olmuş Emevilerin, Selçukluların, Osmanlıların hizmetlerinin sevapları gibi, sen de bir güzel yol açtın, bir hizmet başlattın ve bundan da sevaplar kazanmaya başladın. Böyle diyordum. Ben çok sevindiğim için onu da sevindiriyorum. …..Bir gün de telefon ettim ona. Açıldı telefon.- Aloo, Güllü abla!.. Ses yok. - Alooo!.. Kimsin?..- Ben İslam, dedi… Oğlu yani.- Ha İslam, yahu Güllü abla nerede?..- Anaaaa!..Ben bekliyorum öyle, o telefon elinde, bağırıyor.- Anaaa… Anaaa… Gene ses yok. O zaman dedi ki;- Anam, namazda. Aynen Anadolu’daki gibi ifadeler.Milliyetçi de çocuk, armasında bir “bozkurt” simgesi, dolanıyor oralarda. *Şimdi, Güllü ablanın orada Ahmet Yesevi Hazretleri’ni ziyaretinde, gözyaşıyla yapmış olduğu duanın neticesini görüyor musunuz? 
İşte bu, Ahmet Yesevi hazretlerinin kerametidir. Yesi’yi gezmeye gelen karı kocanın o sözü söylemesi, yani “bunun duası kabul oldu” demeleri. Değil mi, söylemeyebilirlerdi. O zaman bu irtibat kurulmayacak, belki de bunca hizmet olmayacaktı. Ondan sonra, o kitapların yanımda bulunması, ona verilmesi… 

Güllü Ayazova deyince, ben her zaman diyorum ki arkadaşlara:
“Güllü Ayazova bir çığır açtı. Bu hanım böyle canı gönülden isteyince Allahüteala ona ihsan eyledi. Ve bu kitap binlerce, on binlerce, halen Rus coğrafyasında dağılıyor,okunuyor … 

 
Büyük Türk Hükümdarı Babür Şah’ın Oğluna Şefkat ve Merhameti Reşit Rahmeti Arat Büyük Türk Sultanı, Hindistan Gürganiye Devletinin kurucusu Muhammed Zahireddin Babür Şah, çok sevdiği oğlu Humayun Şah’ın yakalandığı hastalıktan kurtulması için kendisini nasıl nezr ettiğini Babürname isimli hatıratından aşağıya alıyoruz:  

Muhammed Humayun’a makarrı (karargah) olan Senbel’e gitmesine müsaade edildi. Altı ay kadar orada bulundu. Anlaşılan orasının suyu ve havası ona iyi gelmedi. Sıtma tutuyormuş. Git-gide bu uzun sürmeğe başlar. Bunu duyunca, mahir doktorlara gösterip hastalığını tedavi etmek üzere, onu Dehli’ye ve oradan da gemi ile getirmelerini emrettim. Birkaç günde nehir tarikı ile getirdiler. Tabiplerin bütün tedavilerine rağmen, iyileşmedi. Büyük bir adam olan Mir Ebülkasım: – Böyle hastalıkların ilacı şudur: Yüce Allah’ın sıhhat vermesi için, iyi şeylerden birini nezretmek lazımdır, diye arzetti.– Muhammed Humayun’un benden başka daha iyi bir şeyi yoktur; ben kendimi nezredeyim. Allah kabul etsin, diye hatırıma geldi. Hoca Halife ve değer yakınları:– Muhammed Humayun nasıl olsa iyileşir; siz bu sözü niçin ağzınıza alıyorsunuz. Bundan maksat, dünya malından iyi bir şey nezretmektir. Mesela İbrahim muharebesinde ele geçen ve Muhammed Humayun’a ihsan ettiğiniz elması[1] nezretmek lazımdır, diye arzettiler.– Ona mukabil dünya malı nasıl olur. Onun hali müşkül olduğu için, ben kendimi ona feda ediyorum. İş o derece vâhimdir ki, ben onun mecalsizliğine dayanamıyorum, dedim. O vaziyette girip, üç defa başucunda dönerek: ‘Ne derdin varsa, ben üzerime aldım’ dedim. Bunun üzerine ben ağırlaştım; o ise, hafifledi. O sıhhat bulup kalktı; ben ise, hasta olup, yıkıldım. Devlet âyânını ve memleket erkânını çağırıp, bi’at ellerini Humayun’un ellerine verip, onu yerime ve veliahdliğe tâyin ettim ve tahtı ona teslim ettim. Hoca Halife, Kanber Ali Bey, Terdi Bey, Hindu Bey ve bu kararda hazır bulunan diğer kimselerin hepsi kabul edip, bağlandılar.  
[1] Agra’nın fethinde Babür’ün eline geçen ve oğlu Hümayun’a hediye edilen “Kuh-î nur” (Nur Dağı) denen 186 kırat ünlü elmas. Alaüddin Halaç tarafından ganimet alınmış, sırası ile Delhi sultanlarına geçmişti. Bugün 160 kırat halinde yeniden yontulmuş olarak İngiltere hükümdarının tacını süslüyor. (Yılmaz Öztuna)
 Babür Şah da hatıralarında bu elmas ilgili şöyle diyor:
“Bir ehli bunun hakkında bütün dünyanın iki buçuk günlük masrafı demiştir”.
Doğu Türkistan'da İnsan Hakları İhlalleri Prof. Dr. Burhan Kuzu Bölgede, 1949 yılından beri yoğun bir şekilde, insan hakları ihlali suçu işlenmektedir. İnsan hakkı ihlallerinin çoğunun baskıcı kanunlardan ve Çin hükümetinin resmi politikasından kaynaklandığı tesbit edilmiştir. Çin'deki göstermelik ekonomik yapılanma, ülkenin siyasi yapısına yansımış değildir. Çin'in büyük bölümü dünyadan kopuktur. İnsan hakları kuruluşlarının bölgede açık bir şekilde faaliyet göstermesi yasaktır. Sosyal eylemler, gereksizce ve insafsızca bastırılmaktadır. Çin hükümeti, "insan hakları" konusu gelince işbirliğinden adeta kaçmaktadır. Binlerce rejim muhalifi insan hakları savunucuları, din adamları, sadece düşüncelerini ifade ettikleri için, ceza evlerinde, askeri çalışma kamplarında, gayri sıhhi şartlar altında tutulmaktadır. Bu durum Uluslararası Af Teşkilatı raporlarında mevcuttur. Nitekim, Doğu Türkistan'da etnik gruplara mensup temel insan haklarının şiddetle bastırıldığı, çoğu zaman yargılanma olmaksızın tutuklandıkları, siyasi tutukluların ise uluslararası adalet standartlarında çok uzak yargılanmalar neticesinde uzun süre mahkum edildikleri, temerküz kamplarında orta çağdaki gibi kürek cezasına tabi tutuldukları, mahkumların toprak üstünde ya da bir parça saman üzerinde yatırıldıkları, hatta tuvalet ihtiyaçlarını bile yemek kaplarına yapmaya zorlandıkları ve her yıl yüzlerce Müslüman Türk'ün stadyumlarda şova dönüştürülerek idam edildikleri, uluslararası kuruluşların raporlarında belirtilmektedir. Uluslararası Af Teşkilatı resmi raporuna göre komünist parti kontrolündeki "yargı" tek celsede ölüm kararı verebilmektedir. Doğu Türkistan'da yoğun olarak uygulanan "ölüm cezası" ise halkı sindirmek için yaygın ve keyfi olarak infaz mangaları önünde geçekleştirilmektedir. Bu kararlar verilirken suçun tespiti cihetine gidilmemektedir. Bütün bunların dışında Türk Müslüman hamile kadınlar zorla evlerinden alınıp, gayri sıhhi şartlar altında tavuk kesercesine kısırlaştırma ve toplu kürtaj ameliyatları yapıldığı, kota fazlası doğan bebeklerin ana karnındayken veya doğar doğmaz öldürüldükleri tespit edilmiştir. Keza, infazı gerçekleştirilen mahkumların böbrek, kalp, kornea, göz gibi organlarının satılmak üzere operasyonla alındıkları, cesetlerin ise oracıkta veya belli fırınlarda yakıldıkları görülmüş ve bu hususlar İnsan Hakları Örgütlerince yerinde tesbit edilmiştir. Milletlerarası Platformda Neler Yapılabilir ? Bir defa yapılan zulmün her şeyden önce Çin Anayasası ve Özerklik Kanununa aykırı olduğu açıktır. Bu dile getirilebilir. Gerçekten Çin anayasası 38. maddesine göre "Birkaç milliyetin birlikte yaşadığı özerk alanlarda, her milliyete uygun temsil hakkı verilmiştir." Aynı maddeye göre "Halk kongreleri ve devrim komiteleri; özerk bölgelerin, özerk illerin ve özerk ilçelerin özyönetim organlarıdır." 39. maddeye göre "Yerel devlet organlarının yetki ve görevlerini de yerine getirir." Aynı maddeye göre "ulusal özerk alanlardaki özyönetim organları, milliyet ya da milliyetlerin kendilerine verilmiş alanlardaki politik, ekonomik ve kültürel özelliklerin ışığı altında özel düzenlemelerde yapabilirler. Özerk alanlardaki özyönetim organları görevlerini yerine getirirken, bölgedeki milliyet yada milliyetlerin çoğunlukla kullandıkları yazı ve konuşma dili veya dillerini kullanırlar." Anayasanın 40. maddesine göre "Devletin daha yüksek yargı organları, ulusal özerk alanlardaki özyönetim organlarının, özerklik uygulamasını, tamamen güvence altına alır, çeşitli azınlık milliyetlerin subaylarının eğitimine gayret gösterir." Çin anayasası, aynca Temel Haklar ve Ödevler bölümünde madde 44 - 59 arasında insan haklarını sıralamıştır. Örneğin 45. maddeye göre "Vatandaşlar; söz, haberleşme, basın, toplanma, dernek kurma, yürüyüş, gösteri yapma hürriyetine ve fikirlerini açıkça söylemek, yaymak, tartışmak, ve afiş asmak hakkına sahiptirler." Keza, 46. madde de "Vatandaşlar, bir dine inanma özgürlüğü ve bir dine inanmaya ve bir tanrı tanımazlığı yayma hürriyetini kullanırlar." 47. maddeye göre "Vatandaşların kişi ve konut özgürlüğüne dokunulmaz. Vatandaşlar, halk mahkemesinin kararı veya halk proküraturalarının onayı olmaksızın tutuklanamaz ve tutuklama ancak kamu güvenlik organlarınca yapılabilir." İşte Çin anayasasında mevcut bu hükümler milletler arası platformda yasal dayanaklar olarak kullanılabilir. 
Başkurdistanlı Melek Haslet Bir Türk Kadını Prof. Dr. Zeki Velidi Togan Aslen Rusya Federasyonuna dahil Başkurdistanlı ünlü Türk tarih profesörü Zeki Velidi Togan, hatıralarında annesinin yüksek asaletini şöyle dile getiriyor:1918’de Orenburg’da Sovyetler ve 1944’te Türkiye’de İsmet Paşa tarafından hapse atıldığım, okunacak her şeyden mahrum edildiğim vakit en çok annemden öğrenmiş olduğum şiirleri ve Yesevi’nin “Şeb-i Yeldâ” ünvanlı münacatını okurken üzerimde annemin tesirinin ne kadar mühim olduğunu gördüm. 1944 hâdiseleri zamanında babamın hâtıraları çoktan unutulmuştu, fakat annemin hayali “hafıza ferişte”si denilen melek gibi yanımda bulunuyordu. Ben bazen memlekette yaptığım gibi, kendimi annemi kokluyormuşum gibi hissederdim. Onun cazibesi, şiirlerle dolu olan ahlâk telkinlerinde idi. Ben annemin, hayatında hiçbir vakit en küçük bir günah işlemediği ve bana karşı sonsuz samimi olduğu kanaatindeyim. Onun bana öğrettiği Farsça ve Türkçe şiirler yanız ahlâkî parçalardan ibaret değildi; bunların arasında edebî estetik şiirler de vardı. Onun bana Nevaî’den ezberlettiği “gazel”ler sonradan bu şairin külliyatını baştan sonuna kadar okuduğumda gördüm ki, seçme parçalardı. Anneme bunları kim öğretmiştir, bilmem. Çünkü “Divan”ın bu parçaları ihtiva eden kısımları bizde yoktu. Öte yandan öğrettiği ahlâkî şiir ve hikâyeler de bir “antoloji” şeklinde bir araya toplanmış şeyler idi, onların çoğu annemin hafızasında idi. Bunlar başlıca “Attâr’dan, Celâleddin rumî’den, Nevaî’den, Yesevi’den, Sufî Allahyar”dan derlenmiş parçalardı. 1957 senesi başında Pakistan’ın Lahor Üniversitesi’nin misafiri idim. Burada Fars edebiyatı profesörü olan dostum Muhammed Baqır’ın evinde 19. yüzyılda Haydarabad Nizamı’nın ordu kumandanlarından aslen Buharalı Özbek olan birisinin de oğluna, aynı annemin bana okuttuğu kitapları ve şiirleri bizzat okutmuş olduğunu görünce bu talim programının 19. yüzyıl Türkleri arasında dahi ne kadar yaygın olduğunu görerek hayret ettim. Bana öğretilen şiirlerin Farsça olanlarının kimlere ait olduğunu annemin bilmediğini zannederim, bunların seçme parçalar olduğunu, bunların annemden öğrendiğim telaffuzunun da düzgün olduğunu ancak sonradan öğrendim. Muasır İran hükümdarı Muhammed Reza Şah, iki defa huzurlarında bulunduğumda Farsçayı nerede öğrendiğimi sordu. “Annemden” deyince “Yoksa anneniz İranlı mı idi?” dediler. Çünkü Şehinşah benim telaffuzumun Buhara Tacikçesinden farklı olduğuna dikkat etmişlerdi. İhtimal ki babamın Arapçası gibi annemin Farsçası da Küzenoğulları ve Satlıkoğullarına daha 18. asırda muallimlik etmiş olan Dağıstanlı üstadlar tarafından aşılanmış edebî Farsça idi. Namaz “niyet”lerini de annem Farsça olarak öğretmişti. Bana Orta ve Yakın Şark’ın hayatını çok yakından öğrenmek, o diyarlarda çok samimi dostlar kazanmak imkânını vermiş olan Fars dilini severek öğrettiği için anneme daima minnettar kaldım.  Annemin siyasetten kat’iyen haberi yoktu. Gelen gazetelere bakmazdı. Yalnız içinde Allah’ın ismi yazılmış olmasın diyerek onların ayakaltında kalmasına veya bir şey sarmak için kullanılmasına müsaade etmezdi. Çok dindardı. Namazını hiç bırakmaz ve babam gibi gün doğmadan kalkardı. Şiirden haz alan annemin konuşması çok fasihti. Hemen her cümlesini atalar sözü ile teyit ederek veya araya bir vecize sokarak konuşurdu. 
Babur Şah’ın Kaleminden Semerkand Reşit Rahmeti Arat Büyük Türk Sultan’ı Babür Şah, “Babürnâme” isimli hatıratında fethettiği Semerkand’ı şöyle anlatıyor: 

Semerkand kadar güzel bir şehir dünyada az bulunur. Beşinci iklimdendir. Tûlü 99, remz-i nücûmu 56 derece ve dakika, arzı 30 derece ve dakikadır. Şehri, Semerkand’dır. Vilâyetine “Maveraünnehir” derler. Hiçbir düşman, şiddet ve üstünlük ile, bunu ele geçiremediği için, “Belde-i mahfuza” derler. Semerkand, Emirülmü’minîn Hazret-i Osman zamanında İslamiyeti kabul etmiştir. Sahâbeden kusem bin Abbas buraya gelmiştir. Mezarı Ahenin kapısının dışarısındadır ve hâlâ “Mezar-ı Şah” ismi ile mâruftur.
  Semerkand’ı İskender te’sis etmiştir. Moğul ve Türk milletleri Semiz-Kend derler. Timur Bey burasını payitaht yapmıştı. Timur Bey’den önce ve onun gibi büyük bir padişah Semerkand’ı payitaht yapmış değildir. Sûr üzerinden kurganın uzunluğunun ölçülmesini emrettim; ölçtüler, on bin altı yüz kadem çıktı.

Ahalisi tamamen sünnî, pâk mezhep, şeraite bağlı ve dindardır. Hazret-i Peygamber zamanından beri, Maveraünnehir’de o kadar çok İslâm imamları yetişmiştir ki, hiçbir vilâyetten bu kadar imamın çıktığı mâlûm değildir. Kelâm imamlarından olan Şeyh Ebû Mansur, Semerkand’ın mâtürid adlı mahallesindendir. Kelâm imamları iki fırkadır. Bireni “Mâtüridiye”, diğerine “Eş’ariye” derler. Matüridiye, bu şeyh Ebu Mansur’a tarafından kurulmuştur. “Sahîh-i Buharî” sahibi Hoca İsmail de Maveraünnehir’dendir. Hidâye sahibi Fergana’nın Merginan adlı vilâyetindendir. İmam Ebû Hanife mezhebinde Hidâye’den daha mûteber bir fıkıh kitabı yoktur. Fergana da Maveraünnehir’e dahil olup, mâmûrenin kenarında bulunmaktadır.
 Üzümü, kavunu, elması, marı ve diğer bütün meyveleri çok iyidir. Fakat Semerkand’ın iki meyvesi meşhurdur: elma (sib-i Semerkand) ve üzüm (sâhibî-i Semerkand).

Semerkand ve mahallelerinde Timur Bey ve Uluğ Bey’in imaret ve bahçeleri çoktur. Timur Bey Semerkand erkinde, Kök-Saray diye meşhur olan, dört katlı, fevkalâde büyük bir köşk yaptırmıştır. Bundan başka, Ahenîn kapısına yakın ve kalenin içinde de câmi yaptırmıştır. Bunun taşlarını, ekseriya Hindistan’dan getirdiği taşçılar işlemiştir. 

Câmiin kitâbesinde: “Ve iz yerfeu ibrahimu’l-kavâide” âyetini öyle büyük harf ile yazmışlardır ki, bir kürûh mesafeden okumak mümkündür. Bu da çok büyük bir binadır. Semerkand’ın şarkında iki bahçe yapmıştır. Biri daha uzakta olan “Bağ-Boldı” ve diğeri de daha yakın bulunan “Bağ-ı Dilgüşâ”dır. Bağ-ı Dilgüşâ’dan Firûze kapısına kadar bir yol yaptırıp, iki tarafına kavak ağacı diktirmiştir. Dilgüşâ’da da büyük bir köşk yaptırmış ve bu köşkte Timur Bey’in Hindistan muharebelerini tasvir etmişlerdir. 

Timur bey’in torunu, Cihangir Mirza’nın oğlu Muhammed Sultan Mirza Semerkand’ın dış kurganında (çakar) bir medrese yaptırmıştır. Timur Bey’in ve Semerkand’da padişahlık eden evlatlarının hepsinin kabri buradadır. 

Uluğ Bey Mirza’nın imaretlerinden medrese ve hankah Semerkand kalesinin iç tarafındadır. Hankahın kubbesi fevkalâde büyüktür. Onun kadar büyük bir kubbenin dünyada bulunmadığını söylerler. Bu medrese ve hankahın yanında, Mirza-Hamamı diye meşhur olan iyi bir hamam yaptırmıştır. Döşemesi muhtelif taşlardandır. Horasan ve Semerkand’da böyle bir hamamın bulunduğu mâlûm değildir. Bir de, medresenin cenubunda, “Mescid-i Mukattâ” dedikleri, bir mescid yaptırmıştır. Mukattâ denilmesinin sebebi, parça parça ağaçları yontup, İslâmî ve Çin usûlü nakışlar ile yapıldığındandır. Bütün duvarları ve çatısı bu tarzdadır. 

Semerkand şehri fevkalâde müzeyyen bir şehirdir. Bu şehrin, diğer şehirlerde az bulunan, bir hususiyeti daha vardır. Burada her esnafın ayrı birer pazarı olup, birbirleri ile karışık değildir. Usûlleri muntazamdır. İyi ekmekçileri ve aşçıları vardır. Dünyada en iyi kâğıt Semerkand’dan çıkar. Cüvaz kâğıdının bütün mâlzemesi Kân-ı Gil’den gelir. Kân-i Gil ise, Kara-Su (Siyah-Ab) kenarındadır ve bu Kara-Su’ya Âb-ı Rahmet de derler, Semerkand’ın kırmızı kadife kumaşı her tarafa ihraç olunur.”
İlm ve Kültür Sevdalısı Bir Türk Hükümdarı: Gazneli Sultan Mahmud Prof. Dr. Ahmet Kartal Gazneliler (962-1186) bugünkü Afganistan’da kurulmuş ve daha sonra hızlı bir şekilde Horasan, Harezm ve İran’ı hakimiyeti altına alarak, Kuzey Hindistan topraklarına kadar genişlemiş ilk Müslüman Türk devletlerindendir.
Gazneli Devletin büyük hükümdarı Sultan Mahmud, kendisini iyi bir şekilde yetiştirmiş bir hükümdardır. İlim ve kültür sahibi olup çeşitli ilim dallarında kitaplar yazmış, alimleri kabul etmiş, onlara ikramda bulunarak saygı göstermiştir. Hatta bizzat kendiside şiir söylemiştir.  
Gazneli Mahmud, Fars dili ve edebiyatına diğer Gazneli Sultanlarından daha fazla hizmet etmiştir. Sarayında en büyük kabiliyetleri toplamış, şâirlere hürmet ve sevgi göstermiş, komşu ülkelerde şâirleri kendi sarayına çağırmıştır.  Devlet Şah, Gazneli Mahmud sarayında 400 şairin bulunduğunu rivayet etmektedir.
Gazneliler döneminde Belh, Nişabur, Gazne ve Huttalan’da 25 civarında medrese açılarak hem ilme hem de dine hizmet edilmiştir. Bu medreseler daha sonra Selçuklular devrinde kurulan Nizâmiye medreselerine kaynak ve örnek oluşturmuşlardır. İslâm eğitim tarihine damgasını vuran medreseler tamamıyla Türklerin hakim olduğu bölgelerde ve onların eliyle ortaya çıkmış ve ilk defa Gazneli Mahmûd tarafından tesis edilmiştir.
Bu dönemde kurulan medreselerin her türlü masrafı ya şahıslar ya da vakıflar tarafından karşılandığı tahmin edilmektedir. Nitekim Sultan Mahmûd, Gazne Camii yanına inşa ettirdiği medrese de okuyan talebeler ve hocalar için bir vakıf tesis etmiş ve bu yolla bol aylık ve yıllık vererek onların maişetini temin etmiştir.
Sâmânîler ve Gazneliler zamanında Horasan ve Maveraünnehr’de bir çok kütüphane tesis edilmiştir. Esasında ilk medrese gibi ilk kütüphanede Horasan’da kurulmuş, oradan Hârizm ve Mâverâünnehr’e yayılmıştır. Buralarda oluşturulan zengin kütüphaneler hakkında yeterli bilgiye sahibiz.
Gazneliler zamanında Şiîliğe karşı Sünnîliği geliştirmek için 1027’de kurulan Beyhakiye, Saîdiye, Ebu Saîd el-Esterâbâdî ve Ebu İshak el-İsferâinî medreseleri dikkat çekmektedir. Bu medreselerde bir taraftan matematik, astronomi, fizik, tıp vs. ile dinî ahlâkî ve sosyal konular “Ehl-i sünnet” tarzına göre okutulmuş, diğer taraftan da Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî olmak üzere dört sünnî mezhebin esasları incelenmiştir.
Gazneli Mahmûd’un Kirman Valisi Ebu Ali’ye gönderdiği mektupta yer alan şu cümleler de bu bakımdan manidardır:
“Benim maksadım Irak’a gelip vilâyeti almak değildi. Hindistan’da hergün ortaya çıkan yeni olaylar mevcut olduğundan, onlarla meşgul oluyordum. Irak’ta yaşayan Müslümanların çoğu bana mektup göndererek, Deylemlilerin halka açıktan açığa pek çok zulüm yaptıklarını yazdılar. Nerede güzel bir kadın, temiz bir çocuk görseler onları zorla götürüp, fesat çıkarıyorlar. Onlarla kadınlar gibi birlikte yaşıyorlar.
Resulullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem hakkında dostlarına açıktan lanet okuyorlar. Hazreti Aişe radıyallahü anha hakkında çok kötü sözler söylüyorlar.
Şehirlerde ve nahiyelerde Rafizîlik mezhebini açıkça medhediyorlar. Yaratıcı’nın var olmadığı hakkında açıkça sohbet ediyorlar. Namaz, oruç, zekat ve haccın tamamını inkâr etmektedirler. Bu haberin doğruluğu anlaşılınca, ben de bu mühim işi Hindistan’a gazaya tercih ettim.
Bu sebeple Irak’a yönelerek hepsi Hanefî mezhebinden, temiz inançlı, dinlerine sadık Türk askerlerini Deylemîler, Rafizîler ve Batınîler üzerine gönderdim. Neticede köklerini yeryüzünden kazıdılar. Bir kısmını kılıçtan geçirdiler, kimisini hapsettiler, bir kısmını da zincire vurup esir ettiler. Bir kısmı da dünyanın şurasında burasında âvâre oldu. Horasan ulemasını, hepsini Hanefî veya Şâfiî yapmaları için görevlendirdim. Her iki toplum (mezhep) Rafizî, haricî ve Batınîlerin düşmanı ve Türklerin tabiatına uygundurlar.
Hepsinin Rafizî olduğunu anladığım, işleri güçleri Türkler arasında karışıklık çıkarmak olan Irak'lı kâtiplerin, ellerine kalem almalarını yasakladım. Allah-ü tealanın yardımıyla çok kısa zamanda Irak ülkesini onlardan temizledim. Belki Allah beni, kötülük yapanları yeryüzünden kaldırayım, doğruları koruyayım, adaletle yeryüzünü imar edeyim diye yaratarak insanlara emir tayin etmiştir.” (Nizamülmülk 2003: 81-82).
Kaynak: V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri II - Atatürk Kültür, Dil ve Tarih            Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu Yayınları 855/II.
Yüreğimizin Diğer Yarısı Şarkî Türkistan Rahim Er Yüreğimizin bir yarısı Filistin’dir ki Gazze üzerinden İsrail eliyle yakılmakta; diğer yarısıysa Şarkî Türkistan'dır ki Çin eliyle kavrulmakta... Has ismi "Şarkî Türkistan"dır; Uygur Türkleri, vatanlarını böylece tesmiye ederler; Türkiye'de de yakın tarihlere kadar böyle denirdi. Çünkü; Türkistan önceleri yekpâre iken bilâhare Rus ve Çin işgalleriyle Garbî Türkistan, Şarkî Türkistan diye ikiye ayrılmıştı. Şimdilerde dünya, daha ziyade "Sincan Uygur Özerk Bölgesi" ibaresini tercih etmekte. Ağır Çin işgali altında bir otonom idarede yaşayan Şarkî Türkistan, kabaca izah etmek gerekirse, nüfus olarak Türkiye'nin üçte biri, toprak olarak iki katıdır. Uygur Türkçesi de Türkiye Türkçesi gibi Altay dil ailesine mensuptur. Asya, Avrupa ve Amerika'ya hicret etme mecburiyetinde kalmış Uygur Türklerinin sayısı hemen hemen anavatan Şarkî Türkistan’daki nüfus kadardır. Uygur İslam Cumhuriyetinin bayrağı al bayrağımızın aynısı olan gök bayraktır. Çin, bu bayrağın doğduğu vatanda dalgalanmasına izin vermemektedir. Büyük bir tarih, ilim-irfan ve medeniyete sahip Şarkî Türkistan, Çin, Kazakistan, bazı Türk Cumhuriyetleri, Keşmir vs. ile komşudur. Nüfusun tamamı Sünnî ve Maturidîdir. Şu ân yeryüzünde İslâm harflerinin kullanıldığı tek Türk ülkesidir. Resmî dil Uygur Türkçesi ve yanı sıra Çincedir. Şarkî Türkistan, bırakalım 25 milyonu, hatta 30 milyon kabul edilse bile bir buçuk milyarlık Çin'in 50'de biridir. Öyleyse buna rağmen Pekin idaresi, bu toprakların istiklalini niçin tanımamaktadır? Öyle ya! Diğer komünist rejim SSCB, yeniden yapılanma döneminden sonra bir kısım orta ve doğu Avrupa devletlerinin yanı sıra Türk muhtar idarelerinin de istiklallerini iade etmişti. Çin ise Mao sonrasında ekonomide liberalleştiği halde yönetimde komünizmden zerrece taviz vermemiştir. Uygurlar, bugün dünyada hürriyet ve istiklalinden mahrum nadir kavimlerden biridir. Bu neticedeki esas amilse Şarkî Türkistan’ın her çeşit yer altı ve yer üstü zenginliğine sahip olmasıdır. Bundan dolayıdır ki Pekin'in Şarkî Türkistan'a istiklâlini iade etmesi bir yana payitaht Urumçi başta olmak üzere Uygur şehirlerine yüksek sayıda Çinli nüfus iskan ederek nüfusu tersine çevirme çalışmaları ve diğer müeyyidelerle birlikte asimilasyon yapmaktadır. Milliyet hissine, din şuuruna malik olup da bunu dile getirme cesareti gösteren ziyalılar hapse atılmakta, idam edilmekteler. Üniversite yıllarımızda İsa Yusuf Alptekin'i tanımıştık. Merhum, Şarkî Türkistan başvekiliydi, Çin takibatı üzerine uzun ve çok zahmetli yollar katederek Türkiye'ye sığınmıştı. En az 50 yıldır Çin zulmünü okur ve dinleriz. Bu zulümlere maruz kalan Uygur kardeşlerimizin hâli, tıpkı İsrail zulmüne maruz kalmış Gazzeli kardeşlerimizin yaşadıklarını aksettirir. Çin, o zulmünü bu ramazandan itibaren tekrar yapmaya başladı. Uygurlara orucu ve namazı yasakladı. Bu baskılara direnip de hayatını kaybeden şehit sayısı ürkütücü rakkamlarda. Şarkî Türkistan'ın tek ümidi Türkiye'dir. Çin'le Türkiye'nin arası iyidir. Bu ticârî ve siyâsî iyilikten mazlum Uygur Türklerinin mutlaka fayda görmesi lazım. Daha dikkatli, daha hızlı, daha müessir, daha ikna edici ve daha netice alıcı bir Şarkî Türkistan diplomasisi güdülmeli.
Türkistan’da Muhtar Bir Türk Cumhuriyeti: Karakalpakistan Salih Yılmaz Köklü bir tarihe sahip ve dinine çok bağlı bir Türk cumhuriyeti olan Karakalpakistan Orta Asya'daki diğer Türk cumhuriyetleri kadar tanınmamaktadır. Bu cumhuriyeti tanıtan bir makaleyi aşağıda sunuyoruz. Editör
CoğrafyaKarakalpak Muhtar Cumhuriyeti, Özbekistan Cumhuriyeti'ne bağlı, özerk bir cumhuriyettir. Karakalpakistan toprakları güneydoğuda Özbekistan, güneyde Türkmenistan, batı, kuzey ve doğuda Kazakistan'la çevrilmiştir.
Karakalpakistan tarihi Harizm toprakları üzerinde kurulmuştur. Bu topraklar Aral Gölü'ne dökülen Amu-Derya (Ceyhun)'nın deltası ile iki yanındaki araziden oluşmuştur. Aral gölü Karakalpakistan'la Kazakistan arasında paylaşılmıştır. Amu-Derya'nın doğusu Kızılkum çölüdür. Karakalpakistan Cumhuriyeti, Kızılkum çölünün batısını, Amu-Derya deltasını ve Üstyurt yaylasının güneydoğu bölümünü teşkil eder. Kızılkum çölü kum tepeleriyle dolu çok geniş bir alandır. Çölün güneyinde Sultan-Uizdağ dağları uzanır. (En yüksek tepesi 473 m)
Karakalpak Cumhuriyeti'nin başkenti, Cumhuriyetin siyasi, iktisadi ve kültürel merkezi olan Nukus şehridir. Yaklaşık 200.000 nüfusa sahiptir. Ekim ihtilalinden önce Nukus, iki binalı askeri bir kaleyken 1932'den itibaren gelişme göstermiş ve bunun üzerine Karakalpaklar, 1939'da başkenti Törtkül’den, buraya taşımışlardır. Nukus, Karakalpakistan'ın hemen hemen merkezinde kurulmuş bir şehirdir. Ülke 12 idari bölgeye, 8 şehir ve 9 yerleşme merkezine ayrılmıştır.
En önemli şehirleri Törtkül, Çimbay, Moynak, Kongrat, Biruni ve Tahta Köprü’dür. SSCB döneminde de Tahiataş, Şumanay, Karauzyak, Leninabad, Akmangit, Bustanlik, Komsomolsk, Üstürte, Karatav gibi yeni şehirler kurulmuştur. Yüzölçümü 164.900 km2 olup nüfus yoğunluğu km2 de 8,3 kişidir.
Karakalpakistanda kara iklimi hüküm sürer. Yağış pek azdır. Yıllık ortalama sıcaklık 10-13°C kadardır. Mevsimler ve gece ile gündüz arasındaki ısı farkı büyüktür. Kış ortalaması 5°C ve yaz ortalaması 29°C kadardır. Tipik bitki örtüsü step ve bozkırlardan oluşur. Amu-Derya Deltasında ise Akdeniz bitkileri görülür.
Nüfus
Karakalpakistan 1994 istatistiklerine göre 1.372.000 nüfusa sahiptir. 1924 yılına kadar ülke genelinde Ruslar pek az iken SSCB devrinde Rusya’dan pek çok Rus ve Stalin döneminde Kore’li göçmenler getirilmiştir.
Karakalpak Türklerinin % 92'si Karakapak Muhtar Cumhuriyetinde yaşamaktadır. Bunun dışında, Özbekistan'ın Harezm, Fergana bölgeleri, Türkmenistan'ın Taşauz bölgesi ve Kazakistan’ın bazı bölgeleri ile Rusya Federasyonu’nun Astrahan bölgelerinde de Karakalpak Topluluğu bulunmaktadır.  Yine Afganistan’da 2000 kişi ve İran’da birkaç bin Karakalpak olduğu zannedilmektedir.
Karakalpak nüfusu 1979’dan günümüze %40 oranında artmıştır, nüfus oldukça gençtir. Kadın nüfusu erkeklerden oran itibariyle fazlalık gösterir. 2000 yılında Karakalpak nüfusunun yaklaşık 700.000 olması beklenmektedir. Yıllık artış oranı %3,96 olarak hesaplanmıştır.
Çok ilginçtir ki 30 Temmuz 1996 yılında Karakalpakistan’a yaptığım gezide bazı Karakalpak ilim adamlarının Türkiye’de de Karakalpak olduğunu savunduklarını gördüm. Bunun sebebinin muhtemelen Karapapaklar’la Karakalpaklar’ın karıştırılmasından ileri gelmesidir. Hâlbuki Türkiye’nin Kars, Ardahan, Çıldır, Arpaçay bölgelerinde yaşayan Karapapak’lar Azerbaycan camiasını teşkil eden Türk topluluklarından biridir. Karakalpak Türkleri’nin Türkiye ve Kafkasya’da yaşadıkları iddiasının doğru olmadığını düşünmekteyim.
Menşei ve Tarihi
Karakalpak Türkleri asılları itibariyle X-XII yüzyıllarda yaşayan Peçeneklerin ahfandındandılar. Tarihi kaynaklarda “Siyah Külahlılar” veya sadece “Külahlılar” adıyla geçmektedirler. XII-XIII. Yüzyıllarda Kıpçaklar’la beraber Moğollar’a tabi olmuşlardır. Karakalpak Türkleri eski Rus yıllıklarında “Çorniye klobuki”, Arap kaynaklarında “Karabörklü” adlarıyla anılırlar. Rus yıllıklarına göre Karakalpaklar; Uzlar, Peçenekler ve Hazarlar ile kardeş bir kavimdir. Rivayete göre Karakalpaklar’ın bir kısmı 11. yy’da Selçuklular’ın güney ve batıya doğru gerçekleştirdikleri yayılma eylemine katılmış, çoğunluğu ise Aral Denizi civarında kalmışlardır.
Karakalpak Türkleri, Tarihçi Reşidüddin’e göre Moğol istilası sırasında “Kavm-i külah-i siyah” adı ile biliniyorlardı. Yine Arap müelliflerinden En-Nuveyrri Altınordu Kıpçak kabileleri arasında “Kara-Börklü” adını taşıyan bir topluluktan bahsetmektedir.
Kara-Kalpak ismi, bu Türk kavminin ırk hususiyeti ile ilgili olmayıp, bunların yaşayış ve giyiniş tarzları ile alakalı diğer topluluklardan onları ayırmak için kullanılmış bir ad olmalıdır.
1917 ihtilalinden sonra Karakalpaklar 1918’de ilan edilen Türkistan Özerk Cumhuriyeti’ne dahil edildiler, 1920 yılında Hive Hanlığı tamamen Rusya’nın hakimiyetine girmiş, böylece burada bulunan diğer Karakalpaklar da Rus hakimiyetini kabul etmişlerdir. 1924’te burası Sovyetler Birliğine dahil edildi. 11 Mayıs 1925’te Rusya Federasyonu içinde oluşturulan Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bir muhtar bölgesi haline getirilmiş, ancak bu muhtar bölge 20 Mart 1932’de Kazakistan’dan ayrılarak Rusya Federasyonu’na bağlı Karakalpak Özerk Cumhuriyetine dönüştürülmüştür. 5 Aralık 1936’da SSCB Anayasasına göre Özbekistan’a devredildi.
6 Haziran 1990’da Özbek SSC Yüksek Sovyeti tarafından “Bağısızlık Kararnamesi” kabul edildi. 31 Ağustos 1991’de Özbek Sovyeti bağımsızlık kararı aldı ve Kasım 1991’de Karakalpakistan, Özbekisan’a bağlı olmak kaydıyla bağınsızlığını ilan etti. 1 Eylül Tarihi Özbekistan ile birlikte Karakalpakistan’da da Bağımsızlık Bayramı olarak kutlanmaktadır. Bugün Karakalpakistan, Özbekistan’a bağlı muhtar bir cumhuriyettir.
Dil
Karakalpakça Kıpçak grubunun Kıpçak-Nogay  bölümündendir. Ses ve söyleniş özellikleri bakımından şu hususlar ön plana çıkar; Vokal ahengi tamdır. Dudak benzeşmesi tam değildir. Bununla beraber Kırgızca da olduğu gibi ilerleyici yuvarlaklaşmalar görülür. (Sözgö:Söze) Yazı Dilleri bütün Türkistan ahalisinin XIX. yüzyılın sonuna kadar müşterek olarak kullandıkları Türkçe’dir. Konuşma dilleri Kazak-Kırgızca’ya çok yakındır.
Karakalpakça ilk defa Sovyet döneminde yazı dili haline gelmiş ve önce Arap harflerine dayalı bir alfabe geliştirilmiştir. Bu alfabenin günümüze kadar geçirdiği safhalar şu şekildedir;
1-1924-1932 Arap harfleri, değişikliğe uğramış alfabe
2-1928 Latin harfleri ilk alfabe
3-1932-1938 Latin harfleri,
4-1940-1957 Kril harfleri, ilk alfabe
5-1957 Kril harfleri, ikinci alfabe.
Üç Latin alfabesi arasındaki farklar oldukça azdır. Karakalpak halkının 1991'de istiklallerini elde etmelerinden sonra Rusça ikinci plana itilmiş, Rusça'nın etkisinden kurtulmak için Latin harflerine geçiş hızlandırılmaya çalışılmaktadır.
Din
Karakalpaklar sünni Hanefi mezhebindendirler. İslam dinini ne zaman kabul ettiklerin tam olarak bilinmemektedir. Ancak muhtemelen farklı bir etnik grup olarak ortaya çıktıkları 10 ile 13. yüzyıl arasında kabul etmişlerdir. Karakalpaklar dindarlıkları ile ünlüdür.
Nitekim Rus araştırmacıları da Karakalpaklar’ın Orta Asya’da yaşayan Türkler arasında dinine en çok bağlı topluluk olduklarını tesbit etmişlerdir. Nakşibendi, Kübrevi, Yesevi ve Kalenderi tarikatları bölgede oldukça etkilidir.
Bölgede en yaygın tarikat Kübreviliktir. Kurucusu Necmeddin-i Kübra’dır. (M.S. 1145-1221) Karakalpakistan’da bugün de halâ tasavvuf hala etkilidir. 1914 yılında 553 cami bulunmasına rağmen günümüzde bu camilerden fazla bir şey kalmamıştır. Nukus, Törtkül, Hocaeli ve Çimbay’da camiler mevcuttur. 
Karakalpak Türk Edebiyatı Karakalpak Türkleri’nin 20. yüzyıla kadar devam eden çok zengin bir halk edebiyatı bulunmaktadır. 17-18. Yüzyılın tarihî ve siyasî olaylarından kaynağını alan “Kırkkız Destanı” oldukça meşhurdur. Bunun dışında Alpamış, Kublam, Er Kuşay, Sayat Kan, Cengiz, Mest Padşa destanları ile diğer Türkistan Türkleri arasında da yaygın olan “Âşık Hemra”, “Tahir ile Zühre” hikâyeleri Karakalpak Edebiyatı’nda bütün canlılığı ile devam etmektedir. Karakalpak Türkleri’nde yazılı edebiyat 18. Yüzyıldan sonra teşekkül etmeye başladı. Ancak bu ilk devre ait bilgi oldukça azdır. “Derbeder El” adlı destanıyla Ciyan Cirav’ın adı bugüne kadar gelmiştir. 19. yüzyılda Künhoca, Hacıniyaz, Bedak, Öteş Şair gibi önemli isimler yetişmiştir. Boz Otağ adlı destanıyla kendinden sonra gelen şairleri de etkileyen Hacıniyaz, klasik Türk şiirinin üstâdları Nevâyî ve Fuzulî’yi, Türkmen Edebiyatı’ndan Mahtumgulı’yı, Farsça yazan Türk şairi Nizamî’yi ve İran şairi Fidevsî’yi yakından tanımaktaydı. Amangeldi, Ernazar Big adlı destanları ve Ahmak Padşa adlı mesnevisi ile tanınan Berdak da Nevâyî’yi, Fuzulî’yi ve Mahtumgulı’yı okumuştur. Berdak’ın yakın dostu ve takipçisi olan Öteş Şair sosyal bozuklukları ele almıştır. 19. Yüzyılda istilacı Ruslar’a karşı söylediği millî temaları işleyen şiirleri, baskıcı politikalar sebebiyle dış dünyaya yansımamıştır. Sıdık Şair (1857-1917), Ömer Sügirimbetoğlu (1879-1922), Kulmurad (1838-1927) eski ile yeni edebiyat arasında bağlar kurarak yeni bir çığır açarlar. Bu dönemde yetişen sanatçılar, şiirin yanında piyes, hikâye gibi yeni türleri de denemişler; gazete ve dergi çıkarmışlardır. Karakalpakistan’ın 5 Aralık 1936 tarihinde Özbekistan’a bağlanmasından sonra, Türkistan Türklüğü üzerinde etkili olan “Basmacılık Hareketi”, Karakalpak Türkleri arasında da milliyetçi bir edebiyat anlayışını ortaya çıkarmıştır. Abbas Debilov (1898-1970), Seyfulgabit Macitov (1856-1938) ve Hıdırniyaz gibi şairler bu hareketten etkilenmişlerdir. Ancak sosyalizmin tam olarak yerleşmesinden sonra A. Debilov, S. Macitov gibi şairlerin de katıldığı Sovyet şiiri anlayışı ön plâna çıkmıştır. Bu anlayışa bağlı eser veren sanatçılar; eski-yeni kavgası, Sovyet rejiminin kuruluşu, din ve zenginler aleyhine faaliyetler, okul ve eğitim işleri, kadın hakları gibi konuları işlediler. İlk Karakalpak Sovyet edebî neslinin yetişmesinde Erkin Karakalpak gazetesin payı büyük olmuştur. Yeni bir “Sovyet insan tipi” ve “Sovyet Cemiyeti” kurulması konusunda büyük çabaların sarfedildiği bu dönemde Sovyetler Birliği’nin hakimiyeti altına giren diğer Türk topluluklarının edebiyatlarında olduğu gibi Karakalpak Edebiyatı’nda da Maksim Gorki’nin ve Mayakovski’nin derin tesirleri olmuştur. Bu dönemde eser veren bazı isimler de şunlardır: Ernazar alaköz, Culmurza Aymurzayev, Emet Şahmuradov, Seper Hoca Niyaz, Bayniyaz Kaipnazarov, Keremeddin Sultanov vb. Bu yazarların şiir yanında; özellikle dramaya, hikâye ve romana ağırlık verdikleri görülür.
Şehzâde Abdülkerim Efendi'nin Yetimleri Rahim Er
G
ecenin zifirî karanlığında şafağın sökmesine az vardır. Sultan Abdülhamid Han'ın oğlu şehzâde Mehmet Selim Efendi'nin oğlu şehzâde Mehmet Abdülkerim Efendi, 1906 yılında Yıldız Sarayı'nda dünyaya geldi. Annesi Nilüfer Eflakyâr Hanımefendidir. Galatasaray Sultanisinden mezundur. Hânedan, 3 Mart 1924'te sürgün edildiğinde Harbiye Mektebi'nde talebeydi. Sürgün üzerine Şehzâde Selim Efendi ailesiyle birlikte Beyrut'ta Cunye kasabasına yerleşti. Abdülkerim Efendi, 1930'da burada evlenerek refikası Nimet Hanımla birlikte Şam'a nakli hane etti.
Bu arada dünya şu haldeydi; garp âlemi, Harbi Umumi sebebiyle yorgun düşmüştü. Çarlık idaresini yıkan Bolşevikler, Rusya'da komünist rejimi oturtmakla meşguldü. Nüfusu artmış, sanayiî gelişmiş Japonya, adalara sığmamanın taşkınlığındaydı. Sibirya'ya el atmak istedi; fakat Amerika ve İngiltere'den sert karşılık görünce geri durdu. Bunun üzerine Japonların Turanî ırktan olduğu iddiasını ortaya attı. Soydaşı geri kalmış Türkistan'la meşgul olmak  zaruretindeydi. Şarkî Türkistan ve Moğolistan üzerinde çalışmaya başladı.
Japonya, Şam'da ikamet eden Abdülkerim Efendiye kurulacak bir Şarkî Türkistan İmparatorluğunun başına geçmesi için teklif götürdü. Benzer teklif Rusya tarafından da getirildi. Bölgede Çin, Rus, Japon propagandası iç içe geçmişti. Uygurlar da Kadimci tekâmülcüler ve Cedidciler diye ikiye ayrılmıştı. Cedidciler, Kamalizm  taraftarıydı. Amerika ve İngiltere Japonya’ya karşı Çin'e dostlardı. Rusya da yine Japonya'ya karşı olduğu için Çin'e dosttu. Çin'le Japonya savaşmaktaydı...

Teklifleri değerlendiren Şehzâde Abdülkerim Efendi, Japonya'yı tercih etti. Hindistan üzerinden Tokyo'ya gitti. Gerekli görüşmeleri yaptı. Fakat Japonlar, Şehzâdeye yardımcı olmadılar. Abdülkerim Efendi, bunun üzerine Şarkî Türkistan'a geçti.  

Bu arada Uygur, Taranca, Dungan ve Özbek Türklerinin birleştiği, Japonya’nın desteğiyle kurulacak Türkistan İmparatorluğu'nun başına Halife Abdülhamid Han'ın torunu Şehzâde Abdülkerim Efendinin geçmiş olduğu haberi Doğu ve Batı Türkistan'da çoktan yayılmış, her tarafta istiklal rüzgârları esmekteydi.

Abdülkerim Efendi komutasında silahlanan Uygurlar, Çinlilerle muharebeye giriştiler. Ortada kıyası gayrı kabil bir kuvvet dengesizliği vardı. Şartların çok aleyhte olmasına rağmen Şehzâdenin komutasındaki Türkistan kuvvetleri yer yer muvaffakiyetler gösteriyordu. Ama Çin birlikleri çekirge sürüleri gibi gelmekteydi. Sonunda ric'at/geri çekilmek zorunda kalındı. Müstakbel Türkistan Padişahı, Abdülkerim Efendi, siyâsî mülteci sıfatıyla Amerika’ya iltica etti. Önce California'ya sonra New York'a gitti. Türkistan'ın istiklâl rüyası hüsranla bitmişti...

Şehzade Abdülkerim Efendi, amcazâdesi Şehzâde Orhan Efendiyle birlikte New York'ta Carlyle Otelinde kalıyordu. Takip edilmekteydiler. 3 Ağustos 1935 günü Orhan Efendi, sigara almaya çıkmıştı. Kısa süre sonra döndüğünde Abdülkerim Efendinin cansız cesediyle karşılaştı. Elinde bir tabanca  vardı. Amerikan ajanlarının malumatı dahilinde Rus, Çin veya siyaset değiştiren Japon ajanlar tarafından öldürüldüğü tahmin edilmekte. Şehit olduğunda 29 yaşındaydı. Vefatı hâlinde İslâm topraklarına gömülmesini vasiyet etmişti. Vasiyet eda edilemedi; New York'a defnedildi. Kayıp mezarı, son senelerde torunları tarafından bulundu...
Çinlilerin bu ramazanda Sünni-Hanefi-Mâturidî Uygur Türklerine sadece orucu değil, namazı da yasaklamaları; bu mezalime karşı kıpırdayan 22 Müslümanı derhal idam etmeleri bize bu hazin vak'ayı hatırlattı...  

Uzak Asya'da Doğu Türkistan; yakın Asya'da Filistin!..Ey yetimler;gecenin bu karanlığında;göz yaşlarınız,kalbimize,düşerken;dualarımızı duyuyor musunuz?
Türkistan’dan Türkiye’ye Bir Göç’ün Kısa Hikâyesi Turan Can Türkiye tarih boyunca Dünya Türkleri için bir yurt, bir ikinci vatan olmuştur. Gerek Osmanlı döneminde ve gerekse Cumhuriyet yıllarında, herhangi bir sebeple yurtlarını kaybeden Türkler, dil, din ve kültür farklılığı yaşamayacaklarını bildikleri Türkiye’yi tercih etmişlerdir. Özellikle, 19. Yüzyıl sonlarında yaşanan Kırım Savaşı ve bunu takip eden 93 harbi, 20. Yüzyıl başlarında yaşanan Balkan harpleri ve Birinci Dünya Savaşı, eski Osmanlı topraklarında hüküm süren Türklerin aşırı göçleriyle sonuçlanmıştır. Çarlık Rusya’sının yıkılması ve yerine Sovyetler Birliği’nin kurulması sırasında ise farklı bir durum yaşandı. 1917 yılı Bolşevik ihtilali sonrasında bağımsızlıklarını veya muhtariyetlerini ilan eden Türk bölgeleri Sovyet işgaline uğradıkça, Sovyetlere karşı bağımsızlık savaşı veren kadrolar ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. Sırasıyla, Azerbaycanlı, Kuzey Kafkasyalı, Kırımlı, İdil-Urallı ve Türkistanlı liderler doğrudan veya dolaylı yollarla Türkiye’ye geldiler. 1920’lerin ortalarına gelindiğinde Türkiye, dış Türk mültecileri tarafından kurulan teşkilatların ve yürütülen faaliyetlerin merkezi haline dönüşmüş bulunuyordu.1  16 yılda İstanbul’a Gelebildiler Doğu Türkistan’dan çıkarak 16 yılda İstanbul’a gelebilen gurubun lideri Hüseyin Teyci’nin hatıraları 19.11.1952 tarihli Cumhuriyet Gazatesi’nde şöyle kaydediliyordu: “Dün gece Türkistan’dan İstanbul’a 106 yolcu geldi. Hepsi sevinç içindeydiler. Onlarla ilk defa, Sirkeci’de Göçmen evinde karşılaştık, kadın, erkek, çoluk çocuk bir Türkiye haritasının önünde toplanmış oturuyorlardı. Sıcak bir sobanın yanına çömelip konuşmaya başladık, kafile başkanı Hüseyin Teyci idi. Çok konuşmak istemiyordu. ‘Şükür Allaha kavuştuk ya’ diye söze başladı ve sonra şöyle devam etti: 20 seneden beri Ruslarla harp halindeyiz! Bir avuç insan, milyonlarla nasıl baş ettiniz, diye sormayınız! Bir avuç Türk onların milyonlarına bedeldir. Misal mi istiyorsunuz? İşte biz! 1936’da 18.300 adamla Türkistan’dan ayrıldık. 5 sene muhasara altında kaldık. Silahlarımız, gece baskınlarında öldürdüğümüz Rusların silahı idi. Top tüfek her şeyi bulduk. Başbuğumuz Çelikpan şehit düştü, yılmadık. Tokuşa tokuşa Kaşmire kadar geldik. O zaman 98.000 koyunumuz, 14 bin kısrağımız, 9.000 sığırımız, 1000 tane de devemiz vardı. Dağlarda Kımız içerdik. Kabuklu Pirinç yer ve harp ederdik. 1936’dan bu yana harp ede ede yaşadık. 18.300 adamımızdan ancak 2000 adam Hindistan’a ve Pakistan’a geçebildiler. 8 aydır Hindistan’da, 24 gündür de yoldayız. Kafilemizin bir kısmı gelemedi, İstanbul’a 106 kişi geldik, 2’si yolda öldü. Onların yerine iki erkek çocuk dünyaya geldi. Şimdi kafilemiz gene 106 kişi. Çoluk çocuk hepsi bizi dinliyorlar. Hepsi seviniyor hepsi neşe içindeler. Ne koyunumuz, ne kısrağımız, ne de devemiz kaldı. Hepsini yollarda kaybettik. Muhabere bu kolay mı? Komünist Rus’la, Komünist Çin’le harp ede ede buralara geldik. Doğu Türkistan neresi, İstanbul neresi? Varsın hepsi feda olsun, Vatanımıza geldik ya. Onun için Allaha şükrediyoruz. Biz Keşmir’de iken Keşmir liderlerinden Şeyh Abdullah bize dedi ki: ‘- Gitmeyin! Burada size yer, yurt verelim. Oturun, yerleşin, çalışın!’ ‘- Hayır dedik, gideceğiz diye ısrar ettik. Türk vatanına, Türk kardeşlerimize varacağız, Türk toprağını öpeceğiz’ dedik. Allaha bin, yüz bin şükürler olsun, bize bu günleri gösterdi. Türk toprağına gelir gelmez yerleri öptük. Şehitlerimizin ruhu şad olsun. 18.300 adam çıktık. İstanbul’a 106 kişi geldik. Ama buna da şükür, gelebildik ya, bir tek kişi kalsak dahi gelecektik.” Sonuç 20’nci asır, Anadolu Türklüğünün en sıkıntılı, Türk dünyasının da en karanlık yüzyılıdır. Bu asırda, Anadolu Türklüğü bu coğrafyada var olma mücadelesi verirken, Türkistan’daki Türklük de darmadağın edilmiştir. Türkistan coğrafyasındaki Türkler, sistemli bir şekilde asimilasyona tabii tutularak etkisiz hale getirilmiştir. Bu coğrafyadaki Türklerin bir kısmı harplerde en ön saflara sürülerek yok edilmiştir. Bir kısmı daha sonraki yıllarda göçe mecbur edilerek vatanlarından çok uzaklara, bir gece yarısı trenle hayvan vagonlarına doldurularak Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmüştür. Birçok kişi bu yolculukta hayatını kaybetmiştir. Bu insanlar yurtlarından tek bir bebek bırakılmamacasına sürülmüştür. Vagonlarda, açlık, susuzluk ve havasızlıktan birçoğu hayatını kaybetmiştir. Türkistan aydını çeşitli bahane ve sahte suçlamalarla, Türk işbirlikçisi iddiası ile rejim ve halk düşmanı ilan edilerek kitle halinde katledilmiştir. Yine bu yüzyıl savaşlar ve ihtilaller yüzyılı olmuştur. İki büyük dünya savaşı ve onları takip eden uzun ideolojik soğuk savaş döneminde milyonlarca insan hayatını kaybetti ve milyonlarcası da ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Özellikle Sovyetler Birliğinde komünist ideolojinin kontrolü altına giren milletler, insanlık tarihinin en büyük trajedisini yaşadılar. “Gelecek adına bugünü” köleleştirmek isteyen bu ütopya ’ya, hiç ses çıkarmadan boyun eğenler hayatta kalabildi. Karşı çıkanlar ise acımasızca yok edildi. Bu insanlık dışı ideolojiye karşı savaşmak ve ülkelerini bağımsızlığa kavuşturmak ümidiyle dış memleketlere çıkan kadrolar ile kafileler halinde göçe zorlanan gruplar ve toplumlar her türlü zorluklara ve meşakkatlere canı pahasına göğüs gererek, vatan bildiği Türklüğün ebedi beşiği olan Anadolu’ya hicret ederek geldiler. Türkistan’dan Türkiye’ye yapılan göçlerden sadece birisinin kısaca hikâyesini anlatmaya çalıştık. İnşallah, bu göç hikâyesinden alınacak çok ders vardır. 
Doğu Türistan’ın Efsanevi Lideri: İsa Yusuf Alptekin Dr. Ömer Kul İsa Yusuf Alptekin, 1901’de Doğu Türkistan’ın Kaşgar Şehrine bağlı Yenihisar kazasında dünyaya geldi. Babası Yusuf Bey, Yenihisar Saylık köyünden Kasım Hacı Muhammed Ali’nin oğludur. Annesi Ayşe Hanım ise Yenihisar’a bağlı Yeniösten köyünden Hasan isimli bir zatın kızıdır. 

İsa Bey, ailenin hayatta kalan üç çocuğundan en küçüğüdür. Tahsil hayatı Çin okulu, okuduğu birkaç medrese ve Meşrep Meclisi ile sınırlıdır. Onu görevli gittiği Batı Türkistan’daki tecrübeleri yetiştirmiş ve kararlı bir lider haline getirmiştir. 

Çin mektebinde okuduğu yıllarda çalışma hayatına da adım atmıştır. Toprak vergisinin toplanması sırasında vergi memurlarına yardımcı olma, 1923 yılında Yenihisar’a kaymakam olarak gelen Çin Deli’ye Türkçe öğretme ve bu iş esnasına yabancılar arasındaki anlaşmazlıklara bakan haricî irtibat memurluğu görevini yapmıştır. Aynı yıl Fatma Hanım ile evlenmiştir.

İsa Yusuf Bey, Endican ve Taşkent’te üçer yıl olmak üzere altı sene Batı Türkistan’da kalmıştır. Batı Türkistan’da Rusları ve komünizmi tanımış, burada bulunan doğu Türkistanlı milliyetçilerle görüşmüş ve işbirliği yollarını aramıştır. Burada görevli olduğu yıllarda Özbek Türklerinin milli şairi Çolpan ile yaptığı yarı gizli denilebilecek görüşmelerinde Onun:

“İsa Bey, ne çektiysek adamsızlıktan çektik. Gerek bizim gerekse sizin için yapılacak tek şey, her şeyden anlayacak adam yetiştirmek; Türkiye’ye, Almanya’ya çok miktarda talebe göndermek lazım” sözlerinden etkilenmiştir.

İsa Yusuf Bey, 1931’de Hoca Niyaz Hacı tarafından başlatılan istiklal hareketi üzerine Çin yetkilileri ile temasa geçmiş, Doğu Türkistan’daki Çinli idarecilerin halka yaptığı zulümlerin önlenmesini aksi takdirde hareket yayılacağını ve bölgede Rus işgalinin söz konusu olacağını bıkıp usanmadan anlatmıştır. 

Sovyet Zulmü

Nitekim 1931’deki bağımsızlık teşebbüsü Doğu Türkistanlı Müslümanları, endişe ettikleri bu tehditle yüz yüze bırakmıştır. Çin, ancak komünist Rusya’nın desteği ile bu teşebbüsü bastırabilmiş ve 1934-1937 arasında ardı ardına yaşanan kıyamlardan sonra Doğu Türkistan, fiilen Sovyet hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde Sovyet cumhuriyetlerinde yaşanan işkence ve eziyetlere Doğu Türkistanlılar da maruz kalmıştır.
 İsa Yusuf Bey, Konsolos Çin De-li’nin görevden alınması üzerine 2 Haziran 1932’de Pekin’e gelmiştir. Pekin’de 1933’te “Doğu Türkistanlı Vatandaşlar Cemiyeti”ni kurmuş ve “Çinli Türkistan Avazı” isimli mecmuayı çıkartmıştır. 18 Eylül 1936’da Çin Millet Meclisi üyeliğine seçilmiştir. 1938’de Japon-Çin anlaşmazlığı konusunda İslam dünyasını bilgilendirmek üzere görevlendirilmiş, Lübnan, İran, Afganistan ve Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Ziyaret ettiği ülkelerde pek çok devlet lideri, siyasetçi, yazar, akademisyen ve en önemlisi de Doğu Türkistan’dan göç etmiş kişilerle görüşmüştür.

Çinlilerin baskıları sonucu 21 Eylül 1944’e Alihan Töre liderliğinde İli (Gulca)’de ayaklanma başlamış ve 12 Kasım 1944’te “Şarkî Türkistan Cumhuriyet” adlı bir devlet kurulmuştur. Çin devlet başkanı Çan Kayşek ayaklanmayı bastırmak için uzlaşma yolları aramış ve İli’den gelen bir heyetle görüşmeleri için mesut Sabri Baykozi, Mehmet Emin Buğra ve İsa Yusuf Bey’in Urumçi’ye gitmelerine izin verilmiştir. Görüşmeler sonucu 2 Ocak 1946’da General Can Cicung başkanlığında Mehmet Emin Buğra ve İsa Yusuf Bey’in de aralarında bulunduğu bir Karma Hükümet kurulmuştur.

İsa Yusuf Bey, 1946’da Urumçi’de “Üç Prensip Gençler Teşkilatı”nın Doğu Türkistan şubesini açmış, “Altay Neşriyat Evi”ni kurarak “Erk” gazetesini çıkarmaya başlamış ve halkın iştirak ettiği haftalık toplantılar tertip etmiştir. 1947 senesinde kurulan Dr. Mesut Sabri Baykozi hükümetinde genel sekreterlik vazifesini üstlenmiştir. Bir yıldan daha fazla kaldığı bu görevi esnasında milliyetçi, anti-emperyalist ve anti-kominist politikaları yüzünden Rusya ile Çin’in tepkisini çekmiştir. 17 Temmuz 1948’de, Rus aleyhtarı politikaları gerekçesi ile hükümet azledilmiştir. Bu sırada Kızıl Çin tehlikesi de had safhaya ulaşmıştır. 

Hicret Kararı Aldı

İsa Yusuf Bey ve arkadaşları uzun müzakereler sonucu, güçlerinin Kızıl Çin kuvvetlerine karşı koymak için yeterli olmadığı kanaatine vararak hicret kararı almışlar ve 21 Ekim 1949’da yüzlerce kişi ile Doğu Türkistan’dan ayrılmışlardır. 20 Aralık 1949’da Ladak’a ve oradan da Keşmir’in başşehri Şrinagar’a hareket etmişlerdir. 

İsa Yusuf Bey ve Mehmet Emin Buğra, Tibet üzerinden Hindistan’a ulaşmaya çalışan Kazak Türklerine de yardım ellerini uzatmışlardır. İsa Yusuf Bey, kafilelerin sığınma izinlerini alabilmek için sırasıyla Hindistan, Suudi Arabistan ve Mısır’a gitmiş fakat bir netice alamayınca 6 Ocak 1952’de Türkiye’ye hareket etmiştir. Aynı tarihlerde Mehmet Emin buğra da Türkiye’ye gelmiştir. 

Türkiye’de bir taraftan yaptıkları ziyaretler diğer taraftan da basın yoluyla davalarını canlı tutma gayretleri neticesinde Bakanlar Kurulu, 13 Mart 1952 tarihinde 1850 Doğu Türkistanlının iskanlı göçmen olarak Türkiye’ye yerleşmelerine kar vermiştir. 1952 yılı sonundan itibaren Doğu Türkistanlılar Türkiye’ye yerleşmeye başlamışlardır. İsa Yusuf Bey ise ailesiyle birlikte Haziran 1954’te Türkiye’ye yerleşmiş ve 4 Aralık 1957’de de Türk vatandaşlığına kabul edilmiştir.

1949-1954 yılları arasında tahammül edilemeyecek derecede zor şartlar içinde geçen beş yıldan sonra, Türkiye’ye yerleşen Doğu Türkistanlılar ve İsa Yusuf Alptekin bir nebze de olsa huzura kavuşmuşlardır. Alptekin, davasını anlatmak üzere 1970’e kadar üç defa dünya seyahatine çıkmış ve birçok memleket dolaşmıştır. Başta Asya-Afrika Konferansı, Dünya İslam Birliği ve Dünya İslam Kongresi olmak üzere pek çok uluslar arası konferanslara iştirak etmiş ve pek çok devlet büyüğü ile görüşmüştür.

1960’da Doğu Türkistan Göçmenler Cemiyeti kurulmuştur. Mehmet Emin Buğra’nın 14 Haziran 1965’te vefatından sonra cemiyetin başkanlığına İsa Yusuf Alptekin getirilmiştir. Alptekin, 1978 yılında geçirdiği bir trafik kazası neticesinde uzun süre hastanede kalmış ve gözleri tedrici olarak acizleşmiştir. Bunun üzerine cemiyetin faal başkanlığından ayrılmıştır. 1984 yılında Türkçe, Arapça, İngilizce olmak üzere “Doğu Türkistan’ın Sesi” isimli mecmuayı yayınlamaya başlamıştır. 

1978 yılında kurulmasını tamamladığı fakat rahatsızlığı sebebiyle hizmet edemediği Doğu Türkistan Vakfı, 1986’da merhum Rıza Bekin tarafından yeniden ihya edilmiştir.

Diplomasiye Önem Verdi

İsa Yusuf Alptekin, diğer Türkistanlı liderlerden farklı olarak diplomat yönü ağır basan bir şahsiyettir. Meselelerin şiddetten ziyade aklıselim ve uzun vadeli çalışmalarla halledileceğine inanmaktadır. Her gittiği yerde Müslüman-Türk talebelerle ilgilenmesi, cemiyetler kurup gazete ve dergi yayınlaması eğitim ve kültüre verdiği önemi göstermektedir. 

Gençlik yıllarında başlayan mücadele hayatı hicretler, eziyetler, türlü sıkıntılarla sürmesine rağmen hürriyet aşkı bir asra yaklaşan ömrünün son günlerinde dahi canlılığını korumuştur. Bu mücadelesi sırasında çocuklarını da:

“Bir Doğu Türkistanlı olarak Doğu Türkistan davası, bir Türk olarak Türklük davası, bir Müslüman olarak İslam davası ve bir insan olarak insanlık davası için hizmet edin” telkiniyle yetiştirme gayretinde olmuştur. 

Doğu Türkistan’ın bir müstemleke olarak kalmasını hazmedemeyen Alptekin’in hayatındaki en büyük tesellisinin ise Batı Türkistan’ın bağımsızlığına kavuştuğunu görmek olmuştur. Yaşamış olduğu bütün olumsuzluklar rağmen hiçbir zaman doğu Türkistan’ın bağımsızlığına olan inancını kaybetmemiştir. 
Semerkant: Yeryüzünün Sultanı Halime Toros Marco Polo’nun, İbn Battuta’nın Clavijo’nun ve daha nice seyyahın adına övgüler düzdüğü Semerkant’ı, Edgar Allen Poe “yeryüzünün kraliçesi” olarak selamlamıştı. Biz de Semerkant’ı şanına yakışır bir şekilde selamlamak ve görüntülemek üzere “Dünyanın güneşe dönük en güzel yüzü”ne çeviriyoruz yönümüzü. Ve yüzyıllar boyunca sahip olmak için nice insanın kan döktüğü bu şehre giriyoruz… İlk başta beklentinin büyüklüğü oranında kaçınılmaz olan hayat kırıklığı, insanı şöyle bir yoklasa da kendini hemen ele vermeyen şehirlerden birine adım attığınızı ve Semerkant’ın ancak bir süre geçtikten sonra gizlendiği yerden çıkıp yüzünü göstereceğini anlamanız için biraz durmak ve soluklanmak gerekiyor. Hiç olmazsa Registan Meydanı’nda gün doğumunu beklemeli… Semerkant ancak bundan sonra; medreseleri, türbeleri, camileri ve geçmişin bütün pırıltıları ile belirmeye başlıyor… İbn Battuta’nın tasvir ettiği Semerkant, dünyanın en büyük, en güzel ve kusursuz şehirlerinden biriydi: Bahçeleri sulayan su dolapları ve nehrin kıyısında akşamüstleri gezintiye çıkan Semerkant halkı… Irmağın kıyısında oturulacak peykeler, oturaklar ve yükseltiler bulunuyor… Bir de Semerkant’ın hâlâ çok ünlü olan kuru yemişlerini ve meyvelerini satan dükkânlar sıralanmış… Aradan geçen bunca zaman hiçbir şeyi değiştirmemiş gibi. Yine Pazar yerlerinde Semerkant’ın o meşhur kuru yemişlerini ve meyvelerini bulabiliyorsunuz. Registan Meydanı’nda Timur’un, Uluğ Bey’in, Bursalı Kadızâde-i Rûmî’nin Ali Kuşçu’nun şahit olduğu güneşin doğuşuna bir de biz şahitlik ediyoruz sabah çaylarımızı yudumlarken… Semerkant’ın merkezinde bugün üç medresesi ile Registan Meydanı bulunuyor. Meydandaki medreselerden tarih olarak en eski olanı bir 15. yüzyıl eseri olan Uluğ Bey Medresesi.  Adını kubbesindeki altın işlemelerden alan Tilyekâri Medresesi ile vahşi hayvan tasvirleriyle süslü Şirdar Medresesi ise 17. yüzyılda yapılmış. Tilyakâri Medresesi’nin içinde bir mescit var. Mescidin içi süslemeleriyle birlikte bir “dünya” sanki, iddiaya göre, bu mescidin içi de altın işlemelerle süslüymüş, ama Sovyetler döneminde bütün altın işlemeler sökülerek Moskova’ya taşınmış. Ünlü “Semerkant Rönesansı”nın temel taşları olan medreselerde bugün Uluğ Bey’in torunları Özbek kültürünün otantik ürünlerini satıyorlar turistlere… Timur’un son yıllarında inşaatıyla bizzat ilgilendiği Bibi Hanım Camii, adını Timur’un gözde eşi Saray melik Hanım’ın halk arasındaki lakabından alıyor. Bu yapı da Timur’un 1399’da Hindistan Seferi’nden dönerken yanında getirdiği duvar ve taş ustalarının hünerli elleri ve emeği üzerinde yükselmiş. Şehrin merkezinde bulunan Emîr Timur’un türbesi Gur-Emîr aslında bir aile mezarlığı. Timur burada başta en sevdiği torunu Uluğ Bey ve oğlu Şahruh olmak üzere hanedanın diğer üyeleriyle birlikte ebedî uykusunu uyuyor. Semerkant’ın kuzeydoğu kesiminde yer alan türbelerin bulunduğu yere “Şah-ı Zinde” deniyor. 8. yüzyılda Hazreti Peygamber’in yeğeni Kusam b. Abbas’ın bu bölgede gömülmüş olması dolayısıyla Timur ve evlatları da ölülerini bu bölgeye yaptırdıkları türbelere gömünce, şehrin en güzel mimari külliyelerinden olan “Şah-ı Zinde” ortaya çıkıyor. Bu türbeler topluluğu içinde en gösterişli olanı, Uluğ Bey’in hocası Bursalı Kadızâde-i Rûmî için yaptırdığı Musa Paşa Türbesi… Şah-ı Zinde’den çıkarak Uluğ Bey’in yıldız tozundan ayak izlerini takip ettiğinizde, bu yol sizi ünlü Semerkant Rasatanesi’nin görkemli kalıntılarına götürüyor. Rasathanenin yanına yapılan astronomi müzesinin duvarlarını ise Uluğ Bey’in ve diğer bilim adamlarının temsili resimleri süslüyor. Yolun karşı tarafında meşhur Efrasiyap tepesi yükseliyor. Yani eski Semerkant. Cengiz Han’ın yerle bir ettiği bu şehrin yıkıntıları arasında, tarihe yeni bir yolculuk yapıyoruz zihin dünyamızda.
Türk Dünyası Kültür Çevreleri ve Karşılaştırma Meselesi Prof. Dr. Abdulkadir Yuvalı
K
ültür, zaman mekân ve canlılarla ilgili olduğu için değişik biçimlerde ifade edilebildiği gibi “milletlerin hayat tarzı” olarak da ifade edilebilir. Konuyu kültür tarihi yönüyle ele alacak olursak, kültür, atalardan devralınan maddî ve manevî değerlerin bütünüdür. Bir başka ifadeyle, tavır, davranış, örf, adetler, düşünceler ve kıymet biçimleridir. Kültür tanımlarının birleştiği husus, kültürün toplumlara mahsus bir yaşayış ve davranış tarzı olması ve tarihilik vasfını taşımasıdır. Bu yüzden kültür, bilgi, san’at, inanç, örf ve adetler olup ferdi mensup olduğu cemiyet ile bütünleştiren değerlerin bütünüdür.

Kültür tarihi araştırmalarında kültür çevreleri büyük rol oynamaktadır. Türk Dünyası’nın kültür çevreleri eski dünya olarak adlandırdığımız üç kıt’aya yayılmış vaziyettedir. Birçok milletlerin kültür çevreleri belirli coğrafyalar ile sınırlı olduğu halde Türk Kültür Coğrafyası farklı sayıdaki kültür çevrelerinden oluşmuştur. Kültürlerin geniş çevrelere yayılmış olması zenginlikleriyle doğrudan ilgilidir. 

Türk kültürü araştırmalarının ilmî ölçülerde yapılabilmesi için öncelikle Türk kültür çevrelerinin ayrı ayrı araştırılması, ortak kültür paylarının tespiti yönünde olmalıdır. Anadolu’daki Türk kültürünün zenginlik kaynakları nasıl bölgelerimizle ilgili ise Türk kültürünün zenginliği de Türk Dünyası’ndaki kültür çevreleri ile yakından ilgilidir. 

Kültür tarihi araştırmalarında karşılaştırma işlemi ana kültür çevresi ile onu besleyen diğer çevreler arasında yapılmalı ve aynı metodun kullanılması gerekmektedir. Bu suretle değişimin, zaman, mekân ve tarihî olaylardan kaynaklanan serbest kültür değişmesi sonucu veya mecburi kültür değişmesinin neticesinde ortaya çıktığı tespit edebiliriz. 

Türk Dünyası’nda Rus dilinin kültür, ilim, siyaset ve iktisat alanında ortak dil olmaktan çıkartılması Türk Devlet ve Topluluklarının bağımsızlık konusunda alacakları önemli bir karar ve bu yönde atılacak anlamlı bir adım olacaktır. Bu kararın alınması ve hayata geçirilmesinde karşılaşılacak güçlüklerin çok yönlü olduğunun şuuru içinde olmamıza rağmen elbette istiklâli elde etmenin de bir bedeli olacaktır. Sovyetler Birliği’nin yaklaşık 70 yılda almış olduğu tek yanlı karar ve uygulamaların bir neticesi olarak Rus dili Türk Dünyası’ndaki günümüzdeki konumuna ulaşmıştır. Söz konusu kararın alınamaması uygulanamaması halinde Türk Dünyası’nın bir bölümü için “Rus dili Türk Devlet ve Toplulukları” konumuna getirilmesi hedeflenilmelidir.

Bizi yakından ilgilendiren Arap Dünyası’nı geniş coğrafyasında birleştiren müştereklerin başında din ve dil gelmektedir. Arap Dünyası’nı temsil eden ülkeler arasında konuşma dili yönüyle farklılık olduğu halde literatürde birlik vardır. Türk Dünyası’nı temsil eden ülkeler tarihî devirlerde aynı devletin sırları içinde birlikte yaşamış olduklarından dolayı halk kültürü ve konuşma dili bakımından beraberlik söz konusu olduğu içinde bu yönde atılan adımlarda önemli mesafe katedilmiştir. 
Alfabede Birlik Esas

Şu anda öncelikli olarak ortak alfabe konusu hayata geçirilmelidir. Zira Stalin, “Kıril” adlı bir papazın adını taşıyan bu alfabeyi Sovyet ideolojisinin emrine “Divide et imperium” siyaseti yönünde son derece başarılı bir şekilde kullanmıştır. Kıril menşeili alfabeler, birbirinden farklı yaklaşık 20 çeşit olup, Türk devlet ve topluluklarını birbirinden uzaklaştırmak için her siyasi kuruluş için bir dil ve alfabe ihdası yoluna gidilmiştir. Bu konuda Azerbaycan Türkleri’nin güçlü kalemi Bahtiyar Vahapzade “Bir halkın alfabesi kaç defa değiştirilebilir? Bir halkın tarihini kaç defa değiştirmek olabilir? Gah madyalı olduk gah Fars’ın döküntüsü. Gelin kat’i bir şekilde bildirelim ve diyelim ki! Bu halk Azerbaycan Türkleridir.” Sözleriyle alfabe birliği isteğini ifade etmektedir.

Türk Dünyası’nda ana kültür çevresi “Türkistan” dır. Bu kültür çevresi ile tarihin değişik dönemlerinde bağı bulunan, başta Anadolu olmak üzere Kafkasya, İtil-Ural, Oradoğu, Balkanlar ile Asya kıtasının batıdaki uzantısı konumundaki Afganistan, Horasan, Maveraünnehr, Harezm, Deşt-i Kıpçak vb. Türk Dünyası’nın kültür çevresi içinde yer alır. Türkistan ile söz konusu kültür çevreleri arasındaki kültür bağları, bir ağacın kökleriyle dalları kadar birbirlerine yakındır. Çünkü Türk Dünyası’nın kültür değerlerinin kökleri Türkistan’da, dalları ise diğer Türk kültür çevrelerindedir. Bu konuda yapılan çalışmalar kökler ile dallar arasındaki bağları tespit işlemi olacaktır.
 Kültürdeki değişme realitesinden hareketle, ayrı Türk kültür çevrelerinde yaşamakta olan Türklerin maddî ve manevî kültürleri karşılaştırmalı olarak incelenmelidir. Böylece Türk kültürünün müşterekleri yani ortak paydasına ulaşılış olacaktır. Bu müşterekler sayesinde sosyal, ekonomik, idarî ve askerî alanlardaki değişmeyen veya en az değişime uğramış değerler tespit edilmek suretiyle, bundan sonraki dönemde serbest kültür değişimi aşamasına ulaşılması mümkündür. Çünkü serbest kültür değişmelerinde halkın kendi ihtiyaçlarını birtakım yeniliklerle karşılayabilmesi söz konusudur. 

Oysaki yakın zamana kadar Türk Dünyası’nın büyük bir bölümü mecburi kültür değişimi ile karşı karşıya idi. Bu olay, mevcut kültüre başka bir kültürün aşılanması veya bir sistemden başka bir sisteme döndürülmesi, alıştırma ve telkin yollarıyla yapılmaktadır. Mecburi kültür değişiminde, millî değer hükümleri kötülenir, millî değerlerin hor görülmesi temayülü sanat ve edebiyat yoluyla çoğu zaman halka hissettirilmeden aşılanır.sosyal miras (manevi kültür) olarak mevcut bütün değerler yıpratılır, lisan bozulur, örf ve adetler alay konusu yapılır.

Sovyet Birliği, 70 yılda aynı milletin farklı budun ve boylarını değişik coğrafyalarda temsilcilerine “Azeri, Özbek, Kazak, Kırgız, Tatar” vb. milletler adını vermiş olması ilmî bakımdan ne kadar yanlış ise günümüzde Azerbaycan Türkleri, Kazakistan Türkleri ve Özbekistan Türkleri’ni “Azeriler, Özbekler, Kazaklar” olarak tanımlamak da hem ilmî ve hem de millî bakımdan yanlıştır. Sovyetler Birliği bunu devlet politikalarının gereği ve millî çıkarları yönünde bu terimleri kullandıkları halde bizim bir yanlış veya gafletin sonucu olarak kullandığımız da bir realitedir. 

Öncelikle Terminoloji
Şu halde Türk Dünyası’nın öncelikle terminoloji meselesine açıklık getirmede fayda vardır. Günümüzde aynı milletin farklı coğrafyalardaki temsilcisi konumundaki Türk Devlet ve Topluluklarını ifade etmek için; Azerbaycan Türk Cumhuriyeti, Kazakistan Türk Cumhuriyeti, Özbekistan Türk Cumhuriyeti, Kırgızistan Türk Cumhuriyeti, Tataristan Türk Cumhuriyeti ifadesi kullanılmalıdır. 

Türk Devlet ve Topluluklarına mensup insanları tanıtmak için “Azerbaycan Türkleri, Özbekistan Türkleri, Kırım Türkleri ve Batı Trakya Türkleri”, konuştukları dil için ise “Türkiye Türkçesi, Özbekistan Türkçesi”, vb. terimlerin kullanılması ilmî ve Türk Dünyası’nın millî menfaati bakımından büyük önem taşımaktadır. Tarihi devirlerde ve günümüzde aynı milletin yani Türk milletinin değişik budun, boylarına mensup ailelerin kurduğu bu siyasi teşekkülleri tanımanın en kolay yolu aralarındaki kültür müştereğini ortaya koymaktır.

Türk Cumhuriyetleri ve Topluluklarında tarihî devirlerden beri mevcut olan fakat işleme ve hayata geçirilesi için ilgi ve alâkayı gerektiren müşterek kültür değerlerinin tespiti araştırılması ve yaşanır hâle getirilmesi, Türk Devlet ve Toplulukları için geciktirilmemesi gereken millî ve hayatî vazifedir.

Aynı ağacın dalları konumunda bulunan Türk boy ve budunlarının çağlar boyunca nesilden nesile aktararak ortaya koydukları maddî ve manevî kültür ürünleri olan efsaneler, destanlar, halk hikayeleri, masallar, bilmeceler, ata sözü, maniler, türküler, ağıtlar, ninniler, fıkralar, gelenek-görenek v inançlar ile maddî kültür unsurları ve etnografya, kültür çevreleri esas alınarak tespit edilmeli ve karşılaştırma yapılmak suretiyle müşterekler ortaya çıkartılmalıdır. Böylece hem Türk Dünyası’nın ortak kültür paydasına ulaşılmış olacak ve hem de Türk Dünyası’ndaki kültürel değişmenin belli temeller üzerine gelişmesi yönünde önemli bir adım atılmış olacaktır.
Türk’ün Kanayan Yarası: Doğu Türkistan Arif Erez Doğu Türkistan geçmişte Hunlar, Göktürler, Uygurlar ve Karahanlılar gibi birçok Türk devletine ev sahipliği yapmış medeniyet merkezidir. Doğu Türkistan tarih boyunca Osmanlı’ya bağlı kalmış, 1863 yılında Yakup Han liderliğinde kurulan devlet, Osmanlı’ya bağlı olduğunu ilan ederek, Sultan Abdülaziz Han’a biat etmiş ve onun adına hutbe okutup, para bastırmıştır. Osmanlı da bu bağlılığı kabul etmiştir. Orta Asya’da Osmanlı’ya bağlı Müslüman Türk devletinin kurulmasından çekinen Rusya ve çin harekete geçerek bu devleti yıkmışlardır. Batı Türkistan’ı Rusya, Doğu Türkistan’ı ise Çin işgal etmiştir. Çin bu bölgeye yeni kazanılmış topraklar anlamında “Sincan” adını vermiştir. Zengin yer altı, yer üstü kaynakları ve stratejik önemi ile dünyanın ihtişamlı bölgelerinden biri olan Doğu Türkistan, yaklaşık iki asırdır Çin’in zulüm ve işkenceleri altında inim inim inlemektedir. Bölgede mücadele sürekli devam etmiş, Kasım 1933’te Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu, tarihteki ilk İslam cumhuriyetidir. Ancak kurulan devletin ömrü çok kısa olmuş ve Çin tarafından yıkılmıştır. Daha sonra 1944 yılında tekrar Doğu Türkistan Cumhuriyeti kurulmuş, bu devleti de 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti işgal edip kendisine bağlamıştır. Doğu Türkistan, bugün Çin hudutları içinde yer alan “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” adı altında sözde özerk bir devlettir. İşgalci devlet Çin, özellikle ABD’ye yapılan 11 Eylül saldırısından sonra bölgede uyguladığı baskı ve şiddete hız vermiştir. Çünkü bu olaydan sonra ABD tarafından Müslümanlara terörist yaftası yapıştırılmış ve bu bahanelerle Afganistan işgal edilmiştir. Çin de bu uygun ortamdan yararlanarak Doğu Türkistan’daki faaliyetlerine ağırlık vermiştir. Çin, bölgede yıllardır Müslüman Türk halkına karşı asimilasyon ve soykırım politikası uygulamaktadır. Doğu Türkistanlılar daha doğar doğmaz birçok yasakla karşılaşmakta, Çin tarafından fazlalık addedilip, doğum kontrolüne tabii tutulmakta ve en fazla iki çocuk yapmalarına müsaade edilmektedir. Eğer kontrol dışı hamilelik olursa, cebren kürtaja tabii tutulmaktadırlar. Doğu Türkistan nüfusunun yaklaşık 40 milyon olduğu söylense de ihtimal, gerçek rakamlar bunun üzerindedir. Çünkü Çin hem kendi topraklarındaki hem de bu bölgedeki Müslüman nüfusu her zaman olduğundan az göstermeye çalışmıştır. Çin, özellikle bölgeye yoğun nüfus yerleştirip, bölge halkını ise zorunlu olarak Çin’in iç kesimlerine göçe zorlayıp, yerli Türk halkını asimile yoluyla eritmeye çalışmaktadır. Doğu Türkistan, dünyanın dindarlık oranın en yüksek bölgelerinden biri olmasına rağmen ibadet sayılabilecek birçok faaliyet yasaklanmış durumdadır. Bütün bunlar göz önüne alındığında “Özyurdunda garip öz vatanında parya” tabiri hiç şüphesiz en çok Doğu Türkistanlılara yakışıyor. Türkiye ise gerek ekonomik gerekse de siyasi çıkarları uğruna Doğu Türkistan’ı görmezden gelerek, Çin’in merhametine terk etmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden biri olan, 1 milyardan fazla nüfusu ve yüksek seviyedeki kalkınma hızıyla Türkiye için büyük bir pazar anlamına gelen Çin ile siyasî ve ekonomik ilişkilerimiz son yıllarda hızlı bir gelişme göstermektedir.   
Doğu Türkistan'dan Türkiye'ye Göçler Yrd. Doç. Dr. Erkin Emet Doğu Türkistan’daki Uygur ve Kazakların Pakistan ve Hindistan’a göçü 1930’lu yılların başında başlar. Bunlar 1940’tan 1950’ye kadar geçen zaman zarfında Hindistan ve Pakistan’a alışmış dahası yerli Müslüman ahaliden destek de görmüşlerdir. Ancak, dil ve kültür farklılığından dolayı kendilerini rahat hissedememişlerdir. Bundan dolayı, bütün arzuları aynı kök ve tarihten olan Türkiye’ye göç edip yeni nesillerinin orada yetişmelerini sağlamak olmuştur. Dolayısıyla Doğu Türkistan Türklerinin göçünün ikinci aşamasını Türkiye göç hareketi oluşturmaktadır.
Doğu Türkistan’dan sığınan Uygur ve Kazaklar, II. Dünya Savaşının sona ermesinden sonra, Hindistan Türkiye Büyükelçiliğine müracaat edere, Türkiye’ye göç taleplerini iletmiştir. Ancak, savaşa girmemekle beraber, dönemin sıkıntılarını henüz zerinden atamayan Türkiye, yeni mültecileri kabul etmek imkanlarının müsait olmadığı gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, 1950 Şubatında bir liste hazırlayıp Türkiye Pakistan Büyükelçisi Nebil Batu’ya teslim edilerek Türkiye’ye göç etme isteği iletilmiştir.
Bir yıl sonra Ankara’dan gelen cevapta, Kazakların Türkiye’ye iskanlı göçmen olarak kabul edilecekleri, ancak bürokratik işlerin tamamlanması için bir süre beklemeleri gerektiği bildirilmiştir. Bu arada, 1950’de Doğu Türkistan’dan ikinci Kazak göç kafilesi Keşmir’e gelmiştir. Bu kafile Hüseyin Teyci, Delilhan Canaltay, Alibek Hakim ve Sultan Şerif Teyci liderliğindeki Kazak Türkleri ile İsa Yusuf Alptekin ile Mehmet Emin Buğra liderliğindeki Uygur Türkleriydi. Bu grup 1949’da Mao Ze-dong liderliğinde gerçekleşen komünist ihtilalin getirdiği yeni yönetime boyun eğmek istemedikleri için hür dünyaya doğru yola çıkmışlardı. Tibet üzerinden gelen bu grup da hem Çin hem de Tibet askeriyle çarpışa çarpışa ulaştıkları Hindistan sınırından geçerek Keşmir’e ulaşmışlardı. Pakistan’daki Kazaklar, onlarla temasa geçerek Türkiye’ye göç için yaptıkları müracaatın kabul edildiğini, kendilerinin de hemen bu yolda müracaatla bulunmaları tavsiye edildi.
İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra, 1951 senesinde Ankara’ya gittiklerinde bu müracaat sahiplerinin göçmen olarak Türkiye kabulünün hızlandırılmasını sağladılar. Başbakan Adnan Menderes’in başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nun 13 Mart 1952 tarihli kararıyla Pakistan, Hindistan ve Keşmir’deki Kazaklar ile Uygurlar iskânlı göçmen olarak Türkiye’ye resmen kabul edilmiştir. 
Eylül 1952’den itibaren 1954 senesinin Nisanına kadar Kazak gruplar halinde Türkiye’ye gelmiştir. Gelenler ilk olarak Zeytinburnu, Tuzla ve Sirkeci’deki göçmen misafirhanelerine yerleştirilmiştir. Daha sonra, Manisa Salihli, Kayseri Develi, Niğde Altayköy, Nevşehir Aksaray ve Konya İsmil’e iskân edildiler. Zaman içinde kırsal kesimlerdeki geçim sıkıntısı olanlar tekrar İstanbul’a ilk yerleşim bölgeleri olan Zeytinburnu’na göç etmelerine sebep olmuştur. 
Doğu Türkistan’ın çeşitli bölgelerinden hür dünyaya çıkmak için göç etmelerine sebep olmuştur. Doğu Türkistan’ın çeşitli bölgelerinden hür dünyaya çıkmak için göç eden Uygur ve Kazak Türklerinin başlangıçtaki kesin sayısı bilinmemektedir. Bu konuda 18.000’den 50.000’e varan muhtelif tahminler yapılmaktadır. Bunlardan hayatta kalıp Türkiye’ye ulaşanların sayısı topu topu 1.850 kişidir.
Demek ki, hürriyet aşkıyla yollara düşen her 10 Doğu Türkistanlıdan en iyimser tahminle ancak biri gayesine ulaşabilmiştir. Hür yaşayabilmek, Türk ve Müslüman kimliğini muhafaza edebilmek uğruna yapılan bu göç on binlerce şehidin kanına mal olmuştur.
1990 Yılından Sonraki Uygur Göçü
Çin Halk Cumhuriyeti soğuk savaş döneminde kapısı dünyaya kapatmıştı. Çin’de 1976 yılında Mao’nun ölümünden sonra 1978 yılından itibaren açıklık politikası uygulamaya başlamıştır. 1980’li yıllardan sonra, eskiden yakınları yurt dışına göç eden Uygurlar da yurt dışına çıkıp yerleşmeye başlamıştır.1990 yılında Sovyetler Birliğinin yıkılmasıyla Uygur göçünde yeni bir dönem başlamıştır. Uygurlar komşu ülkeleri olan Pakistan, Afganistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan ile Türkiye gibi ülkelerle ticaret yapmaya başladılar. Ticaret için bu ülkelere çıkan Uygurların yanı sıra Çin baskısında olan Uygur gençleri de yurt dışına çıkmaya başladı. Bu taze kanların katılmasıyla diasporadaki sivil toplum örgütleri güçlenmeye başlamıştır. 
Doğu Türkistan davası Türkiye üzerinden Avrupa ülkelerine, Amerika’ya ve Kanada’ya yayılmıştır. 11 Eylül sonrası Amerika’nın terörizme karşı mücadelesinden yararlanmaya çalışan Çin Halk Cumhuriyeti, Uygur Türklerini dünyaya terörist olarak tanıtmayı amaçlamıştır. Çin’in Uygurlara uyguladığı baskı politikası arttıkça pasaport alabilen Uygur Türkleri kendini yurt dışına atmaya çalıştı. Uygur Türkleri yurt dışında yeni oluşumlar oluşturma gayretinde olmuştur. 4 Şubat 1990 Barın, 5 Şubat 1997 Gulca olayı ve nihayet 5 Temmuz 2009 Urumçi Katliamında sonra Uygurların yurt dışına göçü artmıştır. Pasif göç hala devam etmektedir.
Uygur Türklerinin 1990 yılından sonraki göçü, ağırlıklı olarak Avrupa ülkeleri ve Amerika’ya gerçekleşmiştir. Doğu Türkistan meselesinin uluslararasına taşınması neticesinde Batı Ülkeleri, Amerika, Kanada ve Avustralya gibi ülkeler Uygur Türklerine sığınma hakkı vermeye başlamıştır. Bunların dışında Çin pasaportu ile dünyanın çeşitli ülkelerinde eğitim görmekte olan Uygur öğrencilerin sayısı da küçümsenmeyecek boyuttadır.
Sonuç olarak Uygur Türklerinin Batıya göçü milattan önce başlanmış olup, farklı dönemlerde farklı boyutlarda devam etmiştir. İçinde bulunduğumuz 2013 yılında da Uygur Türklerinin batıya göçü devam etmektedir. Eskiden Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Türkiye ve Suudi Arabistan’da yoğunlaşan Uygur Diasporası artık bütün dünya ülkelerinde hızlı bir şekilde oluşmaktadır. Araştırmacılar Çin’in mevcut baskı politikası devam ettiği müddetçe Uygur göçünün devam edeceğini, Uygur diasporasının önümüzdeki yıllarda Çin’e karşı bir güce dönüşeceğine kesin gözüyle bakmaktadır. 
Göçlerde Afganistan’ı Tercih Etme Sebepleri
Göçün ilk çıkış kapısı Afganistan olmuştur. Çünkü Doğu Türkistan, Afganistan ile sınırdır. Göç kafilesi Himalayalar’dan, Pamir yaylasından Afganistan’a geçmiştir. Üç aylık bir sürede Doğu Türkistan’dan gelen kafileler o zamanki at, eşek, deve, katır gibi hayvanlarla, hayvan bulamayanlar da yaya olarak Doğu Türkistan’dan Afganistan’a kadar zor şartlarda seyahat etmiştir. Afganistan’da da başlıca Kabil, Hanabat, Badahşan ve Konduz vilayetlerine yerleşmişlerdir.
Göç kafilesi Afganistan’ı geçici bir üs olarak görmüştür. Çünkü Afganistan o dönemde Çin’in ekonomik ve siyasi askısı altındaydı. Bu yüzden Afgaistan’da kalmalarının daha sora Doğu Türkistan meselesini gündeme getirmeye veya uluslararası platforma taşımaya imkan vermeyeceğinin farkına varmışlardı. Göç kafilesinin önde gelenleri, aynı din, aynı soy ve aynı kültürden oldukları Türkiye’ye gitmeyi arzu etmişlerdi. Bu şekilde ilk temas Birleşmiş Milletler Mülteci Komiserliği ve UNESCO’nun çeşitli birimleri aracılığı ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Afganistan, Kabil Büyükelçiliği ile sağlanmıştır Türkiye’den yetkili olarak ilk temas edilen kişi Kaya Toperi Bey olmuştur.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz, Doğu Türkistanlıların Türkiye’ye göçü iki dalga halinde gerçeklemiştir. Birinci dalga, 1949 Mao ihtilalinden sonra Çin’deki yeni rejimi benimsemedikleri için yol çıkmıştır. İkinci dalga 1960’lı yılların başlarında Afganistan üzerinden gerçekleşen göçtür. Bu iki göç hareketi gelişigüzel yapılmamışdır. Liderleri öncülüğünde Uygur ve Kazak Türk toplumlarının özelliklerine göre, disiplinli ve toplu bir şekilde yapılmıştır. Bu yönüyle göç, Orta Asya’dan milattan önceki devirlerden batıya doğru yapılan Türklerin kitlesel göçlerinin en sonuncusudur. Daha sonra yukarıda bahsettiğim göç ile gelenlerin akrabaları ferdi hareketle serbest göçmen olarak Türkiye’ye gelmeye devam etmişlerdir.
Bu iki göç dalgasının nihai ülke olarak Türkiye’yi seçmeleri tesadüfi değil, bilinçli bir tercihtir. Çünkü onların amacı dil, din, kültür ve tarih açıdan ortak köklere sahip Türkiye’de kendilerin yabancılık çekmeyecekleri ve gelecek nesillerinin de milli kimliklerini kaybetmeyecekleri bir ortama kavuşmaktı. Günümüzde ise, Kazakistan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra, bazı Kazak aileler anavatanlarına geri göçmektedir. 1990’li yılların başlarına kadar Türkiye’deki Kazaklar mazlum Doğu Türkistan halkının sesini duyurmak için aktif faaliyetler içindeydi. Bugün üçüncü nesil Kazakların Doğu Türkistan davasıyla ilişkisi kalmamıştır denilebilir. Dünyanın yaklaşık 30 ülkesine dağılmış bulunan diaspora Uygurları içinde, Türkiye Uygurları kendilerinin en bahtiyar diaspora olarak addetmektedir. Çünkü onlar kendilerini maddi ve manevi her açıdan huzurlu hisetmektedirler.
Türkiye’ye 2. Göç
Doğu Türkistan’dan göç etme sebeblerinin başında can güvenliğinin olmaması gelmektedir. Özellikle 1949’da Mao Ze-dung ve ekibinin komünist devrimi yapmalarından sonra, Doğu Türkistan bölgesinde de etkilerini giderek arttırmaya başlamışlardır. Doğu Türkistan’da da, Çin’in diğer bölgelerinde yaptıkları gibi kıyım, zulüm, katliam ve işkenceleri uyguladılar. Bu eziyetlerin had safhaya ulaşması sonucunda bölgede yaşayan insanlar canlarını kurtarabilmek için başka ülkelere sığınmaya karar verdiler. Denilebilir ki, hür dünyada Doğu Türkistan’ın dışarıya kapalı olan bu sıkıntılarını, Çin’in yaptığı insan hakları ihlallerini ve katliamları hür dünyada anlatmak için yurt dışına gitme arzusu ortaya çıkmıştır.
Çin, 1959-1960 yıllarında bir kanun çıkartarak yabancı ülke vatandaşlarını talepleri doğrultusunda eğer belgeleyebilirlerse geldikleri ülkeye iade etmek kararı almıştır. Bundan istifade eden Doğu Türkistanlılar bölgeden ayrılmaya başlamıştır. Bu çerçevede de iki grupluk kafile halinde 1961 ve 1963 senelerinde Doğu Türkistan’dan ayrılmalar vuku bulmuştur.
1961’de ayrılan kafile ekseriyeti Yarkent şehrinden, 1963’te gelen kafile ise Kaşkar ve daha ziyade Gulca’dan gelen Uygurlardır. Bugün Kayseri’de daha çok Yarkent’ten gelen Uygurlar bulunmaktadır. Gulca yani İli şehrinden gelen Doğu Türkistanlılar daha sonra İstanbul’a yerleşmiştir. Onlar daha ziyade ticaretle meşgul olduklarından ve bulundukları coğrafyanın etkisi ile daha girişimci bir ruha sahip olduklarından İstanbul’a göç etmişlerdir. İstanbul’da çeşitli sektörlerde, özellikle deri sektöründe iş yapmakta ve kendilerinin geçim kaynağı olarak bu mesleği icra etmektedirler.
Baymirza Hayit ve Türkistan Bağımsızlık Mücadelesi Prof. Dr. Timur Kocaoğlu Baymirza Hayıt’ın 17 Aralık 1917’de Türkistan’ın güzel Fergana Vilayetindeki Namangan şehri Yarkorgan köyünde bir çiftçi ailesinin 9. çocuğu olarak dünyaya gelişinden tam beş gün önce, yakındaki Kokan şehrinde 12 Aralık 1917’de Türkistan Muhtar hükümeti ilan edilmiştir. Baymirza’nın anne ve babası hem o yıl tarlalarındaki ürünün çok bereketli olması ve Türkistan Muhtariyeti sevinciyle bayram yaşarlarken, doğan erkek çocuklarına zenginlik ve bolluk anlamında “Baymirza” (Zengin Prens)adını verirler. Ancak, Türkistan’daki o yılın bereketli ürün mutluluğu uzun sürmez, 1931-1934 arasında “Kollektifleştirme” adı altında çiftlikler halkın elinden müsadere edilecek, toprak sahipleri sürülecek, hapishane ve kamplara gönderilecek, öldürülecek veya kendi topraklarında işçi olarak çalıştırılacaktır. Türkistan Muhtariyet’ne de fazla müsamaha verilmeyecek, 12 Şubat 1918’de Kokan şehri Bolşevik ordusu tarafından topa tutulacak ve sonra halkın üzerine Ermeni Taşnak çeteleri gönderilerek Kokan şehri ve etrafındaki Türk köylerinde toplu kıyımlar yapılacaktır. Hayatında Dört Dönüm Noktası  1. Dönüm Noktası: Türkistan Muhtariyeti ve Kanlı Bayram Hediyesi
1936-1938 arasında Stalin’in emriyle bütün SSCB’de olduğu gibi Türkistan’daki beş cumhuriyette de binlerce aydın ve devlet adamı tutuklanarak, kurşuna dizilecek. 1918 ve 1934 yılları arasında Türkistan’ın dört bir yanında alevlenen Başmaçılık (Korbaşıcılık) adlı milli fakat dağınık ve koordinasyonsuz bağımsızlık savaşı sırasında yine yüzlerce şehir, kasaba ve köyler yakılacak, kadın-çocuk-yaşlı demeden toplu kıyımlar yapılacaktır. Türkistan’ı boydan boya kaplayan trajedilerden birini Baymirza Hayit henüz 5 yaşındayken kendi ailesinde de yaşamıştır. Onun ağabeyi Nurmirza Hayıt Ruslara karşı çarpışan Basmaçılar (Korbaşılar) safında çarpışırken 1922’de Rus askerleri tarafından yakalanınca başı kesilerek şehit edilir ve o sıradaki Kurban Bayramında Hayit ailesine bayram hediyesi olarak birinin elinden yollanır. Bez parçasına sarılmış oğlunın kesik başını gören annesi Rabahan Hanım baygınlık geçirir, bayram namazından dönen babası Hayitmirza Bey de hıçkırıklarla Allah’a yakarır. İlerde 20 yüzyılın en önemli Türkistan tarihçisi ve Türk dünyasının en büyük araştırmacısı olacak olan Baymirza Hayit, işte kendi anavatanı Türkistan böyle sonu uzun süreli trajediler ile biten kısa süreli sevinçler yaşarken doğmuş, çocukluk ve gençlik yıllarını böyle trajediler ile biten kısa süreli sevinçler yaşarken doğmuş, çocukluk ve gençlik yıllarını böyle tarjedilerin tanığı olarak geçirmiştir.  2. Dönüm Noktası: Düğün’den Cepheye ve Uzun Bir Muhacirlik
Dini okuldaki bir günlük kötü deneyiminden sonra, Baymirza Hayit öğrenimini Cedit (Yeni) okulunda, sonra Özbekistan’daki çeşitli orta ve yüksek okullarda, en son da Taşkent’teki Orta Asya Üniversitesi Tarih bölümünde sürdürür. O sırada öğretmen açığını kapamak için üniversite öğrencilerine çeşitli okullara öğretmenlik görevleri verilmektedir. Üç aylık pedağoji eğitiminden geçen Baymirza Hayit da 1937’de önce Sırdarya Vilayeti Sayram köyü Orta Okuluna Tarih öğretmeni olarak atanır, ardından 1938  ve 1939 yıllarında çeşitli okullarda öğretmenlik ve eğitim müdürlüğü görevlerini yapar ve 30 Ekim 1939’da Orta Asya Üniversitesi Tarih bölümünden mezuniyet diplomasını alır. İkinci Dünya Savaşı sırasında 23 Aralık 1939’da, yani 22 yaşındayken yurdundan koparılarak Sovyet ordusuna alınır ve Polonya cephesine yollanır. Savaşa gitmesine 16 gün kala annesinin ısrarıyla Tohtahan (1921-1985) adlı bir genç kızla evlendirilir. Çok kısa süre evli kaldığı o hanımdan 9 ay sonra doğacak olan oğlu ise, Baymirza Hayit7in hayatındaki başka bir sevinç ve trajedi kaynağı olacaktır. Savaş boyunca çok sayıda Sovyet askeri Nazi Alman ordusuna tutsak olur. O tutsak Sovyet askerleri arasındaki Türk asıllıların sayısı da epey kabarıktı. Baymirza Hayit de savaş tutsağı olarak çeşitli tutsak kamplarında bulunur ve Naziler tarafından kuruluan Türkistan Lejyonunda subay olarak görevlendirilir. Türkistan Lejyonuyla birlikte Baymirza Hayit de çeşitli cephelerde Sovyet ordusuna karşı çarpışır. Gerek Sovyet ordusunda, gerekse Alman esir kampları ve sonra Türkistan Lejyonu sıralarında Baymirza Hayit çok sayıda Türkün ölümüne ve ağır sıkıntılar çektiğine tanık olmuştur.  Bunların hepsi onun ruhunda ve yüreğinde derin izler bırakmıştır.  3. Dönüm Noktası: Eski Sovyet Askerlerinin SSCB’ye Geri Verilmesi, 51 Yıldır Görmediği Oğluyla Karşılaşması
İkinci Dünya savaşı bitiminde enkaz altında Almanya’da ve Avrupa’nın başka yerlerinde Baymirza Hayit başka facialara da tanık olmuştur. İngiliz ve Amerikalılar çok sayıdaki eski Sovyet ordusu mensuplarının bir bölümünü önce yanlışlıkla Sovyetler Birliğine geri verirler. Onlar içinde de çok sayıda Azerbaycanlı, tatar ve Türkistanlı subay ve askerler de vardır. Onların büyük çoğunluğu Sovyet sınırını geçen trenden indirilerek kurşuna dizilmiş, şanslı olanlar Sibirya ve başka yerlerdeki çalışma kampları ve hapishanelere yollanmıştır. Sonradan bu geri verme işlemi durdurulmuşsa da, ilk gidenlerin trajedisi Baymirza Hayit’a manevi acı vermiştir. Savaş sonrası dönemde ise, Baymirza Hayit Özbekistan’da başladığı tarih alanındaki çalışmalarını Almanya’da sürdürür. “Hokand ve Alaş Orda Millî Hükümetleri” adlı doktora tezi ile Münster Üniversitesi’nden 25 Nisan 1950’de “Felsefe Doktor” ünvanı kazanır. Almanya’da arka arkaya çok sayıda bilimsel eserler vermesine rağmen birkaç akademik kişinin kıskançlığı yüzünden Baymirza Hayit’a Almanya’da layık olduğu şekilde akademik bir görev verilmez.  Bir yerde sürekli olarak resmi bir görev alamadan geçmiş hayatında, kendisine hem maddi hem de manevi yönden, doktor olan eşi Ruth Hanım yardımcı olacaktır (5 Ekim 1950’de Ruth Hanımla evlenirler). Hayatının en trajik olaylarından biri de, Baymirza Hayit cephelerde savaşırken 16 günlük eşinden doğan ve 51 yıldır görmediği oğlu Bekmirza ile ilk kez 30 Eylül 1991’de İstanbulda karşılaşmasıdır. Ancak, bu kısa görüşmeden sonra Özbekistan’a dönen oğlu Bekmirza aradan üç ay kadar geçince 52 yaşında vefat eder ve bu haberin Baymirza Hayit’in ruhundaki başka acı trajediler ve yüreği üzerinde nasıl ağır yara bıraktığını kelimelerle açıklamayız.  4. Dönüm Noktası: Özbekistan’a İlk ve Son Gezisi
Uzun yıllardan beri yaşadığı Almanya’nın Köln şehrindeki hastane odasında 31 Ekim 2006 sabahı saat 06:00’da gözlerini yuman Baymirza Hayit7in hayatındaki çok sayıda trajediden biri, belki en acısı onun Özbekistan Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü başkanlığından davet edildiği Özbekistan gezisi daha bitmeden, birden yurdundan kovularak çıkarılmış olmasıdır. 12 Temmuz 1992’de eşi ve yakın dostlarıyla Taşkent’e ayak bazen Baymirza Hayit 22 Temmuz’da doğduğu yer Namangan’a da giderek halkın büyük coşkusuyla karşılanır. Ancak 25 Temmuz’da döndü Taşkent’te kendisine acı haber resmî ağızdan duyurulur. Özbekistan’da istenmeyen adam ilan edilmiştir ve ülkesini hemen terk etmesi istenmektedir. Bağımsızlığı için yıllarca dünyada eserleriyle ve verdiği konferanslarıyla savaştığı Ulu Türkistan’ın bağımsızlığa kavuşan Özbekistan Cumhuriyet’indeki iktidar onu kovmaktadır. Bu acıya da gözlerini vatanından uzakta yumana kadar Baymirza Hayit’in yüreği dayanmıştır.  Baymirza Hayit’ın sabah saat altıda gözlerini yumduğunu bir saat sonra duyduğumda ise, artık buna benim yüreğim dayanamadı ve “Onun vatansızlığı ve vatının ise Baymirza Hayitsizliği”ni Özbek Türkçesindeki şu kırık dizelerle haykırmak zorunda kaldım.
31 Ekim 2006 Salı günü vefat eden Dr. Baymirza Hayit’in cenazise, 7 Kasım 2006 Salı günü Almanya’da Köln askeri mezarlığına defnedildi. Cenaze namazını Türkiye’nin Köln’deki Din Hizmetleri ataşesi Hasan Çınar kıldırdı. Cenaze törenine, ailesi ve yakınlarının yanında Türkiye’den BBP Genel Başbakanı Muhsin Yazıcıoğlu ve Almanya’daki birçok Türk Derneğinin yöneticileri, geniş bir Alman ve Türk topluluğu katıldı.
Çarlık Rusya’sının Türkistan’da Ruslaştırma Siyaseti Mirzahan Egamberdiyev 1580-1870 yılları arasında Türkistan’ı tamamen istila ettikten sonra Ruslar bölgede kalıcı olmak maksadıyla yeni politikalar uygulamışlardır. Uygulanan Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma politikasının önde gelen teorisyenleri olan İlminski, Ostroumov, Alekterov ve Nalivkin’dir. Nalivkin ailesiyle birlikte Fergana Vilayetinin Nanay köyünde sekiz yıl yaşamış; burada Türk lehçelerini öğrenmiş, Türk halklarını yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Ruslaştırma politikasında kültürel yöntemlerin kullanılması taraftarı olan V.P. Nalivkin (1857-1918), Türkistan’da Rus tesirini kuvvetlendirmek için iki konu üzerinde durulması gerektiğini ileri sürüyordu. Bunlar:

1. Bölgeye yerleştirilen Rus göçmenlerle yerli halkı birbiriyle kaynaştırmak.2. Rusça’nın yerli ahali arasında yaygınlaşmasını sağlamak. Bunun için Rusların, Özellikle idari görevlerde bulunanların yerli lehçeleri öğrenmesini sağlamak.

Türkistan bölgesinde çeşitli kademelerde görevler yapan ve askeri valiliğe kadar yükselen Türk lehçelerini çok iyi bilen N. S. Lıkoşın de Nalivkin’in görüşlerini paylaşıyor ve Türkistan’da görev yapan her Rus memurun yerli dili bilmesi gerektiğini savunuyordu. N. S. Lıkoşın yerli halkın şikayetlerinin müfettişler tarafından değil polis karakolları tarafından ele alınması gerektiğini ileri sürüyordu. Bunun için de polislerin yerli halkın dilini bilmeleri gerekliydi. 

N. S. Lıkoşın Rus polislerin sadece konuşma diline değil, bunun yanı sıra yazı diline de hakim olmalarını istiyordu. Rus yöneticilerin ahalinin nüfuzlu kesimini, ulema ve aydınları tanımalarını onlarla iyi ilişkiler içerisinde bulunmalarını istiyordu. Çünkü Lıkoşın’a göre halkın sosyal durumundan zamanında haberdar olmanın en iyi yolu buydu.

1886 yılında V. P. Nalivkin tarafından Rus zabıtaları için yerli dili öğrenmelerini sağlayacak kurslar açıldı. Bu kurslarda iki yıl içerisinde 50 zabıta öğrenim gördü.

V. P. Nalivkin başta sözlükler olmak üzere mahalli dillerin öğrenimi için gerekli kitaplar yayınlattı. Şehirlerde açılan Rus eğitim kurumları Ruslaştırma siyasetinin en mühim merkezleri olarak çalışıyordu. Rus yerli okulları yatılıydı. Burada Rus çocuklarla birlikte yerli çocuklar eğitim görmekteydi. Bu okulların sayısını artırmak için Türkistan Genel Valisi M. G. Çernayev bütçeden 100 bin ruble ayırmıştı. N. S. Lıkoşın “Poljizni ve Turkistane” (Hayatın yarısı Türkistan’da) adlı eserinde Yerli halkın hayat tarzının Ruslara yaklaştırılması gerektiğini, bunun içinde “Yerli halkı Rus votkasına ve sigarasına alıştırmalıyız” şeklinde ifade ediyordu. Yine aynı eserde yerli halkı idare etmenin en iyi yolunun kendi içlerinden yetişecek kimseleri kullanmak olduğu ifade edilmektedir. 
1898-1899 öğretim yılında Genel Valilik yetişkinler ve öğrenciler arasından seçtiği bir Türkistanlı grubu Rusya’nın merkez şehirlerinde geziye gönderdi. Rehberlik görevini yürüten Türkistan Bölgesi Bilim Müdürü F. Kerenski bu tür seyahatlerin maksadını şöyle açıklamaktadır: “Sartlar ve Kırgızlar Rusya’nın gücünü ve kudretini ve zenginliklerini görerek, Rusların sanat ve ticaret alanındaki faaliyetlerini yakından tanıyarak bunları çevrelerine aktaracaklardır. Onlar büyük Çar’ın gücünün sadece Ruslar üzerinde olmadığını, Rusya sınırları içinde yaşayan bütün halkları kapsadığını göreceklerdir.”
Rus yöneticiler her ne kadar bölge halkına Rus kültürünü benimsetmeye çalışıyorlarsa da yerli halkın arasından Rusça’yı çok iyi bilen ve Türkistan halkını milli hedeflere yöneltecek aydınların yetişmesinden korkuyorlardı. Bu düşüncenin sonucu olarak Rus yöneticileri bölge halkının eğitim seviyesinin asgari seviyede tutulmasını ve bunun için gerekli tedbirlerin icap ederse zor kullanarak alınmasına karar verdiler. Bu siyasetin ilk tezahürlerinden biri “Oyan Kazak” şiirinin yazarı Mir Yakup Dulatov’un sürgüne gönderilmesidir.

Rus yöneticiler yerli halkın kültürel varlıklarını da hedef almıştı. Rus sanatını yerli halka benimsetmek üzere çalışmalara başlamışlardır. 27 Ocak 1872 – 17 Şubat 1873 tarihleri arasında, sadece Taşkent’te 8 Rus Draması sahneye konuldu. 1880 yılında F. F. Nikitov rehberliğinde Türkistan bölgesinde Rus sanat toplulukları kuruldu. Bu faaliyetleri Türkistan Genel Valisi yakından takip ediyordu. 5 Şubat 1883 tarihinde Türkistan Genel Valisinin onayıyla Taşkent’te bir müzik cemiyeti kuruldu. Ocak 1884’te Taşkent Müzik Cemiyeti faaliyetlere başladı. Daha sonra bu cemiyet bünyesinde bir koro ve orkestra kuruldu. 

4 Şubat 1891 tarihinde Türkistan Genel Valisi Semerkant şehrinde bir müzik drama cemiyetinin kurulmasını onayladı. Mart 1907’de Sır Derya vilayeti askeri valisi Taşkent’te bir müzik drama cemiyetinin kurulmasına izin verdi. Bu cemiyetlerin kuruluşunun temel sebebi Türkistan’da Rus sanat eserlerinin geniş kitlelere tanıtılmasını sağlamaktı. Böylelikle bölgede Rus kültürünün etkileri her geçen gün daha fazla hissedilecekti.

Rusya’nın bölgede izlediği kültür politikasının temel amaçları şunlardı:

1. Türkistan’da Rus hakimiyetinin devam ettirmek için Türkistanlıların Milliyetçilik, vatanseverlik duygularını yok etmek gereklidir.

2. Türkistan halkları kültürel olarak birbirlerinden ayrılmalıdır.

Özellikle bu ikinci hedef doğrultusunda Çarlık Rusyası çok etkili bir politika yürüttü. İlim cemiyetleri vasıtasıyla Türkistan tarihine dair maddi kalıntılar ve yazılı bilgiler toplanarak Petersburg ve Moskova’ya gönderildi. Bu çalışmalar neticesinde Türkistanlılar kendi tarihlerini Rus bilim kurumlarında öğrenmek durumunda kaldı.

Ruslaştırma siyasetinin bir diğer adımı da yerleşim yerlerinin adlarını Rusça kelimelerle değiştirmek olmuştur. Bu siyaset doğrultusunda ilk olarak şu bölgelerin ismi değiştirilmiştir. Yayık-Oral, Almatı-Verıy, Akmescit-Perovsk. Türkistan’da yer adlarının Rusça’ya çevrilmesi üç aşamada gerçekleşmiştir.

1. 1731-1822 tarihleri arasında Çarlık Rusya’sı Kazakistan bölgesinde yer isimlerinin değiştirilmesi hususunda ihtiyatlı bir politika yürüttü.

2. 1822-1867 tarihleri arasında Rusya Türkistan’ın büyük bölümüne hakim olmaya başladıktan sonra bölgeyi farklı idari birimlere ayırdı ve buralara yeni isimler verdi.

3. Türkistan’a tamamıyla hakim olduktan sonra yani 1868’den sonra “İdare Kanunu’nun” ilan edilmesinden 1917 yılında Rusya’nın Komünist sisteme geçmesine kadar olan dönemde Türkistan topraklarının devlet malı ilan edilmesiyle birlikte yer isimleri değiştirilmeye başlandı. Türkistan şehir ve köylerinin isimlerinin değiştirilmesi Ruslaştırma siyasetinin hızlandığının en önemli göstergelerinden biridir. 
Kırgız Yazar Aşım Cakıpbekov ve Günlükleri Dr. Kemal Göz 1935 yılında şimdiki Kırgızistan Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Talas’a bağlı Şeker Köyü’nde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Aşım Cakıpbekov, 1953 yılında kaydını yaptırdığı Kırgız Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi’nden 1958 yılında başarıyla mezun olmuş, ilk hikâye kitabı “Caraluu Kögüçkön” 1961 yılında yayımlanmıştır. Bu kitabın ardından 1966 yılında basılan “Kataal Bakıt”, 1969 yılında basılan “Biz Atasız Ökönbüz” ve 1981 yılında basılan “Kırgız Cerinin Comoktoru” adlı hikâye kitapları ile ismini edebiyat çevrelerinde kabul ettiren Cakıpbekov, Stefan Tsevey’in hikâyelerini Kırgızca’ya çevirerek Beytaanış Ayaldın Katı adıyla 1965 yılında yayımlatmış ve M. U. Lermentov’un Geroy Naşevo Vremeni adlı romanını “Bizdin Zamanın Uulu” adıyla Kırgızca’ya çevirmiştir. Cakıpbekov, üniversiteden mezun olduğu yıl zamanın kültür ve edebiyat dergisi “Ala-Too”nun yazı işlerinde çalışmaya başlamıştır. 1961 yılına kadar bulunduğu bu görevden sonra doğduğu köy Şeker’e giderek 1964 yılına kadar ilkokul öğretmenliği yapan merhum, yine 1964 yılında Kırgız Mambas’ın yazı işleri bölümünde, 1959-1965 yılları arasında ise Mektep Yayınevinin yazı işleri müdürlüğü görevlerinde bulunmuştur. 4 Haziran 1994’e aramızdan ayrılan merhumun eşi Kükün Irıspayeva’nın yardımlarıyla elde etmiş olduğumuz el yazması sekiz defter, Cakıpbekov tarafından tek tek numaralandırılmış, üzerine birinci defter yazılan günlüğün ilk sayfasına 5 Ağustos 1954 tarihi düşülmüştür. Sekizinci defterin son sayfasındaki tarih ise 13 Mart 1962’dir. Dolayısıyla yakın dönem Sovyetler Birliği tarihinin en karışık günlerinde kaleme alınan günlükler yaklaşık olarak sekiz senelik bir zaman dilimini kapsamaktadır. Yazıldığı döneme dair günümüze kadar ulaşan nadir günlüklerden olan bu defterlere elbette ki, bazen bir üniversite öğrencisi, bazense edebiyat dünyasına yeni atılmış genç bir yazar gözüyle yaşadığı olayları, düşüncelerini, zamanın siyasî gelişmelerini ve kendi eserleri etrafında meydana gelen polemikleri kaydeden Cakıpbekov, kimi zaman üzülmüş, kimi zaman kızmış, bazı zamanlarda ise meydana gelen siyasî gelişmeleri kendine göre yorumlamıştır. Aşım Cakıpbekov’un bahsi edilen günlüklerinden başka, özel arşivinde yapmış olduğumuz araştırma neticesinde yine kendisinin kaleme aldığı birçok küçük not defteri bulmuş bulunuyoruz. Fakat merhumun eşi Kükün Irıspayeva’yı ikna çalışmalarımız netice vermemiş ve bu küçük not defterlerini üzerinde çalışmak üzere almamız mümkün olmamıştır. Kolhozlarda süt sağan genç kızları, tarlalarda çalışan traktörleri, Lenin’i, uzaya çıkan ilk Rus uzay adamı Yuri Gagarin’i veya 17 Ekim Devrimi’nin Türkistan coğrafyasına getirdiği kazanımları vb. işleyen bu dönem edebiyatçıları içerisinde, eserlerinde bu tür konuları kesinlikle işlemeyen, hatta yer yer sistemin bozuk giden taraflarını eleştiren Aşım Cakıpbekov’un ise müstesna bir yeri vardır. Günlüklerden Örnekler: 8 Mart 1955 Akşama doğru “Caş Kalem”in (duvar gazetesi) yanında ikinci sınıfın kız öğrencileri (Rus bölümü) Tokombayeva ve Rayımbekovalar duruyordu. “Orusça Süylögön Suluu”yu okuyorlardı… (Aşım Cakıpbekov’un öğrenciliği sırasında üniversitenin duvar gazetesine asılan şiiri) Ben de arkalarında durup şiiri okuyormuş gibi yaptım. - Tanıyor musun? İkinci sınıf diye yazıyor, dedi Tokombayeva yanındaki arkadaşına Rusça olarak! - Diğeri ise yok dedi, hiçbir şey anlamamış gibi. (Bu da Rusça konuştu.) -  Tövbe,… Bir de utanmadan Kırgızca isim taşıyorlar!.. 4 Kasım 1956 Köye gitmedim. Çünkü elbiselerimin yüzüne bakılacak gibi değil. Bazı satılmışlar köyde dedikodu çıkarmış, “Aşım şehirde bozuldu, aç geziyor” diyorlarmış. Demek ki, el ağzına düşmemek gerek. Fakat ne yaparsın… Para yok… 30 Aralık 1956 Kasım ayında Aşım’a yardım diyerek yatakhanedeki çocuklardan 300 som toplamışlar. Fakat bu para yatak kirasını ödemeye yetmediği için borçlarıma dağıttım. Yemekleri ise orada burada, arkadaşların yanında yiyorum. Elbette onlar da öğrenci, bazılarının içten içe beni istemediğini seziyorum… Makambay ile Amanbay’ın yemeklerine ortak olan fazladan aile üyesi gibiyim. Onlar yemek yerken eğer üstüne gelirsem onlarla beraber oturup bir şeyler atıştırıyorum, eğer yemek yemiyorlarsa.. Karnım aç diyemiyorum, sonrası?.. Ekmek ve su… 4 Ekim 1956 Filoloji fakültesi öğrencileri Petrovka rayonuna gittik… Bizim ikinci sınıfı Petrovka ile Lenin Bölgeleri’ndeki kolhoza gönderdiler… Kolhoz bölgenin en geri kalan kolhozlarındanmış, yatakhanemiz çok kötüydü. Burada pamuk ekiyorlarmış. Bir ay kadar çalıştık. Üç gün kadar da patates topladık… 30 Haziran 1960 Hayatımızın iyileşmesine, gelişmesine engel olan sebeplerden birini… Meselâ bizim yayınevini ele alalım. Her yayınevinin sorumlusu onun müdürü. Hükümet tarafından yayınevi müdürüne görev verilmiş: Plânı zamanında yapmak vb. Müdürü ilgilendiren sadece bunlar. Verilen görevi yapıp plâna göre kitapları zamanında çıkardığı takdirde onun için problem yok. Fakat basılan kitapların değeri var mı yok mu yayınevi müdürünü o kadar da ilgilendirmiyor. Bu yüzden okumaya değmeyecek çok kitap basılıyor… 18 Temmuz 1960 Geçen hafta Tölmiş ile Ağış’a Ruslar dayak atmışlar. Otobüstelermiş. Onlar iki, Ruslar ise on beş kişiymiş diyorlar. Sarhoş Ruslardan biri, zayıf bir Kırgız’a sataşmış, “Koyun, dağlı, dağına git” demiş. Tölemişler de duyunca dayanamayıp araya girmişler. Onların araya girmesiyle kavga çıkmış. Polisler aklınızı başınıza almazsanız biz getiririz demişler. Milliyetçilik gittikçe güçleniyor. Büyüklerse kendi başlarının yanacağından korkup her olayda Ruslara boyun eğiyor. Süreli basın, partinin siyasetinden olsa gerek, her şeyi açıkça yazamıyor. Dışarıdan bakıldığı zaman bizim yaşadığımız hayat, halklar arasındaki dostluk “harika” deyip övünüyoruz, öyle de görünüyor. Fakat içeride intizamsızlık kol geziyor… Nereden çıkıyor bütün bu problemler? Frunze’de, Kırgız şehrinde, Kırgız’dan çok Rus var. Ruslar hâliyle baskın geliyor… Zavallı Kırgız’ım, cesaretin olmasına var da, koyun gibi sakinsin. Bütün yiğitliğini, namusunu ayaklar altına alıyorlar. Ya medeniyetin batı medeniyeti gibi değil… Ya da sayın biraz daha çok olsaydı ya… Bir avuçsun. Hakir görülüyorsun! Tamam, Ruslarla kıyamete kadar dost ol, ya da Rus’a karşı çık, ona da tamam… Fakat hepsi bir. En sonunda bir şekilde seni yutup, yok edecekler… 10 Ağustos 1961 Çok önceleri çıkması gereken hikâye kitabım yeni çıkmak üzere. Redaktör S. Ömürbaev boş sözler söyleyen korkağın tekiymiş. “Aygaşka”yı direktörüne göstermiş. Edebiyatın “e” sinden anlamayan direktör Aygaşka’yı okuyup, her tarafını çizmiş ve “Bu hikâyede işlenen ideoloji bozuk” demiş. İşte böyle, Aygaşka’yı kitaptan çıkarmaya mecbur kaldım. Bu yüzden kitabın basılması geçikti. Aslında Aygaşka’da işlenen ideoloji, yönetime körü körüne bağlı şakşakçıların gözüyle bakıldığı zaman gerçekten de bozuk. Yazarın ne istediği, hangi konumda olduğu belirsiz. Hikâyede yaşadığımız devir eleştiriliyormuş gibi kokular geliyor. Bu durumu Kambaralı da kaleme aldığı eleştiri makalesinde belirtmiş. Fakat yazar özgür olarak yazmazsa hangi eser ölümsüz olur? Şayet Aygaşka’da yansıttığım, partinin bozuk siyasî işlerine inanacak olsaydım övmek istemesem bile kendiliğinden partiyi öven bir eser çıkardı ortaya. Fakat inanamadığım bir şeyi nasıl överim… Başka halklar bir kenara, Kırgız gibi yüzyıllardır şahsî mal edinmeye alışmış bir halkı malından ayırmanın zamanı mı? Halk buna hazır değil. Bu fikirlerimin ne kadar doğru olduğunu önümüzdeki 1-2 yıl içinde göreceğiz… İşte böyle, bu yüzden Aygaşka’yı hikâye kitabına alamadık. Bir de bunun devamı var! "Ala-Too" dergisinin kontrol komisyonu, Aygaşka’yı muzır eserler sınıfına almışken Cengiz engel olup, Aygaşka’yı muzır eser sınıfından çıkarttırmış. Eğer engel olmasaydı beri yoldakiler yolumun önüne set çekecek, yazı hayatımı bitireceklerdi… Yazımızı noktalarken Türkistan coğrafyasının yetiştirdiği nadir değerlerin Cengiz Aytamtov haricinde Anadolu Türklüğü tarafından tanınmadığını söylemek durumundayız. Kardeş olarak nitelendirdiğimiz bu halkların kültürleri, sözlü edebiyatları, dilleri konusunda maalesef çok az şey bildiğimiz gibi Sovyetler Birliği döneminde oluşturulan yazı dilleri vasıtasıyla işlenen yeni edebiyatlarda vücuda getirilen eserler, Türkiye Türkçesine aktarılmayı ve Türk okur kitlesi tarafından tanınmayı beklemektedir. 
Rusya Türkleri Nasıl Ruslaştırılıyor ve Nasıl Komünistleştiriliyor? Rahmi Apak 1924 senesinde Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği’nde askeri ateşe olarak vazife gören Emekli Kurmay Albay Rahmi Apak’ın hatıralarından bir bölümünü aşağıda sunuyoruz. 1924 senesinde, Moskova Gertson Sokağındaki elçilik binamızın yakınlarında oturan bir Alman ticaret heyeti vardı. Ben bunlarla dost olmuştum. İki erkek ve bir kadın. Bir gün, beraberce bir piknik yapmaklığımızı arzu ettiler. Moskova’nın yirmi kilometre kadar uzağında yeşil bir kır yere gittik, evlerinin damları saman sapları ile örtülmüş bir Rus köyünün yeşil çayırının üzerine oturduk. Birlikte getirdiğimiz azıklarımızı, yere serdiğimiz örtünün üstüne açmaya başladık. Bu esnada, kalabalık insan kütlelerinin şarkı ve türküleri kulağımıza geldi. Bulunduğumuz yer alçak olduğu için bir şey görmüyor, yalnızca söylenen şarkıları ve marşları işitiyorduk. Yanımıza gelen köylülere sorduk: - “Bunlar Türklerdir. Şurada yakında okullarına dönmek üzere gezintiden geliyorlar” cevabını alınca, bu işe benim kadar ilgi gösteren Almanlarla birlikte fırladık, o tarafa doğru koştuk. Yirmi adım sonra, geniş avlusu duvarlarla çevrilmiş ahşap fakat büyük bir binanın iki kanatlı geniş kapısından, dörderli yürüyüş kolunda yüzlerce gencin içeriye girmekte olduğunu gördük. Biz de bu kapıya yaklaştık. Beyaz kısa pantolonlu ve beyaz fanilalı esmerce vücutlu, onaltı ile onsekiz yaş aralarında olan bu gençler okulun avlusuna girdikten sonra dağıldılar. İçlerinden bazıları, elbiselerimizin muntazam olmasından ve kıravatlı bulunmaklığımızdan bizim Rus olmadığımızı anlayarak, merak sebebiyle kapının ağzına bize doğru yaklaştılar. Başlarında öğretmenlerinin bulunmamasından istifade ederek kendilerine Türkçe hitabettim. Lehçeleri ne kadar da İstanbul lehçesine yakın. Dilleri bir Konyalı’nın, bir Kastamonulu’nun bir Rumeli köylüsünün dilinden daha kolay anlaşılıyor. Bunlar, Hazar Denizi’nin doğu kıyısında, Kırasnavots Eyaleti halkından imişler. Bunlar, Halis Türkmenler. Bana nereli olduğumu sordular: “İstanbullu ve Türk” olduğumu öğrenince yüzlerinde hasıl olan sempati gülümsemeleri yanımdaki Almanların dahi dikkatini çekti. Münasebetsiz bir durum meydana getirmemek için konuşmayı keserek hemen ayrıldık. Kapıdan dışarı çıkamadıkları için, okulun avlusundaki alçak duvar boyunca yürüyerek beni mütemadiyen selamladılar. Yanımdaki Almanlar, bu çocuklarla serbestçe anlaşmaklığıma hayret ettiler. Her birisi yüksek tahsil görmüş olan bu Almanların, bir İstanbullu Türk’ün dili gibi konuşan otuz milyon Türk’ün Rusya’da yaşamakta olduğunu bilmemelerine ben de hayret ettim. Sonra öğrendim. Bu okulun öğrenci sayısı sekiz yüz imiş. Moskova etrafında, bunun gibi, her birinin öğrenci sayısı aynı olan iki Türk okulu daha varmış. Daha 1923 yılında, Ruslar, iki bine yakın Türkmen gencinin Moskova civarında toplayarak, komünizm fabrikası içinde Ruslaştırmak veya soysuzlaştırmak ameliyesine başlamış bulunuyorlardı. Aradan otuz yıl geçti. Bu zavallı ırkdaşlarımızın ne kadarı hayattadır, ne kadarı soysuzlaştırılmıştır? Bunu, bugün Türkiye’de kaç kişi biliyor.
Kırgızistan’daki Dillerin Bugünü ve Geleceği Prof. Dr. Ahmet Buran Kırgızlar, tarihi belgelerde adları geçen en eski Türk boylarından biridir. Dilleri, Türk lehçelerinin tasnifinde genellikle Kıpçak ya da Kırgız-Kıpçak grubu içinde gösterilmektedir.  Yaşadıkları coğrafya zaman içinde değişmekle birlikte, günümüzde Batı Türkistan’ın doğusunda 70 – 80 doğu boylamı ile 43 – 39 kuzey enlemleri arasında, 139.500 kilometre karelik bir alanda yaşamaktadırlar. Kırgızistan devletinin sınırları dışında, özellikle Rusya, Kazakistan, Afganistan, Özbekistan, Çin ve Türkiye gibi ülkelerde yaşayan Kırgızlar da vardır.

Kırgızistan, 1864 yılında Çarlık Rusyasının hâkimiyetine girmiş, bir ara Kazakistan’a bağlanmış, 1924’te Kara Kırgız Özerk Oblastı haline getirilmiş, 25 Mayıs 1925’te Sovyetler Birliğine katılmış ve Kırgız Ata SSC şeklinde adlandırılmıştır. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte 31 Mayıs 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir. 

Bugün yaklaşık 4,5 milyon nüfusu olan Kırgızistan’da Çeşitli etnik unsurlar yaşamaktadır. Bu etnik unsurların önemli bir kısmı, Rus hâkimiyeti döneminde bu coğrafyaya yerleştirilmiştir. Günümüzde Kırgızlar başta olmak üzere Kırgızistan’da Uygurlar, Özbekler, Tatarlar, Kazaklar, Ukraynalılar, Almanlar, Koreliler, Tacikler, Meshet (Ahıska) Türkleri ve Dunganlar (Çinli Müslümanlar) yaşamaktadırlar. 

Farklı dil ve lehçelerde konuşan yukarıda adları geçen etnik unsurların ortak iletişim dilleri Rusçadır. Rus hakimiyeti ve Sovyet ideolojisinin ortak Sovyet vatandaşı meydana getirme projesinin en önemli ayağı olan Rusçayı ortak dil haline getirme planı önemli ölçüde başarılmıştır. Devletin, yönetimin, şehrin, üst kültürün dili olarak özendirilen Rusça, sosyal bir gereklilik, psikolojik bir mecburiyet ve iyi bir eğitim planlamasıyla benimsenen dil haline getirilmiştir. 

Soyetler Birliğinden ayrılan bağımsız devletler ve Rusya Federasyonuna bağlı Özerk cumhuriyetlerin tamamı çok etnikli ve çok dillidir. Kırgızistan resmi olarak iki dillidir. Resmi dil (ofitsialnıy yazık) Rusça, mamlekettik, devlet dili ise Kırgızcadır. Kırgızcanın tek resmi dil haline getirilmesi yönünde bazı çabalar olmakla birlikte bu çabalar oldukça yetersizdir. 

Nitekim Latin alfabesine geçiş konusunda da bağımsız Türk ülkeleri arasında en geride duranı yine Kırgızistan’dır. Kırgızistan parlamentosunun 12 Şubat 2004 tarihli toplantısında kararlaştırılan ve 2 Nisan 2004 tarihinde Cumhurbaşkanı Askar Akayev tarafından onaylanan  36 maddelik “Kırgız Respublikasının Mamlekettik Tili Cönündö Kırgız Respublikasının  Mıyzamı” kararında Kırgızca’nın devlet “mamlekettik” dili, Rusçanın resmi dil olduğu, her  türlü yurt içi ve yurt dışı yazışmada, konuşmada eğitim ve yayında bu dillerin kullanılacağı, Kırgızistan’daki diğer halkların dillerinin korunup geliştirilmesine de imkan sağlanacağı belirtilmektedir. 

Kırgız Cumhurbaşkanının, Meclis Başkanının, Başbakanının ve devlet memurlarının Kırgızca bilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu kararda yer alan Kırgızistan vatandaşlarının, özellikle devlet işlerinde çalışan herkesin Kırgızca bilmesi şartına Ruslar itiraz ettiler. Bu itiraz dolayısıyla uygulama için 15 yıllık bir geçiş süreci tanındı. 

Kırgızistan’da Kırgız, Kazak, Özbek, Uygur, Tatar, ve Türkiye Türkçesini (Ahıskalılar) ana dili olarak konuşan Türk kökenli unsurlardan başka, Rusça, Dunganca (Çince) Korece, Tacikçe, Almanca gibi dilleri ana dili olarak konuşan topluluklar vardır. Özellikle bağımsızlıktan sonra, çeşitli dünya devletleri tarafından Türkistan bölgesine gösterilen ilgi dolayısıyla bir çok dil de yabancı dil olarak hızlı bir biçimde öğrenilmeye ve yayılmaya başlamıştır. Çok sayıda ülkenin burada yaptığı faaliyetler ve Kırgızların dünya ile entegre olma, iş bulma, ticaret yapma gibi arzuları dolayısıyla İngilizce, Türkiye Türkçesi, Farsça, Arapça, Almanca, Fransızca ve Japonca gibi yabancı dilleri öğrenenlerin sayısı da her gün biraz daha artmaktadır. 

Kırgızca Kırgızistan’da daha çok köylerde kırsal kesimde yaygın olarak kullanılırken, şehirde, sokakta, pazarda ve eğitim kurumlarında daha çok Rusça kullanılmaktadır. Nüfusun önemli bir bölümü 0- 6 yaşları arasında evde aile içinde, ana okulunda Kırgızcayı ve Rusçayı edinmektedir. Dolayısıyla Kırgızca ve Rusça aynı zamanda edinilen iki ana dilidir. Nitekim yaptığımız bir araştırmaya göre Kırgızların % 83’ü en iyi bildikleri dil olarak Kırgızcayı seçerken, % 62’si de Rusçayı en iyi bilinen dil olarak seçmiştir. 

Yine Kırgızların %89’u Kırgızcayı 0-6 yaşları arasında öğrendiğini belirtirken, % 69’u da Rusçayı 0-6 yaşları arasında öğrendiğini belirtmektedir. Kırgızca %90 oranında evde aile içinde öğrenilirken, Rusça %73 oranında evde aile içinde öğrenilmektedir. Kırgızca ve Rusça evde aile içinde %94 oranında eşit oranda kullanılan iki dil durumundadır. İlk ve orta öğretim okullarında önemli ölçüde Üniversitelerde ise tamamen Rusça eğitim yapılmakta, Kırgızca ise sadece bazı bölümlerde bir dil olarak öğretilmektedir. 

Ancak, bu yaşlarda ve orta öğretimde Kırgızların tamamına yakını Rusçayı öğrenirken Ruslar Kırgızcayı öğrenmemektedirler. Kırgızistan’da Akayev döneminde yayınlanan "Til Mıyzamı"nın getirdiği devlet görevlilerinin Kırgızcayı bilme mecburiyeti ile birlikte Ruslar Kırgızca öğrenmeye başladılar. 

Kırgızca ve Rusçadan sonra üçüncü en yaygın ana dili Özbekçedir. Özbekçe ülkenin güney kesimlerinde, özellikle Oş, Calal-Abat ve Batken yörelerinde yaygındır. Bu yörelerde Özbekçe konuşanların önemli bir bölümü, Özbekçe eğitim veren okullarda okumaktadır. Uygur, Tatar, Kazak gibi diğer Türk kökenliler genellikle Kırgızca öğrenmeyip Rusça öğrenmekte ve Rusça ile iletişim kurmaktadırlar. 

Türk kökenli topluluklar arasında birbirlerinin dillerini öğrenmemek ve kullanmamak gibi bir anlayış gelişmiştir. Bu anlayış dolayısıyla Kırgızistan’da yaşayan Türk kökenlilerin önemli bir kısmı kendi dillerini ya bütünüyle yitirmiş ya da çok az bilmektedir. Yitirilen dilin yerini ise diğer bir Türk dili değil, Rusça almaktadır. 

Kırgızistan’da en çok öğrenilen yabancı diller ise Türkiye Türkçesi ve İngilizcedir. İngilizce, bir dünya insanı olmanın ve her yerde, herkesle iletişim kurabilmenin bir gereği olarak görülmekte ve 7- 17 yaşları arasında orta öğretimde, daha sonra da 18- 30 yaşları arasında üniversitelerde ve her gün sayıları artan özel kurslardan öğrenilmektedir. Dünya çapındaki yaygınlığından kaynaklanan prestiji İngilizce öğrenmeyi cazip hale getirmektedir. 
Büyük Cihangir Timur Han'ın Vasiyeti Ahmet Demirbaş Bugün, “Büyük Timur İmparatorluğu”nun kurucusu Emîr Tîmûr Gürgân’ın vefat yıl dönümüdür. (20 Şubat 1405)
Timur Han, târihin en büyük cihangirlerinden biridir. Babası Moğol Barlas Aşireti reislerinden Emir Turgaya, annesi Tigin Hatundur. 1336’da Türkistan’daki Keş’te doğdu. 1370 yılında 34 yaşındayken Belh hâkimi oldu. Cengiz Han soyundan bir hanımla evlendiği için Gürgân “Han Damadı” diye tanındı.

Timur Han, Hükümdarlığı süresince hiç mağlup olmadı. Kısa zamanda bütün Orta Asya ve İran’ı ele geçirdi...  Çin’e ve Delhi’ye kadar bütün Asya’yı, Irak, Suriye ve İzmir’e kadar Anadolu’yu aldı. İki yüz bin kişi ile Çin’e giderken Otrar’da vefât etti. Ancak, sağlığında çok sevdiği torunu Muhammed Sultan için yaptırdığı Semerkant’taki türbeye götürülerek defnedildi...

Her türlü maddî ve mânevî hasletlere sâhip olan Tîmûr Han, dünyada ender yetişen devlet adamlarından biridir. Tarihçiler onun için şöyle der:

“Savaşlardan arta kalan zamanını âlimlerden ders almakla geçiren ilim âşığı bir hükümdar... Üç yüz kişiyle, on bin kişilik bir orduyu yenen eşsiz bir stratejist...”
Timur Han, ölüm döşeğinde evlatlarına şu vasiyeti yaptı:

“Oğullarım!Milletin refahını, saadetini sağlamak için sizlere bıraktığım vasiyeti ve tüzükleri iyi okuyun, asla unutmayın ve tatbik edin... Milletin dertlerine derman olmak vazifenizdir.Zayıfları, yoksulları koruyun... ‘Adalet ve iyilik etmek’ düsturunuz, rehberiniz olsun...Benim gibi uzun saltanat sürmek isterseniz, kılıcınızı iyice düşünerek çekiniz, bir defa çektikten sonra da onu ustalıkla kullanınız... Aranıza nifak tohumları ekilmemesi için çok dikkatli olun. Bazı nedimleriniz ve düşmanlarınız nifak tohumları saçmaya, bundan faydalanmaya çalışacaklardır. Fakat vasiyetimde size idare şeklini, ana ilkelerini gösterdim. Bunlara sadık kalırsanız taç başınızdan düşmez...Babanızın, ölüm döşeğinde söylediği bu sözleri unutmayın!..Benden sonraki hakanınız Pir Muhammed Cihangir’dir. Ona, bana itaat eder gibi itaat edeceksiniz... Kumandanlarım, şimdi itaat yemini ediniz!”
Bütün kumandanları ve saray görevlileri, ağlayarak yemin ettiler...
Sovyetler Zamanında Kazakistan’daki Açlık Felaketi Prof.Dr. Ahmet Buran 1921-1923 yılları arasında Sovyet coğrafyasında büyük bir açlık felaketi yaşanmıştır. 1920’li yılların başındaki bu açlık, daha çok Kırım, Ukrayna, İdil-Ural bölgesi ile Kazakistan’ı etkilemiştir. Özellikle 1920 kışının şiddetli ve uzun olması ve Sovyet yönetiminin baskıcı politikalarla halkın geleneksel hayatına müdahale etmesi, açlık felaketine sebep olmuştur. O zaman Rusya’daki bu açlık felaketini yerinde görmek için Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından görevlendirilen heyetin üyelerinden olan İsmail Suphi Bey, yazdığı raporda, “bu açlık ve kıtlıktan en çok Başkurt, Tatar, Kazak ve Kırgız çocuklarının etkilendiğini” belirtir ve bu çocuklardan 20-30 bin kadarının Türkiye’ye getirilmesini teklif eder. 1930-1933 yılları arasında da Sovyet rejimin bazı uygulamalarından kaynaklanan daha büyük bir açlık ve kıtlık meydana gelmiştir. Ukrayna Parlamentosu, bu açlığın Sovyet rejimi tarafından sunî olarak meydana getirdiğini belirterek, 28 Kasım 2006 tarihinde, Stalin döneminde yaşanan açlığı “Soykırım” olarak kabul eden bir karar aldı. 1930-1933 yılları arasında meydana gelen açlık faciasında, yaklaşık 10 milyon Ukrayna’lı ölmüştür. Aynı dönemde açlık felaketine uğrayan ikinci ülke Kazakistan olmuştur. Bu açlık sırasında, o tarihlerdeki Kazak nüfusunun yarısına yaklaşan 2.230.000 Kazak Türkü hayatını kaybetmiştir. 1930’lu yılların başında doktor olan babası ile birlikte Almatı’da bulunan 19 yaşındaki Rus kızı Tatyana Nevadoskaya, Almatı sokaklarında açlıktan kıvranarak ölen insanlara şahit olmuş ve onların dayanılmaz acısını yüreğinde duymuştur. Gördüğü korkunç manzarayı günlüğüne not etmiş ve karakalemle resmetmeye çalışmıştır. Çok etkilendiği bu açlıktan ölen insanların halini anlatan bir de şiir yazmıştır. Nevadoskaya, gençlik hafızasında silinmez izler bırakan bu olayı unutamamış ve yıllar sonra, 1990 yılında Almatı’ya gitmiş, 1933’te tutuğu günlüğünü, yazdığı şiiri ve o günkü faciayı anlatan, kendi çizimi olan resimleri Kazakistan Devlet Arşivine teslim etmiştir. Tatyana Nevadoskaya, bu belgeleri yetkililere teslim ederken bir de not bırakmıştır. Bu notta Nevadoskaya: “O kış bizim için, özellikle yerli halk için kelimelerle ifade edilemeyecek şiddetle bir kış oldu. Ben çok genç ve çok hassastım. Bu yüzden çok acıklı ve insanın tüylerini ürperten korkunç olayı, yani açlık ile yokluğu, o zamanlar zavallı ve cahil olan halkın durumunu düşünerek çok ıstırap çektim. Kazakların bugünkü nesilleri açlıktan ölen insanları, çocukları ve ihtiyarları, yeryüzünden tamamen silinen ve bomboş kalan köyleri, bozkırda donanları ve hastalananları unutmasınlar, diyorum” demektedir.  Büyük oranda, Kazakistan’daki Kolektifleştirme ve göçebe halkın yerleştirilmesi uygulamalarının bir sonucu olan ve Nevadoskaya’nın şahit olduğu hadiseler, gerçekten de insanlık tarihinin en korkunç olaylarından birisidir. 1920-1933 yılları arasında sunî bir şekilde meydana getirilen açlık felaketi sebebiyle, Kazakların %49’u, yani 2.230.000 kişi ve besi hayvanlarının %90’ı, yani 36.000.000 hayvan yok olmuştur. Kazak tarihçisi Manas Kozibayev, bu felaketi Kazak Türklerinin tarih boyunca maruz kaldığı felaketlerin en korkuncu ve en ıstırap vericisi olarak nitelendirmektedir. Kaynak: Prof.Dr. Ahmet Buran-Kurşunlanan Türkoloji
Sosyalist Rusya’nın Türkistan’da Kültürel Asimilasyon Politikası Yavuz Bülent Bakiler Türküsüz millet olmaz. Oyunsuz, efsânesiz, masalsız, destansız, şiirsiz, şâirsiz, müziksiz bir millet olmaz. Olur diyenler, millet gerçeğini hiç bilmeyenlerdir. Olur diyenler susuz, tuzsuz, yağsız, baharatsız, malzemesiz yemek yapılacağını sananlardır. Dünyada kültürün ne demek olduğunu, ne kadar büyük önem taşıdığını en iyi anlayan devlet adamları arasında Sosyalist Rus idarecileri de var. Türk Cumhuriyetlerine -Türkî Cumhuriyetlere değil- 9-10 defa gidip gelen, oralarda yapılanları gören, duyan, okuyan bir kimse olarak söylüyorum. Sosyalist Rus idarecileri, kültürün bir millet hayatındaki büyük önemini çok iyi bildikleri için çok ciddî, çok sistemli, çok cazip uygulamalarla Türkçe'yi unutturup yerine Rusça'yı hâkim kılmaya çalıştılar. Ve bizim binlerce yıllık destanlarımızı yasakladılar. Meselâ siz biliyor musunuz ki Türkistan'da Dede Korkut destanları yasaklanmıştır. Biliyor musunuz ki; Türkmenistan'da üç ilim adamı, üniversitede, Dede Korkut destanları üzerinde çalıştıkları için, hem çok ağır hapis cezalarına çarptırılmışlar, hem de üniversiteden atılmışlardı. Ve siz biliyor musunuz ki; Türkmenistan bağımsızlığına kavuşur kavuşmaz, Türkmenistan Cumhurbaşkanı Sapar Murat Niyazov, hem Dede Korkut Destanları üzerindeki yasağı kaldırmış, hem de o ilim adamlarının itibarlarını derhal iade etmişti. Bırakınız camileri, destanları, efsâneleri... Sosyalist Rus idarecileri, Türkmenlere millî bir şahsiyet verdiği için, Türkmen yaşayışının ayrılmaz bir parçası olduğu için, dünyaca meşhur o güzelim Ahalteke atlarını bile, her gün koyun keser gibi, tavuk keser gibi, üçer beşer, üçer beşer keserek ortadan kaldırmak, o mübarek atların bile köklerini kazımak istediler. Ve siz biliyor musunuz ki; 1917 Sosyalist ihtilâlinde birkaç milyon olan güzelim Ahalteke atları, 1990 yılında Sovyet Rusya İmparatorluğu kendiliğinden yıkıldığında, sadece 5-6 yüz civarında kalmıştı. Ve Cumhurbaşkanı Sapar Murat Niyazov, yok edilmek istenen o çok zarif o çok mahir, o çok iyi koşan, o dünyanın en pahalı atları olan Ahalteke Türkmen atlarını yeniden çoğaltabilmek koruyabilmek için, bir “Atçılık Bakanlığı” kurdurdu. Şimdi dünyada Atçılık Bakanlığı olan ve atı ülkesinin sembolü haline getiren tek ülke kardeş Türkmenistan'dır. Bunları niçin anlatıyorum? Bizim pek farkında olmadığımız bazı kültür hazinelerimizi, birileri çok iyi tespit ettikleri ve milletimizi yavaş yavaş törpüleyip bitirmek istedikleri için, o hayat damarlarımızı birer birer koparmaya çalışıyorlar. Sosyalist Rus idarecileri, Türkistan'da ve Azerbaycan'da iki çok önemli kaynağı kurutmak istedi. Bunlardan biri Türk ismidir, ötekisi İslâm kelimesi. Malum idareciler, Türkiye ile Türkistan ve Azerbaycan arasındaki bütün kültür köprülerini atabilmek için, "Türk" kelimesini bile yok etmeye koyuldular. Onlara göre, Türkistan'da Türk yoktu. Azerbaycanlı, Türkmen, Özbek, Kırgız, Kazak ve Tatar vardı. Dünkü resmî iddiaya göre Türkçe yoktu. Azerbaycanca, Türkmence, Özbekçe, Kırgızca, Kazakça, Tatarca vardı. Sosyalist rejime göre, Sovyetler'deki tek Türk topluluğu, sayıları 400 000 civarında olan Ahıskalı Türklerdir. Garabete bakınız ki devrimci rejim, bir Ahıska ailesinin yarısını Türk, yarısını Azerbaycanlı diye tescil etmişti. Eğer Rusya'da Sosyalist rejim uygulanmasaydı ve o iptidaîlik yüzünden rejim çökmeseydi 50 yıl sonra, atayurdumuzda Türk'ten, Türk kültüründen İslâm'dan hiç bir eser kalmayacaktı.
Doğu Türkistan Seyyid Ahmet Arvasi
Ş
imdi Çinliler’in “Şincang” (Sinkiang), yani “yeni kazanılmış toprak” adını verdikleri Doğu Türkistan, bütün Türklüğün “ata-yurdu” olup Orta Asya’nın en verimli toprak parçasıdır. Doğu Türkistan, iki milyon metrekare genişliğinde, üzerinde Hun, Gök Türk, Karahanlı, Uygur, Timur imparatorluklarının kurulduğu; büyük

Türk kültür ve medeniyetinin yoğrulduğu ve şu anda bağrında otuz milyon Müslüman-Türk’ü barındıran mukaddes bir Türk yurdudur. Türk Âleminin medar-ı iftiharı olan nice Türk büyüğü, ilim ve fikir adamı burada yetişmiştir. “Divan-ı Lügat-üt Türk” kitabının yazarı Kaşgarlı Mahmud, “Kutadgu Bilig”in yazarı Yusuf Has Hacib, ilk Müslüman-Türk Hakanı Abdülkerim Satuk Buğra Han ve Daha niceleri ile birlikte Doğu Türkistanlı’dırlar.
Tarih boyunca sık sık Çin istilâsına maruz kalan Doğu Türkistan, her şeye rağmen istiklâlini koruyarak bugünlere gelebilmiştir. 19. asrın sonlarına doğru (1863’te), Yakup Han adındaki bir Türk büyüğü, Çinlileri, Doğu Türkistan’dan kovmuş ve “Kaşgar Emareti” adı ile Doğu Türkistan devletini yeniden kurmuştu. Ancak, esefle belirtelim ki, bu devlet 15 yıl yaşamış, 1877 yılında 1933 yılında, Çin esaretine karşı büyük bir ayaklanma gerçekleştirilmiş ve merkezi Kaşgar olmak üzere, “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” kurulmuştu. Fakat, ne yazık ki, Türklüğün tarihî düşmanları olan Çinliler ile Ruslar elele vererek kısa sürede bu cumhuriyeti yıkmışlardır. Oysa, bu cumhuriyet, binlerce Müslüman-Türk’ün kanı pahasına kurulmuştu.
İkinci Dünya Savaşı’nda yorgun ve bitkin duruma gelen Kızıl Rusya’nın bu zaafından istifade ederek doğu Türkistanlılar, 1944 yılında tekrar cumhuriyetlerini kurmak için ayaklandılar ve aynı yıl “İli” merkez olmak üzere, “Doğu Türkistan Cumhuriyetini” yeniden kurdular. Fakat ne acıdır ki, bu genç cumhuriyet de 1949 yılında Çin ve Rus işbirliği ile tekrar yıkıldı. O günden beri, Doğu Türkistan Kızıl Çin’in barbar, vahşi ve insafsız istilâsı altında yaşamaktadır. 
Şu anda Doğu Türkistan Çin’in, Batı Türkistan ise kızıl moskofun çizmeleri altında bulunmaktadır. Bilhassa Mao ve Stalin dönemlerinde, kızıl Çin’in ve kızıl Rusya’nın esaretinde bulunan Müslüman-Türk çocukları akıl almaz işkencelere ve zulûmlere maruz kalmışlardır. Daha sonra, “şiddetin şiddet doğurduğunu” idrak eden komünist idareciler, “esir Türklük âlemi” üzerindeki metodlarını değiştirmiş, aynı hedefe, daha esnek ve daha yumuşak yollarla ulaşabileceklerine inanarak sinsi ve kahpe usuller geliştirmişlerdir. Yani, önceleri, bugün Kızıl Bulgaristan’ın “esir Türklüğe” reva gördüğü muameleyi tatbik eden komünist idareciler, şimdi daha “akıllıca” (!) hareket etmektedirler. Onlar, şimdi “Esir Türklüğü” eritmek için az tehlikeli olan uzun vâdeli metodları denemektedirler. Esefle belirtelim ki, bu metodlar, çok tehlikeli olmakta ve düşmanların başarı şansını arttırmaktadır.

Dert Bir Değil ki Hüseyin Öztürk Dert bir değil ki hangi birine yanalım. Din ve kan bağımız olan Müslümanlar, Çin zulmünün altında inim inlerken, bizler burada nelerle uğraşıyoruz.  “Doğu Türkistan’da süren vahşete niye ses çıkarmıyoruz” diye soracaktım ama nasıl sorayım ki, baksanıza ne haldeyiz. Şaşkınlıklar ve hayretler içerisindeyiz.Neyse, “art niyetli olmayan her Müslümanın” derdiyle ilgilenmek ve bilgilenmek durumundayız.Çin zulmü, tüm hızıyla Doğu Türkistan’da devam ediyor. Çin, Doğu Türkistan’ın yeraltı kaynaklarını istediği gibi kullanabilmek için ülkede tam bir hâkimiyet kurmak istiyor.Uzun süredir bölgede Türk ve Müslüman nüfusun azalmasına yönelik olarak şiddet ve baskılarını her geçen gün artırıyor. Doğu Türkistan’dan gelen haberlere göre Türkistan’ı Çinlileştirme ve asimile politikalarına karşı direnen Uygur Türklerine yönelik toplu katliamlar devam ediyor.Yine her zaman olduğu gibi İslam dünyasının önemli bir kısmı ile batılı ülkeler, bu zulme karşı sessizliğini koruyor. Söz buraya gelmişken iyi niyetle yapıldığına inandığımız ama “olmasa daha iyi olurdu” diye bir meseleye değinmek isterim.Konya Meram Belediyesi, Çin ile kardeş belediye olmuş. Çin’den kardeş olmaz ama uluslararası münasebetler açısından iş ortaklığı yapılabilir diyelim. Çünkü Kâfirlerle dost ve kardeş olunmayacağını bize Kur’an belirtir. Münasebet kurulabilir ama dost olunmaz.Meram belediyesi Meram’da bir parka, Çin Parkı adını vermiş. Doğu Türkistan’daki Müslümanların çektiklerine karşı böyle bir uygulama elbet hiç hoş değil ve yürek acıtmakta.Meram belediye başkanı da eminim Doğu Türkistan’daki zulmü kınıyordur. Eğer bu parkın adını değiştirebilirlerse yerinde bir davranış olur. Doğu Türkistan’dan bize gelen haberler, Çin kaynaklı olduğu için neler olup bittiğini tam olarak öğrenemiyoruz. Oysa katliam tüm hızıyla dünyadan habersizce işleniyor.Doğu Türkistan Maarif Derneği Genel Başkanı Hidayet Oğuzhan’ın dediğine göre Çin 64 yıldır Doğu Türkistan’da soykırım uyguluyor. Öte yandan Doğu Türkistan’a yerleştirilen göçmen Çinlilere hayat imkânı sağlamak için yerli halkın toprakları sürekli işgal ediliyor.Müslüman halkın kendini müdafa için söylediği bir çift söz bile terör söylemi sayılarak insanlar ağır şekilde cezalandırılıyor. İhtiyar, genç, kadın kız, çoluk çocuk demeden evlerinden zorla sokağa çıkarılıp önce tahrik ediliyor, sonra da işkenceye tabi tutularak öldürülüyorlar.Bir başka işkence de Doğu Türkistan’ın tüm dünya ile irtibatın kesilmesi. Tutuklamaların ve ölümlerin meydana geldiği sırada iç haberleşme bile yapılamıyor. En büyük suçlardan birisi, Kur’an okumak, medrese açmak, çocuklara dini eğitim vermek, mahalli Türkistan kıyafetlerini giymek.Bu sebeple 300 kişinin toplu olarak tutuklandığı ve akıbetlerinin ne olduğu bilinmiyor.Yahu dert bir değil ki arkadaş
 
Doğu Türkistan Sahipsiz Kalmamalı Mehmet Koçak Çinlilerin Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak adlandırdıkları bölgenin asıl adı Doğu Türkistan’dır. Türkistan: Orta Asya’da batıda Hazar Denizi ve Aşağı Volga’dan başlamak üzere doğuda Moğolistan’daki Altay Dağlarına, güneyde Kopet - Hindukuş - Kuenlun dağlarına, kuzeyde Aral ve Balkaş göllerinin ötesinde Kırgız bozkırına kadar uzanan yüzölçümü 6 milyon km’den geniş coğrafi bölgedir. Doğu Türkistan da bu bölgenin bir parçasıdır.

Türkistan ilk olarak Batı ve Doğu olmak üzere ikiye bölünmüştür. Batı Türkistan Ruslar tarafından parçalanarak, küçücük devletlere bölünerek asırlarca işgal edilmiştir. Bu bölgedeki siyasi baskılar ve ekonomik sömürü Sovyetler Birliğinin dağılmasına kadar fiilen sürmüştür. 1990 sonrasında Türkistan’ın parçaları olan Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Kazakistan Cumhuriyetleri bağımsızlıklarına kavuşmuş olmalarına rağmen hala sömürü, anti demokratik uygulamalar ve siyasi baskılar devam etmektedir.

Çünkü; Ruslar çekilse de onların uşaklığını yapan eski komünist sistemin kalıntıları bu Türk Cumhuriyetinde hala iktidardadırlar. “Türkistan Birliği” fikri yerine her cumhuriyetteki diktatör kendi tiranlıklarını sürdürme uğruna milli ruh ve şuurun gelişmesine sürekli engel olmaktadırlar.

Doğu Türkistan ise maalesef hala Çin işgali altındadır. Ağır siyasi baskı ve ekonomik sömürü en acımasız bir şekilde sürdürülmektedir. Özel mülkiyet hakkı kısıtlandığı gibi Doğu Türkistan’ı Çinlileştirme politikası uğruna Uygur Müslüman Türklerin çocuk edinmeleri yasaklanmıştır.

Hamile kadınların zorla yapılan kürtajlarla çocukları alınıp; kısırlaştırma yoluna gidiliyor. Uygur Türkleri dini faaliyetleri de engellenmektedir. Son günlerde bu baskıların daha da arttığına şahit oluyoruz.
Doğu Türkistan: Türkistan'ın Bir Parçasıdır
Doğu Türkistan’ı daha yakından tanımak için şu bilgi notunu paylaşmak istiyorum: Sincan Uygur Özerk Bölgesi yani Doğu Türkistan; 1,6 milyon kilometrekare ile Türkiye’nin yaklaşık 2,5 katı büyüklüğünde bir bölgedir. Bölgede 22 milyon dolayında insan yaşamaktadır. Alan çok geniş olmasına rağmen nüfus alana göre çok azdır.
Uygurlar başta olmak üzere bölgede Han, Kazak, Hui (Hanlı Müslüman), Kırgız, Moğol gibi birçok etnik kökenden insan bulunmaktadır. Farklı etnik kökenler nedeniyle bölgede 41 farklı dil konuşulsa da resmi dili Uygurcadır. Zaten 20. yüzyılda Türkiye’ye göç etmiş Orta Asya Türk halklarının da çoğu Çin esaretinden kaçmıştır.

Bölgede 1930’larda patlak veren isyanlar 1933’de Kaşgar’da Birinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti (Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti)’nin ilanıyla sonuçlanmıştır. Kısa süreli Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin ardından Çinli bir savaşbeyi olan Sheng Shicai Doğu Türkistan’ın kontrolünü ele geçirmiştir.

1944-1949 arasında Sincan’ın kuzeyinde bugünkü İli Kazak Özerk Bölgesi’nde Sovyetler Birliğinin desteğiyle İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti kurulmuştur. Doğu Türkistan Cumhuriyeti 1949’da Halk Kurtuluş Ordusu’nun Sincan’a girmesiyle birlikte sona ermiştir.

1954’de kurulan Sincan Üretim ve İnşaat Kolordusu bölgenin Hanlaştırmasına yardımcı olmaktadır. 1 Ekim 1955’te Sincan Eyalet statüsünden çıkarılarak Özerk Bölge olarak ilan edilmiştir. Ancak bölge hala Çin işgali ve sömürüsü altındadır.
Doğu Türkistan'da İşgal, Sömürü ve Baskılar Bitmek Bilmiyor
Bir yanda işgal ve sömürü diğer yandan ağır baskı ve etnik arındırma baskıları devam ediyor. Son yıllarda bölgeyi Çinlileştirme ve asimile politikaları acımasız bir şekilde sürdüren Çin’in uyguladığı devlet politikasına karşı direnen Uygur Türklerine yönelik toplu katliamlar uygulanmaktadır. İnsanın kanını donduran baskı ve zulme dünya ise maalesef seyirci kalmayı sürdürüyor.

2009 yılının temmuz ayında çok sayıda kişinin ölümüne yol açan büyük çatışmaların acıları dinmeden 2012 yılında yeniden kanlı çatışmalar yaşandı. Uygurlar ile Han Çinlileri arasında Çin devletinin kışkırtmaları sonucu yaşanan kanlı çatışmalarda binlerce Uygur Türkü katledilmişti. Bu olaylar Doğu Türkistan’daki Çin devlet terörünü gün yüzüne çıkarmıştı.

Doğu Türkistan’da son çıkan olaylarda 35 kişi öldü ve çok sayıda sivil tutuklandı. Geçmiş yıllarda Çin ordusu tarafından gerçekleştirilen saldırı ve toplu katliamların bir benzerinin tekrar edileceğinden endişe ediliyor.

Çin Komünist Partisi’nin yayın organlarından Huanqiu Shibao’da yer alan görüşe göre, “Devlet politikalarına karşı direnen Doğu Türkistanlı unsurlar, İslamcı teröristlerdir”. Çinliler dünya kamuoyunu bu yalan ve yanlış bilgilerle atlatmaktadır.

Bölgede yaşanan olaylarla ilgili haberler, Çin devletinin sıkı süzgecinden geçerek yayınlandığı için dünya kamuoyu yaşanan gerçeklerden haberdar değildir.Kısacası Doğu Türkistan’da her an yeni olaylar çıkabilir ve toplu katliamların yaşanabileceği endişesi hakim...

Türk hükümeti, olayların büyümemesi için Uluslararası Toplum nezdinde girişimlerde bulunmalıdır. Çünkü; Doğu Türkistan’da yaşananlar bizi kaygılandırmaktadır.
Güneşin Doğduğu Yerden Ağıtlar Yükseliyor Muammer Yorulmaz Türkistan ismi genel itibariyle, batıda Hazar denizinden başlayıp doğuda Taklamakan çölüne kadar olan bölgeye verilen bir isimdir. Sovyet döneminde “Türkistan” olarak adlandırılan bu geniş toprakların daraltılması, Türkistan isminin küçük bir yere verilmesiyle başladı. Bunun amacı büyük Türkistan mefkûresinin önüne geçmekti. 
Bugün Güney Kazakistan’da küçük bir şehir olan Yesi şehrinin ismi Türkistan olarak değiştirildi. Bu isim değişikliğinin sebebi, toprakların daraltılmasıyla düşüncelerin de daralacağı temennisidir. Ancak Çin tarafından ismi önce Şin-cang (yeni toprak) daha sonra da Sincan Uygur Otonom Bölgesi olarak değiştirilen bölgenin adı tüm dünya tarafından halen Doğu Türkistan olarak kabul edilmektedir. 
Doğu Türkistan, gücünü ve tarihi önemini İpek Yoluyla birlikte almıştır. Uygur topraklarının verimliliği ve ipek yolunun önemli şehir merkezlerinin burada kurulması, Uygurlara ekonomik ve siyasi bir güç kazandırmıştır. Türkler arasında ilk yerleşik hayata geçen, büyük şehirler kuran Uygurlar, bu güçlerini devam ettiremeyerek, her Türk devletinin başına geldiği gibi, bir zaman sonra taht kavgaları sonucu Çin ve Rusya’nın baskı ve işgalleriyle karşı karşıya kaldılar. 
Orta Asya’daki hemen her Türk devletinin, nedense, iktidarlarının son demlerinde Sultan’a elçi göndererek Osmanlı himayesine girme talepleri son Uygur hanlığının başına da geldi. Ancak diğerlerinde de olduğu gibi, Osmanlı yardımı gelmesine rağmen, mesafenin uzak olması ve Osmanlının kendi derdine düşmesi sebebiyle bir sonuç alınamadı. Doğu Türkistan bir dönem Çin, Sovyet Rusya ve tekrar komünist Çin tarafından işgal edildi. Bu işgaller sırasında Rusya ve Çin arasında ikilik çıkarmaya çalışan Uygur yöneticiler başarılı olamadılar. Ve bundan sonra Doğu Türkistan Uygurlarını asimile etme çalışmaları başladı. Önce bölgeye Han milliyetinden (Çinli) aileler yerleştirilmeye başlandı. Bölgede işgalin ilk başladığı yıllardaki Çinli sayısı 200 bin iken bugün bu rakam 6 milyonu geçmiş durumda. Dini eğitim ve ibadet yasaklandı. Dini neşriyat toplatılarak bizzat âlimlere şehir meydanında yaktırıldı. Önde gelen âlimlerin kimisi tutuklandı, kimisi bazı ayaklanmalar sebep gösterilerek idam edildi. Bunların yerine komünist Çin yandaşı âlimler getirildi. Sokakta iki Uygur’un bir araya gelip konuşması yasaklandı. Üç Uygur’un bir araya gelip konuşması ise örgütlenmeye teşebbüs olarak kabul edilip suç teşkil edeceği ilan edildi. 
Bu yapılanlar saymakla bitmez belki. Çünkü Çin’in amacı belliydi: Uygur topraklarına sahip olmak... Bu uğurda akla gelmeyecek işkence ve yöntemler denediler. Yönetime karşı ayaklanan Müslüman Uygurlarsa sert bir şekilde bastırılarak ya idam edildi ya da hapse mahkûm edildi. Çinlilerin elinden kurtulanların bir kısmı da çareyi hicret etmekte buldu. 
Uygur bir gencin anlattığı olaylar, o yıllarda Çin hapishanelerindeki işkence ve ölümlere açıklık getirmesi açısından önemli. Uygur genç babasının yaşadığı olayları şöyle anlatıyor: “Babamla çok güzel günlerimiz geçti. Hep bana bir şeyler anlatırdı. Bunların benim kişiliğimde önemli bir yeri vardır. Ancak konuşmamız belli bir noktaya geldiği zaman babam susar ve konuşmazdı. Küçük olduğum için de ben ısrar edemeden başka konulara geçerdi. Şuan gözümün önüne hep o son halleri gelir. Ayağa kalkamayacak derecede hastaydı. Yaklaşık yedi yıl bu şekilde geçirdi ömrünü. Babamla ilgili tüm sorularım cevapsız kalıyordu. Annem ve babam sorularıma hep susarak cevap verirlerdi. Sonunda amcamdan öğrendim her şeyi. 
Babam Çin işgali sırasında Uygur gençlerinin liderliğini yapmış. Bu sırada tutuklanmış. 10 yıl hapse mahkûm olmuş. Hapishanede gördüğü işkenceler sonucu, öldü diyerek, dedeme teslim etmişler babamı. Dedem babamı teslim aldığında bel kısmı parçalanmış durumdaymış. Dedem samanlıkta babamın parçalanmış olan vücudunu çuvaldızla dikmiş. Babam uzun bir süre samanlıkta saklanmış. Bir buçuk yıl sonra babamın ölmediğini anlayınca cezasını tamamlamadı diyerek tekrar tutuklamışlar.
Cezasını tamamladığında, hapishanede yakalandığı bir hastalıkla dışarı çıkmış. Ve o hastalık onu bizden 2001 yılında aldı. Babamın o tedirginliğini asla unutamam. Ağabeyimle beni büyük bir titizlikle yetiştirdi. Ancak kendi başına gelenlerin bizim de başımıza gelmemesi için olsa gerek, yaptıklarından ve başına gelenlerden hiç bahsetmedi. O, bizim kendini bilen şahsiyetli insanlar olarak yetişmemiz için elinden geleni yaptı. Umarım ona layık olabilirim.” Bu konuşmayı diğer bazı Uygur gençleriyle de yapmayı denedim. Ancak bulunduğumuz ortamdaki Uygurların büyük bir kısmı böyle bir konuşma yapmaktan kaçınıyorlar. Sebebi ise içlerinde bir ajanın olduğu şüphesi... 
Bugün Doğu Türkistan halkı için söylenebilecek söz, şehirleri işgal edilmiş, tüm birikimleri yağmalanmış; kendileri sindirilmiş olsa da kalplerimiz hâlâ birlikte atıyor; Hoten’de, Kaşgar’da, Yarkent’te. Şehirlerinin şarkısı sustu belki ama onların şarkısı hâlâ devam ediyor. Yabani güvercinlerin hiçbir zaman evcilleştirilemeyeceğini gösterecekler bir gün; bize ve tüm insanlığa… 
Son Kırgız Han'ı Van'da Aydoğan Kaçıra H an'lar, Orta Asya Türk boylarının asil, korkusuz ve güçlü liderleriydi. Onlar başkaları tarafından yönetilemez, emir verilemez, esir edilemezdi. Asaletleri, Han atalarından gelirdi. Amma makamlarını, han ataları vermezdi. Han soyundan gelse bile, Han olabilmek için milletin ve uluların rızasını almak şarttı. Rahmunkul han, babası gibi cesur yürekli, mücahit bir gençti. Ama aynı zamanda yüksek bir iman, vicdan ve merhamet sahibiydi. Medrese eğitimi almamasına rağmen, Kur'an-ı hatmetmiş, Arapça, Farsça ve Latin dilleri öğrenmişti. Düşmanlarına korku salan Rahmankul han, dostları için bir ilim, itimat ve huzur kapısıydı. Rahmetli Başbakan Adnan Menderes'in yardımlarıyla Hac vazifesini de yaptığında, artık seyr-i süluku zirveye ulaşmış “Ulu”lar mertebesine yükselmişti.1972 yılının Nisan sayısında, National Geographic dergisinin kapağında, bir Kırgız çocuğunun fotoğrafı vardı. Bu çocuk Rahmankul Han'ın oğlu Musaddık'tı. O sayı, özellikle Rusya ve İslam coğrafyasında büyük ilgi gördü. Rahmankul Han'ın, Pamir dağlarına sıkışıp kalan hayatı, sürgündeki Kırgızların acıklı hikayesi ve bu mazlumların kültürel zenginliğe bütün dünyanın büyük ilgisini çekmişti.İşte bu haber yıllarca Sovyet baskısından bunalan ve karlı yaylalardan çıkamaz hale gelen Rahmankul ve obası için bir umut ışığı oldu.Amerikalılar “Bizim ülkemize göçün. Sizi vatandaşlığa kabul edelim” dese de, Kırgızlara gösterilen yer, Pamir'in buzla kaplı dağlarından farksızdı. Alaska hükümeti, Kırgızları kabul etmeye hazır olduğunu duyurdu. Ancak, Rahmankul Han, bu teklifi hiç düşünmeden reddetti. Çünkü, İslam coğrafyası dışında bir yere gitmeyi asla düşünmemişti ve halkının İslam'a uygun şekilde yaşayabileceği yeni bir vatan istiyordu.İşte o anda hayalleri gerçeğe dönüştüren haber geldi. Türkiye, bu uzak diyarlardaki mülteci kardeşlerini bağrına basmaya hazır olduğunu bildiriyordu. Dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren, Rahmankul ve obasındaki bütün Kırgızları Türkiye'ye davet etti.Bu davet kısa sürede karşılık buldu. Önce Pakistan'a gelen Kırgızlar, daha sonra bir Türk uçağı ile hayatlarını sürdürecekleri Van'a getirildi. Artık yeni vatanları Türkiye, yeni köyleri Ulupamir'di.Kırgızlar, hanları Rahmankul'la beraber Van'a geldiklerinde 1500 kişilik bir topluluktu. Çoğalmak ve buraya kök salıp, kendilerine yeni bir hayat kurmak istiyorlardı. Öyle de oldu.Burada, koyun güdüp at sağarak yaşamak yetmeyecekti. Ak sakallılar, daha mutlu ve huzurlu bir gelecek için gençleri okutmak gerektiğini biliyordu.Okuttular da.Pamir yaylasından gelen Kırgız çocuklarının kimi doktor oldu, kimi mühendis, kimi turizmci, kimi de devlet memuru. Hicretlerinin 8'inci yılında, 1990 yılında Rahmankul Han, rahmet-i Rahman'a kavuştu.Henüz 77 yaşındaydı.Bu yaşta bir ölüm, bir Kırgız' için “Çok erken” sayılırdı. Elbette, bu erken vedanın tek sebebi, KGB'nin işkence zindanlarında yaptığı zulüm ve içirilen o zehirdi. Yoksa, çekilen çileler, geçilen çetin yolar, karlı dağlar, yaşanan onca acı bile, bir Kırgız'ı bu kadar erken bitiremezdi.Okuyan genç nesil, bir gün bile unutmadıkları dedeleri ve Hanları Rahmankul'u, doğumunu 100'üncü yılında, muhteşem bir programla andı. Bunun için Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te toplanan Ulupamirliler ve Rahmunkul'un kadim dostları, 3 gün süren görkemli törenler, sergiler ve kutlamalarla, dedelerinin muhteşem geçmişini - genç Kırgızlara anlattı... Kırgız halkının “SON HAN”ı Rahmankul Han'ın vasiyetini genç nesillere ulaştırdılar?“... Namazınızı kılın… Allah yolundan ayrılmayın. Birlik ve dirlik içinde kalın... Unutmayın, kartallar kapışanda kargalara yem olur... Türk gibi yaşayın ve Türklüğünüzü unutmayın…”
Buhara Hanlığı’nın Sovyet Rusya Tarafından Ortadan Kaldırılması Prof.Dr. İbrahim Yarkın
E
ski Buhara ve Hive Hanlıklarında, bunların tamamiyle Sovyetler Birliği’ne ilhakına kadar geçen vak’alar, Sovyet Rusya’nın Sovyetleştirerek hükmü altına almayı plânladığı ülkelerde, bunun ön hazırlığı olmak üzere evvelâ mevcut devlet sistemini değiştirdiğine tipik misallerdir.

Sovyet Rusya’nın bu iki ülkede Sovyetleştirme yönünde birbiri ardına uyguladığı değişiklikler, devlet idaresi, örf-âdetleri ve kültürü bambaşka, doğulu ülkelerde, Sovyet Rusya’nın hareket hattının ilk örnekleri olması dolayısıyla de, üzerinde durulmağa değer ve ibret verici hâdiselerdir.

Aşağıda Buhara Hanlığı’nın Sovyet Rusya tarafından ortadan kaldırılmasına kadar geçen vak’alar kısaca özetlenmiştir: 1920 yılı Mart 30’unda Sovyet Ordusu Kumandanı Frunze , Buhara Emîri Mir Alim Han ile müzakerede bulunmuş ve Emîr Buhara’nın Sovyetleştirilmesi talebini reddetmişti. Frunze Buhara’dan ayrılırken: “Emîr ile Sovyetler arasında uygun bir zamanda mücadeleye başlanacaktır.”demişti. 
12 Ağustos 1920’de, Buhara’nın işgaline ait askerî harekât plânı hazır olmuş ve Türkistan Cephesi Kumandanı Frunze, Kızıl Ordu kıt’alarına beklenen harekâta dikkatle hazırlanmaları emrini vermişti. Frunze’nin bu hazırlık emrinden anlaşıldığına göre, bu hareketler Rusya’nın yayılma siyasetine hizmet edecekti. 
20 Ağustos 1920’de Frunze yazılı olarak, Buhara Komünist Partisinden, Buhara’da devrim hazırlamasını talep etti. 1919 yılı sonlarında Buhara Komünist Partisi, Buhara Hanlığında çok sayıda şubeler açmağa ve üyeler kaydetmeğe muvaffak olmuştu. 25 Ağustos 1920’de Moskova’nın Türkistan Komisyonu Rusya Komünist Partisi Merkezine, Buhara’da Sovyet hâkimiyetinin kurulması için bütün Türkistan’daki Kızıl Ordu kıt’alarının sevkine karar verildiğini ve Kumandan Frunze’nin askerî hareketinin başarılı olacağından emin bulunduğunu bildirdi.
25 Ağustos 1920’de Moskova merkezinin Türkistan Komisyonu Çarcoy’daki Kızıl Ordu kıt’alarına Buhara’ya yürüyüş emrini verdi. 26 Ağustosta ise, Sovyet Rusya’nın Buhara Emîri nezdindeki temsilcisi olan Kuybişev Taşkent’te şunları söylemişti: “Sulhsever Sovyet Hükümeti herhangi bir müstakil millete saldırmak isteğinde olmadığını beyan eder. Fakat Buhara ve İran hükümetleri İngiliz emperyalizminin tesirine mâruz kalmışlardır”. Bir gün önce Buhara’ya yürüyüş emri verildiği halde, Buhara’daki Sovyet temsilcisinin yukarıki beyanı, Sovyetlerin daha o devirlerde savaşı düzenlerken sulhtan lâf etme alışkanlığında olduklarını gösterir.
25 Ağustos 1920 tarihli emre istinaden, fakat görünüşte devrimci genç Buharalılara yardım bahanesiyle 29 Ağustosta Kızıl Ordu kıt’aları Buhara’ya hücuma geçtiler. Bu harekete başlarken, Ordu Kumandanı Frunze aşağıdaki emri vermişti: “Buhara halkının kendi mukadderatını tâyin etme anında, ona bütün silâhlı kuvvetlerimizle yardıma acele etmemizi emir ediyorum.” Dört günlük çarpışmadan sonra 1920 yılı Eylülünün ikisinde Kızıl Ordu kuvvetleri Buhara şehrini zaptetti. Buhara Emîri Doğu Buhara’ya kaçtı.
Buhara’ya karşı harbde Sovyet Rusya Ordusundan tahminen onbin asker, hafif ve ağır olmak üzere 38 top, 172 makineli tüfek, 8 zırhlı oto, 5 zırhlı tren ve 11 uçak kullanılmıştı. Buna karşı Buhara Emîri tarafından 8 bin asker, 16 makineli tüfek ve 23 hafif top harbe iştirak ettirilmişti.
Buhara Sovyet Ordusu tarafından zaptedilirken, büyük tahribata mâruz kalmış ve Buhara Emîrinin hükümet binası olan Erk’in topla bomlbardımana tabi tutulması sonucunda, bunun kütüphanesinde 27 medreseden toplanmış bulunan binlerce cildlik eski el yazma eserler yanarak mahvolmuştu. Emîrin hazinesinde asırlardanberi toplanan altın ve başka değerli eşyanın büyük kısmını Moskova’ya götürüldüğü bilinmektedir.
Buhara Kızıl Ordunun silâh üstünlüğü sayesinde ve hücumla zaptedildiği halde, dış dünyada ve bilhassa doğulu milletlerde, bunun Buharalı ceditçi ve ıslahatçılar tarafından yapılmış devrim şeklinde gösterilmesine önem verildi. Bu maksatla dışarıdaki genç Buharalılar silâhlandırılarak gereken yerlerde askerî harekâta iştirak ettirildiler.
İşgalden sonra Buhara şehri 14 Eylüle kadar bir askerî kumandan tarafından idare edildi. 14 Eylül 1920’de devrimden önce milliyetçi ve komünist genç Buharalıların birlikte kurdukları “İstiklal Komitesi” tarafından Buhara Devlet Başkanı olarak Mirza Abdulkadir Muhiddin seçildi ve Feyzullah Hoca başkanlığında “Nazırlar Şûrası” (Kabine) kuruldu.  
Türk Dünyası'nın Parlayan Yıldızı: Türkmenistan Nuri Elibol Türkmenistan’ın Başkenti Aşkabat’tayız. Güzel bir sonbahar gününde Aşkabat sokaklarında yürüdük ve şehri gördük. New York’tan Paris’e,  St. Petersburg’dan Londra’ya kadar birçok önemli metropolü gezdim ama ben hayatımda Aşkabat kadar temiz, bakımlı ve şehir plancılığının bu denli başarıyla uygulandığı başka bir şehir görmedim.

Aşkabat, Türkmen büyüklerinin de söylediği gibi tam bir “Ak şehir”.Binaların büyük bölümü bembeyaz mermerlerle kaplı. Modern mimarinin en güzel, en çılgın örnekleri var Aşkabat’ta. Her köşeye, her noktaya ve her detaya yöneticilerin ve mimarların gizli eli değmiş. Her bina bir sanat eseri gibi. Binaların cephelerine, çatılarına ve girişlerine Türkmen kültürünün, havasının figürleri işlenmiş. Beş Türkmen bölgesinin halı desenleri binalara nakşedilmiş. Geniş caddeler, yollar her türlü trafiği kaldıracak kapasitede ve nitelikte. Her şey çok kaliteli seçilmiş, kaliteli bir işçilikle yerine konmuş. Her şey birbirine uyumlu yapılmış.

Gece şehri dolaştık. Şehir gece ışıl ışıl, Şanzelize haltetmiş yanında. Yapılan her şeyde kalite var ama görgüsüzlük yok. Mühendisliğin, mimarlığın ve şehirciliğin bütün ilkeleri dikkate alınmış. Bir yer imara açılmadan önce; yolu, suyu, alt yapısı ve binalar dahil mükemmel bir planlama ve projelendirme yapılıyor, sonra işe başlanıyor. O bölgede peyzajı dahil işin sonunda modern uyumlu güzel ve kullanışlı bir kent parçası ortaya çıkıyor.

Aşkabat’ta Guinness Rekorlar Kitabına girmiş birçok bina ve eser bulunuyor. Aşkabat dünyadaki mimarlar için harika bir laboratuvar, harika bir atölye. Ünlü mimarlar bütün çılgınlıklarını bu şehrde hayata geçiriyorlar. Mimarlık mesleğinin ve statiğin sınırlarını sonuna kadar zorluyorlar. 
Aşkabat gelecek yüzyılın kenti olmaya hazırlanıyor. Tabii bu alınan mesafede Türkmen Devlet Başkanı Berdimuhamedov ve onun kurduğu ekibin zevki, iradesi ve çalışması var. Türkmenistan Devlet Başkanı genç, dinamik, dünyayı iyi bilen, ufku ve vizyonu olan karizmatik bir lider. Türkmenistan halkı, özellikle aksakallılar ve gençler, devlet başkanını çok seviyorlar. Devlet başkanı bir şantiye şefi gibi tüm projeleri adım adım geziyor ve yakından takip ediyor. Ekibiyle birlikte Türkmenistan’ın gelecek 50 yılını planlıyor. Her köşede bir yatırım var; yollar; havaalanları, hastaneler, okullar, limanlar, enerji yatırımları ve turizm merkezleri…
Aşkabat’ta Türk firmaları gurur duyulacak projeler yapmışlar, yapıyorlar. Kaliteden taviz vermeden; çalmadan çırpmadan iyi iş yapan, zamanında işini bitiren her firmaya ekmek var bu coğrafyada. Türkiye’nin imajına zarar verecek hiçbir firma ve şahıs gelmesin buralara. Türkiye’ye duyulan güveni boşa çıkarmaya kimsenin hakkı yok.Cumhurbaşkanı Berdimuhamedov liderliğinde Türkmenistan hızla kalkınıyor, gelişiyor. Bu gidişle enfazla 10 yıl sonra bu coğrafyanın parlayan yıldızı olur inşallah Türkmenistan.

Aşkabat’ta ülkemizi temsil eden büyükelçi ve ticari ateşe, Türk işadamlarına daha fazla iş yapabilmesi için takdire şayan bir çaba sarf ediyorlar. Keşke Türkiye bütün büyükelçiliklerde böyle temsil edilse…
İkinci Dünya Harbinde Türkmenlerin Kahramanlığı Enver Altaylı
İkinci dünya Savaşı sırasında Kırım’daki Alman birlikleri kuzeyden gelen Sovyet tümenleri tarafından sıkıştırılır. Bir tek Sovyet tümeni, mükemmel bir şekilde teçhiz edilmiş olan Alman tümenlerini zorlamağa başlar. Kırım’daki Alman ordularına komuta eden subaylar hayret ederler. Nasıl olur da savaş heyecan ve güçleri zayıf olan Sovyet tümeni Almanlar’dan az olduğu halde Almanlar’ı böylesine sıkıştırır? 
Alman kurmay subaylarından birisi bunların Rus olamayacağını söyler. Almanlar ellerindeki bütün imkânları kullanarak birkaç Sovyet askerlerini esir almağa karar verirler. Ve büyük bir gayret ve ağır zayiat neticesinde iki Sovyet askeri esir alınır. 
Almanlar bunların Rus olmadığını, Türkmen olduğunu tesbit ederler. Ancak Türk askeri bu kadar güçlü savaş çıkarabilir derler. Ve askerlerden karşılarında Türkmen asker ve subaylarından meydana gelen bir Sovyet tümeninin bulunduğunu öğrenirler.
Almanları bir düşünce almıştır. Anlarlar ki, bir hile yapmadıkları takdirde Kırım’daki Türkmen er ve subayları tarafından imha edileceklerdir. Bunun üzerine Almanlar şu hileyi düşünürler: Bildiriler bastıracaklardır. Bu bildirilerde Türkiye’nin harbe girdiği, karşılarında Türk asker ve subaylarının bulunduğu ifade edilecektir. Türk’ün Türk’e silâh çekmesinin doğru olmadığı anlatılacaktır. Ve bildirilerde Türkiye’nin Rus çizmesi altında ezilen Türkmen, Özbek, Azerî ve diğer Türkleri kurtarmak için savaşa girdiği belirtilecektir! 
Gerçekten Almanlar bu bildirileri hazırlarlar ve Türkçe kaleme alınan bildiriler, âyet ve hadislerle, dinî ve millî motiflerle süslenerek basılır ve Türkmen askerlerinin üzerine uçaklarla atılır. Bunu okuyan Türkmen askerleri karşılarındaki askerlere, bunlar Türktür zannı ile silâh sıkmaktan vazgeçerler ve teslim olurlar. 
Böylece Kırım Almanlar’ın elinde kalır. Bütün bu Türkmen askerlerden sağ kalan Türkistan lejyonlarında Ruslar’a karşı harp boyunca döğüşmüştür. 
Kaynak: Enver Altaylı, Esir Türk İllerinde Doksan Gün 
Rusların Türk Kültürünü Parçalama Siyaseti Yavuz Bülent Bâkiler H alil Cibran’ın bir cümlesi, yıllarda beri yüreğimi kavurup duruyor: “Yazıklar olsun o millete ki, çeşitli boylara bölünmüştür ve her boy, kendisini ayrı bir millet sanmaktadır!”Halil Cibran, bu hazin tespitini, sanki bizim milletimiz için yapıp söylemiş.Ah ne kadar yazık: Atalarımızın yaşadığı Uluğ Türkistan, önce ikiye bölündü ve iki yeni isim aldı: Doğu Türkistan-Batı Türkistan. Doğu Türkistan Çin sömürgesi oldu. Batı Türkistan’ı da Ruslar pençelediler. Pekin de, Moskova da Türk kelimesinden korkuyordu. Bu bakımdan Çin devleti, Doğu Türkistan’a Sinkiyag adını taktı. Sinkiyag: “Yeniden fethedilmiş veya kazanılmış toprak” manasına gelen bir kelime.Ruslar da Batı Türkistan’ı beş parçaya böldüler. Adına: Türkmenistan-Özbekistan-Tacikistan-Kırgızistan-Kazakistan (!) dediler. Ruslar, Batı Türkistan dışında Kırım’ı da, Azerbaycan’ı da ezip geçmişlerdi. Bu eski Türk yurtlarını da sömürge toprağı hâline getirmişlerdir.Böylece Moskova, bir büyük vatanı ve bir büyük milleti, büyüklü-küçüklü parçalara ayırdı. Milletin her bir boyuna ayrı bir milliyet verdi. Sonra her boy üzerinde öldürücü oyununu uygulamaya koyuldu. Meselâ Azerbaycan’da Oğuz boyu yaşıyordu. Azerbaycan Türkleri, Oğuz Türkçesiyle konuşuyorlardı. Rus emperyalizminin yeni yöneticileri, 1805 yılından itibaren Azerbaycan Türklerine dediler ki: “Siz Türk değilsiniz! Siz Oğuz boyundansınız. Yani siz, Azerbaycan milletisiniz: Türk değilsiniz: Türkçe konuşmuyorsunuz. Azerbaycanca danışıyorsunuz!..”Türkmenistan’da da Oğuz boyları yaşıyor, Oğuz Türkçesiyle konuşuyorlardı. Selçukluyu ve Osmanlıyı Türkmenler kurmuşlardı. Ruslar, Türkmenistan’da da aynı oyunu oynadılar. Türkmenler “Türk başka, Türkmen başka! Siz Türkmen’siniz ve Türkmence konuşuyorsunuz! Türk değilsiniz! Türkçe konuşmuyorsunuz! Türkler, sizin medeniyetinize, tarihinize sahip olmak istiyorlar. Sizi, onların saldırılarından Kızıl Ordu koruyor!..” dediler. Moskova, bu kuyruklu-kulaklı yalanları, diğer Türk boyları arasında da yaydı:“Siz Kazak’sınız, Türk değilsiniz! Kazakça konuşuyorsunuz! Siz Özbek'siniz! Siz Kırgız'sınız! Siz Tatar’sınız! Türk değilsiniz! Siz Özbekçe, Kırgızca, Tatarca konuşuyorsunuz! Moskova, sizi bir an önce okur-yazar hâline getirmek için Arap alfabesini kaldırarak, yerine daha kolay olan Lâtin alfabesini koyuyor. Alın yeni alfabelerinizi ve bir an önce kendi milliyetinizi, kendi dilinizi öğrenmeye bakın!” Moskova böyle söylüyordu. Gerçek maksadı, Türkistan Türkleriyle Türkiye Türklerini birbirlerinden ayırmaktı. Alfabe birliğini ortadan kaldırmaktı. Böylece hem Türkistan Türkleri dünkü köklerinden koparılacak, hem de Türkiye’de basılan eserler Sovyetlerde okunmayacak, anlaşılmayacaktı. 1926 yılına kadar bütün Türk Dünyasının bir tek alfabesi vardı. O da Arap alfabesiydi. Ruslar 1926 yılında, Türkistan Türklerinin alfabelerini tamamen değiştirdiler. Arap alfabesi yerine Lâtin alfabesini getirdiler. Ama Ruslar, Sovyetler Birliği’nde yaşayan Ermenilerin, Yahudilerin, Gürcülerin alfabelerini kat’iyen değiştirmediler. 1926 yılında, Türkiye’de, İran’da Arap Yarımadasında, Balkanlarda… yaşayan Türkler, Arap alfabesinde kaldılar; Sovyetlerde yaşayan soydaşlarımız ise Lâtin alfabesine geçirildiler. Ruslar, bir büyük milleti bölme, parçalama, hatta birbirlerine hasım hâline getirme siyasetlerinin çok önemli bir adımını atmış oldular. Bu farklılık iki yıl devam etti. 1928 yılında Türkiye Türkleri olarak biz de Lâtin alfabesine geçtik. Böylece Türkistan Türkleriyle yeniden aynı alfabe birliği içinde olduk. Moskova, bu durumdan endişelenmeye başladı. Bu defa Türkistan Türklerini Kiril alfabesine geçirdi. Hem de her cumhuriyete, yani her Türk boyuna, ayrı bir Kiril alfabesi uygulayarak istediği bölünmeyi yarıda bırakmadı! Burada düşünmek mecburiyetinde olduğumuz çok, ama çok önemli durum şudur: Dünyada her milletin bir tek alfabesi var. İngiliz’in, Fransız’ın, Çin’in, Japon’un, Yahudi’nin, Ermeni’nin Arap’ın, Gürcü’nün bir tek alfabesi var. Yeryüzünde 29 ayrı alfabeyle okuyup yazan tek millet biziz! Niçin acaba? Niçin, niçin, niçin? Velhâsıl Ruslar, uyguladıkları büyük kültür siyasetleriyle milletimizi, önce çeşitli boylara böldüler. Onlara farklı alfabeler uzattılar. Önceleri, Türkçenin çeşitli lehçeleriyle konuşan Türkistan Türklerini inandırdılar ki, onlar farklı milletlere mensuptular ve farklı diller konuşmaktadırlar. Tabiî ötede, yani Doğu Türkistan’da yaşayan Türk asıllı bir de Uygur kardeşlerimiz var ki, aynı çile çemberinden geçmektedirler.
Türkistan'dan Osmanlı'ya Türkler'de Sosyal Tesisler Prof.Dr.Zekeriya Kitapçı   Türkler Müslüman olduktan sonra Peygamberimizin “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır” Hadis-i şerifini kendilerine düstur edinerek mücahidlere, halka, yolculara hizmet için pek çok ribat, kervansaray, han, hamam gibi sosyal tesisler yaptılar. Tarihçi Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı’nın bu konudaki bir yazısını aşağıya alıyoruz. Editör
Türkistan'da Ribatlar
  Büyük İslâm coğrafyacısı Hamevî, bu yüce maksat için Baykent'de zenginler tarafından binden fazla ribat yapıldığını zikretmektedir. Muhtelif köy ve kasabalardan gelen yerli mücahidler, mühtedîler bu ribatlarda toplanırlardı. Buralarda bir mürşid veya şeyhin manevî tebiyesinde yetişen, olgunlaşan ve adetâ şehid olmaya hazır hale gelen bu mücahidler, gazî dervişler, özellikle ilk bahar ve yaz aylarında kâfirlere karşı gaza ve cihad'da bulunurlardı. Bu mücahidler zaman zaman halkın arasına bir erenler ordusu olarak katılırlar, onları  aydınlatır, irşad ederlerdi.  Daha sonraları, değil Orta-Asyanın, Anadolunun bile Türkleşme ve İslâmlaşmasında büyük hizmetleri dokunan ve “Horasanlı Erenleri” olarak bizim tarih ve edebiyat literatürümüze geçen böylesine sevdalı kişileri yetiştiren işte bu şekilde kurulmuş ve zamanla tekke ve dergâh şeklini almış müesseselerdir.Türk yurtlarında hele hele İslâmlaştırma faaliyetlerinin kollektif bir heyecan ve fırtına haline geldikten sonra yerli halk varlıklarının çok büyük bir kısmını bu kabil hayır ve hasenat müesseselerine sarfetmede âdeta yarışır hale gelmişlerdir. Bu konuda İstaharî şöyle demektedir.“Maveraünnehr'de (Aşağı Türkistan) zenginlerin büyük bir kısmı, mallarını Allah yolunda harcarlar, ribatlar, yol ve köprüler yaparlar, din uğrunda cihadı teşvik ederler. Ancak onlardan çok az bir kimse servetlerini eğlence ve sefahete harcamaktadırlar. Buralarda, hiç bir şehir, kasaba, su kaynağı, sebil, önemli geçitler, hatta hiç bir köy yoktur ki, orada yolcu ve misafirlerin istirahatlarını temin etmek için mutlaka bir ribat vardır. Aşağı Türkistan’da, bu şekilde hizmet gören ribatların sayısı 10,000 kadardır. İhtiyaç sahipleri, ribatlarda dilediği kadar kalırlar. Buralarda onların yiyecek ve barınmaları temin edildiği gibi hayvanlarının da bakımı yapılmaktadır.”Osmanlı ve Selçuklu’larda Kervansaraylar Aşağı Türkistan’da, îslâmiyetin yayılış yıllarındaki bu îslâmi gelişmeler ve müesseseler, daha sonraları büyük imparatorluklar kurmuş olan Selçuklu ve Osmanlı Türkleri ile önemli benzerlikler arz etmektedir. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı Türkleri  olsun imparatorluk hudutları içinde kalan geniş ülkeleri hanlar, hamamlar, kervansaraylar, sebiller, cami ve mescidlerle donatmışlardır. Aradan asırlar geçtikten sonra, Kanunî Sultan Süleyman devrinde, Avusturya imparatorluğunun sefiri ve koyu bir Hıristiyan olan G.D. Bucbecg'in hükümdarına yazdığı mektuplarda belirttiği müşahedeler, Istaharî’nin ifadeleri ile nekadar bir benzerlik arz etmektedir. G.D. Bucbecg hatıralarında, bu hanlar ve kervansaraylar hakkında şu sitayişkâr ifadelerde bulunmaktadır:“Kervansaraylar, bunlar cidden büyük binalar. Hancılar, Hıristiyan, Yahudi, zengin, fakir herkesi misafir eder, hiç kimseyi reddetmezler. Kapıları aynı şekilde herkese açıktır. Paşalar, sancak beyleri, seyahatlerinde bu hanlara inerler, sanki kral saraylarında imiş gibi bende bu hanlarda bir çok resmî kabuller yaptım. Büyük bir itina ile hana inen herkese istisnasız yemek verilir. Yemek zamanı gelir gelmez, bir hizmetçi kocaman bir tahta tabla ile ortada görünür. Tablanın ortasında bir sahan, sahanın içinde etli bulgur pilavı bulunur. Ekmekler sahanın etrafına dizilmiştir. Bazen de bir parça bal gömeci vardır. Yemekleri hakîkaten lezzetli idi. Çok hoşuma gitti. İşte hanlarda yolcular, bu surette bedava besleniyorlar. Fakat çok ciddi bir sebep olmayınca yolcular üçgünden sonra gitmelidirler. Zira devamlı yolcular gelmektedir.” Kaynaklar: İstahari - el-Mesâlik vel- Memalik
             G.D Bucbecg - Türk Mektupları Kanûni Devrinde Bir Sefirin Hatıraları
Türkistanlı Bir İhtiyarın Anlattıkları Enver Altaylı Enver Altaylı tarafından hazırlanan  "Esir Türk İllerinde 90 Gün" isimli eserden bir hatırayı aşağıda sunuyoruz.
...Ertesi gün Buhara yakınlarındaki bir kasabaya götürdüler. Burada misafir olduğum evde çok yaşlı bir bey yaşıyordu. Kimsesi yokmuş. Türkistan Millî Mücadelesi sırasında bütün yakınlarını kaybetmiş. Bir oğlunu Tacikistan’a kaçırtmış. Oğlunun daha sonra Afganistan’a, oradan Türkiye’ye gittiğini öğrenmiş. Benimle konuşmak istiyordu.

Dostlar arasında olduğumuz için bu yaşlı adamın kulağına benim bir süre önce Türkiye’de bulunduğumu haber vermişler. İki gözü de görmüyordu. Sibirya’da çalışma kampında gözleri kör olmuş. Kolumdan bir baba şefkatiyle tuttu, rengi, şeffaflığı ve güzelliği bozulmamış gözlerinden yaşlar boşandı:
 – "Sen bana oğlumun kokusunu getirdin!" dedi.

İhtiyarın çok asîl bir hali vardı. Hemen ellerine sarıldım. Öpmek istedim öptürmedi.
Ne mutlu bana ki, sizi birazcık memnun ettim. Hiçbir şey yapmadan, bir zahmete katlanmadan hem de.
– "İşte buraya yanımıza kadar geldin ya, Türk illerinden Hür Türk vatanından bize selâmlar getirdin ya. Ay-Yıldızlı bayrağın kokusunu bize getirdin ya."
Ne de güzel konuşuyordu. Bu şahsı ve hayat hikâyesini merak ettim. Bir fırsatını bulum sordum. Bu günlere nasıl geldiğini öğrenmek istediğimi söyledim.
– "Bize düşen bu kadar hadiseden sonra güzel bir sabır ve Allah’a şükretmektir. Yakında göçeceğimiz manâ âlemi için hazırlık yapmaktır. Evlât sen sordun ben anlatayım."
İhtiyar derin derin içini çekti ve anlatmaya başladı:
-"Türk Bayrağını benim yerime doya doya seyret!"
Biz Fergane Eyaleti’nde yaşayan çok büyük bir aile idik. Geniş topraklarımız, sürülerimiz vardı. Atalarım çok daha önceleri Kuzey Türkistan’dan gelerek o bölgeye yerleşmişler. Biz Kıpçak Türklerindeniz. Kazakistan’da oturmakta olan akrabalarımızdan bir kısmı gelir ve bizi ziyaret ederlerdi. Tarih boyu bizim topraklarımıza düşman ayağı değmemiştir, Rus ayağından başka. 1917 İhtilâli geldi çattı. 
Fergane eyaleti Türkistan Millî Mücadelesinin merkezi oldu. Biz de bütün gücümüzle millî mücadeleye katıldık. Rahmankul Korbaşı benim yakın dostumdu. Korbaşı ile birlikte omuz omuza Ruslara karşı savaştık. Ben Korbaşı’nın emrindeki askerlerin iaşe, silah ve giyecek masraflarını karşılıyordum. Ancak millî mücadele muvaffak olmadı. Korbaşı ve ben tutuklandık. Kızıl Ordu Askerî Mahkemesi bütün aile fertlerini gözaltına aldı. 
Ben ve Korbaşı idama mahkûm edildik. Kardeşlerim, diğer akrabalarım da hep ölüm cezasına mahkûm edildiler. Hepsinin cezaları infaz edildi. Nedense benim cezam müebbet sürgün ve temerküz kampı cezasına çevrildi. 
Oğullarımdan birini, Tacikistan Komünist Partisi’ne girmiş olan eski dostlarımdan ve parti içinde mücadele vermek için partiye sızmış olan bir dostumun yanına gönderdim. Yavrumu himaye etmişler, daha sonra da Afganistan’a gitmesine göz yummuşlar. O da Afganistan’dan Türkiye’ye gitmiş. İnşallah büyük bir aile olmuştur. Şayet yaşıyorsa ve büyük bir aile olmuşsa gözüm arkada gitmeyeceğim.
Küçük çocuklarım ve hanımımla birlikte bizi Sibirya’ya sürdüler. Küçük bir kızım ve iki oğlum vardı. Çocuklarım benim yanımda, Sibirya’daki temerküz kamplarında öldü. Karım yine donarak öldü. Ben hayatın yükünü taşımak zorunda kaldım. Birkaç yıl önce çok yaşlandığım için serbest bıraktılar. Şimdi bu köyde yaşıyorum. Türkiye’ye gidersen, o ülkenin toprağını öp, Türk bayrağını benim görmeyen gözlerimin yerine doya doya seyret.
Yaşlı adamın anlattıkları beni çok hislendirmişti. Bu imha edilen milyonlarca Türkistanlı aileden birinin hikâyesiydi.


Kazaklar Nasıl Ruslaştırılmaya Çalışıldı? Prof. Dr. Mekemtas Mirzahmetov Yazarlar ve Eserleri Yasaklandı
Sovyetler Birliği’nde kişiye tapma döneminin getirdiği baskının dönemin bütün sosyal ve siyasi şartlarını belirlediği bilinmektedir. Bilhassa Kazakistan’da bu  dönem bütün yönleri ile hissedilmiştir. O dönemde gerçekleri söylemek ve  açıklamak mümkün değildi. Basın, yayım döneminde yürütülen halk üzerinde  sömürge zihniyetini yerleştirilmek maksadıyla yapılan misyonerlik faaliyetleri idi. 

Bu mesele karışık ve görünmeyen yönleri olan bir konudur. Başlangıçta Kazak şair, yazar ve araştırmacılarının eserlerinde bu konulara açık olarak temas etmiştir. Fakat bu durum, 1930’lu yıllardan başlayarak, Stalin döneminde  sert bir şekilde cezalandırıldı.

Bu konularda açıkça yazan dönemin şairlerinin, yazarlarının isimlerini anmak bile yasaklanmıştı. Bu cümleden olmak üzere Alihan Bökeyhan, Ahmet Baytursun, Miryakup Dulat, Mağcan Cumabay, Köşke Kemenger, S.İsfendiyar, Yusufbek Aymaut’u sayabiliriz. Bunun dışında Dulat, Murat, Şortanbay’ın eserleri ise  kısmen yasaklanmıştı. Onlardan sonraki dönemlerde bunların isimlerinden dahi  söz edilmedi. Bunları hatırlamak, bunlardan bahsetmek yasaktı. Ancak yarım  yamalak şekilde meselelerden dolaylı olarak bahsetmek durumu ise nadir olarak  gözlenebilen bir vaka idi.

Bunların arasında Muhtar Auezov’un "Abay Yolu" büyük  romanı, Şerhan Murtaza’nın "Kızıl Cebe" (Kızıl ok), Simaşko’nun "Konırau" (Zil),  Caysanbek Moldağalıev’ın "Taza Bulak" (Temiz Pınar) romanları da dolaylı olarak  bu konulardan bahseden eserler grubuna dahil edebiliriz. Daha sonra bu gruba  Galım Ahmedov’un “Eski Dosttar” (Eski Dostlar) adlı hikâye ve hatıratı da eklendi.
Coğrafi Yer İsimleri Değiştirildi

Sömürge altına alınmış Kazak topraklarındaki coğrafî yer isimlerini değiştirme siyasetinin Çarın temsilcileri tarafından çeşitli hileli yöntemler kullanarak  yürütülmüş olduğu şu icraatlarından da anlaşılmaktadır:

1- Sömürge altına alınmış bölgelerde Romanov hanedanlığındaki Çarların,  knezlerin, askerî komutanların, general valilerin ve Çar hizmetinde olan  diğer ünlü kişilerin isimlerinin verilmesi,

2- Sömürgeci hükümetin güvenilir ideolojik dayanağı olan Ortodoks dininin  liderleri, ünlü misyonerlerin, çeşitli din adamlarının, hatta dinî  bayramların ve kiliselerin isimlerinin verilmesi,

3- Büyük şehirlerdeki yer isimlerini sömürge altına alınan yeni ülkede tekrar  verme vasıtasıyla milli ruhun halka sindire sindire verilmesi şeklinde  uygulanmıştır.

4- Sömürge altına alınmış geniş Kazak bozkırlarında coğrafi mekânlara  verecek yeni Rusça isimler bulamadıklarında, o bölgenin Kazakça olan  ismini Rusça’ya çeviriyorlardı. Bu yöntemle sömürgecilik ruhu yavaş yavaş  yerleşmiş oluyordu. Meselâ, "Aksu"(Belovod), "Balıkçı" (Rıbaçıye), "Şortandı" (Şuçye), "Kökşetav" (Sinegorye), "Bestau" (Pyatigorsk).

5- Bilhassa Romanov hanedanlığındaki Çar ve prenslerin isimlerinin önüne  yeni anlamına gelen novo kelimesini eklenerek isim oluşturma geleneği de  oldukça yaygındı. Örnek olarak Novo–Alekseyevka, Novo-Nikolayevka,  Novo-Mihailovka, Novo-Romanovka şehirlerini verebiliriz.

Orta Asya halklarının hepsi Rusya Çarlığının hâkimiyeti altında girdikten sonra, idare sistemlerindeki farklılıkların bütünü Rusya yönetim  sistemine göre değiştirilmeye başlanmıştır. Kazakların tabi olduğu boy sistemine  dayanan idare şekli değiştirilerek bir Kazak köyünün büyüklüğünden fazla  olmayan (nüfus açısından) fakat belirli bir arazi parçasına dayanan ve birkaç  aşamalı seçim sistemi getiren yeni bir idari sistemine geçilmesi ele alındı. 

Buradaki siyasi amaç Kazak halkının boy teşkilatına dayanan milli idare sistemini yok edip, iç ve dış idarenin sömürgecilerin elinde toplanması esasına  dayanıyordu. Hatta asimile politikaları kanuni düzenlemelere konu edilmiştir. 1719 yılı  Senato’da, gayrı Rus halkları Hıristiyanlaştırma meselesi gündeme geldi. 1728  yılında Senato’da İdil boyunda yaşayan halkları Hıristiyanlaştırmak için özel bir  kanun çıkarıldı. O dönemde Rus Çarlığının hâkimiyeti altına alınacak yeni gayrı  Rus halklara karşı da aynı politikaların izleneceği aşikârdı.
Alfabe Değiştirildi

Milli şuur üzerinde oynanan en önemli oyun dinin ifade şekli olan alfabe üzerinde idi. Kazak halkının Hıristiyanlaştırılması ve Ruslaştırılması meselesinde bu  bölgedeki bütün halkları manevi yönden birbirine bağlayan Arap alfabesi yerine  Rus alfabesinin kullanılması misyonerlerin öncelikli hedefi olarak belirlenmişti. 

Kazan’daki Dinî Akademi de bu amaçla açılmıştı. Bu amaçla İdil boyundaki  halkları Hıristiyanlaştırmayı hedefleyen kurum Novokreşenskaya Kontora idi.  Türkistan’da ise bu amaçla kurulan kurum "Obrusitel’naya Palata" (Ruslaştırma  dairesi) idi. Bu misyonerlik siyasetinin gerçekleştirilmesi görevi kutsal Sinod’un  sorumluluğunda olsa da, Sinod bu işi ilmi yöntemlerle uygulanması için Rus  misyoner ilim adamlarına verdi. 
Bunlar Türk dilli halkların bin yıldan fazla bir  zamandır sahip oldukları İslam dini ile Arap alfabesini Ortodoks dini ve Rus alfabesiyle değiştirmeyi, en önemli siyasî maksat olarak kabul ettiler. Eğer bu  amaç gerçekleştirilirse Türkistan ülkesindeki halkları tarihlerinden, dillerinden, örf-adetlerinden, millî şuurlarından kopararak tarihî hafızalarının silmenin ve  böylece ebedi olarak manevi kölelik altında tutabilmenin mümkün olabileceği  düşüncesinde idiler. 

Rus alfabesine geçiş döneminde ise, yani halkın kaymak tabakası  diyebileceğimiz yakın tarihi bilen aydın sınıfın 1930-1937 yılları arasında yok  edilmesinden sonra, yeni harf işaretlerini kullanıma sokmak isteyenler için uygun  şartlar oluştu.

Lâtin alfabesinde tek harfle gösterilen Türk dillerindeki bazı seslerin, Rus  alfabesine geçildikten sonra bir birine benzemeyen farklı ve birden fazla harfle ifade edilmesinde art niyet olduğunu biliyoruz. Çünkü öncelikli olarak konuşma  dilinde bir birini iyi anlayıp algılayan Türk dilli halkların, Kiril alfabesine  geçtikten sonra bütün Türk dilli halklara has ortak seslerin farklı harflerle  verilmesinin neticesinde birbirlerini okuyup anlamayacak hale gelmişlerdi.  Dolayısıyla onlar, kitaplar kendi şivelerine tercüme edilmedikçe birbirlerini  okuyup anlayamayacak hale geldiler. Böylece Sovyetler Birliği bünyesinde bulunan Baltık Cumhuriyetleri, Ermenistan  ve Gürcistan dışındaki bütün halkların hepsi yeni alfabeye geçmiş oldu.

Letonya,  Estonya, Litvanya, Ermenistan ve Gürcistan Cumhuriyetlerinin Hıristiyan dinine  mensup olmaları ve alfabelerinin çok eski dönemlere dayanmakta olması onların  alfabe değişikliğine maruz kalmamalarının bahanesi olarak ileri sürüldü.
Alfabeleri değiştirilen yaklaşık 50 halkın büyük çoğunluğu Türk ve Moğol kökenli halklardan oluşuyordu. Gelecekte bu halkların Slav kökenli halklara rakip olabileceği düşünülmüştü. Çin Halk Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği’nin kendi idarelerinde yaşayan diğer halkların alfabelerini değiştirme politikalarını  karşılaştırdığımızda bu politikaların arka planınındaki niyetlerin benzerliği  dikkat çekmektedir.
Vizyoner Devlet: Kazakistan Doç Dr. Mehmet Seyfettin Erol Kazakistan Güvenlik Çatısı K azakistan, Orta Asya devletleri içinde sadece yüzölçümü itibarıyla en büyük ülke olmanın ötesinde bölge ülkelerinin bağımsızlığı açısından, özellikle de Rusya ile bu devletler arasında kapladığı büyük alan ile adeta bir çatı ülke konumundadır. "Kazakistan Güvenlik Çatısı" olarak da adlandırabileceğimiz bu husus, bir anlamda Orta Asya devletlerinin de bağımsızlığının garantisi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, Kazakistan'ın güvenliği ve bağımsızlığı aynı zamanda bölgenin bağımsızlığı ve güvenliği anlamına gelmektedir. Aynen "Siyam İkizleri" örneğinde görüldüğü üzere, burada derin bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi söz konusudur. Rusya Federasyonu ile bölge arasında bir tampon bölge konumunda olan Kazakistan, Çin-bölge açısından da önemli bir jeopolitik yere sahiptir. Çin'in "Batıya Doğru Stratejisi"nde kilit bir yere sahip olan Kazakistan, Pekin açısından sadece bir enerji kaynağı değil, uzun vadede "Batı'ya Doğru Yürüyüşü"nde ticari ve aynı zamanda askeri güzergâh özelliği itibarıyla da bir köprübaşı ülke konumundadır. Dengesizliğin Dengeleyicisi Doğu ve Batı arasında bir köprü konumunda olan Kazakistan, kuzey-güney, doğu-batı arasında da bir kesişme noktası olarak da ön plana çıkmaktadır. Kazakistan'ın sahip olduğu bu konum, kaçınılmaz olarak bu ülkeyi bölgede ve uluslararası arenada çok daha hassas bir iç ve dış siyaset izlemeye mecbur kılmakta ve özellikle de dış politikada proaktif bir siyaseti kaçınılmaz kılmaktadır. Duygusallıktan uzak, rasyonaliteye dayalı bu dış politika anlayışı, hiç kuşkusuz beraberinde büyük bir saygınlığı da getirmektedir. Bölgede dengesizliğin dengeleyicisi konumunda bulunan Kazakistan, dış politikasında dengeye dayalı çok yönlü dış politika anlayışı ile bölgede entegrasyoncu bir yaklaşımı hedeflemekte ve böylece bölgesel-küresel ölçekte barış, istikrar ve refahın sağlanabileceğine inanmaktadır. Nitekim Kazakistan bugün itibarıyla bölgesel-küresel çapta birçok örgütün aktif üyesi konumundadır; BDT, ŞİÖ, Avrasya Ekonomik Topluluğu, CICA, Türk Konseyi, AGİT vb. bunlar arasında ilk akla gelenlerdir. Vizyoner Devlet "Vizyoner Devlet" anlayışı ile hareket eden Kazakistan ve onun Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev; bölgede barış, istikrar ve refahın tesisi noktasında devletler arasında karşılıklı işbirliğini ve dayanışmayı esas almaktadır. Bu kapsamda öncelikli olarak tarihi, coğrafi ve kültürel-inanç boyutunda ortak bir maziye ve kadere sahip olduğu Orta Asya Cumhuriyetleri ile her türlü entegrasyoncu teşebbüse destek veren Kazakistan, bu doğrultuda ikili ve çoklu işbirlikleri çerçevesinde yapıcı bir rol oynamaya çalışmakta, ortak bir geleceğin inşası noktasında maddi ve manevi tüm gücünü ortaya koymaktadır. Rekabetten uzak, işbirliğini esas alan bu yaklaşımın ilk somut meyveleri kendisini Türk Konseyi'nde göstermeye başlamış bulunmaktadır. Kazakistan'ın vizyoner devlet anlayışının en somut göstergelerinden bir diğeri de bağımsızlığının ilk günlerinden itibaren ortaya koyduğu programlardır. Bu nokta da Kazakistan Devleti'nin bir anlamda Büyük Projesi (Grand Project) niteliğinde olan "Kazakistan-2030" ve "Kazakistan-2050" stratejileri bu hususta fazlasıyla ipucu vermektedir. Hoca Ahmet Yesevi’nin Ruhu SSCB sonrası süreçte model arayışlarının zirve yaptığı bir dönemde kendi modelini başarıyla gerçekleştiren Kazakistan, Tacikistan İç Savaşı ve Afganistan merkezli olayların akabinde özellikle 11 Eylül sonrası süreçte Avrasya coğrafyasında ortaya çıkan dalgalanmalardan kendisini başarıyla koruyabilmiş ve bu meyanda ulus-devlet inşa sürecinde başarılı bir imtihan vermiştir. Bu model, her şeyden önce Kazakistan halkının ve onun liderinin birbirine olan güveninin ve bölgesine karşı olan tarihi sorumluluğunun en somut sonucudur. "Kazakistan Modeli" olarak da adlandırılabilecek bu yaklaşımın temelinde her şeyden önce insan yatmaktadır. Hoca Ahmet Yesevi'nin bütün coğrafyayı kapsayan o büyük ruhu, aynı zamanda bu modelin de özüdür. İç politikada insan hakları, demokratikleşme, istikrar ve refahı esas alan bu model, Kazakistan gibi etnik açıdan zengin bir ülkeyi aynı zamanda dış politikasında da dikkatli adımlar atmaya zorlamaktadır ki, bununla ilgili açıklamalar yukarıda yapılmıştır. Bu uygulamalar, hiç kuşkusuz, aynı zamanda bu modelin büyük ölçüde dış politika boyutunu da ortaya koymaktadır. Ankara-Astana Hattı Türkiye-Kazakistan ilişkileri, Türkiye-Türk Dünyası ilişkilerinde adeta mavi boncukluk bir ikili ilişkidir. Kazakistan'ın Ankara Büyükelçisi Canseyit Tüymebayev'in de altını çizdiği üzere, Türkiye ve Kazakistan bugün itibarıyla gelinen safhada Türk Dünyası'nın adeta iki direği konumundadır, iki ülke arasındaki artan iktisadi-ticari hacmin, kültürel-siyasi boyutta da etkileri ortadadır. Sonuç Netice olarak ifade etmek gerekirse, Kazakistan bölgede istikrar, refah ve güvenlik merkezi olarak SSCB sonrası dönemde ulus-devlet inşa sürecini başarılı bir şekilde sürdürmeye devam etmektedir. Güçlü bir Kazakistan'ın güçlü bir Türk Dünyası anlamına geldiği günümüz dünyasında daha aşikâr bir hal almıştır. Bu kapsamda uygulamaya konulan "Kazakistan Modeli", "Vizyoner Devlet" anlayışı ve güçlü bir işbirliğine dayalı "entegrasyoncu yaklaşım", bugünkü Kazakistan Devleti'nin başarısının altında yatan en önemli faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu başarının mimarı ise, hiç kuşkusuz Kazak halkının her zaman için büyük desteğini alabilmiş olan lideri Nursultan Nazarbayev'dir. Halkına ve Türk Dünyası'na gönül vermiş olan ve onlara inanan, güvenen Nazarbayev, küresel güç mücadelesinin merkezinde yer alan Orta Asya'da sağlanacak barış ve istikrarın, evrensel barışa hizmet edeceğine de canı gönülden inanmakta ve bu kapsamda her türlü bölgesel-uluslararası çapta yapıcı faaliyetlere bizzat destek vermektedir. 
Altay Ellerinde Bir Kahraman: Osman Batur Alparslan Ertenlice A ltay dağlarında farklı bir rüzgâr vardı bugün. Her kişinin değil, er kişinin geçmeyi göze alabildiği bu dağlarda, mücadeleci bir rüzgârdı. Sırtı Altay'da, durmaksızın ilerliyor, Türkistan'ı aşıyor, Çin kapılarını aşındırıyordu bu rüzgâr. Osman Batur (Osman İslamoğlu), Altay Dağları'ndan, Aytuvgan boyundandır. 1899 yılında Altay vilayeti, Köktogay ilçesi, Ondirkara köyünde dünyaya gelmiştir. Altay Kazaklarından, orta halli bir çiftçi olan İslam Bey'in oğludur. Kabiliyetli ve mücadeleci bu yiğit, Kazak Türklerinin büyük kahramanlarından olan Böke Batur'dan eğitim almıştır. "Zulüm ve işkence insan hayatına en ağır darbe... Hele de bu zulüm, inanılan, uğruna nice canlar feda edilen değerlere karşı yapılıyorsa... Doğu Türkistan'da 1930’lu yıllarda yine böyle bir zulüm vardı. Esasen zulüm asırlar boyu devam ediyordu. Bu zulüm insanların dinlerine, inançlarına, ülkülerine darbeler vuruyordu. Ama onları yıldıramıyordu. Çünkü her defasında farklı bir Altay rüzgârı bu insanlara arka çıkıyordu, zulüme karşı duruyordu..." Bir taraftan Sovyet Rusya, diğer yandan Çin, büyük baskılarla, bölge üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışıyorlardı. Bağımsız bir Doğu Türkistan hükümeti de yoktu. Alihan Töre devrilmiş, yerine Sovyet yanlısı bir hükümet başkanı ve kabinesi getirilmişti. Çin ise, zaten bu bölgeyi kendi sınırlarında görüyor, bölgeye idareciler ve askerler gönderiyordu. Durum vahimdi. Bu iki ordu da Doğu Türkistan'ın bağımsızlığına ve insanlarının inancına düşman bir şekilde yargısız infazlar, katliamlar gerçekleştiriyordu. İşte Osman Batur, böyle bir zulüme karşı mücadele başlattı. "Doğruyu biliyorsunuz, inanıyorsunuz, bu doğru için savaşıyorsunuz. Ve bu doğru o kadar çok kişinin doğrusu ki... Fakat işin zor kısmı, bu insanlara doğrularını, doğrularına sahip çıkmayı anlatmak, mücadeleye onları da katabilmekti. Altay'ın güçlü rüzgârı bu zoru aşıyordu. Kendi rüzgârına nice küçük rüzgârlar, meltemler katıyor ve yıkıcı bir fırtınaya dönüşüyordu." Osman Batur'un mücadelesi kolay bir mücadele değildi. Bir avuç insanla, haklı davası uğruna, kalabalık ordulara meydan okuyor, savaşıyordu. Mücadeleden haberdar olan onlarca Kazak ve Uygur boyu ulaklar gönderiyor, desteklerini bildiriyor ve bir bir mücadele katılıyorlardı. "Vatan kutsalındır. Bülbül ve altın kafes misali, vazgeçemezsin. Çünkü bura varsa sen varsındır. Bura yoksa, vücudun vardır elbet, ama ruhun, benliğin ve seni sen yapanların da yok olmuştur. Ne kadar yorulsa da, yıpransa da, Altay rüzgârı bu diyarları bırakmıyordu. Biliyordu bir dursa, bıraksa esmeyi, ne kuruyan ağaçlar ılgın bahar rüzgârıyla yeşerecek, ne çiçekler renklere bürünecek, ne de toprak sıcak umutlara hazır olabilecekti." Çin ordusunun Osman Batur'a olan düşmanlığı gün geçtikçe artıyordu. Gözlerini öyle bir kan bürümüştü ki, Osman Batur'a ulaşmak ve onu ele geçirmek uğruna, bütün bir milleti katletmekten çekinmiyorlardı. Özellikle Osman Batur mücadelesine destek veren öncü insanlar bir bir yakalanıyor, işkencelere maruz kalıyor, ardından vilayet meydanlarında idam ediliyorlardı. Durum dayanılmayacak bir hal alınca, insanlar göçü düşünmeye başladılar. Ama göç etmek, vatanını bırakıp başka diyarlara gitmek, Çin'e karşı mücadele etmek kadar zordu. Coğrafya çetindi. Geçilecek koca çöller, aşılacak engin dağlar vardı. Osman Batur'a da teklifler sunuldu. Dünya'da yankı bulan bu mücadeleyi duyan ülkeler bir bir davette bulunuyor, onu diyarlarına çağırdı. Ama Osman Batur bu ihtimali hiç düşünmedi. Çünkü o, artık bir mücadelenin ismiydi. O giderse buralar sahipsiz kalacak, inançlar kırılacaktı. Kazak Türkleri ve belki de Doğu Türkistan kaybedecekti. Hem burada kalıp mücadele etmesi, sonunda ölüm olsa bile, yapılan mücadele için bir kazançtı. "Altay rüzgârı durdu. Önüne setler çekildi, duvarlar örüldü. Nice dağları aşan, duvarlar yıkan bu rüzgâr yorulmuştu artık. Hem eksilmişti de, yardımcı rüzgârlardan başka diyarlarda esmeye başlayanlar olmuştu. Ama o hep burada kaldı. Şimdi durmuştu fakat bir gerçek vardı ki, yiğit rüzgârın dilden dile yüzyıllarca anlatılacak olan bu mücadelesi, ardından kopacak fırtınalara, mücadeleci rüzgârlara öncü olacaktı." Osman Batur esir düştü!...  Tükenen cephane Batur'u zayıf düşürdü. Yakalanışının ardından Urumçi'de bir hapishaneye gönderildi. Hücreye kapatıldı. Günlerce Urumçi sokaklarında, saçı sakalı şekilsizce kesilmiş halde gezdirildi, küçük düşürüldü, ihanete uğradığı insanların hakaretleriyle karşılaştı. Kurmaca bir mahkemede, usulsüzce, taraflı bir şekilde yargılandı. Belki bir tuzaktı ama, suçunu kabul etmesi halinde serbest bırakılacağı, korunacağı söylendi. Osman Batur, davasının haklı olduğunu biliyordu. Hiçbir şekilde sözünü esirgemedi, mücadele için yaptıklarını inkâr etmedi. Mahkeme sonucunda ise idama mahkûm edildi. Osman'ın hapishaneden kaçabileceği ihtimali, rütbeli Çinlileri saran en büyük korkulardan biriydi. Bu rütbelilerin içinde, Osman in, Japonlardan ve Ruslardan askeri eğitim aldığını düşünenler çoktu. Bütün bu korkular, hapishanenin her köşe başında onlarca asker tarafında korunmasına sebeb oluyordu. Tarih 28 Nisan 1951’i gösteriyordu. Güneşli bahar günleri yerini kara bulutlara bırakmıştı. Hava yas kokuyordu. Osman Batur yüzlerce asker eşliğinde meydana getirildi. Ölüme yaklaştığını hissetti Osman. Ama içi çok rahattı. Ömrünü Hakk'a, dinine ve milletine adamıştı ve bu uğurda can verecekti. Kurşuna dizilecek olan Batur'dan, ateş edecek askerlere sırtını dönmesi istendi. Ama o bunu kabul etmedi. Yüzünü döndü, göğsünü gerdi. Başı dikti her zamanki gibi. Söylediği sözler ise çok manidardı: "Ben can verebilirim. Millettim, dünya durdukça mücadeleye devam edecektir." Ve askerlere askerlere emir verildi, Batur Kelime-i şehadet getirdi... Osman Batur, adı gibi yiğit bu kahraman, terk eyledi dünyayı ve Hakk'a kavuştu. Ardında ise ışığı hiç sönmeyecek haklı bir yol bıraktı. Ruhu şad olsun.
Orhun Âbideleri Prof. Dr. Muharrem Ergin O Orhun bideleri hem Türk taihinin başlangıç noktasını, hem Türk edebiyatının başlangıcını teşkil eder. Hem de Türk dilinin ilk büyük vesikası olma değerini taşır. Şüphesiz Türk tarihi çok daha önceden başlamakta ve milattan evvelki asırlara çıkmaktadır. Ancak milletin adı olan “Türk” isminin geçtiği ilk Türkçe tarihî vesikalar Orhun kitabeleridir. Bu bakımdan bu kitabeler çok müstesna vesika durumundadır. Türk dili bakımından ehemmiyetine gelince, Türkçenin ilk metin halinde örnekleri olmak itibariyle büyük ehemmiyeti hâizdir. Aynı zamanda Türk dilinin yapı bakımından da şaheser bir örneğini teşkil ederler. Orhun Abideleri: ·    ·         Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin…
·         İlk Türk tarihi…
·         Taşlar üzerine yazılmış tarih…
·         Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması…
·         Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri…
·         Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası…
·         Türk askerî dehasının, Türk askerlik san’atının esasları…
·         Türk gururunun manevi yüksekliği…
·         Türk feragat ve faziletinin büyük örneği…
·         Türk ictimaî hayatının ulvî tablosu…
·         Türk edebiyatının ilk şaheseri…
·         Türk hitabet san’atının erişilmez şaheseri…
·         Hükümdarâne eda ve ihtişamlı hitap tarzı…
·         Yalın ve keskin üslûbun şaşırtıcı numunesi…
·      Türk milliyetçiliğinin temel kitabı…
·         Bir kavmi bir millet yapabilecek eser…
·         Türk dilinin mübarek kaynağı…
·         Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulâde işlek örneği…
·         Türk yazı dilinin başlangıcını milâdın ilk asırlarına çıkartan delil…
·         Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika…
·         Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser…
·         İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en mânalı mezar taşları…
·         Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazı…
"Rus Diktatörlüğü Bayramı, Bizim İçin Milli Bir Matem Günüdür" Yaş Türkistan-Başmakele Türkistanlı aydınların Almanya’nın Berlin şehrinde İslam harfleriyle ve Çağatay Türkçesi ile çıkardıkları “Yaş Türkistan” isimli derginin Kasım 1931 tarih ve 24. saysındakiı başmakalesini Türkiye Türkçesiyle aşağıda sunuyoruz. ___________________________________
Bu Kasım ayının 7’sinde, Rus Bolşevikleri, kendi hükümranlıklarının 14. yıl dönümünü kutladılar. Bu tantanalı bayramın biz Türkistanlılar için milli bir matem günü olduğu hakkında ayrıca söz söylemeye gerek yok. Halkımız üzerine musallat olan kanlı diktatörlüğün geçen on üç yıllık devrini göz önüne getirirseniz, onun nasıl dehşetlere sarmalanmış olduğunu tasavvur etmekten bile aciz kalırsınız. Rus Bolşevikleri’nin devrim adına yaptıkları kanlı uygulamalarından en çok zarar gören yer, kuşkusuz, bizim yurdumuz Türkistan’dır. Rus Bolşevikleri başta neler vaat etmediler! Onlar halkımızın kendi geleceğini tayin hakkını, hatta Rusya’dan ayrılıp bağımsız devlet kurabileceklerini kabul ve söz verdiler. Buna karşın, Türkistan’da iş başına geçer geçmez, Türkistanlılar’ı ülkenin merkezi yönetim işlerine katmak istemediklerini söylediler. (III. Türkistan Şuraları Kurultayı) Rus Bolşevikleri, Çarlık döneminde zorla el konulan ve Rus göçmenlerine paylaştırılan topraklarımızı geri vereceklerini söylediler. Buna karşın uygulamada, Çarlık dönemindekinden daha çok göçmen getirip her tarafa yerleştirmektedirler. Onlar dini ve milli kurumlara hürmet ve riayet etmeyi vaat ettiler. Halbuki iş başına geçtikten sonra “Allahsızlık” ı çağırdılar. “Din zehirdir” diyerek halkı dine karşı kışkırttılar, camileri bozarak harap ettiler. Camiler ve bütün milli müesseseler hakkında akla gelmeyecek çirkinlikler yaptılar. Milli olan her şeyi yasakladılar. Halkların kardeşliğini meydana getirmeyi vaat ettikleri halde, halklar arasında, dünyada eşi görülmeyen düşmanlıkları meydana getirdiler. “Dünya Cenneti” kuracaklarına söz verip gerçek cehennemi yaptılar. Bu cehennemin azabını çekecek günahkârlar da bizim masum halkımızdır. Kızıl Moskova’nın 14 yıllık diktatörlüğü, Türkistan’ımızı, 50 senelik Çarlık döneminden çok daha ağır ve şiddetli bir şekilde Rusya’ya bağladı. Biz Çarlık Rusya’sına karşı mücadele ederken, aynı Rusya’nın kanlı Bolşeviklerinin diktatörlüğü eline düştük. Yani ateşten kurtulup aleve, kardan kurtulup yağmura tutulduk. Moskova Bolşevikleri’nin kanlı diktatörlüğü 14 yaşına bastı. Bu kısacık süre içerisinde kanlı Rus Bolşevikleri’nin zulmü ve insanlık dışı uygulamaları altında yok edilen Türkistanlılar’ın sayısı Sovyetler birliği komünist partisi üye sayısından iki üç kat fazladır. Eğer bu zalim Moskova Bolşevikleri tarafından katledilen Türkistanlılar’ın kanlarını bir araya toplamak imkânı olsaydı, Lenin, o yüksek heykeli üzerinde durup bu masım halkın kanına doyuncaya kadar içmek için boynunu uzatmak ihtiyacını bile duymazdı. Eğer Türkistan’daki felâketzede ana-ataların feryat ve hıçkırıklarının gücünü toplayabilecek bir imkân bulunsaydı, şüphesiz kanlı Kreml’in kalın duvarları devrilip saray içindeki komiserleri ve çekistleri gömerdi. Türkistanlı anaların, kadınların ve kız kardeşlerin gözyaşları, şüphesiz başta Stalin olduğu halde, Moskova’nın bütün kan içici komiserlerini alıp götürecek bir sel, bir tufan teşkil ederdi. Acaba bizi bu kanlı Rus diktatörlüğünün zulmünden kurtaracak bir güç var mı? Varsa o nerede? Bizi ne mağrur bir şekilde söylenen sözler ve ne de dergi makaleleri kurtarabilir. Bizim için her şeyden önce milli birliğimizi korumak, onu güçlendirmek ve milli şuuru kuvvetlendirmek gerekli. Buna ilave olarak, bizim gibi Moskova diktatörlüğüne karşı mücadele etmekte olan Kafkasya halkları, Ukrayna, İdil-Ural ve Kırım milli mücadele kuvvetleri ile birleşerek cephemizi güçlendirmemiz gerekli. Bu halklar ile gerçekten güçlü ve sıkı bir birlik teşkil ederek, ortak düşmana karşı kuvvetli bir cephe teşkil etmezsek, ne onlar ve ne de bizler için kurtuluş imkânı var. Ancak bu Kafkasya, İdil-Ural ve Kırım milli kuvvetleri ile birlikte olan hareketimizin bizi kurtuluş aydınlığına çıkarabileceğini, yurdumuzda ve dışarıda olan bütün Türkistanlılar’ın kesin olarak bilmeleri gereklidir.  Bu sebeple bu kanlı Rus Bolşevizm diktatörlüğünün bayramı, bizim ise milli matem günümüz dolayısıyla, “Yaşasın Türkistan, Kafkasya, Ukrayna, İdil-Ural ve Kırım kuvvetlerin birleşen cephesi” şeklindeki ilkeyi bir kere daha tekrarlayıp geçmek istiyoruz.

Kaynak: Yaş Türkistan’dan Seçilmiş Makaleler.
Osmanlı Devleti’nin Doğu Türkistan’a Yardımı ve Çin İşgali Prof.Dr. Mehmet Saray D oğu Türkistan’ın Kaşgar Hakimi Yakub Han, emperyalist güçler, Rus, Çin ve İngiltere arasında oldukça bunaldı. Bunun için Osmanlı Padişah’ı Sultan Abdülaziz Han’a, yeğeni ve fevkalade bir diplomat olan Seyyid Yakub Han Töre’yi göndererek yardım talebinde bulundu. 
Türkistan Müslümanlarının yetiştirdiği büyük diplomatlardan biri olan Seyyid Yakub Han, kısa adıyla “Hoca Töre”, Türkistan’daki gelişmeleri ve bu arada Kaşgar Devleti’nin durumu ve ihtiyaçlarını çok iyi bir şekilde Osmanlı Hukûmeti ileri gelenlerine ve Padişah’a anlatarak ülkesi için yardım talebinde bulundu.  
Seyyid Yakub Han, Doğu Türkistan’a yardım ile birlikte ülkesinin Osmanlı himayesine alınmasını dileyen Kaşgar Hakimi Yakub Han’ın Ekim 1872 tarihli mektubunu İstanbul’da Padişah’a sundu.
Yakub Han bu mektubunda özetle şöyle diyordu:
“Duyduğumuza göre bütün Müslümanlar’ın halifesi olarak zat-ı şahaneniz, himmetinizi İslâm’ın hayrına sarf etmektesiniz. Bu arada biz de sizlere niyazda bulunmayı ganimet bilerek yüce katınızda kulluğumuzun kabulü ümidiyle bu mektubu göndermeye cüret ettik. Biz acizlerini de himaye ettiğiniz kullarınız arasına dahil ile kapınızda hizmet edenlere ilâve buyurunuz ki bu vesileyle bizim de başımız dik olsun… Diğer hususlar elçimiz Esseyid Yakub Efendi’nin şifahi takririne havale olunmuştur.”
16 Haziran 1873 Çarşamba günü “Huzur-ı hümayun”a kabul edilen Yakub Han’ın elçisi Seyyid Yakub Han, ülkesinin dertlerini hukûmet erkânına etraflıca anlatarak bilhassa askeri sahada Osmanlı Devleti’nin yardımını rica etti. Bunun üzerine:
Padişah Abdülaziz Han’ın emri ile Osmanlı Hukûmeti, Yakub Han’ın biat ve elçisinin yardım için yaptıkları müracaatları görüşerek kabul etti. Hukûmet bu kararından sonra Kaşgar Hakimi’nin ricaları için gerekeni yapmaya başladı. Sadarettin (Başbakanlığın) direktifi ile Kaşgar elçisinin istekleri bizzat Tophane Müşiri Ali Said Paşa ve Umum Fabrikalar Nazırı Seyyid Paşa tarafından yerine getirildi.
Kaşgar hükümdarına bütün aletleriyle beraber 6 adet Krupp topu, 1.000 adet eski ve 200 adet de yeni yapı tüfek ile kapsül ve barut imal vasıtaları ve ustaları gönderildi. 
Ayrıca, Kaşgar ordusunu eğitmek için, istihkam subayı Ali Kazım Bey, piyade subayı Mehmet Yusuf Bey, süvari zabiti Çerkes Yusuf Bey ve topçu zabiti İsmail Hakkı Bey ile dört emekli subayın, Enderun’dan Murad Efendi’nin başkanlığında Kaşgar’a gönderilmesine karar verildi. 
Yakub Han’a ise bazı hediyeler ile birlikte “Birinci rütbeden murassa nişan-ı Osmanî” ve “Seyf ve alem” gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Bu hediyeleri ve yardımları ihtiva eden bir “Name-i Hümayun” da Yakub Han’a yazıldı. 
Osmanlı Devleti’nin Kaşgar Hükümdarı Yakub Han’a yaptığı yardımı götüren heyet, Süveyş üzerinden rahat bir yolculuktan sonra Hindistan’ın Bombay şehrine ulaştı. Fakat heyet, Boybay’dan Kaşgar’a kadar olan yolculuğunda İngilizler’in, Türk heyetinin kalabalıklığından ve muhtevasından duydukları tedirginlik ve kıskançlık yüzünden, çıkardığı engeller dolayısıyla çok eziyet çekti. 
Nihayet, elçilik heyeti ve “Name-i Hümayun” Kaşgar’a ulaştı ve Yakub Han tarafından 100 pare top atışıyla selamlandı.  Bu törenden sonra Yakub Han, hâkimiyeti altında bulunan bütün memleketlerde hutbeleri Sultan Abdulaziz namına okutmağa ve sikkeleri de onun adına bastırmağa başlandı. 
Daha önce “Atalık-Gazi” ve “Be-Devlet” ünvanını kullanmış olan Yakub Han’a Osmanlı Devleti tarafından verilen “Emir” lik ünvanının ilânında o sırada Kaşgar’a varmış olan İngiliz elçilik heyeti de hazır bulundu.
Osmanlı’ya Teşekkür

Kaşgar Emiri Yakub Han, Osmanlı Devleti’nin kendisine yaptığı yardıma ve iltifata teşekkür için 7 Nisan 1875 tarihinde İstanbul’a gönderdiği mektubunda hülasa olarak şöyle diyordu:
“Lütfedip Halifemizin göndermiş bulunduğu “Name-i Hümayun”, 4 zabit, 1 murassa kılıç, birinci rütbede murassa bir ‘Nişan-ı Osmanî,’ bütün edevatıyla beraber 6 top, 1000 adet eski ve 200 adet yeni yapı tüfenk buraya ulaştı. Bunlardın gelmiş olması halkta büyük sevinç meydana getirmiştir. Hatta bunların gelişi halka 100 pare top atılarak müjdelendi. 
Ben de ömrüm oldukça hilafet-penahilerine duacıyım. Vereceğiniz her türlü emri yerine getirmek için hazırım. Büyük ihsanlarınız bütün Orta Asya İslâm âlemine yeni bir hayat vermiştir. Şimdi bütün Müslümanlar yüzlerini sizlere çevirmiş bulunmaktadır. 
Herkes zat-ı âlilerine tebaiyet arzusu ile doludur. Ümid ederim ki kısa zamanda bütün orta Asya Darülhilafe ile bağlantı kurarlar ve bu suretle dünya ve din işlerinin en yüksek ve en temiz vazifesi olan İslam birliği ortaya çıkmış olur. 
Şu anda âciz bendeleri “Devlet-i Aliyye”nin sancağını açmış, “hutbe”yi ve “sikke”yi namınıza ortaya koymuş vaziyette size karşı vacip olan borcumu yerine getirmeye çalışıyorum. Askerin eğitilmesi ve yetiştirilmesi hususunda bütün gayreti sarfetmekteyim. İnşaallah yakında büyük bir terakki görülecektir…”
Kendisini Halife’ye bağlı bir emir olarak ilân eden Yakub Han, İstanbul’dan gelen subayların da yardımıyla, büyük bir enerji ile ordusunu yetiştirmeğe koyulmuştur. Yakub Han’ın bu hummalı çalışması kısa zamanda neticelerini vermeye başlamıştır. Nitekim, Yakub Han’ın ordusunun mükemmel eğitimini görmüş olan yabancı müşahitler durumu takdir ve hayranlıkla raporlarında zikretmişlerdir. 
Çinliler Kaşgar’ı İşgal Ediyor
Yakub Han önderliğinde kurulan Doğu Türkistan Devleti için en büyük tehlike yayılmacı siyasetini değiştirmeyen Çin’den geliyordu. Nitekim Çinliler 10 Aralık 1877’de Kaşgar’ı işgal ettiler. Yakub Han üzüntüsünden kalp krizi geçirerek vefat etti. 
Doğu Türkistan’a hakim olan Çinliler askeri bir istibdat ve zulm idaresi kurdular. 
Çin katliamına görgü şahidi olma bahtsızlığına uğrayan Osmanlı subaylarından Ali Kazım, İsmail Hakkı ve Mehmet Yusuf’un ifadelerine göre Çinliler tarafından 60.000 kişilik Kaşgar ordusu tamamen tasfiye edildiği gibi, halkı sindirmek için toplu katliamlara gidilmiştir. 
Bu hususta Yüzbaşı Ali Kazım Bey’in hazırladığı ve vatana dönüşte Sultan Abdülhamid Han’a arz ettiği raporun bir bölümünde özetle şöyledir:
“… Bu ara ellerine fırsat geçen Çinliler evvelce zaptetmiş oldukları şehirlerden başka Karaşehir, Korla, Koçar ve Üç-Turfan şehirleriyle Bay ve Börki kasabalarını da zaptettiler. Keyfiyet öğrenilince ordugahımız Hoten’den hareket etti. Çinlilerle temas edilinceye kadar Maralbaşı kasabası da Çinlilerin eline geçti. 

Dağılan askerin gelmesi ile toplanan üç bin asker ve yedi vali Çinliler eline esir düştü. Hepimiz zindana konulduk. 
Esirlerden üç yüz yetmiş nefer çarşı ve Pazarda teşhir edilir hemen o gün ümeradan onyedi kimse ise üç gün sonra şehit edilip bakiye esirler başka başka zindanlara teslim edildi. 
Geceleri yalınayak başı açık ayaklarımız demir zincirlerle bağlı olduğu halde Anbaan adındaki zaptiye miralayının huzuruna çıkarılıp arkamıza kamçı, tırnaklarımıza ucu sivri demir kalem vurarak ‘Siz niçin Yakub Han’ın tarafına yardımda bulundunuz’ diye otuz üç gün cefa ettiler. 
Sonra eşyalarımızı müsadere ve çırılçıplak olarak idama mahkum edip, elimizde, ayağımızda ve boğazımızda demir zincir ve tırnaklarımızda demirden iğneler olduğu halde Çin ordu kumandanı General Tso’nun huzuruna beş defa çıkarıldık.  Birinci defada ne kadar vali var ise çeşitli işkencelerle başları bedenlerinden ayrılıp cesetleri ağaçtan kafesler içerisinde kale kapılarına astılar. 
İkinci defada beni elli altı kişi ile beraber sorguya çekip, ben ve beş kimse zincirlere vurulu olduğu halde çarşı ve pazarlarda dolaştırılıp tekrar zindana konulduk. Diğer ellibir kişi şehit edildi. 
Üçüncü defada tekrar sorguya çekildik, ben idama mahkum edilerek meydana çıkarıldım. Yanımda birkaç kişinin idamını müşahede etmiş iken, General Tso’dan gelen bir emir üzerine arkadaşlarımla beraber zindana hapsedildim. 
Dördüncü defa tekrar idam yerine getirilmiş iken Çinlilere sığınmış olan vali Niyaz Hekim Bey’in istirhamı ile affolunduk. 
Beşinci defa da tekrar canlarımızdan ümid keserek idam meydanına getirilmişken bütün ahalinin istirhamına binaen af ve fakat dokuz ay zindanda hapsolunduktan sonra çıkartılıp muhafaza altında hududa kadar gönderilmemize karar verildi. 
Üç arkadaşımla beraber Hind’e tabi Ladak şehrine bir ay sonra vasıl olduk. Bizi takip eden kervan yetiştiğinde başımıza gelen felaketi tacirlere anlatıp, onlar da keyfiyeti İngiliz valisine bildirdiğinde, Osmanlı Devleti ile İngilizler arasında dostluğa uyarak yol masrafımız İngilizler tarafından ödenerek Bombay’da vapura bindirilip İstanbul’a gönderilmiş ve eski vazifelerimize kavuşarak, merhametinize sığındığımızı beyana cesaret eder, devletlerinin bekası duasiyle sözümü bitiririm.” 
 Yüzbaşı-ı evvel-i istihkam    Ali Kazım İbn-i İbrahim.  
Hokant’ta Sakal-ı Şerif: “Muy Mübarek” Ekrem Hayri Peker
"Muy Mübarek” veya “Muy Moyna”, Özbekistan'da ki Hokant Şehri'nin gezmediğim önemli tarihi bir köşesiydi. Hokant'ın Edebiyat Müzesi’ni gezdiğimde, müze müdürü bana yakında bulunan iki yere gitmemi tavsiye etmişti. “Muy Mübarek” ve “Sarık Kurgan”. Muy Mübarek'in Hokant'a çok yakın, Sarık Kurgan'ın ise şehre yaklaşık yirmi kilometre uzakta olduğunu söyledi. Cumartesi günü saat üçte çalışmakta olduğum fabrikadan çıkıp, kaldığımız konağa geldim. Burada geniş avlulu çok odalı evlere konak diyorlar. Bizim eski Osmanlı Evleri'nin benzeri bir yapı. Üzerimi değiştirip, sokağın başındaki berbere “Muy Mübarek”in yerini sordum, bilmiyorum dedi. Beraber çevredeki insanlara sormaya başladık. Nihayet orta yaşlı bir insan yerini tarif etti, o da “Muy Moyna” olarak biliyormuş. Sonunda gideceğimiz adresi bulduk, yoldan geçen bir taksiciyle anlaştık. Komşulardan birisine de gel sende görürsün dedim ve beraber yola koyulduk. Mu; Arapça tüy-kıl demekmiş. “Muy Mübarek”, buradaki söylenişiyle “Muy Moyna” ise kutsal tüy, kıl demek, yani bildiğimiz “Sakal-ı Şerif”. Şehrin dış mahallelerinde epeyce yol aldıktan sonra toprak surlarla çevrilmiş büyük bir höyüğe geldik. Höyüğün önündeki küçük caminin ek inşaatı hızla sürüyordu. İnşaatın başındaki görevli ile beraber höyüğü gezdik. Höyüğün ortasında mimari özelliği olmayan küçük kubbeli, sade bir yapı içinde, içi boş eski bir tahta sandık vardı. Görevli, birkaç asır önce Osmanlı imparatorluğu'ndan peygamberimizin sakalından bir tüy geldiğini, bununla ilgili Arapça yazılı fermanları odasında sakladığını, bir daha gelişimizi önceden haber verirsek bize göstereceğini söyledi. Sultan II. Beyazıt Hân Göndermiş Yazar dostum Talip Eke'nin bana getirdiği kitaplardan şunları öğrendim. Osmanlı Sultanı II. Beyazıt, İran'da güçlenen Şah İsmail'e karşı, Özbek Hanlarıyla münasebet kurar. Onlara çeşitli hediyelerle birlikte Sakal-ı Şerif gönderir. Bir tane Özbek Hanına, birini de Semerkant, Taşkent ve Fergana'yı elinde tutan son Timurlu Hükümdarı Babür Şah'a gönderir. Babür Şaha gelen heyet çeşitli hediyelerin yanında peygamberimizin mübarek sakal kılını da getirir. Mübarek kıl “Sakal-ı Şerif”, o zamanlar Hokant'ı kendine başkent yapmış olan Babür Şah tarafından, “Muy Mübarek” adlı höyüğün tepesine yaptırılan odaya konur. Babür Şah, Sakal-ı Şerifi bu tepede muhafaza edermiş. Yaptığı savaşlarda rakibi Özbeklere yenilir, önce Afganistan'a sığınır, daha sonrada Hindistan'a gider. Babür Şah'ın gözü karadır, yenilgilerden ders çıkarmayı da bilir. Hindistan’da 1850’lere kadar devam edecek olan büyük imparatorluğun temelini atar. Mübarek Tüy, Babür Şah'la yolculuğuna devam eder. Bugün Pakistan'ın Lahor Şehrindeki Alemgir Camisi'nde saklanmaktadır. Osmanlı Padişahı II. Beyazıt'ın bölgeyle ilgisi, sadece Sakal-ı Şerifle sınırlı kalmaz. Bölgenin sevilen şahıslarına ve başta ünlü Türk-Özbek şairi Ali Şir Nevai'nin hocası, Molla Cami'ye her yıl bin altın gönderir. Molla Cami, bölgedeki hükümdarlardan daha sevilen ve etkili bir kişiymiş. Farsça yazan Molla Cami, öğrencisi Ali Şir Nevai'nin etkisiyle Türkçe şiirler yazmış. Ali Şir Nevai yazdığı bir divanı İstanbul'a, Sultan II. Beyazıt'a göndermiş. Padişah adına gelen divanı, vezirlerinden şair Ahmet Paşa'ya vermiş, o da divanda yer alan şiirlerden yirmisine nazire yazmış. Şair Ahmet Paşa'nın Muradiye'de ki türbesi Bursa'da yaptırdığı medresenin hemen girişinde yer alıyor. Medrese bugün eski kıyafetlerin sergilendiği bir müze; “Ulu Umay Eski Kıyafetler Müzesi”. Burada gördüğüm kadın takılarını benzerlerini Özbekistan'ın Başkenti Taşkent'teki “Milli Galeri”de görmek hoştu. Takılar kültürel ve etnik bağları gösteren simgelere dönüşmüş.
Türkistanlı Hacılar ve Özbek Tekkesi A. Nadir Can Osmanlılar zamanında İstanbul’un Türkistanlılar nezdinde çok önemli bir yeri ve kıymeti vardı. Özbek Türkleri ” İstanbul’u görmegen, alemge gelmegen.” yani; “İstanbul’u görmediysen dünyaya gelmedin sayılır” derlerlerdi. Hatta İstanbul’a iki defa giden kimsenin “yarım hacı” olduğunu söylerlerdi.Batı Türkistan’dan hacca gidenler gidiş ve dönüş yolunda İstanbul’a uğrar ve “Cumâ selâmlığı”nda müslümanların Halifesi Osmanlı Padişahını görürlerdi.

Doğu Türkistan’da Hacca gidenler ise okyanus üzerinden Hacca gider ve dönerlerdi. Hac dönüşü Batı Türkistan’dan İstanbul’a uğrayıp hacca gidenler dönüşlerinde Doğu Türkistan’lı hacılara, kendilerinin tam hacı olduklarını, İstanbul’a uğramayanların ise haclarının eksik olduğunu ifade ederlerdi.

Özbekler Tekkesi Nasıl Kuruldu?

Sultan İkinci Mahmûd Han devrinde Özbekistan’dan kalkıp hacca gitmek üzere yola çıkan bir grup Türkistan’lı, Halîfeyi görmek ve izin almak için İstanbul’a gelmişlerdi. Çünkü eskiden beri hacca gidecek olanlar, sultandan izin almak maksadıyla İstanbul’a gelirler, “Cumâ selâmlığı”nda Halîfeyi görürler duâsını alırlardı. Bu bir nevî izin almak idi.

Türkistan’dan gelen Özbekler de ilk Cumâ selâmlığında Halîfeyi görmek üzere Sultantepesi’nde çadırlarını kurup yerleşmişlerdi. Sultan İkinci Mahmûd Han maiyyetiyle oradan geçerken, çadırlarının şeklinden onların yabancı olduğunu anlayarak kim olduklarını merâk etti ve bir adamını göndererek durumu öğrendi. Sonra da atını sürerek yanlarına gitti. Durumlarını anladıktan sonra;
“- Halîfe emretse burada kalır mısınız?” deyince, hepsi birden;“- Hay hay emr ü fermân Pâdişâhımız efendimiz hazretlerinindir.” dediler. Bunun üzerine Sultan Mahmûd Han;“- Öyle ise ben halîfeyim, emr ediyorum. Hacdan sonra dönünüz, burada kalınız. Size münâsip bir dergâh yapıla ve siz de gelecek hemşehri hacılarınızın hizmetini îfâ edesiniz!”diyerek onların el etek öpmesine meydan vermeden atını sürüp gitti. Hac dönüşüne kadar, bir dergâh ve iki odalı bir ev yapıldı. O günden îtibâren “Özbekler Tekkesi” diye anılan bu dergâh yapıldı ve Türkistanlı hacıların hizmetlerinde kullanıldı.
Aladağ’dan Anadolu’ya Gürbüz Azak
E
ğer birisi, "Son bir yıl içinde en unutamadığın, en vurucu, en düşürücü, en rüzgârlı ve en ibretli sesleniş hangisiydi?" dese, hiç duralamadan, "Kırgızistan Ankara Büyükelçisinin geçtiğimiz Haziran'da Urfa'daki sözleri" cevabını verirdim. Evet ya... Büyükelçi Medethan Bey, "Türk Kültüründe Karakeçililer" adlı milletler arası bilgi şölenindeki bu konuşmasıyle cümle yürekleri hoplatmış, gözleri yaşartmış ve asırlar süren buruk bekleyişleri çok yaman dillendirmiştir. Bin sayfalık tarih maceramızı birkaç satıra; vukufla, ehliyetle, inanılmaz bir şiir kuvvetiyle sığdırabilmek sadece hüner değil, iki yaka insanındaki kırk türlü hasretlenişin yere göğe sığmaz çağrısını duyabilme, duyurabilme asaletidir. Bakın, Medethan Bey ne diyor: "Biz Kırgız Türkleri, siz Türkiye Türkleri kardeşlerimiz hakkında, 'Onlar Büyük Aladağ'ın koynunda, Işık Göl kıyılarında Türk Ata'nın oğullarından çoğalmışlardır' deriz. Binlerce yıl önce, sizler bu tarafa, Küçük Asya'ya, Avrupa'ya doğru yürümeye başladınız. Biz Kırgızlar, Kazaklar, hepimizin ana vatanı olan Aladağ'ı, ata yurdumuzu hiç kimseye vermedik, muhafaza ettik. Çinlilere de vermedik, Ruslara da vermedik. Sizin için sakladık. Ak karlı Ala-dağ sizin ata yurdunuz, Anadolu da hepimizin toprağıdır. Bin sene önce Küçük Asya'ya, Avrupa'ya doğru giden öz kardeşlerimizin, sizlerin arkanızdan; siz uzaklaşana, siz gözden kaybolana kadar durmadan bakan gözlerimiz, işte gördüğünüz gibi küçülmüş bulunmaktadır. Sizin gözleriniz de, arkanızda, Aladağ'da bıraktığınız biz kardeşlerinize duyduğunuz meraktan dolayı, yolda giderken, durup durup, dönüp dönüp arkanıza baktığınız için, işte gördüğümüz gibi büyümüş bulunuyor." Günübirlik hükümler karşısında değiliz. Bunca ağırbaşlı, akça pakça ve ufuklar hacminde bir sesleniş, sıradan bir kültürün harcı olamaz. Önümüzdeki yıllarda Türk Dünyası'nın; sanatta, edebiyatta, siyâsette, estetikte, ne umulmaz yüksekliklere eriştiğine şahit olacağız. "21'inci Yüzyıl Türklerin asrı" diyenler boşa konuşmuyor. Türk Cumhuriyetlerinde yetişen ressamlar, edipler, şairler. Batı medeniyetinin hürmetini ve hayretini şimdiden kazanmaya başladı bile. John Haslip bir ingiliz mütefekkiridir. Asır başında şöyle demişti: "Dünyada uyuyan bir dev var, Türkler. Bu devi uyandırmayınız" Geç kaldılar, dev çoktan uyandı. Dileriz, Türk Cumhuriyetleri daima, hazımlı ve istikametli liderlerle yanyana olur. Ve Medethan Bey gibi üstün meziyetli karakterler yetiştirmeye devam eder.
Tarihin En Büyük Türk Kıyımı: İkinci Dünya Savaşı Numan A. Ünal İkinci Dünya savaşı, insanlık tarihinin kaydettiği en büyük kanlı faciadır. Türk âlemi de  tarihinin en büyük insan kaybını bu savaşta vermiştir. 
  Stalin’in komünist Sovyet orduları ile Hitlerin Faşist orduları arasında başlayan bu savaşta Sovyet Rusya, esareti altında bulunan Türkistan, Kırım, Kafkasya, Azerbaycan ve Ahıska’dan 6–7 milyon Türk gencini askere alarak, Hiç bir ciddi eğitim vermeden, ilkel silahlar ile en ön safta cephelere sürdü. Bunların büyük çoğunluğu yurtlarından, yuvalarından çok uzaklarda garip, mazlum ve mağdur olarak hayatlarını kaybetti.   Bu Konuda Birkaç Misal…   Dr. Hayati Bice diyor ki: Sovyet Rusya 1940 Eylül’ünden itibaren, Kafkasya’daki Karaçay Türklerinden 17–55 yaş arasındaki bütün erkekleri silah altına çağırdı. Kısa süre sonra 16–45 yaşları arasındaki kadınları da seferberlik kapsamına alarak Karaçay bölgesinin 200 km kadar kuzeyinde, Alman tank birliklerine karşı hendekler kazmakla görevlendirdiler.
   Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov ise İkinci Dünya Savaşında bir buçuk milyona yakın Türk gencinin, yani takriben o günkü Özbekistan nüfusunun %22’sinin askere alınarak, muhtelif cephelere sevk edildiğini, savaş sonunda bunlardan sadece altmış bin kadarının ülkesine dönebildiğini belirtmektedir.   Türkmenistan’ın eski Cumhurbaşkanı Sefermurat Türkmenbaşı da İkinci Dünya savaşında 740.000 Türkmen gencinin askere alındığını, bunların hemen hemen tamamının çeşitli cephelerde öldüğünü, onbinlercesinin de sakat kaldığını ifade ediyor.   Kimsenin Haberi Yok!   Prof. Dr. İbrahim Şahin; “İkinci Dünya savaşı, Türkiye dışındaki Türklüğün topyekûn iştirak ettiği ve sonuçlarına da herkesten çok muhatap olduğu bir savaştır. 1938–1945 yılları arasındaki bu savaşla ilgili olarak hazırlanmış hiçbir belgeselde, yazılmış hiçbir kitapta, romanda, hikâyede, şiirde, piyeste ve çekilmiş bir filmde, Türklerin bu savaşa iştiraklerinden ve bu savaşta yaşadıklarından hiç söz edilmez!” demektedir.   Bu gün Belçika’nın Liege şehri yakınlarında büyük bir Amerikan Mezarlığı var. İkinci Dünya savaşında ölen bütün Amerikan askerlerinin mezarları burada. Çok bakımlı ve müstakil bir idaresi olan bu mezarlığa büyük bir de anıt dikmişler. Savaş hakkında ve ölen askerleriyle ilgili bütün bilgileri, memleketlerini, birliklerini bu anıta yazmışlar. Halen Amerika’dan birçok kimse gelerek mezarlarını ziyaret etmektedir.   Ne yazık ki bu savaşta, Alman cephesinde hayatını kaybeden milyonlarca Türk’ün ne bir mezar taşı, ne bir âbidesi ne de onlarla ilgili yazılmış kitaplar var!Kaynaklar:
                     1- Prof. Dr. İbrahim Şahin - Cengiz Dağcı’nın Hayatı ve Eserleri
                     2- Dr. Hayati Bice - Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler
                     3- İslam Kerimov - Reformlar ve İstikrar
                     4- Sefermurat Türkmenbaşı - Ruhnâme
Türkiye’deki Türkistanlılar Prof. Dr. Orhan Kavuncu Türkiye'ye Türkistanlılar ne zaman gelmeye başladı? Malazgirt savaşı 1071 yılında oldu. O yıllarda Selçukluların Anadolu topraklarına geldiği yerler Hazar Denizi'nin batısında Aral Denizi'nin kuzey doğusunu içine alan Deşti Kıpçak denen topraklardı. Hazar'ın öbür tarafında bu Deşti Kıpçak yöresini de içine alan topraklara o zaman da Türkistan deniyordu. Dolaysıyla Türkiye'deki Türkistanlıların tarihini o, yıllarla başlatmak gerekiyor. Sonra bu toplu gelişler, Osmanlı Devleti'ni kuran Kayıların geldiği yıllara kadar, ondan sonra da, 200 seneden fazla devam etti. İran'da, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, Irak ve Suriye'de hüküm süren Memlûkler, Akkoyunlu, Karakoyunlu devletleri, Atabeylikler ve beylikler çeşitli tarihlerde Türkistan'dan bu tarafa çeşitli sebeplerle göç eden çoğunluğu Oğuz boyunda aşiretler tarafından kuruldu.Horasan Erenleri Horasan Erenleri veya Yesevi dervişleri bu topluluklar arasında veya münferit olarak Anadolu'ya geliyor, insanlara Allah indindeki dini, İslâm’ı anlatarak ve benimseterek Anadolu'nun sadece fiziki olarak değil, zihni ve manevi olarak da Türkleşmesine hizmet ediyorlardı. Bunlar arasında Hazreti Mevlana ve hocası Kayseri'de medfun Seyit Burhaneddin, Hacı Bektaş Veli hazretleri, Anadolu'da Ankara Çamlıdere, Tarsus, Gerede gibi bir kaç yerinde medfun Semerkandiler, Yunus Emre'nin mürşidi Taptuk Emre ve onun mürşidi Sarı Saltuk hemen akla geliveren isimlerdir. İznik'in fethi sırasında Türkistan'dan gelip Osmanlı ordusunda görev yapan ve şehit olan Kırgız askerlerin hatırasına bugün İznik'te bir anıt vardır. Ankara savaşı öncesinde Yıldırım Bayezid'e damat olan Emir Sultan, Şahı Nakşibendî hazretlerinin mürşidi Seyid Emir Külâl'in oğludur. Bunlar biz bilemesek de hikmeti olan garip işler; bir tarafta Timur'un yanında Seyit Bereke, öbür tarafta Yıldırım Bayezid Han'ın yanında Emir Sultan... Fakat "Türkiye'deki Türkistanlılar" deyince biz daha sonraki yıllarda cereyan eden münferit veya toplu gelişleri anlamalıyız. Bunlardan ilk bahsetmemiz gereken Türkistan Hicaz'a Hac yoludur.Hac Yolunda Türkistanlı Hacı adayları, İstanbul'daki halifeyi ziyaret etmeyi, Hac ibadetlerine giderken önemli bir "ilk adım" kabul ediyorlardı, İstanbul’a gelen Hacı adayları yollarına ya karadan Anadolu üzerinden veya denizden İzmir üzerinden devam ederlerdi. Bu yol güzergâhları üzerinde kurulan konaklama yerlerinde yerleşimler oldu. Meselâ İzmir'in Urla ilçesine bağlı Özbek köyünün bu şekilde oluştuğunu söyleyebiliriz. Yine Bolu'nun Kıbrısçık ilçesinde, Özbek olduğunu söyleyen insanlar vardır. Burada Fergana vadisinin meşhur Kızıl pirinci yetişir. Gaziantep'te yine Türkistan'a mahsus "maş" denilen baklagillerden bir bitkinin mercimek-bezelye arası bir görüntüye sahip daneleri yine "maş" adıyla Antep mutfağında kullanılmaktadır. Büyük şairimiz, İstiklâl marşımızın yazarı Mehmet Akif merhumun annesi Emine Şerif hanım, bu şekilde Hac yolunda Amasya'da vefat etmiş bir Buharalının kızıdır. XIX. asır sonlarından itibaren son dönem toplu geliş dalgası başlar. Sibirya Özbekleri veya Omsk Tatarları diye bilinen taifeden bir grup, Konya'nın Cihanbeyli ilçesinin Böğrüdelik (ilk yerleşimde adı Reşadiye) köyüne yerleşir. O zamanın bilinen araştırmacı seyyah yazarlarından mücadele adamı, "Japonya ve Asya Müslümanları" kitabının yazarı Abdürreşit İbrahim bu köye yerleşenlerdendir. Yerleşimden 5 sene sonra Çanakkale Savaşı başlamış, askere çağrılmadıkları halde gönüllü giderek Çanakkale'de 30 şehit vermişlerdir. Bugün köyde yerleşenler kendilerinin Sibirya'dan geldiklerini bilmekte, bir kısmı Kırgız, bir kısmı Tatar, bir kısmı da Özbek olduklarını ifade etmektedirler. Muhtemelen bunların hepsi doğrudur, köye gelen ilk kafile Özbek, Kırgız ve Tatarlardan meydana gelmiş olmalıdır.Birinci Cihan Savaşından Sonra Balkan ve Birinci Dünya savaşlarında, Halifenin ordusunda görev yapmak niyetiyle gelenler vardır. Hacı Yoldaş ve arkadaşları, "Hacca gidiyoruz" diyerek Türkistan'dan ayrılmışlar, Balkan harbine iştirak ettikten sonra gerçekten Hac için Hicaza varmışlar, fakat Hac mevsimini beklerken Birinci Dünya Savaşı patlak vermiştir. Bunun üzerine tekrar orduya müracaat emişler ve Süveyş Kanalı'nda cepheye katılmışlardır. Savaşın hitamında Hac farizesini yerine getiren grup Anadolu'ya geçmiş Çukurova'da Fransızlara karşı kahramanca savaşmışlar, şehit vermişlerdir. Bugün Tarsus'ta onlar adına, Tarsus Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz'ın kadirşinaslığıyla dikilmiş bir şehitlik abidesi vardır. Birinci Dünya Harbi sonlarına doğru 1917'de Hicaz'dan bir başka grup Adana'ya gelir. Medine İngilizlere teslim edileceği zaman komutan Fahrettin Paşa "Burada Buhariler bize çok yardım etti. Korkarım bizden sonra onlara iyi muamele edilmez. Buharilerden isteyenler Osmanlı askerini tahliye edecek olan trene binsin" der. Bunun üzerine bir grup aile bu trenle Adana'ya gelir ve Sular mevkiine geçici olarak yerleşirler. Sonra Çukurova'nın muhtelif şehirlerine dağılırlar. Benim dedem Abdurrahman Hoca, İlker Medeni'nin büyük dedesi Egemberdi Hoca, Tarsus'ta Hafız Abdullah amca, Osmaniye'de kunduracı Abdürrahim Akbay bunlar arasındadır. Bunlar da İstiklâl Harbi'nde görevler yaparlar. Gaziantep'in kurtuluş mücadelesinde görev alan, çetelere barut temin eden bombacı lakabıyla meşhur Sait Bey, aslen Doğu Türkistanlı olup insanların hafızasında yaşamaktadır. Sonra münferit gelişler olur. Sovyetler Birliği'ndeki baskılardan, Çin mezaliminden kaçan kardeşlerimizin başlıca ilticagâhı Türkiye'dir. Annemin babası Nasrullah Yasa, Şakir Altaylı, Doğu Türkistanlı Maksum ve Rabia Yoldaşçan, Mümin Ötkür, Veli Tuygun bunlar arasında akla gelen isimlerdir. Ceyhan'a yerleşmiş olan Emrullah amca, Hacı Azim eke, Mullahun eke, Kasap eke, Adana'ya yerleşmiş bulunan Şirmet Bek ve kardeşi Nurmuhammed Bek bu ilk gelenlerdendir. Ceyhan'ın Kırmıt (bugün Sağkaya) köyüne gelip yerleşen Karakalpaklar da Cumhuriyetin 15. yılında gelen Türkistanlılardandır. İstanbul Üniversitesi'nde çalışan Prof. Dr. Abdülkadir Donuk bu köyden yetişmiş bir aydınımızdır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Avrupa'dan gelen aydınlardan da bahsetmek gerekir. Bunlar Türkistan'daki ceditçi hareketin önderi durumundaki öğretmenleri tarafından titizlikle seçilip Avrupa'ya okumaya gönderilmiş gençler ve Ruslara karşı bağımsızlık mücadelesinden dolayı öz vatanında mücrim duruma düşmüş dava adamlarıdır. Sadri Maksudi, Zeki Velidi, Abdülkadir İnan gibi idil Ural Türlerinden büyükler ikinci gruptan örneklerdir. Avrupa'ya okumaya gönderilen gençlerden memlekete dönenler yeni Bolşevik rejimin kurbanları olur; çoğu öldürülür veya Sibirya'ya sürgün edilir. Kalanlardan bir kısmı için çare Türkiye'dir. Türkiye'ye gelirler ve hemen tamamı profesörlüğe kadar yükselir ve genç cumhuriyet üniversitelerinde bazı bilim dallarının kurucu başkanları olurlar. İbrahim Yarkın zootekni, Tahir Çağatay sosyoloji, Sait Ali Ankara fizik, Mecit İbrahim Okay kimya, ağabeyi Ahmetcan Okay jeoloji dallarında Türk bilim hayatına önemli katkılarda bulunurlar.İkinci Dünya Harbinden Sonra İkinci Dünya Harbi'nin mazlum ve mağdurları da vardır Türkiye'ye gelenler arasında. İkinci Dünya Harbi'nin Alman Rus Harbi'nde Almanlara esir düşen Sovyet Müslümanları Almanların lejyonlar oluşturma teklifini, istiklâl için bir imkân olarak görürler. Savaş Rusların galibiyeti ile bitince de çoğu Sovyetlere teslim edilir ve ihanetten yargılanırlar. Kaçabilenler çeşitli ülkelerde hayatlarını sürdürür. Bunlardan Baymirza Hayit rahmetli Almanya'da büyük bir Türkolog olur. Ruzi Nazar Amerikan istihbarat örgütü CİA'da önemli görevler yapar. Azadbeg'in babası Dr. Vakıfbeg Kerimi Pakistan'a yerleşir. Ben Türkiye'ye gelebilenlerden ikisini tanıdım. Ankara'da Kazak Abdurrahman Yunusoğlu ve İzmir’de Özbek Burhaneddin Semerkantlı; ikisi de vatan hasretiyle vefat ettiler. Mekânları cennet olsun. 1950'den sonra Adana ve Akşehir'e Afganistan üzerinden gelip yerleşen batı Türkistanlılar vardır. Bunların çoğu Özbek, bir kısmı Türkmen ve Kırgız'dır. O yıllarda Doğu Türkistan'dan da gelenler olur. Kazaklar Niğde Altay köyünde ve Salihli'de yerleştirilir. Alibeg Hâkim, Hasan Oraltay, Hızırbeg Gayretullah bu kafilelerde yer alan güzide isimlerdir. Uygurlar gelir. İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra ve Salih Baykuzu gibi isimlerin öncülük ettiği bu Uygur grupları, daha çok İstanbul'da Zeytinburnu'nda yerleşmişlerdir. Nihayet son geliş Afganistan'dandır. 1982 yılında Rus işgali altındaki Afganistan'dan gelen Özbek grupları Gaziantep'e, Hatay Ovakent'e, Şanlıurfa Ceylanpınar'a, Türkmenler Tokat Yeşilyurt'a, büyük Rahmankulu'nun önderliğindeki Kırgızlar, Van Erciş Ulupamir'e yerleştirilirler. Türkiye'deki Türkistanlılar, Türkiye'deki kardeşleri tarafından yadırganmadılar. Muhacir duygusuna kapılmadan kendilerini anavatanda hissederek yaşıyorlar. Munis insanlar olarak biliniyorlar. Çalışkan ve okumaya hevesliler. Aralarından iyi aydınlar yetişti. Prof. Dr. Nadir Devlet, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Abdülkadir Donuk, Prof. Dr. Ahat Andican, Enver Altaylı, Prof. Dr. Abdülvahap Kara, Prof. Dr. Salih Aynural halen Türkiye'de ilim ve fikir hayatında önemli hizmetler yapıyor. Temiz ahlâklı, dürüst ve çalışkan bir şahsiyet, bilgi sahibi olma arzusu, büyük bir geleceği hak etmek için gereklidir. Bu özelliklerle bezenmiş bir topluluktan çok güzel işler çıkar. İşte Türkiye'deki Türkistanlılar böyle bir topluluktur. Yeryüzünün, zamanımız insanlığının, bu özelliklere sahip Türklere ihtiyacı var. Biz Türkiye'si, Azerbaycan'ı, Batı ve Doğu Türkistan'ı, Tataristan ve Başkırdistan'ı ile işte o Türkleriz.
Urumçi Hapishanelerinde Yazılan Târihî Roman: Suç Kabdeş Cumadilov    (18 Kasım 2009 tarihinde, Almatı şehrinde uzun yıllar Urumçi hapishanesinde yattığı yıllarda gizlice kaleme alarak Kazakistan’a gönderen ve bu şekilde Kasım ayında basılmasını sağlayan Kacıgumar Şabdanoğlu’nun altı ciltlik otobiyografik târihî romanının tanıtım toplantısı yapıldı. Bu önemli eseri tanıtmak amacıyla, eseri yayına hazırlayan Kazakistan’ın önde gelen yazarlarından Kabdeş Cumadilov tarafından kaleme alınan kitabın önsözünü Kazak Türkçesinden aktararak sunuyoruz. -Abdulvahap Kara-)


Hapishanede En Uzun Süre Kalma Rekoru!
       Kacıgumar [Hacı Ömer] Sabdanoğlu! Bu ismi günümüzde bilmeyen, duymayan bir Kazak Türk’ünün olduğunu sanmıyorum. Onu Kazak edebiyatının klasiği, Sincan’daki yeni edebiyatın temelini atan yazar olarak tanımasalar bile, Guinness rekorlar kitabına giren bir kişi olarak muhakkak biliyorlardır. Guinness rekorlar kitabı… Bu yazar hangi alanda rekor sahibi diye merak ettiniz, değil mi? Söyleyeyim; “hapishanede en uzun süre kalma” rekoru. 

    Sabdanoğlu simdi 84 yaşındadır. Aradaki kesintileri saymazsak, o bu uzun yaşının yarısını hapishanede geçirmiş. Sanki böyle olacağını bilmişçesine, kader ona uzun bir ömür bahşetmiş. Seksen dört yıl, yazmaya da, demir parmaklıklar gerisinde yaşamaya da bolca yetiyor. 

    Yazar ve hapishane. Kalem ve demir parmaklıklar. Bunlar normal zamanlarda birbirleriyle bağdaşmayan mefhumlardır. Diğer taraftan buna şaşırmak da yersiz gibidir. Bir emperyalist devletin pençesine düşen sömürgeleştirilmiş bir halkın, sevdiği, özgürlükçü aydını hapishanelerde yatmayacak da, başka ne yapacaktı ki? Akıntıyla birlikte yüzen açıkgözler ile menfaat düşkünü ikiyüzlülerden değilse, kovuşturma, sürgün, hapishane dedikleriniz, yiğit kişinin alın yazısı değil midir? Rusya İmparatorluğu’nda gideceğin sürgün yerin Sibirya’nın soğuk, balta girmemiş ormanlarıdır… 

    Fakat Çin Kağanlığı’nda böyle soğuk Sibiryalar yoktur. Onun yerine Tarım’ın içinde olduğu Taklamakan çölü vardır. Gölgesiz, susuz, tamamen çöl... Altmış derece sıcaklarda uçan kuşların kanatlarının bile kavrulduğu bir mekân. Sibirya’da azap varsa, Tarım’da cehennem var. Yazar Sabdanoğlu cezasının yirmi yılını (1958 – 1978) bu Tarım kampında geçirdi. Ancak Mao öldükten sonra, o da az bir zaman için, rahat yüzü görebildi. 
    
Sovyet Casusluğu ile İthâm!

    Fakat bu rahatlık uzun sürmez. Kısa bir kesintiden sonra yazar tekrar dört duvar arasına hapsedilir. Bahane ve gerekçeler yeterlidir. “Sovyetler Birliği’nin casusu” olmakla yaftalanır. Bu defa verilen ceza 15 senedir. Cezasını çekeceği yer Urumçi’nin 1 no'lu hapishanesidir. Ayı, senesi, hattâ saat ve dakikasına varıncaya, cezasını sonuna kadar çektirdiler (1986 – 2000). Hapishaneden çıktıktan sonra uzaklara gitmesine engel olacak ve devamlı gözetimde tutacak göz hapsi başlar. Bütün bunlara Hacıgumar’ın gençlik devrinde, öğrencilik yıllarında Koumintang hapishanesinde yattığı iki yılı da ilave ederseniz, onun hapishanelerdeki stajının kırk yılı aştığını görürsünüz. 
    
    Evet, adaletsizlik ve diktatörlüğün yaygın olduğu bir ülkede hapishanelerde kimler yatmadı ki! Böyle yerlerde köleliğe boyun eğmeyen şuurlu insanların mekânı hapishanelerdir. Ancak, şuurlu insanlar için mesele hapishaneye düşmek değildir, mesele mahpustaki günlerin nasıl geçirildiğindedir. Şabdanoğlu’nun dünyada eşi benzeri olmayan yiğitliği şudur ki; o bütün eserlerini hapishanede yazmıştır. Tarım çölünde kamplarda bulunduğu sırada olayları kafasında olgunlaştırıp roman kurgularının ilk taslaklarını kafasında oluşturmuş olmalıdır. Tarım’dan döner dönmez hemen “Kılmıs” [Suç] romanını yazmaya başladı. Fakat özgürce yaşadığı az zamanda altı ciltlik eserinin ancak ilk iki kitabını yazabildi. Üçüncü kitabı matbaadan çıkıp mücellide geldiği sırada yakalandı ve kitabı yakıldı. “Suç”un kalan ciltlerini Urumçi hapishanesinde yazdı. 
    
    Gizlice yazdığı roman sayfalarını saklama metotları, sonra bunları nasıl dışarıya gönderdiği, daha sonra bu sayfaların sınırdan hangi yollardan geçirilerek benim elime geçtiği, ayrı bir hikâyenin konusudur. 
    
    Böylece Kazak edebiyatı tarihinde bu şekilde ilk defa dünyaya gelen altı ciltlik romanın göbek bağı hapishanede kesildi. Bu nasıl bir sabır, nasıl bir çalışkanlık ve nasıl bir edebiyat aşkıdır, Allah aşkına söylesenize! Kendisi zindanda yatan, özgür dünyaya kavuşup kavuşmayacağı şüpheli bir insanın yüce ülküsünden tâviz vermeden, gelecek nesillere ithaf ederek kitap yazmasından daha büyük bir kahramanlık olabilir mi? 

Hapishane Doğumlu Bir Başka Eseri: Pana (Himâye) 

    Yazarın “Suç”tan başka, hapishanede dünyaya gelen bir başka büyük eseri, Pana [Himaye] isimli romanıdır. Sincan’daki hürriyet mücadelesinin kahramanı Zuvka [Süha] Batur’un hayatını konu eden bu roman, 2004 yılında Almatı’daki Dünya Kazakları Cemiyeti tarafından yayınlandı. Romanın sonunda “Urumçi, 26.02.1988 – 25.07.1989, 1 no’lu Hapishane” yazısı bulunmaktadır. Evet, Hacıgumar’ın on beş yılının geçtiği mekânı burasıdır. Yazarın bu hapishanede, başka hangi eserler yazdığı şimdilik bize malum değildir. 
    
    Sincan’daki Kazak edebiyatının diğerlerine benzemeyen bir özelliği, “hapishanelerde doğan edebiyat” olarak nitelendirilebilecek önemli eserlerin kaleme alınmış olmasıdır. Sincan’da “hapishane eserlerinin” temelini atan şair Tancarık’tır. Yedi sene (1940 – 1946) Urumçi hapishanesinde azap çeken Tancarık Coldıoğlu’nun eserlerinin % 70’i demir parmaklıklar arasında yazılmıştır. Aradan yarım asır geçtikten sonra onun geleneğini Sabdanoğlu devam ettirdi. Akılda tutulması kolay, kafiyeli şiirler, hücrelerde yatanlar tarafından ezberlenerek halka ulaştırıldı. Fakat nesirden, uzun cümlelerden oluşan roman serisini kâğıt parçalarına yazmak ve sonra bunları bir yolunu bularak dışarıya çıkarmak… Allah kimsenin başına vermesin, çok zor bir iştir. 
    
    Yeri gelmişken söylemek gerekir ki, elbette Kazakistan’da da vurulup dövülen, hapishanelere girip uzun süre yatan yazarlar az değildir. Hattâ bunların çoğu sürgün yerlerinden dönmeyerek cellâtların elinde hayatlarını da kaybettiler. Ancak, ne yazık ki, bunlardan bize intikal eden edebî miras yok gibidir. İmancüsip [İman Yusuf] ve Madi’nin [Mehdi] dertli ve acıklı türkülerinden başka elimizdeki “hapishane eserleri” sayılıdır. Niçin böyledir? Rusya hapishanelerinin kapısı niçin bu kadar sımsıkı kapalıdır? Hapishaneye girenlerin izleri vardır, fakat çıkanların izleri yoktur. Yoksa atalarımızın “Rus demir pençe; Çin deri pençe!” dedikleri hakikat midir? Araştırmak gerekir. 
    
Yarım Asırlık Çileli Bir Hayat ve Hâtıralar...
    
    Değerli okuyucu, Kacıgumar’ın romanını tarz bakımından bir hâtırat, bir otobiyografik eser olarak kabul edebiliriz. Fakat yazar, eserinde sadece kendi hayatını konu etmemektedir. Altı kitaptan oluşan kapsamlı eser, yarım asırlık bir dönemi de gözler önüne seriyor. Romanın ilk bölümlerinde 1930’lu yıllardaki Kazakistan’ın acı gerçekleri yer almaktadır. 1925’te Kazakistan’ın Ayagöz şehrinin Tansık bozkırında doğan yazar 1932’de yedi yaşında açlık felaketine uğrayan halkla beraber Sincan’ın Çaveşek şehrine geçti. Ondan sonraki bölümlerde Sincan’daki özgürlük mücadelesi, reformlar ve ihtilâller, şahıslar değişse de mahiyet ve tutumları değişmeyen hükümetler gözlerinizin önünden sırayla geçip gidiyor. Biz bütün bunları yazarın ikinci “beni”, başkarakteri Biygabil’in başından geçenler olarak takip ediyoruz. 
    
    Romanın en dikkat çekici yanı, yazarın böylesine uzun bir süreci çeşitli olayları sığdıracak bir biçimde kendine özgü bir teknikle vermiş olmasıdır. O bu tekniği, Batı’dan değil, yazarın kendisinin de iyi bildiği Doğu’dan almaktadır. Ona bu konuda yol gösteren, hepimizin bildiği “Binbir Gece Masalları”ndaki metottur. Bu eski Arap masalında “O benim hürmetli padişahım” diye başlayan Şehrazat’ın birbirinden ilginç hikâyeleri anlatılır ya, işte tam onun gibi. Roman olayları, mahkûmun sorgu görevlisine verdiği cevaplar şeklinde ortaya konmaktadır. Her bölümün başında yazar “O hürmetli soruşturmacım eğer yalanım varsa, kafamı parçalayınız” sözünü tekrarlamaktadır. 
    
    Eser; acı mizaha, düşmanlık ve intikama tebessüm ettiren kinâyelerle doludur. Yazar ile toplum birbirine zıttır. Savcı onun bütün hayatında yönetime karşı suçun izlerini görür. Bu sebeple yazar, savcıya “Evet, doğru söylüyorsunuz, benim bu dünyaya gelmem ve yaşamamın kendisi de suçtur. Benden sonraki en büyük suçlu annemdir. Eğer o kişi beni doğurmasaydı, yedi yaşımda elimden tutarak bu ülkeye getirmeseydi, o zaman benim bu suçlarımın hiçbirisi olmayacaktı…” der.
    
Velûd Bir Kalem...

    Kacıgumar Sabdanoğlu, edebiyatın bütün alanlarında çalışmış bir yazardır. Edebiyata ilk adımlarını şiirle attı. Onun “Bizim Ev” şiiri daha 1950’li yıllarda yazarın şöhret olmasını sağlamıştı. 
    
    Yazarın dram türündeki eserleri ile manzum çalışmaları da yok değildir. Genel olarak Şabdanoğlu’nun eserlerinin hepsini yayınlamak ve incelemek, gelecek günlerin işi olmalıdır. 
    
    Şimdi Kacıgumar Şabdanoğlu Çaveşek şehrinde yaşamaktadır. Seksen yaşını geçen yaşlı yazarın bundan sonraki arzusu doğduğu topraklara, Kazakistan’a dönmektir. Bu hususta Kazakistan Cumhurbaşkanı’ndan yardım isteyerek iki defa mektup yazdığını biliyorum. 

    Şimdilik yazarın kendisinden önce eserleri bize ulaşmış bulunmaktadır. Dört duvar arasında, taş zindanlarda doğan romanları, Kazakların engin bozkırlarında özgürce kanat çırpacak ve kadirşinas okuyucularına ulaşacaktır diye ümit ediyoruz.   
1950'li Yıllarda Afganistan Prof. Dr. Orhan Oğuz
1
1950’li yılların başında Afganistan’ın Kabil Üniversitesi’nde misafir Profesör olarak bulundum. 4 yıl orada hocalık ettim. O günlerde Afganistan’da yaşayan, Afganistan’ın nüfusunun aşağı yukarı yarısının Türk soyundan gelen insanlar teşkil ederdi. Orada bulunan Özbekleri gördüm, Kırgızları gördüm, Türkmenleri gördüm ve onlarla sohbet ettim. 
Afganistan’ın her tarafını dolaştım. Oradaki Türklerin durumunu gördüm. Oradaki Özbeklerin, oradaki Türkmenlerin durumlarını gördüm. Üzüldüm, gerçekten üzüldüm. Onlar Sovyetlerden, o nizamdan kaçmışlar, Afganistan’a iltica etmişler, oralara yerleşmişler, oraları yurt edinmişler ama onların yetişmelerine, gelişmelerine orada üst seviye idareye gelmelerine engel olucu çeşitli mekanizmalar oluşmuştu. 
Mesela Mezar-ı Şerif Türk bölgesinde yaşayan gençler, lisenin 9. ve 10. sınıfına kadar okuyor. O bölgede 11. Sınıf açılmadığı için lise mezunu olamıyorlardı. Niye? 11. Sınıfı bitirirlerse Üniversiteye giderler, 11. Sınıfı bitirirlerse Harbiye’ye giderler, üst seviye idareci ve kumandan olurlar.  Buna engel olmak için kendi aralarında o yörenin yöneticileri öyle bir sınır getirmişlerdi.
 Ateş gibi insanlar 10. Sınıfa kadar okuyor, orada tahsillerini bitiriyorlardı. Onun için devlet kademelerinde hükümette o soydan gelen insanların sayısı çok azdı. Üç-beş kişi olsa da onlar dikkatli takibe alınıyordu.
Gene o tarihlerde Kabil Üniversitesini ziyarete Özbekistan’dan profesörler geldi. O tarihlerde milletler arası münasebetler fazla değildi, azdı. Gelen Özbeklerle Türkçe konuşamadık. Yanlarında başka insanlar da vardı. Kontrol altında geliyorlardı. Türkçe konuşamadık, sadece el sıkıştık, sıkıştığımız zaman gözlerden ikişer damla yaş aktı. Bu her şeyi ifade etti, konuşmadan. Dostluklar kurduk birkaç gün içerisinde. Fırsat buldukça da biraz konuşma imkanı bulduk.
Türk yörelerinde Mevlana Celaleddin Rumi’nin doğduğu Belh şehrinde dolaştım, oradaki köylere gittim, yaşlı zevatla karşı karşıya geldim. Aynı duyguyu aynı heyecanı oralarda da yaşadım. Şimdi zaman geçti, yurt içinde ve yurt dışında tanışıklıklarımız çoğaldı. Özellikle, son yıllardaki bu gelişmeden sonra ilişkilerimiz çoğaldı, sıklaştı, birbirimizi tanımak, birbirimizle konuşmak, birbirimizle fikir alışverişinde bulunmak, birbirimizden istifade etmek, birbirimizle kültürel, sosyal-bilimsel alışverişte ve dayanışmada bulunmak şansı ortaya çıktı.
Dünyada ne kadar Türk var? Dünyada nerelerde Türk var, bunların ekonomik durumları ne? Sosyal durumları ne? Kültürel durumları ne? Bilmiyorduk. Nasıl yaşıyorlar? Nasıl yetişiyorlar? Hangi düşüncelerle hangi heyecanlarla dolular bilmiyorduk. Şimdi haberleşme, buluşma imkanlarına kavuştuk. Gelecek yıllarda bu imkanların çok daha artacağını ümit ve temenni ediyoruz. 
Pamir’den- Van’a: Kırgız Türklerinin Macerası Ç etin Pekarcar Pamir BölgesiPamir, aslında büyük bölümü Tacikistan ve Kırgızistan’da, daha küçük bölümü ise Çin ve Afganistan’da, kalan dağlık bir bölgedir. Pamir Kırgız Türkleri, dağlık Pamir bölgesinin Afganistan’da kalan bölümünde yaşamaktadır.
Himalaya-Alp dağ sistemine bağlı olan Pamir dağ kütlesinin Doğudan Batıya uzunluğu yaklaşık 400 kilometre, Kuzeyden Güneye ise yaklaşık 225 kilometredir. Pamir, 7500 km2’yi aşan bir alanı kaplayan buzuluyla kutup bölgelerinden sonra dünyanın en geniş buzulunu üzerinde bulundurur. Ayrıca çöküntü havzalarda birçok göl de yer alır.
 Pamir bölgesini, Batı ve Doğuda, Amu Derya ve Tarım nehirlerinin havzalarını teşkil eden nispeten alçak bölgeler sınırlar. Kuzeyde ise Sir Derya’nın havzasıyla sınırlanır.
NüfusPamir’de yaşayan Kırgız Türklerinin büyük bir ekseriyeti Teyit ve Kesek uruklarındandır. Burada birkaç çadır da Nayman ve Kıpçak uruklarından olan Kırgız Türkü bulunduğu biliyoruz. Kırgızlar Küçük Pamir’e bugün Kırgızistan sınırları içinde kalan Alay vadisinden, Murgap nehri havzasından, 1900’lü yılların başından itibaren gelmişlerdir.
Afganistan Parmirindeki Kırgız Türklerinin nüfusu hakkında kaynaklarda 2000’den 100.000’e kadar değişen çok farklı rakamlar verilmektedir. Rakamların birbirinden bu kadar farklı olması, Afganistan’da resmî nüfus sayımının yapılmamasından ve Kırgız Türklerinin göçebe hayatı yaşamalarından kaynaklanmaktadır. Ayrıca burası, eski S.S.C.B., Afganistan, Pakistan ve Çin’in sınırlarının birleştiği jeo-stratejik önemli fevkalâde yüksek olan bir bölgedir.
Siyasî sınırlar çizilmeden önce bütün Pamir bölgesinde özgürce göçebe hayatı yaşamakta olan Kırgız Türkleri, bilahare çeşitli savaşlar ve karışıklıklar tesiriyle söz konusu ülkeler arasında sürekli olarak yer değiştirmişlerdir. Bu nüfus hareketi hâlâ durulmuş değildir. Kaynaklardan verilen farklı rakamları değerlendirirken bu durumun da göz önüne alınması gerekir.
Kesin olarak bilinen tek rakam, Hacı Rahmankul Han’a bağlı olarak yaşayan Kırgız Türklerine aittir. Bunlar, üzerinde doktora tezi hazırladığımız Kırgız Türkleridir ve Afganistan’da Sovyetler Birliği yanlısı komünistlerin idareyi ele geçirmeleri üzerine önce 1978’de Pakistan’a, sonra da 1982’de Türkiye’ye göç etmişlerdir. Bizim kendilerinden öğrendiğimize göre Afganistan’dan çıktıkları vakit sayıları 500 çadırdan (1700 kişi) ibaretti. 
Öte yandan İçişleri Bakanlığından bizim aldığımız bilgilere göre 2641 Sayılı Kanun uyarınca Türkiye’ye kabul ve iskânları kararlaştırılan ve 3.8.1982-23.08.1982 tarihleri arasında Pakistan’dan Türkiye’ye getirilip geçici iskân yerlerine yerleştirilen mülteciler arasında Kırgızların sayısı 293 aile ve 1138 kişiden ibarettir. 
Pamir Kırgızları üzerinde çeşitli konularda uzun yıllar araştırma yapmış olan R. Dor da Afganistan’dan 1300 Kırgız’ın çıktığını, bunlardan 100 kişinin Pakistan’da öldüğünü, diğer 100 kişinin Pamir’e geri döndüğünü, Türkiye’ye ise 1138 kişinin geldiğini bildirmektedir.
Kırgız Türklerinin tabîi vatanı olan Pamir bölgesinin Vahan vadisinde, yani Afganistan’da kalan bölümünde hâlâ yaşamakta olan Kırgızlar vardır. Ancak bunların sayısını kesin olarak tesit etmek şimdilik mümkün değildir.
Rus İşgaliHokand Hanlığı, 1842 yılı Nisan ayına kadar güçlü bir devlet olarak yaşadı. Öyle ki, Doğu Türkistan’da Çin’in işgalindeki Türkleri dahi himayesine almış, onlar üzerindeki Çin baskısına uzun yıllar engel olabilmişti. 1842 yılı Nisan ayında Hokand Hanlığında meydana gelen bir iç karışıklık, öteden beri bu devlete karşı kıskançlık duyguları içinde olan Buhara Emiri Nasrullah Han’ın Hokand’a saldırması için fırsat doğurdu. Bu tarihten sonra Hokand Devleti zayıfladı. Orta-Asya’daki öteki Türk Hanlıkları olan Buhara ve Hive Hanlıkları da çok kuvvetli değildi. Üstelik bu hanlıklar arasında sürekli çekişmeler yaşanmaktaydı. Bunun fırsat bilen Çarlık Rusyası, Türk şehirlerini aldım adım işgale başlamış, halkı katlederek, baskı ile hakimiyet kurmaya çalışıyordu.
Afganistan Pamirine GöçOrta-Asya’daki söz konusu karışıklıkta Rus zulmüne uğrayan Türk boylarından biri de Pamir Kırgızları idi. Bunlar, 19. yy. sonundan itibaren Küçük Pamir’e göçtüler. Bölgedeki İngiliz-Rus rekabeti, 1895 yılında Pamir’in Afganistan, Rusya ve Çin arasında paylaşılması ve sınırların kapanması ile sonuçlarınınca, Pamir Kırgız Türkleri Küçük Pamir’de mahsur kaldılar.
Son hür Kırgızların yegâne hanı, Hacı Rahmankul idi. O, 1913’te Büyük Pamir’de dünyaya gelmişti. Babası Capaarkul Han, o zaman Çarlık Rusya’sı hakimiyetine yeni düşmüş olan şimdiki Tacikistan topraklarındaki kısmı da dahil, bütün Pamir bölgesinin idaresini elinde tutuyordu. Kırgız Türkleri, Afganistan Pamirine Capaarkul Han’ın liderliğinde 70 çadır Teyit Kırgızı olarak göçtüler. Bunlardan önce Çin Pamirinden buraya gelmiş olan 30 ilâ 40 çadır Teyit Kırgızı vardır.
Capaarkul Han’ın 1943’te vefatı üzerine onun yerine 30 yaşındaki Hacı Rahmankul hanlığa seçildi. Rahmankul Han, büyük gayretlerle çöküntüye uğrayan hayvancılığa dayanan Kırgız ekonomisini düzeltmeyi başarmış ve böylece Kırgız Türkleri arasında sevilen bir lider olarak kendini kabul ettirmiştir. 
Doğu Türkistan Pamirine GöçRahmankul’un liderliğinde toparlanan Kırgızların durumu; işgal edilen fakat tam olarak kontrol altına alınamayan Türkistan’ı etkilemeye başlayınca Sovyet Rus yönetimi, Rahmankul Han’a  ve onun idaresindeki Kırgızlara karşı saldırılarını yoğunlaştırmıştı. Pamir bölgesi, Sovyet Birliği-Afganistan-Çin arasında yer alan stratejik bir bölge olduğundan, Ruslar burayı kontrol altında tutmak istiyordu. 
Afganistan Hükümeti ise Pamir bölgesini korumaktan aciz olduğundan Rus saldırılarına karşı kayıtsız kalıyordu. Bu olumsuz ortamda ağırlaşan baskılara dayanamayan Rahmankul Han, 1947’de halkını Çin işgalindeki Doğu Türkistan Pamire göç ettirdi. Pamir Kırgızları, Doğu Türkistan’da iken Çin hakimiyetine karşı yapılan mücadeleye iştirak etmişlerdir.
Afganistan Pamirine DönüşPamir Kırgızlarının Doğu Türkistan’a göçlerinden iki yıl sonra Çin’e hakim olan komünist yönetim, Çin işgaline karşı başlatılan millî direniş hareketini kırınca, Rahmankul Han, tekrar Afganistan Pamirine çekilmek zorunda kaldı. Bu dönüşlerinde Afganistan Hükümeti, Kırgızları büyük bir memnuniyetle karşılamış ve Rahmankul Han’a da Bölge Valiliği verilmişti.
Bu yıllarda Pamir Kırgızları nispeten huzurlu bir hayat sürdüler. Ancak Pamir’in daracık bir bölgesine, Vahan vadisine sıkışıp kalmışlar; eskiden alışık oldukları büyük göçleri yapamaz olmuşlardı. Büyük hayvan sürülerini otlatmak için her zaman taze otlak bulabilecekleri bölgelere göçmek, onların hayvancılığına dayanan ekonomileri için çok gerekliydi. 
Siyasî şartların zorlamasıyla Afganistan Pamirine sıkışıp kalmak, Kırgızları, hayat tarzlarında biraz değişikliğe gitmek zorunda bıraktı. Bunun neticesinde yaygın bir hayvancılıktan, az verimli otlakların yoğun bir kullanımına geçmek, sürülerin türünü değiştirmek ve özellikle ürünlerinin satışı için yeni bir ticaret şebekesi kurmak zorunda kaldılar. Bunu, enerjik ve aydın bir lider olan Rahmankul Han sayesinde gerçekleştirdiler.
Afganistan’dan Pakistan’a GöçPamir Kırgızları için nispeten huzurlu yıllar fazla devam etmedi. 1978 yılından itibaren Afganistan’daki komünist faaliyetlerin yoğunlaşmasıyla Rahmankul Han, halkını yeni bir yıkımdan kurtarmak için Pakistan’a göç ettirmeye karar verir. 1300 kişilik bir Kırgız (Teyit ve Kesek) grubu, Rahmankul’un liderliğinde 1978 yılında Pakistan’a geçer ve orada Gilgit şehrindeki mülteci kamplarına yerleştirilirler.
Gilgiz, Pakistan’daki mülteci kamplarının bulunduğu şehirlerden biridir. Pamir Kırgızları burada 4 yıl boyunca Türk asıllı olmayan Afganlı mülteci gruplarının arasında dağıtılmış olarak yaşamak zorunda kalmışlardır. Yine de Kırgızlar, Pakistan devletine, kendilerini çok sıcak bir ilgiyle karşıladığı pek çok yardımlar yaptığı için müteşekkirdirler.
Pakistan devletinin Kırgız Türklerine iyi davranması, yardım dağıtma işinde adaleti gözetmesi gibi olumlu faktörlere mukabil, havanın aşırı sıcak oluşu, Kırgızlar için orasını yaşanmaz bir hâle getiriyordu. Nitekim ortalama 3500 metre yüksekliğindeki yaylalarda yaşamaya alışmış olan Kırgız Türkleri, bu sıcağa fazla dayanamamışlar, hattâ içlerinden yaklaşık 100 kişi sıcaktan ölmüştür. Gilgit’te aradığını bulamayan 100 Kırgız Türkü ise Pamir’e geri dönmüştür.
Pakistan’da Kırgız Türkleri tamamen boş durmamışlar, iş bulabilen bazıları çalışarak para kazanmışlardır. Bu arada parasız kaldıkça yanlarında getirdikleri binlerce hayvanı satmak zorunda kalmışlardır. 
Türkiye’ye GöçKırgız Türkleri için Pakistan, bir mülteci sığınağı olmaktan öteye gidememiştir. Orada kaldıkları süre içinde yaşadıkları Gilgit’in Pamir’e göre çok sıcak olması, yabancı kültüre ait toplulukların içinde millî benliklerini yitirme endişesi, Rahmankul’u rahatsız etmekteydi. Afganistan’dan Pakistan’a iltica eden Türk soylu gruplardan bir kısmının 1982 yılında Türkiye’ye getirilmeleri söz konusu olunca Rahmankul’un rahatsız etmekteydi. Afganistan’dan Pakistan’a iltica eden Türk soylu gruplardan bir kısmının 1982 yılında Türkiye’ye getirilmeleri söz konusu olunca Rahmankul’un şahsî teşebbüsleriyle Kırgızların Türkiye’ye göçmeleri için imkân doğmuş oldu.
Kırgız Türkleri, 4 yıl süren Pakistan macerasından sonra 3 Ağustos 1982 Salı günü, 1138 kişilik bir kafileyi taşıyan uçaklarla Adana havaalanına indiler. Türkiye’de önce geçici olarak Van’ın Karagündüz köyüne yerleştirilmek istendiler. Ancak bu köyün hepsini barındırabilecek büyüklükte olmaması sebebiyle 362 kişilik 96 aile, yerleşme için Malatya’ya gitmek zorunda kaldı. 776 kişilik 197 aile Karagündüz’de kalabildi.
Türkiye’ye getirilen Kırgız Türkleri, 4 yıl sonra, Van’ın Erçiş ilçesinin birkaç kilometre kuzeyinde, eski bir haranın arazisi üzerinde kendileri için kurulan Ulupamir köyüne yerleştirildiler. Liderleri Rahmankul Han, ömrünün son yıllarını, hiç değilse isminde Pamir’i yaşatan bu köyde geçirdikten sonra 6 Ağustos 1990 tarihinde vefat etti.
Türkiye’ye gelen bütün Pamir Kırgız Türkleri, bugün 300 hane, 2100 kişilik bir nüfus hâlinde Ulupamir köyünde yaşamaktadır. Onların gönlündeki arzu, gerçek vatanlarına artık bağımsızlığını kazanmış olan Kırgızistan’ın Pamir bölgesine, Kırgız kardeşlerinin arasına dönebilmektedir. 
a
Orta Asya'da Birlik Zamanı Hayrettin Turan Kazakistan ve Türkistan'a ziyarette bulunan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, birlik çağrısı yaptı. Davutoğlu, “Bizim için Almatı ile İzmir'in, Astana ile Ankara'nın farkı yok. Bu kardeşlik etrafında devletlerimizi yeniden inşa ederek, bölgesel faaliyetleri birlikte hayata geçireceğiz” dedi. 

Hoca Ahmet Yesevi Milletlerarası Kazak-Türk Üniversitesi'ni ziyaret eden Davutoğlu'na Türkiye ile Türk dünyası arasındaki ilişkilere yaptığı katkılardan dolayı “Fahri profesörlük beratı” verildi. Takdim töreninin ardından öğrencilere seslenen Davutoğlu, şunları söyledi: 

“Doğduğumda dedem kulağıma adımı Ahmed-i San diye okudu. Bunun Yesevi'nin isimlerinden biri olduğunu yıllar sonra öğrendim. Bizim nesil için bir hayaldi bir Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı'nın gelip Türkistan'da Ahmet Yesevi üzerine konuşması. Elhamdülillah ki nasip oldu.” 

Orta Asya milletlerinin bugün yeni bir yapı etrafında birleşmeleri gerektiğini vurgulayan Bakan Davutoğlu, şöyle devam etti: 

“Geçmişte kervanlar, İpek Yolu üzerinden bu bölgeyi kalkındırdı. Şimdi de hızlı trenler, demiryolları, ticaret hatları, havayolları ve en önemlisi de enerji hatlarıyla büyük ve yeni bir ekonomik refah havzası oluşturmak durumundayız. Orta Asya'yı tekrar Anadolu ve daha ötesinde Avrupa ile birleştirecek projelerin öncülüğünü yapacağız. Bölgede kaderleri birleştirmek gerek. Biz, Türkiye olarak sorumluluklarımızın farkındayız. 

Hedefimiz şu: Orta Asya cumhuriyetleri, her biri milli seviyede güçlü devletler olarak ayağa kalksın, güçlü siyasi yapılar olarak dünyadaki yerlerini alsın. Milletlerarası seviyedeki meydan okuma budur. Bizim için Almatı ile İzmir'in, Türkistan ile Konya'nın, Astana ile Ankara'nın hiçbir farkı yok. Semerkant ile Buhara'nın da farkı yok. Zihniyetlerimizi ve toplumlarımızı yeniden inşa edeceğiz. Bölgesel faaliyetleri birlikte hayata geçireceğiz. İnşallah bu coğrafya, ekonomide yükselen bir yıldız olacak. İnşallah bu kardeş milletlerin bayrakları yan yana bütün dünyada onurla dalgalanacak.”
Türkistan Türklerinin İslamiyetle Şereflenmesi Oğuz Çetinoğlu-Ahmet Yüter
İ
slamiyet’in Arap sınırları dışına yayılmaya başladığı yıllarda Türkistan’da yaşayan Türkler, Gök-Tanrı’ya inanıyorlar ve Şamanizm geleneklerini uyguluyorlardı. Türkistan’a gidip-gelen Müslüman Arap tüccarlar, Türklerin inanç hayatı ile ilgili bilgileri, devletlerinin yöneticilerine aktarmışlardı. Tüccarların örnek davranışları sebebiyle Türklerden tek-tük de olsa İslâmiyet’i kabul etmesi üzerine Müslüman Arap yöneticilerinin Türkistan’a olan ilgileri arttı. 640 yılına gelindiğinde, İslâm Devleti’nin Halifesi Hazret-i Ömer (Radyallahu Anh) döneminde İslâm Orduları, fetih ve İslâm’ı yaymak maksadıyla İran’ın kuzey kesimlerini fethetmiş, doğuda Ceyhun Irmağı’na kadar uzanmıştı. İslâm ordularının Türkistan’a ilk hücumu 673 yılında oldu. Hücumlar, bir sonuca ulaşmaksızın, Kuteybe bin Müslim’in 705 yılında Horasan’a vâli olarak tâyin edilmesine kadar devam etti. Kuteybe, 706 yılında Türklerin önemli merkezi Baykent’i, ertesi yıl Buhara’yı, 6 ay sonra da Semerkand’ı zaptetti. İslâm orduları artık bölgeye yerleşmişlerdi.  Müslüman Arapların Türkistan’daki 42. ve son vâlisi Nasr bin Seyyar döneminde Emevi Devleti yılmasından sonra, 750 yılında Abbasi Devleti kuruldu. Abbasi Devleti zamanında Türkler, İslâmiyet’e daha fazla yakınlaştılar. Bu yakınlaşma; Türklerin, Satuk Buğra Han’ın Karahanlı Devleti’nin tahtına oturmasına kadar, küçük gruplar hâlinde İslâmiyet’i kabul etmeleri şeklinde devam etti. Abdülkerim Satuk Buğra Han, amcası ve üvey babası Oğulcak Kadir Han’ın himâyesinde büyüdü. 12 yaşında iken; Müslüman olan İran-Fars kökenli Sâmanoğlulları Devleti şehzâdelerinden Nâsır bin Ahmed ile tanıştı. O’ndan ve O’nun yanına gelen Müslüman tüccarlardan İslâmiyet hakkında bilgi aldı. Kısa bir süre sonra da İslâmiyet ile şereflendi. 25 yaşına geldiğinde Müslüman olduğunu ilân etti. Müslüman tüccarlar Nâsır bin Ahmed ile çevresindekilerden de destek gördü. Ülkesinde idaresine hâkim olup birliği sağlayınca, halkını Müslüman olmaya dâvet etti. Karahanlı Devleti’nin halkı bu dâvet üzerine büyük gruplar hâlinde Müslüman oldu. Yıl: Bazı kaynaklara göre 922, bazılarına göre de 924’tür. İlk günlerde 10.000, sonraki bir yıl içerisinde 200.000 nüfuslu Karahanlı Türk halkı İslâmiyet’i seçmişti. Abdülkerim Satuk Buğra Han, tahtta oturduğu 31 yıllık süre içerisinde yeni topraklar fethetti. Karahanlı Devleti’ni bölgenin en güçlü devleti hâline getirdi. Oğuzlar Müslüman Oluyor 1001 yılına gelindiğinde Oğuz Yabgusu Müslüman oldu. Bu defa İslâmiyet Oğuzlar arasında hızla yayılmaya başladı. Müslüman olan Oğuzlara “Türk-Müslüman” kelimelerinin kısaltılmışı olarak “Türkmen” denildi. Oğuzların ve genel olarak da Türklerin İslâmiyet’i kabullerinde Müslümanlar ile Türkler arasındaki iyi ilişkiler, başlıca âmil olmuştur. O tarih itibâriyle henüz Müslüman olmayan Oğuzlarla, Türkler arasındaki ilişkiler de dostâne idi. Bu dostluk sâyesinde zaman içerisinde Türkistan’daki Türklerin büyük çoğunluğu İslâmiyet’i kabul ettiler. Oğuzlar arasında en güçlü idari teşkilâtı kuran Selçuklular, 23 Mayıs 1040 târihinde Gaznelilerle yaptıkları Dandanakan meydan Savaşı’nı kazandıktan sonra İslâmiyet Türkistan’ın tamamına yayıldı. Selçuklu hükümdârı Tuğrul Bey, Abbasi Halifesi el-Kâim Biemrillâh’ın kızı ile evlendi. Böylece Tuğrul Bey, İslâm dünyasının en büyük hükümdârı olmuştu. Artık İslâm’ın bayrağı, yüceltilmek için Türklerin güvenilir ve güçlü ellerinde idi. O bayrak, 1299’dan sonra da yine Türklerden oluşan Osmanlı Devleti’ne devredilecekti. Selçuklular zâten Anadolu’ya Müslüman olarak geldiler. Anadolu’yu Türkleştirip Müslümanlaştırdılar. Altınorda Devleti’nin halkı, Türkistan’da iken Müslüman değildi. Kafkaslara geldikten sonra Müslüman oldular. Altınorda Devleti De Müslüman Oldu Batu Han bu topraklar üzerinde Altınorda Devleti’ni kurdu. Devletin sınırlarını Macaristan’a kadar genişletti. Doğu sınırları da Hazar Denizi’nin kıyılarına dayanıyordu. Batu Han’ın 1255 yılındaki ölümünden sonra Altınorda Devleti oturan ve bâzı kaynaklarda Bereke Han olarak da anılan Berke Han, halkının çoğunluğu Türk olan Altınorda Devleti’nde İslâmiyet’i kabul eden ilk hükümdar oldu. Berke Han, Müslüman olduğunu açıklayınca, Altınorda Devleti halkı, Karahanlılar ve Oğuz Türklerinden sonra, çok büyük gruplar halinde İslâmiyet’le şereflenen insanlar oldular. Müslüman olduktan sonra Altınorda halkı, Moğol kültüründen uzaklaşıp temelinde İslâm bulunan Türk kültürünü benimsedi. Berke Han, Mısır Sultanı Baybars’la anlaşarak 1262 yılında Bağdat’ta Müslümanlara zulmeden Moğol hükümdârı Hülâgü Han’ı yenerek İslâmiyet’e ilk büyük hizmetini gerçekleştirdi. Berke han soyundan gelen Altınorda Hânedânı’nın devâmı olan Kırım’daki Giray Hanlar Hânedânı da Osmanlı ordularının seferlerine katılarak İslâmiyet’in Moskova ve Avrupa’nın içlerine kadar yayılmasına hizmet ettiler, İslâm’ın ve Türk’ün bayrağını yücelttiler. Abbasi Devletinin üst kademelerinde ve ordu komutanları arasında çok sayıda Türk vardı. Abbasi Devleti 750 yılından Irak’ta 1258 yılına kadar, 508 yıl hükümran oldu. İslâmiyet’in bayraktarlığı 1261 yılında, Mısır’daki Memlüklüler Devletine geçti. Bunlara Kölemenler de denilmektedir. Memlüklüler Devletinin yöneticileri Türk’tü. Onlar da 1517 yılına kadar 156 yıl İslâmiyet’e hizmet ettiler. Türkler 1071’de Sultan Alpaslan ile İslâmiyet’i Anadolu’ya getirdiler. İslâm âlemini tehdit eden Moğolları durdurdular. 1348 yılında Avrupa’nın doğu kesimi Müslüman toprağı oldu. 1453’te İstanbul fethedildi. Peygamber Efendimizin takdir ettiği asker ve komutan olma şerefini Türkler kazandı. Sonraki yıllarda İslâm bayrağı Viyana kapılarına kadar uzandı.
Orhun Abideleri Kurtarıldı Nuri Elibol Başbakan Erdoğan’la 2005 yılında anayurdumuz sayılan Moğolistan’a ilk ziyaretimizi gerçekleştirmiştik. O ziyaret sayesinde Karakurum’daki Orhun Abideleri yok olmaktan kurtulmuştu. Ovanın ortasında kendi haline terk edilen bu çok önemli tarihi vesikalar Başbakan’ın talimatıyla kapalı müze içine alınmış. Bekçisi-görevlisi-bakanı edeni var artık.

Bu abidelere ulaşmak için yol ve iz de yoktu o zaman. Belli ki gelen giden de yoktu buralara. Başbakan Erdoğan o zaman 46 kilometrelik yolu da yaptırdı. Bu ziyaretimizde çok kötü ve sıkıntılı bir yoldan Tonyukuk Kitabeleri ulaştık. İçimiz dışımıza çıktı. Kendi kendime “Başbakan’a ekibi eziyet ediyor. Neden buraya getirdiler” diye söylendim.

İlk defa Türk kelimesinin kullanıldığı belgeler 2.5-3 metre yüksekliğinde taşlar üzerinde yazılı. TİKA bu yazılı belgeleri kontrol altına almış, demir parmaklıklarla çevirmiş. Steplerin ortasında ama koruma altında, başında bekçisi bile var. Bilge Kağan’ın kayınpederi Tonyukuk’a ait kitabelerde Türk tarihinden kesitler var.

Başbakan, Tonyukuk kitabelerine giden 20 kilometrelik yolun kış gelmeden yapılması için de ilgililere talimat verdi. Başbakan Erdoğan’ın Moğolistan’a iki ziyareti sayesinde; Türk tarihi için çok önemli olan iki mekan ve bu mekandaki çok kıymetli kitabeler hem yok olmaktan kurtarıldı hem de koruma altına alındı. Ulaşım altyapısı da hazırlanarak ziyaretlere imkan sağlanmış oldu. Sözle sloganla milliyetçi olunmuyor. İcraat milliyetçiliğinden kastımız tam da bu iki olayla özetleniyor.
Mazlum Bir Milletle İlgili Önemli Bir Eser: " Beş Temmuz Urumçi Olayları ve Doğu Türkistan" Yrd.Doç.Dr.Ömer Kul Doğu Türkistan'da 1949 yılında meydana gelen son Çin işgali ile başlayan ve günümüzde hâlâ daha bütün şiddetiyle devam eden sindirme politikalarına ve gelişen olaylarla alakalı olarak elde derli toplu bir çalışma mevcut değildi.Dr. Erkin Emet'in kale aldığı ve 10 yılı aşkın süredir yaptığı araştırmalardan derlediği bu çalışması aynı zamanda 5 Temmuz  Urumçi olaylarının da anlaşılması ve öğrenilmesi bakımından bir açığı kapatacak mahiyettedir. Dr. Erkim Emet'in Doğu Türkistanlı olması yanında Çince ve diğer batılı kaynak dillerinden de istifade ederek kaleme aldığı çalışması, olayların içerisinde bulunan bir kişinin güven duygusu ile çalışmasını tamamlamasına katkı sağladığı görülmektedir.Yazarın çalışmasının önsözünde de belirttiği üzere Doğu Türkistan meselesi üzerine gerek Türkiye'de gerekse Batıda 1950'li yılardan itibaren bazı çalışmalar yapılmıştır. Lakin bu çalışmalar 1990'lı yıllardan itibaren vukua gelen olayları detaylı bir şekilde ortaya çıkaramamıştır. Bunun sebepleri arasında hiç kuşkusuz tek parti diktatörlüğü ile idare edilmekte olan Çin'in bu konuda çalışma yapmak isteyenlere uyguladığı baskı ve arşivlerini açmamasını ifade etmek yanında,  Doğu Türkistan  meselesi ile alakalı çalışmaların genellikle hatıralar ve tarihi olayların anlatılması şeklinde geliştiğini görmekteyiz. Bu durum beraberinde 19. asrın ikinci yarısından günümüze kadar meydana gelen olayların tasvirî olduğunu göstermektedir. 

Bu nevi çalışmalar her ne kadar tarihî olayların tanınmasını sağlamışsa da Doğu Türkistan meselesinin genel olarak bir değerlendirilmesi yapılamamıştır. Bu ise Doğu Türkistan meselesinin bir bütün olarak değerlendirilmesinin önündeki en büyük engel olarak durmaktadır.Yazarın kaleme aldığı bu eseri hariç tutacak olursak,  Doğu Türkistan meselesinin Dünya Uygur Kurultayı ile ilişkisini, Dünya efkâr-ı umumiyesi ile milletlerarası sivil toplum örgütlerinin bu meseleye bakışını bütün yönleriyle ortaya koyan bir eser de yoktu.Bilindiği üzere 18 Kasım 18 Kasım 1884 tarihinde Çin İmparatorunun emriyle Çin'in 19. eyaleti olarak merkeze bağlanan ve adı Xin-jiang (Yeni elde edilmiş toprak) olarak değiştirilen Doğu Türkistan'da, bu tarihi müteakip, büyük-küçük 200 civarında ayaklanma vukua gelmiş, iki tane de bağımsız devlet kurulmuştur. Urumçi olayları ise Doğu Türkistan’da meydana gelen kanlı olayların en büyüklerinden biri olup,  dünya kamuoyu tarafından ciddiyetle takip edilmiş, Cumhuriyet tarihinde görmediğimizin aksine başbakan seviyesinde bu olaylara karşı  takınılan tavır, hem Doğu Türkistan'da nem Türkiye'de hem de dünyanın dört bir tarafında yaşamakta olan Doğu Türkistanlıların kalbinde büyük bir sevinç meydana getirmiştir.Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere geçmişte yaşanan olayların tek parti dikta idaresi ile yönetilen Çin'in ketum tutumu yüzünde bütün yönleriyle ortaya çıkarılmadığı gibi 5 Temmuz Olaylarının içyüzü de net olarak ortaya çıkmış değildir. Dr. Erkin Emet bu çalışmasında 5 Temmuz olaylarının çıkış sebepleriyle birlikte, bu olayı müteakip vukua gelen olayları da delilleriyle beraber ortaya koymaya çalışmıştır.İnsan hak ve hürriyetlerinin bayraklaştırıldığı günümüzde Doğu Türkistan'da meydana gelen olayları bütün yönleriyle ve ilmî olarak anlatma gayretinde olan yazarın eseri bir Giriş ve altı bölümden müteşekkildir.Giriş kısmında:Yazar, Giriş kısmında Uygur Türkleri ile Doğu Türkistan'ın yakınçağ tarihi hakkında bilgiler vermiştir. Bununla birlikte Doğu Türkistanlıların "5 Temmuz Urumçi Katliamı, Çinlilerin ise "5 Temmuz Urumçi Olayı" dedikleri olayın çıkma sebepleri üzerinde de hususiyetle durmuştur.Birinci Bölümde:Doğu Türkistan'ın kısaca tarihi, günümüzdeki nüfus yapısı, dinî hayat, idare sistemi ile ekonomik ve sosyal durumu hakkında bilgiler vermektedir.İkinci Bölümde:5 Temmuz Urumçi Katliamının içyüzü, Çin Hükümetinin bu olayla alakalı açıklamaları ve Dünya Uygur Kongresi'nin Çin'in açıklamalarına cevabını konu etmiştir. Buna ilave olarak zikredilen bu olaya Dünya devletlerinin gösterdiği tepki ile bilhassa Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Urumçi Katliamına gösterdiği tepki ile Çin'in Başbakanının Erdoğan'ın "bir nevî soykırımdır" sözüne tepkisini değerlendirmiştir.Üçüncü Bölümde:5 Temmuz olaylarından sonraki gelişmelere yer vermiştir. Bu bölümde Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin 98/36 numaralı gizli genelgeyi yürürlükten kaldırması ile Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir Hanımefendi'nin 5 Temmuz olaylarının içyüzünü anlatmak ve kamuoyu desteği sağlamak gayesiyle Japonya ve Avrupa ülkelerinde yaptığı faliyetler yer almaktadır. Bununla beraber 5 Temmuz olayını müteakip Çin Hükümeti'nin Urumçi'de acele olarak gerçekleştirdiği tutuklama ve yargısız infazların Uygurlar ile Çinliler arasındaki münasebetlere etkisi ve bu olayı müteakip Uygurlar ve Çiniler arasındaki ilişkilerinde seyrini değerlendirmiştir.Dördüncü Bölümde:5 Temmuz olaylarını bu noktaya getiren süreci değerlendirirken bilhassa son 60 yılda Doğu Türkistan'da meydana gelen olayları da ana hatlarıyla ele almıştır. Bilhassa Barın ve Gulca olayları ile Çin'in bu olayları nasıl bastırdığına dair gelişmeler görgü şahitlerinin ağzından verilmiştir. Bunlara ilave olarak Çin'in Uygurlara uyguladığı asimilasyon siyasetinin mihenktaşlarından olan dil politikası üzerinde durmuştur.Beşinci Bölümde:Ana hatlarıyla diasporadaki Doğu Türkistan davasının tarihî seyrine temas etmiştir. Bu bölümde Doğu Türkistan Davasının diasporada ne zaman ve nasıl başladığı, geliştiği ve bugün itibariyle geldiği nokta belirten yazar, Diaspora Doğu Türkistanlıların, meseleyi milletler arası arenaya taşıma süreci üzerinde de durmuştur. Bunların yanında Milletler Arası Af teşkilatı gibi beynelmilel insan hakları teşkilatlarının Doğu Türkistan meselesi ile alakalı çalışmalarına da yer vermiştir.Son Bölümde: Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir Hanımefendi ve 5 Temmuz Urumçi Olayı şahitleriyle yaptığı konuşma ile çalışmasına son vermiştir.Doğu Türkistan'da bilhassa 1949 sonrası vukua gelen olayların derli-toplu değerlendirilmesi ve bilgi sahibi olunması açısında bir açığı kapatacağına inandığım çalışmanın son yıllarda Doğu Türkistan hakkında yapılan bilimsel çalışmalar arasında takdir edilecek özelliklere sahip olan bu eser, aynı zamanda Üniversitelerde ders kitabı olarak da istifade edilebilecek hususiyetlere de sahiptir. Eserin muhtevasını meydana getiren konular bugün Doğu Türkistan'ın bağımsızlık mücadelesine ışık tutacak nitelikte olduğunu ifade etmek gerekir.Bu vesile ile Dr. Erkin Emet'i çalışmasında dolayı tebrik ederken, eserinin ikici baskısına bir sonuç, bir bibliyografya ve mümkün olabilirse bir de index ilave etmesini kendisinden acizane istirham ederim.
Türkistan Tarihinde Önemli Bir Astronomi Merkezi: Uluğbey Rasathanesi Doç. Dr. Gözde Ramazanoğlu Rasathanelerin astronomi ilminin gelişmesinde çok önemli bir yeri vardır. Bilim tarihinde rasathanelerin ilk teşkilatlı hali Türk-İslam dünyasında görülür. Uluğ Bey, (Muhammed Turgay, 1393-1449) Timur'un torunudur. Timurlu devletinin 4. İmparatorudur. Fakat daha çok matematikçi ve gök bilimci olarak bilim adamı kimliği ile ün kazanmıştır. Orta Asya'daki tetkiklerimde beni en çok üzen Uluğ Bey gibi bir bilginin okullarımızda okutulmadığı oldu. İlim adamını tanımamız için mutlaka âlimin Avrupalı olması gerekiyor hissine kapıldım. Uluğ Bey, yılın 365 gün, 6 saat, 10 dakika 8 saniyede döndüğünü hesab ediyor. Bugünkü hesap 365 gün 6 saat 9 dakika 9.6 saniyedir. Avrupa'da ilk rasathane 1674 yılında kurulmuştur. Uluğbey Rasathanesi'nin yapımı ise 1429... Rasathaneye Bursalı Kadızade Rumi (gerçek adı Selahaddin Musa Paşa bin Mehmed-matematikçi, astronom, filozof), Gıyasüddin Cemşid (Matematikçi, yüksekma-tematik-Trigonometri uzmanı, astronom), Müniüddin el-Kaşif gibi uzman bilim adamları davet edilerek ilmi çalışmalarına imkan verilmiştir. Burada yetişen Ali Kuşçu da (Matematikçi, yüksek matematik, kelam, filoloji uzmanı) Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul'a davet edilerek mevcut bilim teşkilatının yeniden yapılanmasını sağlamıştır. İşte bunlara rağmen biz Uluğ Bey'i bilmeyiz de Kopernik'i biliriz. İlmi başarılar batılı ilim adamlarına hasmış gibi olduğundan, Uluğ Beyi tanımayız. Fakat Ay'daki önemli kraterlerden birine "Uluğ Bey" adının verilmiş olması sanıyoruz ki başkaları tarafından tanınıp değerlendirdiğini gösterir. Hatta onunla beraber başka Türk-İslam âlimlerinin isimleri de başka kraterlere verilmiştir. Rasathanenin dış görünüşü, bugün iki taçkapı arasında beton sıvalı tonozdan ibarettir. Çevresi çok düzgün daire biçiminde temel kalıntılarıyla sarılır. Arkadaki kapının köşeleri tonoz örtülü kuleciklerle süslenir. Öndeki çini bezemelidir. 1908'de V. L. Vyatkin tarafından yapılan kazılar sonucu ortaya.çıkartılan Uluğ Bey rasathanesi aslında 30.4 metre yüksekliğinde, 46.4 metre çapında, silindir şeklinde üç katlı bir binaymış . Bugün temel izleri ve "Kreislimbus" veya "Rub-u Daire" denilen, dikine yerleştirilen dev çember parçası kalmış 40 m. kadar çaplı 1/4 çember, yeraltında olup üstteki tonoz bunu korumak için yapılmış. Sultan Babür Şah’ın “Babürname” isimli eserinde "Bu rasathane binası üç kattan ibaret muazzam bir bina idi. Dokuz tabakalı semanın derece, dakika ve saniye ile saniyenin onda birini de gösteren taksimatlar, sabiteler, iklim ve dağlar, denizler, sahralar vb. gösterir. Kürre-i arzın tasviri olduğunu ..." diye tarif ediliyor.
Fransa’daki Türkistan Hayrettin Turan Fransa ile Almanya sınırı yakınındaki Metz şehrine 95 kilometre mesafedeki "Turguestin" sakinleri, kasabalarının adının nereden geldiğini kendileri de bilmiyorlar. "Kasabamıza adını veren şövalye belki de bir Türk'tü... Veya Türk gibi sert, kuvvetli biriydi... Kimbilir..." diyorlar. Bu Türkistan başka Türkistan. Bu Türkistan, Avrupa'nın ortasında, Fransa'yla Almanya'nın sınır taşlarını oluşturuyor. Bir adım ötesi Lüksemburg; Belçika'ya bir sigara içimi mesafade. Asırlık çam ve meşe ormanlarıyla kaplı, başından duman eksik olmayan Türkistan vadisi, kuş cıvıltılan ve ceylanların çıkardıkları sesten gayri, sessizliğe kendisini teslim etmiş. Türkistan, Fransa'nın doğusunda Metz şehrinin merkezine 95 km. mesafede bir dağlık vadi içine kurulmuş, mazisi 11. asra dayanıyor. Aynı ismi üzerinde küçük değişikliklerle onbir asırda tam on-bir defa isim değiştirmiş. Bu durum bölgede ve Türkistan kasabasında konuşulan dildeki kargaşadan meydana gelmiş. Almanca'da da Türk anlamı taşıyan Türkstein; 1124 yılında Truchstein, 1126'da Durchelsteir, 1200'de Druchetein, 1260'da Türkenstein, 1314 yılında Dursquestain, 1422'de Turckstein, 1490'da Tricquestain, 1534'de Durckstein, 1589 senesinde Turqkestain, 1667'de Turquestein, 1719'da Turquestin ve 1956 yılında yine Turquestin şeklinde telaffuz edilmiş ve halen bu isim değişmeden devam ediyor. 3 bin hektar arazisinin yüzde 98'i ormanlık olan Avrupa Türkistanı'nda şimdi yalnız 20 ailenin yaşadığı, 33 oy kullananın bulunduğu ve evlerinin maddi değeri paha biçilmeyecek kadar değerli olan bir kasaba bulunuyor. Evlerin hemen hemen hepsinin şâle olduğu söyleniyor ve fiyatları milyarlara ölçülüyor. At ve Koyun Vazgeçilmez Gelenek Avrupa Türkistanı'nda lüks şâlelerin çevresi çok geniş arazilerle kaplı. Çevresi çiftlerle çevrili arazilerde, at ve koyun sürüleri var. Sorduğumuz kişiler, "Biz ne atsız, ne de koyunsuz yaparız. Bunlar bize asırlar evvel atalarımızdan kalar tarihi mirastır." diyorlar. Kasabada yetişen gençlerin çoğu Türkiye'de olduğu gibi büyük şehirlere göz dikmişler. Fakat zamanla şehrin kozmopolit havasından sıkılanlar ata yurtları olan Türkistan'a dönüp hayvan yetiştiriciliğine soyunmuşlar, şehirde kalanları ise hafta sonlarını bu eşsiz vadide geçirmek için geliyorlar. Bu Türkistan Hür Kasabanın Belediye Başkanı Rolan Muntz'la konuşuyorum. Türkistan için bilgi isteyip, kasabanın isminin nereden geldiğini soruyorum. Aynı soruyu Belediye Başkanı da bana soruyor ve diyor ki "Kasabamızın adının çok ünlü bir şövalyenin ismi olduğunu öğrendik" ve ben ekliyorum: "Bu Almanca'da ne anlama geliyor?" Cevabı şöyle: "Turquestein, Türk kayası veya Türk taşı gibi sağlamlık ihtiva eden sert ve kuvvetli bir şövalye olmalı ki kendisine bu isimle hitap edilsin. Ne diyelim, belki o şövalye Türk'tü. Niçin olmasın?" Aynı haritadan Belediye Başkanı'na da veriyorum ve Asya'daki Türkistan'ı gösteriyorum. Roland Muntz: “Onlar henüz hür değil ama bizim Türkistan'ımız sonsuza kadar hür kalacak. Belki ülke değil ama hür oluşu bizi son derece memnun ediyor." diyor. Tarihçilere Vazife Sessizlik ve sükûnetin hüküm sürdüğü Avrupa Türkistanı'nda tatlı su balıklarının yetiştiği göller, çeşitli av hayvanların etlerinin ikram edildiği 3 restoran var. Avrupa Türkistanı'nı görmüş, kafamdaki soruları başta Belediye Başkanı olmak üzere kasabanın ileri gelenlerine sormuş olmama rağmen ben tatmin edici bir cevap alamadım. Tıpkı onlar da benim gibi kasabanın isminin nereden geldiğini kesin olarak bilememenin burukluğunu yaşıyorlar. Biz gidip gördük, araştırdık. Elde edebildiğimiz bütün bilgiler bundan ibaret. Dileriz ki, meraklı bir tarihçi çıkar ve Avrupa Türkistanı'nı araştırır ve gerçek kimliğini belki ortaya çıkarır. 
Güzel Türkistan Prof.Dr. Orhan Kavuncu Bir dünya haritasını açın. Asya kıt’asını görün. Sonra Atlasta ileri sayfalara gidin, Asya kıt’asını gösteren sayfayı açın. Asya’nın ortasında, batı Hazar Denizinin kuzey kıyılarından Sayan Dağları üzerinden Baykal Gölünün kuzey kıyılarını aşarak Büyük Kingan dağlarına ulaşın. Sonra, bu en kuzey doğu uçtan güneye yönelip, Çin  Setti ile birleşerek, Tibet platosunun kuzeyinden Pamir yükseltisine ve oradan da Afganistan’ın ortasından Hindikuş dağlarından Hazar denizinin güney sahillerine ulaşan bir çember çizin. Bu coğrafyanın Altay dağlarının kuzey doğusunda kalan kısım Moğolistan olup, onun da kuzeyinde Baykal gölünün batısında ve Sayan Dağlarının güneyinde kalan yerlerde Altaylar ve Tuvalar yaşar. İşte bu geniş coğrafyaya, Moğolistan’ı ve daha Kuzeyini hariç tutarak, hiç olmazsa M.S. 7. Yüzyıldan beri Türkistan denir. Aslında, Hazar Denizinin batısında kalan coğrafyada yaşayan, aralarında biz Türkiye’nin de olduğu batı Türklüğü ve Türklerin Hazar’ın güneyinden İran’a doğru halen yayıldığı bölgede, yani Maveraünnehir ve Horasan’da yaşayan Türkmenler, Türkistan sınırlarından taşan Türkler olarak görülebilir. Hazar denizi ile Sayan Dağlarını birleştirdiğimiz hattın kuzeyinde de Türkler, İdil Ural Türkeli yaşamaktadır. Türkistan, muhtemelen, ilk Müslüman fatihlerle beraber ortaya çıkmış bir isimdir. Bugün, Cezayir’deki Cezayir gibi, Tunus’taki Tunus gibi, Türkistan’da da Türkistan diye bir şehir vardır: Hoca Ahmet Yesevi (Küddise Sirruh) hazretlerinin merkadlarının bulunduğu, eski adı ile Yesi veya Yese şehri. Hoca Ahmed Yesevi, ilk Müslüman fatihlerin Türkistan coğrafyasına gelmelerinden yaklaşık üçyüz sene sonra doğmuş olup Yusuf Hemedani hazretlerinin ilk halifesidir. Buhara’da bir müddet yaşadıktan sonra yerine ikinci halife Abdülhalik-i Goncdüvani hazretlerini bırakarak memleketine, Yesi’ye dönmüş ve bölgede İslâm’ı, tarikat adabı ile birlikte öğretmeye, “Deşti Kıpçak” denen Aral havzasını da içine alan bölgedeki Türk göçerleri irşad etmeye yönelmiş. Menkıbeye göre, peygamberimizin yaşına geldiği zaman, “daha fazlası bize adabsızlık olur” düşüncesiyle yeraltına bir mahzene çekilmiş ve 120 yıl sürdüğü rivayet edilen hayatını orada tamamlamıştır. Hoca Ahmet Yesevi hazretleri daha sağlıklarında, “Piri Türkistan”, “Hazreti Türkistan”, “Türkistan Baba” diye anılmaya başlamış.. Asrının büyük Türk şairi Ali Şir Nevai O’nun için, “Piri Türkî” diyor. Yesevi baba vefat ettikten sonra, Yesi’ye defnedilmiştir. Kanaatimce, O’nu ziyarete gidenler, “Türkistan babayı ziyarete gidiyorum”, “Hazreti Türkistan’a gidiyorum” diye diye, Yesevi babanın, “Türkistan baba” veya “Hazreti Türkistan” lâkaplarındaki “Türkistan” ifadesini, Yese şehrine isim haline getirmiş olsalar gerek… Türkistan, yaklaşık altı milyon kilometrekare büyüklüğünde bir ülkedir. Ülkenin Altay dağları ile Pamir’i birleştiren hattın doğusunda kalan kısmına, Doğu Türkistan denir. Yaklaşık, 1,9 milyon km2 olan Doğu Türkistan’ın büyük bir bölümü, Sincan Uygur Özerk bölgesi adı altında Çin’in egemenliği altındadır. Batı Türkistan, uzun zaman Çarlık Rusya’nın hâkimiyeti altında kalmış, 1917 Bolşevik ihtilâlinden sonra, 1936’ya kadar devam eden bir süreçte, SSCB’yi oluşturan 15 cumhuriyet arasında yer alan beş cumhuriyete bölünmüştür:  Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan. Bugün, SSCB kendini feshederek dağıldıktan sonra, bu beş cumhuriyet de BDT üyesi bağımsız devletler olmuşlardır. Üçüncü parça, Batı Türkistan’ın güneyi, bugün, Afganistan ve Hazar’ın güneyinde İran sınırları içindedir. Bu kısma Güney Türkistan denilmektedir. Yani, Güney Türkistan, İran’daki küçük kısmın dışında, Afganistan’ın kuzeyi oluyor. Nitekim eskiden Afganistan haritalarında kuzey Afganistan, “Bendi Türkistan” olarak gösterilirdi. Türkistan, sadece Hoca Ahmet Yesevi’nin deği, daha birçok din büyüğünün vatanıdır. “Ehlisünnet vel cemaat” diye bilinen itikatça mezhebimizin kurucularından İmam-ı Maturidi hazretleri Semerkand’da medfundur. Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife Numan bin Sabit, Güney Türkistan’dan Bağdat’a göç etmiş bir ailenin çocuğudur. Şeyh Abdülhalik-i Goncdüvani, Şah'ı Nakşibend, Yusuf Hemedani, Necmeddin Kübra, Şahabüddin Sühreverdi gibi tasavvuf büyükleri, İmam-ı Buhari, İmam-ı Tirmizi gibi büyük muhaddisler Türkistan’ın bağrından çıkmış maneviyat büyükleridir. Hazreti Mevlâna da İmam-ı Azam gibi Güney Türkitanlı olup, ailesi Belh’ten Konya’ya göç etmiştir. Yusuf Has Hacib, Kaşgarlı Mahmud, Ali Şir Nevai gibi şair ve yazarlar, Harezmî, Farabi, İbni Sina, Uluğ beg gibi büyük ilim adamları hep bu topraklarda yetişmiştir. Emir Timur, Babür Şah, Hüseyin Baykara, Selçuk bey ve soyundan gelen nice hanlar, Celâleddin Harzemşah, Nizam’ül mülk gibi devlet adamları ve kurdukları devletler, bu toprakların beşeriyete hediyesidir.
Türkistan Türkler’i Uzak Doğu’da Dr. Hee-Soo Lee Bilindiği üzere, I. Cihan Harbi (1914-1918) sürüp giderken patlak veren Şubat 1917’deki Rusya Bolşevik ihtilâliyle kısa bir zaman içinde Rusya’daki Çarlık rejiminin yıkılması, Rus olmayan diğer milletlerin olduğu gibi Türkler için de gayet geniş umut ufukları açmıştı. Fakat ihtilâl idaresinin “bütün memurların ve askerlerin bulundukları yerde kalmalarını” isteyen emirnâmesi Türklerin sevincini kısa sürdürdü. Zira bu emirnâme ile, getirdikleri on binlerce göçmeni silahlandırarak 1916 Millî İsyanı’nı kanla boğan Rus askerî ve sivil yöneticileri Türkistan ve diğer Türk bölgelerinde kalıyorlardı. Halbuki Türkistan’a Rus göçmeni göndermek meselesi, Bolşevik çağında daha Rusya sömürgecilik tarihinde misli görülmeyen bir hızla ilerlemişti. 1917 Şubat ihtilâline kadar Avrupa’dan Sibirya ve orta Asya’ya takriben 6.500.000 Rus göçmeni gelmişti. Bunlar, Türklerin yaşadığı çeşitli bölgelerde yerleştirildiler. Bolşeviklerin toprak ve göç siyaseti, Rusya içlerindeki iktisadî güçlük ve buhrandan dolayı Rus köylüleri ve işçilerini kendi istekleriyle Türk bölgelerine göç etmeye teşvik etmiş, bu ise yerli Türk ahalisinden toprak gasbedilmesine yol açmıştı. Rus hükûmeti böylece, bir yandan Türk ülkelerinde Rus nüfusunu artırmak suretiyle işgal ettiği bölgelerde sömürü politikasına karşı koyacak yerli halk karşısında üstünlük sağlayarak, emperyalist-koloniyalist maksadlarına hizmet ediyor, diğer yandan da Avrupa Rusya’sındaki topraksız köylüleri toprak sahibi yaparak o bölgedeki soysal huzursuzluğu da azaltmağa çalışıyordu. Ruslar Türklere her hangi bir hak vermeğe yanaşmadıkları gibi Rus ihtilalcilerine yardım toplamak bahanesiyle de halkın elinde neyi varsa zorla almaya başlamışlardı. Türk halkı tam bir perişanlık içine düşmüş bulunuyordu. Türkler’de Hayal Kırıklığı Çarlığın devrilmesinin üzerinden 3 yıl geçtiği halde, sürekli olarak hayal kırıklığına uğrayan Türkler, bütün çalışmalarına rağmen, muhtariyetlerini elde edemediler. Bu hedefe yaklaştıkları her seferinde Sovyet rejimi onlara, aşılması imkansız engeller çıkarıyordu. Bu şartlar içinde başka çıkış yolları bulamayan bir kısım Türkistanlılar kendi haklarını bir parça da olsa korumayı ümid ederek, Türk illerinde kurulan Komünist partilerine katılıp mücadeleye devam ederken, bu durumdan memnun olmayan bazı boylar ise anayurtlarını terk ederek diğer ülkelere göç etmek zorunda kaldılar. Bu göçler doğrultusunda Kazan Türkleri başta olmak üzere Türkmen, Özbek, Tacik, Kırgız ve Kazak Türk boylarından oluşan 600 civarında bir göçmen kafilesi de 1920’li senelerde Uzak Doğu’ya giderek Mançurya ve Kore’ye ve bir çoğu da Japonya’ya yerleşmişlerdir. Ayrıca bu yıllarda, I. Cihan Harbi esnasında rus ordusuna alınan ve daha sonra da “Beyaz Rus Askerleri” safında kalan Türk asıllı askerler Kore topraklarına sığınmaya mecbur olmuşlardı. Bunlardan başka Rusya’ya esir düşerek Sibirya’ya gönderilen ve daha sonra esirlikten kurtularak Mançurya üzerinden Kore’nin kuzey bölgelerine gelen Türk asıllı askerler de olmuştur. Bundan sonra Japonya ve Mançurya’da bulunan Türkelerin sık sık Kore’ye gelerek ülkenin her köşesine yerleştiği görülmekte ve 1950 yılına kadar hususî bir serbestlik içinde millî Türk kültürü ve dinî özelliklerini muhafaza ederek Türklüğün ve İslâmiyetin tesirlerini kısmen de olsa Kore topraklarında bırakmış oldukları anlaşılmaktadır. Ticari Faaliyetler Çeşitli vesilerle Kore hududuna giren Rusya Türkleri, başlangıçta çok az sermayeler ile başta seyyar satıcı olarak şehir şehir ve köy köy dolaşarak hazır giyim, battaniye gibi manifatura eşyası satıcılığına başladılar. Zamanla belli bir miktar sermaye de biriktiren bu seyyar satıcılar Güney Kore’nin Seul, Pusan, Taegu, İnchon, Taejon, Mokpo; Kuzey Kore’nin Pyongyang, Siniyju, Konan ve diğer şehirlerinde de aileleri ile birlikte yerleşerek dükkanlar açmaya başladılar. Sonraları işler gelişince aralarında birkaç dükkan sahibi olarak ticârette başarılı olanlar da olmuştur. İslâmî Faaliyetler İslâmî faaliyetlere gelince; mescidin ibadete açılmasıyla gayr-i Müslim topraklarında İslâm ilkelerine dayanarak günlük hayatlarını sürdürebilen Müslüman Türkler, dinî ibadetlerini yerine getirmekte büyük gayret sarfetmişlerdir. Seul’un merkez semtinde kendi kültür merkezi binalarına sahip olmalarıyla bazı ibadetleri daha kolay yerine getirebilen Türkler, bu defa Seul şehrinin dış mahallesinde bir arazi temin ederek orayı İslâm kabristanı olarak kullanma izni almışlardır. İslâm kabristanı Japonların ölülerinin yakıldığı yerin karşısında olup, burada 20 kadar Müslüman mezarı meydana gelmiştir. İslâm kabristanı yalnız Seul’de mevcut olduğundan Kore’nin diğer semtlerinde ölen Müslüman Türkler de bu mezarlığa gömülürlerdi. Kore’deki Türklerin önemli dinî faaliyetlerinden biri de Seul Türk Müslüman Cemiyeti ile Tokyo Türk Müslüman Cemiyeti’nin beraberce Kur’an (1934) ve Kur’an tefsiri (1950’de) neşredilerek onları Uzak Doğu’daki bütün Türk Müslümanlarına dağıtmalarıdır. Matbaa-i İslâmiye'de Arapça baskısı ile gerçekleştirilen ilk Kur’an-ı Kerim’in Kore’ye dağıtımı münasebetleriyle 28-30 Haziran 1934’te Seul’de büyük bir toplantı düzenlenmişti. Kaynak:  Marmara Üniversitesi -Türklük Araştırmaları Dergisi, Sayı:4, 1988. 
Gerçek Bir Türk Ansiklopedisi:Divanu Lügâti't-Türk Prof. Dr. Mustafa Argunşah
T
ürklük için hayati önem taşıyan Kâşgarlı Mahmud'un DivanuLügâti't-Türk'ü maalesef  Türk toplumutarafından yeterince bilinmiyor, tanınmıyor. Okullarımızda kitabın adı, yazarıve muhtevası hakkında yuvarlak birkaç cümle öğretilmekle yetiniliyor. Bugünekadar seçmeler yapılarak hazırlanmış iyi bir popüler yayımı da yok. Bu dev eser okur yazarların büyük çoğunluğu tarafından yalnızbir kuru sözlük zannediliyor. Demek ki, bütün kültürel zenginliklerimiz gibionun da kıymetini bilmiyoruz. Bu ve benzeri değerlerimiz ancak nadir eldeedilen vesilelerle hatırlanıyor. Oysa atalarını bilmek isteyen, kendi kültür vemedeniyetinin köklerini öğrenmek isteyenlerin böyle eserleri başucu kitabıyapması gerekir. Türk toplumu Orhun Kitabeleri’ni, Divanu Lügâti't-Türk'ü,Kutadgu Bilig'i, Yunus Emre'yi, Âşık Paşa'yi; Hacı Bektaş-ı Veli'yi bilmiyor.Fuzuli'yi, Baki'yi, Nedim'i, anlaşılmaz Arapça, Farsça tamlamalarla şiirsöyleyen birer divan şairi olarak tanıyor. Millî şairimiz Mehmet Akif’i yalnızİstiklâl Marşı yazarı olarak bilen ve Safahat'ını hayatında bir kez olsun elinealmayan milyonlarca insanımız var.Türklüğe ÖvgüTürk tarihinde dönüm noktalarında söz sahibi olmuş çokönemli şahsiyetler vardır. Bu şahsiyetler içerisinde, 11. yüzyılda Türkçeyiönemseyen, Türk yurtlarını adım adım gezip Türk kültür ve medeniyetini tespitederek yazıya geçiren, Türkçenin ilk gramerini yazan ve Türkçeyi yüceltenKâşgarlı Mahmud'un ayrı bir yeri vardır. Ondaki Türklük şuûru, 11. yüzyılda Divân'ıngiriş bölümünü yazdırmıştır. Orada Türklüğü övmüş; “Tanrı'nın devlet güneşini Türk burçlarındadoğdurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin bütün tegrelerinidöndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzünehâkim kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı; dünya milletlerininidare yularını onların ellerine verdi; onları herkese üstün eyledi; kendilerinihak üzere kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yana olanı azizkıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi... Derdinidinletebilmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktanbaşka yol yoktur..." diyerek Doğu ve Batı Türkistan yanındaOrtadoğu'da da hâkim olan Türklüğün gücünü ortaya koymuştur. Araplar Türkçe'yi ÖğrenmeliKâşgarlı 11. yüzyılda barış içinde yaşamanın şartlarındanbirisi olarak Türkçe öğrenmeyi ve Türklerle iyi geçinmeyi gösterir. Bu yüzdendindaşları Arapların Türkçeye olan ihtiyaçlarım bu kitapla gidermekdüşüncesindedir. Onları ikna etmek için, Peygamberimiz'in (aleyhisselam)kıyamet alametlerini, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortayaçıkacaklarını söylediği sırada "Türkdilini öğreniniz; çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır."hadisini buyurduğunu, bu hadisleri kendisinin birisi Buharalı diğeri Nişaburluiki imamdan duyduğunu zikreder. Hadis doğru ise Türkçeyi öğrenmenin vacipolduğunu, yok eğer doğru değilse zaten aklın da bunu emrettiğini belirterekTürkçeyi yüceltir.Türk dili ile Arap dilinin atbaşı beraber yürüdükleribilinsin diye bu kitabını yazdığını söyleyen Kâşgarlı Mahmud, Dîvân'la âdetabir Türk ansiklopedisi ortaya koymuştur. Eserinde Türk boylarıyla ilgiliverdiği bilgiler Türk tarihinin önemli bir bölümünün aydınlatılması için birerbelge vasfındadır. Kâşgarlı, Türk boylarını dillerinden hareketle çok rahatayırt edebilmektedir. Hatta Dîvân, karşılaştırmalı ilk Türk grameri sayılır.Müslüman Türklerin ellerinde bulunan dağlar, çöller, dereler, sular, göllerinadlarından tanınmış olanları yazan Kâşgarlı, Müslüman olmayan Türk illerindende bazılarını yazmıştır. Türklerin soyunu Nuh peygamberin oğlu Yafes'e kadargötürür. Divan gerçek bir Türk ansiklopedisidir. Bu ansiklopedininsayfaları arasında dolaşarak 11. yüzyıldaki atalarımızın hayat felsefesindentutunda yiyip içtiklerine, kap kacaklarına, giydiklerine, yer ve kişi adlarına,atasözlerine, deyimlere, destanlarına kadar neredeyse her konuda bilgilenmekmümkündür. 
Afganistan'da Türk Kadının Feryadı Necibe Mahdum
K
omünist ihtilali ile birlikte ülkemize giren Ruslarla ve birbirimizle sürergelen iç savaş, biz, Afganistanlı kadınların çok büyük üzüntü ve acılar çekmemize sebep oldu. Biz kadınlar savaş öncesinde hür bir şekilde Afganistan'da yaşıyorduk. İsteyen istediği şekilde giyinir ve kendini mutlu hissederdi.Afganistan'daki etnik grupların bir arada yaşadığını herkes biliyor. Ne açığın kapalıya, ne de bir ırkın diğerinin canına kastedecek bir kini yoktu. Ülkemde sosyal barışın bozulmasıyla birlikte savaşın en acımasız, vahşi ve zalim hışmı, biz, Afganistan kadınlarını vurdu. Büyük çapta aynı dini, vatanı, ve hatta aynı köyü paylaşan farklı etnik grupların, birbirinden alamadıkları hınçlarını, acımasız ve zalim uygulamalarla düşman grubun kadınlarından çıkardılar.

Milyonlarca kadının bu vahşi mezalimden etkilendiğini, aşağılandığını, ağır işkence, taciz ve tahribe maruz kaldığını aslında sözle anlatmak mümkün değil. Ülkemde yaşayan Türk, Peştun, Tacik vs. etnik grupların kadını olarak savaşın acımasız ve vahşi yüzüyle hepimiz karşı karşıya kaldık. Belirttiğim gibi düşman askerlerinin taciz ve vahşetinden diğer yandan da cephede kaybettiğimiz eşlerimizin yürek yangılarıyla bir ömür boyu mücadele etmek zorundayız. Eş, baba ve akraba acısı büyük ama, ya filiz gibi gencecik evlatlarını ne uğruna yapıldığı bilinmeyen karambol bir savaşta kaybeden anaların acısını bir ömür yüreklerinde taşımanın ne kadar öldürücü olduğunu anlamalısınız. Sadece bu kadar mı? Tabii ki değil. Babasız kalan parmak kadar çocuklan doyurmak, giydirmek, temiz bir ahlakla eğiterek büyütmek, hastalanınca ilacın ve doktorun olmadığı yerde iyileştirmeye çalışmak, babasını sorduğunda ise cevap verememek...

Mesela ben doyasıya hizmet edemediğim, boynuna sarılamadığım biricik babamı ve iki amcamı 10 yaşımdayken kaybettim. Öyle ki katık bir tarafa, kuru ekmek bile bulmanın mümkün olmadığı çok olmuştur. Bu kadar çetin hayat şartlarına  yaşlı ve hasta kadınlarının dayanması nasıl mümkün olsun? Zengin ülkelerdeki kadınların durumuna özenmiyorum. Ekonomik özgürlüğüne kavuşmasına rağmen ruhi tatminsizlik yaşayan, düzenli aile korunmasının dışına düşmüş, sermayenin estetik görünüşünü istismar etmiş bir kadın rolüne de talip değilim.

Evet! Yaşadığımız olayları bir nebze de olsa anlatmaya çalıştım. Ancak, Afganistan'da yaşayan biz Türk kadınlarının başka problemleri de  var. Afganistan sınırlarında en verimli topraklarda yaşamış olmamız sebebiyle düşmanların şimşeklerini daha fazla üzerimize çekiyoruz. Daha güç şartlarla mücadele etmek zorundayız. En önemlisi de bu olumsuzluklarla beraber biz Afganistan Türk kadınlarının eğitimsizlikle, cehaletle ve sosyal imkansızlıklarla da boğuşmaktayız.

Kadınlığın farklı yükümlülüklerinde bile yürek yakan imkânsızlıklarla kıvranıyoruz. Doğumların tamamına yakını hiçbir sağlık uzmanının desteği olmadan, evlerde çok ilkel yöntemlerle yapılıyor. Kan kaybından ya anne, ya da  çocuk ölüyor. Açlıktan dolayı ömür boyu acısı çekilen hastalıklara yakalanıyorlar. Hangisini anlatayım ki. Kadınsınız işte, bütün dertler, tasalar, üzüntüler sizi buluyor. 

Biz Afganistan Türk kadınları eğitim kültür, sosyal hayat  bakımından önemli mesafe katletmiş Türkiye'deki soydaş kadınların tecrübelerinden yararlanmak istiyoruz. Öz değerleriyle bütünleşmiş doktor, hemşire, psikolog, pedagog, öğretmen, aile uzmanı ve bunun gibi birçok farklı meslekteki Türk kadınının, ülkemizde ağır şartlarla mücadele eden Afganistan Türk kadınlarına destek olmasını, onlarla ilişki kurmalarını can-ı gönülden diliyorum. Bunun gelecekte münasebetlerimize de katkı yapacağı düşüncesindeyim. Dünyadaki hemcinslerimin bizim yaşadığımız felaketlere uğramamasını dileyerek bu çığlığa kulak verilmesini istiyorum.
Kutuptaki Türk şehitliği Prof. Dr. O.N. Yıldırım Okullarda tarihte daha çok krallar, sultanlar, generaller vb. anlatılır. Oysa aslında tarih halkın yaşadığı hayattır. Geleceğin sivil tarihçilerine buradan selâm ederek İsveç’te iken yaşadığım hatıramı paylaşıyorum... 

Bir gün arabamla giderken, radyoda bir bayan konuşmacının “Türkiska soldater ...” (Türk askerleri) diye konuştuğunu duydum. Eve gelince radyoevini telefonla arayıp konuşan bayanın ismini öğrendim. Elsa Maria idi. I. Dünya Savaşı sırasında Rusya’da ve Sibirya’da Kızılhaç adına hemşire olarak çalışmıştı. Bazı kitapları vardı. Yazacaklarım onun kitaplarından ve kendisinden telefonla öğrendiklerimin bir özeti sayılır. 
Elsa Maria I. Dünya Savaşı’nda, Moskova’da Kızılhaç görevlisidir. Çarlık Rusya’sı, savaşta esir aldığı askerleri Sibirya’ya gönderir. Adı geçen bayan da askerlerle birlikte Sibirya’ya gider. Orada onlara yardımcı olmaya çalışır. 

Ruslar Moskova’dan, trenler dolusu esiri, Kutuplara göndermektedir. Yolcu treni ile değil yük vagonlarıyla. Trenlerin kapısı açılınca, çoğu zaman, askerler donmuş hâlde sapır sapır yere düşmektedir. 

Hatta trenlerde tuvalet yapamadıklarından bazı askerlerin bağırsakları, mideleri patlamış ve ölmüştür. Sağ kalan askerler de bitkin ve hastadır. Elsa Maria bu hastaları iyileştirmek için uğraşır. Bir gün Rusya’da ihtilâl olur ve Rusya savaştan çekilir. Fakat iç savaş hâlâ sürmektedir. Ne Rusya, ne de başka ülkeler esirlerle ilgilenir. 

Sosyalistler iktidarı sağlamlaştırdıktan sonra asayiş sağlanır. Böylelikle askerleri savaşta esir düşen ülkeler, gerekli olan insan ve araçları Sibirya’ya göndererek esirlerini ülkelerine götürürler. Fakat Türk esirleri orada kalmayı sürdürür. Çünkü Türkiye Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’na başlamıştır, esirleri Sibirya’dan getirecek ne zaman, ne de para vardır. 

Elsa Maria Türk esirleri önce trenle, sonra da gemiyle İsveç’in kuzeyindeki Haparanda kentine getirir. Orada kilisenin hastanesinde tedavi ettirmeye çalışır. Bu arada ölenler kilisenin bahçesine gömülür, sağ kalanlar da Türkiye’ye gönderilir. Daha sonra, ölenler için bir anıt mezar yaptırılır. 
Bu bilgileri öğrendikten sonra, İsveç Kızılhaç’ına mektup yazdım. Bana bu konuyla ilgili bilgileri gönderdiler. Hatta anıt mezarın fotoğrafını da eklemişlerdi. Uzun yıllar bu belgeleri sakladım. Sonra da, yayınlanması için Antalya’da bir gazete yetkililerine verdim. Yayınlandı mı bilmiyorum. Kim bilir, daha tarihimizle ilgili bilmediğimiz nice gerçekler var...
Afganistan: Bir Zamanlar Türk Hâkimiyetindeydi Yılmaz Öztuna Amerika Birleşik Devletleri, NATO’ya dayanarak, Afganistan’da Tâlibân ve el-Kaaide terör örgütleri ile savaşıyor. Bir cihan devletinin, bir devletle değil de, büyük bir güçle harb ediyormuş gibi terör örgütleri ile savaşması, çağımıza mahsus gelişmelerden biridir. Bu savaşa, NATO’nun önde gelen üyesi Türkiye de katılıyor..

Amerika, ‘İkiz Gökdelenler’in vurulması üzerine terörü coğrafyasında çözmek için Yakın Doğu’ya geldi. Tabiatiyle bu faktöre, enerji ve İsrail gibi iki faktörü de eklemek gerekiyor.Afganistan, Türkler’in Gazneliler’den beri yönetip o çağ dünyasının üstün medeniyetlerinden birini yaşattıkları bir ülke.Türkler Çekilince

Biz Türkler çekilince, bu hâle geldi. Bir alçak vatan haini komünistin Rus ordusunu çağırması ile Ruslar, sonra kendilerine Tâlibân (medrese öğrencisi) diyen bir zümrenin eline geçti. Tâlibân, Afganistan gibi geniş bir ülkeyi, İslâm tarihinde hiçbir çağda ve hiçbir memlekette asla uygulanmayan en ilkel bir taassupla yönetmek isteyen bir terör şebekesi...

Avrupalı tarihçilerin Timurlu Rönesansı dedikleri dönemde Timurlu Türk imparatorluğunun taht şehri Herât, Afganistan’dadır. 15. yüzyılda dünyanın en büyük ve en medenî beldesi olduğu yaptığımız mimari eserlerin muhteşem kalıntılarından anlaşılabilir. Alî Şîr Nevâî, Abdülkaadir Merâğî, Hüseyn Baykara’nın mezarlarının Herat’ta bulunduğunu bugün halkımız bilmiyor (kültür ihtişamı ile ünlü Hüseyn Baykara’nın oğlu ve halefi Sultân Bedîüzzamân 12.8.1515’te İstanbul’da öldü).
Bâbür Şâh'ın Türbesi Kâbilde

Türk ve Dünya tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden Timuroğlu Bâbür Şâh‘ın Kâbil’deki türbesini acaba kaç Afganistan büyükelçimiz ziyaret etti? Bakımı için Ankara’ya rapor yazdı? Fâtih Sultan Mehmed gibi bir hükümdarın hedefi, İstanbul’u, Herât’a eşit ve üstün bir uygarlık ve kültür beldesi hâline getirmekti. 

O dönemde Afganistan’ın yaşadığı hayat çizgisi anlaşılır.Afganistan savaşı, Pakistan’ı da koruyor. Zira Tâlibân, Afgan (Peştun) kavminin yarısının yaşadığı Pakistan’ın Kuzey Eyaletine de musallattır. Ve Tâlibân’ın hedefi, Pakistan’ın atom bombalarını ele geçirmektir. Artık gerisini tasavvur kolaydır. Afganistan’da Türk askerinin bulunması tabii ve gereklidir.
 
Kürşad İhtilâli Yılmaz Öztuna Teoman Yabgu’nun Kuzey Asya’da Büyük Türk Hâkanlığı’nı kurduğu yıldan, Milât’tan önce 220 yılından, 854 yıl geçmişti. Milâdın 634. Yılında Büyük Türk Hâkanlığı, mühim bir kriz devresine girmişti. Bu çağda, Büyük Türk Hâkanlığı’nın başında Göktürk hanedanı bulunuyordu. Türkler’in en büyük ve an’anevi düşmanı, Çin İmparatorluğu idi. Göktürk hanedanından 10. Büyük Türk Hâkanı eliyle zehirletmişlerdi.

621’de zehirlenerek ölen Culuk Kağan’ın yerine kardeşi Kara Kağan geçti ve İçing Hatun’la, yani dul yengesiyle evlendi. Kara kağan, zayıf bir şahsiyetti. Çinli eşinin entrikalarıyla büsbütün yanlış hareketler yapmıya başladı. Üst üste gelen soğuklar ve kıtlık yılları da Türk illerinde büyük zararlar meydana getirdi. Bu durmadan faydalanan Çinliler, kuzeye Türk ülkelerine büyük bir ordu gönderdiler. Kara Kağan yenildi. 100.000 Türk’le beraber Çinliler’e esir oldu. 4 yıl Çin’de yaşadı. 

Kederinden öldü

Çinliler, Kara Kağan’ın yerine Doğu Göktürk prenslerinden Sirba Kağan’ı Türk İmparatoru ilân ettiler. Sirba Kağan, Bir kukladan ibaretti. Hayatı 900 yıla yaklaşan Türk devletinin, Çin’e tâbi olduğunu kabûl etmek mecburiyetinde kaldı. Yüzyıllarca Çin’in ve bütün Asya’nın efendisi olan Türkler, bu utandırıcı boyunduruktan silkinmek için fırsat gözlüyor, kendilerine bir lider arıyorlardı. Bu lider, ortaya çıkmakta gecikmedi. Bu kahraman, çulluk Kağan’ın yeğeni, genç bir Türk imparatorluk prensiydi. Adı Kür Şad’dı.

Kür Şad Başa Geçiyor

40 kişilik bir ihtilâl komitesi kurulduğu ve Kür Şad’ı, çeşitli meziyetlerinden ötürü komitenin başbuğu seçti. Çinliler’i Türk yurdundan kovmak ve Çin’de esir yaşayan Türkler’i kurtarmayı amaç edinen ve ihtilâl komitesi başarı kazanırsa, Kür Şad hâkan olmıyacak ve siyasetten çekilecekti. Zira ihtilâlin tamamen millî bir gaye ile yapıldığından, hiçbir Türk’ün gönlüne şüphe düşmemesi lâzımdı. Kür Şad’ın imparator olmak gayesiyle başa geçtiği söylenmemeliydi. Netekim önce komite üyelerinden birkaçı, Kür Şad tarafından kesinlikle reddedilmişti. Bunun üzerine, ihtilâl başarıya ulaşırsa, Kür Şad’ın ağabeyinin oğlu, yani yeğeninin hâkan yapılması kararlaştırıldı.

Bu sıralarda Çin’de 18. İmparatorluk hanedanı olan Tanglar’dan 2 İmparator Li Şih-min hüküm sürüyordu. Li Şih-min 40 yaşında ve 13 yıldan beri tahtta idi. Çin, 50 milyon nüfusuyle dünyanın en kalabalık devletiyle. Kuzey Çin’de boyunduruk altında yaşayan yüz binlerce Türk, her an yok edilmek tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Türk ihtilâl komitesinin planı şöyleydi: İmparator Li Şih-min esir edilecek, Türk illerine kaçırılacak, sonra Çin sarayında esir bulunan Türk ileri gelenleri ve Çin boyunduruğundaki Türk toprakları ile değiştirilecekti. İhtilâl başarıya ulaşır ulaşmaz, yani Çin imparatoru ele geçirilir geçirilmez, bütün Türkler ayaklanacaklar, rastladıkları Çinli’yi öldürüp istiklâl kazanacaklardı.

Çin İmparatoru’nun her gece kılık değiştirerek başkenti Çangan şehrinde dolaştığı, Türkler tarafından haber alınmıştı. Bir sokak baskınıyle İmparator’un esir edilmesi, oldukça kolaydı. Ancak bu işin yapılması kararlaştırılan gece, aksi bir tesadüfle, büyük bir fırtına patlak verdi. İmparator sarayından çıkmadı. Kür Şad, gecikilirse ihtilâlin duyulacağından ve Türker’in kılıçtan geçirilmesinden korktu. Akıl almaz bir cesaretle, imparatorluk sarayını basıp İmparator’u silâh kuvvetiyle ele geçirmek kararını verdi. Arkadaşlarının, Çinliler’le kıyas kabûl etmez derece iyi silâh kullanmalarına güveniyordu.

“Çinliler Kalplerinin Derinliklerine Kadar Titredi”

Gerçekten o gece 40 Türk asilzadesi, Çin imparatorluk sarayını bastı. Pek kanlı bir vuruşma oldu. Yüzlerce Çinli muhafız, 40 Türk’ün keskin nişancılığı ve vuruş mahareti karşısında can verdi. Türk okları ve kılıçları, yıldırımlar gibi yağıyor ve değdiği yerden sütunlar halinde kan boşanıyordu. Ancak Çin İmparatoru’nun hassa kuvvetleri, yerden mantar bitercesine çoğalıyor, bir ölü muhafızın yerini on kişi alıyordu. Öyle bir an geldi ki, Kür Şad, İmparator’un ele geçirilmesine imkân olmadığını anladı. Sarayı terk etmek emrini verdi. Ancak yaya olarak kaçmıya kalkışmak delilikti mutlaka binecek at bulmak icap ediyordu. Sarayı basan Türkler, sokaklarda göze çarpmamak için atsız gelmişlerdi. Tek yol, sarayın has ahırını basıp at ele geçirmekti. Öyle yapıldı. 

İmparatorun has ahırına giren Kür Şad ve 39 arkadaşı, seyisleri öldürdüler. Buldukları atlara atladılar. Bütün muhafız duvarlarını parçalayarak saraydan çıkıp gittiler. Şehir surlarının bir kapısını zorlayıp Çin başkentinden de çıktılar.  Ancak arkalarından bütün bir Çin ordusu geliyordu. Vey ırmağı kıyısına gelince, amansız takip, korkunç bir vuruşma hâlini aldı. Irmağı varan Kür Şad ve 39 yoldaşı, suyu geçemeden Çinliler tarafından durduruldular. Birkaç yüz Çin askeri, Türk oklarıyle vurulup düştü. Fakat 40 Türk’te artık değil dövüşecek, yay çekip kılıç savuracak takat kalmamıştı. 

Göz yaşartıcı, pek haşmetli bir kahramanlık sahnesi içinde, güneşin ışınları karanlığın perdesini yırtmaya başladığı anlarda Kür Şad ve 39 arkadaş, canlarını mümkün olduğu kadar pahalıya satmak için, son gayretlerini harcadılar. Her dakika bir Türk, Vey ırmağının sarı toprakları üzerine seriliyordu. Bir an için çevresine bakmak fırsatı bulan ve vücudunda düşman silâhı değmemiş yer kalmayan Kür Şad, kendisinden başka kılıç sallayan kimse göremedi. Arkadaşlarının hepsi ölmüştü. Son kılıcını savurdu. Şanlı atalarını, Teoman’ı, Oğuz Han’ı, Bumin ve İstemi Kağanlar’ı hatırına getirdi. Gözlerini yumdu ve 39 arkadaşının vefâlı göğüslerine doğru düştü.

Türk İllerinde Esen İstiklâl Rüzgârı 

İhtilâl başarılamadı diye Çin boyunduruğundaki Türkler sinmedi. Bütün Türk illerinde, hiçbir kuvvet tarafından karşı konulmasına imkân olmıyan bir istiklâl rüzgârı esti. 639 yılının karanlık ve fırtınalı bir gecesinde 40 Türk’ün hayalden dahi geçirilemeyen baskını, Çinliler’i kalplerinin derinliklerine kadar titretti. Türkler, Kür Şad’ın kardeşleri ve yeğenleri, pek şanlı Göktürk hanedanından yeni başbuğlar buldular. İstiklâl ülküsü, yeniden taşmak, bütün Çin’i basmak, yine Asya’nın efendisi olmak derecesinde çoştu. 
Türkiye Başbakanı Doğu Türkistan’da Rahim Er Yazılarımızda Urumçi’yle sık karşılaşan bazı okuyucular çok mümkündür ki bunu yadırgıyorlardı. Halbuki bizim medeniyetimiz Endülüs’ten Urumçi’ye, Kırım’dan Yemen’e, Fas’tan Endonezya’ya kadardır. 

Türkiye Başbakanı, Doğu Türkistan’ın başşehri Urumçi’ye gitti. Sayın Erdoğan buraya, Türkiye’de en fazla Türkistan Türkünün yaşadığı merkezlerden biri olan Konya’dan uçtu. Üç günlük Çin ziyaretine ata yurdu Doğu Türkistan’dan başladı. İlk defa bir Türk devlet adamı, bir başbakan Urumçi’yle buluştu. Üstelik de evvela Pekin’e gitmeden. 

Başbakan, yanında altı bakan ve üç yüz iş adamı ve çok sayıda bürokrat da götürdü. THY’nin İstanbul’dan Urumçi’ye doğrudan sefer yapması gündemde. Ayrıca Uygur Türklerinin din adamlarının Türkiye’de eğitilmesi mevzubahis. Türkçe’nin muhteşem sözlüğü Divan-ı Lügat’it Türk’ün müellifi Kaşgarlı Mahmud’un evi Türkiye tarafından tamir edilecek. 

Bu bahsettiklerimiz, Çin’in Doğu Türkistan’a karşı sindirme politikasını terk yolunda olduğuna dair güzel işaretler. Bir Türk Başbakanı, Çin seyahatine Urumçi’den başlıyor, Büyük Cami’de namaz kılıyor, cemaatle kucaklaşıyor, Türk bayraklarıyla karşılanıyor. Hasrete bakınız ki görenler sevinirken göremeyenler ağlıyor. O ağlayan, Doğu Türkistanlı 30 milyon gözdür. Tayyip Erdoğan’da gördükleri de 75 milyon Türk’tür. 

Doğu Türkistan 30 milyonluk bir memleket. Çin, son senelerde buraya haylice Çinli nüfus nakletmişti. Yakın tarihlere dek feci muameleler görmüşlerdi. Ümit ederiz ki bunlar artık arkada kalmış olsun. Uygur Türkleri, Çin için Türkiye’ye karşı bir dostluk unsurudur. Nitekim Başbakan Erdoğan da yemekte “soydaşlarımız size emanet” dedi. 

1990’dan itibaren Türk dünyasında talih dönmüştür. 30 sene evvel Batı Türkistan hürriyetine kavuşacak, Azerbaycan hürriyetine kavuşacak, Türkiye Başbakanı, Türkiye’den doğrudan doğruya Urumçi’ye uçacak denseydi buna kimse inanmazdı. TGRT’deki programımızda Doğu Türkistan’daki mezalimi tartışırken o devrin Çin sefiri telefonla bağlanmış ve hayli maraza çıkartmıştı. 

Doğu Türkistan, tıpkı Somali gibi Sünni Müslüman bir ülke.  Elifba kullanan tek Türk kavmi.  Ülke muazzam yer altı servetlerine sahip. 
Şimdiki merkez valilerinden Muammer Muşmal anlatmıştı. Elazığ valisi iken bir grup mermer tüccarıyla birlikte Pekin’e oradan da Urumçi’ye giderler. Bir Doğu Türkistanlı kardeşimiz, onları evine davet eder. Yemekten sonra sohbet ederlerken ev sahibi sigara yakacak olur, fakat evin hanımı aynen şu Türkçeyle müdahale eder: 

"-Edepsizlik etme! Vali beyin yanında sigara içilir mi? "
Türk Dünyası'nda Dönüm Noktası: 'Türk Konseyi' Hasan Celal Güzel Sevgili okuyucular bu hafta sizlere beni çok duygulandıran ve heyecanlandıran bir geziden ve kurulan yeni bir teşkilattan bahsedeceğim.

  2-3 Ekim 2009 günlerinde Nahçıvan’da toplanan ‘Türk Dili Konuşan Devlet Başkanları Zirvesi’nde Türk Dünyası ve Türkiye için son derece önemli bir dönüm noktası teşkil edecek adımlar atıldı. Türk Dili Konuşan Ülkeleri bir araya getiren ilk toplantı, bundan 17 yıl önce rahmetli Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı zamanında 1992’de Ankara’da gerçekleştirilmişti. 

  Bundan önceki 8. zirve toplantısı da 2006 yılında yapılmıştı. Bu Nahçıvan zirvesinde ilk olarak Türk Dili Konuşan Ülkeler arasındaki ilişkiler bir kurumsal kimliğe kavuşturuldu ve ‘Türk Dili Konuşan Devletler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi)’ adlı uluslararası bir teşkilatın kurulması hususunda devletlerarası mutabakata varılarak kuruluş anlaşması imzalandı.

  Kısaca Türk Konseyi adı verilen bu örgütün genel sekreterliği İstanbul’da kuruluyor. Üç yılda bir Genel Sekreterlik ülkeler arasında el değiştiriyor. İlk dönem başkanlığını Türkiye yapıyor ve Genel Sekreter de Türkiye tarafından seçilecek.Nazarbayev: ‘Türklüğümüzü bütün dünyaya öğretelim.’

  Zirvede ayrıca Türk Dili Konuşan Ülkeler arasındaki işbirliğine Türkiye’den sonra en büyük katkıyı yapan ve bu işbirliğini candan destekleyen Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev de Kazakistan’da bir ‘Türk Dünyası Akademisi’nin kurulmasını teklif etti ve bu teklif başta Türkiye olmak üzere Türk Dünyası ülkeleri tarafından olumlu karşılandı. Zirve toplantısında Nazarbayev’in samimî heyecanı dikkat çekiciydi. Nazarbayev “Türklüğümüzü çocuklarımıza ve bütün dünyaya öğretelim” dedi

  Bugüne kadar Türk Dünyası arasındaki işbirliğini sağlayan, UNESCO’ya benzer şekilde kurulmuş olan ‘Türksoy’ idi. Ancak ne yazık ki kuruluşundan ve yönetiminden gelen bazı noksanlıklar ve hatalar yüzünden Türksoy’dan beklenen verim alınamadı. Bu zirve toplantısında Türksoy’un da geliştirilmesi konusunda mutabakata varıldı.

  Geçen yıl dört Türk Cumhuriyeti arasında ‘Türk Parlamenterler Asamblesi’ kurulmuştu. Ancak bu asamblenin sekretaryası henüz teşekkül ettirilemediği için faaliyete geçirilemedi. Bu asamblenin de ayrıca faaliyete geçirilip etkinleştirilmesine çalışılacak.

Türk Konseyi şu beş organdan meydana geliyor:

1. Türk Dili Konuşan Devlet Başkanları Konseyi.
2. Dışişleri Bakanları Konseyi.
3. Aksakallılar Konseyi.
4. Dışişleri Bakanlıkları Kıdemli Memurlar Konseyi
5. Daimî Sekreterya.

  Zirve toplantısına Özbekistan Cumhurbaşkanı’nın bilinen tutumu dolayısıyla bu ülkenin katılımı gerçekleşmedi. Türkmenistan da, Azerbaycan ile aralarındaki soğukluk sebebiyle toplantıya Başbakan Yardımcısı seviyesinde katıldı. Zirve toplantısının neticelerini imzalayan devletler Türkiye Cumhuriyeti, Kazakistan Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti ve          Kırgızistan Cumhuriyeti oldu. Bundan sonraki ilk hedefin Türkmenistan ile Özbekistan’ı bu örgüte dahil etmek olması gerektiğini düşünüyoruz.  Cumhurbaşkanı Gül: ‘Kendini Türk hisseden herkes gurur duymalıdır.’ Türk Konseyi konusundaki anlaşmalar imzalandıktan sonra Cumhurbaşkanı Gül yaptığı basın toplantısında ‘Bugün tarihî bir adım attık. Kendini Türk hisseden herkes bundan gurur duymalıdır’ dedi. Gül 1990’lardan beri ilk olarak Türk Dünyası’nın düzenli bir kurumsal örgütlenmeye kavuştuğunu vurgulayarak Türk Dünyası’nın her alanda birbirine destek olması gereğinin altını çizdi.

  Türk Dünyası’nda herkesin eşit ve aynı haklara sahip olduğunu belirten Gül, zirveye beş ülkenin katıldığını, ileride eksiksiz katılım beklediklerini ifade etti. Bu kurum sayesinde ekonomide ve turizmde önemli adımlar atılacağını, her türlü altyapı yatırımlarının yapılacağını belirten Gül, ‘Kazakistan-Türkiye Demiryolu’ örneğini verdi.

  Bu birliğin her üye ülkenin diğer beraberliklerine mâni teşkil etmeyeceğine işaret eden Gül, her ülkenin kendi çevresindeki her türlü entegrasyonda bulunabileceğinin tabii olduğunu ifade etti. Türk Dili Konuşan Devlet Başkanları arasında çok sıkı temas kararı alındığını ve her sene düzenli olarak toplantılar yapılacağını belirten Gül ‘Nahçıvan’dan Türkiye’ye büyük bir sevinçle döneceğim’ sözleriyle duygularını dile getirdi. Gül, “Şu bir gerçek ki, hepimizin dili aynıdır. Bu gerçeği hiç bir şey değiştiremez” dedi. 

  Yeni kurulan teşkilâta diplomatik statü verileceğini de söyleyen Cumhurbaşkanı, ayrıca Nazarbayev’in Türk Dünyası Bilimsel Akademisi teklifinden övgüyle bahsetti ve kendisinin Türk Dünyası’nda ortak sportif faaliyetleri ve müsabakaları başlatma teklifinin de kabul edildiğini söyledi. Cumhurbaşkanı Gül ayrıca Türkiye ile Azerbaycan’ın birbirleriyle kardeşliğinin tam olduğunu kaydetti.

  Bir soru üzerine Gül, Birinci Dünya Harbi’nde en büyük acıyı Türk Milleti’nin çektiğini ancak bunu hiçbir zaman gündeme getirmediğini anlatarak ‘Dünya kamuoyu Türkiye’nin acılarını duymamıştır’ dedi.

  Nahçıvan Zirvesi’nin Türk Dünyası’nın entegrasyonunda önemli bir dönüm noktası olmasını diliyor ve bu merhalenin daha sonra ‘Türkçe Konuşan Milletler Topluluğu’nun kurulmasına zemin teşkil edeceğine inanıyorum.
Türk Dünyası’nın birliği konusunda bugüne kadar emek veren herkese, rahmetli Türkeş’e, rahmetli Özal’a, Demirel’e ve özellikle son dönemde Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ile Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’a minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz
Türkistan Şehirleri Editör Kürşat Yıldırım'ın araştırması " Çin Kaynaklarında Türkistan Şehirleri" kitabı, Ötüken Neşriyat'ta çıktı. Tanıtım bülteninde: Türkler medeniyet kuran birkaç milletten biridir. Türk hem medeniyet, hemde millet adı olmuştur. Türkler'de medeniyet ve milletin benzemesine ise şehirler büyük rol oynamışlardır. Nitekim şehir, medeniyetin temel taşlarından birisidir.

Bazıları çeşitli ideolojik, siyasi ve psikolojik sebeplerle Türkleri medeniyetsiz ve barbar bir millet olarak gösterme gayreti içerisinde olmuşlardır. Bilhassa"şehir" ile "Türk"ü bir araya getirmemeye gayret etmişler ve Türk'ü bozkırdaki çadırına hapsetmişlerdir.

Bu tahayyüle göre " barbar" ve "göçebe" olan Türklerin şehirleri olmazdı. Türklük "bozkırlı" ve "şehirli" olmak üzere iki yüze sahiptir. Türk medeniyetinin bir ayağı şehirdedir. Bu kitap Türk'ün şehirli yüzünü ortaya koymak maksadındadır.

Türkistan şehiriyle ilgi en tafsilatlı malumatları Çin kaynaklarından öğrenmekteyiz. Kitap tarihi, siyasi, sosyal ve kültürel bakımdan en eski devirlerden başlamak üzere XVI. yüzyıla kadarki Türkistan şehirlerini incelemektedir.
Türkistan Birliği Necip Yıldırım Türk Milliyetçiliği, sadece Türkiye ile sınırlı değildir. Türkistan’da yaşayan herkesi şamildir. Ufkunu Türkiye Cumhuriyetinin çıkarlarıyla sınırlandırmış olanlar, davayı Türkistan sathında savunmayanlar Türk Milliyetçisi olamazlar. Türk milliyetçiliğinin vesayetten kurtulma vakti gelmiştir. 
Türkçülük denilince, maalesef, vatan evlatlarını kışın ortasında Allahü Ekber dağlarına gönderen; elinde kılıçla müphem Turancılık sevdasıyla kuru şovenizm yapan maceraperestler anlaşılmaktadır. Tanzimat’tan bugüne, Turancılık ve Türk milliyetçiliği Fransız Devriminin gayr-i meşru çocuğu olarak algılandı. Bu yaftadan kurtulmamız lazım. 
Son üç asırda dünyada müşahede edilen ırkçılık, faşizm, biyolojik nasyonalizm gibi aşırı yorumlar, milliyetçilik karşısında belli bir önyargının oluşmasına yol açmıştır. İfrat seviyesindeki bütün bu yorumlar reddedilmelidir. Türk Milliyetçiliği, imaj tazeleyerek bu ön yargı tortusunu üzerinden atmalıdır. 
Türk Milliyetçiliği için bir kültürel muhteva aranacaksa;  medeniyetimizin en olgun meyveleri olan Selçuklular, Gazneliler, Timurlular ve Osmanlılar gibi Türk-İslam devletlerinde aranmalıdır. Kaşgar’dan Viyana’ya, Sibirya’dan Kabil’e bütün Türkistan’ı tek paydada birleştirebilecek yegâne kültürel arka plan sadece ve sadece Türk-İslam medeniyetinde mevcuttur. Bugün gelinen nokta itibarıyla, Türk-İslam çizgisinin dışına veya öncesine gitmenin hiçbir pratik faydası yoktur, olmayacaktır. 
Milliyetçi olmak, liberal ve demokratlığı reddetmeyi gerektirmez. Bugün Avrupa’da inşa edilmekte olan “Avrupalılık” bilinci nihayetinde “Avrupa Milliyetçiliği”dir. Avrupa’daki bu kimlik tanımlamasının, modern dünyada kabul gören demokratik ve liberal değerler üzerine inşa edildiği göz ardı edilmemeli. 
Küçük hesapları bir kenara bırakarak, milli sınırları aşan bir vizyonla, liberal-demokratik bir yaklaşımla Türkistan Milliyetçiliğini tasavvur edemeyen bir Türk Milliyetçisi a) bütün Türkistan’ı kucaklayamaz, b) güncel olmaz, c) çağdaş dünyanın genel geçer değerleriyle çatışır ve d) kabul görmez. 
Çin devleşirken; Avrupalılar AB’yi inşa ederken; Hindistan hızla yükselirken; İran (Tacikistan’dan Kuzey Afrika’ya) Şii İmparatorluk kurmaya çalışırken; Ruslar eski nüfuzlarını sürdürmek için bütün yolları denerken ve dahi Araplar Körfez Birliği gibi oluşumlarla birlik olmaya gayret ederken Türkistanlıların gaflet uykusunda milliyetçilik rüyaları görmeleri büyük bir felakettir. 
Türk devletlerinin dâhil olduğu, Şanghai İşbirliği Örgütü, Bağımsız Devletler Topluluğu ve Türk Konseyi gibi çeşitli bölgesel oluşumlar vardır. Fakat bugüne kadar, bütün Türkistan’ı temsil eden bir kuruluş mevcut değildir. 
Türkistan coğrafyasında yaşamakta olan bütün Türklerin özlem duyması gereken kuruluşun adı, Türkistan Birliği’dir. 
Bu fikre “hayalperestlik” diyenleri Avrupa Birliği tarihini yeniden okumaya davet ediyorum. 1945 yılında birisi çıkıp bugünkü AB’yi anlatsaydı, o zamanki insanlar ne düşünürlerdi? Birinci ve ikinci dünya savaşlarında Avrupalılar birbirlerini boğazlıyorlardı. Kavgalı olmayan yoktu. 50 yıl gibi kısa bir süre içinde, tek bayrak ve tek para birimi etrafında birleştiler; bütün farklılıklarını muhafaza ettiler; sınırlarını kaldırdılar ve bugün bile bütünleşme yönündeki ilerleyişi kararlılıkla devam ettiriyorlar. 
Türkistan’ın Avrupa’dan nesi eksik? Biz birbirimizi boğazlamadık. Dilimiz, kültürümüz, dinimiz, geçmişimiz bir… Kahramanlarımız aynı, destanlarımız ortak. Bir tek şey kalıyor geriye “ortak istikbal tasavvuru”. Bu ortak gelecek ideali de Türkistan Birliği’dir. 
Avrupa Birliği'nin kurulabilmiş olmasının en büyük sebebi birlik davasına gönül verenlerdir: Adenauer, Churchill, Gasperi, Hallstein, Monnet, Schuman, Spaak, Spinelli ve diğerleri… Ne devletler, ne ordular ne de para... AB’yi kuran hiç birisi değil. Sadece ve sadece samimiyetle inanan dava sahibi kişiler. 
Türkistan Birliği önce gönüllerde kurulmalıdır. 
Bu makalede kast edilen Türkistan Birliği'nin hemencecik kuruluvermesi değildir. Bütünleşme süreci, ince uzun bir yoldur. Bu hedefin başarılmasını devletlerden beklemek yanlış olur. Önce bizlerin bu davaya fert fert inanması gerekiyor. Bütün Türkistan sathında, vatandaşlar, akademisyenler, STK’lar, dernekler, vakıflar, medya ve diğer kurum ve kuruluşlarca bir sivil farkındalık başlamalıdır. Başarmak için önce inanmak gerekiyor. Biz inanıyoruz, ya siz?
Türkmen Kahramanı Dilşah Hatun İrfan Özfatura Yıl 1756. Yer Türkistan...  Ülke Davaçi Hânın idaresinde huzur içinde yaşamaktadır. Ancak bazı beyler ikilik çıkarırlar. Kılıçlar çekilir kanlı kavgalar başlar.  Hasımları Çin İmparatoru Chi-En-Lung’dan yardım isteyince yırtıcılığı inatçılığı ve öfkesi ile tanınan Komutan Şao-Hui’yi Türk ellerine yollar.  Türkler teslim olmaz. Şao-Hui kırık dökük kuvvetleri ezmekte zorlanmaz. Ancak Hoca Burhaneddin ile kardeşi Hoca Cihan Başbuğ Davaçi’nin yanında durur canları pahasına savaşırlar.  Hoca Cihan’ın hanımı Dilşad Hatun tam bir Türkmen kızıdır. Erkek gibi ata biner attığını vurur vurduğunu yıkar. Şao-Hui bile hayran olur.  Hakkında bilgi toplar ve İmparatoruna yollar. Görenin başı dönüyormuş da filan...  İmparator bu sözlerin tesirinde kalır uzaktan uzağa aşık olur.  Türkler İran hududuna çekilir Komutan Bedehşan sığınmacıları içeri alır.  Şao-Hui’nin şehirde gözü yok sadece Hoca Cihan ile Davaçi’yi ister o kadar. Şao-Hui iki mücahidin başlarını alıp Çin’e yollar.  Dilşad Hatun olup bitenden habersizdir. Şao-Hui; “Dilşad’ı ver kuşatmayı kaldırayım.” der. Şah Ali direnir ancak Şao-Hui’de oyun bitmemiştir. Türkistan eşrafından birkaç kocamışı zorlar. Onlar Dilşad Hatuna; “N’olur imparatora git hâlimizi anlat! Yoksa soyumuzu tüketecekler! Belki Kocanı da kurtarabilirsin!” derler.  Efendisi için Dilşad Hatun kabul eder. Bir heyetle Pekin’e gelirler. Halk Dilşad Hatunu görebilmek için camlarda çatılarda balkonlarda... Dilşad Hatun İmparatorun huzurunda dimdik durur! Eğilmesini işaret edenlere aldırmaz. İmparator Dilşad Hatuna vurulmuştur.Ayağa kalkıp; “Hoş geldiniz!” der ki; bunu hiç kimseye yapmamıştır. Dilşad Hatun belinden kılıcını çıkarıp İmparatora uzatır.- İşte silahım. Askerinizi yurdumdan çekin!
- Sizin için bunu yapacağım!
- Peki ya kocam Şah Cihan?
- Onu sonra konuşalım.  İmparator sarayının en güzel odalarını açar bir dediğini iki etmez. Zavallı kadıncağız kocasının serbest bırakılacağını ve Kaşgar’a döneceklerini sanmaktadır.  İmparator resmen kara sevdaya kapılmıştır ve Dilşad’la evlenebilmek için her yolu denemekte karar kılar. Dilşad Hatuna kocasının öldüğünü duyururlar.  Dilşad Hatun belinden hançerini sıyırıp İmparatora haykırır:- Benden uzak dur!  İmparator Türkmen ihtiyarlarından akıl sorar. Onlar da derler ki; “Bir Türk mahallesi kurdur. Minik bir hamamı çeşmesi mescidi olsun. Ezan sesi duyulsun...”  İmparator söylenenleri yaptırır. Dilşad Hatun camını açtığında âdeta memleketini bulur karşısında. Türk mahallesi demirciler bakırcılar... yurdunda ne varsa.  İmparatorun yaptırdığı câmi (1765) yüksek kemerli geniş avlulu ve çok ferahtır. Kitabesini bizzat kendi yazar. Bu hâdise de o kitabeden öğrenilir...Aradan 8 sene geçer imparatorun aşkı azalmaz artar. Defalarca kapısını çalar yalvarır:- Gel seni imparatorluğun en güçlü kadını yapayım halkını kendin koru kolla!
- Ben bir kâfirle evlenemem.
- Dinimi değiştirirsem bu mevkide kalamam.
- Birgün hançerimi kalbine sokacak öcümü alacağım.
- Senin elinden olsun da ölüme bile razıyım.  Buna benzer konuşmalar sıklaştıkça Ana Kraliçe telâşlanır. İmparatorun şehirden ayrıldığı birgün cellatları evini basarlar.  Türkmen kızı sakindir. Sadece abdest alıp namaz kılacak kadar süre ister. Tam teşehhüde oturmuştur ki ipek ipliği boynuna geçirirler... O iffetli kızımız âdeta tebessüm eder ve miskler gibi kokar. Çinliler ona “Şiang -Fei” (Güzel kokulu Prenses) der hatırasını yaşatırlar.
Türkistan'dan Türkiye'ye Gönül Köprüsü Yılmaz Öztuna 1219-1237 yıllarında Konya hâkanlık tahtında oturan Sultan Ulu Alâeddin, Selçuklu Türkiyesi’nin Kaanûnî Sultan Süleymân’ıdır. Hüküm sürdüğü devlete Avrupa’da çoktan Turchia (yani Türkiye) adı verilmişti. Ve dünyanın en zengin ülkesi idi.
   1243’ten sonra, Müslüman olmayan Moğol orduları, Anadolu’yu işgale başladı. Selçuklu Türkiyesi’nin haşmeti azaldı. Bizans’a karşı Batı Anadolu’ya yerleştirilen Türkmen uc (sınır) beylerimiz, gittikçe bağımsızlığa kaydı. Anadolu Türk Birliği bozuldu. 20 beyliğe dönüştü. Bunlardan Kayıhanoğlu Ertuğrul Gazi Bey (uc beyi 1231-1281) oğlu Osman Bey Gazi (uc beyi 1281-1324) henüz Söğüt’teki arslan ininden çıkmamıştı.Horasan Erenleri Yetiştiler   Oğuz iken İslâm’a geçerek Türkmen, oradan toprağa yerleşip beldeler kurarak Türk olan Anadolu halkı, her yıl ağırlığı artan Moğol tahakkümüne düştü. Horasan Erenleri, yettiler, yetiştiler. Pîr-i Türkistân Ahmed Yesevî (ölümü 1166) mürîdi erenler, Horasan’dan geldiler. Anadolu Türkü’nün imanını, ümidini, yiğitliğini tazelediler.   Müjde verdiler. Yesevî’nin öğrencisinin öğrencisinin öğrencisi Yûnus Emre (1240-1320), Hacı Bektaş Velî, Nasreddin Hoca, Âşık Paşa ve nihayet: babası ile Güney Türkistan’da Belh’ten çıkıp yavaş ilerleyerek Konya’ya yerleşen Mevlânâ Celâleddin Rûmî... Tarihin en büyük mutasavvıf hümanistleri...Mevlana Moğolların Müslüman Olacaklarını Müjdeledi   Türk tarihinin en büyük fikir akımı olan tasavvufun bihakkın erleri... Hacı Bayram’lara, Akşemseddin’lere, Merkez Efendi’lere, Hüdâyî’lere, İbrahim Hakkı’lara yol açtılar. Mevlânâ, Moğollar’ın İslâm ile müşerref olacaklarını tebşir buyurdu.   Büyük Alâeddin’den başlayarak Konya’daki Selçuklu padişahlarımızın saygısı, halkımızın bilâ-tefrîk-ı cins-ü mezheb (ırk ve mezhep ayırmaksızın) en derin sevgisi içinde, Türk’ün cihan devletinin parıltılarını haber verdi. Müjdeyi alan atalarımız, kırka ayrılmış Anadolu’yu yıldırım hızıyla birleştirdiler. Tarihimizin en haşmetlü, en şevketlü devletini kurduk.
 
Türkler'in Anadolu'ya Yerleşmelerinin Türk ve Dünya Târihi Bakımından Önemi Fehamettin Başar Türk târihinin en önemli dönüm noktalarından birisi de hiç şüphesiz Anadolu’nun Türkler tarafından fethedilerek burasının yeni bir Türk vatanı hâline getirilmesidir. Bu büyük târihî hâdise yalnız millî târihimiz bakımından değil dünyâ târihi bakımından da büyük neticeler doğurmuştur. 
Türkler Anadolu’nun târihinde yeni bir devir açmışlardır. Daha, Büyük Selçuklu devleti kurulmadan önce Çağrı Bey kumandasındaki Oğuzlar 1018 yılında Doğu Anadolu’ya bir nevî keşif seferi yapmışlardır. Büyük Selçuklu devletinin kurulmasından sonra ise şuurlu ve düzenli bir şekilde fetih hareketi başlamıştır. Çok kısa sürede Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmı fethedildiği gibi Türk akıncıları Marmara kıyılarında görünmeğe başladılar. 

26 Ağustos 1071 Cuma günü Sultan Alpaslan’ın Bizans’a karşı kazandığı Malazgirt zaferi Anadolu’nun kaderini kesim olarak tâyin ediyordu. Bu büyük zaferden sonra Anadolu’da bir çok Türk beyliği kurulmuş, bunlardan daha önemlisi ise Anadolu’nun batı ucunda Bizans İmparatorluğu’nun batı ucunda Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’un yakınında İznik merkez olmak üzere Türkiye Selçuklu devleti kurulmuştur. 

Anadolu’nun Selçuklular tarafından fethinin başlıca iki mânâsı vardır:


1- Bu fetih neticesinde İslâmlık İspanya’da gerilerken, Anadolu’da ve Balkanlar’da yeni ülkeler kazanmıştır.

2- Bu fetihler neticesinde Anadolu’da, ana vatandan binlerce kilometre uzakta yeni bir Türk vatanı meydana gelmiştir. Târih boyunca birbirinden çok uzak coğrafî sahalarda aynı zamanda bir çok siyâsî teşelkürler kuran Türkler’in XX. asırda sâdece bu yeni vatanda müstakil bir devlete sâhip olmaları, bu fethin ne derecede mühim olduğunu ve fetih sâyesinde elde edilen Türk vatanının ehemmiyetini göstermeye kâfidir.

Bu ehemmiyetten başka Anadolu, dünyâ târihinin tanıdığı üç büyük imparatorluktan biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nun doğup gelişmesine imkân hazırlaması bakımından da önemlidir. 

23-24 Mayıs 1040 târihindeki Dandanakan savaşı ile devlet olarak ortaya çıkan Selçuklular kısa zamanda Batı’ya doğru yayılmaya başlamışlardır. 

Bizans Üstünlüğünü Kaybetti
Sultan Alparslan’ın 26 Ağustos 1071 târihinde kazandığı Malazgirt savaşı Anadolu’yu Türk’e yurt yapan zaferler serisinin ilki idi. Türk orduları Malazgirt’ten sonra 1072’de Kayseri’de, 1073’te Paflagonya’da, 1074 yılında Antakya’da kalabalık Bizans ordularını yenilgiye uğratmışlardır. Türkler’in Anadolu’yu fethi ile Bizans’ın Anadolu’daki hâkimiyeti kalkmıştır. Yine Anadolu’nun Bizans’ın elinden alınması ile bu devletin gerileme devri başlamıştır.

Anadolu’nun Türk yurdu hâline gelmesi neticesinde Bizans İmparatorluğu’nun batı devletleri üzerindeki üstünlüğü de ortadan kalkmıştır. Nitekim Türkler’in Anadolu’da ilerlemeleri üzerine Batı devletleri harekete geçmiş ve bu Türk fetihlerini durdurmak için I, II ve III. Haçlı seferlerini açmışlardır. Batıdan gelen ve Bizans kuvvetleriyle birleşen bu haçlı ordularına karşı Türkler Anadolu’yu ve İslâmiyeti müdâfaaya devam etmişlerdir.

 Anadolu Selçuklu Sultan I. Mesûd 1146 yılında Konya’da Bizans ordularını, 1147 yılında da II. Haçlı ordusunu Eskişehir yakınlarında mağlûp etmiştir. Ancak Bizans imparatorları Anadolu’yu Türkler’den geri almak için çalışıp durmuştur. Nihâyet 17 Eylül 1176 târihinde Bizans İmparatoru Manuel ile Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan arasında yapılan Myrıokefalon-Karamıkbeli savaşında da Türkler büyük bir başarı kazanmışlardır. Bu mağlûbiyetten sonra Bizans’ın Anadolu’yu yeniden fetih ümitleri tamâmen ortadan kalktı. I. Haçlı seferinden sonra devâm eden Bizans ilerlemesi bu savaşla durdurulmuş, Türkler için Anadolu’daki mücâdele kesinlik kazanmıştır. 

Bu savaş Anadolu’daki Türk hâkimiyetinin dünyâya ilânıdır. Bu savaş Bizans İmparatorluğu’nun dünyâ devletleri arasındaki yerini daha da sarsmıştır. Bizans İmparatorluğu’nun batıdaki üstünlüğü artık kalmamıştır. Bunun sonucu olarak da Batı devletleri birleşerek 1204 yılında Bizans’ın taht merkezi İstanbul’u ele geçirerek bir Lâtin devleti kurmuşlar.

Mynokefalon (Karamıkbeli) zaferi Türkiye Selçuklu sultanlığına İslâm âleminde ve Batı Hıristiyan dünyâsında büyük itibâr kazındırmıştır. 
Gulca Katliamı Ali İhsan ÖZTÜRK 1949 yılından beri Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın Gulca vilayetinde Çin işgalcileri tarafından 05.02.1997 tarihinde, bir katliam gerçekleştirildi. 

  5 Şubat 1997 Çarşamba gününün Kandil Gecesi olması münasebetiyle, bir evde toplanarak Kuran-ı kerim okumakta olan bir grup Doğu Türkistanlı kadın, kendilerine güvenlik güçleri adını veren canilerin ani baskınına uğradılar. Bu kadınlar yaka-paça alınarak dövülerek polis merkezine götürüldüler. 

  Bu duruma tepki gösteren halkın polis merkezinin önüne gelerek sözde güvenlik güçlerinin suçsuz yere tutuklamak istedikleri kadınların serbest bırakılmasını istemeleri üzerine iki Doğu Türkistanlı kadının cesedi kalabalığın önüne atıldı. Bu insanlık dışı davranışların akabinde galeyana gelen silahsız halkın üzerine makineli tüfeklerle yaylım ateşi açıldı. Bu şiddetli kurşun yağmuru altında yüzlerce masum Türkistanlı hayatını kaybetti.

  O günlerde çeşitli sebeplerle Doğu Türkistan‘da bulunan yabancı ülke temsilcilerinin, uluslararası kuruluşlar ve dış basının verdikleri haberlere göre, Çin’in sözde güvenlik kuvvetleri Gulca ayaklanması sırasında 400 Doğu Türkistan Türkünü olay yerinde şehit etmiş, pek çoğunun ağır yaralanmasına sebebiyet vermiş ve ilk aşamada 2000 kişiyi tutuklamıştır. Şehit olan 400 kişinin 16’sı, havaların aşırı soğuk olması nedeniyle üzerlerine sıkılan tazyikli su nedeniyle donarak şehit olmuş, 90’ı dövülerek şehit edilmiş ve 160’ı da halkın güvenliğini sağlaması gereken güvenlik güçlerince açılan ateş sonucu şehit edilmiştir.

  Bütün bu yaşanan insanlık dışı uygulamalardan sonra Çin yönetimi, Gulca ve civarındaki bütün doktorlara bir genelge göndererek, ayaklanma sırasında yaralananların tedavilerini yasaklamış, tedavi edenlerin ağır cezalara çarptırılacağını duyurmuş ve böylece pek çok Doğu Türkistanlının gerekli acil tedavileri göremeden hayatını kaybetmelerine veya sakat kalmalarına sebebiyet vermiştir.

  Aynı gece yapılan ev baskınları olayının sadece Gulca vilayetinde değil, eş zamanlı olarak birçok vilayet ve bölgelerde de yapıldığı ve sudan bahanelerle insanları evlerinden çıkartıp uluorta kurşuna dizdikleri haberleri de alınmıştır.

  Bizler, Turan İllerinden Doğu Türkistan’da, Türk olmaktan başka bir suçu olmayan kardeşlerimize yapılan bu insanlık dışı vahşeti unutmayacağız ve kendisini Türk hisseden hiç kimse de unutmamalıdır.
 
Osmanlı Devleti Doğu Türkistan'ı da Unutmadı Ömer Faruk Yılmaz Osmanlı Devleti her devirde Türkistan bölgesine yakın ilgi göstermiş ve hususiyle Safevilerle yapılan savaşlar sırasında Orta Asya'daki Hîve, Buhara, Semerkand ve Hokand hanlıklarına elçiler göndererek münasebetlerde bulunmuştur.Rusya'nın ve Çin'in bölgede nüfuz elde etmeye başlaması ile de bu münasebetler bir zaruret halini almıştır. Çünkü Rus ve Çin devletleri buralarda Müslümanlara karşı büyük bir tahakküm idaresi kurma gayretinde olmuşlardır.Türkistan bölgesindeki Müslüman hanlıklar da, 16. yüzyıldan itibaren İran, Çin ve Rusya'ya karşı hem büyük bir siyasi güç hem de Osmanlı padişahı "İslam halifesi" olduğundan Osmanlı Devleti'ne elçiler gönderme ihtiyacını duymuşlardır.Osmanlı-Türkistan münasebetleri sadece siyasî saha ile sınırlı kalmayıp dinî, ilmî ve ticarî faaliyetleri de içine almış ve devletin yıkılışına kadar devam etmiştir. Bugün Osmanlı Arşivi'nde mevcut vesikalar ışığında buralarla olan münasebetleri en ince teferruatına kadar görmek mümkündür.Meselâ: Hacıların İstanbul'a gelerek halifenin duasını aldıktan sonra mukaddes topraklara gittikleri ve Türkistanlı hacılara yardım edilmesi ve emniyetlerinin sağlanması konusunda o devirlere ait,  binlerce vesika mevcuttur.Ayrıca, buralarda mektepler açılmış, İstanbul'a talebe getirilip okutulması  ve tekrar memleketlerine gönderilmesi hususunda çalışmalar yapılmıştır.Bölgeye askerî teknik eleman gönderilip, yerli askerî eğitim geliştirilmiş, çeşitli zamanlarda askerî teçhizat ve mühimmat yardımı yapılmış, Türkistanlı tacirler için bilhassa İstanbul'da merkezler oluşturulmuştur. Felaket zamanlarında karşılıklı yardımlaşmalar olmuştur.1897 Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında bu bölgeden Osmanlı'ya büyük miktarda yardımlar gelmiştir. Hicaz Demiryolu için buradaki Müslümanların yardımları göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür.Padişahların Müslüman halka maddî yardımları yanında bilhassa Kur'ân-ı Kerîm ve dînî kitap yardımları vardır. Yukarıda verdiğimiz bilgilerdeki münasebetler umumî olarak Türkistan'ın tamamına matuf faaliyetlerdir.Bölgenin küçük fakat mühim bir mevkii olan Gulca'ya Osmanlı Devleti'nin yakın alâkası eskilere dayanmaktadır. Bu münasebetlerin başında eğitim ile alakalı faaliyetler gelmektedir. İstanbul, asırlardır islam dünyasına dînî ve ilmî merkezlik yapmıştır. Bunun sebeplerinin en başında, hilafet makamının ve halifenin burada bulunması gelmektedir. Böyle olunca bütün dünya Müslümanları buraya ayrı bir bağlılık göstermiştir. Aradaki manevi bağı sağlamlaştırarak devam ettirmenin birinci vasıtası da ilim alışverişinde bulunmaktır. Osmanlı bunu, Müslümanların bulunduğu dünyanın çeşitli yerlerinde mektepler ve medreseler açmak, bu uzak memleketlerden talebeler getirterek İstanbul'da okutmak ve tekrar memleketlerine gönderip oralarda da aynı tedrisatı yaptırmak suretiyle gerçekleştirmiştir.Osmanlı Devleti Gulca'da mektep ve medreseler açmış ve devamı için maddi yardımlarda bulunmuş; Gulca'dan da İstanbul'a talebeler getirilip mektep ve medreselerde okutulmuştur.Hamidiye MektebiSultan İkinci Abdülhamid Han'ın eğitim faaliyetleri herkesçe malumdur. Osmanlı Devleti sınırları dışında Müslümanların bulunduğu memleketlerde açtığı mektep, medrese ve camilerin sayısı oldukça fazladır. 11 Kasım 1904 tarihli bir vesikadan Gulca'da da Hamidiye Mektebi açtığını öğrenmiş bulunuyoruz. Bu mektebin ismi vesikada  "Çin'de Gulca Mekteb-i Hamîdî-i Hüseyni." şeklinde geçmektedir.1904 tarihinde Gulca'da açılmış olan bu mektep hakkındaki bir vesikada şu bilgiler yer almaktadır:“ Cenab-ı Hak, Müslümanların yegâne sığınağı, adaletli, şefkatli,   halife ve imamı olan padişahımız efendimiz hazretlerini kıyamete kadar makamında kemal-i afiyetle dâim buyursun.”Çin Türkistan'ında bulunan Gulca ve Kaşgar beldesi ileri gelenlerinden Bahaeddin Bay, hilafet merkezinde olduğu gibi bu havalide de ilim ve maarifin yayılması için Abdülkâdir, Mesûd, İbrahim ve Muhammed Seyyid isimli talebeleri padişahımızın himayelerinde ilmî müesseseler arasında yüksek bir mevkisi bulunan Hamîdiye Mekteb-i Âlîsi'ne kayıt ve  kabulleri yapılmış, mektep içinde hususî bir dairede ikametlerini sağlamıştır. Bunların rahat ve huzurlarının temin edilmiş olması, bütün Müslümanları büyük bir sevinç içinde bırakmış ve padişahımıza teşekküre sevk etmiştir. Hiçbir ferdin nail olamadığı şu muazzam nimetler için Müslümanlar şükür secdesine varmıştır. Bu sebepledir ki, hilafet makamı ile olan maddi ve manevi bağlılık daha da kuvvetlenmiş ve devamlı kuvvetlenmeye devam eder bir hale gelmiştir.İstanbul'da çeşitli mekteplerde okutulan bu talebeler ile çok yakından alâkadar olunmuş ve hertürlü ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmıştır.28 Ocak 1909 (5 Muharrem 1327) tarihinde Harbiye Mektebi'nde 9 Gulcalı talebenin tahsil gördüğünü vesikalardan tespit ediyoruz. Bunun yanında Tıp Mektebi'nde, Sanayi Mektebi'nde ve diğer mekteplerde tahsil gören Gulcalı talebeler de vardı.1863 tarihli bir vesikada Çin'de Gulca Emaret-i İslamiyesi musahiblerinden Akçapan Berat Efendi'nin oğlu Gulcalı Hafız Abdülaziz Efendi'den bahsedilmektedir.  Gulcalı âlimlerden Hafız Abdulaziz Efendi saraya alınmış, burada yetişmiş, daha sonra Enderunda Arapça muallimliği yapmıştır.Abdulaziz efendi Çin ve Türkistan Müslümanları hakkında çok mühim bilgiler veren “ Çinde din-i mübin-i İslam ve Çin Müslümanları” hakkında bir kitapta yayınlamıştır.
Belh Valisi ve Ahmet Davutoğlu Ünal Bolat Tarihin akışı olanca heyecanıyla sürüyor... Dünya, yeniden şekilleniyor... Bu şekillenmede tarihin akışını doğru okuyamayan ülkeler büyük sıkıntı yaşıyor...

Bu mesajı veriyordu Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu... 
Kendine güvenen... Karşısındakine güven veren... İnanan ve inandıran duruş ve ifadeleriyle... Nerede? İstanbul Fatih’te Ali Emiri Kültür Merkezi’nde...

Türk Ocakları İstanbul Şubesi’nin, kuruluşunun 100. yılı münasebetiyle, “Büyük Türkiye’ye Doğru” adıyla düzenlediği sempozyum’da:

“Mademki Türk Ocakları, Osmanlı’yı ayrıştırmak isteyenlere karşı kurulmuştu. Biz de 100 yıl sonra bütün bu coğrafyaları bir arada yaşayabilme ve yaşatabilme stratejisine sahip olmalıyız. Büyük Türkiye ancak bu şuurla kurulur. Biz buna tarihin hakkını vermek diyoruz...”

“Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dilden, hangi dinden, hangi ırktan olursa olsun, kendini Türk olarak kabul eden herkese ulaşmak zorundayız.”

Üç kıtada... Coğrafya’da artık her yere ulaşan... Her yerde “var” olan “varım” diyen bir Türkiye... Ve Dışişleri Bakanından bu anlamda veciz hatıralar:

İki yıl kadar önce. Bir AB’li yetkili, resmî bir görüşmede kendisine Bosna ile ilgili bir öneri notu uzatır. Bakan Davutoğlu kâğıdı alır. Okumadan ters çevirip muhatabına şu cevabı verir:

“Bir Türk Bakan’a Bosna ile ilgili kâğıt verilmez! Bir Türk Bakan, Bosna ile ilgili kâğıdı ya kendi yazar, ya da birlikte yazar.” 

“Çünkü” diyor sayın Bakan, “Bosna’daki insanlar bir sıkıntıya düştüklerinde yönünü başka tarafa çevirmez İstanbul’a çevirir.” Bu sadece Bosna’da mı böyledir? Suriye’de de, Libya’da da Afganistan’da da böyledir... 

İki sene önce Afganistan’a gider... Belh şehrindedir... O Belh ki, Bakan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu‘nun doğmuş olduğu şehir olarak iftihar ettiği Konya’nın manevi büyüğü Mevlana Celaleddin-i Rumi‘nin doğduğu şehir. Resmî temasta kendisini karşılayan Belh Valisi Ata Muhammed Nur: 

"-Hoş geldiniz Sayın Bakanım" , dedikten sonra Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na bir liste halinde isteklerini sunar:

“Bize şuraya bir okul lazım. Şuraya bir hastane. Şuraya bir çocuk parkı vb...” Dışişleri Bakanı Davutoğlu Belh’te de hemen bir “il imar timi” kurulması ve bu isteklerin en kısa sürede yerine getirilmesi talimatını verir. (O istekler bugün yerine getirilmiştir.) Vali Bey ile görüşme bitip ayrıldıklarında yanındaki gazeteciler der ki:

-Sayın Bakanım, Belh Valisi sizden o kadar rahatlıkla böyle bir istekte bulundu ki... Gören de zanneder ki o vali, Belh Valisi değil de Konya valisi.

“Sayın Bakanımızı dinlerken yıllar sonra bir defa daha Türk milliyetçiliği adına heyecanlandım.”
 
Türkistanlılar da Osmanlıyı Dinlerdi Numan A.Ünal Buhara'da tutuklanan İtalyan tüccarlar Gavas, Meeza ve Lita, Sultan Abdülaziz Han'ın mektubu üzerine serbest bırakılmıştı. Bütün İtalyan gazeteleri padişahın mektubunu neşrederek, Osmanlı'ya teşekkür ediyordu.  Yıl 1863...Padişah Sultan Abdülaziz Han. Osmanlı'nın henüz üç kıtada hükmünün ve Türk İslam Alemi'nde ise sözünün geçtiği günler...  Aynı tarihlerde Türkistan'da da Buhara Hanlığı hüküm sürüyor. İtalya Devleti ile Buhara Hanlığı arasında ticari münasebetler var. İtalya'dan Gavas, Meeza ve Lita isimli Uç tüccar, ticaret için Buhara'ya gidiyor. Buhara'da İtalyan tüccarlar bir şüphe üzerine tutuklanarak hapse konuluyor.  Bütün İtalya kamuoyu tüccarların kurtarılması için, İtalyan hükümetine baskı yapıyor. İtalyan hükümeti, tüccarların serbest bırakılması için yaptığı teşebbüslerden bir türlü netice alamıyor. Çaresiz kalan hükümet tüccarların tahliyesi için Osmanlı Devleti'ne başvuruyor; Osmanlı Devleti'nin tüccarların serbest bırakılması için gerekli teşebbüslerde bulunmasını talep ediyor.Buhara Hanı'na Name-i Hümayun  İtalyanlar'ın bu arzusu üzerine Sultan Abdülaziz Han, Buhara Hanı'na bir Name-i Hümayun (padişah mektubu) göndererek tutuklu bulunan Gavas, Meeza ve Lita isimli tüccarların serbest bırakılmasını istiyor. Buhara Hanı Osmanlı Sultanı'nın mektubunu alır almaz hapisteki tüccarları derhal serbest bırakıyor.  İtalya'nın Torino şehrinde bulunan Osmanlı sefiri, tüccarların serbest bırakılmasından sonra saraya gönderdiği mesajda; İtalyan tüccarların serbest bırakılması için Padişah'ın Buhara Hanı'na yazdığı Name-i Hümayun’un istisnasız bütün İtalyan gazetelerinde yayınlandığını, tahliyeden dolayı italyan kamuoyunda büyük bir sevinç ve memnuniyet meydana geldiğini, gazetelerde Osmanlı'ya teşekkür yazıları yazıldığını belirtiyor. 
Türkistanlı Kahraman Bir Lejyon İmamı: Nureddin Nemangani Çağatay Koçer II.Dünya Harbi sırasında iki ateş arasında kalan Türkistanlı yiğitlerden biri de Nureddin Nemangani’dir. Nureddin Nemangani, Nemangan’ın Serdaba şehrinde 1905 yılında dünyaya gelir. İlk ve orta öğrenimini Nemangan medresesinde tamamlar.

1930 yıllarında Türkistan’da yapılan mecburi toprak reformu sırasında komünistler toprak sahiplerini sürgüne gönderir. Nureddin Nemangani'nin ailesi de toprak sahiplerinden birisi olduğu için 21 Haziran 1941 tarihinde Ukrayna’ya sürgün edilir.Nemangani ve ailesi Almanların Ukrayna’yı işgal etmesine (4 Temmuz 1941) kadar burada kalır. 17 Kasım 1941’de Almanlara esir düşen Nureddin Nemangani, bir ay sonra gönüllü olarak “Türkistan Lejyonu”na katılır. Polonya’daki “Türkistan Lejyonu”nun 39 numaralı askeri olur. Nemangan medresesinde aldığı dini bilgileri 1942 yılının bahar aylarında cephedeki askerlere vermeye başlar.Türkistan Lejyonunun imamı olan Nemangani bu arada Ruslara karşı da cephede savaşmaya devam eder. İkinci Cihan Harbi bitene kadar da “Türkistan Lejyonu”nun “Timur Taburu” ve 162 nolu Türk bölgesinde hizmet yapar. Görevi bilhassa tabur imamlığıdır.1944 yılının sonunda Almanlar Doğu Türklerinden bir tümen hazırlar “Ost. Turkish Waffenband”  Kumandanı Harun El Reşid Willheim’dir (Müslüman olmuş Alman).Nemangani 1945 yılında savaş bittiğinde İtalya’da Amerikalılara teslim olur. İki yıl sonra Amerikalılar Nemangani ve diğer Türkistanlıları Münih’e getirerek serbest bırakırlar. 1950 yılına kadar Münih’te kalan Nemangani, o yıl ağustos ayında Türkiye’ye gitmeye karar verir ve yola çıkar. Ekimde İstanbul Tuzla’daki misafirhanede kalır, sonra da Adana’ya gider. Bu arada Tarsus’taki Kur’an Kursuna bir yıl devam eden Nemangani, 1956 yılında İstanbul’a gelerek dini tahsilini geliştirir.1957 yılında da Almanya’ya dönerek savaştan arta kalan Türkistanlılara dini bilgi vermeye başlar. Bu arada 1958 yılında kurulan “Muhacir Müslümanları Dini Cemiyeti”nin Baş İmamı olur. Cemiyeti Almanya Federal hükümeti ve Başbakanı Konrad Adenauer de tasdik eder.1976 yılına kadar Baş İmamlık görevini sürdürür. O yıl emekliye ayrılarak bir müddet İstanbul’da kaldıktan sonra Tarsus’a döner. 6 Eylül 2001 tarihinde de burada rahmet-i rahmana kavuşur. Nemangani, İstanbul’daki Karacaahmet mezarlığında medfundur. 
Türkçe'nin Türkistan'daki Üstadı: Ali Şir Nevaî Ali Akar Ali Şir Nevaî, 1441'de Herat’ta doğdu. Yedi göbekten beri Timur ve Timuroğullarının sarayında önemli görevler üstlenmiş bir aileye mensuptur. Bu bakımdan şehzadelerle birlikte büyüdü ve onlarla birlikte eğitim aldı.Ali Şir Nevaî yalnız Özbek edebiyatının değil, bütün Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. O, verdiği otuzu aşkın eseriyle, Türkçeyi, Orta Asya’daki bütün Türk boyları için ortak bir edebî dil yapma başarısını göstermiştir. Nevaî sonrasında, Türk dili Orta Asya’da ortak bir yazı dili âline gelmiş ve bütün Türk halkları tarafından 20. yüzyılın başına kadar ulaşmıştır.Diğer yandan Nevaî, Çin, Hint, Fars ve Arap dillerinin hakimiyet alanı olan bir coğrafyada, Türkçeyi, edebiyat dili haline getirerek, kültür tarihi bakımından da önemli bir misyonu yerine getirmiştir.Nevaî, Muhakemetü’l-lugateyn’i, 1499 yılında yazmıştır. Eserde temel olarak, Türk dilinin Fars dilinden daha üstün olduğu düşüncesi işlenmektedir. Bu eseri, ömrünün son yıllarında yazması, Farsçanın ve Türkçenin imkânlarını "sınamış" bir edib olması bakımından önem taşımakta ve bu eserde ileri sürdüğü düşünceleri, kuru bir dil milliyetçiliğinden öte, dilin, edebî imkânlarını iyi bilen bir edebiyatçının tecrübeleri olması bakımından son derece önemlidir.Ona göre, Türkçe, kelime hâzinesi ve gramer bakımından Farsçadan imkânları daha iyi olan bir dildir. Farsça ise ilim ve sanat kavramlarının zenginliği bakımından Türkçeden daha çok işlenmiştir. Bunun yanı sıra Türkçe, eklerden isim ve fiil türetilmesi bakımından işlek ve hareketli bir dildir.Türkçe Yazmayana Sitem..Nevaî, Türkçenin bu imkânlarına rağmen ana dili ile yazmayan Türk şair ve yazarlarına sitemler göndermekte ve şöyle demektedir:"Türkün beceriksiz ve değersiz gençleri, kolaydır diye, Farsça şiir söylemeye özeniyorlar... Türk dilinin genişliği bu kadar tanıklarla anlaşıldıktan sonra, istidatlı Türk gençlerinin kendi dilleri dururken başka dille şiirlerini yazmamaları gerekirdi. Eğer her iki dilde eser verebilecek kabiliyetteyseler, kendi dillerinde daha çok eser vermeliydiler. Doğrusu şudur ki bunlar, Türkçe şiir söyleyecek güçte değildirler."Nevaî, burada, kendi tecrübesini anlatmakta ve bu konuda nasıl uyandığını şöyle dile getirmektedir:"Türk dili bırakılmak üzereydi. Bunun içindir ki ben de gençliğimde geleneğe uyarak Farsça söyledim. Kendimi anlamaya başlayınca güçlükleri yenmek isteğiyle Türk diline döndüm ve onu düşünmeye başladım. O zaman gözlerimin önünde on sekiz bin âlemden daha geniş bir âlem belirdi. O âlemin süslerle dolu göğü bana dokuz felekten daha yüksek göründü. İncileri yıldız cevherlerinden daha parlak olan erdemlik hâzinesi bana açıldı.... Herşeyin değerini bilen zevkim bu hâzineden inciler, sayısız inciler ve mücevherler topladı. Bu kadar varlıklar ve bolluklar bana nasip olunca, tabiatımda güller açmaya ve âleme yayılmaya başladı.”Nevaî’nln Türkçecilik davası milliyetçilikten yahut dayanaksız bir iddiadan ibaret sayılmamalıdır. O, dil işçisi ve dilin içinde biri olarak gramer ve kelime hâzinesi bakımından da Türkçenin zenginliklerini ortaya koymaktadır.Nevaî’ye göre:-Türkçenin kelime hâzinesi çok geniştir. Meselâ ağlama, birçok kelime ile ifade edilir.-Türkçe cinaslı bir dildir. (Buna örnek olarak at, at-; it, it-; bar, bar- "git-"...)-Şiir sanatı bakımından elverişli kafiye imkânları sunan bir dildir.-Her kavram için ayrı bir kelime vardır. Büyük, küçük, kız ve erkek kardeşleri karşılamak için ayrı ayrı kelimeler kullanılır.-Türkçe, eklerle yeni kelime yapmaya elverişli bir dildir. Arapçadaki "mufaale" bâbı, Türkçede "ş" ekiyle karşılanır. Kuçuşmak, öpüşmek gibi. Yine kelimelerin sonuna "" eklenerek, mevki, hüner ve sanat sahipleri belirtilir. Suçı, kuşçı, tamgaçı...-Kelimelerin sonuna dik "gibi” edatı getirilerek anlama başkalık verilir.Ömrünün son yıllarında giriştiği bu dil hamlesinin semeresini sağlığında göremedi ama ölümünden sonra bütün Türk dünyasında etkilerini gösterdi. Çağatayca ve Nevaî tarzında yazmak, Osmanlı, İran, Azerbaycan şairleri tarafından âdeta moda oldu. Hatta, Nevaî’nin eserlerine daha iyi nüfuz edebilmek için ona izafe edilmiş sözlükler hazırlandı.Nevaî, gerek yazmış olduğu eserlerle, gerekse bu eserlerde göstermiş olduğu sanat gücüyle kendini Türk ve dünya edebiyatının en büyük şairleri arasında kabul ettirmiş biridir.O, her ne kadar Çağatay dilinin ve Timurlular coğrafyasının şairi olarak adlandırılsa da aslında bütün Doğu’nun şairidir. Çünkü O, devrinin önemli kültür, edebiyat ve sanat dilleri olan Arapça ve Farsçayı biliyor, Hintçeyi tanıyordu.O, Türk dünyasının şairidir. Çünkü, kendi devrinde Türkçenin öteki büyük lehçesi olan Osmanlı Türkçesini ve bu sahanın sanatçılarını bilmekteydi. Osmanlı Türkçesinin kelime ve şekillerini kullanıyor; Osmanlı şairlerinin şiirlerindeki sanat ve dil unsurlarını kendi eserlerine taşıyordu.O, çağının dünya şairidir, çünkü, 16. yüzyıl dünyasında kullandığı kelime sayısı bakımından çağdaşı Shakespeare eserlerini 22 bin kelime ile yazarken, Nevaî’nin kelime kadrosu 24 bindir.Nevaî 21.yüzyılda yeniden şekillenen Türk dünyasının gerek eserleri ve şahsiyeti, gerekse millî dil mücadelesi bakımından örnek alacağı büyük bir kültür adamıdır.
Doğu Türkistan’da Kültürel Soykırım Yrd. Doç.Dr. Erkin Emet
Ç
in Komünist Partisinin şu anki uygulamaları gösteriyor ki, Çinlilerin maksadı Doğu Türkistan'daki Türk asıllı toplulukları ve onların kültürel izlerini o topraklardan silmektir. Bu gayesini sinsi bir şekilde gerçekleştirmeyi planlayan Çin, bugün bu işi hızlandırmıştır. Geçen sene sonunda Kaşgar'a tren yolunun açılması bunun tipik örneklerinden biridir. 
Türk tarihinde çok önemli yere sahip, açık hava müzesi durumundaki Kaşgar şehri son 4 yılda %50 Çin şehrine dönüşmüştür. 
İlk Türk İslam devleti Karahanlı devletine başkentlik yapmış Kaşgar şehrindeki tarihi eserler çeşitli bahanelerle tek tek kaldırılmaktadır. Kaşgar halk Parkının önüne bütün mimari özelliği Çin mimarisini temsil eden bir park yapılmıştır. Bu bahaneyle de çevredeki tarihi Kaşgar evleri yıkılmıştır, bir de parkın içinde Çin'de çöpe atılmış Mao'un heykeli bulunmaktadır. 
Kaşgar'daki eski surlar da teker teker kaldırılmaktadır. 80'lı yıllarda yapılan mimari yapılarda Uygur mimari özellikleri kısmen de olsa görülürken , 90'lı yılların başından itibaren, bütün yapılar Çin mimarı özelliğini taşımaktadır.
Dikkat çekici olan şu ki, büyük alış veriş merkezlerinin içine Çin klasiklerinden Batıya Seyahat ‘ Xi Yü Ji’ adlı eserin içindeki Tang Seng, Zhu Ba Jie, Sun Wu Kong gibi tiplemelerin heykelleri dikilmektedir. 
Bunun tipik örneklerinden biri de Turfan'ın Doğusundaki Yalkun Dağ yamaçlarına yerleştirdikleri Sung Wu kong, Tang Seng ve Zhu Ba Jienin heykelleridir. 
Çinli tarihçiler tarihi siyasete alet etmek sûretiyle sürekli “Doğu Türkistan eskiden beri Çin'in toprağıdır” safsatasını ileri sürmektedir. Bu tezi pekiştirmek maksadıyla bugün Doğu Türkistan'daki Türk kültürünün eserlerini silip yerine kendi kültürünü gösteren eserleri dikmeye çalışmaktadır. Bunları yaparken Doğu Türkistan halkının komünist sistemine işgalci güçlere olan kin ve nefreti artmaktadır. 
Bilindiği gibi Uygur Türkleri göçebe hayattan yerleşik hayata ilk geçen Türk halkıdır. Dolaysıyla Doğu Türkistan'da el sanatları gelişmişti. Ancak son 20 yıllık Çin göçü ve kültürel soykırımı neticesinde pek çok el sanatları unutulmuş bazı dallar ise unutulmak üzeredir. El sanatları, kunduracılık, kuyumculuk, halıcılık sektörleri Çin Hükümetinin kasıtlı uygulamakta olduğu yok etme siyasetinden dolayı kaybolmaktadır. Komünizmin çökmesiyle Çinliler kendi milli değerlerini, araştırmak ve canlandırmak için çok büyük bütçeler ayırıyor. Fakat Doğu Türkistan'da ise onlarca milli neşriyat, sanat toplulukları, tiyatrolar parasızlıktan çalışamaz duruma düşmüştür. Azınlıkların kültürel faaliyetlerine bütçe ayırmak şöyle dursun, toplu faaliyetler bile yasaklanmıştır. 
Bugün Doğu Türkistandaki diğer bir vahim olay da Kazak ve Kırgız Türklerine yönelik asimile politikasıdır. Kazak ve Kırgız Türkleri çok eski tarihten beri, hayvancılıkla uğraşan halklardır. Bunları asimile ederek kültürel değerlerini yok etmek için, asırlardan beri yaşamakta oldukları yaylaklarından çeşitli baskı ve bahanelerle kovmaktadırlar. 
Yayla turizmini geliştirme adı altında, yaylaları Çin'den gelen göçmenlere peşkeş çekmektedirler. Dışarıdan turist gelmemesine rağmen, devlet dairelerinden Çinli memurları toplayıp, yaylalara götürüp gezdirerek turizm süsü verilmektedir. Asırlardan buyana ekmek tekneleri olan hayvancılığı büyük zarara uğrayan Kazak, Kırgız Türkleri perişan duruma düşmüştür. Bir milleti millet yapan onun kültürüdür. Biz kendi kültürümüzü muhafaza etmek, Çinlilerin insanlık dışı bu kültürel soykırımını dur dememiz şarttır.
Türk Dünya'sını Tanımak Güler Eren Elli yıla yakın komünist sistemle yönetilmiş, bin yıla yakın bir süredir temasımızın bulunmadığı Tuva'da herhangi bir köye gidip, herhangi bir eve girerseniz ve Türk olduğunuzu, Türkiye'den geldiğinizi söylerseniz: "Aaa!... Biz kardeşiz. Atamız, dedelerimiz aynı "sözleriyle ve büyük bir muhabbetle karşılanırsınız. Ben bunu defalarca, bizzat yaşayarak gördüm. 
Türkiye'de aydınlarımızın yüzde 90'ından fazlası 'Tuva' kelimesini duyduğunda 'O da ne?' der gibi yüzünüze bakmakta. Elbette bu acı bir durum.” Doç. Dr. Ekrem Arıkoğlu, "Tuva Cumhuriyeti ve Tuva Türkleri" adlı değerli yazısında haklı olarak böyle yakınıyor... 
Gerçekten de Türk Dünyası'nı bilmiyor, ailemizin fertlerini, kendi kardeşlerimizi tanımıyoruz. Tuvaları, Şorları, Hakasları, Televutları, Meluncanları daha önce hiç duydunuz mu? Sakalar, Kumuklar, Karaçaylar, Malkarlar, Karaylar, Nogaylar hakkında neler biliyorsunuz? Ahıska Türklerinin macerasına, Kırım Tatarlarının tehcirine, Irak Türkmenlerinin, Doğu Türkistanlı Uygur Türklerinin uğradığı katliamlara hiç ağladığınız oldu mu? Tataristan, Başkurdistan ya da Doğu Türkistan'ı haritada gösterebilir misiniz? Sahi Türkistan neresidir, biliyor musunuz? "Türkistan" Türklerin anayurdudur. Asya'nın ortasında, Doğu Türkistan, Batı Türkistan, Kuzey Türkistan, Güney Türkistan şeklinde ayrılmaya çalışılan, çeşitli devletlerin, muhtar cumhuriyetlerin, Türk topluluklarının üzerinde yaşadığı aslında tek bir vatandır Türkistan...
Tek bir millet, Türk Milleti çok çeşitli sun’î siyasî ve kültürel bölünmelere maruz kalmıştır. Türkistan coğrafyasının biraz batısında Azerbaycan ve Türkiye Cumhuriyetleri bulunuyor. Lâkin anayurt Türkistan, bir ana gibi kollarını uzatmış, kucağını açmış bizleri sevgi ve gönül dünyasına bekliyor... Yıllar yılı kökümüzden koparılmış olarak yaşadık. Türkiye dışındaki Türklerden bahsetmek suç haline getirilmişti. Dış Türklere sahip çıkmak, "şovenlik, ırkçılık, Turancılık" ithamları ile karşılaşmak, "kafatasçı" ilân edilmek demekti. "Aslını inkâr eden haramzadelere" dönmüştük. Bir yandan koskoca "Devlet-i Âliyye"yi inkâr ediyor; diğer yandan kapıkomşu Nahçıvan'a sırtımızı dönerken, kendimize beşbin yıllık Anadolu tarihinden atalar-dedeler bulmaya çalışıyorduk. 200 Milyon nüfuslu Türk Dünyası'nı, 1.5 milyar nüfuslu İslâm Dünyası'nı tamamen unutmuş gibiydik. Halbuki, dünyanın bir ucunda Hakas Türkleri ölülerine bizim gibi ağlıyor, Kafkaslarda Nogay Türkleri çocuklarına bizim gibi ninni söylüyor, Moldovya'daki Gagavuz Türkleri türkülerini bizim gibi çağırıyor ve Malezya'da, Endonezya'da, Pakistan'da hâlâ Abdülhâmid Hân'ın menkıbeleri anlatılıyor. Doğu Türkistan'daki kardeşlerimiz Çin zulmü altında bizden medet umuyor, Prizren'de, Priştine'de, Üsküp'te, İskeçe'deki kardeşlerimiz "Türk'ün sancağına bakıp çırpınıyorlar" ve sabırla bekliyorlar. Ahıska Türkleri asırlık maceralarını sürdürürken gözleri Türkiye'ye, bizlere dönük... Bereket versin 1989 sonlarında komünizm iflâs etti, Sovyetler Birliği parçalandı; biz de ABD'nin "yüksek" müsaadeleri ile Washington üzerinden anayurdumuz Türkistan'ı keşfe yollandık. Tamamen hazırlıksızdık... Önce Türk Dünyası'nı yeni bir iktisadî kaynak olarak değerlendirdik. Zaman zaman kendimizi bir "baba", bir "ağabey" saydık. Öz kardeşlerimize "Türkî" diyerek araya mesafe koymaya kalktık. Lâkin gene de beklenen vuslat gerçekleşti. Biz de Türkiye Türkleri olarak yıllar, belki de yüzyıllar sonra anayurdumuz Türkistan 'a, Hoca Ahmet Yesevî'ye ve Türk kardeşlerimize kavuşmuş olduk. Merhum Cumhurbaşkanımız Özal, "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne" deyince kıyametler koptu. Aslında bu slogan bile eksikti. "Atlantik'ten Büyük Okyanusa" demek lâzımdı. Çünkü Türk Dünyası ve dünya Türklüğü Atlantik'ten de öteye devam ediyordu. Artık dünyanın her yerinde Türkleri görebilirsiniz. O billur ahenkli, bal tatlı güzel Türkçemizle istediğiniz gibi gezebilir, ticaret yapabilir, dostluklar kurabilirsiniz. Artık, gecikerek de olsa, bizim de evlâdlarımız büyük bir milletin, devâsâ bir medeniyetin, emsalsiz bir kültürün vârisi ve mensubu olmanın gururunu yaşayabilirler.
Kaynak: Yeni Türkiye
Türk Birliğine Karşı Rus Oyunu Prof. Dr. Ramazan Özey Türkler' in tarihte, diğer devletlere olan yenilgileri, hep kardeş kavgaları yüzünden olmuştur. 20. yüzyılda bile, gerek Sovyet Rusya ve gerekse Çin Halk Cumhuriyeti esaretinde kalan Türk ülkelerinde, sürekli olarak kardeş kavgası tezi işlenmiştir. Her ülkede ya da bölgede, Türkler çeşitli adlar altında (Tatar, Kazak, Özbek, Uygur, Karakalpak, Kırgız, Azeri, Yörük, Türkmen gibi…) tasnif edilmeye başlanmış ve Türk adı unutturularak, bu Türk boyları birbirine hasım durumuna getirilmiştir. Böylece sömürgecilerin ekmeğine yağ sürülmüştür. 
Eğer Türk insanı, dünya'da acı çekmek istemiyorsa, artık boy ayrımına son vermeli ve kardeşlik ülküsünü perçinlemelidir.  Çünkü; "Birlikten kuvvet doğar."Eski Sovyetler Birliği içinde yer alan Türk Cumhuriyetleri'nin bugünkü sınırları, 1924 ve 1936 yıllarında yapılan düzenlemelerle Ruslar tarafından çizilmiştir. Rus, Orta Asya'da çizmiş olduğu sınırlarda merkezî hükümetin yani Moskova'nın menfaatini düşünmüş ve sürekli bağlılığı esas almıştır. Bunun sonucu olarak 1986-1990 yılları arasında, Orta Asya Türk ülkelerinde çeşitli çatışmalar yaşanmıştır. Almatı'da Ruslarla Kazaklar, Duşanbe'de Özbeklerle Tacikler, Fergana'da Özbeklerle Ahıska Türkleri, Oş'da Kırgızlarla Özbekler karşıkarşıya gelmişlerdir.Bu karmaşıklığı Sovyet rejimi hazırlamıştır. Meselâ, Fergana vadisi, testere ile parçalara ayrılmış gibi bir bulmaca ve labirent şeklinde Özbek, Türkmen, Tacik ve Kırgız bölümlerine ayrılmıştır. Böylece Tacik ve Kırgız pastalanran içine bir miktar kuşüzümü; Özbekistan kekinin içine biraz Tacik kuru üzümü konulmuştur. Vadi içinde yer alan sulama kanallarının bir kısmı bir ülkede, diğer kısmı başka ülkede bırakılmıştır. Bütün bunlar, gelecekte olabilecek bir bağımsızlığı imkânsız kılmak ve merkezi hükümete bağlılığı sağlamak için yapılmıştır.Sınırlarını çizilmesinde tarihî, coğrafî ve sosyal özellikler göz önünde tutulmadığı için sıkıntılar mevcuttur. Bu problemler zaman zaman iç karışıklıklara yol açmaktadır. Sıkıntıların izalesi de oldukça zordur. Çünkü etnocoğrafik karmaşıklık hakimdir. Bu karmaşıklık zaman zaman depreşmektedir. Meselâ, 1990 yılında, Oş ve çevresinde, Kırgızlarla Özbekler arasında çıkan çatışmalarda, çok sayıda Özbek ve Kırgız ölmüştür. Bunun sebebi olarak,  Oş ve çevresinin 1936'da Stalin tarafından Kırgızistan'a verildiği gösterilmektedir.
Buna benzer sürtüşmeler diğer Türk Cumhuriyetleri'nde de, yaşanmaktadır. Eğer bu tür anlaşmazlıkların  boyutları genişlerse, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri arasında, sınır çatışmaları ve savaşlar çıkabilir. Böyle bir savaş da, sömürgeci ülkelerin ekmeğine yağ sürer. Savaşın kötü sonuçlarını, yine bölge halkı yaşar. Bu sebeple, bugün için, Türk Cumhuriyetleri'ndeki mevcut sınırlar korunmalıdır. Bundan sonra çıkabilecek meseleler ise, oluşturulacak Türk Ülkeleri Üst Kurultayı'nda çözümlenmeye çalışılmalıdır.Sonuç olarak; Büyük Türk Tarhi üzerine, barış, sevgi, kardeşlik, birlik ve beraberlik kokan Türk Dünyası Coğrafyasını inşâ etmek, Türk Dünyası gençliğinin en büyük gayesi olmalıdır.
 
Bir Elmanın İki Yarısı: Türkiye ve Kazakistan Hasan Kanbolat Aralık ayının Kazakistan için ayrı bir önemi vardır. 1 Aralık, “Kazakistan Cumhuriyeti Birinci Cumhurbaşkanı” günü olarak resmen kutlanır. 16 Aralık ise Kazakistan’ın hürriyet günüdür. Bu yıl Kazakistan’ın bağımsızlığının 21. yıl dönümü. Kazakistan’ın hürriyetinin 11 Aralık’ta Ankara’da düzenlenen resepsiyonla coşkuyla kutlandı. 

Kazakistan, Kurucu Başkanı Nursultan Nazarbayev’in öncülüğünde geleneklerine sahip çıkarak modernleşmeyi başarmış bir dünya devletidir. Farklı din ve etnisiteleri reddetmeden bütünlüğünü korumayı bilmiştir. Böylece, dünyaya başarısı denenmiş bir ‘Kazak Modeli’ olduğunu göstermiştir.

Günümüzde Kazakistan, serbest pazar ekonomisini güçlendirmeye yönelik bir politika takip etmekte olup, dünya piyasalarıyla bütünleşmiştir. Nitekim, Kazakistan’ın başkenti Astana’nın EXPO 2017’ye ev sahipliği yapmasının kesinleşmesi, ülkenin sağladığı uluslararası saygınlığın bir göstergesidir. 

Türkiye, Kazakistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkedir. Kazakistan, Türkiye’nin Orta Asya’da başlıca siyasi ve ekonomik ortağıdır. Türk dış politikasında Kazakistan’ın yeri ve ağırlığı, Kazakistan’ın aktif, aynı zamanda yapıcı ve bütünleştirici dış politikası sayesinde giderek artmaktadır. Bu çerçevede Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in 11-12 Ekim 2012 tarihlerinde gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti sırasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin ilk toplantısı da düzenlenmiştir. 

İş ve yatırım açısından en iyi imkânları sunan ülke olan Kazakistan ile Türkiye arasındaki ikili ticaret hacmi 2011 yılında yaklaşık 4 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır. 2012 yılı sonunda 4 milyar sınırının aşılması beklenilmektedir. Türkiye, sermaye miktarı açısından ABD, Güney Kore ve İngiltere’den sonra Kazakistan’da en büyük dördüncü yatırımcı ülke konumundadır. Ülkedeki yabancı sermayeli şirket sayısı bakımından ise ilk sıradadır. Astana’da artan inşaat faaliyetlerinde Türk müteahhitler önemli rol almıştır... 
Kazakistan’da bulunan Türk yatırımcıların gıda, petrol, ilaç-kimya sanayisi, inşaat, otelcilik, sağlık, savunma sanayisi, tekstil ve konfeksiyon alanlarında yoğunlaşan yatırımlarının toplam tutarı 1.7 milyar dolar civarındadır. Türkiye turizm alanında Kazakistan pazarından aldığı yüzde 50’nin üzerinde payla yurt dışına giden Kazak turistler için birinci tercih konumundadır. 2011 yılında Türkiye’ye gelen Kazak vatandaşlarının sayısı önceki yıla oranla yüzde 25 artışla 316 bin civarında gerçekleşmiştir... 
Merkezi Türkistan’da bulunan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi’nin dört ayrı şehirdeki yerleşkesinde, yaklaşık 31.000 öğrenci öğrenim görmektedir. Ayrıca Kazakistan’da Kazak-Türk Eğitim Vakfı, Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı, Orta Asya Medeniyet Vakfı’na bağlı çeşitli düzeylerde eğitim kurumları mevcuttur. Türkiye, 2011-2012 öğretim yılı için Kazakistan’a 125 adet yüksek öğrenim bursu tahsis etmiştir. Ayrıca, Astana Yunus Emre Türk Kültür Merkezi Mayıs 2010’da faaliyete geçmiştir. Merkez, Türkçe Kursları da sağlamaktadır. 
 İki ülke arasında pasaportsuz geçiş başlamalı 
Türkiye’nin AB ile, Kazakistan’ın BDT ile ilişkileri etkilenmeden de Türkiye ile Kazakistan arasında hukuksal temelde iş birliği başlatılabilir. AB içinde de İngiltere, İspanya, Fransa, İskandinav ülkeleri yakın tarihi ve kültürel ilişkileri bulunan ülkelerle hukuksal temelli iş birliği kurmuştur... Kazakistan ile Türkiye arasında da AB ve BDT’ye alternatif olmayan, tamamlayıcı rolü olan hukuksal iş birliğine yönelinmelidir. 
Karşılıklı olarak vatandaşlık, mal edinme, şirket kurma ve çalışma hakkının alınması şartları kolaylaştırılmalıdır. Gençlerin çalışma, okuma ve turistik seyahatleri kolaylaştırılmalıdır. İki ülke arasında ekonomik, kültürel ve siyasi yakınlaşmanın kalıcı olabilmesi için mal ve insan taşımacılığının ucuzlatılması gerekmektedir... 
Kazakistan ile Türkiye arasında ikili münasebet  çok boyutlu olarak gelişmeye devam etmektedir. Ancak, Kazakistan ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilerin herhangi iki ülke arasında kurulan iyi ilişkilerden farklı bir boyutu olması gerekiyor. İki ülke arasında mevcut olan dil, din, etnik, tarihî ve kültürel bağlar iki ülkenin geleceklerini kardeşlik bağları içerisinde yakınlaştırmanın altyapısını oluşturmaktadır. 
Bunun için yeni kurumlar oluşturmak yerine artık hukuksal temelde iş birliğine geçilmesi gerekmektedir. Kazakistan’ın Ankara Büyükelçisi Prof. Dr. Canseyit Tüymebayev’i ve ekibini Türkiye ve Kazakistan’ın daha da bütünleşmesindeki katkılarından dolayı kutlarım.
Türkistan Rus Esaretinden Nasıl Kurtulacak? Prof. Arminius Vambery “Arminius Vambery, aslen Macar’dır. Birçok yabancı dile tam vâkıfdı. Ayrıca dört sene kaldığı İstanbul’da Osmanlı Türkçesini çok iyi öğrendi. Türkistan’daki Türk lehçelerini de iyi bilmekte idi. 1863 senesinde Osmanlı pasaportu ve İstanbullu Müslüman bir derviş kıyafetiyle, İran üzerinden çıktığı Türkistan yolculuğunu tam bir yılda tamamladı. Gezisi sırasında Hanlık merkezleri olan Hiyve, Buhara ve Semerkant’a uğradı. Vambery, gezisi sırasında, gördüğü bütün şehir ve köylerin, coğrafi, sosyal ve kültürel özelliklerini inceledi. Ülkesine dönünce, seyahat hatıralarını “Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezisi” adı ile kitaplaştırdı. (Editör) A. Vambery Rus işgali altındaki Türkistan’ın geleceği hakkında şunları söylemişti: Ruslar, yarınki kudretlerini Orta-Asya'dan alacaklardır. Çünkü Avrupa kıtasından büyük, on bir milyon kilometrekare olan bu tarihi diyarda tabiat cömert ve sonsuz derece zengindir. Her türlü maden vardır. Yeraltı su kaynakları bugün stepleşmiş gözüken geniş sahaları en verimli topraklar hâline sokabilir. İpek yolu şeklen kapanmıştır. Dünyaya hâkim olacak bir devlet, insanlığın üzerinden akıp gittiği temel yollardan müstağni kalamaz. Ruslar, rejimleri ne olursa olsun, Türk Ana-Vatanını elden kaçırmamak için icabında hatıra gelebilecek bütün entrikalara bâş vuracaklar şeklen sulhsever olacaklar, gerektiği zaman ırklarının ve idare tarzlârının kendilerine en uygun şekli olan zulmü ve istibdadı bütün dehşetiyle tatbik edecekler, bu geniş kıt'ayı sömürmeye devam edeceklerdir. Bunda da şüpheniz olmasın ki muvaffak olacaklardır. Zamanın tekniğini, Avrupa karaşındaki topraklarından daha büyük dikkatle buraya sokacaklar, bakir kıymetleri işleyeceklerdir. Bu yol ve tarz onların cihan devleti olabilmeleri için tercih etmeye mecbur oldukları yoldur. Dünyaya hâkim olmak iddialarını ve ihtiraslarını başka türlü devam ettiremezler. Fakat hata edeceklerdir: Hata etmeye mecburdurlar da... Çünkü Ruslar, Türkleri, asla ve asla Ruslaştıramayacaklardır. Aksine, eğer Türkleri toptan yok etmezlerse belirli bir zaman sonra, Türk asıllı insanlar, Rus asıllı olanlardan sayıca daha çok olacaklardır. Çünkü Türkler, bilhassa göçebe orijinli Türkler, Ruslardan daha üstün nüfus artışı kudretine sahiptirler. Ruslar, Türklere, hiç bir zaman güvenemedikleri için zaruret duymadıkça; onları savaşlara sokmazlar. Hem itimad etmezler, hem de modern harp sanatını öğrenmelerini istemezler. Çünkü bilirler ki Türkler kendilerine göre daha harpçi, cesur ve ferdî güce sahiptirler. Orta-Asya'daki milyonlarca Türk asıllı insan, çeşitli oymak ve obalara ayrılmış, çeşitli avul adları taşımakla beraber aralarında ırk, kan, dil birliği varadır ve yüzde doksanı aşkın çoğunluğu aynı din içindedirler. Müslümandırlar. Hem de, Araplara ve İranlılara göre daha çok samimî ve gönülden Müslüman... Ruslar, onları muhtelif devletlere ayıracak, Türk erkeklerini Rus kızlarıyla; Türk kızlarını Rus erkekleriyle evlenmeye mecbur edecek, kendi dil ve edebiyatlarını zorla kabul ettirecek, kiril alfabesini tatbik ettirecek, ferdî aydınlamaları önleyecek, milliyet ve din şuurunu unutturmak için, ırklarına has desîse, alçaklık, istibdad, insanlık dışı yollarla her çâreye başvuracaklardır. Fakat; kısaca Turan diyeceğimiz ve Avrupa'dan büyük ülkeyi sömürmek için oraya çağın teknik ve vasıtalarını sokmaya mecbur ve mahkûm oldukları için, Türkler, ister istemez devrin medeniyetiyle karşı karşıya ve yüzyüze geleceklerinden ve Ruslardan daha çok zeki, çalışkan, haysiyet ve gurur sahibi olduklarından bu medeniyete onlardan daha derin ihtirasla sahib çıkacaklardır. Bu safhadan sonra, Türk milliyetçiliği ile Rus milliyetçiliği arasında gizli ve hudud tanımaz bir harb başlayacaktır. Bu harbden emin olunuz ki Türkler galip çıkacaklardır. Çünkü Türkler, Araplar gibi samî ırk değildir, köle ruhu taşımazlar, sarı ırk da değildir. Refah ve medeniyet kendilerinin olmadı mı tatmin edilmezler, aslen Ural-Altaylı olan biz Macarlara bakınız: Avrupalılaşmanın her türlü tecellisi içinde nasıl ayrı bir millet isek, kaynaşamamış isek, dinimiz Hıristiyan olmakla beraber, siz Osmanlı Türkleriyle yüzlerce yıl yan yana ve içice, sessiz ve huzur içinde yaşamış olmamıza rağmen, Cermen hâkimiyetine elli yıl tahammül edemedik ve iki defa isyan ettik, sizlerden yardım istedik ve gördük. Sizinle harplerimiz “siyasî” idi: Sizden başkalarıyla da “ırkî...” Napolyon Bonapart: “— Türkler öldürülürler, fakat mağlûb edilemezler...” demişti.

Bu öldürülmek tâbiri, yok edilmek manasınadır. Ruslar, Türkleri topyekûn imha etmeyi gönüllerinden isterler amma, o zaman da, ancak Türk ferdî kudret ve kabiliyeti ile Türk irsî mukavemet ve bedenî hususiyetleri ile işlenebilecek o uçsuz bucaksız ülkeden bekledikleri kolonizasyon nimetlerinden mahrum kalırlar. Tekniği getirdikleri zaman ise, Türk, günün birinde o tekniğe Rustan daha lâyık olduğunu isbat edecek ve milliyetini de, dinini de asla terk etmeyeceği için bir gün gelecek, hem ülkesinin, hem Rusluğun hâkimi olacaktır. Çünkü insanlar her şeyi değiştirebilirler, fakat illiyet ve irsiyeti değiştiremezler. Dünyada Türkmenlerden daha cesur insanlar düşünemem.

Kaynak:
- Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezisi  -  A. Samipaşazâde Abdülhalim - N. Ahmet Özalp
- Saraydaki Casus-Mim Kemal Öke
- Sahte Derviş-Cemal Kutay
- Hayat Tarih Mecmuası  
Doğu Türkistan'dan Koca Salonu Ağlatan Mektup Murat Çoban İnsanın keyif aldığı anlar çok olmaz. Kimi zaman yaptığı işten, kimi zaman okuduğu kitaptan, kimi zaman da ideallerine bir adım daha yaklaşıyor olmaktan meftun olur. İşte böyle bir haftasonu geçirdik Alanya’da. Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği ile Türk Eğitim Sen’in ortaklaşa düzenlediği üç günlük program çerçevesinde ‘çalışan kadın’ın sorunları tartışıldı. Avrasya coğrafyasında yaşayan Türk kadınları ile ülkemiz kadınlarının kaynaştığı toplantıda daha çok dünya üzerindeki Türk kadınlarının sıkıntıları ve içinde bulundukları şartlar konuşuldu. Dolu dolu üç gün geçirildi.
İkinci gün düzenlenen sempozyumda Doğu Türkistan’ı temsilen gelen hanımın yaptığı konuşma salonda bulunanları ağlattı. Konuşma esnasında arka sıralardan gelen hıçkırık sesleri kısa sürede salonu kaplayıverdi. Uzunca yapılan konuşma arasına sıkıştırılan bir mektubun bu denli bomba etkisi yapacağını doğrusu hiç beklemiyordum. 2005 yılında Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Genel Merkezi’nin posta kutusuna ulaştırılan işte o mektubun orijinaline ulaştık ve sizlere noktasına virgülüne dokunmadan sunuyorum; Doğu Türkistan’dan yazılan o mektup aynen şöyle; Hürmetli kardeşim,

İyi misiniz?

Ben bir yüksekokul öğretmeniyim. Eşimle evleneli dört sene oldu. Kızım bu sene iki yaşını doldurdu. Maalesef ben sekiz aylık hamileyim. Lakin Çin hükümeti, kızın dana sekiz yaşını doldurmamış diyerek karnımdaki yavrumu kürtaj edeceklerini söylüyor. Aksi takdirde görevimden çekeceklerini söylüyorlar. Kardeşlerim, Ben ne yapacağımı bilemiyorum. Bu mektubu size yazıyorum, çünkü ben bu çocuğu katiyen kürtaj ettirmek istemiyorum. Bir ay sonra evladım dünyaya gelecek, bu durumda dahi kürtaj yapacaklarını söylüyorlar. Bizim okulda yalnız ben değil, benim durumumda bir çok arkadaşım var. Bazı arkadaşlarım hizmetten atılma korkusu ile sekiz aylık hamile de olsalar çocuklarını aldırdı. Kendi hakkımızı aramak için ben bu arkadaşlarımın isim ve adreslerini size gönderdim. Sizin vasıtanızla bu olayları uluslararası kuruluş ve teşkilatların araştırmalarına iletip onların yardımına ulaşmak istiyoruz. Zalim Çin’in çizmesi altında inim inim inleyen bir Türk toplumu… Uygurlar… Dünyanın kullandığı ‘uygar’ kelimesine köken olmuş Uygurlar… Orada yaşanan sayısız insan hakkı ihlalinden sadece bir tanesini sizlere sundum. Türk dünyasında yaşanan sıkıntıların sadece bir kısmını oluşturan Doğu Türkistan davası, tüm çözümsüzlüğüyle karşımızda duruyor. Afganistan’da, Kosova’da, Rusya’nın muhtar ve özerk Türk cumhuriyetlerinde, Ortadoğu’da… Her nerede Türk varsa, ona karşı yürütülen bir insan hakkı ihlali mutlaka var. Kimi an gözü yaşlı geçen konuşmalar, kimi zaman da yerini mütebessim yüz ifadelerine de bıraktı. Azerbaycan’dan katılan Entika Hanım’ın yaptığı muhteşem konuşma sonrası yaşanan coşku ve çevresinde oluşturulan sevgi yumağı görülmeye değerdi. Velhasıl… Çok önemli ve ciddi bir organizasyon olarak tarihe bu üç günde not düşüldü. Böylesine zor ve meşakkatli bir organizasyonun altından kalkan ve dünyanın neresinde Türk  varsa orada mutlaka en az bir dostu olan Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği Başkanı Abdullah Buksur ile dernek ile TES’i böyle dev bir programda bir araya getirmede üstün gayretleri bulunan Türk Tarım Orman Sen Genel Başkanı Ahmet Demirci’ye bir teşekkür çok hafif kalır diye düşündüm. Daha güzel olanı seçip, onlar için dua ediyoruz. Allah kimin bu işlerde katkısı varsa onlardan razı olsun, ellerine sağlık.

Kaynak: Murat Çoban-HaberA
Türkistan'da Gül Sevgisi Yavuz Bülent Bâkiler 1991 yılının Temmuz ayında uçağa bindik. Önce Bükreş. Sonra Moskova. Arkasından Bişkek! Moskova'da Kırgızistan Oteli'ne indiğimizde, pasaportlarımızı alan tombalak yüzlü, mahmur bakışlı bir Kırgız memuresine sordum: "İsminiz nedir sizin?" Başım önündeki defterden kaldırmadan, yumuşak bir sesle cevap verdi: "Gülburak!"  İçimden "Allah! Allah!" dedim. "Hem Gül, hem Burak, Gülburak".Duyduğum ilk Kırgız kadın ismi oldu. Ürperdim. Çünkü gül, bizim tasavvuf edebiyatımızda ve kültürümüzde Hazret-i Peygamber'in sembolüdür. Yeni doğan çocuklarımız için: "Bir gül-i Muhammedi doğdu!" deriz. Hazret-i Peygamber'in ter damlası bile gül-i Muhammedi'dir. Güle ve gül'lü isimlere hayranlığımız sebepsiz değil. Türkçe'de, gül kökünden en az yüz dallı, yüz tomurcuktu isim türetmemiz Hazret-i Peygamber sevgisinden.
    
   Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'e indiğimizde beni, büyük bir müzeye götürdüler. Önümüze düşen zarif bir kızcağız, bir Çin kasesinin çınlamasını hatırlatan gümüş renkli bir sesle bilgiler veriyordu. Ayrılırken sordum: "İsminizi söyler misiniz?" Güzel yüzü, bir gül gibi pembeleşti: "Gülmiiira!" Gülmira: Gül Dünyası demek. İçime bir sıcaklık yayıldı. Kanışay/Ayçürok/Kanıkey/Çıyırdı/Çaçı-key/Bübükan/Burma/Ayturğan/Satkın/Buruluş/ Aksatkın/ Totu/ Kunduz/ Çolpan/Bubusayra /Çınar/ Tilen... gibi kadın isimlerinin çok kullanıldığı Kırgizistan'da duyduğum ikinci isim: Gülmira! Hayırdır inşaallah...
    Otele döndüğümüzde: "Hazırlanın" dediler, "Yarın sizi Gülbahar Köyü'ne götüreceğiz!" Gülbahar ismi beni savurdu. Bir koltuğa oturup düşündüm. Bütün bu güllü isimler acaba tesadüfen mi beni kucaklıyor? Gülbahar Köyü'nde misafir indiğimiz evin büyük oturma odasından sofadaki bir kadına seslendiler: "Bahtıgül, oy Bahtıgül.2 " İçimden "Allahım" dedim. "Önüme hep gül bahçeleri açıyorsun. Senin gül'üne can kurban." Bir sabah Gülbahar Köyü'nden Kırgızistan'ın Oş şehrine indik. Beni bir halk pazarına götürdüler: "Şimdi burada sizinkileri göreceksiniz!" dediler. "Sizinkiler"den maksatları "Ahıskalı Türkler." Gerçekten de pazarın en kalabalık yerinde, karşıma bizimkiler çıktılar. Kaslarıyla, gözleriyle, yüzleriyle, dilleriyle yüzde yüz bizimkiler...    Derme çatma bir masa üzerinde domates satan bizimkilerden genç bir kıza yaklaştım: "Bereketli olsun bacım!" dedim.Gözleri iri iri açıldı. Bir süre hiç birşey söyleyemeden, şaşkınlıktan açılmış bir ağızla karşımda dondu kaldı. Sonra, kendinden 4-5 metre uzakta, yine domates satan arkadaşına ağlar gibi bağırdı: "Gülsenem! Kız Gülsenem! Koş gel! Şahabımız (sahibimiz) gelmiş Gülsenem!!!" Gülsenem, tezgahını bırakarak koşup boynuma sarıldı. Yüreğimi dağlayan bir sesle sızlandı: " Bizi ne zaman kurtaracaksınız gardaşlık! Bizi ne zaman kurtaracaksınız?" Ah! Gülsenem, ebediyyen unutamayacağım, senin feryadından beni kim kurtaracak acaba?..   Bir gün sonra Kırgız Demokratik Hareketi Başkanı bir hanım, bizi öğle yemeğine davet etti. Adı Gülara Hanım imiş. Beş bin üyeleri varmış. Yeni yeni güller      Anlattıklarını dinleyemiyordum. Çünkü aklım bir gül sarkacında sallanıp duruyordu. Önce: Gülburak. Sonra Gülmira. Arkasından Gülbahar, Bahtıgül ve Gülara! İçimde misilsiz güller, yavaş yavaş açılmaya başladı. Çekilen bir sis arkasında gördüklerimi ah bir de size anlatabilsem! O gün, Kırgız Yazarlar Birliği Başkanı Doç. Osman İbrahim'in akşam yemeğine davetliydik.Eşinin ismi Gülcemal değil miymiş? Kendi kendime sorup durdum: "Bu gül demetleri tesadüf mü Allah'ım? Neden hep gül?.." Artık dikkatim hep gül üstüne kaymaya başladı. Gülcemal Hanım'dan ayrıldığımız gecenin sabahında Ala Arca Devlet Parkı'na doğru yola çıktık.      Bindiğimiz minibüs, bir ara bir dağ başında ayran satan, kımız satan kadınların yanında durdu. Ben de arabadan inerek sağa sola bakınmaya başladım. O dağ başında, yanıma Ahıskah bir trafik polisi geldi. Ayak üstü sohbete başladık. Sordum: "Evli misiniz?" "Evet efendim." " Çocuğunuz var mı?" "Bir kızım var efendim. Ellerinizden öper. Adı: Gültanem!" Kulaklarıma inanamadım, derin bir ürpertiyle sarsıldım. Üzerimden bir ağırlık mı kalkmıştı; yoksa ayakta duramayacak kadar kendimi yorgun mu hissediyordum? Oturmak için arabaya döndüm.

  Benimle birlikte Ala Arca Devlet Parkı'na gelen ve içimdeki fırtınadan zerre kadar haberi olmayan Kırgız rejisöre döndüm: "Murat Ali Beg, bana iki kadın ismi söyleyin! Şu anda aklınıza ne geliyorsa onu söyleyin." Ve Vallahi ve billahi Murat Ali  gülümseyerek yüreğimi kanatlandırdı: "Gülten! Gülsen!.." İçimden: "Tamam Ya Rabbi, dedim. Fazlasına dayanamayacağım! Senin Gül'üne can kurban!" Güllü isimler  Yüzümü uzun süre avuçlarımda sakladım. Utanmasam orada sessiz sedasız ağlayacaktım. Altında sırılsıklam olduğum bu gül yağmuru, beni uzun yıllar önce gördüğüm müthiş bir rüyaya götürdü.
   
    Siz rüyaya inanır mısınız? Benim gördüğüm öyle rüyalar vardır ki, bütün teferruatıyla gerçekleşmişlerdir. Ne kıl kadar noksan, ne kıl kadar fazla!..Eski Türk yurtlarıyla, Türkiye dışındaki Türkler'le ilgili olarak gördüğüm bir rüyayı size de anlatabilsem, benim kadar duygulanır, yüreğinizden bütün damarlarınıza doğru bir ince alevin yayıldığım hissedersiniz.Hazreti Peygamber güzelliğidir. Gül kökünden, yüzden fazla isim üretmemiz, etrafımızı bir gül cennetiyle ışıklandırmamız, Hazret-i Peygamber sevgisindendir. Aynı mübarek duygularla yaşayan Kırgız kardeşlerimizin güllü isimlerine bakın:
   
    Gül, Gülü, Gülay, Azatgül, Atırgül, Altıngül, Gülayşe, Ayşegül, Anargül, Gülaş, Asılgül, Gülara, Gülayım, Gülüm, Gülayayım, Gülafşan, Aygül, Ayımğül, Adam-gül, Gülten, Gülsen, Bahtıgül, Ba-zargül, Gülbahar, Gülbazar, Gülbara, Batmagül, Gülbayram, Gülbarçın, Beşegül, Burmagül, Gülbana, Gülbeden, Gülbeste, Gülbübü, Gülbadam, Bübügül, Gülcan, Cazgül, Gülçehre, Cihangül, Ceengül, Gülcemile, Cumagül, Gülcar, Cipargül.Güldeste, Güldane, Gülendam, Gülen, Gülfinel, Gülgaagı, Gencegül, Gülgiyik, Gülesel, Gülhumar, Gülizar, Gülistan, Gülipe, Gülburak, Gülkan, Kanımgül, Gülkumar, Gülkaynar, Gülkerim, Gülkökül, Gülümkan, Gülkayır, Kayırgül, Gülkız, Güllale, Lalegül,Gülmaral, Gülmira, Gülmayram, Maralgül, Gülnur, Gülnar, Nurgül, Nazgül, Nazıgül, Gülnaz, Gülnara, Orazgül, Gülperi, Peyşegül, Ravşangül, Gülsara, Sağımgül, Sağıngül, Gülsana, Gülsarat, Gülsatar, Gülsüm, Sarıgül, Saymagül, Gülseren, Seynegül, Saygül, Samargül, Sadegül, Şayırgül, Gülsün, Şaygül, Tazegül, Tacıgül, Gülüsat, Gülzade, Gülzana, Gülzara, Gülzat, Ziynagül, Gülziynet....    

  Benim Kırgızıstan seyahatim böyle başladı. Kırgızıstan'a gülden bir yürekle gittim. Kırgızıstan'ı bir gül yağmuru altında gezdim.

Doğu Türkistanlı Evliya Bir Diplomat: Seyyid Yakub Hân Ömer Ceyhun
D
 oğu Türkistan’da kurulan Kâşgar devletinin elçisi olarak İstanbul’a gelen ve Sultan Abdülaziz Han ile görüşen Seyyid Yâkûb Han hem bir diplomat hem bir evliya ve mürşid idi. İstanbul’da talebeleri vardı. Sohbetlerinde yetişen talebelerinden birisi de Küçük Ayasofya Camiin’de türbesi bulunan İstanbul evliyasından Muhammed Kamil Efendi idi.   Muhammed Kamil Efendi önceleri Seyyid Yâkûb Han’a tabi olmayı düşünmemişti. Bir gün Seyyid Yâkûb Hân  keşf ve keramet yoluyla onun kalbinden geçenleri anlayıp;   “-Kamil Efendi! Size feyz bizden gelir” buyurdu o anda Kamil Efendinin gönlü ona bağlandı. Bundan sonra vaaz ve nasihatlerini canla başla dinler oldu. Seyyid Yâkûb Han onu talebeliğe kabul etti. Daha sonra Seyyid Yâkûb Hân Hazretleri’nin ikamet ettiği dergâha yerleşti.
Seyyid Yâkûb Han hazretlerinin âniden İstanbul'dan gitmesi îcâb etmişti. Lâkin bu işi Kâmil Efendiye açmadı. Birlikte o gün bir kayığa binip Eyüp Sultan hazretlerini ziyârete gittiler. Ziyâretten sonra bir yere oturup sohbete başladılar. O sırada gökyüzünde sürüyle kuşlar belirdi.   Seyyid Yâkûb Han, Kâmil Efendiye kuşları gösterip; "-Bunlar nereye gidiyorlar." buyurdu. O da; "-Vatanlarına." diye cevap verdi. Bunun üzerine Seyyid Yâkûb Han; "-Haydi biz de vatanımıza gidelim. Bu bir işârettir." buyurdu.   Berâberce köprüye geldiler. Oradan bir kayıkla yanaşmış olan bir İngiliz gemisine bindiler. Kâmil Efendi hocasına hiçbir şey sormadı. Bindikleri gemi hareket etti. Birlikte İzmir'e geldiler. Burada Seyyid Yâkûb Han, Kâmil Efendiye Hindistan'a gideceğini söyleyip vedâ etti ve onun da İstanbul'a dönmesini bildirdi.

Kâmil Efendi, İstanbul'a döndüğünde vekil olarak Seyyid Yâkûb Hanın İstanbul'daki talebelerinin mânevî terbiyeleriyle uğraştı. Bir gün Seyyid Yâkûb Hanın Hindistan'ın Dehli şehrinde vefât ettiği haberi geldi. Kâmil Efendi bunun üzerine; "Bizde artık vekâlet kalmadı." buyurdu ve büsbütün talebelerle ve başkalarıyla görüşmeyi kesti. Lâkin sevdikleri yine onun etrâfına toplanıp mânevî feyzlerinden ve bereketlerinden istifâde ettiler.

Kaynak: -İstanbul Evliyaları – Türkiye Gazetesi yayınları -Prof. Dr. Mehmet Saray – Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler
Türkmen Atları Mehmet Emin Efendi “1877 yılında İstanbul'dan Türkistan seyahatine çıkan Mehmet Emin Efendi hatıralarında Türkmen atları hakkında aşağıdaki hususları kaydediyor.” Orta Asya için atların önem derecesi dünyanın hiçbir yeri ile kıyaslanamaz. Öyle çöllerde at insanın yalnız arkadaşı ve yardımcısı olmayıp âdeta diğer yarısıdır. Türkmen, anasından yarı at yarı insan olarak doğmuş denilse yeri vardır. Atlı olduktan sonra Türkmen'e ayaksız demek lâzım gelir. Hattâ icabında canını kurtaracak at olduğu için, Türkmen kendisinden ziyade atına önem verir. Öyle ki kovaladığını tutacağına ve önünden kaçtığına yakalanmayacağına emin olmalıdır. Bundan başka at Türkmenlerin en büyük süsü sayılır. Avulunun önüne bir at bağlamak ululuk ve büyüklük işaretidir. Türkmen'in kılıcı daima boğazında asılı olup bununla gururlanır ise de gözünün önünde bulunan atı ile de iftihar eder. Türkmen'e "dile benden ne dilersin?" denilecek olsa en iyi at ile en metin silâh derler. Çünkü bunlara sahip olursa artık bütün dünyanın kendisine ait olacağına inanır.

Türkistan'da birkaç cins at bulunup bunlar arasında "Bedevi" dedikleri Arap cinsine benzer atlardır ki bunlara "halis kan" derler. Gürgânlıların atları gerçi ufak yapılı ve zayıf ise de, gayet hızla koşar ve çabucak yorulmak bilmezler. Teke Türkmenlerinin atları gayet yüksek, cüsseli, güzel ve gösterişli olurlar ise de, o kadar süratle koşamazlar. Yola fazla dayanamayıp çabuk yorulurlar. Hiyve'de bir cins at yetişir ki Teke ile Türkmen atlarının ortası olup, hem gösterişleri elverişli, hem de sürat ve dayanıklılıkları iyi olup işe uygundurlar. Bir de "Yabu" dedikleri bir tür at olup cins atların yanında bunların esâmisi bile okunmaz. Onlar bizim taraflardaki beygir değerinde olup adi yolda binilirler. Çok defa yüke dahi koşulurlar. Türkmenlerin atlara bakmaları dahi garip ve dikkati gerektiren bir iştir. Türkmenler bir savaşa gidecek olurlarsa üç ay evvel atlarına idman yaptırmaya başlarlar. Evvelâ atlarını beslemek için yonca v.s. gibi semirtici otlar verirler. At tamamıyla semirdikten sonra samanın içine kuyruk yağı karıştırıp verirler. Bu yem atların içini temizleyip karnını çeker. Etini sağrısını üzerine toplar. Bu hâlde bizim gezgincilerin ve binicilerin, "Saman tavı" dedikleri köpük nev'inden yalancı semizlik kaybolup at asıl sağlam etiyle kalır. İşte böylece atı yavaş yavaş seferin yorgunluklarına ve sıkıntılarına alıştırdıklarından üç dört gün yola düzüldükten sonra atlar bir daha yorulmak bilmezler.Türkmen Atları
Türkistan'nın Tarihî Türk Şehri Göktepe'de Rus Faciası S.Necibullah Yıldırım Göktepe, bugünkü Türkmenistan’ın kuzeybatısında tarihî bir Türkmen şehridir. Ruslar, bu kaleyi alarak bütün Türkistan’a hâkim olmak istiyorlar ancak üstün silah güçlerine rağmen bir türlü ele geçiremiyorlardı.

    1877–1878 Osmanlı-Rus savaşı yani 93 harbi, Osmanlı Devleti’nin tarihinde karşılaştığı en büyük mağlubiyet ve felaketlerden biridir. Rus kuvvetleri doğuda Erzurum’a, batıda İstanbul’da Yeşilköy’e dayandılar. Bu büyük felaket, Osmanlı Devletinin yıkılışının başlangıcı olduğu gibi, bütün Türkistan’ın işgalinin de başlangıcı olmuştur.

    Göktepe’yi düşüren Ruslar, daha sonra bütün Türkistan’ı işgal ettiler.

     Osmanlılar Savaşı Kaybedince…

   
1877 baharında Kızıl-Arvat’a kadar ilerleyen Rus orduları, o sırada 1877–1878 Osmanlı Rus harbinin başlaması üzerine Osmanlılarla savaşmak için Kafkasya’ya geri çekilince, Türkmenler kısa bir nefes alma fırsatı buldular. Ancak bu savaşı Osmanlıların kaybetmesi üzerine Rus orduları daha yüksek moral ve takviye birlikler ile Hazar Denizi’nin doğusuna geçmeye başladılar.

    1879 yaz aylarında Rus orduları, Türkmenistan topraklarında doğuya doğru ilerlemeye başladı. Türkmen topraklarını işgal ile görevlendirilen bu ordu; topları, mitralyözleri ve seri ateş eden modern tüfekleriyle büyük bir silah üstünlüğüne sahipti.     Türkmenlerin ellerindeki yegâne silah ise kendi imalâtları olan doldurma tüfekleri ile bellerindeki kılıçlardan ibaretti. Bu sebeple Türkmen birlikleri, üstün ateş gücüne sahip Rus orduları karşısında tutunamayarak bölgedeki tek müstahkem mevki olan Göktepe kalesine kadar çekildi.

     Bozgun!

   
9 Eylül 1879 sabahı Göktepe’ye taarruz eden Ruslar, ağır topçu ateşi altında Türkmenlere çok büyük zâyiat verdirdiler. Akşama kadar devam eden topçu ateşi altında özellikle sivil halk, yaşlılar, kadınlar ve çocuklardan büyük kayıplar verildi.

    Ancak akşamüzeri son bir taarruz ile kale surlarını geçerek Türkmenlerle göğüs göğse savaşa giren Rusları acı bir sürpriz bekliyordu. Çünkü büyük bir vatan sevgisine ve ayrıca yakın dövüş kabiliyetine sahip olan Türkmenler, bu göğüs göğse muharebede Ruslara büyük kayıplar verdirerek bozguna uğrattılar. Ruslar bu beklenmeyen mağlubiyet karşısında sadece Göktepe kalesini terk etmekle kalmayıp, Hazar Denizi’ne kadar da geri çekildiler.

    Ruslar Yeniden İlerliyor!

    Fakat ertesi yıl Rusya hem ordu komutanını ve hem de önceki yıl Türkmenlerle göğüs göğse savaşta büyük bir moral çöküntüsü yaşamış olan askerlerini değiştirerek daha büyük çaptaki yeni birlikler ve yeni bir komutan ile Hazar Denizi’ni geçerek Türkmen topraklarında tekrar ilerlemeye başladı.

    Türkmenler, Rus ordusunu yine Göktepe kalesinde karşıladı. Ancak bu defa Rus ordu komutanı, Türkmenlerle yakın savaşı göze alamadı ve uzak mesafeden kale duvarlarının dibine kadar kanallar açtırıp kalenin etrafına ve duvarların altına çok sayıda mayın döşetti.

     Göktepe Düşüyor, Facia Başlıyor…

   
Rus ordusunun yakın savaşa girmeyeceğini ve kaleyi işgal etmek için yapılan hazırlıkları anlayan Türkmenler, 1881 Ocak ayında zaman zaman kaleden çıkarak yaptığı hücumlarla Rus birliklerine ağır kayıplar verdirmeye başladılar.

    Bu arada kalenin altına mayın döşeme işlemini tamamlayan Ruslar, 29 Ocak günü Türkmenlerin Aşkabat’a çekilmesini önlemek için Göktepe kalesinden Aşkabat’a bağlanan yolu da süvari birliklerine kestirdikten sonra, kesif bir topçu ateşi başlattılar. Akşama kadar top ateşi altında perişan olan kale, akşamüzeri, daha önce yeraltından döşenen mayınların da art arda patlamasıyla feci bir katliama sahne oldu.

    Bu arada top ateşi ve mayın patlamalarından kurtularak Aşkabat’a doğru kaçmakta olan kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan halk, önceden yolu kesen Rus askerlerinin mitralyöz ateşi altında bir başka katliamın kurbanı olurken, Göktepe kalesinin yiğit savunucuları da son nefeslerine kadar mücadele ederek şehit düştüler.

    Tarihin kaydettiği bu en haksız, en adaletsiz ve en namertçe savaşta Rusların kaybı 300 kişiyi bile bulmazken, Türkmenler 6500 kişisi kalenin müdafaasında ve 28.000 kişisi de Aşkabat yönüne çekilen halka uygulanan katliamda olmak üzere toplam 34.500 kişilik bir can kaybı verdiler.

    Göktepe’nin düşmesinden sonra Aşkabat’a kadar rahatça ilerleyen Rus orduları 1884 Ocak ayına kadar Türkmenistan topraklarının tamamını işgal etti.

Sovyetlerin Türkistan'da Fizîki ve Kültürel Soykırımı Yrd. Doç. Dr. Gözde Ramazanoğlu
S
ovyetlerin Türklerden kalma eserleri bir soykırımı misâli tahribe tabi tuttuğunu gözlerimizle gördük. Bir zamanlar Evliya Ata diye adlandırılan bugünün sanayi şehri Jambul (Dzamboul), daha eski ismi Talas-Taraz veya Tavas olan şehirdir.

Hakkında 568 yılından beri Çin, Bizans, Arap ve Fars kaynaklarında bilgiye rastlanır. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Evliya Ata şehrinin eski Talas olduğunu ispatlamıştır. Semerkant-Çin yolu bu şehirden geçiyordu. 7. yüzyılda önemli bir ticaret merkeziydi.

893'te bu büyük ticaret merkezi Müslüman oldu. Göktürk hakanlığının iki önemli başkentinden biriydi. Karahanlılar ülkesinin de iki başkentinden biriydi. Karahanlı Kadir Han Oğulçak, Taraz'da ülkeyi ortak olarak idare etmişti.

Muhammed Buğra Han'ın da payitahtı Talas'tı. Bölge en çok İslamî külliyeleri bulunan il olmuştu. Türk ordu kurganı şeklinde iç kaleler dâhilinde mescitler görülüyordu. Buradaki Kara Han'a ait külliye, Müslümanlığın kabulünden sonra İslamî özellik kazandı.

Jambul'da Karahanlılardan kalan bütün külliyelerin tamamının yıkıldığını, yerine koruluk ve park yapıldığını gördük, dinledik. Eski halini gösteren fotoğrafların veya fotoğrafı basılmış kitapların da imha edilmiş olduğunu yerinde dinledik.

Evliya Ata Türbesi'nin (Sn. Almaş Ordabayefin özel arşivinden lütfettikleri) eski fotoğrafını inceleyince restorasyon adı altında yapılan işlem sırasında sadece binanın ana hatlarına sadık kalındığını, tarihlememizi sağlayabilecek bütün detayların değiştirildiğini tesbit ettik. Bugünkü türbe, Emel Esin'in İslamî kimliğe büründüğünü belirttiği büyük külliyenin bir parçası olmalıdır.

İpek yolu üzerinde pek çok kervansaray bulunması gerekirdi. Ancak hiç kalmamış. Söylendiğine göre bir kısmı tarla açmak gibi bahanelerle Stalin tarafından askeri dozerlerle yıktırılmış.

Soykırım benzetmesi okuyucuya sert gelebilir. Fakat gerçeği başka bir kelime ifade etmek zayıf kalıyor. Tarihle bağları kopartmak için şehirlerin, bölgelerin isimleri değiştirilmiş. Jambul şehrinin Evliya Ata veya Talas veya Taraz ya da Tavas ile aynı şehir olduğunu anlamak için araştırma yapmak gerekiyor.

Tıpkı eski kaynaklarda rastladığımız Türklerin meşhur Karakol şehrinin adının önce Petro Aleksandrovski, sonra Törtkül adını aldıktan sonra yeniden Prijvalski olarak değiştirildiği gibi. Ya da Türkistan (Yesi) örneğinde olduğu gibi...

Türkistan Türklerin ülkesi demektir. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan tarih içindeki dönemlerde nerelere Türkistan dendiğini açıkladıktan sonra şöyle devam eder:

"Türkistan'a 16 Eylül 1924'te Rusların aldığı bir kararla Orta Asya adı verilmiştir. Şimdi Türkistan kelimesi Ahmet Yesevî'nin türbesinin bulunduğu eski Yesi şehri olan Türkistan şehrinden ibaret bir kasabaya isim olarak kaldı. Türkistan: Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ülkelerine ayrıldı."

Tavas ile Çimkent arasında bugünkü adıyla "Tülkibaz" şehri vardır. Komünist Rus İmparatorluğu'ndan önceki adı "Türkbaş". Burası Orta Asya'da Türk ordularının genel merkeziymiş. Stalin döneminde Türklerden kalma kışlalar, kervansaraylar askerî dozerlerle yok edilmiş. Yok ediliş tarihi 1946'lara rastladığı için görgü şahitlerinden dinledik.

Sovyetler Birliği'nin kültür politikası, tipik emperyalist ilkelerin hepsinden daha azgındır. Yaptıkları böl-parçala-yut ilkesinin en basit ve açık örneğidir. Yuttuğu milletin tekrar bütünleşmesini önlemek için yapılmıştır.

Ne var ki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, asla İmparatorluk unvanını kullanmadı. Böldü parçaladı ama ayrı ayrı devletler görüntüsü vererek kandırmaya çalıştı. Bir süre başardıysa da olmadığına, dağıldığına yakın tarihte bütün dünya şahit oldu. Dağılmanın sebeblerinden biri de örneğin Orta Asya'da her bir devlete ayrı ayrı aşıladıkları "Komşun senden değil, hatta düşmanın" düşüncesinin, sonunda “ülke milliyet'çiliğine” dönüşerek biribiriyle birleşmez ama İmparatorluk Birliği'ne de karşı hale gelmesinin sonucudur.

Aynı öğretinin sonucunda Kazakistan'da, Alma-Ata'da pazarda dolaşırken Türkiyeli olduğumuzu anlayan bir delikanlının tezgah tezgah peşimizden dolaşıp arada kolumu çekiştirerek "Siz hepiniz Kazaksınız. Bilmezsiniz. Buradan kalkıp oraya gittiniz. Biz kaldık. Bunu öğrenin." demesine şahit oldum.

Hepimizin Kazak olduğumuz konusunda o kadar samimî ve ısrarlıydı ki "Tabii hepimiz Türküz" demem fayda etmedi. Sonunda haklı davasında bir kişiyi daha aydınlattığı için sevindi.

Kazakistan halkının bizlerle soydaş olduğu, bizim gelip onların orada kaldığı rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından Devlet Televizyonunda söylenmiş. 30 dakikalık bu program uzun süre ana haber bülteninden önce televizyonda tekrarlanmış. Soydaşlığımızı ilk defa böyle duymuşlar.

Türkistan'da Tarihi Bir Türk Şehri: Merv Mehmet Can Bugünkü Türkmenistan’ın toprakları içerisinde bulunan Merv şehri, Türk - İslam tarihinin en önemli kültür ve medeniyet merkezlerinden biri olarak tanınmaktadır Merv'de. Hoca Yusuf Hemedâni hazretleri gibi büyük evliyalar ve Harezmi gibi pek çok büyük âlimler yetişmiştir.Merv tarihte iki büyük felaketle karşılaşmıştır:1221 yılındaki Moğol istilası Merv’in hayatını yaklaşık 200 sene geriye itmiştir. Moğollar Merv’de yüz binlerce insan öldürmüştür. Çoluk- çocuk ile birlikte 300-400 sanatkâr da esir olarak götürülmüştür. Merv şehri tamamen yıkılmıştır. Bundan sonra şehir bir daha eski haline ulaşamamıştır.Merv İkinci olarak da 1884’te Rusların eline geçmiştir. Çarlık Rusyasının yıkılmasından sonra ise Sovyet Rusya’nın Komünist idaresi altına girmiştir. Komünizim zamanında da pek çok cami ve türbe yıkılmıştır.Merv bugün ise 1991 senesinde bağımsızlığına kavuşmuş olan Türkmenistan devletinin bir ilidir. Merv tarihte kütüphaneleri, türbeleri ve kaleleri ile ünlü bir şehir idi. Şimdi bunlara bir göz atalım:KütüphanelerTarihte Merv’in çok zengin kütüphaneleri vardı. Bu kütüphanelerde binlerce kitap bulunmaktaydı. Meşhur Arap seyyahı Yakut Merv’deki kütüphanelerden şöyle bahsetmektedir:“ Ben Merv’den  1219 yılında ayrıldım. O devirde Merv en parlak çağını yaşamaktaydı… Ben Merv’den ayrıldığımda orada on tane çok zengin kütüphane bulunmaktaydı. Ben camide bulunan iki kütüphaneden bahsetmek istiyorum. Bunlardan birisi ‘Aziziye’ kütüphanesidir. Bu, Sultan Sencer’in muhafızlarından ‘Aziz-Al-Din Ebu’ Bekir Atik Al-Zincâni Reyhâni’nin ismi ile ilgilidir. Bu kütüphanede 12.000 cilt civarında kitap bulunmaktadır. Öteki kütüphanenin ismi ‘Kemâliye’ dir. Bu Nizam al- Mülk al- Hasan İbn İshak’ın yaptırdığı kütüphanedir. ‘Samani’nin ismini taşımakta olan iki kütüphane daha vardır. Ayrıca ‘Amidiye’ ve ‘Ömeriye’ kitaplıkları, ‘Mecel Mülk’ ün kütüphanesi de mevcut idi. Benim evimde o kütüphaneden ödünç alınan kıymetli 200 dinarı aşan kitapların iki yüzden fazlası bulunmaktaydı”TürbelerMerv’de pek çok cami ve türbe de  Moğollar ve Komünizm zamanında yıkıldı. Sadece Sultan Sencer türbesi günümüze kadar gelebildi. Türbeyi ziyaret eden  Doç. Dr. Yüksel Sayan, türbenin ihtişamını şöyle dile getiriyor:“Türbe koca bir harabeliğin ortasında zamana inat, hala bütün ihtişamıyla dimdik ayakta durmakta. Şehrin uğradığı bunca felakete rağmen bu yapının böylesine ayakta kalması şaşırtıyor insanı. Fakat yaklaşınca bu binanın ayakta kalmasının tesadüf olmadığı kolayca anlaşılıyor. Zira yapı muhteşem bir mimarlık ve mühendislik eseri olduğunu hemen fark ettiriyor. 5 m kalınlığındaki duvarları ve ince bir statik hesabıyla onun üzerine oturtulan, içten kaburgalı (Nervürlü) 17 m çapındaki kubbesi böyle bir direnişin belki ilk ip uçlarını ele veriyor. Türbe bu özellikleriyle sanat tarihi çevrelerinde yalnız Merv’in değil aynı zamanda 12. yy İslam dünyasının en önemli mimari anıtı  olarak kabul edilmektedir.

Sultan Sencer’in 1153’de oğuzlara esir düşmeden önce kendisi için yaptırıp “ Ahiret evi ” anlamında “ Dar’ül ahiret ” adını verdiği bu türbe duvarında Serashlı mimar Muhammed bin Atsız’ın imzasını taşıyor. 13. yüzyılın coğrafyacısı Yakut türbenin turkuaz renkli çinilerinin bir günlük yoldan göründüğünü söylüyor. Yazık ki dış kubbenin tamamen yıkılması ile onlardan eser kalmamış.  Aynı şekilde etrafında yer alan ve belki devrinin en büyük külliyesini oluşturan yapılarda zamana ve olaylara yenik düşmüşler. Son yıllarda Türkiye devleti ecdada ve tarihe olan vefasını bu türbeyi restore ettirerek göstermek istemiş ve yapının restorasyonunu 2004 yılında tamamlamıştır.”Sultan Sencer’in türbesi Türk mimarlık sanatının eşsiz örneklerindendir. Türbenin yapımında kullanılan metod Avrupa’da ancak 300 yıl sonra kavranılmış ve uygulama alanına koyulabilmiştir. Yani Sultan Sencer’in türbesinde kullanılan yöntem 300 yıl sonra Rönesans mimarı Flippo Brunellesko tarafından “ Santa Maria” kulesinin yapımında kullanılmıştır.KalelerMerv aynı zamanda da bir kaleler şehridir. Günümüzde “Erk Kale”, “ Sultan Kale”, “ Şehriyar Kale”, “ İskender Kale”, “ Şayım Kale” ve  “ Abdullah Han”, “ Bayramali Han” gibi yeni Merv kalelerine bakıldığında ister istemez insanı tarihin derinliklerine götürmektedir. Gerçekten de bu dev eserleri ziyaret edipte hayran kalmamak imkânsızdır. Fransız arkoloğu Prof. Paul Benart bu dev kaleler karşısında dehşete düşmüş olanlardan birisidir. Kalenin üstüne çıkıp etrafı gözetleyen Prof. Bernart ıslık çalarak “muazzam” demekten kendini alamamıştır. 

Kaynak:  -Dr. Güçmurat Soltanmurat: Bilig. – Eski Merv Çevresine Kültür Felsefesi
             Açısından Bir Bakış                                                                                     
             - Doç. Dr. Yüksel Sayan- Merv Seyahati
Esaret Zilleti: "Çar'a Dua" Ö. Serdar Akın Büyük İslam âlimi Abdülhâkim Arvâsi Hazretleri buyurdular ki: “ Bir millet için en büyük zillet düşman işgali altında kalmaktır." Özellikle 19 ve 20. asırlarda Rus ve İngiliz işgali altına giren Türkistan, Hindistan ve Osmanlı topraklarındaki Müslüman Türkler çok büyük zulüm ve işkencelere maruz kaldılar.  Türkistan’da Müslümanlar kendi hanları ve Osmanlı halifesine dua ederlerken, Rus işgali altına girince Çar’a ve ailesine dua ettirilmek mecburiyetinde bırakıldılar. Sultan Abdülhamid Han zamanında Osmanlı devleti’nin Tiflis Başkonsolosluğu tarafından Hâriciye Nezâreti’ne Çar’a yapılan duanın metni gönderilmiştir. Bu dua metnini sadeleştirerek aşağıya alıyoruz. Editör  Duanın Metni:

Ya Rab,  yüce hükümdarımız haşmetli imparator Aleksandr Aleksandroviç hazretlerini avn-i ilâhîye mazhar ederek zât-ı şahanelerine,  İmparatoriçe Marya Teodona ve Velîahd Nikola Aleksandroviç  hazretlerine ve hükümdarın diğer evlâdına, nesline rauf ve rahîm ol. Âmin. 

Çar hazretlerinin cümle tebaasına merhametle muamelesini ve idaresinde daima muvaffakiyetini nasib eyle. Âmin.

 İmparator ve imparatoriçe hazretleriyle diğer İmparatorluk hânedân a’zâlarını  her türlü afât-ı arziyye ve semâviyyeden âfetlerden ve hased ve insanların zararlarından muhafaza eyle. Âmin.

Çar hazretlerinin ömrünü uzun eyle ve Haşmetlerinin ve İmparator hânedânının ilelebed idaresi altında bulunmayı ve tebaası olmamızı nasib eyle. Âmin.

Doğum günlerini ve tahta geçtiği güne tesadüf eden günleri hepimiz için mukaddes günlerden eyle. Âmin.
  
Vekillerini ve devlet adamlarını ve diğer sâdık memurlarını muhafaza ve İmparator hazretlerini de daima düşmanlarına karşı muzaffer eyle. Âmin.

Tayin ettiği hükümet erbâbını, hükümdarın rızâsına uygun hareket etmekte muvaffak kıl. Âmin.
Adaletinde, küçük büyük, erkek ve kadın, bütün tebaasının yükselmesini nasib eyle. Âmin.

Kaynak: BA.Yıldız Sadâret Hususî Mâruzâtı,nr.259/1
 
Türk Dünyası Uyanırken Prof. Dr. Nadir Devlet
Bugün Türk soyunun dağılımını incelediğimizde ilgi çekici bir tablo ile karşılaşırız. Amerika kıtasında dahi Türkler’e rastlarız. Ancak Türkler’in dünya üzerinde yoğun bulundukları coğrafi bölgeleri, batıdan doğuya doğru aşağıdaki şekildi sıralayabiliriz:
Balkanlar, Türkiye, İran, Kafkasya, İdil-Ural ve Orta Asya: a) Eski Sovyet Orta Asya ve Kazakistan Cumhuriyetleri (Batı Türkistan), b) Çin’nin Doğu Türkistan Bölgesi.
İşte saydığımız coğrafi bölgeler ve onlara komşu yörelerde yaşayan Türkler çok değişik adlarla bilinirler. Bunları, bulundukları devletlere göre şu şekilde inceleyebiliriz.
Bağımsız Devletler Topluluğu’ndakiler : Özbek, Kazak, Azerî, Tatar, Türkmen, Kırgız, Çuvaş, Başkurt, Yakut (Saha), Karakalpak, Uygur, Kırım Tatarı, Kumuk, Gagauz, Tuvalı, Karaçay, Meshet (Ahıska), Hakas, Balkar, Altaylı, Nogay, Şor, Karaim, Kundur ve Dolgan. İran’dakiler: Azerî, Kaşkay, Afşar, Şahseven, Kaçar, Karapapah, Hamse, Kengürlü, Türkmen v.b.Afganistan’dakiler: Özbek, Türkmen, Kırgız, Kazak, Karkalpak ve Uygur.Çin’dekiler:  Uygur, Kazak, Kırgız, Salar (Salur), Şibe (Şive), Özbek, Sarı Uygur ve Tatar. Irak’takiler: Türkmen. Yukarıda saydıklarımızın dışında, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya,
Batı Avrupa ülkeleri: A.B.D., Avustralya, KKTC ve daha birkaç ülkede de, ekserisi Anadolu kökenli olan Türkler yaşamaktadır. Bu Türkler hakkında daha geniş bilgi vermeden önce, onları birleştiren faktörleri sıralamak uygun olacaktır. 
- Türkler’i birleştiren faktörler:

Yukarıda saydığımız değişik ülkelerde yaşayan ve çeşitli adlarla bilinen Türkler arasındaki ortak hususlar bir haylidir. Bizleri birbirimize yakınlaştıran bu ortak hususları, geniş anlamda paylaştığımız coğrafya, İlk ve Ortaçağlara dayanan tarih, dillerimizdeki benzerlikler, geçmişteki kültürel miras ve din olarak özetleyebiliriz.
Coğrafi faktörler: Genel olarak aldığımızda, değişik Türk boylarının, birbirinin coğrafî uzantısı olan Balkanlar, Anadolu, Kafkasya, İdil-Ural, İran, Orta Asya, Kuzey Afganistan ve Batı Çin’de yoğun bir şekilde bulunduklarını yukarıda belirtmiştik. Bu coğrafî bölgelerde yerleşen devletler arasında ideolojik rejim farklılıkları olmakla birlikte, tarihî akış içinde bunun o kadar mühim olmadığı anlaşılır. Diğer bir ifade ile, Türkler dünyanın çok mühim stratejik bir coğrafî kuşağında yaşarlar.
Tarihi faktörler: Yukarıda belirttiğimiz coğrafi bölgeler, Türkler’in at koşturduğu ve imparatorluklar, devletler, beylikler kurdukları sahalar olmuştur. Bu bölgelerden Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Oğuzlar, Peçenekler, Kıpçaklar geçmişler, buralarda Altın Orda, Selçuklu, Timurlu ve Osmanlı imparatorlukları şan ve şerefle hükmetmişlerdi. Timur İmparatorluğu’nun sınırları Ankara’dan Delhi’ye ve Kaşgar’a, Selçuklu İmparatorluğu’nun Batı Anadolu’dan Sır Derya’ya, Türk-Moğol İmparatorluğu’nun Polonya’dan Suriye’ye ve hatta Pasifik’e uzanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu ise üç kıtaya yayılmıştı. Bu devirde değişik Türk boyları arasıda mal, fikir ve kültür mübadelesi çok sıkı idi.
Dil faktörü: Türk soyuna mensup toplulukları bugün birbirlerine en yakın kılan faktör, belki de dillerin birbirine çok yakın olmasıdır. Tabiî ki, değişik Türk boyları ile anlaşmamız değişik seviyelerde olmaktadır ve bazılarını hemen hemen hiç anlayamamaktayız. Ancak bazıları ile daha kolay anlaşmaktayız. Bu da dillerimizin aynı kökten, yani Ana Türkçe’den yayılmış olduğunu göstermektedir.

Dünyada belki de hiçbir soyun milletleri bizler kadar birbirleriyle anlaşabilme şansına sahip değildirler. Ancak bu anlaşmanın genelde asgarî seviyede olduğunu da vurgulamamız gerekmektedir. Söz konusu problem, asırlar boyu aramızda süregelen kopukluk ve her Türk lehçe veya şivesinin kendi içinde gelişmesi ve zenginleşmesinden kaynaklanmaktadır.
Kültürel faktör: Bilhassa geçmişimizde, hepimiz için hâlâ ortak olan bir hayli eser meydana getirilmiştir. Ahmet Yesevî, İbni Sina, Dede Korkut, Köroğlu, Fuzulî, Nasreddin Hoca ortak değerler ve kavramlar olarak yaşamaktadırlar. Buna benzer örnekleri kolaylıkla artırmamız mümkündür. Bu da geçmişimizde bugüne nazaran daha fazla kültürel ortaklıklarımızın olduğunu ispatlamaktadır.
Din faktörü: Türkler’in büyük çoğunluğu X. ve XI. Yüzyıllarda, bazıları daha sonra, İslamiyeti kabul etmişlerdir. Bu yeni din, onlarda yeni örf ve âdetlerin gelişmesine, yeni bir dinî edebiyatın doğmasına sebep olmuş ve zamanın akışı içinde ortak manevî değerlerin oluşmasına hizmet etmiştir. İslâmiyet, Türkler’in yabancı müstevlilerin içinde erimelerine de mani olmuştur.
Yukarıda sayılan bütün bu faktörler, değişik Türk topluluklarını, aralarındaki mesafeler ne kadar uzak olursa olsun, birbirlerine yakınlaştırmada mühim rol oynamamaktadır. Ortak faktörlerin çok olması, diğer soylarda örneği görülmeyen bir dayanışmayı sağlayacaktır. Ancak bunun bütün Türkler’e anlatılması gerekmektedir.

- Türkler'i Ayrıştıran Faktörler:
Rejim ve ülke farklılıkları: Yeryüzünde değişik adlarla bilinen ve nüfus toplamı 180 milyonu aşan Türk topluluklarını birleştiren bu faktörlerin yanısıra, son zamanlarda sıklaşan temaslarımız neticesinde, bazı farklılıklarımız olduğunu da fark etmeye başladık. Birtakım önyargılarla hareket ederek, gereksiz tatsızlık ve incinmelere yol açmamak için, bunları da bilmek ve dikkate almak zorundayız. Yanlış yorumlarla hasıl olacak kırgınlıklar, ancak düşmanlarımızın işine yarar.
Coğrafî olarak, Türk topluluklarını batıdan doğuya doğru incelediğimizde, ekserisinin sosyalist rejimli ülkelerde yaşadıklarını görürüz.  Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan’da 1945’ten 1990 sonuna kadar, (eski) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde 1920’den 1991’in sonuna kadar ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise 1945’ten bugüne kadar tek parti hakimiyetine dayanan sosyalist rejimler mevcuttu. 
Türkler’in yoğun olduğu İran İslâm Cumhuriyeti, Afganistan, Suriye ve Irak’ta da diğer totaliter rejimler bulunmaktadır. Kısaca, Türk topluluklarının büyük çoğunluğu, çok uzun yıllar demokrasinin nimetlerinden yararlanamamışlardır. Bu da onların fikir, duygu-düşünce yapılarının, yaşayış tarzlarının, dünya görüşlerinin, devlete olan münasebetlerinin ve hatta çalışma anlayışlarının bizlerden çok farklı gelişmesine sebep olmuştur. 
Alfabe, dil, edebiyat farklılıkları: Bilindiği üzere Türkler, tarihlerinde sırasıyla Göktürk, Uygur ve Arap harflerini kullanmışlardır. Bugün ise, Türk dünyasında genelde üç değişik alfabe kullanılmaktadır: Latin, Kril (yâni Rus) ve Arap harfleri…
Latin harfleri, Türkiye ve onun doğrudan doğruya kültürel etkisinin bulunduğu Balkan Türkleri tarafından kullanılırken, eski Sovyetler Birliği’ndeki Türk toplulukları, Rus alfabesi esasına dayanan Kril harflerini kullanmak zorunda bırakılmışlardır. Arap harflerine gelince, Arap (ve İran) ülkelerinde ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayanlar kullanmaktadır. Başka bir ifade ile, bizler onların eserlerini, onlar da bizim eserlerimizi okumaktan mahrum edilmiş durumdayız.
Anlaşmamıza set çeken diğer bir husus, bu alfabe meselesinin dışında, yazılı edebiyatlarımızdır. Tarihin ilk dönemlerinde, yâni hepimiz anayurdumuzda yaşarken, “Ana Türkçe” kullandığımızı tahmin etmekteyiz. Ancak tarihin akışı içinde birbirimizden uzaklaştıkça ve değişik siyasî yapılara kavuştukça, “Ana Türkçe” de ortadan kalkmış veya geniş çapta değişikliğe uğramış ve her Türk topluluğu kendine has değişik dil, lehçe veya şivelere sahip olmuştur. İşte, bu yeni dillerde yazılan eserleri anlamak, günümüzde hayli zorlaşmıştır. 
Her ne kadar ortak kelimeler mevcutsa da, bunların yazılış şekilleri değişmiş, benzer kavramlar için değişik kelimeler kullanılmaya başlamıştır. Meselâ, Orta Asya’da “teşekkür” yerine “rahmet” sözü kullanılmaktadır. Bunu ilk duyduğumuzda, kafamız karışmaktadır. Şu anda birbirimizin edebî eserlerini anlamamız için, onların Lâtin harflerine aktarılması kâfi gelmemekte, çevirmemiz gerekmektedir.
Kültürel farklılıklar: Son üç çeyrek asırda Türkiye ile bilhassa eski SSCB’deki Türk toplulukları arasında hiçbir çeşit kültürel münâsebet olmamıştır. Oradaki topluluklar, güçlü Rus kültürü ve dilinin etkisinde kalmışlardır. Opera, bale gibi sanat dallarında bazıları dünya çapında şöhret kanan sanatkârlarla sahip olmuşlar, folklorda gıpta edilecek bir profesyonelliğe ulaşmışlardır.
Eğitim seviyeleri çok yüksek olup, okuma-yazma bilmeyenleri yok denecek kadar azdır. Bununla birlikte, okuma sevgisi bizleri hayrete düşürecek kadar yüksektir. En ufak Türk topluluklarına mensup şâir ve yazarların eserleri dahi, Türkiye ölçülerine göre çok yüksek tirajda basılmaktadır.
Yemek kültüründe de bazı farklılıklara rastlamaktayız. Meselâ bizde hiç yenmeyen at eti çok makbuldür ve kısrak sütü  “kımız”, millî içki durumundadır. Rusların etkisi ile alkol tüketimi de hayli yüksektir. 
Siyasî farklılıklar; Son yıllarda bağımsız Türk cumhuriyetlerinin sayısının artması, Türkiyemizin bu Türk toplulukları ile ilişkilerini milletlerarası hukuk açısından belirlemesini gerektirmiştir.
Birinci kategoride; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup da hâlen yabancı ülkelerde yaşayan takriben 3 milyon Türk bulunmaktadır. Türkiye, bu vatandaşlarının hak-hukuklarını kollamak ve onlara karşı yapılan adaletsizlikleri ilgili ülkeler nezdinde çözüme kavuşturmakla mükelleftir. 
İkinci kategoride ise; ikili andlaşmalar çerçevesinde azınlık hakları garanti altına alınan Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türkler gelmektedir. 
Üçüncü kategoride; doğrudan doğruya siyasî ilişkiler kurduğumuz KKTC ile bağımsızlığını yeni kazanan beş Türk cumhuriyeti bulunmaktadır. 
Dördüncü kategoride; yoğun olarak Rusya Federasyonu (Tatar, Başkurt, Çuvaş v.b.), Ukrayna (Kırım Tatarları), İran İslam Cumhuriyeti (Azerî, Kaşgay, Afşar v.b.). Çin Halk Cumhuriyeti (Uygur, Kazak v.b.) ve Afganistan, Irak, Suriye gibi Arap ülkelerinde bulunan, kendileri ile herhangi resmî ilişkiye giremediğimiz, haklarını hiçbir şekilde kollayamadığımız Türk toplulukları yer almaktadır.



Bozkırda Parlayan Başkent Astana Prof. Dr. Orhan Kavuncu Bir Cumhurbaşkanı Sevdası
Ben Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in Türkçeye çevrilen ilk kitabını, (Özgürlük ve Demokrasi Yolunda 1992), basıldığı yıl okumuş ve çok etkisinde kalmıştım. Babası Abiş, hayvancılığı yok eden Sovyet uygulamalarına dayanamayıp köyleri Şamalgan’ı terk ederek dağlara sığınmış, 1945’lerden savaş bittikten sonra şartların düzelmesi üzerine de köyüne dönmüştü. 

Daha 6-7 yaşlarındayken dağda, bozkırda ve köyleri Şamalgan’da yaşadıklarını okuduğunuz zaman onun politikalarında Kazaksever, Türksever ve insansever yanların nasıl şekillendiğini imrenerek hissediyorsunuz. Bu çağlarda edindiği duyguları ve bunların idrak seviyesine yükselişini hemen bütün kitaplarında bizzat kendisi anlatır.

Nursultan Nazarbayev  2005 senesinde basılan  “Avrasya Yüreğinde” eserinde Astana’nın başkent oluş hikâyesini de şairane bir şekilde ifade ediyor:

“- Yüksek dağların zirvesine çıkma hayalimi gerçekleştirdikten sonra, içimi bozkırın tabiatını ve özünü anlama isteği kapladı” 
der.

Çocukluğunun geçtiği dağlardan sonra bozkıra yönelişi anlatırken de;

“- Hayaller, günlük dertlerle, büyüklerin endişeli  hayatı ile sınırlanmamış çocuk duygularının imtiyazlı kılavuzudur” ifadelerinde, bir zamanların Sovyet hayali olan Tselinograd’ın Nazarbayev’in zihninde nasıl bir Kazakistan başkentine dönüştüğünü okuyabiliyorsunuz…

İnsana, gerçek hürriyet ve mekânın sonsuzluğu duygusunu, enginliği ve ufku hiçbir şekilde sınırlanmayan bozkırın verebildiğini, ancak bu dağın zirvesinde, yüksekliğin yüceliği karşısında ezildiğimde, hürriyetim  sınırlandığında anlamaya başladım.

Bozkırın verdiği o müthiş mekân duygusunu, daha sonra, büyük Sarıarka’nın gerçek bozkırına yolum ilk defa düştüğünde, sarsılarak hissettim. Temiz, açık ve büsbütün gökyüzünü ilk defa burada gördüm. 

Bu gökyüzü, yarısı dağlar tarafından kapatılan, göğe bakan gözlerin dağ duvarlarına takıldığı bir gökyüzü değildi. Ve hatta bir dağ zirvesinden bakılan gökyüzüne de benzemiyordu. Zira orada da ufuktaki daha yüksek dağ zirveleri görüntüyü kapatmaktaydı.

Bozkırda gökyüzü düz ovayı ufuktan ufuğa adeta devasa camdan, parlak bir fanus gibi kaplar. Hiçbir şeyle sınırlanmayan, sonsuzluğa uzanan mavi gökyüzünün bütün haşmet ve güzelliğini anlamanın yolu, yalnız sonsuz sarı bozkırda olmaktır.

Ben dağların güzellik sırrına ermiştim. Şimdi ise bozkırın güzellik sırrına vakıf olmak istiyordum. “Dağlardan daha güzeli ancak dağlardır.” Bu sözlerden daha güzelini söylemek zor. Dağların gerçek güzelliğini, 1995 yılında, Abay Dağı’nın zirvesine çıktığım zaman bir defa daha yaşadım. Orada, gökyüzünün sonsuzluğu ve tabiatın yüceliği karşısında, uzun süre, sarsılmış bir şekilde durdum.

Ancak bozkır semasının bütün sonsuzluğunu, bozkır tabiatının bütün hayat gücünü ve göçebenin sade bilgeliğini kavradıktan sonra, dağ zirvelerini sevip sayarak, “bozkırdan daha güzeli ancak bozkırdır” diyebiliriz.

Ben daha önceki bir yazımda “yetmiş yaşına yüz yılları sığdıran adam” demiştim. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül O’nun için “Türk Dünyasının duayeni (aksakalı)” demiş, Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesindeki haleflerimden Prof. Dr. Mahir Nakip de;

“Türk Dünyasının bilge duayeni” tabirini kullanmıştı. Kitapları okuduğunuz zaman bu sıfatları gerçekten hak eden bir lider olduğunu görüyorsunuz.
Altay Türkleri Tuğba Eray
Bugün Rusya Fedarasyonu topraklarında yaşayan Altay Türkleri, adlarını yaşadıkları bölgeden alır. Altay adı geniş anlamıyla Altay ve Alatag bölgesinde yaşayan bütün Türk boylarına verilen addır.

Dilleri Türkçe'dir. Altay Türkçesi, bugüne kadar yapılmış olan Türkçe lehçeleri tasnif denemelerinde farklı gruplarda gösterilmiştir. Altaylar bölgesindeki siyasi olayları da içine alan Orhun yazıtları ve Çin yazıtları, 7-10. asra kadar bu bölgenin Türkçe konuşan halklarının etnik gelişimini de göz önüne serer. Kök Türk kağanlığından sonra Türk devletinin başına geçmiş olan Uygur ve Kırgızların hakimiyetleri dev rinde Altay Sayan platosuna yerleşmiş olan Samoyed ve Ket kabilelerinin konuşmalarına da Türkçe nüfuz etmiştir.

Altay (Oyrat) dili Kırgız Kıpçak grubunda yer alır. Bu dili konuşan 60 bin Altay Türkü Altay Özerk Cumhuriyeti'nde (Rusya Cumhuriyeti'nde Kemerowo'nın güneyinde, Moğolistan sınırında) yaşarken 70 bini ise diğer bölgelere yerleşmiştir. Altay  Türkçesi   kuzey   grubu şivelerindedir ve iki ana gruba ayrılır. Kuzeyde Tuba ve Kumandin boylarının, güneyde Altay, Telengit ve Teleüt boylarının ağzı, yazı dili olarak kabul edilir.

Okul kitapları ve gazeteler bu yazı diliyle çıkmaktadır. Altay Türkleri için ilk olarak 1845'te Kiril esaslı bir alfabe düzenlemiş, 1928-1938 arasında Latin harflerine geçilmiştir. 1938'den sonra ise yeniden Kiril harfleri kullanılmaya başlanmıştır. 1938'den beri , Rus abecesine dayalı Altay edebi dili çerçevesinde modern şiir, hikaye, roman ve piyes türlerinde bir yazılı edebiyat gelişmektedir. 

Kahramanlık hikayeleri ve şarkıları Altay folklorunun en önemli unsurudur. Bu epik hikayeler ne kadar zengin olursa olsun,  Altay Türkünün daha önceki hayatıyla ilgili özellikler taşır. Şiirlerini ve hikayelerini normal veya ağız komusuyla okurlar. Ağız komusu günümüzde de oldukça yaygın ve hemen hemen herkes bu aleti çalmasını biliyor. 

Altay Türklerinin halk edebiyatı ve folkloru ilk defa Verbitskiy tarafından toplanmış ve neşredilmiştir. Daha sonra Radloff, Altay Türkleri üzerine çeşitli çalışmalar yaptı. "Altay Büçay, Alıp Manas" gibi destanları vardır. 1922-1947 yılları arasında Oyrat dili diye isimlendirilen Altay Türkçesi bugünkü konuşulan dildir. Türkiye de kullanılan Türkçeyle oldukça fazla benzer yönleri var.

Altay bölgesindeki, tarihi eserler ve Altay halkının gelenek ve göreneklerinin incelenmesi bizim eski Türk inançları ve Türk kültür tarihinde henüz açıklanmamış birçok kavramı anlamamızı sağlayacaktır. Bu yüzden, resmi makamlarca kasıtlı bir şekilde yıpranmasına ve yok olmasına göz yumulan kültür değerlerimiz bir an önce korunmaya alınmalıdır.
Not: Altay Türkleri henüz islamiyetle şereflenememişlerdir. (Editör)
"Ordusuz Olmaz.." Yavuz Bülent Bakiler Şirazlı Sadi’nin, Bostan ve Gülistan isimli eserinde okumuştum: “Tavus kuşunun en büyük düşmanı kendi kuyruğudur” diyordu. Kimse bir kumruyu, bir kartalı, bir leyleği... kuyruğu için vurmaz. Ama tavus kuşunun binbir renkte, binbir şekille süslü, muhteşem bir kuyruğu var. İnsanı âdeta büyüleyen o güzelim kuyrukla, misafir odalarının bir duvarını süslemek isteyenler, tavus kuşunu çekip vururlar. Zavallı tavus kuşu, kuyruğunun kurbanı olur.

Türkiyemizin iki muhteşem kuyruğu var. Biri Çanakkale ve İstanbul Boğazlarımızdır. Ötekisi, çok zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolumuz. Bütün yurdumuzu ve bu iki muhteşem “kuyruğumuzu” biz ancak çok kuvvetli, vurucu ve caydırıcı bir orduyla koruyabiliriz. Ordusuz vatan, ordusuz millet, ordusuz devlet olmaz. Canımızı, malımızı, ırzımızı ve bütün hürriyetlerimizi ordumuza borçluyuz.

Ben 1950 yılında, Sivas’ta, ortaokulun son sınıfında iken, Türkiye dışındaki Türklerle ilgilenmeye başladım, Orkun ve Serdengeçti mecmualarını okuyarak, coşkun duygularla bir Turancı oldum. Turan için şiirler, kitaplar, makaleler yazdım. Sonra, Sovyet İmparatorluğu çökünce, yeni Türk Cumhuriyetlerine 10 defa gidip geldim. Hem devlet televizyonumuzdan, hem de özel televizyonlarımızdan, soydaş cumhuriyetler üzerine 101 TV programı hazırladım ve sundum. Okuduklarımla ve dinlediklerimle öğrendim ki, Çarlık Rusyasının orduları, koskoca Türkistan topraklarını ele geçirmek için, sadece 50 ölü vermişler. 500 veya 5.000 askerini değil, sadece (elli) askerini kaybederek Türkiye’den büyük Türkistan topraklarına sahip olmuşlar. Gitmiş olduğum her Türk Cumhuriyetinde devlet yetkililerine sordum:

-Bu koskoca Türkistan topraklarına Rus orduları, ellerini kollarını sallayarak nasıl girdiler? Vatanınızı neden savunmadınız?
Bana her yerde aynı cevabı verdiler:

“-Ordumuz yoktu! Ordumuz yoktu! Ordumuz yoktu!” dediler. “Koskoca Timur İmparatorluğu yıkılınca Türkistan’da birtakım hanlıklar kuruldu. O hanlıklar, birbirleriyle uğraşmaktan kuvvetli ordular kuramadılar. Ruslar da, ordusuz Türkistan’a kolaylıkla girip bize kan kusturdular!”

Bütün Türk Cumhuriyetlerini gezip gördükten, Rus emperyalizmi karşısında bitmez-tükenmez acılar, utançlar... duyduktan sonra anladım ki, Türkiyemizde en büyük ihanet, ordu düşmanlığıdır. Ve yine gördüm ki ordu düşmanlığı, sadece ordumuz aleyhinde yazmak-çizmek, halkımızın, ordumuza güvenini, sevgisini sarsmak değildir. Ordumuzu siyasetin içine çekmek de, ordumuzun ikide bir hükümet darbeleri yapmasını istemek de kesinlikle ordu düşmanlığıdır.

Osmanlı devrinde, Yeniçeri ocaklarının “istemezük” diye kazan kaldırmaları, Cumhuriyet dönemimizde bazı komutanlarımızın hükümet darbeleri yaparak idareye el koymaları, çok büyük acıların doğmasına, ordumuzun güç kaybetmesine yol açtı. Ordumuz, daima siyasetin dışında kalmalı, hep milletimizin ordusu olmalıdır. Türkiyemizin geleceği, çok güçlü, vurucu, caydırıcı bir ordunun varlığına bağlı!
 
Kırgız Dili ve Edebiyatı Prof. Dr. Ahmet Taşağıl Kırgızca, Türk dilinin kuzeybatı gurubuna girer ve Altay bölgesindeki Türk kabileleri ile Kazakça'ya çok yakındır. Ünlü-ünsüz uyumu ve benzeşmeleri bakımından çok gelişmiştir. İki ses veya hecenin birleşmesinden meydana gelen uzun ünlüler de vardır. Bunun yanında kuzey ve güney grupları olmak üzere ikiye ayrılan Kırgız Türkçesinde güney ağzında kuzeydekinden bir fazla yani dokuz ünlü bulunmaktadır. Kırgızistan Cumhuriyetinin kurulması ile daha önce yazı dilinde kullanılan Kazan ve Özbek Türkçelerinin yerini Kırgızca almıştır. Son zamanlara kadar sözlü bir şekilde devam eden Kırgız edebiyatında destanların ayrı bir yeri vardır. Bu destanlar arasında şüphesiz en büyüğü olan Manas'ın ayrı bir yeri bulunur. Destanlar Kırgızların, düşmanlarına karşı mücadelelerini kahramanlıklarını anlatır. Destan (camak)’ların yanında, türküler (ir), çoban türküleri (şırıldan), atasözleri (makal), bilmece (tabışmak) gibi türler de yaşamaktadır. Gök-Türkçe yazılı Yenisey Yazıtlarının çoğu Kırgızlara aittir. 1911'de Kılıç Manurkan tarafından kaleme alınan Zelzele adlı eser Kırgız edebiyatının ilk kitabıdır. 1913'te Esenkalı Arabay'ın alfabe ve Osman Sadık'ın Kırgız tarihi kitapları ile 1914'te Manap Sabdan'ın tarihle ilgili kitapları yayınlanmıştır. Sovyet dönemindeki edebiyatın kurucusu ise Toktogul Satılgan (1864-1933) kabul edilir. Kırgız edebiyatının en büyük şahsı ise eserleri Rusça dışında, Almanca ve İngilizce dışında Avrupa dillerine çevrilen ve Türkiye Türkçe'sine aktarılan Cengiz Aytmatov'dur. Maldıbay adlı bir Kırgız altmışa yakın eser yazmıştır. 1926'da açılan ilk tiyatro 1930'de devlet tiyatrosu haline getirilmiştir. Diğer bozkır Türk kavimlerinde olduğu gibi Kırgız sanatı gündelik eşyanın süslemelerinde de görülür. Mevcut bir çok türbe arasında en meşhuru Manas'a ait olandır ve Talas vadisinde bulunmaktadır.
Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'e Bağdad'da Muhteşem Merasim Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı Bundan tam dokuz yüz yirmi yıl önce idi. Bağdad, senelerdir beklediği ulu bir misafire kavuşacaktı. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey için yapılacak çok büyük bir hilâfet merasiminin hazırlıkları vardı. Herkes bu Müslüman Türkleri karşılamanın coşku ve sevinci içinde idi. Zira, tam bir asırdan fazla Bağdad üzerinde siyah bulutlar dolaşıyordu. Nasıl dolaşmasın ki:Halife bütün siyasî güç ve kudretini kaybetmiş ve çeşitli baskı unsurlarının elinde âdeta zavallı bir kukla halini almıştı. Merkezî otorite sarsılmış daha ziyade bir Kara imparatorluğu görünümünde olan geniş Abbasîler Devleti, bir kısım eyaletlere ayrılmış ve her eyalet çoğu yerde müstakil bir "Emirlik" (Beylik) haline gelmişti.
Abbasî halifeliğinin çoğu kere kendi güçleri ile ortaya çıkan ve çevresine meydan okuyan bu idarî zorbalara karşı, tantanalı, dinî hilâfet unvanları dağıtmaktan başka yapacakları pek bir şey kalmamıştı.  Hilâfet merkezi Bağdad da dâhil olmak üzere İran ve Horasan'ın büyük bir kısmı ise, yine Şiî doktirinin güçlü bir temsilcisi olan"Büveyh Hanedanı"nın hâkimiyeti altında idi.
Sosyal, siyasî ve dinî bakımdan tam bir hezimet ve kargaşalık içinde Sünnî doktirininin temsilcileri ve bütün İslâm dünyası ve bu şekilde tam bir çaresizlik içinde çırpınıp dururken, doğudan yeni bir güneş doğuyordu. Zira İslâmiyet, tam bir çöküntü asrında (IX. ve X. asırlar) doğuda yarı göçebe Türkler arasında büyük bir hüsn-i kabul görüyordu. İslâmiyet’in doğuda bu Türkler arasında süratle yayılması İslâm âlemine yeni bir güç ve ümit vermiştir. Gözler, doğuya ve doğudaki bu yeni gelişmelere dikilmişti.Bütün Ümitler “Sahibü’z-Zamanda”İdiArtık İslâm entelektüel çevrelerinin uzun zamandır İslâm dünyası ve hilâfet müessesesini kurtaracağını bekledikleri "Sahibü'z-Zaman" zuhur etmişti:Kaynaklarda, Sahibü'z-Zaman olarak tavsif edilen şahs-ı manevî, Selçuklu Türkleri ve onları büyük bir sabır, dirayet ve üstün kabiliyeti ile devlet kuran Türkler haline getiren Tuğrul Bey'den başkası değildir.
Devrin Abbasî-halifesi, gerek İslâm dünyasını gerek ise kendi şahsında temsil edilen hilâfet ve Sünnîliği, içine düştüğü bu buhrandan ancak Selçuklu Türkleri'nin kurtarabileceğine inanıyordu. Bunun için de halife El-Kâim bi-Emrillâh, El-Muslime ve El-Mâverdî gibi devrin çok büyük şahsiyetlerini, âlim ve kadılarını Tuğrul Bey'e elçi olarak göndermiş ve onu Bağdad'a davet etmiştir. Türk Sultan’ı Tuğrul Bey Geliyor
Büyük Türk Sultanı Tuğrul Bey'in ise; Hazreti Peygamber'e hizmetle şeref duymak, Hac yapmak, Hac yollarını Bedevi Araplar'ın şerrinden koruyarak yol emniyetini sağlamak ve Şiîliğin kökünü kurutmak gibi yüce gayeleri vardı.Bu gayelerini gerçekleştirmek için o, Türkmen boylarından oluşan muazzam bir ordu ile Bağdad'a yürüdü. Ordusunda bu günkü tabiri ile bir tank görevi yapan 18 de fil vardı.
İbnü'1-Adîm, genellikle Türk ve Oğuzlardan oluşan Selçuklu Ordusu'nun 120.000 kişi olduğunu kaydetmektedir.Selçuklu Sultanı'nın bu şekilde Bağdad'a yürümesi ve Hilâfet merkezinde görünmesiyle yer yerinden oynamıştı. Hilâfet merkezi bir coşku ve bir heyecan denizini andırıyordu. Zira o devirlerde, Hadislerde tebşir edilen insanlar geliyordu. Asırlardır bir ümit ve sabırla beklenen Allah’ın hâlisordusu, İslâm’ın kurtarıcıları “Türkler”geliyordu.Gerçekte Selçuklu Türkleri ve onun âdeta kendini Hazreti Peygamber'in hizmetine adamış ulu Sultanı Bağdad'ta İslâm tarihinde daha hiçbir devlet büyüğüne nasip olmayacak bir tarzda muazzam bir merasimle karşılanmıştır.
Tuğrul Bey ve Selçuklu askerî aristokrasisi buraya davet edilecek Halifenin kendisine vereceği unvanlar burada ilân edilecek ve kıymetli hediyeler de burada takdim edilecekti.
Hilâfet sarayında yapılması kararlaştırılan bu tören için her şey çok daha önceden bütün incelikleri ile planlanmıştı. Ev sahipleri başta Halife olmak üzere bu aziz misafirlerini ağırlamak için hiç bir fedakârlıktan çekinmemişlerdi. Merasim meydanına önceden iki büyük taht kurulmuştur.Bunlardan birine İslâm dünyasının dinî lideri Halife, diğerine ise elindesiyasî güç ve kudret bulunan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey oturacaktı.
Bu büyük merasimin bir Cumartesi günü yapılması kararlaştırılmıştı (25 Ocak 1058). O gün geldiğinde Halife, Tuğrul Bey'e Sümeyriyye'denbinip gelmesi için özel surette hazırlanmış bir küheylan gönderdi. Selçuklu Sultanı bu ata bindi. Yanında sivil ve asken erkân Selçuklu aristokrasisi,Türkmen Beyleri olduğu halde doğruca resmî merasimin icra edileceği yere ve Hilâfet sarayına geldi.Abbasî Halifesi EI-Kâim bi-Emrillâh (1030-1074), İslâm dünyası ve Bağdad sokaklarını dolduran Selçuklu Sultanı’nı, sırtında Hazreti Peygamberin Bürde-i Şerifi (Hırkası) ve elinde asası olduğu halde 7 zira (3 m.) yüksekliğindeki ulu saltanat tahtında oturarak karşıladı.Allah Bütün Ülkelerin İdaresini Sana Vermiştir
Tuğrul Bey'in yanına, daha önceden hazırlanmış kıymetli taşlarla süslü, altından yapılmış heybetli bir tahta oturmasını işaret etti.Daha sonra halka Selçuklu devlet ricali ve hilâfet erkânı asker ve sivillerden oluşan çok büyük bir kalabalık önünde Türk Sultanı'na hitaben şu tarihî konuşmayı yaptı:"Müslümanların Emir'i senin hizmetlerine teşekkür etmekte ve başardığın büyük işlerle övünç duymaktadır. Allah'ın sana lutf ettiği bütün ülkelerinin hepsinin idaresi seni nuhdene verilmiştir. Öyleyse insanlar arasında adaleti yay. Zulümden sakın! Sana uyanların iyiliği için elinden gelen her şeyi yap!... "Halifenin bütün bu konuşmaları tercüman vasıtasıyla Sultan'a aktarılıyordu. Sultan'ın, Halife'nin bu, O'nun yaptığı hizmetleri dile getiren övgü dolu konuşmasından son derece duygulandığı her halinden belli oluyordu.Daha sonra sıra karşılıklı hediyelerin teati edilmesine gelmişti. Bu cümleden olmak üzere Halife Türk Sultanı'na hilâtlar vermiş, taç giydirmiş ve bir de altın kılıç kuşatmıştır.
Kendisine gösterilen bütün bu izzet ve ikramlardan sonderece mütehassıs olan mütevazı Türk Sultanı hemen İslâm Halifesi'nin eline sarılmış önce onu kemâl-i ta'-zîmle öpmüş, sonra da Halife'nin, mübarek bildiği elini gözlerine sürmüştür.Bu muazzam merasimin bir devamı olarak Tuğrul Bey, bu büyükFatih, İslâm İmparatorluğu'nun naibi ilân edilmiş ve kendisine bir de ahd (menşur) verilmiştir. Halife onu bütün İslâm dünyası namına "Doğunun ve Batının hükümdarı" olarak selâmlamıştı.
Bütün bu merasimlerden sonra, sıra Türk Sultanı'nın Halife'ye hediyelerini armağan etmesine gelmişti. İbnü’l-Esir'in bildirdiğine göre Türk Sultanı hediye takdim etmekte Abbasî Halifesi'nden hiç de geri kalmamıştır. Bu hediyeler arasında pek kıymetli mücevheratlar, ayna 50.000 dinar nakit altın, her türlü silâhla teçhiz edilmiş atları ile birlikte yalınkılınç 50 Türk süvarisi, top top ipekli nadir elbiselik kumaşlar vardı. Bütün bunlar Türk Sultanı tarafından halife ve yakın çevresine armağan edilmişlerdi.
Artık Hakimiyet TürklerdeBu merasim haddi zatında Dinî Hâkimiyetle, Siyâsî Hâkimiyetin bir birinden ayrılması, siyâsî hakimiyetin bundan böyle Türkleri geçmesi için yapılan bir merasimdi. Türkler çok daha aktif olarak ve bütün yetkilerle yeni görevlerinin yani Sünnîliğin temsilciliği ve hilâfet ülkelerini koruma görevinin başına getiriliyorlardı.
Selçuklu Türkleri'nin ulaştığı bu merhele ve hilâfet merkezinde kazanmış oldukları bu siyasî zaferle Türkler'in daha sonra dokuz asır devam edecek olan Türk-İslâm Saltanat devri başlamış oluyordu. Artık kılınç Türkler'in elinde idi. Bunun karşısında hiç bir ecnebî kavim duramazdı. Mamafih Tuğrul Bey'in yeni insiyatifi ile merasim ve onun yüklediği vecibeler lafta kalmamış, kısa bir zaman sonra meyvelerini vermeye başlamıştır.Şehrin siması değişmiş, Bağdad hilâfet ülkesinin bu eski merkezi yavaş yavaş Türkleşmiştir. Şehirde bir canlılık ve hareket başlamıştır. Bu cümleden olmak üzere Tuğrul Bey şehrin uygun bir mahalline kendi ikameti için yeni bir saray yaptırdı. Onun yanında Türkmen Beyleri ve Selçuklu aristokratları için yeni yeni daha bir çok köşkler, konaklar inşa ettirdi. Askerler için burada büyük kışlalar inşa edildi. Bütün bunların yanısıra burada birde Ulucamiî yapıldı.Böylece burası askerî bir garnizon olmaktan ziyade bir "Ordu Kent" Türkler için kurulmuş bir şehir olmuştu. Selçuklu Türkleri'nin kurdukları bu şehre daha sonraları “Tuğrul Bey Şehri" denilmiştir.
Şehrin etrafı kalın bir duvarla çevrili idi. Tuğrul Bey artık Halife'nin armağan ettiği o muazzam taht üzerinde oturarak kumandanları, devlet adamlarını,ziyaretçilerini burada kabul ediyor ve halkın şikâyetlerini de burada dinliyordu. Bu yöndeki gelişmeler bundan ibaret değildir.
Sibirya'dan Sultana Mektup Ahmet Uçar 1890’lı yıllar, Sultan II. Abdülhamid Han’ın İslam dünyası ile irtibatının hızlandığı ve  Osmanlı’nın “manevi nüfuzunun” Uzak Doğu’da da akis bulduğu yıllardı. Çin’e gönderilen Ertuğrul gemisi, Güneydoğu Asya ve Uzak Doğu’da Müslümanlar arasında dalgalanmalara, İstanbul’a karşı muhabbet ve hürmetin artmasına sebep olmuştu. Müslümanlar, yakın oldukları liman şehirlerine, hilâlin dalgalandığı gemide namaz kılıp, Halife Abdülhamid Han’ın sağlığı ve Osmanlı devletinin bekası için dua etmeye âdeta akın edercesine geliyorlardı.

Hind Okyanusu kıyısındaki limanlarda böyle çoşkulu anların hatırası henüz tazeliği korurken, bu defa Sibirya’dan Rus-Çin sınırındaki Simipolat (Yeditaş) şehrinden, 22 Kasım 1890 tarihli ilginç bir mektup, Şakir Paşa vasıtasıyla Yıldız Sarayı’na bizzat II. Abdülhamid Han’a ulaştırılıyordu.

Bugün Kazakistan’ın Rusya sınırında kalan şehir, 1908’de Japonya’ya gitmek üzere Simipolat’tan geçen meşhur Türk seyyah Abdürreşid İbrahim’e göre, küçük fakat ticarî açıdan önemli bir şehirdi. Özellikle İrtiş nehri kıyısındaki vilayette yetişen hububat bütün Rusya’yı beslemekte, hatta Ruslar tarafından Avrupa’ya ihraç edilmekteydi. 

Simipolat’ın “Siryo” adı verilen çeşitli hayvan derileri, Rusya pazarında en önemli yere sahipti. Ayrıca, zengin altın yatakları da vardı. Şehirde dericilik ve altın madenciliği Tatar Müslümanlarının elindeydi. Bunlar 1850’li yıllarda Kazan ve İç Rusya’dan gelmişlerdi. Şehrin bir mahallesi de Buharalılar’dan oluşmaktaydı. Ancak, şehirde önemli makamlar Hristiyan Ruslar’ın elindeydi.  

Beldeme Örnek Olur

Mektup, Simipolat’ın Zaysan beldesi imamı Veliyullah Enveri Efendi’den geliyordu. İmam Efendi, Şakir Paşa aracılığıyla yazdı “ilginç” mektubunda, önce sultana bağlılık ve dualarını belirtiyor, sonra da oğlu Nasûh ile kızı Mestûre Banu’yu İstanbul’a göndermek istediğini, bunların eğitimlerini tamamlamak üzere kabüllerini istiyordu: 

“Devletlü Şakir Paşa Hazretleri; aciz bendelerinin ileride bildireceğim istek ve bağlılığımı, karaların ve denizlerin hakanı, cihanın göz nuru, kalplerin sevgilisi, alimlerin en azizi, sultanlar sultanı, Cenab-ı Rabbü’l-aleminin Resulünün Halifesi, yüce Padişahımızın makamlarına ulaştırmamda aracılık etmenizi, acizâne rica ve temenni ediyorum.

Memleketim, Rusya’da, Batı Sibirya bölgesinde, Çin sınırında Simipolat eyaletinin Nerayanski Post kazasının Zaysan beldesi imamıyım. Yaşı sekize gelmiş “Mestûre Banû” adlı bir kızım ve beş ay evvel akıl baliğ olmuş "Nasuh" adlı bir oğlum var. Bu uzak memlekette ve bu mahrumiyet diyarında bu küçük kasabada çocuklarımızın eğitim-öğretimi için İslam mektepleri yoktur. 

Bu sebeple çocuklarımızın eğitimi için fevkâlede bir müşkilat çekilmekte, bütün çocuklar cehalet pençesinin bu zifiri karanlığında boğulmaktadırlar. Adı geçen iki çocuğumdan oğlum Nasuh’u Halifemize bendeliğe nezr eyledim. Kızım Mestûre Banû’yu da, sultanın Harem-i Hümayun’larına Hanım Efendi’ye nezr eyledim. Eğer bu isteğim kabul olursa, can ve vücudumla ve milli hislerimle buna hazırım.

Bu uzak diyarda, benim bu teşebbüsüm, beldeme bir örnek olabilir düşüncesiyle, arzımın kabulünü mülk ve milletin yegâne hâmisi ve bütün müminlerin gerçek babası olan Padişah Efendimiz’den beklemekteyim. Vatan ve milletin ihtiyacı, şeriatın hâmisi, cömertlikte örnek sultanımız, dilerim ki bu arzumu yerine getirirler." 

Kaynaklar:

1-
 Abdürreşid İbrahim, XX. Asrın Başlarında İslam Dünyası ve Japonya’da
2- İslamiyet, Haz.: Mehmet Paksu, İstanbul, 1987, c.I, s.67-68.  Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK. AZJ 19/110
Doğu Türkistan Yılmaz Öztuna
T
ürkistan denen büyük ülke, son asrın politik şartları gereği Türk’e yabancı 3 devlet arasında bölüşüldü. Toplam 5.761.000 kilometre kare olan ülkenin Batı Türkistan denen bölümü (3.994.400 km2) Rusya, Doğu Türkistan denen bölümünü (1.646.800 km2) Çin ve Güney Türkistan denen bölümünü (120.000 km2) Afganistan, sömürge haline getirdi.  Çarlık yıkılıp Sovyetler Birliği oluşunca, komünist yönetim Türkistan kelimesini yasakladı. Rus idaresindeki Batı Türkistan’ı 5 ayrı cumhuriyete böldü ve her Türk boyuna ayrı milliyet statüsü tanıdı. Bugün Batı Türkistan bağımsızdır.  
 
Türk Kırılmakla Tükenmez  Türkistan’ı aralarında bölüşen 3 devlet, milyonlarca Türk’ü yok etti. Ancak Türk, kırılmakla tükenmez. Büyük Türkistan’ın nüfusu, aşağı yukarı Türkiye nüfusu kadardır.  Çin, yönetimindeki Doğu Türkistan, 2 Türkiye büyüklüğündedir. Satuk Buğra Han’ın Türkler’ce kutsal türbesi bu ülkede, Kaşgar şehri bönliyösündedir. Karahanlı hanedanından ve Mete soyundan Türk hakanı Satuk Buğra han, 1921 yılında tahta oturunca, Abdülkerim adını aldı. Hanefi-Maturidi mezhebinden İslam’ı, Türk hakanlığının tek resmi dini ilan etti. 

  Gök Tanrı, Buda, Mani, hatta Hıritiyan ve Musevi olan Türkler’i İslam dinine soktu. Ve cihan tarihinin akışı değişti. Gök Tanrı dini ile Anadolu’ya gelip Türkiye devletini kurabilmemiz, açık denizlere ulaşabilmemiz, asla mümkün değildi.  Türklerin Uygur Boyu  Böylesine bir Türk yurdu olan Çin sömürgesi Doğu Tükistan’da Türkler’in Uygur boyu yaşar. Ancak Kazaklar ve diğer Türk boyları da vardır.  Çin İmparatorluğu daha 18. asırda Doğu Türkistan’a musallat oldu. Dehşetli bir Çinli-Uygur savaş dönemi açıldı. Türkler hiçbir zaman Çin’e baş eğmediler. Sömürge statüsüne razı olmadılar.  Ruslar’ın Kuzey Kazakistan’da yaptıklarını Çinliler, Doğu Türkistan’ın bilhassa doğu kesiminde uyguladılar: Türk nüfusunu öldürmek ve göçmen göndermek. Buna rağmen 1953’te bile Doğu Türkistan’da Çinli nüfusu 300.000’den ibaretti. Ancak komünist rejim, o tarihten bu yana, milyonlarca Çinli’yi iskân etti.Çinlilere Rus Desteği  Uygur-Çin savaşlarından biri 1937’de geçti. Çinliler, Uygur ordusunu alt edemedi. Ruslar’ı çağırdılar. 15 Ağustos 1938 Yarkent meydan muharebesinde müttefik Çin-Rus ordusu, General Abdüniyaz’ın komutasındaki 80.000 Uygur askerini şehid etti. Atatürk’ün Abdüniyaz Bey’i desteklediği bugün biliniyor.  Doğu Türkistan 1866’dan 1882’ye kadar Osmanlı’ya tabi oldu. Adriyatik’te olan sınırımız rahatça Çin Seddi’ne dayandı. Ancak 93 Harbi yıkımından sonra Türkiye, Doğu Türkistan’a destek veremedi. 1882’ de Çinliler ülkeyi bir defa daha istila ettiler.   Çin, yönetimindeki Türk, Moğol, Mançu, Tibetli gibi kavimlere, hatta Döngen denen ve Çince konuşan Müslüman Çinliler’e karşı soykırım metodu uygulamıştır. Bu ırklardan olan insanların her gün bir uzvu kesilmek, aç köpeklere yedirilmek suretiyle imhası ünlüdür. Bugün Moğolistan’ın başkenti Ulan Bator’da bir Çin işkence müzesi vardır. İsrail’de Nazi işkence müzesi olduğu gibi…  Ama devir, imparatorluklar dönemi değildir. Hakim milletin imparatorluktaki diğer milletlere sömürge halkı muamelesi yaptığı, eşit vatandaş statüsü uyguladığı iki imparatorluk, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan monarşileri bile yıkılmıştır. Devrimiz aynı zamanda insan hürriyeti ve hakları tanımayan Marksist komünist rejimler dönemi de değildir.  Ekonomide liberalizm geçen bir Çin’in komünist diktatörlükte ısrar etmesi, tarih kanunlarına uymaz. Çin’deki, Kuzey Kore’deki, Küba’daki komünizmin çökeceğine eminim. Genç bir Çinli kuşak iktidara gelecektir.  Doğu Türkistan (veya Uyguristanile Tibet’in bağımsız devletler olacağını kestirmek, çok da derin görüşe ihtiyaç göstermez.Nüfus Faktörü!   Çin, büyük ve akıllı bir ekonomik kalkınma içindedir. Ancak nüfus faktörü dolayısıyla kişi başına düşen gelirde batı standartlarına ulaşması 22. asırda bile kabil değildir.
  
  Hiçbir devletin rejimi Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendirmez. Bundan dolayı bizim şu veya bu rejim hakkında söylediklerimiz bir tespitten ibarettir. En fazla bir temennidir. Rejim İhraç etmek gibi bir politikamız yoktur. Çin ile, çok dostane ilişkiler kurmak isteriz.  Ancak hiç bir devlet, bizim Türkiye dışı Türkler’le ilgilenmemizi eleştiremez. Böyle bir ilgisizlik her ciddi devlet için şerefsizlik teşkil eder. Türkler’i ne güzel kesip biçiyorsunuz, bu sizin iç meselenizdir. Tavrını alanlardan milletçe hesap sorarız.  Yeni Türk devletleri oluşmasından pek çok Batılı ve Müslüman devletin üzüldüğünü biliyoruz. Ancak onların üzüntüsüne katılmayı kimse bizden isteyemez. Zaten böyle bir şey yaparsak bütün dünyadan küçük devlet  muamelesi görürüz.   Rusya’nın dostluğu bizim için önemlidir. Çin, Ermenistan gibi devletlerle de en samimi iş birliği içinde de olmak isteriz. Ancak Türklerin yok edilmesine ilgisiz kalamayız. 1918 de tek bağımsız arap devleti yoktu. Bugün sayıları 20’yi aştı. Çağımız dünyası, Türk devletlerine de alışacaktır.   Tibet’teki kıyım içi ayağa kalkan Doğu Türkistan’da kan gövdeyi götürürken sesini çıkarmayan, herkese medeniyet dersi veren milletleri küçümsemek bizim hakkımızdır.
Türk Dünyası'nda Nüfus Azlığı Meselesi Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş
G
lobal açıdan Türk Dünyasının nüfus ilişkilerine baktığımızda son dört asırda dünya nüfu­su içerisinde, Türklerin nisbetinin devamlı olarak azaldığını görmekteyiz. Global çerçeveye yerleştirilmeden önce şu durum karşımıza çıkıyor.

Türk asrı diye adlandırılan 16. asırda Hindistan'dan Osmanlı imparatorluğu'na; idil-Ural Türklerinden Habeşistan'ın ortalarına kadar bir Türk hakimiyeti mevcuttu.

Türk Dünyası en parlak dönemini 16. asır­da yaşamıştı. Burada bu parlaklıkla nüfus arasında bir ilişki çıkıyor.

Elimizdeki incelemeler ve kaynaklar 16. asrın ortalarında dünya nüfusunun 500 milyon olduğu bir donemde Türk nüfusunun 50 milyon olduğunu göstermektedir.Ve yine enteresan bir şekilde bu 50 milyonluk Türk nüfusunun Osmanlı imparatorluğu içerisindeki ve Osmanlı imparatorluğu dışındaki Türkler olmak üzere adeta eşit olarak ikiye bölündüğünü görmekteyiz. 16. asırda dünya nüfusunun % 10'unu oluşturan bu 50 milyonun Anadolu'da, Rumeli'de, Mezopotamya'da, Kıbrıs'ta, Kırım'da, Kafkasya'nın bir kısmı ve Kuzey Afrika'da yerleşmiş Türkler ile Osmanlı toprakları dışında yasayan idil-Ural Türkleri yani Altınordu'dan kalan bugünkü Tataristan, Başkurdistan, Kuzey Kafkasya, Kazakistan dahil bütün bir Türkistan, Çin işgalindeki Doğu Türkistan, Afganistan, İran ve Hindistan'da yasa­yan Türklerden oluştuğunu görüyoruz. O devirde yasayan her 100 kişinin 10'unun Türk olduğu % 10'luk nisbet 17. asırdan itibaren düşmüstür.

Türk dünyası varlığını nüfus olarak koruyabilseydi ve bu nisbet hala % 10 olsaydı Türk dünyası bugün 500 milyon civarında olmalıydı ve bugün Türkler Çinlilerden ve Hintlilerden sonra dünyasının 3. büyük nüfusu olacaktı. Halbuki Türklerin bu­günkü nüfusu 150-180 milyon arasındadır. 180 milyon olduğunu kabul ettiğimizde 6 milyara yaklaşan dünya nüfusunun ancak % 3'ü olmuştur. Demek ki nüfus bakımından devamlı bir gerileme göstermişiz.Bugün Kırım'da Türklerin sayısı 300 bine yaklaşmasına rağmen bu nüfus kendi vatanlarında % 10'a düşürülmüştür. Sıfıra düşürülmüştür ve büyük fedakarlıklar sonunda ancak 1995 yılının su gününde % 10'a gelmiştir. Kirim Türkleri bugün kendi vatanında azınlıktır ve % 90'i gayri Türk, gayri müslim bir nüfusla çevrilidir. Burada Kirim Türklerinin kendi fiziki varlıklarını muhafaza etmeleri buna ilaveten sosyal, ekonomik ve insanca yasama haklarını kullanabilmeleri ve kendi ülkelerine sahip olmaları bir nüfus meselesi olarak karşımıza çıkıyor.

Eğer Kırım Türklerinin nüfuslarının oranı % 10 yerine % 1 olsaydı, bugün sahip olduk-lan parlamentoda 14 milletvekili ile temsil edilme gibi haklarını da elde edemeyeceklerdi. Ama nüfuslarını getirebilirlerse bu hakları daha da fazla olacak ve kendi topraklarının sahibi olduklarını söyleyebileceklerdir. Bunun ilk şartı ise sürgün edilmiş ve hala Özbekistan'da, Kazakistan'da, Tacikistan'da, Türkmenistan'da hatta Azerbaycan'da yaşayan Kırım asilli Türklerin vatanlarına geri dönmesidir. Nüfuslarını da önce 600-700 binlere çıkararak iki misline katlayarak toplam nüfus içerisinde bugünkü % 10'luk seviyelerden % 20-25'lik seviyelere çıkmaları gerekmektedir.

Kırım'dan sonra nüfus azlığımızın ortaya çıktığı üçüncü bölge ise Kıbrıstır. Kıbrıs'ta mücadeleler devam ederken Rumların nüfusu 650 bin iken Türklerin nüfusunun 120 bin kişi civarında olduğu söylenirdi. Kıbrıs'ta Türklerin sayısı Rumların takip ettiği nüfusu azaltmaya dönük politikalar sonucunda 70 bine hatta bazı tahminlere göre 60 bine inmişti. Aradan 20 sene geçmesine rağmen hala orada bir dengesizlik var. Türk nüfusu 170 bin iken, diğer tarafın nüfusu kendi sayımlarına göre 700 bin civarındadır. Kıbrıs'ta mevcut olan bu nüfus dengesizliği aleyhimize kullanılmakta, aleyhimize islemektedir.

KerkükBir dördüncü bölgeyi de değişik bir çerçevede de olsa yine eklememiz lazım gelirse bu bölge Kerkük'tür. Kerkük'te bilhassa Körfez olaylarının sonucunda Kerkük Türklerinin bazılarının Türkiye'ye kaçmak zorunda kalması, bazılarının Kerkük'ü terk etmesi ve bir kısmınım da Musul'dan çıkarılmaları ile bölgedeki nüfusu azaltmak, dağıtmak ve bir Kurt devleti kurmak isteyen Talabani ve otonomi isteyen Barzani'ye burası Kürtlerin topraklandır dedirtmek noktasına gelinmiştir. Oradaki Kerkük Türkmenlerinin belli bir homojen kitle teşkil etmeleri bize olan varlıklarını korumada önemli bir hareket noktası olacaktır.Türkiye'den bu ülkelere nüfusun tehlikeli bir şekilde azaldığı yerlere tersine bir göç yapmak mecburiyeti vardır. Göç etmiş olan Bulgaristan Türklerinden 300 bininden 100 bininin geriye dönmesi oradaki Türklere bir nefes aldırmış, hiç olmazsa tarlasına, evine, orada bıraktığı mal varlığıma sahip olabilmiştir. Yine Türkiye'den 30-35 bin kişinin Kıbrıs'a gitmiş olmaları oradaki Türk varlığını daha bir kuvvetlendirmiştir. Köyler insan görmüşlerdir. Benzer şeyi büyük ölçüde olmasa bile belli ölçülerde Türk Cumhuriyetlerine yapmak durumundayız. Türk Cumhuriyetlerine de Türkiye'den meslek sahibi elektrikçi, fırıncı, esnaf, belli meslekteki kişilerin gidip yerleşmeleri bir çok manada fayda getirecektir.Bugün karşılaştığımız nüfus problemi dünya Türklüğünün nüfusunun azlığıdır. Türk milleti dünyada fazla değil azdır ve bu az olmanın problemleri ile karşı karşıyadır. Türk Dünyası Bal-kanlardan Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar bir orta kuşaktır. 36. paralelden baslar 56. paralele ka­dar 20 paralel arasında yerleşmiştir. Buradaki nüfus problemimiz nüfusumuzun artmış olmasından değil artmamış olmasından kaynaklanmaktadır.
Bizim Türk Dünyasında problemimizin başında 3 K geliyor. Bu 3 K'da nüfus problemimiz en ağır olarak ortaya çıkmaktadır: Kazakistan, Kırım ve Kıbrıs.

Kazakistan

Kazakistan gibi 2.717.300 km2 alana sahip iki ülke için 16 milyon civarındaki bir nüfus takdir olunur ki azdır ve bu nüfusun yaklaşık % 44'i Türk soylu olmayan milletlerden oluşmaktadır. Kaza­kistan eğer normal nüfus artışını devam ettirseydi bugün Türkiye'ye yakin nüfusu olacaktı. Bu ülkedeki Kazak nüfusunu 50-60 milyondan daha düşük seviyede aldığımızda 40-45 milyon arasında olmasi gerekirken, bugün 10 milyon olduğunu görmekteyiz. Bu 10 milyona Kazakistan'ın dışındaki Moğolistan, Çin ve Iran Kazaklarının da dahil olduğunu düşündüğümüzde Kazakistan'ın 30 milyonluk bir nüfus kaybı olduğu ortaya çıkmaktadır.Bu kayıp en önemli olarak işgallerden, kıtlıklardan, açlıktan, harpten, sürgünden ileri gelmiştir. Rusya, Çarlık idaresiyle başlayan Kazakistan nüfu­sunun azaltılması politikasıyla, Kazaklar köylerinden, şehirlerinden sürülmüş daha sonra ellerinden topraklan, hayvanları alınmış ve 1930'larda meydana gelen dehşetli açlıklarda Kazakistan asgari, 2-3 milyon nüfus kaybetmiştir. Kazakistan'ın toprak bütünlüğü ve hatta istiklali bu nüfus dengesini halletmesine bağlıdır. Kazakistan'da mevcut artan bu nüfus dengesizliğini ortadan kaldırabilmek için kazak asıllıların nüfusu süratle artırılmalidir.KırımKırım 1400 senedir bir Türk Müslüman yurdu olmuştur, fakat hepimizin bildiği olaylar sonucunda önce 1783'de Katerına'nın Kırım'ı bir Rus topraği haline getirmesi arkasından Çarlan politikalası ve Rus kolonizasyonu ile Rusların getirilip yerleştirilmesi sonrasında gerçekleşen katliamlarla, Kırım dısına önemi Türk göçleri ol­muştur. Ve son olarak 1944 yılının 18 Mayıs sabahında birkaç saat içinde bütün bir Kırım'ın Müslüman Türk nüfusunun sürgün edilmesi, bir tek şahıs dahi bırakmamak üzere boşaltılması neticesinde Kırım sanki bir Türk İslam toprağı olmaktan çıkmıştı
Osmanlı'nın Afganistan Hassasiyeti S.Necibullah Yıldırım
Rusya’nın istila emellerini iyi takip eden Osmanlı Hariciyesinin Sultan Abdülhamid Han’a sunduğu raporda şöyle denilmekteydi:

   “Orta Asya’yı işgal eden Rusya’nın asıl  niyeti Afganistan’ı da ele geçirerek     Hindistan’a inmektir. Afganistan 5-6 milyon nüfusa sahip olup hemen hemen tamamı Hanefi mezhebindendir. Ruslar Afganistan halkının kahramanlıklarını ve dindarlıklarınu iyi bildiklerinden ve ayrıca mesafenin uzaklığı sebebiyle silah ve mühimmat sevkinin zorluğundan dolayı, onlarla doğrudan harbe girmeyi göze alamamaktadır. Bunun için propoganda ile Afganistanlıları aldatmaya çalışmaktadırlar. 
    Diğer taraftan Afgan Sultanı Şir Ali Han’da İngilizlere düşmanlığından dolayı Rusya taraftarı bir politika takip ettiğinden, Rusya’nın asıl maksadının ne olduğunun kendisine anlatılması için Meclis-i Maarif  Azası Ahmet Efendinin Bombay Başkonsolosu Hüseyin efendi ile Kâbil’e gidip  Şir Ali Han’la görüşerek takip edilen  Rusya taraflı politikadan vazgeçmelerinin  temini istenir.” 


Bu rapor üzerine Abdülhamid Han, Meclis-i Maarif Azası Ahmet Efendiyi Kâbil’e göndererek Şir Ali Han’a Rusya’nın emellerini anlatmakla vazifelendirir. Afgan Hanı ve ailesi için hediyeler hazırlatılır. Ahmet Efendi deniz yolu ile Hindistan’a hareket eder.

Hindistan’da Sevgi Seli

  Ahmet Efendi  26 günde  Hindistan’a varır.  40 bini aşkın Hintli Müslüman İstanbul’dan gelen Osmanlı Elçisi Ahmet Efendiyi görmek için limanda toplanır. Bu durumu gören İngiliz Vali  Mr. Grand Ahmet Efendinin bulunduğu gemiyi iskeleye yanaştırmayıp kendisini başka küçük bir vapurla gizlice karaya çıkarır. 

  Bu sebeple Limanda Ahmet Efendi’yi göremeyen Hintli Müslümanlar, gece boyunca Osmanlı Konsolos binası önünde toplanıp fenerler yakarak halifeye dua ederler. Müteakip gün  Cuma namazında Elçi Ahmet Efendi’yi görmek için 70 binden fazla Müslüman toplanır. Mr. Grand Ahmet Efendi’ye gösterilen Bu çok büyük ilgi ve sevgiden endişelenerek, bir an evvel Hindistan’ı terk etmesini söyler. Ahmet Efendi  tahsis edilen özel bir trenle Hindistan’da daha fazla bekletilmeyerek Afganistan’a gönderilir.

 Osmanlıların Bu Uzak Görüşünden Sonra Neler Olur…

  60 - 70 sene sonra Rusların kesif propagandaları ile Afgan devlet adamları ve ordusunun bir kısım komutanları komünist Rusya’nın güdümüne girer ve Sovyet ordusunu  Afganistan’a davet ederler. Rus ordusu Afganistan’ı işgal eder. Ülkede iç harp, daha sonra kardeş kavgası başlar ve neticede Afganistan bugünkü içinden çıkılmaz durumlara düşer.

Kaynak: BA. İrâde-Hâriciye nr.16642/3
Ötüken'den Viyana'ya Yılmaz Öztuna “Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Batı’ya doğru bir koşu... Yön hiç değişmemiştir. Asya’da kalmak için, Avrupa’nın içinde bulunmaktan başka çare yoktur. Ötüken’den Viyana’ya gelebilmiş, İstanbul’dan iki kıt’aya bakan bir millet için olmayacak iş midir bu?..Biz Türkler tarih sahnesine 2700 yıl önce giriyoruz… 

Alp Er Tunga ( Efrasyab) ilk defa Türkleri idaresi altında toplamak için büyük bir teşebbüs yapıyor. Alp Er Tunga’nın ihtimal 10. Kuşak torunu olan Mete, Kuzey Asya’da muazzam bir imparatorluk kuruyor. Ordusunu onlu birimlerle oluşturuyor. 10.000’er kişilik 20 kadar atlı tümenle Japon Denizi’nden Karadeniz’e, Sibirya buzullarından Hindistan’a uzanıyor. Oğuz Han adıyla tebcil ediliyor (ululanıyor). Ölümü Milâd’dan önce 174 yılıdır. Devlet merkezi bugünkü Moğolistan’ın orta-kuzey topraklarındadır.En Önemli Türk KavmiMete, “Oğuz” denen en önemli Türk kavminin ve Osmanoğulları dahil bütün belli başlı Türk hanedanlarının atasıdır. Onun neslinden olan Göktürk hâkanlarından Bilge Kağan, Orhun Kitabeleri denen Türk dilinin ölümsüz şâheserini taşlara kazdırıyor. 734 yılında ölüyor. Başkenti Ötüken, orta-kuzey Moğolistan’da, Sibirya ormanlarının eteğindedir. 3 adet olan Göktürk âbidelerinin ikisi buradadır. Burası Uzak Doğu, Çin kuzeyi, Sibirya güneyi, soğuk iklim ülkesidir.840 yılında Türk hâkanları, Ötüken’den çıkarılıyor. Kuşuçuşu 2000 kilometre güney batıya, bugün Çin’e ait Doğu Türkistan’a inip burada yurt tutuyorlar. Burası, yeryüzünün en kapalı, açık denizlerden en uzak bölgesidir. Orta Asya’nın göbeğidir. Sonra kuş uçuşu 2000 kilometre daha batıya gidiyorlar.921 yılında “Hanefî- Mâtürîdî” mezhebinden İslâm’ı devletlerinin tek resmî dini ilân edip Gök Tanrı dinini bırakıyorlar. 1000 yılı civarında Batı Türkistan’a hakim olup İran’ın başladığı Horasan’a, Hazar Denizi’ne erişiyorlar.

Türk Sultanlığı

Ve Türkistan’dan sonra Türkiye...1040 yılında büyük- hâkanlık tahtına oturan Oğuzlar’ın Selçuklu hanedanı, 1074 yılında başkenti İznik (sonra Konya) olmak üzere Türkiye Sultanlığı’nı kurar. Selçuklular, bir kuşaklık müddet içinde, Horasan’dan Marmara’ya gelmişlerdir. Türkiye devletinin kurucusu Anadolu Fâtihi Birinci Sultan Süleyman-Şâh, Üsküdar’dan karşı yakadaki Ayasofya kubbesini seyreder. Kuzeni büyük-hâkan Sultan Melik-Şâh (ki Malazgirt galibi Alp Arslan’ın oğludur), Karadeniz’e erişir. Kılıcını Karadeniz suyuna batırıp çıkarır. Cenâb-ı Hakk’a şükreder, birkaç yıl sonra Akdeniz’e erişir, aynı şeyi yapar. Türk, açık denizlere çıkmıştır. Ötüken’den İznik’e yürümüştür. 234 yıllık bir yürüyüştür bu... Aslında bin yıllık Batı’ya doğru Türk cihanşümul stratejisidir. Durmuş, bazen tökezlemiş, hedefini asla şaşmamıştır. Hedef sürekli batıya doğrudur

1453’te İstanbul Bizim
1231 yılında Ahlat’tan kalkıp Sakarya boyuna yerleşen Osmanoğulları, 1354’te boğazı atlayıp Gelibolu yarımadasına ayak basarlar. 1453’te İstanbul artık bizimdir. Yeryüzünün iki kıt’a üzerinde kurulmuş tek beldesinde, 2.700 yıllık Türk medeniyetinin en büyük, en azametli kültür ve san’at şehrini inşa ederler. Türkçe’nin bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda konuşulmuş en güzel ve âhenkli şivesini oluştururlar. Türk’ün estetik dehâ çizgisini yakalarlar.Ve 1529’da Viyana’dayız. 1683’te Batı’ya doğru hamlemiz kırılır. Şaşırmışızdır, üzülmüşüzdür...Türk Devleti’nin İstikbâliBütün  milletler gibi Türk Milletini de nasıl bir gelecek bekliyor?. Her halde bugünkünden farklıdır. Zira geçmiş dönemlerde de çok farklıydı.Atalarımız bizim Meriç’le Ağrı dağı arasındaki asgari sınırlar içerisinde hür ve mutlu yaşayabilmemiz için akıl almaz fedakârlıklara katlanmışlardır. Bu topraklarım her karışını kan ve terleriyle yoğurmuşlardır. Gaflet uykusuna dalmamak için göz kırpmamışlardır. Gerçi asırların yorgunluğuyla kendilerinden geçtikleri, uyudukları olmuştur. Ama tekrar uyanıp, daha büyük fedakârlıklar sergilemekten vazgeçmemişlerdir.Bunca gayret, hep gelecek nesillerin mutluluğu için göze alınmıştır. İnsanın fani olmayan tek özelliği, işte bu devamlılık azmidir. Kâinatın fethi asırlarında da atalarının manevi değerlerinden kopmamış milletler varlıklarını devam ettireceklerdir. Rehavet, umursamazlık, ahlaksızlık, bencillik uçurumuna düşmemiş toplumlar için gelecek açık ve ümit doludur.  
Türk Dünyası'nın İktisadî Gücü Ahmet Ardel
A
kdeniz’den Büyük Okyanus’a, Sibirya’dan Himalaya’lara uzanan Türk Dünyası kapladığı bu çok geniş sahadaki, çeşitli iklimlerin zuhur ettiği, çeşitli mahsulleri ve ayrıca yeraltı zenginlikleri ile büyük bir iktisadî güce sahiptir.Nitekim, batıda Türkiye, Azerbaycan ve Dağıstan’ı kuzeybatı ve kuzeyde Kazan, Başkırdistan, Çuvaşistan, Astrahan ve batı Sibirya’yı, kuzeydoğu ve doğuda Yakutistan, Tannu, Tuva, İrkut ve Abadan bölgelerini, nihayet orta ve güney kısımlarda batı ve doğu Türkistan’ı içine alan bu büyük ve geniş âlemde, suptropikal mahsullerden orta kuşak mahsullerine kadar hemen her çeşit, mahsul yetişmekte ve yeraltı zenginliklerinin hemen her cinsi, hem de bol miktarda olmak üzere, yer almış bulunmaktadır.

Dünyanın kalbi“Heartland’e hükmeden, Dünya Adasına, dolayısı ile Dünyaya hükmeder”, diyen İngiliz siyasî coğrafyacısı H. Mackinder’in “Heartland” diye ifade ettiği yer, İran, Afganistan ve Dış Moğolistan bir tarafa bırakılacak olursa, kabaca Orta Asya ve Sibirya’dır ki, bu sahanın 2 /3 si yukarıda sınırlan çizilen Türk Dünyasının içinde kalır.Bunun içindir ki, Sovyetler Birliği’nin Orta Asya ve Sibirya’yı, Çinlilerin Doğu Türkistan’ı işgal etmeleri ve işgal ettikleri bu yerlerin insanlarını kendi potalarında eritmek için sarfettikleri gayretler boşuna değildir.Orta Asya ve Sibirya, bugün Sovyetler Birliği’nin birer maden, hububat ve et ambarı durumundadırlar. Nitekim Sovyetler Kazakistan’ı hayvancılık bakımından ikinci bir Avustralya, batı Sibirya ve kuzey Kazakistan’ı hububat istihsali bakımından ikinci bir Ukrayna yaptıkları iddiasındadırlar. Ancak burada ehemmiyetle sorulması gereken bir sual var: Ruslar neden bu “ikinci yerleri” hakiki millî sınırları içinde bulundurmazlar da başkalarına ait topraklar üzerinde bulundururlar?İkinci bir Avustralya yaptıklarını iddia ettikleri Kazakistan, Türk Dünyasının bir parçasıdır. İkinci bir Ukrayna meydana getirdikleri iddiasında oldukları kuzey Kazakistan ve bilhassa batı Sibirya’da her ne kadar Rus nüfusu hâkimse de, bu, Rus siyasetinin yaptığı sun’î bir haldir.Yabancı kitap ve atlaslarda bile bu yerlerin Türk’ün damgasını taşıyan Türkçe isimlerle dolu olması bunun en güzel bir delilidir.İkinci Bakû diye iddia ettikleri zengin petrol sahasının 2/3 si, değilse bile, hiç olmazsa yarısı, Kazan ve Başkırt Türklerinin yaşadıkları sahalar içinde kalmaktadır.Rusların Sibirya, Orta Asya ve Kafkasya’yı ilk istilâlarında, koloni kurma isteklerinden ziyade, İktisadî kaynakları istismar fikri âmil olmuştur. Sibirya’nın zengin maden yatakları, ziraat sahaları, çeşitli mahsulleri, Orta Asya’nın yeraltı zenginlikleri ve Sovyetler Birliği’nde ya pek az, ya da hiç bulunmayan mahsuller (pamuk, meyva gibi) Rusları buraya çekmiştir.Rus nüfusu yerleştirildi

Ruslar istilâlarında İktisadî değeri büyük olan yerlerde Rus nüfusunun ekseriyette olmasına bilhassa dikkat etmişler ve bu işte muvaffak da olmuşlardır. Nitekim Rus işgâli altındaki Türk ülkelerinde Rus nüfusunun yayılış sahasını ve ekseriyette olduğu yerleri gösteren bir harita ile yeraltı zenginliklerini gösteren bir harita karşılaştırılacak olursa bu iki haritanın birbirine intibak ettiği görülür.Sovyetler Birliği’nin en önemli kömür rezervlerinin bulunduğu ve aynı zamanda mühim bir hububat ve hayvancılık merkezi olan batı Sibirya'da yerli nüfusu Türklerin teşkil etmesine rağmen, nüfusun % 90 ı Rustur. Zengin maden yataklarına sahip güney Urallarda durum buna yakındır.Azerbaycan’da nüfusun %81 ini Türkler teşkil ettiği halde petrol şehri Bakü’de Rus nüfusu Türklerinkinden fazladır.Sovyetler Birliği’nin üçüncü büyük kömür havzasına ve Sovyetler Birliği bakırının %74 üne sahip olan Kazakistan’da 1959 yılında Rus nüfusu 1939 a nazaran 52 artmış ve Ukraynalılarla birlikte %51’i bulmuştur.İkinci Bakû petrol sahasının büyük bir kısmına tekabül eden Başkırdistan ve Kazan’da nüfusun % 40 ’ı Rustur.Büyük bir İktisadî değer arzetmeyen Tacikistan’da Rus nüfusu % 5 iken, aynı sahada, aynı tabiat şartlarını haiz olan fakat geniş uranyum yataklarına sahip bulunan Kırgızistan’da bu nisbet  % 20 yi bulur.Buna mukabil Doğu Türkistan’ın bir çok yerlerinde Çinlilerin nisbeti % 10 u aşmaz. Bu, Doğu Türkistan'ın, batıdaki Türk ülkeleri kadar zengin İktisadî kaynaklara sahip olmamasından ileri geliyor.1722 yılında Çar Büyük Petro’nun, Bakû’yu zaptetmek için memur ettiği kumandanına:
 
“-Bakû’ya kabil olduğu kadar çabuk git ve şehri zaptet, çünkü dâvamızın anahtarı budur”, demesi, bu yerlerin siyasî, askeri ve İktisadî kaynaklar bakımından Ruslar için ne derece hayatî bir ehemmiyeti hâiz olduğunu ortaya koymasından dolayı, çok mânâlıdır.Nitekim Bakû, Rusların yarım asırlık gayretinden sonra ellerine geçecek ve üç çeyrek asır tek başına Sovyetler Birliği petrol ihtiyacının tamamını karşılayacaktır. Not : Bu makale Sovyet Rusya’nın dağılmasından önce yazılmıştır.
Kaynak: Türk Kültürü
Türk'ün Batı'ya Bitmeyen Koşusu Yılmaz Öztuna
A
lp Er Tunga’dan bu yana 2.700 yıldır Avrasya’da devletler kurmuş, devletler batırmış bir milletiz. Çin kaynaklarında Türk kelimesi ve ilk Türk hakanının adına ait kayıt Milâd’dan önce 1766 yılına aittir. Günümüzden 3.777 yıl öncesi. Anayurdumuz bugünkü Kazakistan’ın doğu bölgesidir. Fakat Çin’in kuzeyine, bugünkü Moğolistan’a yerleşmişiz. Esas Türk devletini orada kurmuşuz. Hakanlarımız bugün Moğolistan denen ülkenin orta-kuzeyinde, Baykal Gölü güneyinde otururlardı.

Çinliler çoktu. Biz azdık. Binlerce yıl süren bir Türk-Çin mücadelesi geçti. 2.200 yıl önce Çin Seddi, bizim için yapıldı. 439 yılında dağlarla kapalı dar Ergenekon vadisine bile sığındık. 535 yılında Göktürk hakanlığını kurmak üzere Ergenekon’dan çıktık.

Ergenekon, Çin kaynaklarında geçen tarihî bir olaydır. Asla bizden çokluk olan Çin’e yutulmadık. Dirençli bir milletiz. Teşkilât dehamız ve devlet kavramımız emsalsizdir.Göktürkler ve Uygurlar’dan sonra gelen ve hep aynı Açina veya Mete hanedanına mensup bulunan Karahanlılar’dan Satık Buğra Han, 921 yılında Abdülkerim adını alarak "Hanefî" ve "Mâtürîdî" mezheplerinden İslâm’ı Türk Hâkanlığı’nın tek resmî dini ilân etti.
Horasan Erenleri

Önceki asırlarda İslâm âlemine çoktan girmiştik ama, şimdi temel Türk devleti Müslüman olmuştu. Karahanlılar, Kâşgar’da oturuyorlardı. Şimdi gözleri hemen batılarında başlayan İslâm âlemine çevrildi. Batı Türkistan’ı, Mâverâünnehr’i, Semerkand ile Buhârâ’yı aldılar. Bir buçuk asır içinde kuzey- doğudan güney-batıya kaymıştık. Orta Doğu’ya gelmiştik. Mâverâünnehr’e egemen olmuştuk. Bundan böyle bütün tarihî maceramız İslâm dünyası içindedir ve bu dünyanın Doğu Anadolu’da aldığımız sınırlarını Viyana’ya götüreceğiz.

Bütün Türk tarikatlarının pîri olan ve Türkistan’ın tamamının Gök Tanrı’dan Allah’a geçişinde hâkim rol oynayan Hoca Ahmed Yesevî’nin Horasan Erenleri denen müridleri, devamlı, batıya akan Türk’ün manevî rehberleri sıfatıyla birlikte geliyorlardı. Yesevî’nin adını taşıdığı Yesi veya Türkistan şehri, Sır Deryâ boyunda, bugünkü Kazakistan’ın güneyindedir.

Yunus Emre ise Karaman ilinde ve Sakarya boyunda... Yesevî, Yunus’un şeyhinin şeyhinin şeyhidir. Mevlânâ ise aynı yıllarda, Güney Türkistan’ın Belh şehrinden gelip Konya’ya yer leşmiştir. Hacı Bektaş Veli keza Horasan erenlerinin en büyüklerindendir.

Boğazlara Dayandık

1040 yılında büyük hâkanlık tahtına oturan Selçukoğulları, bizi Batı Türkistan’dan aldılar. Horasan ve İran’ı aşırtarak 1071’de Anadolu’ya soktular. 1071’de Malazgirt’te dünya tarihinin akışını değiştirdik. Doğu Anadolu’nun ucunda idik. 1074’de Türkiye devletini, İznik taht şehri olmak üzere Marmara’nın, Boğazlar’ın yanı başında kurduk. 3 yıl içinde Malazgirt’ten Üsküdar’a gelmiştik. Türkiye devletinin kurucusu ve ilk devlet başkanımız Anadolu Fâtihi -Selçuklu prenslerinden Sultan Süleyman Şâh, Üsküdar’dan karşı yakadaki Ayasofya kubbesini seyretti... Avrupa ayağa kalktı ve haydi Haçlı Seferleri...

Bütün Avrupa, Bizans imparatoru, Almanya imparatoru, Fransa kralı, Anadolu topraklarında idi. Çeyrek asırlık Türkiye devleti idik ve Türkistan’dan henüz çok fazla Türk gelmemişti. Tası tarağı toplayıp Türkistan’a mı döndük?... Yoo... Birinci, İkinci ve Üçüncü Haçlı seferlerinin cehennemî, müttefik Avrupa ordularına karşı bizi sırasıyla Süleyman Şâh’ın oğlu Birinci Sultan KılıçArslan, onun oğlu Birinci Sultan Mes’ud ve onun oğlu İkinci Sultan Kılıç Arslan savundu. Haçlılar’ın nefesi kesildi. Bizi Anadolu’dan atamadılar. 

Devletimizin adı Avrupalılar’a göre daha 1090 yılında Turchia (Türkiye) idi. Bu adı bize Avrupalılar o tarihte verdi. Biz vermedik. Biz kendimize Selçuklu Devleti diyorduk.
Sürekli Batıya Doğru

840 yılında Baykal Gölü’nün güneyinden, Doğu Sibirya eteklerinden, Uzak Doğu’dan ayrıldıktan sadece 234 yıl sonra Üsküdar’da, Boğaziçi’nde idik. Elhamdülillah Karadeniz’e, Ege’ye, Akdeniz’e çıkmıştık. Açık denizlere erişmiştik. Sürekli batıya giderek, arkamızdaki köprüleri yıkarak, İslâm kılıcını elimize alarak, devlet kurmak azmiyle Anadolu’ya gelmiştik.

Malazgirt galibi Sultan Alp Arslan’ın oğlu Sultan Melik Şah, Karadeniz ve İskenderun Körfezi’nde Akdeniz’e ilk ulaştığı iki seferinde, kılıcını çekip bu denizlerin sularına daldırmış, oracıkta şükür namazına durmuştu. Milletinin geleceğini değişmilleti idik. Avrupa’nın yanı başında idik. Şüphesiz Avrupa’ya bin yıl önce dalmış, nice devletler kurmuştuk. Ama şimdi, "Devlet-i Ebed-Müddet"’i kurmak Anadolu’yu anayurt tutmak üzere buralarda idik. Geçip gitmeyecektik... Osmanlı Türkleri sıfatımızla da sürekli batıya gittiğimizi, denizlerde Cebelitarık’tan Atlantik’e intikal ettiğimizi hatırlatmakla yetiniyorum.
1402’de taht şehrimizi Bursa’dan Edirne’ye ve 1453’te İstanbul’a getirdik. Tam bir Avrupa devletiyiz. 1683’ten bu yana Avrupa, gerçi bizi güneydoğuya sürmek için asırlık mücadelesine başladı. Ama Avrupa devleti sıfatımıza halel gelmedi.

Adriyatikten Çin Seddi'ne

Peki Adriyatik’ten Çin Seddi’ne sloganı yanlış mı idi? Hayır! Hem doğru, hem bize lâzımdır. Zira Türk dünyasının sınırlarını işaret ediyor. Kardeş kavimlerin her türlü yaklaşımını önlemek, tarihin en kaba metodlarına başvurulsa bile, mümkün değildir. Biz, Avrupa ile doğumuzda uzanan Türk, hattâ güneyimizde uzanan İslâm âlemi arasında gerçek köprüyüz. Ama Türkiye olarak, biz Avrupalı’yız. Türk ve Müslüman Avrupalı’yız. Biz olmadan Avrupa, coğrafya bakımından yoktur. Tarih bakımından hiç yoktur.
Birinci Türk Zirvesi Sefa Koyuncu Türk Birliği!En azından beş bin yıllık büyük hayâl! Göktürkler, Uygurlar, Oğuzlar, Peçenekler...  Selçuklu Türk Birliği için çalışmış, Osmanlı büyük oranda başarmış... Bugün ise bu büyük hayâl tarihte ilk defa gerçek oluyor. 

-Türk Birliği emin adımlarla ilerliyor. 

21 Ekim 2011’de Kazakistan‘ın eski başkenti Almatı’da yapılacak Türk Konseyi 1. Zirvesi, Türk ve İslâm âleminin yanı sıra dünyanın geleceği açısından da büyük önem taşımaktadır. Çünkü Avrasya‘da istikrâr, dünyada huzûr ve barış demektir. 

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi veya kısaca Türk Konseyi (Turkic Council), 3 Ekim 2009’da Nahçivan Özerk Cumhuriyeti’nde imzalanan Nahçivan Anlaşması ile Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan (Özbekistan ve Türkmenistan bu tarihî toplantıya kurucu değil, gözlemci sıfatıyla katılmıştır) arasında kurulmuş olan uluslararası örgüttür. 

-Nihai hedef elbette Türk Birliği (Turkic Union)’dir. 

Türk Konseyi; işleyiş tarzıyla Avrupa Konseyi, İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth), Arap Ligi, İslam Konferansı Örgütü ile Fransızca Konuşan Ülkeler Topluluğu (Francophonie)’na eş değerdir. 
Birlik Merkezi İstanbul 

Eminönü İskelesi‘nden Süleymaniye‘ye doğru baktığınızda rengârenk kardeş bayrakların dalgalandığı, “Türk Cumhuriyetleri Birliği” yazan binayı görürsünüz. Burası, temelleri 1992 yılından beri belirli aralıklarla toplanan Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi’ne dayanan konseyin, kurumsal merkezidir. İstanbul‘daki bu genel merkezin yanı sıra Türk Konseyi’nin iki merkezi daha bulunmaktadır. Bunlar Bakü ve Astana’dır. İstanbul idari merkezdir. Bakü Parlamenterler Asamblesi’nin merkezi; Astana ise Türk Akademisi’nin merkezidir. 
Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi şu birimlerden oluşmaktadır: 

Genel Sekreterlik İstanbul Devlet Başkanları Konseyi Dışişleri Bakanları Konseyi Kıdemli Memurlar Komitesi Aksakallar Konseyi Parlamenterler Asamblesi (TÜRKPA) Bakü Türk Akademisi Astana Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi (TÜRKSOY) Ankara Türk İş Konseyi 

Üye ülke devlet başkanları yılda bir kere resmî, bir defa da gayriresmî olarak bir araya gelir. Dışişleri bakanları da yıl içerisinde düzenli toplantılar yapar. Meclis başkanları Bakü‘de toplanır. 
Güçlü Bir Sinerji İçin 

“Ekonomik İşbirliği” temasıyla, Almatı’da gerçekleştirilecek (20-21 Ekim) Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi 1. Zirvesi’yle ilgili olarak yapılan Dışişleri Bakanlığı açıklamasında:

“İş birliğimizin kurumsallaşma yönünde hızla ilerlemesi, Azerbaycan ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmasının 20. yıl dönümüyle aynı döneme denk gelmiştir. Bu, ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin 20 yıllık süre zarfında ulaştığı seviyeyi göstermesi bakımından da anlamlıdır. Türkiye; Türk halklarının tarihî birikiminin Türk Cumhuriyetlerinin bugünkü vizyonuyla birleşmesiyle, Avrasya coğrafyasında barış, istikrar ve refah ortamına katkıda bulunacak güçlü bir sinerjinin ortaya çıkacağına; böylece Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin, kardeş cumhuriyetler arasındaki iş birliğini ileri seviyelere taşırken, bu coğrafyadaki bölgesel iş birliği mekanizmalarını da güçlendireceğine inanmaktadır”
 deniliyor.
 -Aynen katılıyor, inanıyor ve alkışlıyorum! Türk Birliği’nin teşekkülünde emeği geçenlerin yeri, tarihin şeref sayfalarıdır.
Hokand'da Sovyet Rus Zulmü ve Ermeni Vahşeti Dr. Baymirza Hayit Sovyet Rusya’nın işgali sırasında Hokand şehrinde neler olmuştu? Sovyetler'in savaş operasyonları sırasında Hokand'da sadece vahşet vardı. Bu dramatik dönemin birinci dereceden şahitleri ve yapılan araştırmalar sayesinde işlenen vahşetin boyutunu öğrenebilmekteyiz. 7 Şubat 1918'de Hokand'a varan Ruslar'ın hücum birliği kumandanı Moysey Kuzmin Şkarupa olayı şöyle rapor etmişti:"Birlik gece vakti şehre vardığında şehirde derin bir sessizlik hâkimdi. Caddelerde tek bir kişi dahi yoktu. 140 asker ve yanlarında dört top, dört makineli tüfek ve silah ile bol miktarda mühimmattan ibaret olan birlik sonradan Ermeni Taşnak Partisi'nden 120 askerle takviye edildi. Rus ve Ermeni birlikleri 11 Şubat'ta Hokand’lı milislerle çarpışmaya başladılar. 18 Şubat’ı 19'a bağlayan gece ise Kızıl birlikler şehre saldırdılar."Şkarupa raporuna şöyle devam ediyordu:"Birliklerimiz şehri üç taraftan kuşattı. Hokand milislerine karşı koymak faydasızdı, ama muhtariyet taraftarları bizi savaşmaya zorluyorlardı. Çatışma son derece zorluydu. Sokaktaki hâkimiyet çatışmalarında galip taraf devamlı surette değişiyordu. Sonu gelmeyen ateşler başlamıştı. Ve şehir üç gün boyunca durmadan yandı..."Garnizondan 12 topla ateş ediliyordu. Avusturyalı bir savaş esiri olan ve Kızıl Ordu'nun Hokand'a saldırısı esnasında Skobelev şehrinde bulunan Fritöz Willfort, Skobelevda muhtar hükümetin devrilmesinden sonra Kızıl askerlerin işlediği vahşeti birinci dereceden şahit sıfatıyla şöyle anlatmıştır:"Birdenbire Hokand istikametinden istasyona yaklaşık 25 vagonlu bir tren geldi. Vagonların içi Rus askerleriyle doluydu. Açık vagonlar balyalara sarılı sahra ve havan topları ile makineli silahlar getirmişti. Vagonlardan biri askerler ve onların eşyalarıyla doluydu. Diğer vagonlardan birinde atlar, sığırlar, koçlar vardı. Bir diğerine ise kadınlar ve çocuklar doldurulmuştu. İki yolcu vagonunda tepeden tırnağa silahlı Kızıl askerler yer alıyordu. Başlarında Osipov vardı. Ruslar'ın Hokand şehrine hücum ettikleri haberi söndürülmesi mümkün olmayan bir ateş gibi etrafı sardı.Şehirdeki Sartlar (yerli halk-Özbekler) korkunç bir katliama tâbi tuttuğu, şehrin eski şehir bölgesinin yerle bir edilerek ateşe verildiği, Müslüman hükümetinin dağıtıldığı söyleniyordu. Muazzam bir ganimet ve Hokand Bankası'nın bütün altın stokları Kızıllar'ın eline geçmişti. Sağ bırakılmaları karşılığında Sartlar'dan en az 46 milyon Ruble gasp edilmiş olmalıydı. Atlar ve toplar hemen boşaltılmaya başlandı. Osipov ve diğer Kızıl askerler arabalarla şehre gittiler. Ganimetleri en hızlı şekilde güvenilir bir yere taşıma telaşındaydılar.Düşmanın yeni bir plan tatbik etmesi bekleniyordu. Ama bu planın ne olabileceğiyle ilgili önceden herhangi bir tahminde bulunmak mümkün değildi. Herkes galibiyetin verdiği huzur ve mutlulukla pazaryerine doğru ilerlerken, askerî devriye önlerini kesti. Bütün Sartlar orada kurşuna dizildi. Hiçbir şeyden habersiz pazara gelmiş olan bu masum insanlar daha önce de Cizzak'ta Ruslar'ın zulmüne maruz kalmışlardı. Ruslar yaptıkları katliama kimsenin şahit olmamasını istedikleri için o an pazaryerinde olan bütün arkadaşlarımızı kovdular. Akşam saatlerinde ateş daha da şiddetlendi. Sart devriyelerinin kendilerini korumak için saldırıya ateşle karşılık vermeleri, Ruslar'ın kendilerini haklı görmelerine ve daha da kararlılıkla saldırmalarına sebep oluyordu.Bunun ardından Temmuz 1916'da Cizzak'ta yaşanan geceye benzer bir gece yaşandı. Skobelev'in bütün caddelerinde ateşli çatışmalar vardı; topçu taburu akşamları kaleden pazaryerine ölüm saçan saldırılarda bulunuyorlardı. Çığlıklar, uğultular, gürültüler, yakalandığımız takdirde linç edilme ihtimalimizin yüksek olması sebebiyle terk edemediğimiz kışlalarımıza kadar geliyordu. "Safarov ise Kızıl askerlerin Hokand'daki uygulamalarıyla ilgili şunları söylemişti:"6 Şubat'ı 7 Şubat'a bağlayan gece Hokand ateşten bir denize dönüştü. 7 Şubat'ta yağmalama ve hırsızlık olayları korkunç bir boyuta varmıştı. Ermeniler hırsızlıkta epey mahirdiler. Eski şehir bölgesinde bütün iş yerleri, mağazalar, dükkânlar, bankalar, evler yağma edilmişti. Bankaların ve iş yerlerinin kasaları kırılarak bütün paralara el konulmuştu. Yağmacılar el koydukları paraları tahta arabalara yükleyerek istasyona ve kaleye taşıyorlar, sonra da paylaşıyorlardı. Çaldıkları eşyaları taşımak için ise hamala ihtiyaçları vardı. Hamallık yapmaları için Sartlar'a gidiyorlar, onları bu eşyaları taşımaya zorluyorlardı. Üstelik atları olmadığı için bütün eşyaları sırtlarında taşımalarını istiyorlardı. Hokand'da olan bu olaylar Muhtar Hükümet tarafından sadece resmi bir bildiri halinde, üstü kapalı şekilde veriliyordu. Ancak bazı belge ve raporlardan ve olaylara doğrudan şahit olmuş kişilerin ifadelerinim bütün bunların yaşandığı anlaşılıyordu.”Kızıl askerlerin ve Ermeni Taşnak birliklerinin saldırıları sonucunda 10.000'den fazla Müslüman katledilmişti.Feci YangınlarGörgü şahitleri savaş sırasında gerek Ruslar'ın gerekse Taşnaklar'ın son derece vahşice davrandıklarını belirtmiştir. Pazar merkezini ateşe ilk verenler Ermeni birlikleri olmuştu. Ardından bütün Eski şehir bölgesi alevler içinde kalmıştı. 21 Şubat'ta yangın 15-20 km'den görülebilir hale gelmişti. Yangın yaklaşık 15 gün devam etmişti. Şehirde yangını söndürebilecek kimse kalmamıştı. Etrafı ceset kokusu sarmıştı. Evet, görüldüğü gibi, Ermeniler ve Ruslar'ın bu tarihi şehrin yok olmasına katkıları eşit miktarda idi.Hayatta kalan son askerler de Ergaş'm komutası altında 20 Şubat'ta tamamen geri çekildikleri halde Kızıl Muhafızlar'ın hangi sebepten ötürü şehri ateşe verdikleri hiçbir şekilde anlaşılamamıştır. Acaba bütün saldırganlar sarhoş muydular? Yoksa Hokand hükümet milislerinin şehri savaşmadan Bolşevikler'e terk etmek istememelerine mi kızmışlardı? Yahut vahşice davranışlarıyla Müslümanlar'ın gözlerini korkutmak mı istiyorlardı? Bunların cevabı bilinmemektedir. Ancak şu da var ki, Hokand olayından sonra Kızıl askerler sürekli takip edilme korkusuyla yaşadılar.Müthiş KatliamlarRus birliklerine nazaran azınlık olmalarına rağmen Türkistanlılara karşı yürütülen askerî operasyonlarda gösterdiği barbar tavırdan dolayı imtiyazlı birlik konumundaydılar. Ermeniler Rus sömürgecilerinin uzantıları olarak Türkistan'a gelmişlerdi. Çoğu yerli halkın konuştuğu dili bilen, onlara parafin yağı satan tacirlerdi. Bazı Sovyet yazarların Taşnaklar'ın zulmü hakkındaki raporları döneme şahit olanların anlattıklarıyla birebir aynıdır. Bir Sovyet tarihçisi şehrin Sovyet birliklerinin sancağı altında dokuz gün boyunca yağmalandığını rapor ederek şöyle devam etmiştir:"Şehrin on ayrı bölgesinden insanları parça parça ettiler. Cellâtlar insanlara hayvan muamelesi yapıyorlardı. Kollarını, bacaklarını kestiler. Çocuklar ise cadi (kesici bir alet), ile parçalandı. Taşnaklar Suzak, Hokand-Kışlak, Bazarkorgan köylerinde oturanları kelimenin tam manasıyla katlettiler. Fergana Vadisi'ndeki 180 köy ise tamamen harap olmuştu. Taşnak eşkıyaları 1918 yılında ve 1919'un ilk çeyreğinde Margilan'da 7.000 , Andican'da 6.000, şehir merkezi tamamen ateşe verilen Namangan'da 2.000 ve Bazarkorgan ile Hokand-Kışlak civarındaki köylerde yaklaşık 4.500 insan katletmişlerdi."Kızıl Ordu içindeki Ermeni Taşnak birlikleri özellikle Namangan'da olağanüstü bir vahşet ortaya koymuşlardı. Gençlik yıllarımda çevremdeki insanlardan ve kendi ailemden, etraftaki sohbetlerden veya kendi ailemin yanında bu insanların Müslümanlara karşı nasıl davrandıklarını çokça dinlemiştim.Korkunç TecavüzlerErmeni askerler her yaştan kadın ve genç kıza tecavüz ediyor, sonra da başlarını kesiyorlardı. İçlerinden bazıları ise 4-15 yaş arası erkek çocuklarına tecavüz eden eşcinsellerdi. Evli kadınlara kocalarının yanında tecavüz ediliyordu. Kadınlarına tecavüz edilmesi hamiyetlerine ağır gelen erkeklerin silahsız olmalarına rağmen Ermeniler'e saldırmalarına ve hemen öldürülerek cezalandırılmalarına sebep oluyordu. Başkaldıran asi kadınlar ise uysallaştırmak için şuurlarını kaybedene kadar dövülüyorlardı. Küçücük bebeklerin bile başları kesiliyordu. Ermeni Taşnaklar kesik çocuk başlarını kılıçların başlarına takıp caddelere fırlatıyorlardı. Bazı Türkistanlı kadınlar kendi kendilerini öldürüyorlardı.Taşnak ve Kızıl askerlerin en önemli işleri yağmaladıkları malları depolamaktı. Bunun için hamal konvoylarına ihtiyaçları oluyordu. 40-50 kişilik kadınlı erkekli gruplar kuruyorlar, yağmalanmış malları istedikleri yere kadar taşıtıyorlardı. İnfaz edilmiş Türkistanlılar'ın cesetlerini gömmek yasak. Cesetler caddelerde belli yerlere yığılıyordu. 50 yaşlarında Türkistanlı bir kadın biri Ermeni diğeri Rus iki askere masum insanları niçin öldürdüklerini ve onlara barbarca davrandıklarını sordu. Biri şöyle cevap verdi: "Sizin zalim Timurlenk'inizin bize yaptıklarının yanında bizim size yaptıklarımız çocuk oyuncağı kalır. Boyun eğmezseniz daha fazlasını da yaparız. Siz Mart 1918'de 12 Ermeni ve 5 Rus öldürdünüz. Biz de karşılığında sizden 2.000 kişi öldürdük."Bunun üzerine kadın sordu:"Siz de insansınız; sizin de analarınız babalarınız var. Onlardan sadece adam öldürmeyi mi öğrendiniz?" Bunun üzerine kadın anında şehid edildi.Kaynak: BKY Yayınları Dr. Baymirza Hayit Ruslara Karşı Basmacılar Hareketi sayfa: 61-66Hokand'da Sovyet Rus Zulmü ve Ermeni Vahşeti
Çin Sarayını Basan 40 Yiğit Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
T
ürk sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak kullanan Göktürk Hakanlığı’dır. Göktürk veya Köktürk, Gök’ten türemiş gibi bir mânâya gelir. Göktürkler, Hun İmparatorluğu’nun mirasçısıdır. Doğu Sibirya’daki Yakut Türkleriyle, batıdaki Ogur (Bulgar) Türklerinin bir kısmı dışındaki Türk asıllı bütün kitleleri, kendi idarelerinde birleştirdi. 

Ötüken Merkez
 
552’de Avar (Juan-Juan) Devleti doğuda çökünce, Göktürklerin boy beyi Uluğ Yabgu’nun oğlu Bumin ve İstemi Kağanlar, Ötüken merkez olmak üzere devlet kurdular. Avar Hakanlığı’nı yıktılar. O zamanki töreye göre, Bumin Kağan, devletin doğu kısmında, İstemi Kağan da batı kısmında hükümdar oldu. 

Doğu Göktürkler siyasî bakımdan hep Çin’le karşı karşıya geldiler. 630 yılında yapılan savaşlardan birinde Göktürk hakanı esir düştü. Türkler, Çin hâkimiyetini tanımak zorunda kaldılar. Batı Göktürk Kağanlığı’nın ömrü de uzun sürmedi. Ülke tiginler (şehzâdeler) arasında taht kavgalarına sahne oldu. Nihayet Batı Göktürkleri de Çin hâkimiyeti altına girdi. 

Ah Şu Fırtına! 

630-680 arasındaki 50 yıllık zaman Göktürklerin istiklâllerini kaybettikleri bir matem devresi oldu. Her ne kadar Orta Asya’da millet olarak Türkler varlıklarını, dil, inanç ve geleneklerini muhafaza ettilerse de, müstakil bir devletten mahrumiyet, Göktürkler için haysiyet kırıcı bir ıstırap kaynağıydı. 

Bu arada bazı Türk prensleri zaman zaman ihtilâl teşebbüslerinde bulundularsa da hepsi kanlı bir biçimde bastırıldı. Bu hareketler arasında en hayret verici olanı, 639 yılında Göktürk Prensi Kürşad’ın ihtilâl teşebbüsüdür.T’ang imparatorunun saray muhafız kıt’ası subaylarından olan Kürşad, Göktürk Devletini ihyâ etmek için 39 arkadaşı ile, bazı geceler şehirde dolaşmaya çıkan imparatoru yakalayıp kaçırmak üzere gizlice anlaştı. İhtilâl muvaffak olursa, Kürşad hakan olmayacaktı. Böylece kimse onun siyasî emellerle harekete geçtiğini söyleyemeyecekti. 

Fakat planın tatbik edileceği gece ansızın patlayan fırtına yüzünden imparator saraydan çıkmadı. Kararın geciktirilmesini mahzurlu gören Kürşad ve arkadaşları bu defa doğruca saraya yürüdüler. 40 Göktürk genci, sarayı ele geçirip başşehre hâkim olmayı düşünüyorlardı.Yüzlerce Çinli muhafız tesirsiz hâle getirildiyse de, dışarıdan sevk edilen orduyla başa çıkılamadı. Bunun üzerine saray ahırlarından seçme atları alarak Vey Irmağı’na doğru çekildiler. Ancak fırtına ve sel, köprüleri de yıkıp götürmüştü. Irmak kenarında Çin ordusuyla savaşa tutuşan Kürşad ve arkadaşları birer birer öldürüldü.
Asya'daki Türk Toplulukları Mehmet Can Bugün dünyada ekseriyeti Asya kıtasında olmak üzere 200 – 220 milyon Türk nüfusu olduğu tahmin edilmektedir. Türk nüfusunun büyük çoğunluğu başta Türkiye olmak üzere Özbekistan, Kazakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli ülkelerde yaşayan önemli miktarda Türk toplulukları da vardır. Aşağıda Asya Kıtasında bulunan Türk topluluklarını okuyacaksınız.

Afganistan Türkleri:
Afganistan, Türk tarih, medeniyet ve kültürünün izlerini barındıran coğrafyalardan bir tanesidir.

Afganistan'ın kuzeyinde meskûn bulunan Türk topluluklarından bazıları; Özbek, Kazak, Karakalpak, Kırgız, Türkmen ve Afşarlardır.
Afganistan nüfusunun %15’ini Türkler teşkil etmektedir. Sovyet işgalinden sonra binlerce Afganistan Türkü anadolunun muhtelif şehirlerine göçmen olarak yerleşmiştir.

Ahıska Türkleri:
Ahıska, Gürcistan arazisinin güneybatısında bulunan bir bölgedir. Günlük hayatta konuşma dili olarak Türkçe'yi kullanan Ahıska Türkleri, Anadolu coğrafyasından bir Türk ile rahatça anlaşabilecek kadar arı bir Türkçe'ye sahiptirler. 

1578'de Osmanlılar'ın eline geçen bölge toprakları, 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşı sırasında, Ruslar tarafından zapt edilmiştir. 1829 yılında imzalanan Edirne Antlaşması ile de Ahıska, Ruslara bırakılmıştır. Bu tarihten sonra Müslüman ahali Osmanlı topraklarına göç etmek zorunda kalmıştır. 

2. Dünya Savaşı’ndan sonra neredeyse nüfusun tamamı Orta Asya’ya sürülmüştür. Bu sürgün esnasında on binlerce Türk yollarda ölmüştür. Bu gün Türkiye, Türk Cumhuriyetleri, Rusya federasyonu ve Azerbeycan’da 500 bin civarında Ahıska Türkü yaşamaktadır. Son senelerde çok sayıda Ahıska Türkü Amerika’ya da göç etti.

Altay Türkleri: Güney Sibirya arazisinde bulunan Altay Cumhuriyeti Kazakistan, Çin, Moğolistan ve Rusya Federasyonu dâhilindeki Tuva ve Hakas Cumhuriyetleri ile komşudur. Yaklaşık olarak 92.902 kmlik yüz ölçüme sahip olan Altay Cumhuriyeti, Asya'nın tam merkezi konumundadır. Altay Cumhuriyeti'nde nüfusun %35’ini Türkler teşkil etmektedir.Balkar Türkleri: Eskiden Kuzey Kafkasya'nın Terkski vilayeti ile Çerek, Çegem ve Baksan ırmakları boyunda yerleşik olan Balkar Türkleri, Sovyetler Birliği döneminde Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyeti sınırlan içine alındılar. 

1999 itibarıyla sayıları 130 bin civarında olan Balkar Türklerinin yüzde 88'i Kabardey-Balkar özerk Cumhuriyeti'nde yaşamaktadır. Balkar Türkleri’de 2. Dünya Savaşından sonra Sibirya ve Türkistan’a sürgün edildiler. Bu sürgün esnasında pek çok Balkan Türkü öldü. Sürgün edildikleri bölgeden tekrar gelip Ülkelerine yerleştiler.

Diğer taraftan, Karaçay ve Balkar Türklerinin 5 bine yakın bölümü Doğlat, Gökçeyayla (Afyon), Yağlıpınar (Ankara), Akhisar, Belpınar, Ertuğrul, Yazılıkaya (Eskişehir), Eğrisöğüt (Kayseri), Başhüyük (Konya), Emirler (Sivas), Çilehane, Arpacı ve Karaçay'da (Tokat) yaşamaktadır.

Başkurdistan Türkleri: Başkurdistan Cumhuriyeti, Güney Urallar'dan batıya doğru Belaya ve Kama Nehirleri'ne kadar uzanmaktadır. Başkenti bir sanayi ve endüstri merkezi olan Ufa şehridir. 143.600 km²'lik yüzölçümü ile İdil-Ural bölgesi Türk Cumhuriyetleri arasında oldukça büyük bir yere sahiptir. 1989 sayımına göre Başkurd Türkleri'nin nüfusu 1.450.bin'dir. %60'ı kendi cumhuriyetlerinde, %33'ü Rusya Federasyonu'na bağlı diğer cumhuriyetlerde yaşamaktadır. 1 Başkurdistan'da 1.548.bin Rus bulunmakta ve genel nüfusun %39.3'ünü meydana getirmektedir. 

Çuvaşıstan Türkleri: Rusya ve Tataristan'la komşu olan Çuvaşistan Cumhuriyeti, Orta Volga'nın sağ kıyısında ve onun kolları olan batıdaki Sura ve doğusundaki Svigiya arasındadır. Güney ve doğusunda Volga ve Çuvaş platosu uzanmaktadır. Tarihi kaynaklarda Çuvaşlar'ın, 10.-16. yy.da eski Türk boylarının (İdil Bulgarlarının) karışmasından meydana geldikleri yazılmıştır. 

Yaklaşık olarak 1.700.bin nüfusa sahip olan Çuvaşistan Cumhuriyeti'nin başkenti, Şupaşkar'dır. Halkın % 77'si Çuvaş Türkçesi'ni kullanmaktadır.

Dağıstan Türkleri: Yaklaşık olarak 50.300 km²'lik yüz ölçüme sahip olan cumhuriyetin nüfusu 2 milyon olup, 1.8 milyonu Türk'tür ve başkenti Mohaçkale'dir.

Kafkasya'nın yerli halklarından Avarlar, Lezgiler, Gazi-Kumuklar ve Darginler daha çok Dağlık bölgede yaşarlar. Hazar Denizi'ne doğru uzanan veya kuzeydoğuda Sulak ve Terek Nehirleri'nin aşağı; mecralarını da içine olan ve düzlük kesimde ise Kumuklar, Azeriler, Türkmenler ve hatta Nogaylar yaşamaktadırlar. 

Doğu Türkistan Türkleri: Büyük Türkistan'ın doğusunda ve Asya kıtasının tam ortasında yer alan Doğu Türkistan’ın yüzölçümü 1,8 milyon km² olup, başkenti Urumçi'dir. Diğer önemli kentleri, Kaşgar ve Yarkent'tir. Doğu Türkistan toprakları, tarihte; Hun, Göktürk, Türgiş, Uygur ve Karahanlılar gibi pek çok Türk devletine ev sahipliği yapmıştır.

Türk hâkimiyeti altında geçen huzur ve barış döneminin ardından 1760 yılında üç komünist Çin istilasına uğrayan Doğu Türkistan’da 30 milyon Türk bulunmaktadır. Konuştukları dil Uygurca'dır. Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan Divanü Lügati't-Türk, Uygur kültürünü yansıtan önemli bir eserdir.

Hakasya Türkleri: Hakasya'ya yahut resmi adıyla Hakas Özerk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu'na bağlı Federe Sibirya Bölgesi'nin güneyinde bulunur. 1989 nüfus istatistiklerine göre 81.500 nüfusa sahip 61.900 km² yüz ölçüme sahiptir. Başkenti Abakan'dır. Hakas Türkleri yahut tarihi adıyla Yenisey Kırgızları günümüzde Rusya'nın güney kısmında yaşayan çok eski bir Kırgız soylu Türk boyudur.

İran Türkleri: İran asırlar boyunca Türk hâkimiyetinde veya Türk hanedanı idaresinde bulunan topraklardan bir tanesidir. İran'da yaşayan Türklerin önemli kısmını Azerbaycan Türkleri teşkil etmektedir. Günümüzde İran sınırları içerisinde 30 milyonu aşkın Türk yaşamaktadır.

İran'da yaşayan Türkler içinde Azerbaycanlılardan sonra en kalabalık ve önemli topluluğunu Horasan'da yaşayan Türkmenler teşkil eder. Bu Türkmen gruplarının başında Göklen, Yamud kabileleri ile Salur, Sarık ve Teke kabilelerine ait bazı küçük topluluklar bulunmaktadır. Bu Türk gruplarından başka İran'da yaşamakta olan pek çok küçük Türk boyları bulunmaktadır. İran Türkleri Türkiye Türkçesi ile konuştukları için Türkiye'den giden biri burada rahatlıkla derdini anlatabilir ve çoğu illerinde Türkçe yaygın konuşulan dildir.

Karaçay-Malkar Türkleri: Bugün Karaçay-Malkar Türkleri olarak bilinen topluluklar asırlardan beri, Kafkas dağlarında yaşamakta idiler. Ruslar'ın Kafkasya'yı işgali sonunda 1880'li yıllardan itibaren zaman zaman Karaçay-Malkar halkının bir bölümü diğer Kafkas kabileleri ile Türkiye'ye göç etmek zorunda kaldı.

Bugün bu göçmenlerin torunlarından yaklaşık 25 bin Karaçay-Malkarlı Türkiye'de, 2bin civarında Karaçay-Malkarlı ise Suriye'de, bir kısmı da ABD'nde yaşamaktadır. Nüfusu 415.bin olan Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti'nin %31'i Karaçaylı Türk, %42'si Rus, %10'u Adıge, %7 Abazin, %3'ü Nogay Türkü, % 7'si ise diğer topluluklardır.

Kırım Türkleri: Kırım çok eski bir Türk yurdudur. 1944'de  II. Dünya savaşından sonra Stalin, Kırım Türkleri'nin tamamını Orta Asya'ya sürgüne gönderdi, Kırım'da hiç Türk kalmadı. Bu sürgün esnasında nüfusun yarıya yakını yollarda ve gittikleri yerlerde öldü. Son senelerde Kırım Türkleri yeniden vatanlarına dönmeye başladılar. Yaklaşık 300 bin civarındaki Kırım Türkü anayurtlarına gelerek bazı şehirlerin civarına yerleştiler. 

Bugün Kırım, Türk Cumhuriyetleri ve Rusya Fedarasyonu'nda yaklaşık 500 bin Kırım Türkü'nün yaşadığı tahmin edilmektedir. Kırım'a göç ise aralıksız devam etmektedir.
Moğolistan Türkleri: Moğolistan toprakları; Türk tarihinin en eski yazılı kaynaklarından olan Orhun kitabelerinin de içinde bulunduğu, Türklüğün en eski hatıralarını taşıyan coğrafyalardan bir tanesidir. Moğolistan sınırları içerisinde yaşayan başlıca Türk grupları; Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler ve Uygurlardır. Bugün Moğolistan Halk Cumhuriyeti içinde Türk nüfusunun 152.bin kadar olduğu tahmin edilmektedir.

Nogay Türkleri: Nogay Türkleri bugün Rusya Federasyonuna bağlı Astarhan, Terek, Kızılyar, Açıkulak, Perekop, Çelyabinsk Bulgaristan'ın Şumnu, Dobruca ve Türkiye'nin Ankara -Polatlı, Şereflikoçhisar, Konya-Kulu, İstanbul, Osmaniye, Adana, Çorum, Eskişehir, Bursa, Kütahya Gaziantep, Isparta-Senirkent şehirlerinde yaşamaktadırlar. Toplam nüfuslarının bir milyondan fazla olduğu tahmin edilmektedir.

Saha-Yakut Türkleri: Saha Cumhuriyeti, Rusya Cumhuriyeti'nde 3.103.bin km² arazide, 1990 yılı sayımına göre nüfus 1.109.bin'dur. Başkenti Yakutsk'tır. Yakutların nüfusu 432.290'dir ve bu sayı toplam nüfusun % 45.5'ni oluşturmaktadır.

Tacikistan Türkleri: Tacikistan, Batı Türkistan'da yer alan Orta Asya cumhuriyetlerindendir. Oldukça küçük bir ülke olan Tacikistan (143 100 km²)'ın başkenti Duşanbe'dir. Ülkenin yönetim şekli cumhuriyettir. Ülkenin nüfusu 5,6 milyondur. Bu nüfusun 1 milyon kadarını Özbek ve Tatar Türkleri oluşturur.

Tataristan Türkleri: Tataristan 30 Ağustos 1991 tarihinde özerkliğine kavuşmuş başkenti Kazan olan Rusya Federasyonu'na bağlı Özerk Cumhuriyet'tir.
 Yüzölçümü 68.bin km² ve nüfusu 3.642.bin'dir. Tatarlar, Kırım-Kazan ve idil Tatarları olarak bilinir. İdil-Kama Bulgarları ile 13. yy.da Orta Asya'dan bu bölgeye gelen Kıpçak Kuman Türkleri'nin torunları olarak bilinirler. Tatar adı kaynaklarda iki Türk boyu için kullanılmaktadır. Bunlar Kazanlılar ve Kırımlılar'dır. 

Tatarlar bugün Rusya Federasyonu'nda, Ukrayna'da ve Kafkaslar'da 7 milyonun üzerinde nüfusa sahipler. 1920'de Kazan bölgesinde Tatar Özerk SSCB kurmuşlardır. Tatarlar'ın bir bölümü bugün Özerk Başkırt Rusya Federasyonu'nda yaşamaktadır. Ayrıca Tatarların % 20 si Orta Asya'da, Özbekistan'da, Kazakistan'da olup 500 bin Tatar da Sibirya da yerleşmiştir. Ayrıca, Türkiye'ye de Tatar göçü olmuştur. 

Kazan da bir Devlet Üniversitesi bulunmakta olup Kültür dili olarak Kazan Tatarcası'nı kullanırlar.
Tuva Türkleri: Tuva'nın, doğu ve güneyinde Moğolistan Cumhuriyeti, batısında Altay Muhtar Cumhuriyeti, kuzeyinde Hakas Muhtar Cumhuriyeti yer almaktadır. Tuva Cumhuriyeti'nin başkenti Yenisey'in başlangıcı sayılan Ulug-Kem üzerindeki Kızıl şehirdir. 171.500 km² ölçüme sahip olan Tuva Cumhuriyeti'nin nüfusu 310.bin'dir. Ayrıca Moğolistan'da 25.bin, Doğu Türkistan da 4500 kadar Tuva Türkü yaşamaktadır. 
İkinci Dünya Savaşında Türkistanlı İlk Kurban Ömer Ceyhun İkinci dünya savaşı sırasında Stalin yüzbinlerce Türk gencini askere aldı. Bunların çoğu muhtelif cephelerde öldü. Savaştan sonra evlerine salimen dönebilen çok azdı. Bu askerlerden biri de Özbekistan’ın Nemengan şehrinden Hüseyin İkram Hân’dı. Taşkent Üniversitesi Hukuk Fakültesini derece ile bitirmişti. Bu fakültede hocalığa başlamış iken askere alındı. Almanlara karşı yapılan kanlı savaşlara katıldı. Esir düştü. Harbden sonra hatıralarını yazdı. Bu hatıralar “Bir Türkistanlının İkinci dünya savaşı hatıraları” adı ile İstanbul’da basıldı. Aşağıda bu hatıralarından bir bölümünü okuyacaksınız. 
-------------
…Bizim 75 numaralı piyade alayı Haziran ortalarından itibaren Kırovakan, Leninakan vilayetlerini geçip, Ararat (Ağrı) dağı altında Ermenistan-Türkiye sınırı civarına yerleşti. Erivan'daki kışlada birkaç grup asker bırakıldı. Benim görevim hâlâ alayın yiyecek kısmında olduğu için sık sık Erivan'a inip, bir iki gün kalabiliyordum. Bir gün yine inip kışlada kaldım, ertesi gün hududa geç döndüm. Başkanım, gıda ambarı hizmetini yapan çadırda bölük ve takım komutanları ve çavuşlarla askerlere akşam yemeği dağıtıyordu. Kendisine Erivan'da yapılan işler hakkında malumat verdim ve yardıma başladım. Bu sırada Semerkand'lı astsubay Gani Sadikov da yemek almaya geldi ve bana: -“Bugün feci bir şey oldu! Şimdi olmaz, akşam yemeğinden sonra gelip anlatacağım”, dedi. O gittikten sonra bazı askerlerin birbirlerine ölen bir askerden bahsettikleri kulağıma çalındı. Herhalde Sadikov'un bahsettiği feci olay bu olsa gerek diye düşündüm. Sonra Sadikov geldi, çok kötü görünüyordu, gözleri bütün kızarmıştı. Yanıma gelip, selam verir vermez ağlamağa başladı. Hemen onu çadırın arkasına çektim. Anlatmaya başladı: "Ararat (Ağrı) dağı altında yerleştiğimiz bölgede yedi metre genişliğindeki uzun bir kanal vardı. Kanalın iki kıyısında tahminen 7–8 metre yükseklikteki birer tepecikte üç yüz metrede bir korucu yürüyordu. Fakat onların bulundukları tepenin arkasını göremiyorduk. Korucuların tepeye çıkabilmesi için bir kaç yerde kademeler vardı. Bir kademenin etrafında alayın topçu kısmı yerleşmişti. Temmuz ayının bu sıcak gününde astsubay Semerkandlı Gani Sadikov ve Taşkentli er Egamberdi'ye kanaldan iki kova su getirmeleri emredilmiş. Bunlar kanaldan su alırlarken Egamberdi astsubaya, -"Sıcaktan ayaklarım yanıyor, bir kere suya sokayım mı?" diye sorunca, kanalın o tarafında bulunan korucu Türkçe konuşulduğunu duyup, yaklaşarak, -"Türk müsünüz?", diye sormuş. Sadikov'dan önce Egamberdi -"Özbek’iz” diye cevap vermiş. Astsubay daha fazla konuşmasına müsaade etmemiş, suyu alıp aşağı inmişler. Aşağı iner inmez asteğmen, -"Ses geldi, kiminle konuştunuz?", diye Sadikov'a sormuş. Sadikov olanı anlatınca, asteğmen bunu bölük komutanına, o alay komutanına, alay komutanı da Erivan'daki tümen komutanına bildirmiş. Tümen komutanı, -"Hemen öldürülsün" emrini vermiş. Akşam saat beş civarında bir Rus zabiti, iki Rus askeri, birinin elinde bel küreği olduğu halde Sadikov ve Egamberdi'yi alıp yola çıkmışlar. Kendilerine bir yeri araştıracaklarını söylemişler. Ama Sadikov maksatlarının ne olduğunu anlamış, fakat kendisini de öldüreceklerini düşünerek itiraz etmemiş. 400–500 metre ağaçlar arasından yürüdükten sonra zabit bir yeri göstererek; -“Şuraya bakın bakalım, gerekirse buraya siper açmak kolay olur mu?”, diyerek yanındaki erlere çukur kazmalarını emretmiş. Askerler sırayla 5–6 metre kazdıktan sonra nihayet sıra Egamberdi'ye gelmiş. Egamberdi daha önce ne olacağının tahmin etmiş ise de, kürek eline verildiğinde ölüme mahkum olduğunu kesin anlamış. Birdenbire bir ağacı kucaklayarak, -“Beni öldürmeyin, öldürmeyin... Anne, anne beni kurtarın. Gani Ağabey beni kurtar”, diye yalvarıp, bağırmaya başlamış. Deli gibi feryat edip, yüzünü tırmalayıp kaçmaya çalışırken zabit arkasından boynu ve başına iki kurşun sıkıp Egamberdi'yi öldürmüş. Sonra onu kıyafetleriyle çukura atıp, üstünü kapamışlar.'' Böylece daha bahar yüzü görmemiş olan genç Egamberdi Türk askerine, -"Özbek'iz", demekle “hain” ilan edilip, idam edilmişti. Harpten sonra belki Egamberdi'nin ailesine, -“Oğlunuz Büyük Anayurt savaşında kahramanlıkla şehit oldu”, diye bildirmişlerdir. Dönerken Sadikov'a olanları kimseye anlatmamasını tembihlemişler. Fakat Egamberdi'nin arkadaşları ne olduğunu anlıyorlar ve haber yayılıyor. Ganican da bu faciayı bana anlatırken gözlerinden yaş boşanıyordu. Bakışlarında lanet izleri fark ediliyordu. Böylece, o gün daha savaşta cepheye çıkmadan bir Özbek askeri harbin birinci kurbanı oldu.Kaynak: Bir Türkistanlının İkinci Dünya Savaşı Hatıraları – Hüseyin İkram Han
Sibirya'ya Sürülen Osmanlı Esirlerinin Hazin Hali Dr. Ramazan Balcı 1 915 Sarıkamış Osmanlı- Rus savaşında, Ruslar Türk esirleri 30 kişilik vagonlara 50, 60 kişi istif ederek Sibirya'nın en uzak ve en soğuk bölgelerine sevk ettiler. 
Yaklaşık iki ay süren yolculuk esnasında açlık, bakımsızlık ve tedavi imkanları yokluğu yüzünden esirlerin %50'den fazlası yollarda şehit oldu. 
Esir askerler ancak ayakta durabildikleri vagonlarda günlerce yolculuk ettiler. Yol boyunca esirlere ekmek ve su verilmedi. Yolculuk esnasında vagonların açılmasınada izin verilmiyordu. 
Tuvaletin bulunmadığı vagonlarda insan pislikleri ayak altına bırakılıyordu. Kokunun şiddetinden vagonların yanlarına yaklaşmak imkânı yoktu. Pislikten kaynaklanan ishal, tifus yaygın birşekilde devam ediyordu. 
Vagonlardaki askerlerden hergün dört beş kişi hayatını kaybediyordu. Cenazeler üç dört gün alınmıyor yolculuk esnasında dağ başlarına atılıyordu. 
Sarıkamış'ta esir edilen Türk askerlerin halini İsveç Salib-i Ahmer Hızıl Haç murahhası Graf Londrof şöyle tarif etmişti: 
"İzdihamdan, kokudan yanlarına varılmayan kapıları kilitli ve içerisi tıka basa Osmanlı esirleri ile dolu büyük bir tren 1915 Ocak ayının sonunda Sirzan istasyonuna geldi. İçindeki esirler insan kılığından çıkmış, açlıktan renkleri sararmış, yanakları çökük elmacık kemikleri dışarı fırlamış, kımıldayamayacak şekilde yorgun ve kuvvetten düşmüş elbisesiz, ayakları çıplak kainatta mevcut bütün bulaşıcı hastalıklarla müptela bir haldeydi. bu feci manzara insanlığın yüzünü kızartacak ve kalplerini sızlatacak derecedeydi."
Her birinde 40-50 esirin bulunduğu iki vagon kapıları kilitlenerek Tiza istasyonuna terk edilmiş, günler süren yürek parçalayıcı feryatlara kimse kulak vermemiş, açlık ve susuzluktan esirlerin tamamı şehit olmuştu. 
Bu cinayetten bir iz bırakmak istemeyen Ruslar esir vagonlarını ateşe vererek hepsini yok ettiler.
Kazakistan'da Dün ve Bugün Yavuz Bülent Bakiler
G
eçen hafta Kazakistan’da idim. Kazakistan’a komünist sistem yıkılmadan önce de birkaç defa gitmiştim. Komünist idare yıkıldıktan sonra da. Kazakistan üzerine 10 TV programı hazırlayıp takdîm etmiştim. Ülkenin yeni yüzünü bu üçüncü görüşüm. 
Kazakistan 20 yıl içerisinde çok değişmiş. Sadece Kazakistan mı? Diğer Türk Cumhuriyetleri de öyle. Büyük farklılık kendisini önce binalarda gösteriyor. Komünist idarenin yaptığı-yaptırdığı binalarla yeni rejim zamanında yapılan binalar, sanki avaz avaz bağırarak kendilerini ele veriyorlar:  Kaba-saba, ufak-tefek, asık suratlı yapılar sanki: “Biz Marksist sistemin yapılarıyız!” diyerek daha bir küçülüyorlar. Yeni rejim zamanında yapılan binalar ise, renkli yüzleriyle, boylu-poslu halleriyle, zarif duruşlarıyla, farklı pencereleri, kapıları, çatılarıyla karşımızda gururla yükseliyorlar... 
İkinci büyük fark caddelerde, yollarda, kendisini gösteriyor. Marksist sistemin Kazakistan’ı pençelediği zamanlarda, şehirlerin geniş caddelerinde araç sayısı, parmakla sayılacak kadar çok azdı. Trafik lambalarında kırmızı ışık yandığı zaman, duran araç sayısı 5-10 civarında idi. Evlerin önünde otomobil yoktu. Şimdi o geniş yollarda, yüzlerce metre uzunluğunda otomobil kuyrukları dikkat çekiyor. Evlerin sağı-solu, otomobillerle yüklü. 
Komünist rejim devrinde büyük dükkanlar görmüştüm. O dükkanlarda devlet memuru olan tezgâhtarlar, un satıyorlardı; turşu satıyorlardı, soğan-patates satıyorlardı. Ben soğan-patates-un-turşu hazretlerinin, büyük mağazaların büyük vitrinlerine kurularak oturduklarını ilk defa Moskova’da, sonra diğer “tam bağımsız demokratik(!)” Türk Cumhuriyetlerinde görmüştüm. Bu defa gittiğimde fark ettim ki dünkü soğan patates, turşu... vitrinlerinde, envai türlü giyim-kuşam ve ev malzemeleri gülümsemektedirler. Soğan ve patates çuvalları da açık hava pazarlarına yollanmışlardır. Oralarda kendi sahiplerinin önüne çömelip oturmuşlardır. 
Komünist sistemin yıkılıp gitmesi, hem Türk Cumhuriyetleri, hem de insanlık âlemi için elbette çok hayırlı oldu. Şimdi bizi en çok ilgilendiren husus, Kazakistan ve diğer Türk cumhuriyetleriyle siyasi, iktisadi ve kültür münasebetlerimizi çok geliştirmek olmalı. 
H. de Balzac diyor ki: “Millet, edebiyatı olan topluluktur!” Bu çok doğru bir tesbit. Çünkü edebiyatın temel malzemesi dildir. Dil olmazsa edebiyat olmaz. Edebiyat olmazsa millet olmaz. Bizim edebiyatımızın, tarihimizin, destanlarımızın, dinimizin, geleneklerimizin, kaynağı Türkistan’dır. Bu bakımdan bütün Türk Cumhuriyetleriyle çok yakın dostluklar kurmamızın sayılamayacak kadar faydaları var. 
Mesela bize denilmişti ki: Türkçemizde C/F/Ğ/J/L/M/N/P/R/Ş/V/Z harfleriyle kelime başlamaz. Doğrusu ben de bu iddiaya uzun zaman inanmıştım. Kaşgarlı Mahmut tarafından hazırlanan Divân-ul lügat-it Türk’te de bu 13 harfle kelime başlamadığını görmüştüm. 
Fakat Kazakistan’a ve Kırgızistan’a gittiğim zaman çok şaşırmıştım. Çünkü Kırgız Türkçesinde -C- Kazak Türkçesinde -J- ile başlayan pek çok kelime vardı. Mesela biz: Yılan diyoruz, Kırgızlar cılan, Kazaklar jilan diyorlar. Bizdeki yüz, yıl, yol kelimeleri Kırgız Türkçesinde cüz, cız, col Kazak Türkçesinde jüz, jıl, jol olmuştur. 
Oğuz boyu Türkçesiyle Kırgız-Kazak Türkçeleri arasında farklar vardır. Ya destanlarımız? Ya geleneklerimiz-göreneklerimiz? Ya tarihimiz? Ya Türkülerimiz? Oyunlarımız. Türkistan kapısını kapatarak kendimize gelemeyiz.
Osmanlı Doğu Türkistan'ı da Unutmadı Prof. Dr. Mehmet Saray Osmanlı Devletinin Himayesini İstediler Doğu Türkistan lideri Yakub Bey Kaşgar'a hâkim olduktan sonra, bir taraftan Orta Asya'yı bir nevi aralarında paylaşıp istilâ etmiş olan Rusya ve İngiltere ile münasebetlerini dostane bir şekilde düzenlemeye ve bir denge unsuru olmaya çalışırken, diğer taraftan da kendi nüfuzunu yükseltecek ve devletini destekleyecek olan İslâmın başı, Osmanlı Pâdişâhı Sultan Abdülaziz Han  (1861-1876) nezdine fevkalâde elçisi Seyyid Yakub Han Töre'yi göndererek yardım talebinde bulunmuştur.

Orta Asya Müslümanlarının yetiştirdiği büyük diplomatlardan biri olan Seyyid Yakub, kısa adıyla Hoca Töre, Türkistan'daki gelişmeleri ve bu arada Kâşgar devletinin durumunu ve ihtiyaçlarını çok iyi bir şekilde Osmanlı hükümeti ileri gelenlerine ve Padişah'a anlatarak ülkesi için silâh ve personel yardımı almaya muvaffak olmuştur.   Osmanlı himayesine alınmasını dileyen Kâşgar hâkimi Yakub Han, Şaban 1289 (Ekim 1872) tarihli mektubunda özetle şöyle diyordu:   “Duyduğumuza göre, bütün Müslümanların Halifesi olarak zat-ı şahaneniz, himmetinizi İslâmın hayrına sarf etmektesiniz. Bu arada biz de, sizlere niyazda bulunmayı ganimet bilerek yüce katınızda kulluğumuzun kabulü ümidiyle bu mektubu göndermeye cür'et ettik. Biz âcizlerini de himaye ettiğiniz kullarınız arasına dâhil ile kapınızda hizmet edenlere ilâve buyurumuz ki bu vesileyle bizim de başımız dik olsun... Diğer hususlar elçimiz Seyyid Yakub Efendi'nin şifahî takririne havale olunmuştur...”   16 Haziran 1873 Çarşamba günü huzur-ı hümâyûn'a kabul edilen Yakub Han'ın elçisi Seyyid Yakub, ülkesinin dertlerini etraflıca anlatarak bilhassa askeri sahada Osmanlı devleti'nin yardımını rica etmiştir.   Padişâh'ın direktifi üzerine hükümet, Yakub Han'ın biat ve elçisinin yardım için yaptıklar müracaatları görüşerek kabul etmiştir. Hükümet bu kararından sonra Kâşgar hâkiminin ricaları için gerekeni yapmaya başladı. Sadaretin direktifi ile Kâşgar elçisinin istekleri bizzat Tophane Müşiri Ali Said Paşa ve Umum Fabrikalar Nâzırı Seyyid Paşa tarafından yerine getirilmiştir.   Osmanlı Devleti Yardım Etti

Kâşgar hâkimine bütün edavatiyle beraber 6 adet Krupp topu, bin adet eski ve 200 adet de yeni yapı tüfenk ile kapsül, barut imal vasıtaları ve ustaları gönderilmiştir. Ayrıca, Kâşgar ordusunu eğitmek için, istihkâm subayı Ali Kâzım Bey, piyade subayı Mehmed Yusuf Bey, süvari zabiti Çerkes Yusuf Bey ve topçu zabiti İsmail Hakkı Bey ile dört emekli subay,  Enderundan Murad Efendi'nin başkanlığında Kâşgar'a gönderilmesine karar verilmiştir.    Yakub Han'a ise, bâzı hediyeler ile birlikte “Birinci rütbeden murassa nişan-ı Osmanî” ve “Seyf ve âlem” gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Bu hediyeleri ve yardımları ihtiva eden bir nâme-i hümâyûn da Yakub Han'a yazılmıştır.   Osmanlı hükümetinin Kâşgar'a yaptığı yardımı götüren heyet, Süveyş üzerinden rahat bir yolculuktan sonra Hindistan'ın Bombay şehrine ulaşmıştır. Fakat heyet, Bombay'dan Kâşgar'a kadar olan yolculuğunda İngilizlerin çıkardığı engeller yüzünden çok eziyet çekmiştir.   Nihayet, elçilik heyeti ve “nâme-i hümâyûn” Kâşgar'a ulaşmış ve Yakub Bey tarafından 100 pare top atışıyla selâmlanmıştır. Yakub Bey, hâkimiyeti altında bulunan bütün memleketlerde hutbeleri Sultan Abdülaziz nâmına okutmağa ve sikkeleri de onun adına bastırmağa başlamıştır.   Daha önce “Atalık-Gazi” ve “Be-devlet” unvanını kullanmış olan Yakub Han'a, Osmanlı devleti tarafından verilen “Emîr”lik unvanının ilânında o sırada Kâşgar'a vasıl olmuş olan  İngiliz elçilik  heyeti de hazır bulunmuştur.   Kâşgar Emîri Yakub Bey (bundan sonra Han),  Osmanlı devleti'nin kendisine yaptığı yardıma ve iltifata teşekkür için 1292 Rebiül evvel (7 Nisan 1875) inde İstanbul'a gönderdiği mektubunda hülâsa olarak şöyle diyordu:   Yakup Han’ın Teşekkürü

“...Lütfedip Halifemizin göndermiş bulunduğu 'nâme-i hümâyûn', 4 zabit, 1 murassa kılıç, Birinci rütbede murassa bir 'nişan-ı Osmanî', bütün edavatiyle beraber 6 top, 1000 adet eski ve 200 adet yeni yapı tüfenk buraya ulaştı. Bunların gelmiş olması halkda büyük sevinç yaşatmıştır. Hattâ bunların gelişi halka 100 pare top atılarak müjdelenmiştir. Ben de, ömrüm oldukça hilâfet penahîlerine duacıyım. Vereceğiniz her türlü emri yerine getirmek için hazırım. Büyük ihsanlarınız bütün Orta Asya İslâm  âlemine yeni bir hayat vermiştir. Şimdi bütün Müslümanlar yüzlerini sizlere çevirmiş bulunmaktadır. Herkes zat-ı âlilerine tebaiyyet arzusu ile doludur. Ümid ederim ki kısa bir zamanda bütün Orta Asya Darülhilâfe ile bağlantı kurarlar ve bu suretle dünya ve din işlerinin en yüksek ve en temiz vazifesi olan İslâm birliği ortaya çıkmış olur. Şu anda âciz bendeleri Devlet-i aliyye'nin sancağını açmış, hutbeyi ve sikkeyi namınıza ortaya koymuş vaziyette size karşı vacip olan borcumu yerine getirmeye çalışıyorum. Askerin eğitilmesi ve yetiştirilmesi hususunda bütün gayreti sarfetmekteyim.  İnşallah yakında büyük bir terakkî görülecektir...”   Kendisini Halife'ye bağlı bir Emîr olarak ilân eden Yakub Han, İstanbul'dan gelen subayların da yardımıyla, büyük bir enerji ile ordusunu yetiştirmeğe koyulmuştur. Yakup Han'ın bu hummalı çalışması kısa zamanda neticelerini vermeye başlamıştır. Nitekim Kâşgar ordusunun mükemmel eğitimini görmüş olan yabancı şahitler, durumu takdir ve hayranlıkla raporlarında zikretmişlerdir.   Çin İşgalleri Başladı

Bu arada son hazırlıklarını tamamlayan General Tso, 1876 sonbaharında ileri harekâta başlayarak, 5 Ekim'de Urumçi'yi ve 6 Kasım'da da Manas'ı aldı ve Doğu Türkistan sınırlarına dayandı.   Hızla ilerleyen Tso'nun işgal kuvvetlerini durdurmak maksadiyle Yakub Han, sınır bölgesindeki stratejik önemi büyük olan Turfan, Tahtasun ve Divana kalelerine yeni kuvvetler sevketti. Kumandanlarından Hakîm Han Töre'yi Turfan'a ve kendi küçük oğlu Hak-Kulu Bey'i de Tahtasun'a tâyin ederek, kendisi ana kuvvetlerin başında Korala'ya ilerledi.   1876-1877 kışı kaçınılmaz hâle gelen bu harbi bir müddet erteledi ise de, savaş 1877 baharında Tso'nun ânî hareketlerle 18 Nisan'da Divancı'yı ve 16 Mayıs'da da Turfan'ı işgaliyle fiilen başladı.   Güvendiği kumandanı Hâkim Han Töre ile oğlunun Çin kuvvetleri karşısında tutunamamaları Yakub Han'ı son derece üzmüştür, inatçı müstevliye karşı esas kuvvetlerin başında ilerlemeye hazırlanırken anîden rahatsızlanan Yakub Han, birkaç saat sonra beklenmedik bir şekilde vefat etmiştir. Yakub Han'ın bu ânî ölümü, Kâşgar'ın müstakil kalma şansını da yok etmiştir.   Yakub Han'ın Doğu Türkistan'da bizzat büyük kahramanlığı ve enerjisi ile kurduğu, Türk ve İngiliz yardımlariyle geliştirdiği Kâşgar devleti, onun ölümü ile tam bir Keşmekeş içine düşmüştür. Hak-Kulu, Hakîm Han Töre'yi Korala valisi tâyin ettikten sonra babasının nâşını Kâşgâr'a götürürken kardeşi Beg-Kulu tarafından Aksu yakınlarında pusuya düşürülerek öldürülmüştür.   Beg-Kulu kendisini Kâşgar hâkimi ilân etmesine rağmen, Hoten valisi Niyaz Beg'in istiklâlini ilân etmesine mâni olamamıştır. Böylece, Kâşgar'da dramatik bir iç harb başlamış oluyordu.   Beg-Kulu, büyük mücadeleler ve kayıplardan sonra, önce kardeşinin öldürülmesinden dolayı kendisine karşı isyan eden Hakîm Han Töre'yi ve sonra da Niyaz Beg'i mağlûp edip memleketi parçalamaktan kurtardı isede, General Tso'nun ordularına karşı koyacak bir kuvveti de kalmadı.   Beg-Kulu, iç harbi bitirir bitirmez Hindistan İngiliz Valiliğinden acilen maddî-manevî yardım ve Çinlilerle sulh yapabilmesi için arabuluculuk yapmaları ricasında bulundu. Ancak, hiç kimseden bir cevap alamadı. Bu ise, Beg-JKulu'yu büyük bir ümitsizliğe düşürdü.   Çinliler Kâşgar'ı Ele Geçirdi

Karşılarında rakip kalmayan Çin kuvvetleri ise; 16 Aralık 1877'de Kâşgar'ı kolayca zaptetti. Mart 1878'de “Pekin Gazete”si bütün Doğu Türkistan'ın işgal edilerek Çin hâkimiyetine sokulduğunu resmen açıkladı.   Doğu Türkistan Türklerinin, Yakub Han önderliğinde binbir güçlüklerle kurdukları Kâşgar devleti'nin, Yakub Han'ın ölümünden sonra ortaya çıkan manâsız bir iç harb sonunda parçalanması ve müdafaa edilmeksizin Çin kontrolüne geçmesi herkesi olduğu gibi Çinlileri dahi şaşırtmış idi.   Bilâhıre İstanbul'a gelen Yakub Han'ın emektar elçisi Seyyid Yakub Han Töre, bir takrir ile Sultan Abdülhamid'e müracaat ederek, Kâşgar devleti'nin Osmanlı idaresine tâbi bir ülke olduğunu ve Çin istilâsının protesto edilmesini veya Çin hükümetine başvurarak Çin kuvvetlerinin geri çekilmesi için tavassutlarını rica etmiştir. Fakat 93 harbinde Ruslara yenilen Osmanlı devleti perişan bir durumda olduğu için Kâşgar elçisinin ricalarına müspet bir cevap verilememiştir.   Bu arada, ümit etmedikleri bir şekilde Doğu Türkistan'a hâkim olan Çinliler intikam hissiyle hareket ederek memlekette tam bir askerî istibdat idaresi kurdular. Çin katliamına görgü şahidi olmak bahtsızlığına uğrayan Osmanlı subaylarından Ali Kâzım ve Metomed Yusuf Efendiler ile Yakub Han'ın sekreteri Mirza Molla isa Mirza-Başı'nın ifâdelerine göre, 60,000 kişilik Kâşgar ordusu tamamen tasfiye edildiği gibi, halkı sindirmek için de toplu idamlara gidilmiştir.   Böylece, bir zamanlar Osmanlı himayesine girmiş olan Kâşgar devleti, bundan böyle tamamiyle Çin kontrolüne geçmiş oluyordu. Bu olaydan sonra da, Osmanlı devleti'nin Kâşgar ile münasebetleri sona ermiştir.

Kaynak:

-Prof. Dr. Mehmet Saray – Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler
Ruslar'ın Türkistan'ı İşgali Kazan'dan Başladı Rızâ Akdemir Rus Çarlık hükümeti bazen hile ve desise ile içten, bazen büyük ordularla dıştan saldırmak suretiyle 1552 yılında Kazan Hanlığını, 1556 yılında Astrahan Hanlığı'nı toprakları arasına katmıştı. Kazan şehri Müthiş İvan (1530 -1584) tarafından zaptolununca şehirde ve civarındaki köylerde yaşayan yüz binlerce Türk uzaklara sürülmüş, Kazan Türklerinin asilzade sınıfı Rusya içlerine dağıtılmıştı. Bunların yerlerine Rus göçmenleri yerleştirildi. Şehirde Müslüman - Türk hatırasına ait ne varsa, cami, medrese, han, saray, kütüphane hepsi tahrip ve imha olundu. Kazan Hanlığı'nın o zamanki medeniyet seviyesinin Ruslardan çok daha yüksek ve gelişmiş olduğunu Rus Tarihçileri dahi çeşitli vesilelerle itiraf etmişlerdir. Şehrin Ruslar tarafından ele geçirilmesinden sonra onbinlerce kitap yakıldı. Hırıstiyanlaştırma Politikası Daha sonraki asırlarda çarlık hükümeti Rusya'da Hıristiyan olmayan beylerin asalet unvanlarını kaldırarak toprak ve serf sahibi olamayacakları hakkında fermanlar neşretti. Bir kısım Türk ve Müslüman ileri gelenler topraklarını ve imtiyazlarını kaybetmemek için Hıristiyan dinine geçtiler.

Çarlık Rusyası'nda Hıristiyanlığı kabul eden Türk beyleri, Rus prensleri gibi asalet unvanlarını, imtiyazlarını ve toprak mülkiyetini muhafaza edebiliyorlar ve her türlü devlet hizmetine girebiliyorlardı. Bu suretle Hıristiyan olan Türk beyleri dinleri ile birlikte milli ananelerini, âdetlerini ve örflerini unuttular. Çarlık devrinin son zamanlarına kadar Rus asilzadeleri arasında menşe itibariyle Türk hanlarından ve beylerinden pek çok aile vardı. İtil (Volga) havzasındaki Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma hareketi, en çok aristokrasi arasında müessir olmakla beraber, daha sonra bu baskı köylere de yayılmış, binlerce insan zorla Ruslaştırılmıştır. Ruslar bu köylülere “Hıristiyanlaştırılmış Tatarlar” adını veriyorlardı. Dinleri değişmiş olmakla beraber yinede bu Türk köylülerinin çok büyük bir kısmı dillerine mutlak surette sadık kalmışlar, gizli de olsa İslâmiyet’e bağlılıklarını devam ettirmişlerdir. Nitekim 20. yüzyıl başlarında Rusya'da nisbî bir hürriyet havası esince yine eski dinlerine, İslâmiyet’e dönmüşlerdir.

Kültürel ve Ekonomik Asimilasyon

Çar Üçüncü Aleksandr (1845 -1894) zamanında Müslüman Türkler üzerinde tazyik tam mânâsı ile arttı ve açıkça bir eritme (asimilasyon) politikası takibine başlandı. Türklerin bazı sanayi şubelerinde faaliyeti, bazı illerde oturmaları, ticaret ve öğretmenlik yapmaları yasaklandı. Kazan ve Kafkas Türkleri bütün Orta Asya’da hiçbir surette arazi satın alamazlar, Türkmenler, Özbekler arasında gezemezler, çar ordularında muayyen bir rütbeden yukarı terfi imkânını bulamazlardı. Bundan başka sırf Müslüman Türklerin nakdî yardımları ile açılan mektep ve medreselerde Rus lisânının ve târihinin okutulması için kanunlar çıkarıldı. Müslüman Türklerin devletin yüksek eğitim kurumlarında okumaları ve tahsil görmeleri menedildi. Orta Asya Türklüğünün uyanması, ilerlemesi, medeni seviyesinin yükselmesi için çalışan, mahalli tabiriyle ziyalılar (aydınlar) hapis, sürgün gibi cezalarla sindirildi. İslâmiyet aleyhinde çalışan pek çok birlik ve dernek kurularak bunların çalışmaları geniş maddî imkânlarla desteklendi. Müslüman Türklerin yardımı ve gayreti ile kurulan mahallî mekteplerde eğitim ve öğretim Ortodoks misyonerlerinin nezareti altına alındı. Türklerin iktisadî yönden gelişmesini önlemek için bankalar Türk tüccarlarına hiçbir şekilde nakdî yardımda bulunmadı. Kırgız ve Başkurt topraklarının nüfuslarına nispetle çok geniş olduğu ileri sürülerek arazinin en verimli kısımları ellerinden alındı. Buralara Rusya'nın çeşitli bölgelerinden gelen göçmenler yerleştirildi. Yerli halkın çocukları aile yuvalarından koparılıp Rus okullarında ve kışlalarında bambaşka bir eğitim tarzına tâbi tutuldu. Ziyalıları (aydınları) devamlı surette ezilen, gençleri başka bir eğitim çarkına sokulan halk başsız ve ışıksız kaldı.  Araştırma Enstitüleri Kurulmalı

Doğu Türkistan'dan Rumeli'ye kadar uzanan Türk dünyasının ciddî ve ilmî bir surette araştırılması, bu konuda yazılan yabancı dildeki bütün eserlerin Rusçâdan, İngilizceden, Almancadan, Çinceden, Fransızcadan kültürümüze kazandırılması, eskiden yazılmış olanların cumhuriyet nesli tarafından incelenebilmesi için yeni yazıya çevrilmesi, bu sahada ilmî çalışmalar yapılması, araştırmalara girişilmesi, enstitüler kurulması, Türklüğün târihin seyri içinde macerasını ve rolünün tanınması bakımından çok büyük bir hizmet olacaktır  Batı dünyasında Türk târihi için yapılan çalışmalar, neşredilen kitaplar bir kütüphane dolduracak kadar çoktur. Başka milletlerin, Türk milletinin kültürüne karşı gösterdiği alâkayı, Türk'ün kendi ecdadından esirgemesini anlamak ve izah etmek oldukça zordur. Yabancı seyyah ve ilim adamlarının türlü sıkıntıya katlanarak yazdıkları eserleri tercüme zahmetine bile katlanmamak acı bir ihmaldir.    
 
Türkistan Seyyahı Vambery'in Hatıralarından Notlar Mehmet Can Macaristanlı Arminius Vambery, Reşit Efendi sahte ismiyle Osmanlı pasaportu alır. İran’da, hacdan ülkelerine dönmekte olan Türkistanlı bir hacı kafilesine dâhil olur. Türkistanlı hacılar Sultan’ın yaşadığı İstanbul’dan gelmiş ve Padişah’ı görmüş olan bu bahtiyar dervişe hayran kalırlar. Vambery, Türkistanlı hacılar arasında bir Osmanlı hacı-derviş hüvetiyle seyahat eder. Çok zor ve maceralı bir senelik yolculuktan sonra ülkesine döner. Türkistan intibalarını yazar. Aşağıda A. Vambery’in Türkistan seyahati hatıralarından notlar sunuyoruz. Türklerin Misafirperverliği Vambery Türklerin misafirperverliği hakkında şunları söylüyor: “Dünyada Türkler kadar misafirperver, misafir özleyen bir millet daha yoktur. Bilhassa Türklüğün öz vatanı olan Türkistan’da bu misafirperverlik kalem ve dille anlatılamaz. Türkler, yeryüzünün neresinde olurlarsa olsunlar veya hangi hal ve şartlar altında bulunursa bulunsunlar, dünyanın en misafirperver milletidirler.” Vambery seyahat sırasında Türk kabilelerin, misafir hacıları evlerine götürmek için mücadele ettiklerini, neredeyse aralarında kan döküleceğini ifade ederek, sonunda kur’a çekilmek suretiyle misafirlerin obalara dağıtıldığını, böylece kavganın bittiğini ifade ediyor.

Kırgızlar’da Göçebelik ve Asalet Vambery seyahati sırasında Türkistan’da göçebe Kırgızlarla da karşılaşır. Bunların hayat tarzlarını tam anlayabilmek için bir Kırgız kadına hiçbir yere yerleşmemelerinin sebebini sorar. Kadın gülerek: “- İnsan; güneş, ay, yıldızlar, sular, her türden hayvanlar, kuşlar ve balıklar gibi hareketli yaratılmıştır. Dünyada hareket etmeyen yalnızca ölüler ve onların gömülü olduğu topraklar” dedi. Bunlar yerleşikliği cinnet veya hastalığın belirtisi sayarlar. Kırgızların sayıları diğer milletlere nazaran çok azdı. Bunların sayılarını tespit etmek çok zordur. Kırgız aşiretleri içerisinde bulunduğum sırada sayılarını öğrenmek istedim, her defasında soruma, benimle eğlenerek;

“- Önce çölün kumlarını sayınız, sonra Kırgızların sayısını hesap edebilirsiniz!” karşılığını verdiler. Kırgızlar sayılarını sorana bazen de;

“- Gökte ne kadar yıldız, yerde o Kırgız” diye cevap verirlerdi. Vambery Kırgızların asaletini de şöyle ifade ediyor: Dünyada birkaç yüz, belki birkaç bin yıldan beri gerçekleşen değişimlerin tesiri, bunlara ulaşmamıştır. Bu sebeple Kırgızlar, Turanîlere has eski ahlak ve geleneklerini tamamıyle korumuşlardı. Asalet ve soyluluğa büyük önem verirler ve bununla övünürler. İki Kırgız karşılaştığında her şeyden önce birbirlerine yedi göbeğine kadar atalarını bilip bilmediklerini sorarlar. Bu soru ile karşılaşan sekiz yaşında bir çocuk bile olsa daha sonra hakarete uğramamak için cevabını önceden hazırlamış olmalıdır. Kırgızların gayretlerini de şöyle anlatıyor: “ Çadırların yanlarına yaklaşınca kadınlar çevreme toplanıp ellerindeki keçi tulumlarıyla bana su vermek için birbirleriyle yarışıyor, bu hakkı hiçbiri diğerine bırakmaya razı olmuyordu. Bunun içinde birbirleriyle kavga ediyorlardı. Bunlara göre bu sıcak mevsimde yolculunun susuzluğunu gidermeye hizmet etmek misafirperverliğin ilk şartıdır ve bir Kırgız’dan su istemek âdeta onu minnettar etmektir.” Vambery, bu kabileler yanında bir yıl misafir kalınabileceğini, ifade ederek, Avrupalıların misafirperver olmadığını Fransızların “misafir ve balık üç günden sonra zehirdir” atasözü ile dile getiriyor. Osmanlı’ya Saygı Vambery, Buhara’yı ziyaretinde Sultan Mahmud Han hazretleri ile Sultan Mecid Han hazretlerinin Buhara emirine gönderdikleri cuma namazı kılınması izni verildiğini ve “Emir-ül Müminin” ünvanının bağışlandığını bildiren iki ferman Göktaşın arkasına rastlayan duvara asılı olduğunu ifade ediyor. Vambery Hive Hanı’nı ziyarete gittiğinde ne arzusu olduğunu soran Mehter’e (yetkili amir);
“- Kimseden bir şey istemiyorum. Padişah tuğrası ile süslü bir fermanım var.” dedikten sonra Mehter’e Matbu Osmanlı pasaportunu verir. Mehter pasaportu birkaç defa öpüp başına koyup  Han’a teslim etmeye gider. Az sonrada dönerek Han’ın huzura girmesine izin verilir. Vambery Osmanlı padişahıyla ilgili yazılarına şöyle devam ediyor: “Osmanlı sultanı Hive’de peygamberin halifesi olarak kabul ediliyordu. Bu sebeple gerek Sultan hazretlerinin, gerekse Mabeyn-i Hümayun görevlilerinin ve diğer memurların genel olarak abit, zahit ve mübarek kimseler olduğuna inanıyorlardı.” Vambery, Hive’de halkın etrafına toplanıp çeşitli sualler sorduğunu belirterek:
“Padişahın (Osmanlı) yemeğini her öğün Mekke’den nasıl getirildiğini öğrenmek isterlerdi. Çünkü bunlar Zat-ı Şahane’nin (padişah) sabah ve akşam yemeğinin Kâbeden getirildiğini, bunu getirmenin bir dakikalık iş olduğuna inanıyorlardı.” “Bazıları da halife hazretlerini görüp, görmediğimi sual eder, sonra gözlerime dikkatle bakar, dudaklarını kıpırdatırdı. Çünkü Hive’de inanırlardı ki Halifeyi görenin gözlerine dikkatle bakılırsa onu görmüş olmanın sevabı diğerine geçerdi.” Kadınların İffeti Vambery, Türkistan’da kadınların iffet ve namus sahibi olduklarını belirterek kadınlar hakkında da şunları ifade ediyor: “ Kadınlar sokağa çıktıklarında başlarını örtüyorlar ve koyu mavi renkli, yakalı, uzun feraceli giyiyorlardı. Yüzlerini bellerine kadar uzanan peçe ile örtüyorlardı. Önemli ailelerden olan kadınlar, çarşı ve pazar gibi kalabalık yerlere kesinlikle gitmiyorlardı. Evlerinden çıkmaya mecbur olurlarsa yoksul ve yaşlı kadınlar gibi giyiniyorlardı. Hatta 18-20 yaşlarındaki kızlar bile tanınmamak için iyice örtünüp sarınarak ellerine koca karılar gibi birer asâ (baston) alıp ona dayanarak titreye titreye yürüyorlardı. Aksakallar Vambery Türk oymaklarında aksakal adını alan tecrübeli, yaşlı kimseler olduğunu bunların obaların çeşitli işlerini haletliğini ifade ederek: “ Türk obalarında adam öldürme, kan gütme, devam halindeki kinler ve hınçlar yoktur. Bunlar, karşı avullar ve oymaklar içinde görülür. Böyle hallerde de iki tarafın aksakalları toplanır, anlaşmazlığı çözerler, varılan sonuçlara oymakların mensupları uymaya mecburdur.” Semerkand Türkistan’ın en güzel şehri Vambery Semerkand’la ilgili şunları söylüyor; “Bu kadim başkent gerek yerinin güzelliği ve gerekse yerini kuşatan toprakların bereket ve verimliliği sebebiyle Türkistan’da gördüğüm diğer bütün şehirlerden üstün olduğunu söyleyebilirim.” “O Semerkand ki, Şeyh Celaleddin’in kavli üzere gönül mübarek toprağı üzeride ayak ile yürümeyi cevaz vermez; kabil olsa baş ile yürümek lazımdır.” “Timur Han’ın türbesinde rahleler üzerinde mollaların gece gündüz okudukları iki Kur’an-ı Kerim duruyordu. Gerek türbedar, gerek sürekli Kur’an-ı kerim okuyan mollalar Timur’un vasiyeti gereğince daima Nogaylardan seçiliyordu. Çünkü bu kabile emir Timur’a sonuna kadar bağlı kalmıştı.”Kaynak: 
- Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezisi  -  A. Samipaşazâde Abdülhalim - N. Ahmet Özalp
- Saraydaki Casus-Mim Kemal Öke
- Sahte Derviş-Cemal Kutay
- Hayat Tarih Mecmuası
 
Türkistan Rus Esaretine Nasıl Düştü? Prof. Arminius Vambery “Arminius Vambery, aslen Macar’dır. Birçok yabancı dile tam vâkıfdı. Ayrıca dört sene kaldığı İstanbul’da Osmanlı Türkçesini çok mükembel öğrendi. Türkistan’daki Türk lehçelerini de iyi bilmekte idi. 1863 senesinde Osmanlı pasaportu ve İstanbullu Müslüman bir derviş kıyafetiyle, İran üzerinden çıktığı Türkistan yolculuğunu tam bir yılda tamamladı. Gezisi sırasında Hanlık merkezleri olan Hiyve, Buhara ve Semerkant’a uğradı. Vambery, gezisi sırasında, gördüğü bütün şehir ve köylerin, coğrafi, sosyal ve kültürel özelliklerini inceledi. Ülkesine dönünce, seyahat hatıralarını “Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezisi” adı ile kitaplaştırdı. (Editör)

Arminius Vambery, hatıralarında Türkistan’ın Rus işgaline nasıl düştüğünü şöyle dile getiriyor:

Türkistan’ın Rus istilâsına mukavemet etmeden düştüğünü iddia etmek hatadır. Türkler, aralarındaki ihtilâfları bir tarafa bırakmadıkları ve Rusların kuvvetini iyi hesap edemedikleri için mukavemetlerini düşmanlarının umduğundan daha uzun ve azimli yapmalarına rağmen Hiyve, Buhara, Hokand dışındaki milyonlarca kilometre karelik topraklarını elden çıkarmışlardır.

Rusların gayelerine nasıl erebildiklerine dair ibretli hikâyeler dinledim: İki yol takip etmişlerdi.

Birincisi, Türkler arasındaki ihtilafları durdurulamaz hâle getirmişlerdi. İki tarafa da, hattâ daha çok taraflara da silâh ve malzeme vermişler, hasımların birbirine saldırmalarını kolaylaştırmışlardı.

Resmen istila ve sınırlarına tam katmadıkları yerlerde, hemen hemen her şehirde konsolosluk adı altında ihtilal teşkilatı vücuda getirmişlerdi. Bunlar, mahallî meseleleri ileri gelenler arasında kin ve intikam hâline getirirken, halkı aydınlatabilecek kişileri ya parayla satın alıyorlar veya o korkunç benk afyonu ile halkı uyutuyorlardı. Bu, iç tahrip yolu idi.

İkinci yol da, gözdağı vermekti. Ruslar, meselâ Karakalpaklar, Karâtekinler, Tanrıdağlılar gibi en savaşçı Türk Oymaklarını yok etmek için onlara saldırma bahanesi buldukları zaman bire on insan gücü ve ellerinde en mükemmel silahlarla saldırıyorlar; kadın, ihtiyar, çocuk bu oymaklarda kimi bulurlarsa öldürüyorlardı. Bunun için de zulüm merhametsizlikle emsâli görülmemiş gaddar kumandanlar buluyorlardı.

Ruslarda böylesi pek çoktur, fakat zannediyorum ki Vladmir Kofman gibisi zamanımızda dünyada yoktur. Bu zalimin yaptıklarına dair dinlediklerimden insanlık namına utanç duydum. Medenî dediğimiz Avrupa, bu ülkede olup bitenlere gözlerini nasıl kapatıyor, kulaklarını nasıl tıkıyor, havsalam almamaktadır.

Rusların bütün Orta - Asya'yı neden aşılmaz çember halinde çevirdiklerini bu yapılanları dünyadan saklamak için olduğu yolundaki iddiaların doğruluğu böylelikle meydana çıkıyor, Fakat iddia edeceğim ki, Afganîstan’a kadar gelmiş, İran'da yerleşmiş olan İngiliz kuvvetlerinin yanı başlarında olmasa da, en yakın sayılacak yerlerde cereyan eden vahşetten haberdâr olmaması mümkün müdür?

Müthiş Mukavemet

Yer yer öylesine karşı koymalar olmuştur ki, ellerinde yeter derecede silâh olmayan, hattâ en iptidaî müdafaa vasıtalarıyla mücehhez, bunları da bulamadığı zaman taş ve demir parçalarıyla mükemmel silâhlı hasmı üzerine atılanların menkıbelerini dinledim. Türklerde, bilhassa göçebe oymaklarda kadınlar, erkekler kadar vurucu ve iyi savaşçıdırlar. Göçebe Türklerde şehirliler namus ve ırzlarına inanılmaz derecede bağlıdırlar. Rus askerlerinin ahlâksızlığı ise bütün dünyaca bilinir. Türk oymakları obaları ile beraber şereflerine de saldıran Moskoflara karşı gafil avlandıkları, hattâ en beklenmedik mahal ve zamanda saldırıya uğradıkları hallerde bile kendilerini sonuna kadar müdafaa etmişlerdir.

Teke Türkmenlerinin obalarını nasıl savunduklarına dair destanı bütün dünya bilmelidir. Bu, bir efsâne değildir. Teke Türkmenleri, on bin çadır kadardı. Semerkand - Buhara arasındaki Zerefşan bölgesindeki yaylaklarda yaşarlardı. Her çadırda ortalama on kişi barınır. Böylelikle bu çevredeki Teke Türkmenlerinin sayısı yüz bini buluyordu.

General Kofman, bunları yok ederek öteki oymaklara dehşet salmak istedi. Önce buraları barışçı düşünceler göstererek adamlarına iyice belletti. Kuvvet yığdı, mahalli şölen günlerinden birinde bahane buldurarak üzerlerine saldırdı. Çadırlara gaz dökerek yangın çıkarttı. Ruslar yalın kılıç çadırlara daldılar. Türkmenler şaşırmışlardı. Çevreden yardım bekleyemezlerdi.
Kofman: “ Diri bırakmayacaksınız!” emrini vermişti.

Sel gibi kan akıyordu. Türkmen kadınları, çadırlarının direkleri ile kendilerini müdafaa etmişler, Rusları bu çadırların ipleriyle boğmaya başlamışlardır.

Asıl dinlediğim şuydu: Hiç kimse fırsat ve imkan bulabilenler dahi kaçmamışlar, boğuşa boğuşa can vermişlerdi. Neticede Teke Türkmenlerinden çok az hayatta kalan olmuştu amma, Ruslar da öylesine ağır kayıplara uğramışlardı ki, Kofman, bu tecrübeyi bir daha yapmaya cesaret edememişti.

Sonuç öyle bir şuur uyandırmıştı: Eğer Türkmenlerin elinde benzer silâhlar olsa idi Moskoflar asla üstün gelemezlerdi. Bu olaylardan sonra Ruslar, öteki yolları, oymakları birbirlerine düşürmeyi tercih etmişlerdi.

Daha sonra yolları tutan Türkmenler, Rusları pusuya düşürmeye başlamışlardı. Kestikleri Rus başlarını teşhir ediyorlardı. Fakat başbuğ yokluğu, ferdî yiğitlikleri sonuçsuzluğa sürükledi...

Ruslar'ın Tahribatı Vambery Türkistan’da en çok üzen olay Rusların buradaki eski eser yağmacılığıdır. Ruslar, değil maddi değerleri olanı, anıtları bile sökmüşler, götürmüşler. Bu hususta Vambery şunları ifade ediyor: “ Ruslar Türkistan’da insanlığın ilk medeniyetlerinin birbiri üzerine yattığı hakikatını, evvelâ Türklerden , sonra da bütün dünyadan saklama gayretindedirler. Bu hareketlerinin asıl sebebi de Türklere geçmişlerini unutturmaktır. Çünkü bir millet cedlerinin yapabildiklerini kavrayabilirlerse onlara layık olmanın azmi ve gayreti içinde olurlar. Şunu bilmek lazımdır ki Türkistan’ı baştan nihayete kadar askeri istila altında bulundurmak çok güçtür. Bu kıtayı muhtelif yollardan feth etmek icap eder. Aralarında en ehemmiyetlisi de, Türkleri manen ve ruhen çökertmek, onlarda kendilerine güven duygusu zedelemektir. Ruslar bunu çok iyi başarmıştır. Hokand Hanının saray kapısındaki dünyada eşi bulunmayan çinileri Ruslar sökmüşler, Petersburga götürmüşler. Onların yerine aslı ile kıyaslanmayacak kadar basit benzerlerini koymuşlar. Bana anlattıklarına göre de Hokand Hanı’na , bu aldıklarına karşılık iki adet devri geçmiş top hediye etmişler ki bu toplar sarayın kapısında sağlı, sollu duruyorlar.”
Kaynak:
Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezisi  -  A. Samipaşazâde Abdülhalim - N. Ahmet Özalp
- Saraydaki Casus-Mim Kemal Öke
- Sahte Derviş-Cemal Kutay
- Hayat Tarih Mecmuası  
Doğu'da ve Batı'da Türk Korkusu Numan A. Ünal Bilindiği gibi Çin Seddi dünyanın yedi harikasından birisidir. Bu duvar öyle büyüktür ki; aydan dünyada görülebilen tek yapı budur. Çinliler bu duvar ile gurur duyarlar. Ülkelerine giden bütün ziyaretçileri bu duvarı görmeye götürürler. Çinlilerin övündükleri ve gurur duydukları bu Seddi niçin yaptılar? “ Türk korkusundan...” “Türk’e Karşı Duaya Çağrı”
 
Doğu’da olduğu gibi Batı’da da büyük “Türk korkusu” vardı. Şöyle ki: 1540 yılının Ağustos ayında Kanuni Sultan Süleyman sefere çıkar. Eylül’ün ilk haftasında Budapeşte’yi alır. Macaristan’a tam manasıyla hâkim olur. Almanya’da büyük bir heyecan ve telaş baş gösterir. Alman Prensi 8 Eylül 1541 günü Martin Luther’i “ Türk’e Karşı Duaya Çağrı”  (Vermeanung Zum Gebet Wider den Türcken) isimli eseri yazmakla görevlendirerek: Şu Emri Verir: “ Buda ve Peşte’yi alan Avusturya birliklerini ağır bir mağlubiyete uğratarak kovalayan Türkler, Avusturya’ya doğru büyük bir halk kütlesini sürmüşlerdir. Türk padişahı da Macaristan’a gelmek üzere yola çıkmıştır. Orada Türkler’in büyük bir engel ile karşılaşamayacakları açıktır. Bu korku ve üzüntü verici bir durumdur. Asıl kaygı verici olan Türk hükümdarının Buda ve Peşte ile yetinmeyeceği, seferini Avusturya’ya ve Viyana’ya kadar sürdüreceğidir. Bu durumdan sadece yöredeki ülkeler değil, Alman milleti başta olmak üzere, bütün Hrıstiyanlık dünyası devamlı ve telafisi mümkün olmayan zarar ve sıkıntı görecek, belki de çöküş tehlikesi bile yaşayacaktır.” Prens Ayrıca Şu Hususları Vurgular: Sachsen Prensliğindeki vaizler mutlak surette bütün vaazlarında mevcut Türk tehlikesinden kurtulmak için halkı duaya davet etsinler, duaya teşvik etsinler.” Martin Luther aslında bu göreve hazırlıklıdır. Prens ile aynı görüştedir. Nitekim kendisine akıl danışan ve tehlikelere karşı savaşan bir Alman’a yazdığı 14 Ağustos 1541 tarihli mektubunda şöyle diyor: Her şeyden evvel Türkler tarafından cezalandırılmayı gerektirecek günah işlediğimizi anlamalı ve söylemeliyiz. Tanrı’nın emirlerine uymalı; evvela iki kutsal şeyi, inancımızı ve inancımızın göstergesi sözleri  ‘Vaterunser’ (Hıristiyanların önemli bir duası) yüreğimize sindirelim, ondan sonra vuralım, göze alınabilecek her şeyi göze alalım.” Luther Umutsuzluğunu da Şöyle Dile Getirir: Türk’e karşı zafer için dua etmeye ne gücüm, ne de umudum vardır; Tanrı’ya sadece kurtarılabilecek şeylerin kurtarılmasına yardımcı olması konusunda yakarabilirim. Demektedir. “Türk’e Karşı Duaya Çağrı” 15 Eylül 1541’de tamamlanır. Aynı yıl içinde Wittenberg, Nürnberg, Ausburg’da, iki defa, 1542 yılında sırasıyla Strasbourg, Wittenberg gibi önemli Alman şehirlerinde çok sayıda basılır. Latince’ye tercümesi yapılır. Böylece bütün Avrupa’da yayılması sağlanır. Daha sonraki yıllarda sürekli olarak yeniden basılır. Martin Luther’in “Türk’e Karşı Duaya Çağrı” adlı bu eserinin orijinal metni Heidelberg Üniversitesi Kütüphanesi’de bulunmaktadır. Türk Vergisi Martin Luther, Türkler’e karşı savaşta gerekli maddi kaynakları sağlamak için, Alman Kayzerleri’ne gerekli gördüklerinde “Türk vergisi” adıyla bir vergi koymalarını ifade eder. Vergi, halk tarafından hoş karşılanmaz. Yer yer “ Türk vergisi” ne karşı olumsuz tutumlar gözlenir. Luther bu tür tepkileri haklı görmez. Luther, Hem vergi verilmelidir, hem de asker olarak savaşa katılmak gerektir görüşünü savunur. Türklere Karşı Koymak İmkânsız Martin Luther, Türklerle mücadele etmenin boşuna olduğunu şöyle dile getiriyor: “ Türklere karşı direnmek isteyen dua etsin! Surlarımız, toplarımız ve bütün serflerimiz onlara bir şey yapamaz. Yapı ustalarımıza şöyle diyorum. ‘ Paternoster’ imizin (Hıristiyanlıkta bir dua) bir şey yapamadığı Türklere sizin surlarınız hiç dayanmaz. Surlarınız Türk’e ve şeytana vız gelir. Türk etrafı demirden surla çevrilmiş şehri veya ülkeyi bile alır. Biz de yiyeceksiz kalır, açlıktan ölürüz!.. Türk olağan üstü güçlüdür, hiçbir engel onu durduramaz. Etrafı demirden çevrilmiş şehirleri bile alır. O bakımdan Türk’e karşı savunma imkânsızdır. Savunma imkânları ile uğraşmayı bırakın, Tanrı’ya bizleri koruması için dua edin. “ Luther’in Alman halkına verdiği mesaj, dine sarılarak Türkler’den korunmaktır. Türklerin Karakteri Luther eserlerinde Türkleri çok hakir ve aşağılık göstermekle beraber şu ifadelerde yine ona aittir: "Dış görünüşleri bakımından dürüst, denetimli ve saygın insanlar olarak değerlendirilebilir. Onlar şarap içmezler, bizde olduğu gibi ölçüsüz yiyip içmezler, hafif meşrep ve pahalı giyinmezler, görkemli yapılar yapmaz, gururlanmazlar, yemin etmez, sövüp saymazlar. Hükümdarlarına karşı son derece itaatli, erdemli ve ahlaklıdırlar." Luther Türk din adamları içinde şunları söylüyor: "Türklerin en korkutucu ve kötü yanlarından biride ciddi, dürüst ve sıkı bir hayat süren din adamlarının olmasıdır. Bu din adamları insandan çok melek gibidirler ve onları Papalık nezrindeki rahipler ve papazlarla karşılaştırmak imkânsızdır. Türk din adamları bazen kendilerinden geçerler, ölü gibi olurlar, bazen de harika haller gösteriler. Bu durum kimi korkutmaz ve etkilemez ki? Bir Türkü dininden döndürmek imkânsızdır." Türkler Neden Yenilmez? Martin Luther Türkleri mağlup etmenin zor olmasının askeri güçlerinden çok hayat tarzlarından ileri geldiğini vurgulayarak: “ Kaderimiz neyse o başımıza gelecek. – Türkler saati gelmeyince kimse ölmez- diyorlar ve buna inanıyorlar. Bundan dolayı Türkler’in gözleri çok karadır ve doğru, haklı olduklarına inanıyorlar.” Türk Tehlikesinden Kurtulmanın Yolu Martin Luther, Türk tehlike ve sıkıntısını gidermek için de aynı inançla Türk’e karşı dua edilmeli.” Dedikten sonra şöyle devam ediyor: “ Halkın dini görevlerini yerine getirmesi dikkate alınmalı, Cuma günü vaazdan sonra 'Psalm' (Kilisede koro halinde okunan dualar)  okunmalıdır. Bütün bunlar yapıldıktan sonra, halktan biri ‘ Tanrım bize barış ihsan eyle’ demelidir. Bu duaların kiliselerde düzenli yapılması Türk sıkıntısını aşmaya yeterlidir.” Tanrı Türkler’i Niçin Almanların Üzerine Gönderdi? Martin Luther’e göre Almanlar ve Alman ülkesini soyup soğana çevirenler, zalimler, faizciler, din tanımazlar ve kötü yöneticiler yüzünden Tanrı Almanları döven gibi ezsinler diye Türkleri Almanların üzerine göndermiştir. Günahlarından arınmadıktan sonra göndermeye devam edecektir. Türk Ordusu Mağlubiyet Görmemiş 1553’te İstanbul’a gelen Alman İmparatoru’nun Elçilik Heyeti Reisi Busbecq’in Türkiye hakkındaki müşahede ve düşünceleri çok dikkate şayandır. O Türk ordusunda gördüğü iman, nizam, fedakârlık ve temizlik dolayısıyla hayranlığını belirtirken kendi memleketinde hüküm süren fakirlik atalet, imansızlık, maneviyat bozukluğu, ordunun disiplinsizliği, sebatsızlığı, subayların zulmü, sefahat, sarhoşluk ve kumardan çok şikâyet eder. Ona göre iki düşman kuvvetten biri için çöküş mukadderdir. Türk ordusu mağlubiyet görmemiş, tecrübeler kazanmış, sabırlı, intizamlı olup daima zafer şarkıları söylemiş; şan ve şerefe alışmış ve uğurlu istikbale inanarak İran’dan Macaristan’a kadar çok büyük kaynaklara sahip olmuştur. O, “ Bu gidişin sonu hakkında bir tereddüt var mıdır?  Bizim halimiz mâlum; ne korkunç şey Allahım!” cümleleri ile büyük Türkiye ile Avrupa arasındaki kuvvet farkını güzel ifade eder. Busbecq: Türkler’in mevcut sistemini kendi sistemimizle mukayese edince istikbalin başımıza getireceği felaketleri düşünüyor, titriyor ve akıbetimizden korkuyorum.” Cümlesini de söyler. Kaynak:
-Alman Kültüründe Türk İmgesi II. Prof. Dr. Onur Bilge Kula.
-Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi. Prof. Dr. Osman Turan
Hokand'da Sovyet Rus Zulmü ve Ermeni Vahşeti Dr. Baymirza Hayit Sovyet Rusya’nın işgali sırasında Hokand şehrinde neler olmuştu? Sovyetler'in savaş operasyonları sırasında Hokand'da sadece vahşet vardı. Bu dramatik dönemin birinci dereceden şahitleri ve yapılan araştırmalar sayesinde işlenen vahşetin boyutunu öğrenebilmekteyiz. 7 Şubat 1918'de Hokand'a varan Ruslar'ın hücum birliği kumandanı Moysey Kuzmin Şkarupa olayı şöyle rapor etmişti: "Birlik gece vakti şehre vardığında şehirde derin bir sessizlik hâkimdi. Caddelerde tek bir kişi dahi yoktu. 140 asker ve yanlarında dört top, dört makineli tüfek ve silah ile bol miktarda mühimmattan ibaret olan birlik sonradan Ermeni Taşnak Partisi'nden 120 askerle takviye edildi. Rus ve Ermeni birlikleri 11 Şubat'ta Hokand’lı milislerle çarpışmaya başladılar. 18 Şubat’ı 19'a bağlayan gece ise Kızıl birlikler şehre saldırdılar." Şkarupa raporuna şöyle devam ediyordu: "Birliklerimiz şehri üç taraftan kuşattı. Hokand milislerine karşı koymak faydasızdı, ama muhtariyet taraftarları bizi savaşmaya zorluyorlardı. Çatışma son derece zorluydu. Sokaktaki hâkimiyet çatışmalarında galip taraf devamlı surette değişiyordu. Sonu gelmeyen ateşler başlamıştı. Ve şehir üç gün boyunca durmadan yandı..." Garnizondan 12 topla ateş ediliyordu. Avusturyalı bir savaş esiri olan ve Kızıl Ordu'nun Hokand'a saldırısı esnasında Skobelev şehrinde bulunan Fritöz Willfort, Skobelevda muhtar hükümetin devrilmesinden sonra Kızıl askerlerin işlediği vahşeti birinci dereceden şahit sıfatıyla şöyle anlatmıştır: "Birdenbire Hokand istikametinden istasyona yaklaşık 25 vagonlu bir tren geldi. Vagonların içi Rus askerleriyle doluydu. Açık vagonlar balyalara sarılı sahra ve havan topları ile makineli silahlar getirmişti. Vagonlardan biri askerler ve onların eşyalarıyla doluydu. Diğer vagonlardan birinde atlar, sığırlar, koçlar vardı. Bir diğerine ise kadınlar ve çocuklar doldurulmuştu. İki yolcu vagonunda tepeden tırnağa silahlı Kızıl askerler yer alıyordu. Başlarında Osipov vardı. Ruslar'ın Hokand şehrine hücum ettikleri haberi söndürülmesi mümkün olmayan bir ateş gibi etrafı sardı. Şehirdeki Sartlar (yerli halk-Özbekler) korkunç bir katliama tâbi tuttuğu, şehrin eski şehir bölgesinin yerle bir edilerek ateşe verildiği, Müslüman hükümetinin dağıtıldığı söyleniyordu. Muazzam bir ganimet ve Hokand Bankası'nın bütün altın stokları Kızıllar'ın eline geçmişti. Sağ bırakılmaları karşılığında Sartlar'dan en az 46 milyon Ruble gasp edilmiş olmalıydı. Atlar ve toplar hemen boşaltılmaya başlandı. Osipov ve diğer Kızıl askerler arabalarla şehre gittiler. Ganimetleri en hızlı şekilde güvenilir bir yere taşıma telaşındaydılar. Düşmanın yeni bir plan tatbik etmesi bekleniyordu. Ama bu planın ne olabileceğiyle ilgili önceden herhangi bir tahminde bulunmak mümkün değildi. Herkes galibiyetin verdiği huzur ve mutlulukla pazaryerine doğru ilerlerken, askerî devriye önlerini kesti. Bütün Sartlar orada kurşuna dizildi. Hiçbir şeyden habersiz pazara gelmiş olan bu masum insanlar daha önce de Cizzak'ta Ruslar'ın zulmüne maruz kalmışlardı. Ruslar yaptıkları katliama kimsenin şahit olmamasını istedikleri için o an pazaryerinde olan bütün arkadaşlarımızı kovdular. Akşam saatlerinde ateş daha da şiddetlendi. Sart devriyelerinin kendilerini korumak için saldırıya ateşle karşılık vermeleri, Ruslar'ın kendilerini haklı görmelerine ve daha da kararlılıkla saldırmalarına sebep oluyordu. Bunun ardından Temmuz 1916'da Cizzak'ta yaşanan geceye benzer bir gece yaşandı. Skobelev'in bütün caddelerinde ateşli çatışmalar vardı; topçu taburu akşamları kaleden pazaryerine ölüm saçan saldırılarda bulunuyorlardı. Çığlıklar, uğultular, gürültüler, yakalandığımız takdirde linç edilme ihtimalimizin yüksek olması sebebiyle terk edemediğimiz kışlalarımıza kadar geliyordu. " Safarov ise Kızıl askerlerin Hokand'daki uygulamalarıyla ilgili şunları söylemişti: "6 Şubat'ı 7 Şubat'a bağlayan gece Hokand ateşten bir denize dönüştü. 7 Şubat'ta yağmalama ve hırsızlık olayları korkunç bir boyuta varmıştı. Ermeniler hırsızlıkta epey mahirdiler. Eski şehir bölgesinde bütün iş yerleri, mağazalar, dükkânlar, bankalar, evler yağma edilmişti. Bankaların ve iş yerlerinin kasaları kırılarak bütün paralara el konulmuştu. Yağmacılar el koydukları paraları tahta arabalara yükleyerek istasyona ve kaleye taşıyorlar, sonra da paylaşıyorlardı. Çaldıkları eşyaları taşımak için ise hamala ihtiyaçları vardı. Hamallık yapmaları için Sartlar'a gidiyorlar, onları bu eşyaları taşımaya zorluyorlardı. Üstelik atları olmadığı için bütün eşyaları sırtlarında taşımalarını istiyorlardı. Hokand'da olan bu olaylar Muhtar Hükümet tarafından sadece resmi bir bildiri halinde, üstü kapalı şekilde veriliyordu. Ancak bazı belge ve raporlardan ve olaylara doğrudan şahit olmuş kişilerin ifadelerinim bütün bunların yaşandığı anlaşılıyordu.” Kızıl askerlerin ve Ermeni Taşnak birliklerinin saldırıları sonucunda 10.000'den fazla Müslüman katledilmişti. Feci Yangınlar Görgü şahitleri savaş sırasında gerek Ruslar'ın gerekse Taşnaklar'ın son derece vahşice davrandıklarını belirtmiştir. Pazar merkezini ateşe ilk verenler Ermeni birlikleri olmuştu. Ardından bütün Eski şehir bölgesi alevler içinde kalmıştı. 21 Şubat'ta yangın 15-20 km'den görülebilir hale gelmişti. Yangın yaklaşık 15 gün devam etmişti. Şehirde yangını söndürebilecek kimse kalmamıştı. Etrafı ceset kokusu sarmıştı. Evet, görüldüğü gibi, Ermeniler ve Ruslar'ın bu tarihi şehrin yok olmasına katkıları eşit miktarda idi. Hayatta kalan son askerler de Ergaş'm komutası altında 20 Şubat'ta tamamen geri çekildikleri halde Kızıl Muhafızlar'ın hangi sebepten ötürü şehri ateşe verdikleri hiçbir şekilde anlaşılamamıştır. Acaba bütün saldırganlar sarhoş muydular? Yoksa Hokand hükümet milislerinin şehri savaşmadan Bolşevikler'e terk etmek istememelerine mi kızmışlardı? Yahut vahşice davranışlarıyla Müslümanlar'ın gözlerini korkutmak mı istiyorlardı? Bunların cevabı bilinmemektedir. Ancak şu da var ki, Hokand olayından sonra Kızıl askerler sürekli takip edilme korkusuyla yaşadılar. Müthiş Katliamlar Rus birliklerine nazaran azınlık olmalarına rağmen Türkistanlılara karşı yürütülen askerî operasyonlarda gösterdiği barbar tavırdan dolayı imtiyazlı birlik konumundaydılar. Ermeniler Rus sömürgecilerinin uzantıları olarak Türkistan'a gelmişlerdi. Çoğu yerli halkın konuştuğu dili bilen, onlara parafin yağı satan tacirlerdi. Bazı Sovyet yazarların Taşnaklar'ın zulmü hakkındaki raporları döneme şahit olanların anlattıklarıyla birebir aynıdır. Bir Sovyet tarihçisi şehrin Sovyet birliklerinin sancağı altında dokuz gün boyunca yağmalandığını rapor ederek şöyle devam etmiştir: "Şehrin on ayrı bölgesinden insanları parça parça ettiler. Cellâtlar insanlara hayvan muamelesi yapıyorlardı. Kollarını, bacaklarını kestiler. Çocuklar ise cadi (kesici bir alet), ile parçalandı. Taşnaklar Suzak, Hokand-Kışlak, Bazarkorgan köylerinde oturanları kelimenin tam manasıyla katlettiler. Fergana Vadisi'ndeki 180 köy ise tamamen harap olmuştu. Taşnak eşkıyaları 1918 yılında ve 1919'un ilk çeyreğinde Margilan'da 7.000 , Andican'da 6.000, şehir merkezi tamamen ateşe verilen Namangan'da 2.000 ve Bazarkorgan ile Hokand-Kışlak civarındaki köylerde yaklaşık 4.500 insan katletmişlerdi." Kızıl Ordu içindeki Ermeni Taşnak birlikleri özellikle Namangan'da olağanüstü bir vahşet ortaya koymuşlardı. Gençlik yıllarımda çevremdeki insanlardan ve kendi ailemden, etraftaki sohbetlerden veya kendi ailemin yanında bu insanların Müslümanlara karşı nasıl davrandıklarını çokça dinlemiştim. Korkunç Tecavüzler Ermeni askerler her yaştan kadın ve genç kıza tecavüz ediyor, sonra da başlarını kesiyorlardı. İçlerinden bazıları ise 4-15 yaş arası erkek çocuklarına tecavüz eden eşcinsellerdi. Evli kadınlara kocalarının yanında tecavüz ediliyordu. Kadınlarına tecavüz edilmesi hamiyetlerine ağır gelen erkeklerin silahsız olmalarına rağmen Ermeniler'e saldırmalarına ve hemen öldürülerek cezalandırılmalarına sebep oluyordu. Başkaldıran asi kadınlar ise uysallaştırmak için şuurlarını kaybedene kadar dövülüyorlardı. Küçücük bebeklerin bile başları kesiliyordu. Ermeni Taşnaklar kesik çocuk başlarını kılıçların başlarına takıp caddelere fırlatıyorlardı. Bazı Türkistanlı kadınlar kendi kendilerini öldürüyorlardı. Taşnak ve Kızıl askerlerin en önemli işleri yağmaladıkları malları depolamaktı. Bunun için hamal konvoylarına ihtiyaçları oluyordu. 40-50 kişilik kadınlı erkekli gruplar kuruyorlar, yağmalanmış malları istedikleri yere kadar taşıtıyorlardı. İnfaz edilmiş Türkistanlılar'ın cesetlerini gömmek yasak. Cesetler caddelerde belli yerlere yığılıyordu. 50 yaşlarında Türkistanlı bir kadın biri Ermeni diğeri Rus iki askere masum insanları niçin öldürdüklerini ve onlara barbarca davrandıklarını sordu. Biri şöyle cevap verdi:  "Sizin zalim Timurlenk'inizin bize yaptıklarının yanında bizim size yaptıklarımız çocuk oyuncağı kalır. Boyun eğmezseniz daha fazlasını da yaparız. Siz Mart 1918'de 12 Ermeni ve 5 Rus öldürdünüz. Biz de karşılığında sizden 2.000 kişi öldürdük." Bunun üzerine kadın sordu: "Siz de insansınız; sizin de analarınız babalarınız var. Onlardan sadece adam öldürmeyi mi öğrendiniz?" Bunun üzerine kadın anında şehid edildi. Kaynak: BKY Yayınları Dr. Baymirza Hayit Ruslara Karşı Basmacılar Hareketi sayfa: 61-66
Türkler Ata Yurdu Orta Asya'dan Anadolu'ya Nasıl Geldiler? Yılmaz Öztuna Orta Asya’nın neresinden Anadolu’ya geldik? 1071 Malazgirt muharebesiyle Anadolu’yu Bizans’tan fetheden ve Türk’ün ikinci anayurdu hâline getiren Selçuklular’ın yurdu, Aral gölü kuzeyi ve Aral ile Hazar arasında Üst Yurt denen bölgededir. Burası bir milyon kilometrekareye yakın bir bozkırdır.

Bugünkü Kazakistan’ın güneybatı bölgesidir. Burada Türkler’in Oğuz denen ve en büyük boyu, çok daha doğudan, bugünkü Moğolistan topraklarından gelerek bir devlet kurmuş ve Gök Tanrı dinini bırakarak Müslüman olmuştu. Selçukoğulları denen ve Dünya tarihinin akışını değiştiren ulu hânedan, bu Oğuz devleti içinde Kınık boyunun beyleri idi. Aynı zamanda irsî olarak devletin sübaşılık denen ordu komutanlığını ellerinde tutuyorlardı. Selçukoğulları, yabgu titrini taşıyan Oğuz hükümdarı ile anlaşmazlığa düştüler. Oğuzlar’ın peşlerine taktıkları kısmı ile Sır Deryâ nehrini güneye doğru atlayıp Mâverâünnehr’e geçtiler. Oradan Horasan’a ilerlediler. 1040 yılında Türk büyük hâkanlık tahtı, Selçukoğulları’ndan Sultan Tuğrul Bey’e geçti. Açık denizlere çıktık Bugünkü İran’ı, Irak’ı, Kafkasya’yı da fetheden Selçukoğulları’nın Oğuzları, Anadolu’ya girdiler. Sultan Tuğrul Bey’in yerine geçen yeğeni Sultan Alp Arslan, Malazgirt’te Bizans ordusunu yok ederek Anadolu’nun fethini hazırladı. Sultan Alp Arslan’ın yerine geçen oğlu Sultan Melik-Şah, önce Kafkasya’da Karadeniz’in doğu kıyılarına ulaştı. Kılıcını ordusunun gözleri önünde Karadeniz sularına batırıp çıkardı. Cenâb-ı Hakk’a şükretti. Sultan Melik-Şah, birkaç yıl sonra Suriye’de Akdeniz’in doğu kıyılarına ulaştı. Kılıcını ordusunun gözleri önünde Akdeniz sularına batırıp çıkardı. Cenâb-ı Hakk’a şükretti. İlk Defa Donanmalar Kuruldu Selçuklular, hem Karadeniz’de, hem Akdeniz’de bir ara Ege Denizi’nde (Çaka Bey) ayrı donanmalar kurdu. 11. asrın son yıllarıdır. Türklerin daha önceki tarihlerinde aslâ donanma diye bir şeyi yoktur. Ne yapmışlarsa çok kudretli orduları ile yaptılar. Donanma sahibi tek Türk devleti Selçuklu-Osmanlı yani Türkiye devletidir. Bu suretle Türkler, 840 yılında bugünkü Moğolistan’dan, yaşlı gözlerle ebediyen bıraktıkları tarihî başkentleri Ötüken’den ayrılıp 1074’de İznik’e ve Üsküdar’a geldiler. 234 yıllık muhteşem bir yürüyüştür. Daima ve hiç hedef şaşmadan batıya doğru gitmişlerdir. Sonra açık denizlere, Atlas ve Hind Okyanusları’na, hatta Açe’de Pasifik’e çıktılar. Dünya Tarihinin Akışı Değişti Bizans, Anadolu’yu bırakıp Balkanlar’a ve Güney İtalya’ya çekildi. Türk’ü açık denizlerden atmak için Haçlı Seferleri başladı. Aynı zamanda 1056’dan itibaren İslâm dünyasında 4 asırdan fazla süren Arap üstünlüğü dönemi yerini 9 asra yakın sürecek olan Türk üstünlüğü dönemine bıraktı. Hilâfet Türk himayesine geçti. Abbâsî halifelerini artık -önce Bağdad, sonra 1516’ya kadar Kahire’de- Türk hükümdarları tayin etmeye başladılar ve halifelik kurumunu sadece rûhânî bir sembol hâline getirdiler. Malazgirt’ten sonra Sultan Alp Arslan ve yerine geçen oğlu Sultan Melik-Şah, Anadolu’nun fethi için kuzenleri Selçuklu prenslerinden Kutalmışoğlu Süleyman-Şah’ı görevlendirdiler. Süleyman-Şah, Anadolu’yu 3 yılda fethetti. 1074 yılında Sultan Melik-Şah, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulmasına izin veren tarihî fermânını kuzeni Süleyman-Şah’a gönderdi. Taht şerhi İznik olmak üzere (sonra Konya’ya götürüldü) Türkiye Devleti kuruldu. Anadolu Fâtihi Selçukoğlu Birinci Sultan Süleyman-Şah, Türkiye devletinin ilk hükümdarı oldu. Yeni kurulan devlete Avrupalılar hemen o yıllarda Turchia yani Türkiye dediler. Bu imparatorluğa, sahipleri olan Selçuklular ve onların halefi Osmanlılar, hânedânın adıyla Selçuklu ve Osmanlı dedikleri hâlde Avrupa dillerinde bu devlet için 11. Asrın sonlarından 1922’ye kadar çok daha fazla Türkiye (Turquie, Turkey, Türkei vs.) kullanıldı. İstanbul Dünya'da İki Kıtada Tek Başkent Başkent 1402’de  Bursa’dan Edirne’ye ve 1453’de İstanbul’a taşındı. İstanbul, iki kıt’a üzerinde kurulan bütün dünyanın tek şehridir. Başka iki kıt’a üzerinde hiçbir şehir yoktur. Osmanlı İmparatorluğu kendisini, Asya ve Afrika kıt’alarında da geniş ülkeleri olan bir Avrupa devleti olarak gördü. Avrupa, Osmanlı İmparatorluğunu bu şekilde bir Avrupa devleti olarak kabul etti. Bütün 15-20. Asırlar Avrupa yayınlarına bakılabilir. 1856 Paris Andlaşması, Osmanlı Devletini resmen 7 Avrupa büyük devletlerinden biri olarak kabul etti (ve Avrupa dışında hiçbir devleti büyük devlet olarak kabul etmedi. Birleşik Amerika ile Japonya’nın büyük devlet statüsünde tanınması 19. Asrın sonlarındadır). Bu iki kıt’alı devletimiz, Şark dediği Asya ile ilişkilerini hiç gevşetmedi. Ama Garb dediği Avrupa’ya ağırlık verdi. Ötüken’den Viyana’ya, sürekli batıya doğru giderek ulaştığını hiç unutmadı.
 
Kırgızların Milli Mücadelesi Prof. Dr. Ahmet Taşağıl Ondokuzuncu asrın ilk yarısında ise Doğu Türkistan'daki mücadelelere de katıldılar. Ruslar XIX. asrın ortalarına doğru Kırgızların topraklarına ulaştılar. En verimli Kırgız arazilerine Rus göçmenleri yerleştirilmeye başlandı. 1847de Kopak, 1854de Alma Ata (Almatı/Vernıy) kaleleri kurulduktan sonra Kırgızların kuzeyindeki Uzun Ağaç, Pişpek ve Tokmak mevkileri de Ruslar tarafından ele geçirildi. 

1861'de Isık Göl havalisi de onlar tarafından zapt edildi. Nihayet 1867'de kurulan Türkistan Valiliğine bağlı Yedisu idari bölümüne Kuzey Kırgızistan bağlanmıştı. Diğer kısmı Hokand hanlığının tam olarak düşmesinden sonra ise Fergana ve Sır Derya eyaletleri ile birleştirilmişti.

Rus istilasına karşı mücadele, Kırgızlar için çok büyük can ve mal kaybına sebep olmuştur. Dağlara ve çöllük arazilere çekilmek zorunda kalan Kırgızlar gittikçe fakirleşti. 1903-1930 yılları arasında nüfusları % 7-10 ve malları da % 27 oranında azaldı. 1897 yılında halk arasında bir isyan patlak verirken, I. Dünya savaşı sırasında bir çok ayaklanma oldu. İlk ayaklanma 6 Ağustos 1916'da başladı. 673 bin şehit verildiği gibi 200 bin kişi Sibirya'ya sürüldü. İsyan sırasında ele geçirilen Kırgız lideri Kanat, Rusları kendine ve halkına zulüm etmekle suçlamış ve kafasını duvarlara vurarak intihar etmiştir. 

Rus baskısından kaçan yüz elli bin Kırgız, Doğu Türkistan'ın kuzeyine göç etti. Neticede Kırgız nüfusu % 30- 40, malları da % 60-70 orasında azalmış oldu. Nihayet Rus zulmüne karşı 1917'de patlak veren Basmacı ayaklanması 1924’e kadar sürdü. Aslında 1917 devrimi sırasında başta Pişbek (Bişkek) olmak üzere Kırgız illeri ile aydınları "Şurai İslâmiye" ve benzeri siyasi adlar altında teşkilatlanmışlar ya da başka bölgelerdeki teşekküllere katılmışlardı. 

17 Şubat 1918'de ilk kurultaylarını toplayarak ilk defa kendi mukadderatlarını konuşmak ve karar vermek imkanını elde ediyorlardı. Ayrıca bütün iktisadi ve arazi meseleleri ile medeni meselelerini ele almışlardı. Bundan sonra Yedisu'daki Müslüman Fırkasına katıldılar ve 1922'de bağımsız Kırgızistan fikri ortaya atıldı. 

1924 yılında ilk defa muhtar bir ülke olarak kurulan Kırgızistan (Türkistan Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne dahil). 1926'da Moskova'ya bağlı Kara Kırgız Muhtar Cumhuriyeti oldu. Aslında 1925'te Kara Kırgız adı Kırgız olarak değiştirilmişti. Nihayet 5 Aralık 1936'da Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti statüsünü almıştır. Buna rağmen Kırgızlar arasında bağımsızlık ateşi sönmemiş ve 1926 yılında Nann'da bir isyan çıkmıştır.

Komünist partinin ülkede kontrolü sağlamasından sonra halkın elinde olan her şey devletleştirilmeye başlanınca kollektif çiftlikler (kolhoz ve sovhoz) ortaya çıktı. Ellerinden mallarının çoğu alınan Kırgızlar, sürüleriyle birlikte Çin'e gitti. Diğer taraftan bilinçsiz sanayileşme ve maden işletmeciliği yüzünden hava ve su kirliliği meydana geldi. II. Dünya Savaşı sırasında çok sayıda Kırgız, Sovyet ordusunda görev almıştı. Savaştan sonra ise Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanan Tatar, Ahıskalı, Çeçen, İnguş, Ukraynalı gibi topluluklar Kırgızistan'a sürüldü.
1989 sayımlarına göre Kırgızların nüfusu 2.530.988 olup bunun % 88'i Kırgızistan'da yaşamaktadır. Diğer taraftan Özbekistan ve Tacikistan'da hatırı sayılır olmak üzere Rusya Federasyonu ve Kazakistan'da da Kırgız nüfusu mevcuttur. Bunun dışında Afganistan'da kırk bin, Çin Halk Cumhuriyetine bağlı Doğu Türkistan'da yüz on üç bin Kırgız bulunmaktadır. Doğu Türkistan'daki Kırgızlar çoğunlukla Kızılsu eyaletindedirler. Afganistan'ın ise Pamir veya Vahan bölgesini yurt tutmuşlardır. Konar göçer bir hayat sürmektedirler. Günümüzde ise Kırgızistan'ın nüfusu 4.728.000'e ulaşmıştır.
Türk Dünyası'nın İktisadî Gücü Ahmet Ardel Akdeniz’den Büyük Okyanus’a, Sibirya’dan Himalaya’lara uzanan Türk Dünyası kapladığı bu çok geniş sahadaki, çeşitli iklimlerin zuhur ettiği, çeşitli mahsulleri ve ayrıca yeraltı zenginlikleri ile büyük bir iktisadî güce sahiptir. Nitekim, batıda Türkiye, Azerbaycan ve Dağıstan’ı kuzeybatı ve kuzeyde Kazan, Başkırdistan, Çuvaşistan, Astrahan ve batı Sibirya’yı, kuzeydoğu ve doğuda Yakutistan, Tannu, Tuva, İrkut ve Abadan bölgelerini, nihayet orta ve güney kısımlarda batı ve doğu Türkistan’ı içine alan bu büyük ve geniş âlemde, suptropikal mahsullerden orta kuşak mahsullerine kadar hemen her çeşit, mahsul yetişmekte ve yeraltı zenginliklerinin hemen her cinsi, hem de bol miktarda olmak üzere, yer almış bulunmaktadır.Dünyanın kalbi “Heartland’e hükmeden, Dünya Adasına, dolayısı ile Dünyaya hükmeder”, diyen İngiliz siyasî coğrafyacısı H. Mackinder’in “Heartland” diye ifade ettiği yer, İran, Afganistan ve Dış Moğolistan bir tarafa bırakılacak olursa, kabaca Orta Asya ve Sibirya’dır ki, bu sahanın 2 /3 si yukarıda sınırlan çizilen Türk Dünyasının içinde kalır. Bunun içindir ki, Sovyetler Birliği’nin Orta Asya ve Sibirya’yı, Çinlilerin Doğu Türkistan’ı işgal etmeleri ve işgal ettikleri bu yerlerin insanlarını kendi potalarında eritmek için sarfettikleri gayretler boşuna değildir. Orta Asya ve Sibirya, bugün Sovyetler Birliği’nin birer maden, hububat ve et ambarı durumundadırlar. Nitekim Sovyetler Kazakistan’ı hayvancılık bakımından ikinci bir Avustralya, batı Sibirya ve kuzey Kazakistan’ı hububat istihsali bakımından ikinci bir Ukrayna yaptıkları iddiasındadırlar. Ancak burada ehemmiyetle sorulması gereken bir sual var: Ruslar neden bu “ikinci yerleri” hakiki millî sınırları içinde bulundurmazlar da başkalarına ait topraklar üzerinde bulundururlar? İkinci bir Avustralya yaptıklarını iddia ettikleri Kazakistan, Türk Dünyasının bir parçasıdır. İkinci bir Ukrayna meydana getirdikleri iddiasında oldukları kuzey Kazakistan ve bilhassa batı Sibirya’da her ne kadar Rus nüfusu hâkimse de, bu, Rus siyasetinin yaptığı sun’î bir haldir. Yabancı kitap ve atlaslarda bile bu yerlerin Türk’ün damgasını taşıyan Türkçe isimlerle dolu olması bunun en güzel bir delilidir. İkinci Bakû diye iddia ettikleri zengin petrol sahasının 2/3 si, değilse bile, hiç olmazsa yarısı, Kazan ve Başkırt Türklerinin yaşadıkları sahalar içinde kalmaktadır. Rusların Sibirya, Orta Asya ve Kafkasya’yı ilk istilâlarında, koloni kurma isteklerinden ziyade, İktisadî kaynakları istismar fikri âmil olmuştur. Sibirya’nın zengin maden yatakları, ziraat sahaları, çeşitli mahsulleri, Orta Asya’nın yeraltı zenginlikleri ve Sovyetler Birliği’nde ya pek az, ya da hiç bulunmayan mahsuller (pamuk, meyva gibi) Rusları buraya çekmiştir. Rus nüfusu yerleştirildiRuslar istilâlarında İktisadî değeri büyük olan yerlerde Rus nüfusunun ekseriyette olmasına bilhassa dikkat etmişler ve bu işte muvaffak da olmuşlardır. Nitekim Rus işgâli altındaki Türk ülkelerinde Rus nüfusunun yayılış sahasını ve ekseriyette olduğu yerleri gösteren bir harita ile yeraltı zenginliklerini gösteren bir harita karşılaştırılacak olursa bu iki haritanın birbirine intibak ettiği görülür. Sovyetler Birliği’nin en önemli kömür rezervlerinin bulunduğu ve aynı zamanda mühim bir hububat ve hayvancılık merkezi olan batı Sibirya'da yerli nüfusu Türklerin teşkil etmesine rağmen, nüfusun % 90 ı Rustur. Zengin maden yataklarına sahip güney Urallarda durum buna yakındır. Azerbaycan’da nüfusun %81 ini Türkler teşkil ettiği halde petrol şehri Bakü’de Rus nüfusu Türklerinkinden fazladır. Sovyetler Birliği’nin üçüncü büyük kömür havzasına ve Sovyetler Birliği bakırının %74 üne sahip olan Kazakistan’da 1959 yılında Rus nüfusu 1939 a nazaran 52 artmış ve Ukraynalılarla birlikte %51’i bulmuştur. İkinci Bakû petrol sahasının büyük bir kısmına tekabül eden Başkırdistan ve Kazan’da nüfusun % 40 ’ı Rustur. Büyük bir İktisadî değer arzetmeyen Tacikistan’da Rus nüfusu % 5 iken, aynı sahada, aynı tabiat şartlarını haiz olan fakat geniş uranyum yataklarına sahip bulunan Kırgızistan’da bu nisbet  % 20 yi bulur. Buna mukabil Doğu Türkistan’ın bir çok yerlerinde Çinlilerin nisbeti % 10 u aşmaz. Bu, Doğu Türkistan'ın, batıdaki Türk ülkeleri kadar zengin İktisadî kaynaklara sahip olmamasından ileri geliyor. 1722 yılında Çar Büyük Petro’nun, Bakû’yu zaptetmek için memur ettiği kumandanına: “-Bakû’ya kabil olduğu kadar çabuk git ve şehri zaptet, çünkü dâvamızın anahtarı budur”, demesi, bu yerlerin siyasî, askeri ve İktisadî kaynaklar bakımından Ruslar için ne derece hayatî bir ehemmiyeti hâiz olduğunu ortaya koymasından dolayı, çok mânâlıdır. Nitekim Bakû, Rusların yarım asırlık gayretinden sonra ellerine geçecek ve üç çeyrek asır tek başına Sovyetler Birliği petrol ihtiyacının tamamını karşılayacaktır.   Not : Bu makale Sovyet Rusya’nın dağılmasından önce yazılmıştır.Kaynak: Türk Kültürü
Türk'ün Batı'ya Bitmeyen Koşusu Yılmaz Öztuna Alp Er Tunga’dan bu yana 2.700 yıldır Avrasya’da devletler kurmuş, devletler batırmış bir milletiz. Çin kaynaklarında Türk kelimesi ve ilk Türk hakanının adına ait kayıt Milâd’dan önce 1766 yılına aittir. Günümüzden 3.777 yıl öncesi. Anayurdumuz bugünkü Kazakistan’ın doğu bölgesidir. Fakat Çin’in kuzeyine, bugünkü Moğolistan’a yerleşmişiz. Esas Türk devletini orada kurmuşuz. Hakanlarımız bugün Moğolistan denen ülkenin orta-kuzeyinde, Baykal Gölü güneyinde otururlardı.

Çinliler çoktu. Biz azdık. Binlerce yıl süren bir Türk-Çin mücadelesi geçti. 2.200 yıl önce Çin Seddi, bizim için yapıldı. 439 yılında dağlarla kapalı dar Ergenekon vadisine bile sığındık. 535 yılında Göktürk hakanlığını kurmak üzere Ergenekon’dan çıktık.

Ergenekon, Çin kaynaklarında geçen tarihî bir olaydır. Asla bizden çokluk olan Çin’e yutulmadık. Dirençli bir milletiz. Teşkilât dehamız ve devlet kavramımız emsalsizdir.Göktürkler ve Uygurlar’dan sonra gelen ve hep aynı Açina veya Mete hanedanına mensup bulunan Karahanlılar’dan Satık Buğra Han, 921 yılında Abdülkerim adını alarak "Hanefî" ve "Mâtürîdî" mezheplerinden İslâm’ı Türk Hâkanlığı’nın tek resmî dini ilân etti.
Horasan Erenleri

Önceki asırlarda İslâm âlemine çoktan girmiştik ama, şimdi temel Türk devleti Müslüman olmuştu. Karahanlılar, Kâşgar’da oturuyorlardı. Şimdi gözleri hemen batılarında başlayan İslâm âlemine çevrildi. Batı Türkistan’ı, Mâverâünnehr’i, Semerkand ile Buhârâ’yı aldılar. Bir buçuk asır içinde kuzey- doğudan güney-batıya kaymıştık. Orta Doğu’ya gelmiştik. Mâverâünnehr’e egemen olmuştuk. Bundan böyle bütün tarihî maceramız İslâm dünyası içindedir ve bu dünyanın Doğu Anadolu’da aldığımız sınırlarını Viyana’ya götüreceğiz.

Bütün Türk tarikatlarının pîri olan ve Türkistan’ın tamamının Gök Tanrı’dan Allah’a geçişinde hâkim rol oynayan Hoca Ahmed Yesevî’nin Horasan Erenleri denen müridleri, devamlı, batıya akan Türk’ün manevî rehberleri sıfatıyla birlikte geliyorlardı. Yesevî’nin adını taşıdığı Yesi veya Türkistan şehri, Sır Deryâ boyunda, bugünkü Kazakistan’ın güneyindedir.

Yunus Emre ise Karaman ilinde ve Sakarya boyunda... Yesevî, Yunus’un şeyhinin şeyhinin şeyhidir. Mevlânâ ise aynı yıllarda, Güney Türkistan’ın Belh şehrinden gelip Konya’ya yer leşmiştir. Hacı Bektaş Veli keza Horasan erenlerinin en büyüklerindendir.

Boğazlara Dayandık

1040 yılında büyük hâkanlık tahtına oturan Selçukoğulları, bizi Batı Türkistan’dan aldılar. Horasan ve İran’ı aşırtarak 1071’de Anadolu’ya soktular. 1071’de Malazgirt’te dünya tarihinin akışını değiştirdik. Doğu Anadolu’nun ucunda idik. 1074’de Türkiye devletini, İznik taht şehri olmak üzere Marmara’nın, Boğazlar’ın yanı başında kurduk. 3 yıl içinde Malazgirt’ten Üsküdar’a gelmiştik. Türkiye devletinin kurucusu ve ilk devlet başkanımız Anadolu Fâtihi -Selçuklu prenslerinden Sultan Süleyman Şâh, Üsküdar’dan karşı yakadaki Ayasofya kubbesini seyretti... Avrupa ayağa kalktı ve haydi Haçlı Seferleri...

Bütün Avrupa, Bizans imparatoru, Almanya imparatoru, Fransa kralı, Anadolu topraklarında idi. Çeyrek asırlık Türkiye devleti idik ve Türkistan’dan henüz çok fazla Türk gelmemişti. Tası tarağı toplayıp Türkistan’a mı döndük?... Yoo... Birinci, İkinci ve Üçüncü Haçlı seferlerinin cehennemî, müttefik Avrupa ordularına karşı bizi sırasıyla Süleyman Şâh’ın oğlu Birinci Sultan KılıçArslan, onun oğlu Birinci Sultan Mes’ud ve onun oğlu İkinci Sultan Kılıç Arslan savundu. Haçlılar’ın nefesi kesildi. Bizi Anadolu’dan atamadılar.

Devletimizin adı Avrupalılar’a göre daha 1090 yılında Turchia (Türkiye) idi. Bu adı bize Avrupalılar o tarihte verdi. Biz vermedik. Biz kendimize Selçuklu Devleti diyorduk.
Sürekli Batıya Doğru

840 yılında Baykal Gölü’nün güneyinden, Doğu Sibirya eteklerinden, Uzak Doğu’dan ayrıldıktan sadece 234 yıl sonra Üsküdar’da, Boğaziçi’nde idik. Elhamdülillah Karadeniz’e, Ege’ye, Akdeniz’e çıkmıştık. Açık denizlere erişmiştik. Sürekli batıya giderek, arkamızdaki köprüleri yıkarak, İslâm kılıcını elimize alarak, devlet kurmak azmiyle Anadolu’ya gelmiştik.

Malazgirt galibi Sultan Alp Arslan’ın oğlu Sultan Melik Şah, Karadeniz ve İskenderun Körfezi’nde Akdeniz’e ilk ulaştığı iki seferinde, kılıcını çekip bu denizlerin sularına daldırmış, oracıkta şükür namazına durmuştu. Milletinin geleceğini değişmilleti idik. Avrupa’nın yanı başında idik. Şüphesiz Avrupa’ya bin yıl önce dalmış, nice devletler kurmuştuk. Ama şimdi, "Devlet-i Ebed-Müddet"’i kurmak Anadolu’yu anayurt tutmak üzere buralarda idik. Geçip gitmeyecektik... Osmanlı Türkleri sıfatımızla da sürekli batıya gittiğimizi, denizlerde Cebelitarık’tan Atlantik’e intikal ettiğimizi hatırlatmakla yetiniyorum.
1402’de taht şehrimizi Bursa’dan Edirne’ye ve 1453’te İstanbul’a getirdik. Tam bir Avrupa devletiyiz. 1683’ten bu yana Avrupa, gerçi bizi güneydoğuya sürmek için asırlık mücadelesine başladı. Ama Avrupa devleti sıfatımıza halel gelmedi.

Adriyatikten Çin Seddi'ne

Peki Adriyatik’ten Çin Seddi’ne sloganı yanlış mı idi? Hayır! Hem doğru, hem bize lâzımdır. Zira Türk dünyasının sınırlarını işaret ediyor. Kardeş kavimlerin her türlü yaklaşımını önlemek, tarihin en kaba metodlarına başvurulsa bile, mümkün değildir. Biz, Avrupa ile doğumuzda uzanan Türk, hattâ güneyimizde uzanan İslâm âlemi arasında gerçek köprüyüz. Ama Türkiye olarak, biz Avrupalı’yız. Türk ve Müslüman Avrupalı’yız. Biz olmadan Avrupa, coğrafya bakımından yoktur. Tarih bakımından hiç yoktur.
Birinci Türk Zirvesi Sefa Koyuncu Türk Birliği! En azından beş bin yıllık büyük hayâl! Göktürkler, Uygurlar, Oğuzlar, Peçenekler...  Selçuklu Türk Birliği için çalışmış, Osmanlı büyük oranda başarmış... Bugün ise bu büyük hayâl tarihte ilk defa gerçek oluyor. 

-Türk Birliği emin adımlarla ilerliyor. 

21 Ekim 2011’de Kazakistan‘ın eski başkenti Almatı’da yapılacak Türk Konseyi 1. Zirvesi, Türk ve İslâm âleminin yanı sıra dünyanın geleceği açısından da büyük önem taşımaktadır. Çünkü Avrasya‘da istikrâr, dünyada huzûr ve barış demektir. 

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi veya kısaca Türk Konseyi (Turkic Council), 3 Ekim 2009’da Nahçivan Özerk Cumhuriyeti’nde imzalanan Nahçivan Anlaşması ile Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan (Özbekistan ve Türkmenistan bu tarihî toplantıya kurucu değil, gözlemci sıfatıyla katılmıştır) arasında kurulmuş olan uluslararası örgüttür. 

-Nihai hedef elbette Türk Birliği (Turkic Union)’dir. 

Türk Konseyi; işleyiş tarzıyla Avrupa Konseyi, İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth), Arap Ligi, İslam Konferansı Örgütü ile Fransızca Konuşan Ülkeler Topluluğu (Francophonie)’na eş değerdir. 
Birlik Merkezi İstanbul 

Eminönü İskelesi‘nden Süleymaniye‘ye doğru baktığınızda rengârenk kardeş bayrakların dalgalandığı, “Türk Cumhuriyetleri Birliği” yazan binayı görürsünüz. Burası, temelleri 1992 yılından beri belirli aralıklarla toplanan Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi’ne dayanan konseyin, kurumsal merkezidir. İstanbul‘daki bu genel merkezin yanı sıra Türk Konseyi’nin iki merkezi daha bulunmaktadır. Bunlar Bakü ve Astana’dır. İstanbul idari merkezdir. Bakü Parlamenterler Asamblesi’nin merkezi; Astana ise Türk Akademisi’nin merkezidir. 
Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi şu birimlerden oluşmaktadır: 

Genel Sekreterlik İstanbul Devlet Başkanları Konseyi Dışişleri Bakanları Konseyi Kıdemli Memurlar Komitesi Aksakallar Konseyi Parlamenterler Asamblesi (TÜRKPA) Bakü Türk Akademisi Astana Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi (TÜRKSOY) Ankara Türk İş Konseyi 

Üye ülke devlet başkanları yılda bir kere resmî, bir defa da gayriresmî olarak bir araya gelir. Dışişleri bakanları da yıl içerisinde düzenli toplantılar yapar. Meclis başkanları Bakü‘de toplanır. 
Güçlü Bir Sinerji İçin 

“Ekonomik İşbirliği” temasıyla, Almatı’da gerçekleştirilecek (20-21 Ekim) Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi 1. Zirvesi’yle ilgili olarak yapılan Dışişleri Bakanlığı açıklamasında:

“İş birliğimizin kurumsallaşma yönünde hızla ilerlemesi, Azerbaycan ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmasının 20. yıl dönümüyle aynı döneme denk gelmiştir. Bu, ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin 20 yıllık süre zarfında ulaştığı seviyeyi göstermesi bakımından da anlamlıdır. Türkiye; Türk halklarının tarihî birikiminin Türk Cumhuriyetlerinin bugünkü vizyonuyla birleşmesiyle, Avrasya coğrafyasında barış, istikrar ve refah ortamına katkıda bulunacak güçlü bir sinerjinin ortaya çıkacağına; böylece Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin, kardeş cumhuriyetler arasındaki iş birliğini ileri seviyelere taşırken, bu coğrafyadaki bölgesel iş birliği mekanizmalarını da güçlendireceğine inanmaktadır”
deniliyor.
 -Aynen katılıyor, inanıyor ve alkışlıyorum! Türk Birliği’nin teşekkülünde emeği geçenlerin yeri, tarihin şeref sayfalarıdır.
Kutadgu Bilig’e Göre Komutan Ve Ordu Nasıl Olmalı? Prof. Dr. Ali F. Karamanlıoğlu Bilindiği gibi, İslâmî Türk edebiyatının biri filolojik, diğeri edebî ve kültürel sahada olmak üzere ilk iki büyük âbidesi Kaşgarlı Mahmud'un “Divanü Lugati't-Türk”ü ile Yusuf Has Hacib'in “Kutadgu Bilig” adlı ölümsüz eserleridir. Her ikisi de biribirinden farklı yönlerde Türk kültürünün iki büyük hazinesidir. Divan nasıl bilhassa filolojik bakımdan Türk dilinin tarihî gelişmesini aydınlatıcı bir bilgi ve malzeme zenginliğine sahip ise, Kutadgu Bilig de edebî değeri yanında o devir içtimaî hayatını aksettirmesi bakımından aynı ehemmiyeti haizdir. Kumandanın nasıl bir kimse olması gerektiği ve vasıfları hakkında, eserde söylenenler, tabiatiyle, tarih boyunca bu kabil çeşitli eserlerde ve çoğu sâde bir kumandan için değil, kitle idare eden, hattâ sâdece başarılı ve iyi bir insan olmak isteyen herkeste bulunması gereken vasıflardan başka bir şey değildir. Ancak bunların dışında veya yanında öyle bâzı vasıflar da zikredilmiştir ki, bir kısmı bugün için değişmiş, farklı ve tuhaf görüşler gibi gelebilirse de, bir kısmı muhakkak ki bugün de askerlik mesleğinde iyi bir kumandanda aranan vasıflardır. Bizim için esas olan bu görüşlerin bugün de değerini muhafaza edip etmemesinden önce, Türk kültürünün temel kitaplarından biri olan Kutadgu Bilig'deki bu vasıfların ve ideal bir kumandanın nasıl olması gerektiğinin belirtilişidir. Buna rağmen, aşağı yukarı 900 yıl önce yazılmış olan bu eserde ordu kumandanı ve asker için söylenilenlerin bugün de ilgi çekici olabileceğini sanıyorum. Komutan nasıl olmalı? Cesur ve Mert Olmalı Kumandan her şeyden önce çok çevik, sert, tecrübeli, tam ve pek yürekli bir kimse olmalıdır. Sonra aynı zamanda seçkin bir insan olup, töhmet altında kalmamak için ihtiyatlı ve uyanık davranmalıdır. Cömert, cesur, alçak gönüllü, soğuk-kanlı ve sofrası herkese açık bulunmalıdır. Kendisine, at gibi, giyim-kuşam, silâh ve teçhizat gibi en lüzumlu şeyler dışında bütün mal ve servetini askere dağıtmalıdır. Ona şöhret kazanıp, dünyaya nam salmak yeter. Ailesini, çoluk çocuğunu düşünerek, mal-mülk peşinde koşmamalı veya mal-mülk, bağ-bahçe edineceğim diye gümüş (para) yığmamalıdır. Silâh arkadaşlarına sık sık ihsan ve ikramda bulunmalıdır. Böyle olursa onun etrafında mert yiğitler toplanır ve icabında tatlı canlarım feda ederler. Korkak Olmamalı Kutadgu Bilig'e göre de bir kumandan için en kötü vasıf korkak olmaktır. Harpte korkak kimselerin yeri yoktur, korkak insanlar kadınlara benzerler! Korkakların zararı yalnız kendisine de kalmaz, orduyu da bozarlar. Halbuki harpte düşmanın her türlü hücumuna karşı cesur yiğitler dayanır ve ölüm için de ancak ecelin gelmesi lâzımdır, eceli gelmeden kimse ölmez. Burada müellif bir darbımeselle "Anadan doğan hiç kimse ecelsiz ölmez; düşmanı görünce neden korkarsın?" diye soruyor (beyt: 2288). Onun için muharebede hücum etmeli ve düşmanla erkekler gibi vuruşmalıdır. Şeref  ve Haysiyet Sahibi Olmalı Kumandan haysiyet sahibi olmalıdır. O düşmana şerefi için karşı koyar ve intikamını almadan geri dönmez. Harpte ilk önce şerefsiz insanlar kaçar. Şerefli insanlar ise, düşmanı darmadağın eder, cesur insan haysiyetli olur, haysiyetli insanlar da ancak vuruşarak ölürler. Kumandanın aynı zamanda halka ve askere kendisini sevdirmesi için iyi tabiatli ve alçak gönüllü olması gerekir. Alçak gönüllü kimseler karşısındakine kendisini sevdirir, onun kalbini kendine ısındırır. Kötü dilli ve hiddetli, kimseler ise, insanları kendinden soğutur ve uzaklaştırır. Hele ordu kumandanı mağrur olursa, düşman karşısında da mağlup olur. Çünkü mağrur adam ihmalkârlık eder, ihmalkâr adam da ya bozguna uğrar, ya da vakitsiz ölür. Kumandanın nam salması için cesur ve heybetli olması yanında kılık-kıyafeti, saçı, sakalı, giyim-kuşamı da düzgün olmalıdır. Nasıl sevmeleri için iyilere iyi davranması gerekiyorsa, kötülere de kendisinden korkmaları için heybetli görünmesi lâzımdır. Disiplinli ve Doğru Sözlü Olmalı Ordu kumandanı disiplinli davranmasını ve disiplini korumasını bilmelidir, orduda disiplin esastır ve her şey buna bağlıdır. Disiplin olursa, ordu başsız kalmaz, ordu başsız kalırsa, artık ondan hayır gelmez ve bozulur. Kötülere haşmet, iyilere hürmet gerekir, iyi insanlara iyi davranmalı ve bütün yükü onlara yüklememelidir. İnsanlar bunu ararlar ve iyiliğini gördüğü kimselere kul olurlar. Müellif burada yine bir meselle iyilik ve insanlığı övmektedir. Bundan sonra tekrar müellif işinde muvaffak olabilmesi ve yolunun emin bulunması için kumandanda şu vasıfları arıyor: Söyledikleri doğru olmalı ve sözüne emniyet edilmelidir. Büyükler yalancı olursa, halkın itimadı kalmaz, diyor. Cömertlik ve cesaret tekrarlanıp, yine hasislik ve korkaklık yeriliyor. Hile ve kurnazlık yollarını da bilmesi tavsiye ediliyor. Muzaffer olmak için sebatkâr, askeri coşturmak için de kesin olmalıdır. Böyle bir kumandan askerin başına geçerse, her zaman başarıya ulaşır. Ordu Nasıl Olmalı? Asker çok değil, fakat seçme olmalı, teçhizatı da tamam bulunmalıdır. İşe yaramayan kalabalığa lüzum yoktur, bunlar faydadan ziyade zarar getirir. Kalabalıkta disiplin de kaybolur, ordu başsız kalır ve ordu başsız kalınca askerin cesareti kaybolur. Burada yine bir misalle Yusuf Has Hacib kumandana "çok asker isteme seçkin asker iste!" diye nasihat ediyor. Bir çok kumandan çok askerle bozguna uğradılar, diyor. Gerçekten tarih iyi teçhiz edilmemiş ve eğitilmemiş, isabetli bir sevk ve idareden mahrum kitlelere karşı daha az mevcutlu fakat seçkin ve tam teçhizattı, iyi idare edilen orduların zaferleri ile doludur ki, bunlardan biri de tarihimizin büyük zaferlerinden biri olan ve bu eserin tamamlanışından bir-iki yıl sonra Alp Arslan'ın meşhur Malazgird Meydan Muharebesidir.
Türkistan Türk'lerinin Kıble Hassasiyeti Mehmet Can İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı devlet idaresine hakim olduktan sonra, gereksiz yere devleti I. Cihan harbine soktu. Bu yüzden Osmanlı topraklarının büyük bir kısmı elden çıktı. Milyonlarca Müslüman öldü veya muhacir olarak evlerini yurtlarını terk etmek mecburiyetinde kaldı. Bu savaş esnasında pek çok Osmanlı subay ve askeri Ruslara esir düştü. Bunlardan biri olan Süleyman Tevfik de 1915’in Nisan ayında Tortum civarında birkaç İttihatçı subay arkadaşı ile Ruslar tarafından esir alındı. Ruslar esirleri Beyaz Denize yakın Vetluga esir kampına koydular. Süleyman Tevfik ve dört Türk subay arkadaşı bu esir kampından kaçarak maceralı bir yolculuktan sonra Türkistan’da Taşkent şehrine vardılar. Türkistan Türkleri bu esir Osmanlı subaylarına çok büyük bir alaka gösterdiler. Süleyman Tevfik hatıralarında bu hususta şunları yazıyor. “Türkistanlılar bizim Türkiye Türklerinden ve Halifenin zabitlerinden olduğumuzu öğrenince hemen yerlerinden kalkıp ellerimizi öpmek istediler. Türkiye’den gelmiş bir Türk, mukaddes bir varlık sayılıyordu. Ak sakallı adamlar bile, ellerimizi öpmeye çalışıyorlardı.” Süleyman Tevfik ve arkadaşları Taşkent’de boş durmadılar. Okullar açtılar. Çeşitli sosyal ve kültürel faaliyetlerde bulundular. Bu arada "Türkistan İttihat ve Terakki Cemiyeti"ni de kurdular. Kısa zamanda civar kaza ve vilayetlerde cemiyetin birçok şubesini açtılar, pekçok üye kaydettiler. Taşkentli Türklerin ileri gelen zenginleri Süleyman Tevfik ve arkadaşlarını sık sık davet ederek, kendilerine yakın ilgi ve sevgi gösteriyorlar, ziyafetler vererek evlerinde misafir ediyorlardı. Süleyman Tevfik hatıralarında bu hususta şöyle anlatıyor: “Taşkent’te iken Canpolat Bey isminde zengin ve o derece milliyetçi bir zat Türkiye’de Türklerle bir sofrada oturmaktan büyük zevk duyacağını beyan ederek bizleri davet edip evine götürmesini, Abdurrahman ve Said beylerden rica etmiş Abdurrahman Bey esasen Endicanlı olup uzun zaman Türkiye’de kalmış ve güzel İstanbul şivesini konuşan bir zattı Taşkent’te saatçilik yapıyordu. Said bey ise aslen Taşkentli olup Türkiye’de tahsil görerek, küçük zâbitlik yapmış sonradan memleketine dönmüş bir arkadaştı. Bu iki arkadaş, ekseriyetle ziyafetlere bizimle beraber davet olunurlardı.Abdurrahman Beyin teklifini kabul edip Canpolat Bey’in davetine gittik. Ev sahibi son derece memnun bir vaziyette bizi karşıladı. Şerefimize bir tay kesilmesini emretmiş. Abdurrahman Bey, 'bunlar at eti yemezler koyunu tercih ederler' demiş. Sırası gelmişken şunu da söyleyeyim ki, Türkistan’da ve hatta bütün Türk yurtlarında at eti makbuldür ve seve seve yerler. Misafirin şerefine kesilecek hayvanın cinsi misafirin derecesiyle ölçülür. Çok hürmet edilen bir misafire at kesilir. İkinci derecede misafire sığır kesilir. Üçüncü derece olursa koyun kesilir. Ev sahibi bize son derce izzet ve ikram ediyordu. Nefis yemekler yedik. Kış ortasında taze üzüm, karpuz, kavun gibi nadîde meyvalarla soframız donatıldı, bir misafire ne kadar hürmet ve ikram edilebilirse âzamisi yapıldı. Gece yatma zamanı geldi. Mihmanhanede yataklar hazırlandı. Ev sahibi 'iyi geceler' temenni ederek harem odasına gitti bizde yattık petrol lambası tam karşımda duruyordu ışığı gözüme düştüğünden, yastığımı aksi tarafa koydum ve uyudum. Arkadaşlardan bir ikisi de yastıklarını çevirmişler.  Ertesi sabah kalktığımızda ev sahibinin suratı asık bize dargınmış gibi bir hali vardı. Dün akşamki iltifatlardan eser kalmamıştı hepimiz şaşaladık. Bu vaziyet değişikliğinin sebebini Abdurrahman ve Said beylerden sorduk: -'Kıbleye ayaklarınızı çevirip yatmışsınız. Sabahleyin bunu görerek müteessir oldu. Türkistan’da kıbleye ayak çevirerek uyumak büyük günah sayılır' dediler. -'Halkın saygı gösterdiği buna benzer başka yasaklar varsa bilelim de ona göre hareket edelim dedik.'Cevap olarak sofrada ekmeği tersine koymak, ayakta su dökmek, başı açık durmak ve buna benzer bir sürü hurafeleri sayarak bunların halk nazarında bid’at sayıldığını izah etti. Artık bunlara son derece dikkat etmeye başladık. Ev sahibiyle de bizim memleketimizde koyu Müslümanlık olduğu halde bu gibi şeylere fazla kıymet vermediğimizi bundan dolayı kıbleye ayak çevirmenin kasdî olmadığını izah ederek barıştık.”   Kaynak: Hayat Tarih Mecmuası
Mazlum Vatan Doğu Türkistan Yrd. Doç. Dr. Ali Ahmet Beyoğlu
T
ürk tarihinin başlangıç noktası ve Uygur Türkleri’nin öz vatanı olan Doğu Türkistan, "Asya'nın Kalbi" olarak adlandırılan Türkistan'ın beş kısmından biri olup kuzeyde Rusya; batıda Batı Türkistan'ı teşkil eden Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan; güneyde Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Tibet; doğuda Çin (Kansu, Çing-hai ve İç Moğolistan eyaletleri) ve kuzey-doğuda Moğolistan ile çevrilidir. 
Doğu Türkistan Türklüğün ana vatanı, Türk kültür ve medeniyetinin kaynağıdır. Türk mitolojisinin, Dede Korkut masallarının ortaya çıktığı, Kutadgu Bilig, Divanu Lügâti't-Türk ve Atabetü'l Hakayık'ın yazıldığı coğrafyadır. Tarihte doğu ile batı arasında çeşitli dinlerin, medeniyetlerin, ticaret kervanlarının ortak değişim noktasıdır. 
Orta Asya'da oldukça stratejik konuma sahip olan Doğu Türkistan tarihî İpek Yolu'nun kavşak noktasındadır. Ayrıca denizlerden çok uzak olması, yüksek dağlarla ve çöllerle çevrili bulunması hasebiyle dünyada ender rastlanan bir savunma merkezidir. 
Doğu Türkistan Çin için çıkış kapısı olup, Çin'in Avrasya'ya yönelik hâkimiyet tesis etme düşüncesinin kilit yeridir. Sahip olduğu özellikler dolayısıyla Doğu Türkistan'a Çin'in Ukrayna'sı denilmiştir. 1.828.418 kilometrekare yüz ölçüsüne sahip olan Doğu Türkistan, bugün Kızıl Çin'in işgali altındadır. 
Doğu Türkistan adı 1876 Çin-Mançu istilasından sonra 1884 yılında Şin-ciang (yeni toprak) olarak değiştirilmiştir. 1949'da bölgenin komünist Çin tarafından işgalinden sonra yeni yönetim de bu adı kullanmaya devam etmiş, 1955 yılında ise Doğu Türkistan'ın resmi ismi "Şin-ciang” Uygur Özerk Bölgesi olarak ilan edilmiştir. 
Bugün Doğu Türkistan ahalisinin çoğunluğu Türk'tür (Uygurlar başta olmak üzere Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar Türk boylarıdır). Geri kalanların ekserisi Çinlidir, bir miktar Moğol, Tibetli, Tacik, Rus da vardır. Türklerin hemen hepsi ehlisünnet olup Hanefi mezhebindendir. 
"Şin-ciang Uygur Özerk Bölgesi" adıyla otonomi verilen, nüfusu Çinli göçmenler hariç Çin yönetiminin bütün inkârlarına rağmen 35 milyonu geçen ve başkenti Urumçi olan Doğu Türkistan'da; Kaşgar, Aksu, Hoten, Sayram, Turfan, Urumçi (Beşbalık), Kumul (Hami), Yarkent, Gulca gibi tarihî Türk şehirleri bulunmaktadır. 
Çin zulmü ve esareti altındaki Doğu Türkistan, tarihte ilk Türk devleti olarak bilinen Hun İmparatorluğu'ndan itibaren birçok Türk devletinin kurulduğu sahadır. Gök-Türk, Uygur, Karahanlı devletleri bunların en meşhurlarıdır. Ayrıca Türk ilim ve fikir hayatı için de son derece önemlidir. 
Zengin Yeraltı ve Yerüstü Kaynaklarına Sahip

Siyasi, ekonomik ve askeri yönden oldukça ehemmiyetli olan Doğu Türkistan coğrafyası; petrol, volfram (silah sanayisinde kullanılan önemli bir maden), altın, gümüş, platin, kömür (2.2 trilyon ton. Yakın zamanda Çin yönetiminin aldığı kararla Doğu Türkistan'daki kömür ocakları gelecekte enerjide oluşabilecek bir sıkıntı anında kullanılmak üzere kapatılmıştır) ve uranyum gibi stratejik hammaddeler ve sayısız yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip bir ülkedir. Çin genelinde 148 çeşit madenin 124'ünün çıkarıldığı Doğu Türkistan, Çin'in petrol ve doğalgaz alanındaki en stratejik bölgesi haline gelmiştir. 
Nitekim Çin'in petrol rezervlerinin %25'ini, doğal gaz rezervlerinin ise % 28'ini barındırmaktadır. Bu oranlar Japonya'da çıkan Fuji Sankei Business Gazetesi'nin 07.09.2004 tarihli sayısında açıklanmıştır. 
Doğu Türkistan'ın petrol rezervleri İran ve Irak'ın rezervlerinin 10 katıdır. 910 bin km2'lik alanda petrol tespit edilmiştir. Her yıl 10 milyon ton petrol Çin'e taşınmaktadır. Buna rağmen petrol Çin'den iki kat daha pahalıdır. Tarım Havzası (petrol rezervi 74 milyar varil), Karamay Bölgesi (yılda 1.286.000 ton petrol çıkarılmakta), Kumul-Turfan Bölgesi (petrol rezervi 75 milyon ton) Taklamakan Çölü (petrol rezervi 50 milyar ton) önemli petrol sahalarıdır. 
Doğu Türkistan 17.4 trilyon metreküp doğalgaz rezervlerine sahip bulunmakta ve 30 bölgeden doğal gaz çıkarılmaktadır. Özellikle Cungarya ve Tarım havzaları doğalgaz bakımından oldukça zengindir. 
Hububat, pamuk, ipek, halı, el zanaatları ve özellikle hayvancılık Doğu Türkistan ekonomisinin temelini teşkil eder. Maalesef kültür ve medeniyet beşiği, tarihi ana vatanımız  Doğu Türkistan coğrafyasında yaşayan ve bu kadar zengin kaynaklara, imkanlara sahip Uygur Türkleri, açlık sınırında yaşamakta; duyarsız, sağır, kör dünyanın gözleri önünde hürriyetten mahrum edilmekte; insan onuruna yakışmayan zulümlere, işkencelere maruz bırakılmakta ve adeta soykırıma tâbi tutulmaktadırlar.
Türkler Müslüman Olmakla Ne Kazandı? Prof.Dr.Ekrem Buğra Ekinci
T
ürklerin Müslüman oluşu, İslâmiyete ve Müslümanlara çok fayda sağladığı gibi; kendileri de İslâmiyetten pek istifade etti. Bünyesine uyan kuvvetli bir dinin, bir milleti ayakta tutup istikbale taşıyacak en mühim âmil olduğu inkâr edilemez. Nitekim bu sayededir ki, Yahudilik bir milleti asırlarca ayakta tutmuş, birleştirmiş ve hatta devlet kurmaya muvaffak kılmıştır. Sultan Alparslan’a izafe edilen şu kadirşinas söz bu hakikati ifade eder: “Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı”.
Hani Kumanlar? Hani Peçenekler?
XI. asır içinde Türklerin üç büyük dalga hâlinde, üç istikamette yayıldı:
Birincisi, Gazne hükümdarları emrinde, Kalaç ve diğer Türk boylarının, Hindistan’a yayılmalarıdır. Buraya Müslüman olarak gittiler ve buralara İslâm dini ve medeniyetini de götürdüler. Bugün Hindistan ve havâlisinde 500 milyona yakın Müslüman topluluğunun varlığı, bu istilâ hareketinin neticesidir.
İkincisi, Oğuz Türklerinin, İran’dan geçerek Anadolu’ya yayılmasıdır. Oğuzlar buraya Müslüman olarak gelmişti. Şimdi o sayede bu topraklarda oturmaktadırlar.
Üçüncü istilâ hareketi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğrudur. Peçenek, Bulgar, Kuman ve Avarlar Balkan yarımadasına yerleşti. Avrupa içlerine kadar akarak asırlarca halkı titrettiler. Ne çare ki bunlar Müslümanlığa girmeden buraya gelmişti. Etraflarını saran Hıristiyan devletlerin tazyiki ile kısa zamanda dinlerini, dillerini ve benliklerini unuttular; geleneklerini kaybettiler. Bunlar arasında eriyip yok oldular. Görülüyor ki, İslâmiyet, Türk devletlerini ve milletlerini, ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet olmuştur. Macaristan, Güney Almanya, Polonya, Romanya, Sırbistan, Ukrayna ve Gürcistan’da binlerce Türk kabilesi eriyip gitti. Bugün bile buradaki Hıristiyan halk % 50 ilâ % 80 nisbetinde Türk kanı taşır.
Türkler esasen cengâver bir milletti. İslâmiyet yardımıyla birlik ve beraberliklerini korudular. Bu dinin alevlendirdiği cihad ruhu sayesinde sağlam, büyük ve uzun ömürlü devletler kurdular. Geniş topraklara hükmettiler. Gerek savaş ganimetleri, gerekse sulh ve âsâyiş ortamının geliştirdiği ticaret sayesinde dünyanın en zengin milleti hâline geldiler. Memleketlerine asırlarca servet aktı. Orta Asya’da yaşayan ve Müslüman olmayan Moğollar ise, dünyayı işgal ettikleri halde, medeniyet bakımından geri ve maddeten fakir kaldılar. Hıristiyanlık bizâtihi terakki sebebi olsaydı, bu dine çok bağlı Habeşistan, Peru gibi ülkelerin hâli böyle olmazdı.
İlmi Hazır Buldular
Kur’an-ı kerim insanların kavimler hâlinde yaratıldığını, bunun birbirlerini tanımakta elverişli olduğunu söyler. Bununla beraber ırk, güzellik veya zenginliği değil, ancak Allah korkusunu üstünlük sebebi olduğunu kabul eder. Bu prensip kabile asabiyetini yıkmış ve millet şuurunu pekiştirmiştir. Müslüman Türkler, diğer halklarla evlenmek suretiyle karışarak, genlerindeki istidadı tazelemiştir. Kültürleri zenginleşmiştir. Zeki ve kabiliyetli Balkan çocukları, en fazla bulundukları kasabanın papazı olabilecekken, saraya alınıp hususî tahsil ve terbiye ile devletin en üst kademesine çıkabilmiştir. Böylece hem imparatorluk unsurlarının meziyetlerinden istifade edilmiş, hem bunlar İslâmiyet ile tanışmıştır. Böylece kavimler arasında kaynaşma meydana getirilmiştir. Amerika bu genetik avantaj sayesinde süper güç olabilmiştir. Dahası var, Avrupa, hele Amerika’da bir zenci ile beyaz aynı mekânda bile bulunmazken,  Müslüman Türkler kendi ırkından olmayan Müslümanlarla evlenip yuva kurmakta mahzur görmediler. Bu da cemiyette demokrat bir yapının varlığına delâlet eder.
İlk müslümanlar ilim ve teknikte ileri giderek, parlak bir medeniyet kurmuşlardı. İslâm dünyası pek çok buluşa ev sahipliği yaptı. Türkler, bu medeniyete halef oldular. Bir bakıma çok şeyi hazır buldular. Ama bu kültürü geliştirip yüksek bir estetik seviyeye getirdiler. Müslüman denince bugün Avrupalıların aklına Türklerin gelmesi boşuna değildir. 

Osmanlılar önceki Müslüman âlimlerin koyduğu ilim lisanını aynen benimsediler. Zaten Türklerin Müslüman oluşunun ardından yeni mefhumları karşılamak üzere çok sayıda Arapça ve Farsça kelimeler Türkçeye geçmişti. Böylece Türkler, çok zengin ve ahenkli bir lisana sahip oldular. Bunda da Türklerin coğrafya itibariyle yakın temasta bulundukları İranlıların mühim tesiri olmuştur. Arapça kelimeler bile Türkçe’ye Farslardan geçmiştir. Böylece Arap ve Farslarla müşterek bir ilim lisanı doğmuştur. Türklerden mühim sayıda fıkıh âliminin yetişmesi de, bu ilme dair tabirlerin Türkçe lisanına girişini kolaylaştırmıştır. 

Osmanlı Hukuku’nun dili, önceki yüzyıllarda İslâm hukukçularının teşkil ettiği sağlam bir hukuk mantığı ve buna bağlı edebiyatını yansıtmaktadır. İlk Osmanlı hukukçuları muayyen bir hukuk mantığını, felsefesini ve edebiyatını hazır buldular. Bu birikimi Osmanlı kültürü içinde geliştirerek onu klasik üslûbuna ulaştırdılar. Eğer Osmanlılarda yerleşik ve zengin birikim olmasaydı, Batı kültürüne geçiş tam bir fiyaskoyla neticelenirdi.
Türk Dünyası Uyanırken Prof. Dr. Nadir Devlet
Bugün Türk soyunun dağılımını incelediğimizde ilgi çekici bir tablo ile karşılaşırız. Amerika kıtasında dahi Türkler’e rastlarız. Ancak Türkler’in dünya üzerinde yoğun bulundukları coğrafi bölgeleri, batıdan doğuya doğru aşağıdaki şekildi sıralayabiliriz:
Balkanlar, Türkiye, İran, Kafkasya, İdil-Ural ve Orta Asya: a) Eski Sovyet Orta Asya ve Kazakistan Cumhuriyetleri (Batı Türkistan), b) Çin’nin Doğu Türkistan Bölgesi.
İşte saydığımız coğrafi bölgeler ve onlara komşu yörelerde yaşayan Türkler çok değişik adlarla bilinirler. Bunları, bulundukları devletlere göre şu şekilde inceleyebiliriz.
Bağımsız Devletler Topluluğu’ndakiler : Özbek, Kazak, Azerî, Tatar, Türkmen, Kırgız, Çuvaş, Başkurt, Yakut (Saha), Karakalpak, Uygur, Kırım Tatarı, Kumuk, Gagauz, Tuvalı, Karaçay, Meshet (Ahıska), Hakas, Balkar, Altaylı, Nogay, Şor, Karaim, Kundur ve Dolgan. İran’dakiler: Azerî, Kaşkay, Afşar, Şahseven, Kaçar, Karapapah, Hamse, Kengürlü, Türkmen v.b.Afganistan’dakiler: Özbek, Türkmen, Kırgız, Kazak, Karkalpak ve Uygur.Çin’dekiler:  Uygur, Kazak, Kırgız, Salar (Salur), Şibe (Şive), Özbek, Sarı Uygur ve Tatar. Irak’takiler: Türkmen. Yukarıda saydıklarımızın dışında, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya,
Batı Avrupa ülkeleri: A.B.D., Avustralya, KKTC ve daha birkaç ülkede de, ekserisi Anadolu kökenli olan Türkler yaşamaktadır. Bu Türkler hakkında daha geniş bilgi vermeden önce, onları birleştiren faktörleri sıralamak uygun olacaktır. 
- Türkler’i birleştiren faktörler:

Yukarıda saydığımız değişik ülkelerde yaşayan ve çeşitli adlarla bilinen Türkler arasındaki ortak hususlar bir haylidir. Bizleri birbirimize yakınlaştıran bu ortak hususları, geniş anlamda paylaştığımız coğrafya, İlk ve Ortaçağlara dayanan tarih, dillerimizdeki benzerlikler, geçmişteki kültürel miras ve din olarak özetleyebiliriz.
Coğrafi faktörler: Genel olarak aldığımızda, değişik Türk boylarının, birbirinin coğrafî uzantısı olan Balkanlar, Anadolu, Kafkasya, İdil-Ural, İran, Orta Asya, Kuzey Afganistan ve Batı Çin’de yoğun bir şekilde bulunduklarını yukarıda belirtmiştik. Bu coğrafî bölgelerde yerleşen devletler arasında ideolojik rejim farklılıkları olmakla birlikte, tarihî akış içinde bunun o kadar mühim olmadığı anlaşılır. Diğer bir ifade ile, Türkler dünyanın çok mühim stratejik bir coğrafî kuşağında yaşarlar.
Tarihi faktörler: Yukarıda belirttiğimiz coğrafi bölgeler, Türkler’in at koşturduğu ve imparatorluklar, devletler, beylikler kurdukları sahalar olmuştur. Bu bölgelerden Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Oğuzlar, Peçenekler, Kıpçaklar geçmişler, buralarda Altın Orda, Selçuklu, Timurlu ve Osmanlı imparatorlukları şan ve şerefle hükmetmişlerdi. Timur İmparatorluğu’nun sınırları Ankara’dan Delhi’ye ve Kaşgar’a, Selçuklu İmparatorluğu’nun Batı Anadolu’dan Sır Derya’ya, Türk-Moğol İmparatorluğu’nun Polonya’dan Suriye’ye ve hatta Pasifik’e uzanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu ise üç kıtaya yayılmıştı. Bu devirde değişik Türk boyları arasıda mal, fikir ve kültür mübadelesi çok sıkı idi.
Dil faktörü: Türk soyuna mensup toplulukları bugün birbirlerine en yakın kılan faktör, belki de dillerin birbirine çok yakın olmasıdır. Tabiî ki, değişik Türk boyları ile anlaşmamız değişik seviyelerde olmaktadır ve bazılarını hemen hemen hiç anlayamamaktayız. Ancak bazıları ile daha kolay anlaşmaktayız. Bu da dillerimizin aynı kökten, yani Ana Türkçe’den yayılmış olduğunu göstermektedir.

Dünyada belki de hiçbir soyun milletleri bizler kadar birbirleriyle anlaşabilme şansına sahip değildirler. Ancak bu anlaşmanın genelde asgarî seviyede olduğunu da vurgulamamız gerekmektedir. Söz konusu problem, asırlar boyu aramızda süregelen kopukluk ve her Türk lehçe veya şivesinin kendi içinde gelişmesi ve zenginleşmesinden kaynaklanmaktadır.
Kültürel faktör: Bilhassa geçmişimizde, hepimiz için hâlâ ortak olan bir hayli eser meydana getirilmiştir. Ahmet Yesevî, İbni Sina, Dede Korkut, Köroğlu, Fuzulî, Nasreddin Hoca ortak değerler ve kavramlar olarak yaşamaktadırlar. Buna benzer örnekleri kolaylıkla artırmamız mümkündür. Bu da geçmişimizde bugüne nazaran daha fazla kültürel ortaklıklarımızın olduğunu ispatlamaktadır.
Din faktörü: Türkler’in büyük çoğunluğu X. ve XI. Yüzyıllarda, bazıları daha sonra, İslamiyeti kabul etmişlerdir. Bu yeni din, onlarda yeni örf ve âdetlerin gelişmesine, yeni bir dinî edebiyatın doğmasına sebep olmuş ve zamanın akışı içinde ortak manevî değerlerin oluşmasına hizmet etmiştir. İslâmiyet, Türkler’in yabancı müstevlilerin içinde erimelerine de mani olmuştur.
Yukarıda sayılan bütün bu faktörler, değişik Türk topluluklarını, aralarındaki mesafeler ne kadar uzak olursa olsun, birbirlerine yakınlaştırmada mühim rol oynamamaktadır. Ortak faktörlerin çok olması, diğer soylarda örneği görülmeyen bir dayanışmayı sağlayacaktır. Ancak bunun bütün Türkler’e anlatılması gerekmektedir.

- Türkler'i Ayrıştıran Faktörler:
Rejim ve ülke farklılıkları: Yeryüzünde değişik adlarla bilinen ve nüfus toplamı 180 milyonu aşan Türk topluluklarını birleştiren bu faktörlerin yanısıra, son zamanlarda sıklaşan temaslarımız neticesinde, bazı farklılıklarımız olduğunu da fark etmeye başladık. Birtakım önyargılarla hareket ederek, gereksiz tatsızlık ve incinmelere yol açmamak için, bunları da bilmek ve dikkate almak zorundayız. Yanlış yorumlarla hasıl olacak kırgınlıklar, ancak düşmanlarımızın işine yarar.
Coğrafî olarak, Türk topluluklarını batıdan doğuya doğru incelediğimizde, ekserisinin sosyalist rejimli ülkelerde yaşadıklarını görürüz.  Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan’da 1945’ten 1990 sonuna kadar, (eski) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde 1920’den 1991’in sonuna kadar ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise 1945’ten bugüne kadar tek parti hakimiyetine dayanan sosyalist rejimler mevcuttu. 
Türkler’in yoğun olduğu İran İslâm Cumhuriyeti, Afganistan, Suriye ve Irak’ta da diğer totaliter rejimler bulunmaktadır. Kısaca, Türk topluluklarının büyük çoğunluğu, çok uzun yıllar demokrasinin nimetlerinden yararlanamamışlardır. Bu da onların fikir, duygu-düşünce yapılarının, yaşayış tarzlarının, dünya görüşlerinin, devlete olan münasebetlerinin ve hatta çalışma anlayışlarının bizlerden çok farklı gelişmesine sebep olmuştur. 
Alfabe, dil, edebiyat farklılıkları: Bilindiği üzere Türkler, tarihlerinde sırasıyla Göktürk, Uygur ve Arap harflerini kullanmışlardır. Bugün ise, Türk dünyasında genelde üç değişik alfabe kullanılmaktadır: Latin, Kril (yâni Rus) ve Arap harfleri…
Latin harfleri, Türkiye ve onun doğrudan doğruya kültürel etkisinin bulunduğu Balkan Türkleri tarafından kullanılırken, eski Sovyetler Birliği’ndeki Türk toplulukları, Rus alfabesi esasına dayanan Kril harflerini kullanmak zorunda bırakılmışlardır. Arap harflerine gelince, Arap (ve İran) ülkelerinde ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayanlar kullanmaktadır. Başka bir ifade ile, bizler onların eserlerini, onlar da bizim eserlerimizi okumaktan mahrum edilmiş durumdayız.
Anlaşmamıza set çeken diğer bir husus, bu alfabe meselesinin dışında, yazılı edebiyatlarımızdır. Tarihin ilk dönemlerinde, yâni hepimiz anayurdumuzda yaşarken, “Ana Türkçe” kullandığımızı tahmin etmekteyiz. Ancak tarihin akışı içinde birbirimizden uzaklaştıkça ve değişik siyasî yapılara kavuştukça, “Ana Türkçe” de ortadan kalkmış veya geniş çapta değişikliğe uğramış ve her Türk topluluğu kendine has değişik dil, lehçe veya şivelere sahip olmuştur. İşte, bu yeni dillerde yazılan eserleri anlamak, günümüzde hayli zorlaşmıştır. 
Her ne kadar ortak kelimeler mevcutsa da, bunların yazılış şekilleri değişmiş, benzer kavramlar için değişik kelimeler kullanılmaya başlamıştır. Meselâ, Orta Asya’da “teşekkür” yerine “rahmet” sözü kullanılmaktadır. Bunu ilk duyduğumuzda, kafamız karışmaktadır. Şu anda birbirimizin edebî eserlerini anlamamız için, onların Lâtin harflerine aktarılması kâfi gelmemekte, çevirmemiz gerekmektedir.
Kültürel farklılıklar: Son üç çeyrek asırda Türkiye ile bilhassa eski SSCB’deki Türk toplulukları arasında hiçbir çeşit kültürel münâsebet olmamıştır. Oradaki topluluklar, güçlü Rus kültürü ve dilinin etkisinde kalmışlardır. Opera, bale gibi sanat dallarında bazıları dünya çapında şöhret kanan sanatkârlarla sahip olmuşlar, folklorda gıpta edilecek bir profesyonelliğe ulaşmışlardır.
Eğitim seviyeleri çok yüksek olup, okuma-yazma bilmeyenleri yok denecek kadar azdır. Bununla birlikte, okuma sevgisi bizleri hayrete düşürecek kadar yüksektir. En ufak Türk topluluklarına mensup şâir ve yazarların eserleri dahi, Türkiye ölçülerine göre çok yüksek tirajda basılmaktadır.
Yemek kültüründe de bazı farklılıklara rastlamaktayız. Meselâ bizde hiç yenmeyen at eti çok makbuldür ve kısrak sütü  “kımız”, millî içki durumundadır. Rusların etkisi ile alkol tüketimi de hayli yüksektir. 
Siyasî farklılıklar; Son yıllarda bağımsız Türk cumhuriyetlerinin sayısının artması, Türkiyemizin bu Türk toplulukları ile ilişkilerini milletlerarası hukuk açısından belirlemesini gerektirmiştir.
Birinci kategoride; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup da hâlen yabancı ülkelerde yaşayan takriben 3 milyon Türk bulunmaktadır. Türkiye, bu vatandaşlarının hak-hukuklarını kollamak ve onlara karşı yapılan adaletsizlikleri ilgili ülkeler nezdinde çözüme kavuşturmakla mükelleftir. 
İkinci kategoride ise; ikili andlaşmalar çerçevesinde azınlık hakları garanti altına alınan Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türkler gelmektedir. 
Üçüncü kategoride; doğrudan doğruya siyasî ilişkiler kurduğumuz KKTC ile bağımsızlığını yeni kazanan beş Türk cumhuriyeti bulunmaktadır. 
Dördüncü kategoride; yoğun olarak Rusya Federasyonu (Tatar, Başkurt, Çuvaş v.b.), Ukrayna (Kırım Tatarları), İran İslam Cumhuriyeti (Azerî, Kaşgay, Afşar v.b.). Çin Halk Cumhuriyeti (Uygur, Kazak v.b.) ve Afganistan, Irak, Suriye gibi Arap ülkelerinde bulunan, kendileri ile herhangi resmî ilişkiye giremediğimiz, haklarını hiçbir şekilde kollayamadığımız Türk toplulukları yer almaktadır.



Dîvan-ı Lügati't Türk Nasıl Bulundu? Dursun Gürlek Bir Kitap Aşığı: Ali Emirî Efendi
Ali Emirî Efendi haftanın üç gününü sahaflarda geçirirdi. Sabahleyin  erkenden  gelir, yanında taşıdığı portatif sandalyesini giriş kapısının yanına yerleştirir, üzerine oturduktan sonra tomar tomar gelen eski kitaplarI karıştırmaya başlardı. Sararmış sayfalar ve Osmanlı ciltlerini büyük bir merak duygusuyla çevirdikten sonra kütüphanesinde olmayanları ayırır, diğerlerini çarşıya gönderirdi. Esnaf da Ali Emirî'yi yakından tanıdığı, onun dürüstlüğüne ve kitap tutkusuna inandığı için bu halini hoş görürdü. 

Kaşgarlı Mahmud tarafından kaleme  alınan ve  Şark irfanının, Türk kültürünün büyük bir hazinesi olan Dîvan-ı Lügati't Türk,  Ali EmirÎ tarafından sahaflar çarşısında yapılan bu keşif hareketleri esnasında ortaya çıkarılmıştı. Romanlara ve filmlere konu olacak kadar ilginç çizgiler taşıyan bu hâdiseyi bir makalenin  dar  hacmi  içinde   anlatmak mümkün değildir. Ancak Ali Emiri'nin bu büyük keşfinden, birkaç cümle halinde de olsa bahsetmeden geçemeyeceğiz.

Bir gün sahaf Burhan Bey'in dükkanında hayatının en büyük olayını yaşadı. Büyük olduğu kadar da ilginç ve dramatik çizgiler taşıyan hadise şöyle cereyan etti: Ali Emirî Efendi daha içeri girer girmez, "- Bugün yeni bir şey var mı?" diye sordu. Kitapçı da şu cevabı verdi: "- Bir kitap var, ama biraz pahalı. Ben bunu belki iyi bir fiyata satın alır diye Maarif Nazır Emrullah Efendi'ye götürdüm. O da eseri kurula havale edeceğini, gerekli incelemeyi yaptıracağını ve sonucu bir hafta sonra bildireceğini söyledi. Bir hafta sonra yanına gidince on lira teklif etti. Ben de kitap bana ait değil sahibi otuz liradan bir kuruş aşağı vermiyor”  dedim. 

Öyleyse al kitabını, otuz liraya bir kitap değil, hazine alınır deyip eseri iade ettiler. Bakın, işinize yararsa siz alın. Kitap sahibiyle anlaştığımız süre bugün sona eriyor. Satılmadığı takdirde kitabı sahibine vermek zorundayım.
- Kimdir sahibi?- Yaşlı bir hanım. Eski nazırlardan birinin yakınıymış. Paşa bu kitabı kendisine hediye ederken: " - Bak sana değerli kitap veriyorum. Sıkıntıya düşersen kitapçılara götür satarsın. Lakin altın para olarak otuz liradan aşağı verme diyerek tenbihetmiş. Aslında kadın zavallının biri. Yardıma muhtaç. Alırsanız siz alın. Muhtaç bir kadına yardımda bulunmuş olursunuz.”
Ali Emiri Efendi: “ - İşin rengi değişti. Madem ki kadın muhtaç bir durumdadır, ona yardım etmek görevimizdir.” dedi. 

Otuz liraya almaya razı oldu ama yanındaki para sadece on liradan ibaretti. Daha yirmi liraya ihtiyacı vardı. Mesele krıtik bir manzaraya bürünmüştü. Parayı tamamlamak için eve gidecek olsa, o sırada bir meraklısı gelip kitabı alabilirdi. O zaman da Ali Emiri Efendi kıyamete kadar büyük bir pişmanlık duyardı. Yapılacak iş, oradan geçecek bir dostun yolunu beklemekti. Nitekim bir süre sonra Muallim Faik Reşat Bey adındaki eski bir arkadaşı göründü. Durumu kendisine anlattı ve borç para istedi. Arkadaşı memnuniyetle kabul etti, elini cebine attı, ama onunda sadece on lirası vardı. Faik Reşat Bey yanındaki bu parayı Ali Emiri Efendi’ye verdi. “- Sen biraz burada bekle eve gideyim, üstünü tamamlayayım”  dedi. 

Gerçekten Faik Reşat bey az sonra geldi ve parayı tamamladı. Ali Emîri Efendi otuz lirayı Burhan beye verdikten sonra hazineyi eline aldı, Leyla’sına kavuşan Mecnun gibi evinin yolunu tuttu. O kadar heyecanlandı ki kitapçı belki pişman olurda peşinden koşar diye arkasına bakmaya bile korktu.

Bu Kitap Türkistan Değil, Bütün Cihandır 

Eşi benzeri olmayan Topkapı sarayındaki kaşıkçı elması kadar değer taşıyan Divan-ı Lügati’t Türk’ü Ali Emirî Efendi arkadaşlarına şöyle anlatmıştı:

“- Kitabı aldım. Eve geldim. Yemeyi içmeyi unuttum. Birkaç saat mütalaa ile uğraştım. Arkadaşlar size arz ediyorum. Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir. Türkistan değil, bütün bir cihandır. Türk dünyası, Türk dili bu kitap sayesinde başka bir revnak kazanacaktır. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bundan sonrada yazılamaz. Bu kitaba gerçek değerini vermek gerekirse dünyanın hazineleri yetmez. Bu kitap ile Hazreti Yusuf arasında bir benzerlik bulunmaktadır. Yusuf’u arkadaşları birkaç akçeye sattılar. Fakat daha sonra Mısırda ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana otuz liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere vermem.” 
Ali Emirî Efendi Kimdir

  1857 yılında Diyarbakır’da doğdu. Ailesi Diyarbakır’ın köklü ve aydın bir ailesi olup, seyyid ve şerif soyundan gelmektedir.Diyarbakır’ın ünlü şairlerinden Saim Mehmet Emiri Çelebi’nin torunlarından Seyyid Mehmet Şerif Efendi’nin oğludur. İyi bir tahsil görmesinde ve yetişmesinde ailesinin büyük rolü olmuştur. İlk öğrenimini Sülûkiyye Medresesi’nde tamamlamıştır.

 Amcası Fethullah Feyzi Efendi’den ve büyük amcası Şaban Kâmil Efendi’den alet ilimleri ve hat dersleri , Şirvan Kaymakamı olan dayısından Farsça dersleri aldı. Kısa zamanda Arapça ve Farsça’sını ilerletti. Bu arada eski tarzda şiirler kaleme almaya başladı. Küçük yaştan itibaren okumaya ve öğrenmeye olan merakı hayatı boyunca da devam etmiş ve hayatının gayesi haline gelmiştir.

Koca bir ömrü kitap peşinde koşarak geçiren, çoğu yazma on beş bin cilt eseri milletine bağışlayan, yüz bin beyiti ezbere okuyabilen Osmanlı tarihinin ve büyük şahsiyetlerin bütün inceliklerine vakıf olan bir eski zaman efendisi bir ayaklı kütüphane idi. 

 1916 yılında büyük bir fedakarlıkla bir araya topladığı eserlerle kendisine tahsis edilen Feyzullah Efendi Medresesinde bir kütüphane kurmuş ve bütün ısrarlara rağmen kütüphaneye kendi ismini değil de “Ben bu kitapları Milletim için topladım ve Milletime vakfediyorum “ diyerek kütüphanenin adını “Millet Kütüphanesi “ koymuştur.

17 Nisan 1916 tarihinde kurup 23 Ocak 1924 yılına kadar, yani ölümüne kadar yaşadığı sürede kurduğu kütüphanesinin müdürlüğünü de yapmıştır
Kaynak: Kültür Dünyası
Türk Cumhuriyetlerinin Eğitim Problemleri Prof. Dr. Saadettin Gömeç Türk cumhuriyetlerinin içinde bulundukları en önemli problemlerin başında eğitim meselesi gelmektedir. Bizim, Osmanlı 'nın son döneminde ve Cumhuriyet'in başında yaşadığımız eğitim karmaşasını şimdi onlar yaşamaktadır. Eğitim kurumları son derece yetersizdir. Her ne kadar bazı sahalarda bizden iyi oldukları söyleniyorsa da, doğru değildir. Modern dünyaya ayak uydurabilmeleri için her türlü ilim sahasında yeni düzenlemelere gitmeleri şarttır. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde okuma-yazma oranının son derece yüksek olduğunu hepimiz biliyoruz; ancak bugüne kadarki çalışmaların ve ürünlerin hangi ideolojiye hizmet ettiklerini de göz ardı edemeyiz. Sosyal ilimlerde hiçbir zaman Marksizmin dışına çıkılmamıştır. Meselâ Kruşçev devrinde psikoloji yoktur. Stalin, psikolojinin kapitalist ideolojiden doğduğuna inanmıştır. Moskova Üniversitesi'nin Sosyal Bilimler şubesi 1942'de kapatılmıştır. Sovyetler Birliği İlimler Akademisi'ne bağlı Sosyal Bilimler Bölümü'nde ise sadece felsefe, iktisat, etnografya, tarih ve hukuk enstitüleri mevcuttu. Rusya'nın merkezinde böyle olunca, ona bağlı cumhuriyetlerde elbette gerçek ilmi düşünmek mümkün değildir. Bu durum Fen Bilimleri için de geçerlidir. Müsbet ilimler sahasında hazırlanan bir tezin muhtevasında Marksizm ve Leninizm'e övgüler, tezin önemli bir bölümünü işgal ederdi. Sovyetler'in çöküşünün bir sebebi de, ilim ve teknikte geri kalmışlıktır. Geçmişteki eğitim ve kültür çalışmalarının temelinde Marksist ve Leninst ideoloji yattığı için, tüm Sovyetler'de olduğu gibi Türklük alanında da hür düşünce gelişmemiştir. Bu, Türk Dünyasının önünde duran bir tehlikedir. Şöyle ki; şimdiye kadar Marks'tan ve Lenin'den başka şey okumayan ve kapitalist düzeni yeren fikirlerden sıyrılan halkın önüne birdenbire yığınla görüş ve fikir çıkmıştır. Halk bunların arasında bocalamaktadır. Devlet yapıları her ne kadar fazla bir değişikliğe uğramamışsa da, gelecekte mutlak bir değişim rüzgâr esecektir. İşte bu eğitim ve kültürel alandaki değişim sırasında Türk cumhuriyetlerinin benimseyeceği model, gelecekte onların devlet yapılarını da etkileyecektir. Şu halde Türk kardeşlerimiz, sıkıntıya düşmemek için, kendilerine en uygun yolu tercih etmek zorundadırlar. Bunlar anlatmamızın sebebi, Türk kardeşlerimizin uyanık davranmalarına yardımcı olmaktır. Çünkü, bir milletin hemen bütün problemlerinin temelinde eğitim ve kültür yatar. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz: Vatanını ve milletini sevmeyen bir başbakan veya bakan, hangi modern eğitimi almış olursa olsun, Türklük duygusundan ve benliğinden yoksun ise, milletlerarası platformlarda ucuz menfaatlere ülkesini satabilir. Yahut millî duygulardan ve memleket çıkarlarından habersiz yetişmiş insanlar, yarın ülke zora düştüğü zaman aldırış bile etmez. Çünkü bu çeşit insanların vatanları da olmaz. Vatansız bir insanın yaşadığı topraklan satması normaldir. Ana mesele eğitim Bu yüzden, bağımsızlıklarının tatlarını yeni yeni çıkarmaya başlayan Türk cumhuriyetlerinin en önemli meselesi, bizce, eğitimlerinin millileştirilmesi hususundadır. Bunu o kadar dikkatli yapmalıdırlar ki, bizim içine düştüğümüz hataları tekrarlamamalıdırlar. Eski Sovyet ülkelerindeki eğitim müfredatlarını incelediğimizde, derslerin büyük bir kısmının ideolojik ve teorik olduğunu görürüz. Hatta, Türk cumhuriyetlerinden gelen öğrencilerin fakültelerimize yatay geçişleri çoğu zaman mümkün olamamaktadır. Çünkü bizim öğrencilerimizin gördüğü derslerin çoğunu görmemiş oldukları gibi, bizim birinci sınıflarımızda okutulan dersler, onların ikinci, üçüncü sınıflarında gösteriliyor durumdadır. Kardeş Türk cumhuriyetleri bugün en önemli problemlerinin ekonomik meseleler olduğunu zannediyorlar. Ancak her şeyin temeli olan eğitim ve kültür meselesini gözardı ederlerse, gelecek günler onlar için maalesef karanlık olacaktır.
İstanbul'un Manevi Fatihleri Ömer Faruk Yılmaz Türkistanlı Ubeydullah Ahrar Hazretleri Silsile-i Nakşibendiye'nin 14. halkası büyük velî Ubeydullah Ahrar hazretlerinin torunu Hâce Muhammed Kasım anlatıyor:

"- Ubeydullah Ahrar hazretleri bir gün, öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca binip Semerkand'dan sür'atle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tâbi olup takip ettiler. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkand'ın dışında bir yerde talebelerine:

“- Siz burada durunuz” dedi.

Sonra atını Abbas Sahrası denilen sahraya doğru hızla sürdü. Mevlânâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha onu takip etti. Bu talebesi, gördüklerini şöyle anlattı:

“- Hâce Ubeydullah Ahrar hazretleri ile sahraya vardığımızda, atını sağa sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu. "

Ubeydullah Ahrar hazretleri daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sordular.

"- Türk Sultanı Muhammed Han (Fatih Sultan Mehmed Han), kâfirlerle harbediyordu, benden yardım istedi. Ona yardıma gittim. Allahü Teâlanın izniyle gâlib geldi. Zafer kazanıldı" buyurdu. Bu hâdiseyi nakleden ve Ubeydullah Ahrar hazretlerinin torunu olan Hâce Muhammed Kasım, babası Hâce Abdülhâdi'nin şöyle anlattığını  nakletmişti:

"-Bilâd-ı Rum'a (Anadolu'ya) gittiğimde, Fatih Sultan Mehmed Han 'ın oğlu Sultan Bâyezid Han, bana babam Ubeydullah Ahrar’ın şeklini ve şemailini tarif etti ve:

"- O mübarek zâtın beyaz bir atı var mı idi?" diye sordu.

Ben de tarif ettiği bu zâtın, babam Ubeydullah Ahrar olduğunu ve beyaz bir atının olup, bazan ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezid Han, bana şöyle dedi: 
"-Babam Fatih Sultan Mehmed Han bana şunları anlattı":
  “- İstanbul'u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir anında, Şeyh Ubeydullah-ı Semerkandî hazretlerinin imdadıma yetişmesini istedim”  Şeklini ve şemailini tarif ederek:

“- Şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir atın üstünde bir zât hemen yanıma geldi ve Bana":
“-Korkma!”  buyurdu. 
Ben de:

 “- Nasıl korkmayayım bir türlü kale düşmüyor” dedim.
  Ben böyle söyleyince:  Elbisesinin yeninden (kol) bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm. 

“- İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defa kös vurdur ve orduna hücum emri ver” buyurdu.

 Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı ve İstanbul'un fethi müyesser oldu. 

Kaynak: Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t Tevârih, I, sh. 437; Nişancızâde Mehmed b. Ahmed Muhammed b. Ramazan, Mir’at-ı Kâinat, İstanbul 1290 I-II, sh. 58-59
Ata Yurdu Doğu Türkistan'a Bir Seyahatin Ardından Prof. Dr. Birol Akgün Uygur Türkleri’nin Bugünkü Durumu Doğu Türkistan’a yaptığımız seyahatin ardından, gözlemlerimize dayanarak şunu söyleyebilirim ki, komünizm öncesi ve sonrasındaki farklı Çin yönetimlerinin bütün asimilasyon politikalarına rağmen, Uygur Türkleri ve diğer Müslüman gruplar kendi İslami kimliklerini halen koruyorlar. Özellikle Kaşgar şehrinin nüfusunun yüzde 95'inin müslüman Uygurlardan oluştuğu ve burada çok daha geleneksel bir Türk-İslam kültürü canlı bir şekilde yaşanıyor. Bölgede yaşayan Tacikler dışındaki bütün İslami gruplar Hanefi Mezhebine göre ibadet ediyorlar.Türkçenin ilk sözlüğü olan Divanü Lügat-it Türk Kaşgarlı Mahmud (yerli halk Mahmud-ı Kaşgari diyor) tarafından burada yazılmış. Dini Eğitim Devletin KontrolündeUrumçi'de lise sonrasında beş yıllık bir eğitim veren ve camilerin imam ihtiyacını karşılamayı amaçlayan Çin'in tek Yüksek İslam Enstitüsü var. Bizim heyeti de oraya götürdüler. Görkemli bir binası, camisi ve yurtları var. Her yıl imtihanla 40 kişi alıyorlarmış. Yatılı eğitim yapılıyor. Eğitim dili Uygurca. Arapça, tefsir, hadis, fıkıh ve İslam tarihinin yanında, derslerin yüzde 30’ u da kültür ağırlıklı veriliyormuş. 1987'de açılan Enstitüden şimdiye kadar 600 civarında öğrenci mezun olmuş. Enstitüde ayrıca orta büyüklükte bir İslami eserler kütüphanesi de var. Ders veren hocaların önemli bir kısmı Mısır'da El Ezher'de eğitim görmüşler. Uygurca yazılmış tefsirler, Buhari ve Müslim gibi temel hadis kitaplarının tercümeleri ile Gazali'nin İhyası da var. Ateizmi savunan komünizmin kontrolü altında böyle bir kurumun açılmasının iki sebebi olsa gerek:Birincisi; Otoriter her rejim gibi Çin de Uygur halkının devlete yönelik bağlılığını, sadakatini kazanmak için Müslüman halkın dini ihtiyaçlarını karşılıyor görüntüsü vermek istiyor.İkincisi; Camileri kapatamadığına ve halkın dini inançlarını yok edemediğine göre, dini liderlerin yurtdışında eğitilmesindense kendi kontrolü altında ve resmi bir program dahilinde imam yetiştirilmesini sağlamak. Çin din kontrollü din eğitimini bir anlamda radikalizmle mücadele etmenin bir yolu olarak görüyor.Kültürel Kimliklerin Muhafazasında İki Önemli Unsur: Dil ve DinBugünkü Uygurların kültürel kimliklerini yaşatan iki unsurdan biri dil, diğeri ise din. Yakın döneme kadar okullardaki zorunlu eğitim Uygurca ve Çince yapılırken, iki yıl önce Uygurca kaldırılmış ve eğitim dili tamamen Çinceye dönmüş. Uygur Türkleri en çok bu uygulamadan dolayı muzdaripler. 5 Temmuz 2009 isyanının altında biraz da bu yasak yatıyor.Aslında Urumçi hava alanından itibaren bütün sokak tabelaları ve resmi binalardaki yazılar hem Uygurca hem de Çince yazılıyor. Pekinden Urumçi'ye giden Çin uçağında servis edilen yemeklerin üzerine "helal" damgası vurulmuştu. İlginçtir, Uygurca bizim Osmanlıca gibi Arap harfleriyle yazılıyor. Biraz Osmanlıca bilen için okumak çok zor değil. Ancak okullarda Çinceye dönülmüş olması, uzun dönemde bu dili okuyup-yazabilenlerin sayısını giderek azaltacaktır.Dilin zayıflaması sebebiyle, şimdi geriye kimliğin ana taşıyıcısı olarak yalnızca din kalıyor. Konuştuğumuz bazı Uygurlar geçen yılki olaylardan sonra halkın kendi dinlerini ve dillerini yeniden gizli gizli öğrenmeye başladıklarını; özellikle gençler arasında bir öze dönüş başladığını söylüyorlar. Trajik olayları bu anlamda bir rahmet olarak görenler de var. Bütün Yayınlara SansürBu arada halen Uygurca yayın yapan TV'ler ve günlük gazeteler de var. Ama elbette ki, bütün bu yayınlar tamamen Çin yönetiminin kontrolü altında yapılıyor ve daha çok propaganda amaçlı. Özgür basın ve hatta internet mümkün değil. İngilizce veya Türkiye Türkçesi ile yayın yapan internet sitelerine ulaşım tamamen engelli. Bu sebeple halkın dünya ile bağları tamamen zayıflamış durumda. Komünist rejim her anlamda bilgi ve haber tekeli kurmuş durumda. Biz yalnızca bölgenin başkenti Urumçi'yi ziyaret edebildik. Tıpkı Anadolu GibiHalkın yüzde 80'ini Müslüman olan, 2 milyon nüfuslu şehirdeki her mahallede camiler var ve namaz kılınıyor. Kalem gibi minareleri göğe uzanan Camiler tam bir sanat ve estetik abidesi eserler olarak, şehirdeki çok katlı modern yapılaşmaya inat şehrin İslam kimliğinin tezahürleri olarak dimdik ayakta duruyor. Bizim Cuma namazı kıldığımız şehir merkezindeki, çifte minareli Noyan Camisi (Çinliler Yang Hang mescidi diyorlar), namaz vaktinde tıklım tıklım doluydu. Cemaat son derece bilinçli ve samimi bir şekilde ibadete gelmişti. Türk masallarında anlatılan "Ak Sakallı" bilgeleri andıran Müslüman Uygur Kocalarını görmek ilginç bir tecrübeydi doğrusu. Bizim herhangi bir Anadolu şehrindekini andırır şekilde cami avlusu bile dolmuştu. Türkiye'den geldiğimizi duyduklarında ise gözlerinin içleri gülüyordu. Ama pek çoğu açıktan konuşmaya da çekiniyorlardı. Konuştuğumuz bazı Uygurlar, devlet memuru olan Türklerin veya maaşını devletten alan kişilerin camiye gidip gelmesinin yasak olduğunu; bu tür kişilerin işlerini kaybetme riski taşıdıklarını söylediler. Uygur Türkleri’nin Türkiye’de Tanıdığı İki İsimUygur halkın Türkiye'ye ait tanıdıkları iki isim var: Başbakan Tayyip Erdoğan ve Polat Alemdar. Erdoğan'ın 5 Temmuz'da Urumçi'deki olaylar sırasında Çin hükümetine yönelik eleştirisi ve Filistin konusundaki çıkışları dünyanın her yerinde olduğu gibi buradaki halkın kalbini de fethetmiş. İlginç olan tabîiki "Polat abinin" de tanınması. Şehrin meşhur kapalı çarşısındaki esnaf "Kurtlar Vadisi" CD'leri getirip getirmediğimizi soruyorlar. Sokaklarda bile Vadinin çekme CD'leri satılıyor. Sebebi herhalde dünyaya meydan okuyan Polat Alemdar'ın çizdiği kurtarıcı kahraman portresinin bu bölgedeki halkta  heyecan ve ümit olsa gerektir.  
Türkistan Terimi, Coğrafi ve Siyasi Sınırı Prof. Dr . Alaâddin Yalçınkaya Türkistan kavramını veya sınırlarını anlamak için genel kabul gören şekliyle “Türk Dünyası” kavramını tarif etmemiz, buradan hareketle Türkistan'ın ve alt bölgelerinin sınırlarını çizmemiz gerekir.Daha çok etnik bir kavram olan “Türk Dünyası”, Türklerin değişik boylarının bulunduğu ülkeleri ihtiva eder. Genellikle de bulunduğu ülkeler veya bölgeler, buradaki etnik ağırlıkları sözkonusu ise, Türklerin boy ismi ile anılır. Türkistan'daki bağımsız Türk cumhuriyetleri ile Rusya federasyonu ve Kafkasya'daki birçok muhtar bölgelerin durumu böyledir. Türk dünyası dört bölgeye ayrılır:  1- Altay-Sibirya Türkleri: Altay, Baraba, Çulım, Dolgan, Hakas, Karagas, Koybal, Kumandı, Sabir, Sagay, Şor, Telen-git, Televüt, Tobol, Tofalar, Tuva, Yakut.2- Batı Türkleri: Ahıska, Azerbaycan, Balkanlar (Batı Trakya, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya), Irak, îran (Afşar, Azerî, Halaç, Hamse, Horasâni-Boçagçı, Kaçar, Karacadağ, Karagözlü, Karakoyunlu, Karapapak, Karayi, Kaşgay, Şâhseven, Türkmen), Kıbrıs, 12 Ada, Suriye, Türkiye.3- Doğu Avrupa Türkleri: Gagauz, İdil-Ural (Başkurt, Çuvaş, Kazan, Mişer), Kafkasya (Karaçay-Malkar, Kumuk, Nogay, Stavropol Türkmenleri), Karayim, Kırım (Kırım Tatarları, Belorusya Tatarları, Litvanya Tatarları, Polonya Tatarları, Kırınçak).4- Türkistan Türkleri: Afganistan, Doğu Türkistan (Kazak, Kırgız, Salar, Sarı Uygur, Uygur), Karakalpak, Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen. Türkistan’ın SınırlarıTarih boyunca Türkistan adiyle bir devlet veya hanlık kurulmadığı halde, Orta Asya'nın büyük bir bölümünü oluşturan ve eski çağlardan beri Türklerin anayurdu olarak kabul edilen ülkeye Türkistan denmiştir. Genellikle değişik isimler altında kurulan çok sayıda Türk, İslâm veya Moğol devletlerinin sınırları değiştikçe, Türkistan'ın zihinlerdeki sınırları da değişmiştir. Bununla beraber ilk çağlardan gü-nümüze kadar geçerli olan belli bir Türkistan sınırlarını tarif etmek mümkündür. Türkistan'ın sınırlarını belirlemeden önce bu konudaki kavram kargaşasına temas etmek gerekmektedir. Türkistan, Orta Asya, İç Asya, Merkezi Asya, Turan, Türkili, Sovyet Türkistanı, Çin Türkistanı, Sovyet Orta Asyası, İran veya Afganistan Türkistan’ı, Doğu Türkistan, Batı Türkistan... gibi kullanımlar sözkonusudur. Şüphesiz bu listede bulunan isimler daha da arttırılabilir. Bu kadar çok isimlerin kullanılması da aslında başlıbaşına kavram kargaşası olarak kabul edilmemelidir. Bununla beraber yukarıdaki listede yer alanlardan eşanlamlı olanlar ile aralarında parça bütün ilişkisi olanları belirtmemiz ve eşanlamlı olmadığı halde biri-birlerinin yerine kullanılan isimlerle ilgili sıkça yapılan hataya ve kavram kargaşasına işaret etmemiz gerekir.Konunun önemini Rusya ve Çin'in takip ettiği politikalardan anlıyoruz. Her iki ülke de bu husustaki kavramlara mutlak bir isim olarak bakmamakta, fakat baskıcı bir devlet politikası şeklinde, yılları hatta rejimleri aşan kararlılıkla bazı isimleri yasaklatmakta, bazılarını zor ile kullandırmakladır. Bu ülkelerin ısrarla üzerinde durdukları, yani "isim önemli değil” deyipte geçmedikleri bir hususu, bu konunun araştırmacıları geçiştirmemelidirler. Rusya'da son yıllara kadar uygulanan politika, Türk ve Türkçe deyince kasd olunan Anadolu Türk'ü ve Türkçesi idi. Rejim doğrultusunda ideoloji üretmek isteyen birçok araştırmacılar, buradaki Türkler için “Türk dillerinde konuşanlar”  tâbirini kullanmışlardır. Yani Türk boylarının bazılarının tesadüfen Türkçe konuştuklarını, aslında Türklükle bir münasebetlerinin olmadığın iddia etmişlerdir.Biçuri'nin (1777-1853) bu husustaki tesbiti açıktır: Hazar denizi ile Kûh-ı Nûr dağları arasında bir millet yaşar.Bunlar Türkçe konuşurlar ve İslâm dinine inanırlar. Bu insanlanlar kendilerini Türk olarak takdim ederler ve onların ülkesi Türkistan diye anılır.Orta Asya Tabiri İlmi Yönden YanlışBölgenin Rusya ve Çin tarafından istilâsından sonra, kararlı bir şekilde Ruslaştırma, asimilasyon ve değişik Türk boylarını ayrı birer millet göstererek aralarındaki her türlü kültürel ve tarihi bağları koparma, böylece "böl, yönet" politikasını sürdürmelerinin bir neticesi olarak, özellikle "Türk, Türkçe, Türkistan" gibi kelimeler her türlü resmi yazışmalardan çıkarılmıştır.1917 ihtilalinden sonra yavaş yavaş yaygınlaştırılan ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da tamamen Türkistan yerine kullanılan "Orta Asya" ilmî yönden yanlış kavram olduğu gibi, bu ismin daha önce kullanıldığına da pek rastlanmaz.  Halbuki, ilk defa belli bir idâri birim ismi olarak "Türkistan" tâbiri, Ruslar tarafından kullanılmıştır. Ruslar 1865'e kadar işgal ettikleri topraklara, idaresi Orenburg valiliğinde kalmak üzere "Türkistan Vilâyeti" adını vermiştir. Böylece asırlardan beri yurt anlamında kullanılan Türkistan, ilk defa idarî bir birim sıfatını kazanmıştır.1860'larda ABD'nin Rusya nezdindeki büyükelçisi olarak Petersburg'da ikâmet eden ve Rusya'nın Asya kısmındaki bölgelerde uzun seyahatlerde bulunarak hatıratını yazan Schuyler, çağdaşları veya kendisinden sonraki birçok oryantalistlerin aksine Türkistan kelimesini "i" ile yani Türkçe telefuzunu vurgulayarak kullanır. Bununla beraber, "Türkestan" şeklinde yazıldığında, buradaki "e"nin "i" sesiyle telaffuz edildiğini unutmayalım.1867'de yeni işgal edilen bölgelerle beraber, merkezi Taşkent olmak üzere, Orenburg'dan ayrılarak, “Türkistan Vilâyeti” yerine Türkistan Genel Valiliği ihdas edildi. Daha sonra değişik tarihlerde Batı Türkistan'daki bu vilayet bölündü, başka vilayetler ihdas edildi. Ve son olarak 14 Ekim 1924 tarihinde, Türkistan kelimesi, Sovyet Rusya siyâsî literatüründen tamamen çıkarıldı.Sincan Uygur Bölgesi Tabiri de İlmî Değil SiyasiBundan sonra Türkistan adınım geçtiği başka bir devletle karşılaşıyoruz. Bu Doğu Türkistan Cumhuriyetidir. Bu devlet 1944-1949 yılları arasında yaşamıştır.' Bugün Çin yönetimi altında olan bu bölge için Çin hükümeti ısrarla "Sincan Uygur Özerk Bölgesi" ismini kullanmaktadır. Totaliter ve baskıcı bu iki yönetimin çok yönlü asimile programlarının bir parçası olan isimler üzerindeki baskılarının geçici olduğunu, bu itibarla bilimsel çalışmalarda isim tesbiti için göz önünde bulundurulması gereken kıstasların başında tarihî ve etnik gerçekler olması gerektiği kanaatindeyiz. Özellikle araştırmamıza konu olan dönem açısından bu daha da önemlidir. Çünkü inkâr edilemeyen bir gerçek var: İlk yıllarda, Türkistan ismi istilâcı ülkeler tarafından da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.Gerek Türk halkları arasında gerekse Batı literatüründe Türkistan kelimesinin kullanılmamasının, onun yerine "Orta Asya"nın empoze edilmesinin hiç sıradan bir kelime değişikliği olmadığı üzerinde duran Dr. Baymirza Hayit şöyle demektedir: "Türkistan 1925 yılından beri Sovyet terminolojisinde 'Orta Asya ve Kazakistan' olarak geçmektedir. Türkistan'ı halkların karışabileceğim ispatlamak için bir deney sahası olarak göstermek isteyen Rusya, bu ülkenin ismini reddederek Türkistanlılar arasındaki aynı millete mensup olma şuurunu yok etmek istemekte, Türkistan'ı Rus sömürgeciliğinin temel unsuru yapma gayretleri içinde 'Türkistan' isminin kullanılmasına hiçbir şekilde tahammül edememektedir. Hayret verici ve yanlış bir şekilde bazı Batılı araştırmacılar da 1950'den bu yana, bir Sovyet tabiri olan Orta Asya'yı kullanmakta, böylelikle Batı Kamuoyunda ve İslâm âleminde 'Türkistan' kelimesinin unutulmasını sağlayarak Sovyet görüşüne hizmet etmektedirler. Türkistan Orta Asya'yı meydana getirmemekte; Orta Asya toprakları içinde bulunmaktadır..."Türkistan'ın sınırlarını, incelediğimiz dönem açısından genel hatlarıyla, tesbit edebildiğim en açık şekilde, Barthold'dan şöyle nakledebiliriz: "Türkistan, Avrupa-Asya kıtasının batımerkezî kısmında, büyük bir alanı işgal eden, eskiden beri Turan veya Türkistan denilen memlekettir ki, bu da Türklerin yurdu demektir. Bu ülke, batıda Ural nehri ve Hazar denizi, doğuda Altay dağı ve Çin hududu yani Doğu Türkistan veya Kaşgar'ın doğu sınırları, güneyde İran ve Afganistan, kuzeyde Tobol, Tomsk vilâyetleri (Sibirya) arasındadır.. " Tamamı 5.340.066 kilometre kare olan Türkistan'ın bugün Çin hâkimiyeti altında olan Doğu kesimi 1.503.563 ve batı kesimi ise 3.836.503 kilometrekaredir.”Türkistan, tarih boyunca belki coğrafî yapının da sebep olduğu siyâsî oluşumlar sonucu Doğu ve Batı diye ikiye ayrılmıştır. Yukarıda daha çok coğrafi şekillerle ifâde edilen Türkistan'ın, bugünkü siyâsi sınırları gözönünde bulundurulduğunda, Doğu Türkistan.  (Sincan Uygur Özerk Bölgesi), Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Afganistan'ın kuzey bölgesinden ibaret olduğu görülür. Bu durumda, Rus ihtilalinden sonra empoze edilen ve bazı kaynakların kullandığı “Sovyet Orta Asyası” gerçek adı olan “Batı Türkistan”, yukarıdaki listeden Doğu Türkistan'ı çıkardığımızda kalan ülkelerden ibarettir.  
Taşkent'teki Ahıska Türkleri'nin Türkiye Hasreti Yavuz Bülent Bâkiler K omünizmin şiddetle hüküm sürdüğü yıllarda Özbekistan'a giden şair ve yazar Yavuz Bülent Bâkiler, Taşkent'te Stalin'in sürgün ettiği Ahıska Türkleri ile karşılaşır. Aşağıda Yavuz Bülent Bâkiler'in Taşkent'te Ahıska Türkleri ile yaptığı sohbeti sunuyoruz" Editör. Taşkent'te otobüslerimiz kaldığımız oteli kucaklayan büyük meydanın önünde durunca, akasya ağaçlarının gölgesinde bekleşen halk arasında sir kaynaşma oldu. Yaşları 18 ile 25 arasında değişen bir topluluk birden ön plâna geçti. Önce bir alkış başladı. Ben, bizimle birlikte otobüslerden inen bazı film yıldızlarına, halkın tezahüratta bulunduğunu sandım. Ama daha beş on adım atmadan, bu grubun bizi sımsıkı bir sevgi çemberi içersine aldığını görünce şaşırdım kaldım. Hepsi, son derecede heyecanlıydılar. Ve sıcak kanlıydılar. Orta Anadolu'nun esmer delikanlılarından hiçbir farkları yoktu. Kat'iyyen abartmıyorum; bazıları, yüz metre yarışından yeni çıkmış gibiydiler. Heyecandan burun kanatları kabarmış, dudakları gerilmiş, göğüsleri, yüreklerinin çırpınışına teslim bayrağını çoktan çekişti. Tam bir Anadolu Türkçesiyle konuşuyorlardı:— Türkiye'den geldiniz değil mi?— Türk'sünüz değil mi?— Hoş geldiniz!— Safalar getirdiniz!— Başımızla gözümüzün üstüne geldiniz!...— Biz de Türk'üz! — Bizimle konuşur musunuz?— Bizim misafirimiz olur musunuz?Omuzlar üzerinden, yanlardan, gerilerden uzanan elleri sıkmaktan, bazılarıyla kucaklaşmaktan, doğru dürüst bir cevap veremiyordum. Sanki çocukluk yıllarımdan beri beraber büyüdüğüm kapı komşularımla, mahalle arkadaşlarımla bir gurbet dönüşünde karşılaşmış gibiydim. İçlerinden biri, iki elimi birden tutarak kırk yıllık bir dost rahatlığıyla sormaya başladı:— Hele bana bak! Hele bana bak! Adın nedir senin?— Yavuz!— Sağ olasın Yavuz Ağa! Benim adım da Ferman! Türkiye'de Ferman adı var mı?Yüreğimin burkulduğunu, bütün vücuduma bir garip ürpertinin yayıldığını hissettim. Kafası, kanı ve gönlüyle beraber, adıyla da Türk olmanın gururunu yaşamak isteyen Ferman'ı kucaklayarak öptüm.— Senin adına kurban olayım Ferman! dedim. TabiiTürkiye'de Ferman adı var. 'Ferman' padişah emri demektir. Sen adınla bin yaşa! Ne güzel bir ad koymuşlar sana!Birden yüzünde çiçekler açtı. Gözleri dolu dolu oldu. Ve yirmi yaşının bütün coşkunluğuyla, tazeliğiyle, güzelliğiyle, sevdalı yüreğinin büyük hasretini olanca samimiyetiyle ortaya koydu:—Ah Yavuz Ağa! İstanbul'u bir görsem, ölsem Yavuz Ağa! Vallah billah razıyım! İstanbul'u bir görsem öl sem!.. Razıyım!Yüreğim bir yaylı tambur gibi inledi. Bir zamanlar yirmi milyon kilometre kare üzerine yayılan muhteşem Osmanlı İmparatorluğumun yüzyıllarca payitahtı olarak kalan İstanbul, mübarek camileriyle, aydınlık medreseleriyle, türkülü çeşmeleriyle, nakışlı türbeleriyle, esrarlı evliya mezarlarıyla, merhametli kervansaraylarıyla ve zengin Türk-İslâm kültürüyle şimdi çok uzağımızda mahzun kalan soydaşlarımızın, gönül kubbelerinde, yine bir çolpan yıldızı gibi parlıyor.Ferman'ı omuzlarıyla ve dirsekleriyle biraz yana iten başka delikanlıların soru yağmuru karşısında şaşkınakına döndüm. — Benim adım Saltuk, Türkiye'de Saltuk var mı?— Benim adım Teymur... Türkiye'de Teymur var mı? Benim adım Bahadır... Türkiye'de...— Benim adım Dursun... Türkiye...Hepsiyle ayrı ayrı ilgilendim. Ellerimi omuzlarına koyarak, yüzlerini, saçlarını okşayarak konuştum. Arka sıralardan biri, arkadaşlarını aralayarak karşıma dikildi.— Peki bizim buralarda yaşadığımızdan haberiniz var mı? Bizi biliyor musunuz?Burnunun ucunu parmaklarımla, sıktım:— Nasıl haberimiz olmaz çocuklar? dedim. Bugün Türkiye dışında yüz milyondan çok fazla kardeşimiz yaşıyor. Şunu unutmayın ki soydaşlarımız Kaf Dağı'nın arkasında bile yaşasalar onları biliriz ve unutamayız! Ve hepsini de çok severiz!— Doğru mu? Doğru mu?— Doğru tabiî! Siz bizi biliyor musunuz? Bizi seviyor musunuz? ?— Babamız gibi, atamız gibi seviyoruz!— İşte siz bizi nasıl babanız gibi, atanız gibi seviyorsanız, biliyorsanız, biz de sizi öyle biliyor ve seviyoruz.Birden aklıma, uçakta dostluk kurduğumuz Cuma geldi. Etrafımı alan delikanlılar, aynen onun şivesiyle konuşuyorlardı.— Bakın şimdi siz, Taşkent'te yaşıyorsunuz. Ama, Özbek değilsiniz. Babalarınız veya dedeleriniz, Stalin zamanında, Ahıska taraflarından buraya sürgün edildi eğil mi? dedim. "Siz Ahıskalı Türklersiniz!" Birbirlerine iri gözlerle baktılar. Şaşıranlar, sevilenler oldu.— Doğru! Doğru! Vallahi tanıdı bizi!— Ahıska'dan gelmişiz biz Alaska'dan!— Biz, Tiflis'ten...— Bizimkiler Batum'dan!Adının Teymur olduğunu söyleyen yağız bir delikanlı kalabalığın önüne çıkarak Timur öfkesiyle bağırmaya başladı. Boyun damarları parmak parmak, esmer yüzünün bir günlük sakal dipleri diken dikendi:— Bu şehirde serbestçe gezeceksiniz! İstediğiniz yere gideceksiniz! Hiç kimse yan gözüyle bakamayacak size! Vallahi yakarız lâf söyleyenleri! Öldürürüz onları! Kimse dokunamayacak size! Sonra koyun cebinden çıkardığı cüzdanını büyük bir cömertlikle bana uzattı:— Para lâzım olursa, sizin için biz harcayacağız! Balalarınıza (çocuklarınıza) ne lazımsa söyleyeceksiniz, hepsini biz alacağız! Ne istiyorsanız biz alacağız! Paramız size helâl olsun! Ne kadar istiyorsanız o kadar alın!Teymur'dan sonra, birkaç delikanlı daha, arka ceplerinden çıkardıkları cüzdanlarını açarak uzattılar. Üç beş dakika içersinde, yıllara sığmayan bir sevgi dünyası doğmuş, hayranlıktan, şaşkınlıktan, heyecandan kolum-kanadım düşmüştü. Kendimi zor toparladım ve onları yatıştırmaya çalıştım:— Sevgili kardeşlerim! dedim, hiçbir endişeye kapılmayın. Biz, resmî bir vazifeyle Taşkent'te bulunuyoruz. Yâni bir daveti kabul ederek Özbekistan'a geldik. Kim bize yan gözle bakabilir? Niçin baksınlar? Kim şehri rahatça gezmemizi engelleyebilir? Niçin engellesinler? Heyecanlanmaya, "Öldürürüz onları!" demeye ne lüzum var? Buraya kavga için gelmedik. Yüreğimizde, size ve Türkistan'a sevgiden ve hasretten başka nasıl bir duygu olabilir? Hepsinin üniversite öğrencisi olduğunu öğrendiğim bu sıcakkanlı çocuklardan ayrılamıyordum. Onlar da beni bırakmak istemiyorlardı. Kalabalığı yaran bir başka delikanlı elimden tutup çekti:— Sizinle biraz konuşabilir miyiz?— Elbette!— Ama burada olmaz. Ağam ilerdeki gölgeli ağacın altında sizi bekliyor.Gösterdiği yer, otuz metre kadar ilerimizdeydi. Üniversite öğrencileriyle tekrar buluşmak dileğiyle vedâlaştık.    
Türkler İslamın Bayraktarı Prof. Dr. Ercüment Kuran Türkler’in Müslüman olmaları, dünya tarihinin önemli olaylarından biridir. İslamiyeti kabul eden ilk Türkler, VII. yüzyılda bugünkü Türkistan’da yaşadıkları bilinen Karahanlılar’dır. X. yüzyıl başında Buğra Han, kendi inançlarına uygun düşen İslâm dinine girdi. Afganistan’da oturan Gazneliler de az sonra Müslüman oldular. Gazneliler Sultan Mahmud XI. yüzyılın ilk çeyreğinde Hindistan’ın kuzeyini fethederek bu ülkeyi İslamlaştırdı.Aral Gölü’nün kuzeyinde yaşayan Oğuz Türkleri’nin Kınık boyundan Selçuk’un öncülüğünde, 960 yılına doğru Maveraünnehr’e göç etmeleri ve Selçuk’un torunu Çağrı Bey’in kumandasında 1040’da Dandanakan muharebesinde Gazneli Mahmud’un ordusunu yenmeleri sonunda, Horasan’da Selçuklu Devleti kuruldu. Tuğrul Bey’in Bağdad’ı 1055’de zaptederek Abbasi halifesini himayesine alması, Türkler’in İslam dünyasına hakim olmasını sağladı. 1072’den 1092’ye kadar süren Melikşah’ın saltanatı zamanında Büyük Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşamıştır. Bu devirde imparatorluğun hudutları Çin’den Akdeniz kıyılarına kadar uzanıyordu. Osman Turan’a göre “Selçukluların Medeniyet tarihinde en büyük hizmetleri, İslâm dünyasının her tarafına cami, medrese, kütüphane, tıp mektebi, hastane, imaret, zaviye, kervansaraylar ile doldurmaları, bu müesseselere büyük vakıflar yapmaları”dır. Sultanlar İslam alimleri ve sanatçılarını da saraylarında korumuşlar, onlara bol atiyeler vermişlerdi. Büyük Selçuklu Devleti, Sencer’in 1157’de vefatiyle yıkılmıştır. İkincin Vatan AnadoluNe var ki, Çağrı’nın oğlu Sultan Alparslan’ın 1071’de Malazgirt muharebesinde Bizans ordusunu yenmesi ardından Selçuklular Anadolu’yu fethetmişler ve burasını Türklerin ikinci vatanı yapmışlardır. Kutalmışoğlu Süleyman Bey’in İslam gazileri başında savaşarak kurduğu devlet, Abbasi halifesi tarafından tanındığı gibi, adaletli yönetimiyle de yerli Hıristiyanların desteğini sağlamıştır. Sultan I. Kılıç Arslan, Anadolu’da ilerleyen Haçlı ordularına kahramanca direndiği, II. Kılıç Arslan da 1176’da Miryakefalon’da Bizanslılara karşı kazandığı zaferden sonra, memleketin iktisadi ve kültürel gelişmesine önem verdi. Gıyaseddin Keyhüsrev’in 1207’de Antalya’yı, oğlu İzzeddin Keykavus’un 1214’de Sinop’u fethetmesiyle halkın refahı daha da arttı. Alaeddin Keykubad’ın saltanatında Anadolu Selçuklu Devleti altın çağını yaşadı. Gerçekten, 1220’den 1237’ye kadar devam eden dönemde payitaht Konya’da, Kayseri, Sivas, Erzurum ve diğer şehirlerde camiler, medreseler, hastaneler, hanlar ve türbeler inşa edildi, şehirleri birbirine bağlayan ticaret yollarında, köprüler, kervansaraylar yapıldı. Memlekette hakim olan hoşgörü, ünlü mutasavvıflar Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi, Horasan’dan Muhyiddin-i Arabi’yi Endülüs’ten Konya’ya çekmiştir. Bu yıllarda Yunus Emre’de en güzel Türkçe ilahileri Anadolu’da söylemiştir.XIII. yüzyıl ortalarında başlayan Moğol istilası, bu medeniyeti duraklatmış, fakat 1308’de Selçuklu Sultanlığının ortadan kalmasından sonra da Anadolu’da teşekkül eden Türk beylikleri memleketin Türklüğüne hayatiyet kazandırmışlar ve medeniyeti yaşatmışlardır. Nöbet OsmanlılardaAnadolu Selçuklu Devleti’nin halefi Karamanoğlu veya Germiyanoğlu gibi büyük beylikler değil, Bizans’a karşı cihad sürdürmeye coğrafi bakımdan en müsait durumda bulunan küçük Osmanlı beyliği oldu. Beyliğin kurucusu Oğuzlar’ın Kayı boyuna mensup Osman Bey’dir. Aşiretiyle Bilecik yakınlarındaki Söğüt’e gelip yerleşmişti. Oğlu Orhan Bey, 1326’da Bursa’ya girdi. Osmanlılar 1354’de Çanakkale boğazından Avrupa’ya geçtiler, I. Murad zamanında da Rumeli’nin fethine başladılar.Tarihçi Paul Wittek “Osman Gazi’nin halefleri Sultanlar haline geldiler; onların etrafından, karakterini, dil ve ırktan ziyade din ve medeniyetin tayin ettiği bir Osmanlı cemiyeti teşekkül etti” görüşünü açıklar.Osmanlılar, fethettikleri memleketlere barış getiriyorlar, halka adaletli davranıyorlardı.Nitekim XV. Yüzyıl başında Yıldırım Bayezid’in Ankara civarında Timur’a yenilmesi üzerine, devlet parçalanma tehlikesi ile karşılaştıysa da, Osmanlı yönetiminden memnun olan Balkan Hıristiyanları ayaklanmamışlardır. II. Mehmed’in 1453’te İstanbul’u Bizanslılardan alması, Osmanlı Devleti’ne İmparatorluk vasfı kazandırdı. Yavuz Sultan Selim Suriye ve Mısır’ı imparatorluğa kattıktan başka, Mekke ve Medine’nin anahtarlarını teslim alarak “Hâdimü’l-Harameyn” unvanını elde etti. 1520’den 1566’ya kadar padişah olan Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Osmanlı medeniyeti en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Edebiyatta Baki ile Fuzuli, İslami ilimlerde Kemal Paşa-zâde ve Ebussuud Efendiler, mimaride Sinan, hat sanatında, Karahisarî ölümsüz eserlerini bu devirde meydana getirmişlerdir. Hayırsever kişilerin vakıfları sayesinde pek çok din ve eğitim müessesesi yaşatılmış, imaret, hastane gibi muhtaçlara fîsebîli’llâh hizmet veren tesisler kurmuştur.Osmanlı Devleti XVII. Yüzyıl sonunda askeri ve siyasi sahalarda gerilemeye başlamış, buna rağmen kültür hayatında ilerleme durmamıştır. Nitekim, o yüzyılda Evliya Çelebi ünlü Seyahatnamesi’ni yazmış, XVIII. yüzyılda Topkapı Sarayı önünde Sultan Ahmed Çeşmesi gibi bir mimari şaheser inşa edildikten başka, şair Nedim ve musiki ustası Itrî yetişmiş. XIX. yüzyılda da Cevdet Paşa “Mecelle” adlı hukuk abidesini ortaya koşmuştur.Osmanlı sosyal hayatında tarikatların önemli yeri olmuştur. Gerçekte tekkeler, son zamanlarda gerilemiş olmakla birlikte, kültür ve sanat merkezleriydiler. Celaleddin Rumi’nin Konya’da kurduğu Mevlevilik toplumun yüksek tabakasına manevi destek sağlamış, Horasan erenlerinden Hacı Bektaş’ın Selçuklu çağında temelini attığına inanılan Bektaşilik ise sonraları Yeniçeri ocağının tarikatı, Hacı Bektaş da pîr olarak kabul edilmiş ve halk arasında yayılmıştır.  
Ruslar'dan Türkistan Türkleri'ne Kültürel Asimilasyon Prof. Dr. Alaâddin Yalçınkaya Türkistan'ın işgalinin gerçekleşmesi için İgnatiyev'in oynadığı siyasî rol ne ise, İlminsky'nin kültür alanında yaptıkları da hemen hemen aynıdır.  İgnatiyev, Türk halklarının siyasî yönden ayrılmaları; ayrı hanlıklar halinde yaşayan Türklerin birbirine düşman olmaları, birbiriyle savaşmaları için entrikalar çevirmiştir.İlminsky ise dili, dini ve milliyeti bir olan Türkistan Türkleri'nin kültür ve dil bakımından bölünmesi yolunda kafa yormuş, projeler üretmiş, bu uğurda gayret sarf etmiştir. Bundan dolayı, Türkistan ve genel olarak Rusya'daki Türklerle ilgili, işgal sonrası Rus kültür politikasında en önemli isim, Nikolay İvanoviç İlminsky'dir (1822-1891).İlminsky Kimdir?İlminsky, Kazan Ruhanî Akademisi'nde tahsil gördü ve orada öğretmenlik yaptı. Rusya'daki azınlıklar, bilhassa Türkleri Hristiyanlaştırmak için çalıştı. Tatarca ve Arapça  öğrendi.   1851 1854 yıllan arasında Sibirya, Filistin ve Mısır'da bulundu. Burada İslâmiyet'i tetkik etti. 1891'de Kazan Üniversitesi, Türk-Tatar Kürsüsü profesörlüğüne tayin edildi. 1863 de onun teşebbüsü ile "Vaftiz edilen Tatarlar için merkezî okul" açıldı. 1872'de Rus-Yabancı Seminerinde Rus alfabesini esas alarak Çuvaş, Tatar, Mari, Udmurd, Yakut vb. Türk toplulukları için alfabeler hazırladı. Kazan Din Akademisi'nde profesör olan İlminsky, Türkler'in Kril alfabesi kullanmaları, islâm harflerini bırakmaları ve Türkçe'deki Arapça, Farsça kelimelerin öz Türkçe olanlarla değiştirilmeleri gerektiğini söylemiştir. Daha önce katı bir şekilde uygulanmak istenen kültürel Ruslaştırma politikası tepkilere sebep olmuş; Müslümanların daha şuurlu bir şekilde dinlerine ve kültürlerine sahip çıkmalarına yol açmıştı.Bunun üzerine, 1863'ten itibaren İlminsky'nin olgunlaştırdığı yeni bir politika tatbikat sahasına konulmak istenmiştir. Bu politika yeni bir Tatar (Türk) aydını oluşturmayı hedefliyordu. Bunlar Ortodoksluğu kabul edecek, fakat Türkçe konuşup yazacaktı. Dinsiz Rus oluşturmaktansa, gayr-i Rus Ortodoks oluşturma projesi daha kabul edilebilirdi. Bu politika ile kısa zamanda büyük başarı elde edildi. 1865 ile 1900 yıllan arasında yaklaşık 100.000 Tatar Hristiyan oldu. Bununla beraber, proje bu yönüyle daha fazla ileriye gidemedi. Çünkü Rus kilisesi böyle bir projeye muhalifti. Kısmî başarıya rağmen, kilise, ancak bir Rus'un tam bir Ortodoks olabileceğini belirtiyor ve kutsal törenlerin Tatarca olarak yapılmasının, hazmedilmesi zor bir uygulama olduğunu söylüyordu. İlminsky Metoduİlminsky metodunun Çarlık döneminde uygulamaya konulan, fakat asıl Bolşevik ihtilâlinden sonra neticesi alınan tarafı, ayrı Türk boylarını ayrı milletler haline getirme projesidir. Her Türk boyunun Türkçesi, tabiatıyla diğerleri ile az çok fonetik ve diğer özellikleri bakımından farklılıklar taşımaktaydı. Matbaa, gazete ve diğer toplu iletişim araçlarının olmadığı dönemde bu farklılıklar tabiî sınırlan içerisinde belli bir seviyeye kadar gelişmiş olmakla birlikte. Türkistan ve Rusya'daki Türklerin birbirlerini rahatlıkla anlayabilmesi bir yana. Balkanlar'dan giden bir Türk dahi Türkistan'ın her bölgesinde yaşayan Türklerle anlaşabilmekteydi. Nadir Devlet'in 1917 İhtilâli sonrasındaki gelişmeler hakkında tesbit ettiği aşağıdaki hususların başlangıcı; işgal sonrası, yani 1360'lara, İlminsky'nin projelerini ortaya koyduktan sonraki dönemine rastlar.Çarlık yönetiminin Türk halklarıyla ilgili kültür politikası, her Türk boyu için ayrı fonetik ve orfografik özelliklere sahip alfabeler teşkil ederek Türk boyları, eski eserlerini okuma ve inceleme İmkânından mahrum etmiş, onların birileriyle eskisi gibi rahatça anlaşmalarına set çekmiş oldu. Hatta birbirleriyle tamamen kaynaşmış olan İdil-Ural bölgesinin sakinleri, Tatar ve Başkurt boydan hem siyasî ve hem de kültürel yönden parçalanmış, değişik alfabeler kullanma mecburiyetinde kalmışlardı. Çarlık idaresinin Gürcü, Ermeni gibi başka azınlıkların değil de, Türklerin soyadlarının sonuna Rus dilinin ses uyumuna, dil bilgisi kaidelerine uygun olarak takılan "ev", "ov", "ski", "n" gibi sufekslerle (son ek) Türk soyadlarına Rus ismiymiş gibi hava verme eğilimi Sovyet devrinde de aynen muhafaza edilmişti. Bunun dışında Sovyet devrinde Türk ana-babalar çocuklarına, "enternasyonalizm" adına, yabancı, bilhassa Rusça adlar takmaya teşvik edilmişti.Sinsi Rus Müfredâtıİlminsky ile başlayan program, bölgenin hâkim ırkı ve kültürünü temsil eden Tüklere kendi dillerini, kültürlerini, tarihlerini unutturma yönündedir. Böyle bir metod, Rus işgali ile Türk ve İslâm kültürünü ve toplumunu eritme süreci açısından son derece başarılı uygulanmıştır. Bu uygulama Sovyetler Birliği döneminde çok değişik alanlarda kendini göstermiştir.1993 Haziran'ında kendisiyle görüştüğümüz Almatı Uygur Eğitim Müsteşarı Bibi Hatun Kazakistan da her boyun ayrı bir lisesi olduğunu, meselâ Kazakistan da Uygur çocuklarının Kazak liselerine Kazak çocuklarının Uygur liselerine gidemediğini söylemişti. Sokakta karşılaşan bir Uygur ile Kırgız aralarında Uygurca veya Kazakça konuşmalarının mümkün olmadığını, çünkü bugün artık birbirlerini anlamalarının imkânsız olduğunu belirterek, bunun altındaki Rus müfredatının şu özelliğini anlatmıştı: "Okulların fen ve matematik kitapları ve müfredatını her bölgenin eğitim ve öğretim görevlileri serbestçe tayin eder ve kitapları basar. Tarih, coğrafya, edebiyat ve dil derslerinin müfredat programları ve kitapları Moskova'dan gelir ve uyulması mecburîdir."Toplumun tarihini unutturma ile milletin ve toplumun varlık sebebi olan unsurları ortadan kaldırma ve böylece asimilasyona yahut sömürülmeye en müsait hale getirme süreci arasında son derece önemli bir bağlantı vardır.
Türk Birliği ve Dünya Hakimiyeti Prof. Dr. Ramazan Özey Türkler, tarihin çeşitli devrelerinde Türk Birliğini sağlamışlar ve dünya hâkimiyetini kurmuşlardır. Dünya Hakimiyetini, burada dünyayı esir almak anlamında düşünmek yanlıştır. Yine Türk Birliği ile Panturanizm’mi ayırmak icap eder. Panturanizm dünya litaretürüne batı dünyasından geçmiştir. Türk birliği denilince akla; Türk ülkelerinin birbirleriyle aralarında olan düşmanlıklarını bir tarafa bırakıp, barışık bir halde dünya sahnesinde yerlerine almaları gelmelidir. Dünya Hakimiyeti denilince de dünya üzerinde yaşanan bütün haksızlık ve sömürü düzenlerini engelleyen ve dünya barışını sağlayan bir güç olarak değerlendirmelidir. Böyle olunca Türk Birliği’nden ve Dünya Hakimiyetinden bahsetmek hem Türklerin hem de dünya ülkelerinin hayrına vesile olacaktır. Türk Birliği ve Dünya Hakimiyeti Türkler için yeni bir oluşum değildir. Türkler, Milli Birliği ve Dünya Hakimiyetini tarih sahnesinde defalarca uygulamaya geçirmişlerdir. M.Ö 209-174 yıllarında Büyük Hun İmparatoru Mete Han “ imparator, sonsuz genişlik, yücelik, ululuk” anlamlarını taşıyan “ Tanhu” ünvanını alır ve Kore’den Aral Gölüne, Baykal Gölünden Tibet Yaylası’na kadar uzanan geniş topraklar üzerine Türk Birliğini ve Hâkimiyetini kurar. Avrupa Hun İmparatoru Atilla, M.S 445- 453 yılları arasında dünya hakimiyetini sağlar. Atilla’nın hükmettiği topraklar Batı Asya ve Orta Avrupa’nın tamamıdır ki bu alan dünya platformu üzerinde çok geniş bir mekana tekabül eder. Tarihte ilk defa adında, "Türk" kelimesi olan Göktürk (Kök-Türk) imparatorluğu, Türk birliği'ni ve dünya hâkimiyetini kurmuş olan Türk devletleri'nden birisidir. Göktürk Hakan'ı Bumin'in oğlu Mukan zamanında, imparatorluk toprakları Kore'den Hazar Denizi'ne kadar uzanan ve yaklaşık 10,5 milyon kilometrekarelik bir alana yayılmıştır. Türkler' de birlik ve dünya hâkimiyeti tarih boyunca birbiri ardına devam eder. Dünya hâkimiyeti, Türkler'in vazgeçilmez bir ülküsüdür. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud şöyle der; "Yaratan, Devlet Güneşi'ni Türkler'in burcunda doğurmuş, göklerdeki dairelere benzeyen devletleri onun sultanı çevresinde döndürmüş, Türkler'i yeryüzünün hâkimi yapmıştır." Orhun Kitabeleri'nden Kültigin kitabesinin güney cephesinde; "Doğuda gün doğusuna, güneyde gün doğusuna, onun içindeki millet hep bana tabidir. Bunca milleti hep düzene soktum... Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım" yazılı ifadelerine rastlıyoruz. Güneyde gün ortası, Ekvator'a yakın bölgeler, kuzeyde gece ortası ise, Kutup Dairesi'ne kadar olan bölgeler olsa gerektir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu' nun Sultanı Alparslan'ın oğlu Melikşah' a, 25 Nisan 1087'de Bağdat'ta Halife tarafından "Doğunun ve Batının Hükümdarı" nişanı olarak kılıç kuşatılır. Melikşah' ın oğlu Sencer ise, Halife'ye gönderdiği bir mektupta; "Allah'ın lütfü ile cihan padişahlığına yükseldiğini" yazar. Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında, Türk birliği ve dünya hâkimiyet alanı sınırlarına, Anadolu yarımadası ve Ortadoğu topraklan da ilave edilir. Osmanlı İmparatorluğu'nda ise, Türkler'in bu ülküsü üç kıtada (Asya Avrupa-Afrika) gerçekleşir ki, bu coğrafî mekan yaklaşık 22 milyon kilometrekareyi bulur. Bu değer, Avrupa kıtasının yüzölçümünün iki, Batı Avrupa'nın altı katından fazladır. Yani Osmanlı İmparatorluğu’ nun  dünya hâkimiyet sahası bugün sözü edilen Avrupa Birliği ülkelerinin toplam alanından altı kat daha fazla bir alan üzerinde kurulmuştur. Cihan (Dünya) padişahlığı, Osmanlılar' da gelenekselleşir ve Osmanlı padişahları aynı zamanda; "Cihan Padişahı", "İslâm'ın Halifesi", "üç kıtada at koşturan kurtarıcı, velinimet" gibi unvanlarla anılırlar. Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden çekilince Türk birliği bozuldu ve dünya hâkimiyeti başka milletlerin eline geçti. Ancak 20. yüzyılda dünya imparatorluğuna soyunan milletler, ne yazık ki dünya barışını koruyamadılar. Dünyanın dört bucağında, sömürü düzeni sonucunda zulüm ve baskı rüzgârları estirildi. Yeryüzü savaşlarla kan gölüne çevrildi. Dileriz bu dökülen kanlar, 21. Yüzyılda  da akmaya devam etmez. Bunun için de, dünya barışına ihtiyaç vardır. Şüphesiz gelecekte kurulacak barış ve sevgi dünyasında, Türkler'e ve Türk birliği'ne büyük ihtiyaç vardır. Çünkü tarih bir tekerrürden ibarettir. Tarihin tekrar etmesi için gerekli olan coğrafya da buna müsaittir.
1856'dan Günümüze Türkistan Prof. Dr. İsmet Miroğlu S ovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan Kafkasya ve Türkistan'daki Türk devletleri ile ilgili araştırmaların artması sevindirici bir gelişmedir. Türkistan'la ilgili bugüne kadar hazırlanmış en mükemmel eser, yazarın da işaret ettiği gibi, Zeki Velidi Toganın "Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi" olduğu halde, birincil kaynak durumundaki bu eser dahi ülkemizde yeteri kadar işlenememiş ve geçen zaman içerisinde yeterli araştırmalar yapılamamıştır.

Prof. Dr. Yalçınkaya’nın bu eseri, son yıllarda yapılmış olan diğer çalışmalarla birlikte konunun önemine işaret etmektedir.

Türkistan ve Kafkasları konu alan araştırmaların, ele alınan konunun hususiyeti ile birlikte 19. yüzyılın sömürge politikalarını ihmal etmemesi gerektiği, eserin en mühim sonuçlarındandır. Eser, konu ile ilgilenmek isteyenlere, başvurulması gereken evrak ve kitaplarla ilgili zengin adresler vermektedir.

Giriş kısmında, kitabın genel plânı ve muhtevası verilmektedir. Birinci Bölümde “Türkistan Terimi, Coğrafi ve Siyasi Sınırları” nı işleyen yazar, "Türkistan" yerine, 1917 İhtilalinden sonra "Orta Asya" isminin kullanılmasının arkasındaki sömürgeci zihniyet temeline dayalı siyasi sebepleri anlatır.

ikinci ve Üçüncü Bölümlerde, "Başlangıçtan İtibaren Türkistan Tarihi" ile 1860Tarda “Türkistan İşgali'nin Tamamlanmasını” ele alınır. Bu bölümün sonunda yer alan Karl Marksın EK I'de (ss. 104 - 110) tercüme edilmiş olan "Rusya'nın Borcu" adlı makalesi, Rusya'nın Türkistan işgalini izah eden son derece önemli bir metindir.

Türkistan ve diğer bölge ülkeleri konusunda çalışanların bu makale ile birlikte, bu makaledeki iddialarını destekleyen ve EK V de tercümesi verilen (ss. 333-374) İngiltere Avam Kamarasında Türkistan'ın işgali ile alakalı oturum zabıtlarını, bilhassa Disraeli ile diğer iktidar ve muhalefet mensuplarının açıklamalarını mutlaka dikkate alması gerekmektedir. İşte bunlardan birkaçı:

"..Rusya'nın Himalaya önlerine kadar gelmesinde bir problem yoktur. Onlar Rusya'yı medenî bir devlet olarak görürler ve Türkistan'ın Rusya tarafından işgal edilmesini iyi bir gelişme olarak karşılarlar...". (Cochrane)

"Rus imparatorluğunun, Asya'da, normal seyri içindeki gelişmesini kıskançlıkla karşılamamız için bir sebep yoktur St. James ve St. Petersburgheyetlerinin aralarındaki diyalog, hiç bir zaman şimdikinden daha iyi olmamıştır....

Şimdi, Rusya'nın Orta Asya'daki nüfuzunun artmasına tehlike nazarımızla bakmaksızın, ben, İngiltere'nin Hindistan'ı zaptetmemesi için düşünülebilecek sebeplerden daha farklı bir sebebin, Rusya'nın Türkistan'ı zaptetmemesi için olmadığı kanaatindeyim. Sadece şunu arzu ederim ki Hindistan halkının, bizim tarafımızdan fethedildiği için bundan kazançlı çıkmaları gibi, Tatar ülkesi ve halkı da, Rusya tarafından fethedildikleri için bundan istifâde ederler..." (Disraeli)

"...Asya'da doğuya ve kuzeye gidecek olan Rus medeniyeti ve ticaretinin genişlemesini bizim imkânımız dâhilinde olan her vasıtayla selamlamak ve teşvik etmek mecburiyetindeyiz.." (Havelock)

Daha sonraki bölümlerde, Rusya'nın işgal sonrası politikalarını ele alan yazar, sömürgecilik-panislamizm-pantürkizm münasebetleri çerçevesinde, Rusya'nın bölgede varlığına süreklilik kazandırdığını ortaya koyar. Yazarın, Togan'dan naklettiği şu cümle, Çarlık rejiminin yıkılmasından sonraki döneme ait olup, pan hareketleri konusunun önemini ortaya koyar:
"...Türkistan, Kazak ve Başkurt siyasî merkezleri aynı gaye uğrunda çalışmak üzere, aynı şekilde kurulmuş oldu. Bunları tek bir resmî merkeze tâbi kılmak yolundaki yegâne mâni de, Rusların 'pantürkizm' ithamlarından sakınmak mecburiyeti idi."

Gerçekten de gerek Türkistan'ın gerekse diğer Orta Doğu veya İslam ülkelerinin işgali esnasında, Müslüman halkların her türlü hak arama mücadelesi, örgütlenmesi, yayın v.b. faaliyetleri için emperyalist bir anlamı olan panislamizm veya pantürkizm suçlaması formülü zaman zaman gündeme getirilmiştir. Bu eserde, Türkistan'ın işgaline de ışık tutacak, "sömürgeci 'panlı' suçlama" bağlantısı, sömürgecilerin bilinen sömürü ve kültür katliamı birlikte değerlendirilmektedir.

Eserde üzerinde durulan diğer bir husus, ise Rus işgali sonrasında, Türk halkları arasında meydana gelen bölünmelerdir. Gaspıralı İsmail Beyin önderliğindeki Cedit hareketi ile, işgal altındaki Türk toplumunun Ceditçiler ve Kadimciler diye nasıl ikiye bölündüğü, enerjilerini ve mesailerini Rus sömürüsüne karşı kullanması gereken ulema, aydın ve toplumun diğer kesimlerinin nasıl birbirine düştüğü örnek olaylarla gözler önüne serilmektedir.

1990'dan itibaren, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra, Türkistan ve diğer Türk halklarının siyasi, iktisadi ve kültürel yönleri, dünya ve Türkiye kamuoyunu daha fazla meşgul etmeye başlamıştır. “Yeni Dünya Düzeni!" içerisinde, başta petrol ve doğalgaz olmak üzere bir çok ekonomik zenginlikleri ile önemli bir yer tutan Türkistan'a daha önce Rusya egemen durumdaydı.

Bugünkü yapıyı daha iyi anlayabilmek için, Türkistan'ın en az bir veya iki asırlık tarihini iyi ele almak gerekiyor. Eser bu alanda önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu'nun takdimiyle de okurlarının karşısına çıkan ve büyük bir emek ve mesainin ürünü olan bu kıymetli eseri bütün okurlarımıza ve araştırmacılara tavsiye ederiz.
Horasanlı Büyük Veli Abdurrahman Camî'nin Fatih Sultan Mehmet Sevgisi Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil Molla Abdurrahman Camî büyük bir alim ve evliya idi. Mezarı Afganistan’ın Herat şehrindedir. İmam-ı Muhammed Şeybanî Hazretleri’nin soyundandır. Çok kitap yazdı. Kıymetli eserlerinden birisi olan Şevahid-ün-Nübüvve (Peygamberlik Müjdeleri) Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Mevlana Abdurrahman Camî’yi çok seven Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed Han onu Anadolu’ya davet etmişti. Molla Camî Konya’ya geldiğinde Fatih'in vefat haberini alınca üzüntü ile ülkesine geri döndü. Molla Abdurrahman Camî’nin divanında Fatih Sultan Mehmed için yazdığı aşağıdaki Farisî şiir, Fatih’in bu büyük evliyanın nazarındaki değeri yanında, ayrıca Osmanlıların  o zamanlar Türk dünyasında ne kadar mükemmel bir şekilde tanındığının güzel bir göstergesidir. Şiir: "Ey kuzeyden esen rüzgâr!  ("Kuzey"den maksat Türkistan'dır) Ne hoş kokular getiriyorsun. Haydi arzuların kıblesi olan semte doğru es! İlk nefesine samimiyet kokularını karıştır. Ve hep İhlas yolundan giderek hedefe ulaş.Rica ve dua denklerini Horasan'da bağladıktan sonra, Rum diyarına doğru yürü. Yolda, bu yolun usul ve erkânını öğren. Büyüklerin yetiştiği dergâhın nerede olduğunu sor. Oraya varınca yüzünü hizmetçilerin ayak tozlarına sür. İzin isteyip, yeri öperek huzura gir. O cihad eri, gazi padişahın önünde hikmetler saçarak söze gir ve; 'Ey mertebesi yüksek padişah! Sana dünya mülkü, atalarından kalma bir mirastır' de. Dünyada pek az kimse, böyle büyüklük ve ihtişam tahtında senin gibi feyz verme olgunluğuna sâhib olabilmiştir. Sünnet-i seniyyenin her tarafa yayılması senin gayretinle oldu.Küfür yuvaları, kiliseler, yine senin himmetinle camiye çevrildi. Harblerdeki isabetli tedbirlerinle, küfür ve sapıklık kal'alarını kökünden yıktın. Daima şefkat ve merhamet tarafına yönelmiş, kötü huylardan temizlenmiş bir padişahsın. Seni kıskananların aksine her türlü hikmet, şeref, yiğitlik ve  sıfatları sende toplanmış. Cömertlikte derya gibisin, sanki altın madenisin. Hatta deryadan da altın ocağından da cömertsin. Şu gök kubbenin zirvesi var oldukça ve dünya yerinde durdukça, Allahü teâla, gönlüne uygun ihsanlarda bulunsun.Dünyanın şerefi ayaklarının altına serilsin, dilerim. Ey etrafa amber kokuları saçan seher rüzgârı! Madem ki duâ ve sena demetleri diziyorsun, Bu garip şiirlerden birkaçı o selim akıllı edib padişaha lâyık ola.Sana emanet ettiğimiz bu garip armağanları sultanın meclisine götür.Bu kıymetsiz hediyemi onun yüce ve şerefli huzuruna sunarken, de ki:'Karınca, muhabbet ve sadâkat yönünden, Süleyman aleyhisselamın katına yarım çekirge ayağı gönderdi.' Nitekim 'Armağanlar, gönderenin değeriyle ölçülür' diyerek sözü bitirmeye bak. Fazla ısrar etme. Lütfen selam ve hürmetimi söyleyerek kelâma son ver."  
Türk Dünyası Birliği Yücel İpek Tarihin başlangıcından günümüze ve geleceğe uzanan, çok geniş coğrafyaya sahip Türk Dünyası'nı bir bütün olarak algılamak, karakteristik özelliklerini ve kültürel zenginliklerini benimsemek, yeryüzünde yaşayan her Türk için hem bir hak, hem de bir görevdir.Yirminci yüzyılda, özellikle bu asrın son yıllarında müşahade edilen olaylar, tarihin mirası olan bir takım gerçeklerin yeniden su yüzüne çıkmasını sağlamıştır. İslâm ve Ortodoks birliğini temel alan Rus Çarlığı yerini ideolojik temele dayalı Sovyet İmparatorluğu'na bırakmış, her kıt'ada sömürgeleri olan İngiliz İmparatorluğu büyük sarsıntılar geçirmiştir.Büyük kısmı Çarlık Rusya'sının işgalinde, bilâhare Sovyetler Birliği bünyesindeki cumhuriyetler olarak karanlık bir devre geçiren, Demir-perde'nin gözlerinden sakladığı bir sır dünyası olarak kalan Türk ülkeleri ve toplulukları, XX. yüzyıl sonlarında, uzun yılların baskısına rağmen korumayı başardıkları gerçek (tarihî ve millî) kimlikleriyle ortaya çıkmışlardır.Aralarına giren uzun fasılalar ve mesafelerin ayırdığı doğu ve batı Türklüğünün, yüzyıllar boyunca seyrek ve süreksiz ilişki kurabilmiş olmalarına rağmen içten içe kaynayan kardeşlik duygusu, sürüp giden bir hasret hâlinde şuuraltına yerleşmiştir. Şimdilerde, geçmişteki ihmal ve ilgisizliği telâfi fırsatı doğmuştur. Gafletten silkinip bu fırsatı olabildiğince değerlendirmenin tam vaktidir. Zira Türk topluluklarının ve ülkelerinin birlik yolunda atabilecekleri her adımı kendileri için büyük tehlike gören Haçlı ve İslâv zihniyeti tetikte beklemekte ve bu yöndeki gelişmeleri engelleyebilmek için fırsat kollamaktadır.Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla bağımsızlığına kavuşan Türk ülke ve topluluklarını bekleyen yığınla problem mevcuttur. Bunların en başında kuşkusuz Rusya Federasyonu'nun bu Türk ülkeleri üzerinde yeniden hegemonya kurmak istemesi gelir. Bu isteğini gerçekleştirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağı açıkça belli olan Rusya'nın dış politikasında yer alan en yakın hedef budur. Rusya Federasyonu dahilinde, sözde özerk görünse de Tataristan, Başkurdistan, Yakutistan ile Kuzey Kafkasya Türk topluluklarının tutsaklıkları devam etmekte, bağımsızlıkları ise şimdilik hayâl gözükmektedir. 1944 yılında tam bir vahşetle yerlerinden, yurtlarından sökülüp topluca sürülen Kırım Türklerinin Hanlık zamanındaki huzur ve refaha kavuşmaları ve tarih sahnesindeki onurlu yerlerini almaları Türklüğün ortak dileğidir. Komünizme ve bu ideolojiye sımsıkı sarılan Kızıl Çin, Türklüğün beşiği Doğu Türkistan'a bağımsızlık tanımak şöyle dursun rahat bir soluk alma fırsatı dahi vermemektedir.Azerbaycan topraklarından bir kısmının Ermenistan tarafından istilâ ve işgal edilmesi, Karabağ ve Nahcıvan'ın garip durumu bizler için yeterince üzüntü kaynağı olmaktadır. Irak Türkmenlerinin sahipsizlik ve sefaleti, Balkan Türklerinin perişanlığı da üzerinde acilen ve önemle durulması gereken hususlardandır.İran ve Afganistan Türklerinin kaderleri âdeta tâbi oldukları devlet tarafından belirlenmekte veya  söz konusu devletin kaderini paylaşmaya mahkûm bulunmaktadırlar.Gözler önüne serdiğimiz bu tablo karşısında bize düşen, vazgeçilmez ve kaçınılmaz millî görev, sağlam bir mantık, sükûnet ve temkinle durumu ve olup bitenleri muhakeme etmek, Türk Dünyası'nı umulan aydınlık geleceğe kavuşturmak için gerekli dayanışma ve işbirliğini sağlamak üzere elden geleni yapmaktır. Niçin Kültürel Birlik? Türk Dünyası'nın birliği, her şeyden önce kültür birliği olarak anlaşılmalıdır. İktisadî ve diğer sahalardaki birlik bu ilk adımı takip eder. Niçin kültür birliği? Araya giren mesafeler ve araya giren fasılalara rağmen Türk'ün Türk kalabilmesi ve bugün bir Türk Dünyası'ndan söz edilebilmesi, millî kültür değerlerinin, toplulukların hafızasında ve bağrında yaşatılmasıyla mümkün olabilmiştir. Kültür deyince ilk aklımıza gelmesi gereken, hiç kuşkusuz anadilini konuşur. Bir topluluğun Türk oluşu da önce konuştuğu dilden anlaşılır. Şu halde ilk ele alınacak husus dil birliği, dolayısıyla alfabe ve yazı birliğidir. Zira Türk Dünyası'nda diyalog ve iletişim basın yayın araç ve organlarıyla sağlanacaktır. Türk ülkeleri arasında karşılıklı heyetlerin ziyaret ve görüşmeleri, belirli konularda gündem tesbit edip toplantılar ve diğer etkinlikler düzenlemeleri sıkı bir işbirliğinin ve kurulması istenen sağlam birliğin kaçınılmaz gereğidir. Toplum yapısının temeli kültür, kültürün temeli de dildir. Yüz yıl önce "Dilde, fikirde, işde birlik" sloganıyla sadece Kırım'da değil, bütün Türk Dünyası'nda önemli ve olumlu bir gelişme sürecini başlatmış olan büyük dâva adamı Gaspıralı İsmail Bey, fikirde ve işde birliğin dilde birlikle sağlanabileceğini vurgulamış oluyordu. Yüz yıl sonra bu gerçek değişmiş ve geçerliğini yitirmiş değildir. Bugün de bütün Türk Dünyası olarak muhtaç olduğumuz kudretin özü ve sırrı budur. Geleceğe doğru atılan sağlam ve emin adımların başında tarih ve kültürümüzün iyi tanınması, anlaşılması ve benimsenmesi gelir. Bu sebeple her Türk, Türklüğün tarih boyunca dünya sahnesindeki varlığını dikkatle etüd edip tarihî gerçeklerin günümüze yansıyan iz ve etkilerini isabetle ve hassasiyetle tayin ve tesbit etmek durumundadır. Tarihte büyük İmparatorluklar ve çok sayıda devlet kurmuş olan  Türkler hiçbir dönemde devletsiz kalmamışlar ve bütünüyle esaret altına alınamamışlardır. Kendi dünyaları dışındaki ülkelerde dahi siyasî otorite kurmaya alışmış Türkler, devlet kurma ve yönetme san'at ve siyasetinin sırlarına ve inceliklerine vâkıf bulunmanın verdiği yetkiyle bu hususta mükemmel ve üstün bir başarı sağlıyorlardı. Bugünkü coğrafî dağılım, tarihî şartların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Coğrafî anlamdaki birliğin kurulması Türk tarihini bir bütün olarak almakla kabil olabilecektir. Çünkü o takdirde aralarında binlerce kilometre mesafe bulunan ve değişik lehçeler konuşan Türk toplulukları, aynı kökten gelişen ulu bir çınarın dalları olduklarını idrak etmiş olacaklardır. Söz konusu birliğin ilmî ve psikolojik mesnedi budur. Türk dünyasına mensup bulunmanın gururunu taşıyanlar Müslüman Türk kimliğine sahip olma onurunu her şeyin üstünde tutarak, aralarında Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Azerî, Tatar ayırımı yapmaktan, birbirlerini yabancı gibi görmekten kaçınarak millî ilkeler etrafında kenetlenip yekvücut olmalıdırlar.    
Osmanlı'nın Zor Günlerinde Türkistan Türkleri'nin Yardımları Abdulvahap Kara Türkistan Türkleri, Kurtuluş Savaşı’na ve yeni Türk Devleti’nin kuruluşuna kayıtsız ve ilgisiz kalmamışlardır. 1917 yılında Çarlık Rusya’sını yıkan Bolşevikler’in estirdiği hürriyet havasında kendi milli devletlerini kurma gayret ve sıkıntısı içinde olan Kazak, Kırkız, Özbek, Türkmen, Tatar ve Azeri Türkler’i başlangıcından itibaren Anadolu’da yürütülen mücadeleye de olağanüstü büyük ilgi ve yakınlık göstermişlerdir. Bu yakınlığın artmasına Rusya’da 1905 ve 1917 ihtilallerinden sonra ortaya çıkan hürriyet havasında, Rusya Türkler’i arasında büsbütün kuvvet bulan Türkçülük cereyanları sebep olmuştur.

 Bu dönemde Türkistan Türkler’i arasında siyasi faaliyet ve bilhassa dergi ve gazete yayınları artmış , milli şuur kuvvetlenmiştir. 1908 İkinci Meşrutiyet’ten sonra Türkiye ile Rusya’daki Türk aydınları arasında fikir alış-verişi de hızlanmış  ve Türkistan Türkler’i arasında Türkiye’ye olan ilgi ve sevgi tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir biçimde artmıştır. Bu durumu Türkistan Türkleri’nin Türkiye’ye Balkan Savaşı’ndan Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar olan sıkıntılı dönemde yardımcı olma ve onun hayatta kalmasını sağlama gayretlerinden açıkça görmek mümkündür.

Türkistan Türkleri’nin Anadolu Türkleri’ne çeşitli şekillerde vermeye çalıştığı yardım ve destekleri, askeri yardım, para yardımı, fikri veya siyasi destek, olarak üç başlık altında incelemek mümkündür.

Türkler Omuz Omuza

Türkistan Türkleri’nin her ne kadar Türkiye’nin düşmanlarıyla yaptığı silahlı mücadeleleri desteklemek üzere düzenli bir ordu gönderme imkânları olmadıysa da, savaşa ferdi katılımlar olmuştur. Bilhassa haca giden Türkistanlılar’ın giderken veya dönüşte Türkiye’nin saflarında tereddüt etmeden savaşa katıldıklarını görüyoruz.

Bu konuda en eski kayıt 1788 Osmanlı-Rus Savaşına kadar uzanmaktadır. Arşiv kayıtlarına göre, Hicri 1202 Ramazan (1788 Haziran) ayında Türkistanlı Mehmed Bahadır, Hokand’dan hacc niyetiyle yola çıkar. Erzurum’a geldiğinde Osmanlı’nın savaş için asker topladığını işitir. O sırada I. Abdülhamid Rusya’ya harb ilan etmiştir. Bunun üzerine haca gitmekten vazgeçen Mehmed Bahadır 4 arkadaşıyla beraber savaşa katılmaya karar verir. Divan-ı Hümayun’a müracaat ederek savaşmak için 5 at 5 kılıç, üç tüfek ve azık verilmesini ister. 

Balkan Savaşı (1912-1913) sırasında da Hacc için Mekke ve Medine’de bulunan Türkistanlı Hacılar ile talebelerden bazıları gönüllü olarak Osmanlı ordusuna katılmışlardır. Türkiye’ye yakınlık özellikle Balkan harpleri sırasında kendisini belli etmiştir. Kazan Türkleri’nce Hilal-i Ahmer’e çokça para yardımı yapıldığı gibi, Türk ordusunda hizmet görmek üzere gönüllü asker ve hemşireler de gitmiştir. 

Bundan başka 1912 senesinde Medine’de tahsilde bulunan 400 kadar genç Balkan muharebesine gönüllü katılmak üzere İstanbul’a gider ve Edirne düşmandan geri alındıktan sonra Medine’ye geri dönerler.  I. Dünya Savaşı sırasında Medine’de Osmanlı ordusuna gönüllü katılmak isteyen Türkistanlılar ayrıca beş Osmanlı altını vermişlerdir. Niçin böyle yaptıkları sorulunca, Araplar’ın, Türkistanlılar aç kaldıklarından dolayı Osmanlı ordusuna katıldığını zannetmemeleri için böyle bir tedbir aldıklarını söylemişlerdir. Bu suretle 51. Alay’a gönüllü kaydolan Türkistanlılar Avali harbine iştirak etmişlerdir.

I. Dünya Savaşı (1914-1918) sırasında Türkiye’ye askerî yardımın ilginç bir şekli Kadı Abdürreşid İbrahim Efendi tarafından gerçekleştirildi. Kadı Abdürreşid Almanya’ya esir düşen Rusya Türkleri’nden (Kazan Türkler’i ve Başkurtlardan) İngilizler ve gerekirse Ruslar'a karşı da savaşmak üzere gönüllü kıtalar topladı. Bunlardan bir tabur (Asya taburu) Irak cephesinde savaşmak üzere Türkiye’ye geldi ve Irak cephesinde birçok şehit verdiler.

Bir grup Türkistanlı’nın hacca dönüşü Kurtuluş Savaşı’na katıldığını görmekteyiz. Mekke ve Medine’de hacc ibadetini tamamlayarak Türkistan’a dönmekte olan 40 kadar hacı Çukurova’da iken I. Dünya Savaşı başlar ve yurtlarına dönemeyip orada kalırlar. Harp esnasında burada bazı işlerde çalışarak geçimlerini temin ederler. Osmanlı’nın savaşta yenilmesi üzerine Çukurova Fransızlar tarafından işgâl edilir. Türkistanlılar, Tarsus’ta Fransızlar’a karşı ilk silahlı mücadeleyi başlatanlar arasında yer alırlar.

Türkistanlılar’ın Hacı Yoldaş başkanlığındaki grup, karakol basarak, trenlere saldırarak,  Fransızlar’a zarar verdirir. Daha sonra Kavaklıhan cephesi kumandanı Zeki Baltalı’ya müracaat ederek, Türk ordusuna katılırlar. Grup kumandanı Halil Süllü’nün emrinde Fransızlar’a karşı çarpışan 26 Türkistanlı’dan 16’sı şehit düşer.

Bağımsızlık Pahasına

Azeri Türkleri ise Kurtuluş Savaşı’na kendi bağımsızlıkları pahasına askerî yardım sağlamak istemişlerdir. 28 Nisan 1920’de Azerbaycan Parlamentosu hakimiyeti Bolşevikler’e vermeyi kabul ederken koyduğu şartlardan birisi Rus ordusunun Bakü’ye girmeden önce demiryolu vasıtasıyla Anadolu’nun yardımına gitmesi idi.  Bu durum Azeri Türkleri’nin kendileri bağımsızlıklarını kaybetseler bile, Türkiye’nin bağımsız yaşamasını istediğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak Ruslar kabul ettikleri bu şartı yerine getirmemişlerdir.

Türkistan Türkleri’nin 1914-1917 yılları arasında Kafkas cephesinde Ruslar’a esir düşen Osmanlı subay ve askerlerine yaptığı yardımları da, dolaylı da olsa Kurtuluş Savaşı’na askerî yardım olarak görebiliriz. Zira bu askerlerden yurda dönenlerden bir çoğu daha sonra Kurtuluş Savaşı’na katılmışlardır.

29 Ekim 1914 - 15 Aralık 1917 arasında Kafkas cephesinde Ruslar’a yaklaşık 60 bin Osmanlı subay ve askeri esir düşer.  Bu esirlerin büyük bir kısmı Hazar Denizi’nde Bakü’ye yakın Nargin adası ile Kuzey ve Güney Kafkasya’ya giren Osmanlı ordusu tarafından kurtarılarak Türkiye’ye getirilmiştir.  Ancak henüz Moskova’nın kontrolüne tam olarak girmemiş Sibirya’da bulunan 9 bin kadar Türk esirini kurtarma girişimleri sonuçsuz kalmıştır.

Çok zor şartlarda yaşamaya mahkum edilen bu esirlerin büyük bir kısmına Rusya Türkler’i sahip çıkarak, yardım etmişlerdir.  Bunun için Moskova, Petrograd, Kazan, Ufa ve Orenburg’da özel komiteler teşkil edilmiştir.  Rusya Müslümanları’nın Moskova’da 1 – 11 Mayıs 1917 tarihinde yapılan ilk genel toplantısında da Türk esirlerinin içinde bulunduğu zor durum görüşülmüştür. Kurultay bu hususu Rusya Harbiye Bakanı Kerensky’ye telgraf çekerek bildirmiştir.  Esirlerden yaklaşık 1.000 kadarı kendi çabaları ve Türkistanlılar’ın yardımıyla Afganistan üzerinden Türkiye’ye dönmüştür.

Türkiye’ye dönen esirlerden biri olan Tahsin İhbar, hatıratında “Ruslar Sibirya’daki kampta esirlere geniş Rus topraklarından çıkamazsınız demişlerdi. Buna rağmen Rus topraklarından çıkmaya muvaffak olduk. Çünkü bize Türkistanlılar zengin, fakir, ihtiyar, genç demeden adeta birbirleriyle yarışırcasına yardım etmişlerdi” demektedir.  Daha sonra milletlerarası alanda yapılan çalışmalar neticesinde kalan esirler de kurtarılarak yurda getirilmiştir. 1925 yılından sonra Rusya’da hiç esir kalmamıştır.

Gözler Yaşarıyor...

Türkistan Türkler’i daha balkan savaşı yıllarında Türkiye’ye para yardımı yapmaya başlamışlardı. Mesela Kazan Türkleri bu yıllarda Hilal-i Ahmer’e hatırı sayılır ölçüde para yardımı yapmıştır. Yine Balkan Harbi yıllarında (1912-1913), Türkistan’ın Akmescid şehrinden Sadık Ötegenov isimli bir ihtiyar kazak, küçük heybesinin iki gözüne doldurmuş olduğu altınları Rusya’nın başkenti Petersburg’a getirir. Burada tahsilde bulunan hemşehrisi Mustafa Çokay’ın evine gider ve ondan kendisini Osmanlı elçisine götürmesini rica eder.

Elçilikte, ihtiyar kazak Osmanlı elçisi Turhan Paşa’dan Türkistanlı Türk kardeşlerinin sevgi ve sempatisinin küçük bit ifadesi olmak üzere getirdiği yardımı gerekli yere ulaştırması ricada bulunur. Bunun üzerine gözleri dolan Turhan Paşa her ikisini kucaklayıp öper ve emaneti kabul eder.

Türkiye "Kök"tür

Türkistan Türkleri’nin yaptığı bu yardım ve desteklerinin maddi boyutları belki Milli Mücadele’nin başarısına büyük etkiler yapacak ölçüde görünmeyebilir. Ancak onların o devirde içinde bulunduğu şart ve durumlar göz önüne alındığında büyük fedakârlıklar içinde ifa edilmiş olduğu muhakkaktır. Bu fedakârlıklar ve Türkiye’ye karşı beslenen sevgi ve muhabbet Balkan Savaşı’ndan itibaren artarak devam etmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında had safhaya ulaşan bu sevgi ve muhabbet Ankara’nın da dikkatinden kaçmamıştır. Mesela bu yakın alakayı fark edenlerden biri Ankara Hükümeti’nin maliye bakanı Yusuf Kemal Tengirşek'tir. 1920 yılında Moskova’da bulunan ve Buhara, Hive, Türkistan, Tataristan ve Azerbeycan temsilcileri ile görüşmeler yapan Yusuf Kemal bey 16 Ekim 1920 TBMM’de yaptığı konuşmasında şunları söylemektedir:

“ Onların bizlere itimatları var…  bizleri muhterem ve mukaddes yerlerden gelmiş muhterem insanlar addediyorlar… bizim milletin mukadderatına bizden ziyade alakadar oluyorlar… Türkiye köktür; burada bulunan onun dallarıdır, diyorlar.”

Türk Coğrafyası Dr. Necati Gültepe Anayurtları olan Orta Asya'dan çıktıktan sonra tarihî gelişmeler sonucunda, Balkanlardan Sibirya'nın en doğusuna kadar yayılan ve hemen hemen dört bin yıllık bir geçmişe sahip olan Türkler, bu kadar geniş coğrafya üzerinde ve bu kadar eskiye uzanan mazi içinde, gerek kurdukları devletler bünyesinde, gerek başka devletlerin tâbiiyetinde, gerekse bağımsız topluluklar halinde, göçebe, yan göçebe ve yerleşik hayat şekillerinin hepsini tecrübe edip, içinde bulundukları şartların getirdiği mecburiyetlere bağlı olarak gerektiğinde savaşıp, her zaman büyük medeniyet ve kültür hamlelerinin öncüsü ve teşvikçisi oldukları halde, “Göktürk, Selçuklu ve Osmanlı” devletleri örneklerinde olduğu gibi bazen çağının "süper" devletlerini de kurarak varlıklarını devam ettirmişleridir.Çok kullanılan bir söz olan "Viyana'dan Çin Seddi'ne kadar Türkçe konuşularak gidilebilir" cümlesinin bir abartma olmadığı ve yaşanılan tarihî-coğrafî şartlann Avrupa ve Asya kıtaları boyunca bir Türk kuşağı oluşturduğu gerçeğinin sonuçları, XX.yüzyılın sonlarına doğru tekrar gün yüzüne çıkmış bulunuyor.Türk toplumları yayıldıkları geniş coğrafyada, aynı zaman dilimleri içerisinde, değişik teşkilâtlanmalara girmişler ve çoğu zaman aynı anda birkaç Türk devleti birden var olmuştur. Bunun en son örneği içinde bulunduğumuz yıllardır. Şu anda yeryüzünde Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan olmak üzere yedi tane bağımsız Türk devleti bulunmaktadır.Tarih boyunca bu duruma benzer haller meydana gelmiş ve bu devletler birbirleri ile çeşitli münâsebetlerde bulunmuşlardır. Bu münâsebetlerin yere, zamana ve şartlara göre kimi zaman olumsuz bir seyir takip ettiği, hatta iki Türk devletinin savaşmak zorunda kaldığı görülmüştür. Çok ayrı mekânlarda yaşıyor olmanın getirdiği bazı kültürel farklılaşmalar ve siyasî mecburiyetler, bu gibi sonuçların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.Yeryüzündeki Türkleri, yaşadıkları coğrafî bölgelere ve konuştukları lehçelere göre çeşitli gruplara ayırmak mümkündür. Türk topluluklarının coğrafî bölgelere göre bir listesi ana hatlarıyla şöyle çıkarılabilir:Altay-Sibirya Türkleri: Altay, Baraba, Çulım, Dolgan, Hakas, Karagas, Koybal, Kumandı, Sabir, Sagay, Şor, Telengit, Televüt, Tobol, Tofalar, Tuva, Yakut.Batı Türkleri: Ahıska, Azerbaycan, Balkanlar (Batı Trakya, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya ), Irak, İran (Afşar, Azeri, Halaç, Hamse, Horasani-Boçagçı, Kaçar, Karacadağ, Karagözlü, Karakoyunlu, Karapapak, Karayi, Kasgay, Şahseven, Türkmen), Kıbrıs-12 Ada, Suriye, Türkiye.Doğu Avrupa Türkleri: Gagauz, İdil-Ural (Başkurt, Çuvaş, Kazan, Mişer ), Kafkasya (Karaçay-Malkar, Kumuk, Nogay, Stavropol Türkmenleri), Karayim, Kırım (Kırım Tatarları, Belorusya Tatarları, Litvanya Tatarları, Polonya Tatarları, Kvrvmçak).Türkistan Türkleri: Afganistan, Doğu Türkistan (Kazak, Kırgız, Salar, Sarı Uygur, Uygur), Karakalpak, Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen.Ana çizgilerini vermeye çalıştığımız Türk Dünyası, Şamanist gelenekleri kısmen de olsa yaşatmaya devam eden Yakutlar ve Altaylılar'ın bir bölümü ile Hristiyanlığı kabul etmiş olan Gagauz'lar ve Musevi olan Karayımlar gibi küçük gruplar hariç, hemen hemen tamamıyla İslâm dinini kabul etmiş durumdadır.Balkanlar hariç Osmanlı Devleti'nin ilişkide bulunduğu Türklerin genellikle üç bölgede toplandığı görülmektedir: Kafkasya, Türkistan ve Kırım. Bu üç bölgenin, Osmanlı Devleti ile olan ilişkileri çerçevesinde tarihçelerine bakmakta yarar vardır.
Rusların Türkistan'da Hîve Şehri Mezalimi Dr. Rıza Nur Rusların Türkistan’ı istilâ esnâsında Hîve şehrinde yaptıkları katliamlar yağmalar ve her nev’î mezâlim müthiştir. Bu işlerin meydana çıkmaması için Ruslar her türlü tedbiri almışlardır. Oralara hiçbir ecnebi sokmamışlardır. Buna rağmen bu mezalim duyulmuştur. Amerikalı Mağman adında bir gazeteci ne yapıp yaparak 1873’te Hîve’nin zaptında Rus istila ordusuna sokulmuş, gördüğü vukuatı, eşsiz zulümleri, vahşilikleri, Amerika’ya dönüşünde yazmıştır. Yazdığı eserin adı “Hîve Seyahatnamesi ve Tarihi’’dir. Bu eseri 1292’de Bahriye Kolağalarından Ahmet Bey İngilizceden Türkçeye tercüme etmiştir. Hîve’yi fetheden Grand dük ile General Kaufman’dır. Kızılkum’u bin müşkülatla geçmişlerdir. Ruslar muhtelif zamanlarda beş defa Hîve’ye hücum etmişlerse de beşinde de Hîvelilerin kahramanlıkları ile bozguna uğrayıp çekilmişlerdi. Türkmenlerin silahları Rusların silahlarından aşağı olduğu halde sebatları takdire şayandır. Ruslar Manfeid kasabası civarında büyükçe bir köye hücum ettikleri vakit çoluk çocuk bütün ahaliyi katletmişlerdir. Köyü de tamamen yakmışlardır. Kendi kendisine teslim olan Manfeid şehrine girip rast geldiklerini kesmişlerdir. Hatta beşiklerde terkedilmiş kalmış çocukları bile kesip sonra yağma yapmışlar, sonra da şehri ateşe vermişlerdir. Ruslar köyleri ateşe verirler, evlerin içindeki insanlarla beraber yakarlardı. 1874 senesinde General Kaufman’ın askeri Hîveye girdiği vakit Hîve Hânı’nın sarayının mahzenlerinde güzel işlemeli bir sandalye, kıymetli vazolar,  işlemeli tüfek, kılıç ve ay-yıldızlı, altın işlemeli zırhlar vardı. Hepsi Petersburg’a gönderildi. Sarayda 200 kadar kadın vardı. ( ırzımıza dokunup bizi rezil etmeyin! Acıyın! Kaç gündür aç ve susuzuz! ) diye ağlar ve bağırırlardı. General Kaluçuf ile zabitler bu harem dairesine yerleştiler. Ben de bir odada yerleştim. Gördüm ki; Orta Asya ahalisi indinde ırz ve namus candan evlâdır. Hatta yolda, memedeki çocuğu kucağında, 4 koyun güden bir Kırgız kadına bir iki Rus sarkıntılık etmişlerdi, kadın olanca kuvvetiyle müdafaa etmiş ise de teslim olup ırzını payümâl ettirmektense belindeki bıçağı çekip önce memedeki yavrusunu sonra kendisini vurup öldürmüştü. Sarayda kalan kıymetli şallar, Hint kumaşları vesair eşyayı da asker yağma etti. Askerler şehir içinde ev, dükkân yağma edip kadınlara da tasallut ettiler. Kadınlar çırıl çıplak sokaklarda koşuştular, kaçıştılar. Ruslar verdikleri ahdi tutmayıp böyle rezaletler yaptılar. General ve zabitler, Han’ın sayfiyesinde çengiler oynattılar. Pek az müddet bir ikametle sarayı oturulamayacak bir derecede harap ettiler. Rus ordusu Hazuan’a girdi. Türkmenler gitmişlerdi. Ruslar evlere, zahirelere, harmanlara ateş verdiler. Kalmış olan birkaç ihtiyar, kadın ve çocuklar da beraber cayır cayır yandılar. Bunların feryatlarına dayanmak mümkün değildi. Rusların bu vahşeti o derecede idi ki; onların vahşi deyip terbiyelerine müstahak dedikleri Türkmenlerin en âdisinin bunu yapmayacağını beyan ederim.  Ruslar eşyayı yağma ve önlerine geleni kılıçla kesmekte devam ettiler. Bu vakaya muharebe değil en büyük zulüm denir. Bu vahşilik bana o kadar tesir etti ki dehşeti hâlâ gözümün önünden gitmiyor. İnsanın yüreği taştan, demirden olsa erirdi! Ölmeyen çocuklar, yaralı erkek ve kadınlar Rusların atları altında bar-bar bağırırlardı. Bunların kimi ana, kanlar akan çocuğunu kucağına almış, kimi oğul, yaralı babasını arkasına almış, taşımaya gayret ederler. İnsanı bir anda eritip bitirecek bir inleme ve ağlama ile yeri göğü titretirlerdi. Artık kaçmak imkânı olmadığı görününce bazısı Ruslarla boğuşur, bazısı Ruslara yalvarırdı. Hele çocuklarının Rusların elinde öldürüldüğünü görmemek için saçını başını yolup kendisini telef etmeye uğraşan kadınların manzarası pek feci idi. Bazı kadınlar da çocuklarını kucağına alıp Ruslara yalvarırlardı. Ruslarda merhamet olur mu? İkisini de atına çiğnetir, öldürür, ölmeyeni kılıçla temizlerdi. Burası az bir zaman içinde insan cesedinden geçilmez bir hale geldi. Ruslar kılıç savurdukları vakit nice analar kucaklarındaki yavrularına gelmemesi için kılıca arkalarını verirler, yara alırlardı. Bir ana yine böyle yapmış ise de kılıç yavrusuna gelip iki parça etmişti. O anda gazaplanmış bir aslan kesilen kadın, çocuğunun parçalarını atıp Rus’a hücum ve uğraşa uğraşa herifi telef ettiyse de yetişen diğer bir Rus da zavallı kadının işini bitirdi. Ölü cesetlerden geçilmiyordu. Yaralılar acıdan kurtulmak için öldürülmelerini rica ediyorlardı. Gördükçe dayanamayıp bayağı ağladım. Beş- on kadın bir suya atılarak oradaki sazlığa girip saklandılar. Bunu bir Rus görmüş, üzerine ateşe başladı. Her attıkça bir ördek vurur gibi birini düşürüyordu, kadınlarsa bağrışırlardı. Artık dayanmaya mecâlim kalmadı. Gidip Rus’un suratına bir kırbaç çarptım. Yüzünden kan boşaldı. Atışı kesti. Kadınlar ellerini kaldırıp bana dua ettiler ve ağlamaya başladılar. Biraz gittim. Silahsız genç ve güzel bir Türkmen’in başına dört Rus üşüşmüş kılıçla vuruyorlar, o da kollarını siper ediyor. Epeyce yaralanmış. Bir fırsatta hamle edip Rus’un birinin kılıcını elinden aldı ve bu kılıçla dördünü de devirdi; fakat akan kanlardan kuvvetsiz kalmış o da düştü. Diğer iki Rus gelip işini bitirdiler. Biraz ilerde kimi kadın ölen kocasının cesedine sarılmış ağlar, kimi naz içinde büyüttüğü parçalanmış çocuğunun etlerini koklardı. Bir top mermisi gelip onların da işini bitirdi.   Geliyorken bir kadının on beş yaşlarında yaralı oğlunun, ağlayarak yarasını sarmakta olduğunu gördük. Bir Rus hücum etti. Hemen sür’atle atımı sürüp yetiştim. Suratına bir kırbaç çalarak canavarı defettim. İnip çocuğunun yarasını elimle sardım. Kadının ağlamasına da dayanamayıp ben de beraber ağladım. Hâsılı üç binden ziyade hayvanat sürerek Hîve’ye dönerken arkaya baktım. O kadından başka canlı bir şey yoktu. Yedi sekiz saat evvel şen bir kasaba iken şimdi her tarafı insan salhanesi, bir tarafı bir avuç kül olan yangın yeri olmuştu.  Ne diyeyim daha? Böyle ve bundan feci vakalar hesapsız. Hele bir vaka gördüm ki; hâtırıma geldikçe tüylerim ürperip Ruslara lanet etmekten bir türlü kendimi alamıyorum: henüz 17 yaşlarında yüzüne bakmaya kıyamayacak kadar güzel bir kız 20 yaşlarında kendi gibi güzel sevgilisinin kılıç yarası almış başını dizine koymuş, akan kanları siliyordu. Yarım saatçik kadar onun yüzüne bakmaya koyulmuştu. Kâh inci danesi, kâh sel gibi akan göz yaşları ile kanı yıkar ve ikide birde, yüzünü, gözünü sevgilisinin yüzüne gözüne sürerdi. Delikanlı yarasının derdiyle, kız da bunun derdiyle hâlleşmekte iken bir Rus gelip ikisini de kılıçla doğradı. Kanlarını birbirine karıştırdı. Hele o dünyadan bîhaber yürüyemeyen çocukların hiç bir şey anlamamaları, arabalar ve otlar altında ezilmeleri dayanılır şeylerden değildi. Yolda iki çocuk cesedine rastladım. Atım basmayıp yan tarafa dönerek geçti. Bir hayvanın Ruslardan daha merhametli olduğunu gördüm. Ruslar kızların ırzlarına tasallut ederler. Onlar karşı koyarlar, berikiler de onları doğrarlar, bunlar da ırz ve namus uğruna canlarını feda ederlerdi. Rusların vahşiliğinin ne demek olduğunu görmek isteyenler son yüz, yüz elli sayfasını okusunlar. Her Türk bunu mutlaka okumalı. Onlara tâ Kazanlardan, Kırımlardan, Romanyalardan, Balkanlardan, Kafkaslardan beri Türklere ve Türkiye Türklerine yaptıkları zulümleri de tasavvur edelim.  Kaynak :  Türk Tarihi -  Dr. Rıza Nur
Türk Birliği ve Ruslar Bülent Tarhan Türk Dünyasını bölme ve Türkleri birbirine düşman etme politikaları, Rus milleti ve Rus devletlerinin var olma savaşıdır. Çarlık Rusya'sı döneminde Ruslar, mezhep farklılığı, lehçe farklılığı ve bölge farklılıklarını kullanmak suretiyle, Türkler arasındaki birliği sürekli engellemişler, hatta fırsat buldukça çatıştırmışlardır. Çarlık Rusya'sının Türkler üzerindeki politikası Sovyetler döneminde de değişmemiş, hatta acımasız yeni yöntemlerle, Türkler arasındaki birlik neredeyse tamamen yok edilme noktasına getirilmiştir. Komünist dönemde Türklere uygulanan yeni milletler teşkil etme projesi şu safhalardan geçmiştir: 1-Türk, Türkçe ve Türkistan sözleri yasaklanmıştır. Türk adı yerine boy adları millet adı haline getirilerek, o güne kadar Türk kimliği altında yaşayan Türkler, bölge adına veya boy-oymak adına göre yeniden adlandırıldılar. Böylece Kazak, Kırgız, Türkmen, Başkırt, Tatar, Özbek gibi mahalli adlar millet adı durumuna getirildiler. Ortak vatan Türkistan adı yerine Kazakistan, Özbekistan gibi bölge adları,Türk kimliği yerine bölge adlarına dayalı adlar, Türkçe yerine de bölge adlarına uygun dil adları kullanılmaya başlandı. Kazak-Kazak'ça, Özbek-Özbek'çe gibi. 2- Türk ve Türkçe sözleri dışında kimliği olmayan Azerbaycan Türklerine sunî bir ad ve suni bir dil icat edildi. Azerbaycan Türklerine kimlik olarak Azerbaycanlı, dil olarak da Azerbaycan'ca layık görüldü. İçinden Türk ve Türkçe sözlerinin silindiği bu kavramlar zorla kabul ettirilmeye çalışıldı. 3- Türk bölgeleri birbirinden ayrı federatif devletler haline getirilerek aralarına sınırlar çekildi. Sınırlar çizilirken bile kasıtlı olarak problemli ve sınır anlaşmazlıklarına konu olacak bölgeler meydana getirildi. (Mesela; Özbek Türklerinin yoğun olduğu bölgeler Kırgızistan'a, Kırgız Türklerinin yoğun olduğu yerler Özbekistan'a, Türkmenlerin yoğun olduğu yerler Özbekistan'a, Özbek Türklerinin yoğun olduğu bir başka yer Kazakistan'a bırakılmak suretiyle ilerde çıkması muhtemel çatışmalara alt yapı oluşturuldu.) 4- Türk bölgeleri içinde küçük otonom devletçikler kurularak bu devletler içerden de ihtilaflı hale getirildi. Bugün yaşanan Karabağ problemi bu düşüncenin mahsulüdür. Azerbaycan'ın Nahcivan ile irtibatını sağlayan Zengezor bölgesi Ermenistan'a verilmek suretiyle Nahcivan ve Azerbaycan arasındaki toprak bütünlüğü ortadan kaldırılmıştır. Azerbaycan'ın kanuni ve tabii bir parçası olan Nahcivan ile arasında bir su borusu geçecek kadar bile irtibat kalmamıştır. Bu yetmiyormuş gibi bir de Azerbaycan toprakları içinde Ermeni nüfusun kasıtlı olarak yerleştirildiği Yukarı Karabağ bölgesinde otonom bir devletçik kurulmuştur. Sovyetler dağıldıktan sonra bile bu proplemler çözülmemiş, daha da derinleşmiştir. 5-Türkler içinde anlaşmazlığı artırmak için ortak alfabeleri değiştirildi. Her birine farklı bir Kril alfabesi uygulandı.1991'den sonra bağımsızlıklarını kazanan cumhuriyetlerden yalnızca Türkmenistan ve Azerbaycan Latin alfabesine geçtiler. Ancak burada yine bir gizli el iki Türk devletine birbirinden farklı Latin alfabelerini kabul ettirdi. 6-Türkleri asimle etmek için farklı etniklerle ortak devletçiklerin çatısı altına topladılar. Mesela hiç ilgisi olmamasına rağmen Balkarlı Türkler ve Karaçaylı Türkler farklı Çerkez toplulukları ile ortak devletçikler altında bir araya getirildiler. Bu birleşme ihtilaflı bir birleşmedir. Hem Türkleri hem de Çerkezleri bölen bir birleşmedir. 7-Bazı yerlerde otonom seviyede bile olsa devletleşmesi istenmeyen Türkler anavatanlarından sürgün edilmiştir. Bunun bilinen en iyi örnekleri Ahıskalı Türkler ve Kırımlı Türklerdir. Bilinmeyeni ise Ermenilere tahsis edilen arazide kalan Türklerin durumudur. Azerbaycan içinde kalan Ermeniler Yukarı Karabağ bölgesinde toplanıp otonom bir idareye kavuşturulurken, Ermenilere tahsis edilen arazide yaşayan Türkler Anadolu'ya veya Azerbaycan'a göçe zorlanmıştır. Kalan Türklerin ise akibeti belli değildir. Kısaca Güney Kafkasya'da Azerbaycan dışındaki bölgelerde yaşayan Türklere otonom idareler bile verilmemiş, onlar için sürgün ve asimle politikaları uygulanmıştır. Kırım ve Ahıska Türkleri Orta Asya'ya sürgün edilmiş, Borçalı, Gümrü, Erivan, Gökçegöl, Zengezor bölgelerinde yaşayan Türkler zorla Türkiye ve Azerbaycan'a göç ettirilmiş, Acaristan, Abhazya ve Gürcistan'ın iç kesimlerinde yaşayan Türkler ise zorla Gürcüleştirilmeye, Rusya'nın iç kısımlarında yaşayan Türkler ise Ruslaştırılmaya çalışılmıştır. Özellikle Çarlık Rusya'sı döneminde Karadeniz'in kuzeyinde kalan bölgedeki Türklerin çok büyük bir kısmı zorla veya menfaat karşılığı önce Hıristiyanlaştırılmış, sonra da Ruslaştırılmıştır. 8-Sovyetler döneminde sürgüne tâbi tutulan Kırım Türkleri ve Ahıskalı Türkler ağırlıklı olarak Özbekistan'a yerleştirildiler. Diğer bir kısmı ise Kazakistan, Kırgızistan, Karaçay-Balkar Özerk Cumhuriyetleri, Ukrayna ve Rusya Federasyonu içindeki bölgelere yerleştirildiler. Aile bütünlüğü bozulan Türkler yerleştirildikleri yerlerde de rahat bırakılmayıp yerli halka çatıştırıldılar veya KGB'ye ajanlığa zorlandılar. Sonra da sürgün Türklerin KGB ajanı oldukları yalanını el altından yaymak suretiyle yerli halk ile sürgün Türkler arasında çatışmalar çıkardılar. 1989 yılında Özbekistan'ın Fergana bölgesinde Özbek Türklerini kışkırtarak Ahıskalı Türklere saldırılması da bu düşüncenin bir neticesidir. Kaynak: Ahıska Dosyası   
Türkistan Seyahatnamesi Dr. Emel Esin “Araştırmacı yazar Dr. Emel Esin hanımefendi komünizmin şiddetle hüküm sürdüğü 1955 yılının Mayıs ayında kocası eski büyükelçilerden Seyfullah Esin ile görmeyi çok arzu ettiği Sovyet Rusya esareti altında bulunan Türkistan’a onbeş günlük bir seyahat imkânı bulur. Türkistan’ın önemli şehirleri Taşkent, Semerkant, Buhara, Hive, Harezm ve Yesi’de tetkikler yapar. Komünizm zulmü altında yaşayan esir Türklerin ve bakımsızlıktan harabeye dönen muhteşem Türk mimari eserlerinin hazin hallerini görür. Kalemiyle tarihi eserlerin resimlerini çizer. Dönüşünde “Türkistan Seyahatnamesi” isimli bir kitap hazırlar. Çok büyük bir emek ve gayretin mahsulü olan bu eserden bazı bölümleri özetle aşağıya alıyoruz.”  Editör.                                                             **** T ürkistan’ı ziyaret etmeyi eskiden beri ümid ederdim. 1955 senesi mayıs ayında, çoktandır kurduğum hayal hakikat oldu. Sovyet Türkistan’ında onbeş günlük bir seyahat yapabildim. Seyahate teşebbüs etmeden evvel Orta Asya’nın beni bilhassa alakadar eden tarafı, yani san’at ve kültür mazisi hakkında malumat edinmek istedim. Fakat, araştırmalara rağmen Orta Asya’yı yalnız tarihi bakımından değil, san’at ve kültür tarihi cephesinden de anlatan toplu ve güvenilir bir eser bulamadım.   Seyahat için lazım gelen malumatı, eski şark kitaplarında, seyahat namelerde hatta edebiyatta, ve Türk, Garbi, Avrupalı veya Rus arkelog ve tarihçilerinin eserlerinde ayrı ayrı aramak mecburiyetinde kaldım. Bu kaynaklardan toplanmış bilgiye Türkistan’ı iyi tanıyanlardan şifahen duyduklarımı ve kendi seyahatlarımda almış olduğum notları da ilave ettim. Türklerin ÜlkesiMiladi 8. asrın başında Arablar Türkistan’a geldikleri zaman oraya “Türklerin ülkesi” demeyi tabiî bulduklarına göre, Türkistan o devirde bilhassa Türklerle meskûndu. Arablar beraberlerinde san’at alanında inkılablar yapan yenilikler getiriyorlardı. Kur’an ilhamı Müslüman memleketlerde san’atın vechesini değiştirmekteydi.   Arablar Türkleri zorla Müslüman etmediler. Hatta Belh’de Kuteybe Bin Müslim Budistleri ehli kitap addedi. “dinde zorlama yoktur” ayetine riayet tabiîdi. Ayrıca Hazreti Muhammed vefatından sonra ilerleyecek fetih ordularına Türklere iyi muamele edilmesini ihtar etmişti.“Türkler Allah’ın Şimaldeki Ordusu idi”. Araplar Türkistan’a geldikleri vakit, kulaklarında henüz peygamberin sesini duyuyorlardı. Türkler İslam câmiasına girince pek çabuk mühim mevkii kazandılar. Peygamberimizin Türkler hakkında muhtelif hadisleri vardır: “Allah’ın şimaldeki ordusu…….”“Türk hükmü uzun sürecektir..…..”“Kostantiniye feth olunacaktır..…..”   Türkler bu hadîsleri kendine rehber edip tarih içinde yürüdüler. İslam âleminde de, Peygamberimizin tabiri ile,  “Türk hükmü” XI. asırdan itibaren deva edecekti. Bu hüküm, ne siyasi ne kültürel alanda, Türkistan’a münhasır kalmadı. Türklerle beraber İslam âlemine yayıldı. Türkistan üslûbu düşüncesi İran’a, Arabistan’a, Afrika’ya, Afganistan’a, Hindistan’a, Rum’â ve Avrupa’ya doğru ilerledi.   Böylece, bozkırlarda ve Buhara Belh gibi şehirlerde yaşayan birçok velî ve imamları ile pek erkenden İslam’ın mistik topraklarından biri olmuştu. Müstakbel Osmanlı derviş şecerelerinin hepsi köklerinde Türkistan’ı bulacaktı.   1881 de St.Pedersburg’da Rusya ile Çin arasında Türkistan taksim edildi. Türkistan’ın bazı sınır kısımları Afganistan ve İran sınırları arasında kalmıştır. Bu bölüm Türkistan’ın kültürel birliğine halel getirdi. Bugün Türkistan kültürel hayatı uzun olup olmayacağı bilinmeyen bir inkita devresindedir. Türkiye ile Türkistan münasebeti tamamen kesildi. Türkistan Halkının Yaşayış Tarzı da Anadolu Halkınınkine BenzerTürkistan halkının yaşayış tarzı da Anadolu halkınınkine benzer. İki bin seneden beri pek az değişen kıyafetler bilhassa Kayı Han kabilesinin vatanı olduğu farz edilen Türkmenistan’da bize pek yakındır. Çiçekli mintanlar, şalvarlar, hırkalar, kadınların başlarında yemeniler, hotozlar veyahut bizde Yörüklerde olduğu gibi tohulgalar giyilir. Halk Türkiye’yi çok merak eder! “Sizinle anamız bir, atamız bir” derler. Sualler sorarlar: - “Türk halkı hemisi Müslüman mıdır?”  - “Türk mekteplerinde balalar Türkçe mi okur, yoksa ecnebi tilinde mi?”, - “Türkiye’de teknika nicedir?”,- “Mekke Türkiye’dedir değil mi?”,- “Nazım Hikmet’i Türkiye’de nasıl bir kişi bilirsiniz?”   Taşkent’te halk etrafımıza toplanmış, nereli olduğumuzu anlamaya çalışıyordu. Bir çocuk üzerime bir çilek attı. “Terbiyesiz bala” diye çocuğa çıkıştılar. Taşkent çarşısında, kokulu büyük çilekler yığılmıştı. Babam Duyarsa İyileşirBir Tatar bizimle konuştu. Babası çok hastaymış:- “İstanbullulara rastladığımın haberini babama götürürsem belki sevincinden iyileşir” dedi. - “Babanız nerdedir?” sualime,- “Kazan’da” cevabını verdi. Teessürü yüzünden belliydi. Bir Özbek genci bize sordu: - “Nazım Hikmet’in Türkiye hakkında söyledikleri doğru mu?” - “Türk’ün Yüreği adlı filimde gördüklerimiz hakikat midir?” Hemisi Muhammed TiliTürkistan dili şark Türkçesidir. Bizim Türkçeye çok benzer.An’anenevi Tahir ile Zühre hikâyesinde komünist idareye uymak için yapılan değişikler, hikâyenin folklorik cazibesini tamamen yok etmemişti. Uzun dramın pek çok sahneleri arasında perde kapandığı zaman biz de tiyatronun koridorlarında geziyorduk. Etrafımızda kalabalık toplandı. Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Tatar ve Başkurtlar vardı. Birtakım telafuz ayrılıklara rağmen hep birbirimizi anladığımızın farkına varan bir Özbek amale şöyle dedi:  “Hemisi Muhammed tili” Hive’de Bir Osmanlı Zabiti Hive’de meğer bir memleketimiz varmış. Kendisinden Hüseyin efendi diye bahsedliyordu. Rumcadan aldığımız efendi kelimesi Orta Asya’da yoktur. Eski bir Osmanlı zabiti olan Hüseyin efendi 1914-1918  (I.Dünya Harbinde) Ruslara esir düşmüş. Sibiryadan dönerken Hive’li bir Özbek kızı ile evlenip orada kalmış. Hive sanat mektebinde Sibirya’da esirken Alman arkaşlarından öğrendiği Almancayı okutuyormuş. Son harp esnasında (II.Dünya Savaşı) Hüseyin efendinin oğlu bir Alman cephesinde ölmüş.   Karşımıza çıkarılan birtakım manilere rağmen Hüseyin Efendi ile görüşmek kısmet oldu. Yaşlı ve yorgun halli bir adamdı. Birkaç gün tıraş etmeyi ihmal eylediği sakalı yüzünde nur gibi parlıyordu. 40 sendir konuşmadığı Garp Türkçemizi unutmuştu. Hive şivesi ile konuşuyordu. Türkiye hakkında söylediği tek söz şu oldu: “İstanbul mezarlıklarında selviler vardı, burada yok”   Hüseyin Efendi hayatının macerasını anlatırken birlikte Hive surlarına doğru yürümüştük. Güneş baterken kalelerin tepesine tırmandık. Boy, boy kalın minareleri çinili veya çinisiz kubbeleri, medreseleri, üstü eyvanlı toprak eveler ve balçık surları ile, muhteşem ve fakir Orta Asya şehri ayağımızın altına uzanıyordu.   Etraf karardı. Surlardan inip yavaş yavaş dönüyorduk. Hüseyin efendi bizi akşam yemeğine davet etmişti. İçinde 3 genç olan bir cip otomobili hızla gelerek yanımızda birden durdu. “Ata” diye Hüseyin Efendiyi çağırdılar. Kendisine bişey söylediler. Hüseyin Efedi bize döndü “Benim için gitmek gerek” dedi. Ellerimizi sıktı ayrıldı. (Gelen bu kişiler sivil polis olmalı!) Editör. Kaynak: Türkistan Seyahatnamesi-Dr. Emel Esin
Türk Kimliği Yakup Deliömeroğlu Ayvaz Gökdemir'in, hazırladığı “Türk Kimliği” adlı eseri, 142 sayfa ve milliyetçilik bahsi, Türk milleti ve Türkiye, Anadolu medeniyetleri Türkiye halkları, din milliyet millî kültür, demokrasi, açık toplum, Türk kültürü ve mevlid başlıklarından oluşuyor. Gündemde yer almış ve almakta olan konuların, spekülasyonlara meydan vermeyecek tarzda ve güzel bir üslupla ele alındığı kitapta Türk kimliğine yönelik tesbitler yapılmaktadır. Yazar, kitabın önsözünde tevazu ile şunları söylemektedir:"Bu kadar küçük bir hacim içerisinde Türk kimliğinin bütünüyle teşhis ve teşhir edilmesinin, sergilenmesinin imkânsızlığı aşikârdır. Burada, samimî, iddiasız bir üslûp içerisinde Türk kimliğinin bazı ana sütunlarıyla, bir kısım hususiyetleri işaret edilmeğe çalışmıştır."   Kitapta uzun izahlardan sonra milliyetçilik şöyle tarif edilmektedir: "Milliyetçilik, fert ve toplum olarak bir şahsiyet ve izzetinefs sahibi olmaktır." İleriki sayfalarda ise şu görüşlere ver verilir: "Ferdin milliyet duygusundan uzaklaştırılması, millî kültürlerin bozulması ve yozlaştırılması, insan tabiatının bir nev'i tahribidir. Millet ve millî kültür aleyhtarı tutum ve davranışlar, ya bir suikasdin yahut da patolojik bir halin ifadesidir."   Şahsiyetini korumak, geliştirmek ve gerçekleştirmek, sağlıklı bir kişilik sahibi olmak isteyen hiçbir fert, milliyetsiz olamaz. "Milliyetçilikten uzaklaştırılmış fert ve toplumların hâli, bir kimlik ve kişilik buhranı, yani bir nev'i nesebi belirsizlik demektir ki çözülmeye, bozulmaya, neticeten yok olmaya götürür."   "Milliyetçilik, kökü insan ruhunun derinliklerine ulaşan, insana sağlıklı bir kişilik ve emin bir kimlik kazandıran psikolojik ve sosyal bir zarurettir."    Gökdemir, "Bir milliyetçi ne ister?" sualine ise şu cevabı veriyor: "Her şeyden önce, milleti için istiklâl yani bağımsızlık ister, kendi vatanında kendi bayrağı altında, milletinin kendi başına buyruk ve kendi efendisi olarak yaşamasını ister. Bu yoksa, varını yoğunu ortaya atarak istiklâle ulaşmağa, yabancı işgal ve boyunduruğundan kurtulmağa çalışır. İstiklâli varsa, onu korumak ve tam istiklâl haline getirmek baş endişesi ve gayesidir ki, bu da maddî ve manevi kalkınma, ekonomi ve kültürce yükselerek kudret kazanma demektir. Dünyada âcize hak yoktur. Âcizin hiç bir şeyi olmadığı gibi, istiklâli de olamaz ve kalamaz."   "Bugün Türkiye'de, maalesef, vatanı kuran, kurtaran ve yaşatan kanı, imanı, irfanı inkâr edenler, yok saymak, yok hükmünde tutmak, mahkum vaziyette bırakmak isteyenler var. Türküm ve müslümanım demeyi suç-kabahat halinde görenler ve gösterenler var. Fakat şükürler olsun ki her devirde olduğu gibi, nefes aldığı sürece kanının, imanının ve irfanının davacısı olacak milletin öz oğulları ve kızları da var."    "Batı âlemi ile kaynaşabilmek, dostluk ve ittifak bağları kurabilmek için de kökümüzün ve kültürümüzün onlarınki ile aynı olması gerektiğini zannedenler çıktı. Hâlâ da var." "Batıya hayran olduğu ve kendi kökünden utandığı için uygun ve utanılmayacak bir kök arayanlar, "Türkiye" diyebilmek için Anadolunun bütün tarihine ve Anadolu toprağının bütün kültür katmanlarına sahip olmamız gerektiğini düşünenler, Batı dostluğu için onlara akrabalık hısımlık peşinde olanlar."   "Bütün bunların dışında, bu Türkiye kültürleri" "Anadolu medeniyetleri" iddialarının gerisinde, Türkiye'nin üniter millî devlet olduğu gerçeğini yaralamak ve yıkmak, Türkiye'nin Türklerin değil de" Anadolu kavimlerinin", "Türkiye halklarının" vatanı olduğu, Türklerin burada olsa olsa, kavimlerden bir kavim olarak bulunduğu hainane iddiasına zemin hazırlamak niyetleri de su yüzüne çıkmağa başladı."   "Anlaşılıyor ki, Türk'ün bin yıldır bu topraklarda eriyip yok olmadan ayakta kalmasına, birilerinin canı sıkılıyor. Bizi bin yıllık vatanımızda garip ve yabancı bırakmak istiyorlar."   "Türkiye Cumhuriyeti bir etnik gruba mâl edilemez" diyerek, Türk milletini kendi vatanında, kendi bayrağı altında bir etnik gurup mertebesine düşürmek isteyenler, nihayet baklayı ağızlarından çıkardılar... Bu tertibin kökü dışarıda, ajanları içimizdedir. Gaflet ve dalalet erbabı da, her zaman olduğu gibi, bunların aleti ve kör idrakli yandaşıdır."   "Biz, Meriç nehri ile Ağrı Dağı, Karadenizle Akdeniz, Güneydoğu Anadolu ile Kuzeybatı Anadolu arasında yaşayan herkesi, Türklük duygusu ve şuuru taşıyan herkesi, dini ve dili farklı olsa da, devletimize sadık bütün vatandaşlarımızı, insan, dindaş, vatandaş ve millettaş sıfatiyle kardeşbilir ve kardeş diye bağrımıza basarız."   "Türkiye'de "halklar" yok, Türk halkı, Türk milleti vardır. Türk milleti, Türkiye'de "etnik gruplardan biri" veya "bir etnik grup" değildir. Vatanın ve devletin gerçek ve rakip tanımaz, ortak kabul et mez biricik sahibidir. Yekpare, bölünmez bir millettir." Kitapta demokrasi ile ilgili bazı tesbitler de şöyle:   "Biz öteden beri, demokrasiyi milliyetçilikle birlikte ele alan bir dikkat içerisindeyiz. Çünkü bu iki mefhum aynı kaynağa bağlıdır, biri diğerini gerektiren, ikisi birbirini tamamlayıp bütünleşen kardeş mefhumlardır. Kaynak millettir. Millet yoksa veya yok sayılırsa, milliyetçilik de olmaz, millî irade rejimi demek olan demokrasi de olmaz."   "Milleti devre dışı bırakan, "millete rağmen" lik iddiası veya özelliği taşıyan bir idare tarzını, bugünün Türkiyesi'nde milliyetçilikle bağdaştırabilmek, bence, imkânsızdır. Demokrat olmayan bir milliyetçilik "abestir". Hem büyük millet, muhterem millet, kültürü istiklâli olan millet diyeceksiniz, hem de onu hürriyete, kendi kendini idareye ehil saymayacaksınız, böyle şey olmaz. Milletini hor gören, milletini sopa ile güdülecek sürü sayan bir milliyetçilik olamaz." Sivil toplum ile ilgili görüşlerini ise bölümün sonunda şöyle ifade eder:  "Kıyamete kadar Türkçe konuşan ve kelime-i şahadet getiren bir millet olarak kalmak ve elbette çağın ilmî teknolojik donanımı ile donanmak istiyoruz. Hedefimiz sanayileşerek bir refah toplumu olmaktır. Bunu beceremezsek sürüneceğimizi, bunu yaparken kökümüzden koparsak da düşeceğimizi biliyoruz. Bunun için de hep kökümüzün üzerinde yükselelim diyoruz."   Hülâsa, Türk kimdir? Türkiye niçin vatanımızdır? ve günümüzün hayatî konuları üzerinde odaklasan bu küçük hacimli kitap, düşünce ve inanç dünyamızın ortasına atılmış bir avuç kor gibi. Türk milliyetçilik ve vatanseverliğinin çağdaş bir manifestosu niteliğindeki bu veciz satırlar, erişebildiği her temiz vicdanı mutlaka tutuşturacak, her kulakta behemahâl yankı uyandıracaktır. Kaynak: Türk Yurdu
Hazreti Türkistan Mehmet Can “Araştırmacı yazar Dr. Emel Esin hanımefendi komünizmin şiddetle hüküm sürdüğü 1955 yılının Mayıs ayında kocası eski büyükelçilerden Seyfullah Esin ile görmeyi çok arzu ettiği Sovyet Rusya esareti altında bulunan Türkistan’a onbeş günlük bir seyahat imkânı bulur. Türkistan’ın önemli şehirleri Taşkent, Semerkant, Buhara, Hive, Harezm ve Yesi’de tetkikler yapar. Komünizm zulmü altında yaşayan esir Türklerin ve bakımsızlıktan harabeye dönen muhteşem Türk mimari eserlerinin hazin hallerini görür. Kalemiyle tarihi eserlerin resimlerini çizer. Dönüşünde “Türkistan Seyahatnamesi” isimli bir kitap hazırlar. Çok büyük bir emek ve gayretin mahsulü olan bu eserden “Hazreti Türkistan” bölümünü özetle aşağıya alıyoruz.” Editör. Türkistan şehri (Yesi), Taşkent'in 270 kilometre kuzeyinde, Kazakistan Cumhuriyetindedir. Mavi dağların çerçevelediği bir ovada, ekseriyeti kerpiç olan evlerden müşteşekkil, 15 bin kadar nüfuslu bir kasabadır. Trenimiz, Türkistan'a Bayramın ilk günü, sabahleyin erkenden vardı. Bulunduğumuz geniş ovada, Hoca Ahmed âbidesi, yüksek piştak (taçkapı) ve kubbeleri ile en uzaklardan görülüyordu. O gün Bayramın ilk günü olduğu için çok kimseler Bayram namazını Ahmed Yesevi'nin yanında kılmağa, uzak yerlerden, günü birlik gelmişler. Cami kapalı olduğundan, binanın etrafında yayılan ovada, gün doğarken, 6000 kişi Bayram namazını kılmış. Erkek, kadın, ihtiyarlar ve gençler varmış. Gençler, bütün sene namaz kılmadıkları halde, Bayram namazım kaçırmazlarmış. Hazreti Sultana mı?   İstasyonda bulduğumuz eski bir otomobilin şoförü, "Hazreti Sultan'a mı?" diye sordu. Kasabayı aşıp, sahra ortasında yükselen "Hazreti Sultan"’a yaklaştığımız zaman, Timur devrinin tamamen ayakta kalan nâdir eserlerinden biri olan bu binanın heybeti önünde hayrette kaldık. Boz tuğladan inşa edilmiş, kısmen çini ile kaplı, dikdörtgen bir bina idi. iki kule ortasında yükselen, 40 metre boyundaki piştakın azameti, Ktesifon ile ölçüşebilirdi. Sivri kemerli bu tâk, âbidevi bir giriş teşkil ediyordu. Binanın mihveri üzerinde iki kubbe vardı. Takın arkasında kavun şeklindeki büyük kubbe mescide aiddi. öbür uçtaki, daha küçük ve dilimli kubbe ise Türbenin üzerinde yükseliyordu.   Seyfullah, büyük tâkın önünde kalmıştı. Orada rastladığımız Kırgız külâhlı imam ve kırmızı takkeli bir Özbek, ricamız üzerine, binanın muhafızını çağırmaya gitmişlerdi. Zira, esasen tamirde olan cami ve türbe kapalı idi. Böylece, hadîsli kemerin gölgesinde. Hoca Ahmed Yesevi'nin penceresi önünde, bir müddet yalnız kaldım. Biz'de Türküz   İki adam bana doğru geldiler. Başlarında takke, üstlerinde yüksek yakalı, siyah Kazak hırkası vardı. Bir tanesi gözlerini kırpıştıran, mütevazı halli, kır sakallı, yaşlıca bir adamdı. Diğeri biraz daha gençti. Parlak kara gözleri ve seyrek siyah sakalı ardı. Bu ikincisi bana sordu: "Sen nerelisin?" "Türküm" dedim. Bu sözleri söylerken, bana sual sorana değil, arkadaşına bakıyordum. O, elini göğsüne koymuş, başını selâm verir gibi eğerek, "Biz de Türküz" dedi. Bu kullandığı tâbir acayibti, zira Orta Asya'da, ve bilhassa halk arasında bugün, Türk tâbiri kullanılmaz. Kazak, Özbek vs… gibi mevziî isimler duyulur. İkinci adam yine sordu: "Kur'an okur musun?" Müsbet cevabım üzerine, "O halde, okuyalım" dedi. Hoca Ahmed'in penceresine karşı döndüler, sağıma ve soluma bağdaş kurdular. Ben aralarında, ayakta duruyordum. Bana sual soran kişi, güzel bir ses ve fasih bir arabça ile, "Yasin" suresinin son kısmını okudu. “Ve İleyhi türceûn", diye bitirdi. Süratle Yanımdan Uzaklaştılar Yanımdaki iki Kazak ellerini semaya doğru açtılar ve bir müddet sessizce dua ettiler. Kur'an okuyan ayağa kalktı ve eli ile arkamı sıvayarak, "Rahmet, kızım, rahmet" dedi ve aynı esnada, ikisi de gittiler. "Rahmet" Orta Asya türkçesinde "Teşekkür ederim" demektir. Ben hayretle döndüğüm zaman, Kazaklar ortada yoktu. Bir saniye tereddüdden sonra, binayı çepe çevre saran hendeği atlıyarak, gittiklerini farzettiğim tarafa doğru koştum. Onları, uzun siyah hırkaları ve sarkan kuşaklan ile, çok uzaktan ve arkadan, bir kere daha gördüm. Göçebelerin kolay yürüyüşü ile, hızlı hızlı gidiyorlardı. (Muhtemelen ajanlar görmesin diye. Editör) Divanı Bulduk   Seyfullah’ı aradım. Onun da, bana verecek bir haberi vardı. Sovyetler Birliği'ne geldik geleli, vaktiyle Taşkent'te basılmış olan Hoca Ahmed Yesevi divanım arıyorduk. Seyfullah, camiin ön cebhesini dolaşırken bir Kazak da onunla konuşmaya gelmiş. "Acaba Ahmed Yesevî Dîvânı burada bulunur mu?" diye soran Seyfullah'a, Kazak, "bekle" deyip gitmiş. Uzunca bir müddet sonra, göğsünde sakladığı, el yazması bir divanla geri gelmiş. "Hazreti Sultanın Hikmetini al, özünün olsun" demiş. Sonra ilâve etmiş: "Sende durması yahşirekdir (iyidir)."  Biz, böylece caminin etrafında dolaşırken, binanın muhafızı, anahtarlarla geldi. Soluk mavi gözlü, yaşlı bir Tatardı. Arabçayı vaktiyle Ufa'da öğrenmiş. Binanın üzerindeki sülüs yazıları okuya' biliyorsa da kûfîleri okuyamıyordu. “Benden sonra sülusları da kimse okuyamayacak ve anlamayacak”   Hoca Ahmed Yesevî Camiinden ayrıldıktan sonra, resim yapmak için, dışarıda münasib bir mahal bulup oturdum. Bir küçük kız yanıma geldi. Kızıl entari giymişti. Başı örtülü idi. "Moskova" diye bir Rusça şarkı söylüyordu. İsmi Fatma idi. Kazakça konuşmuyor veya konuşmak istemiyordu.  Akşam saat sekiz sularında, Hoca Ahmed Yesevî'den ayrıldık ve istasyona döndük. Trenimiz, sabah ikide geleceğine göre, epey  beklememiz icabediyordu. İstasyon pek kalabalıktı. Bayram namazına gelenlerin hepsi, açık havada, demir yolunun kenarına çömelmiş, dönüş trenlerini bekliyorlardı. Özbek, Kırgız, Kazak, Türkmen, türlü kıyafetler vardı. Gece semasında, Bayram hilâli parlıyordu.Allah'a Şükür Sizleri Gördüm  Muhtelif taraflardan gelen yolcular, birbirleri ile tanışmış, herkes kendi akranı ile gruplar teşkil etmişti. Hanımlar hep beraber oturuyorlardı. Bayram namazına iştirak eden bu hanımların beyaz başörtüleri vardı. Ak Sakallı, uzun boylu ihtiyarlar, yahut Şark türkçesinde dendiği gibi "kartlar", arkalarında heybe, ellerinde asâ, birbirlerine sokulmuş duruyorlardı. İstasyon memuru onları itti. Sürü şeklinde, sessizce uzaklaştılar, ve biraz ötede yere oturdular. "Kartlar" gayet mütecessisdi.   Ben yanlarından geçerken, dayanamayıp nereli olduğumu sordular. "Türküm" dedim. Arkamdan bir ses, "yalan" dedi. Döndüğüm zaman bir gencin gülerek bana baktığını gördüm. Sahiden Türk olduğumu anlayınca, bu genç bariz bir heyecana düştü. Meğer, ailesi Kafkas hududumuz civarında bir köyden gelirmiş. (Muhtemelen Ahıskalı bir Türk olmalı. Editör) Fakat, kendisi ömründe Türkiyeli bir kimse görmemiş. Gece saat ikiye kadar yanımızda oturdu. "Allaha şükür, sizleri gördüm" diye tekrar ediyordu. "Keşke hanımı da getireydim, o da sizi görürdü" dedi. Dağarcığını açıp bize portakal verdi. Portakal, Sovyetler Birliğinde çok nadir bir meyvadır.   Biz de, etrafımıza toplananlara Türk sigarası verdik. Ay yıldızı görünce kimse sigarayı içmedi: mendillerine sarıp, sakladılar. Sabaha doğru trenimiz geldiği zaman, karanlıkta yüzlerini ancak hayal meyal gördüğümüz bu bir kaç saatlik arkadaşlarımızdan teessürle ayrıldık. Ertesi gece saat 12 de, Taşkent'ten tayyareye binerek Orta Asya'yı terk edecektik. Türkistan'dan ayrılmak güç geliyordu. Bu memleket, bize muhabbet ve hüzün ile karışık, derin bir tesir bırakmıştı. Asırdîde bir kültürün ölüşünü, Türkistan'daki kadar vuzuhla hiçbir yerde görmemiştik.   Bir memleketin kültür ve sanat tarihi grafik şekilde temsil edilse, bir takım çıkışlar ve inişler olur. Türkistan, bugün inen bir hat üzerindedir. Eski san'at ananesini yaşayan ve anlayan ustalar ve hümanist vasıfta münevverler, artık hep ihtiyarlamış, yerlerini alabilecek gençler yetişmemiş. Bugünkü Türkistan halkı, âbidelerinin harabeleri içine sığınıp, barınmaya uğraşmaktadır. Bu manzaranın hüznünü unutamıyoruz.  Kaynak: Dr. Emel Esin - Türkistan Seyahatnamesi
Hadislerde Türkler: " Yer Yüzünün En Hayırlı Süvarileri'' Prof.Dr.Zekeriya Kitapçı P eygamber Efendimizin Türklerle ilgili hadislerinin bir çoğu, ilâhi bir menşee ve Rabbani bir ilhama dayanan ve O'nun kıyamete kadar devam edip gidecek ebedi risaletinin mucizelerini ortaya koyan hadislerdir. O, bu mucizevi hadislerinde Türklerin İslam dünyası ve özellikle Orta Doğu hâkimiyetleri üzerinde durmuş ve bunun nasıl şekilleneceği ve kaç safhada gerçekleşebileceği hakkında çok önemli açıklamalarda bulunmuştur.  Yine bu hadislerde, Türklerin Orta Doğu hakimiyetine giden yolda Arap Yarımadasına doğru yapacakları üç önemli "akın"dan bahsedilmiş ve Türk hakimiyetinin en sonunda Yavşan otu, Ilgın Ağacı biten yerlere, yâni Arabistan'ın en ücra köşelerine kadar ulaşacağı haber verilmiştir.  Bu bir manada Müslüman Türk milletinin bir cihan hâkimiyetine   giden yolda ve tarihi "Kızıl Elma" ülküsü doğrultusunda ve bir ilâhi iman coşkusu içinde Batıya doğru yürüyüşünün bir müjdesidir. Bu yürüsün bir diğer ana istikameti de "Hindistan"dır. Ve onlar Efendimizin buyurmasıyla "Yeryüzünün en hayırlı süvarileri"dir.Bir diğer hadislerinde ise Peygamberimiz bu ilahi yürüyüşün yeni öncülerini Hazreti Ali efendimize şöyle haber vermiştir:"Ey Ali! Sizler Beni Asfar (Rumlar)la bir çok harpler yapacaksınız. Oysa sizden sonra onlarla asıl çarpışacak İslam'ın yüz akı (bir kavim) gelir. Onlar öyle bir kavimdir ki Allah yolunda cihad etmekten ne bir kınayanın kınamasından ve ne de onların dedikodusundan çekinirler."  Bu nebevi haber bir ilâhi beyan olarak müminlere Kur'an-ı Kerim'de de bildirilmiştir: "Ey iman edenler! Sizlerden kim Allah 'ın dininden yüz çevirirse, şüphesiz Allah; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği ve onların da kendisini seveceği bir kavim getirecektir. Onlar Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından (ulu orta tehdit etmesinden) çekinmezler. Bu Allah'ın bir lütfü ve keremidir ki; onu kime dilerse ona verir. Allah İhsanı bol ve çok bilendir."  İslâm ve insanlık tarihi bu ilâhî ve nebevi beyanın Müslüman Türk milletini işaret ettiğine şehadet etmektedir, İstanbul'un fethinin yine onlara nasip olacağını müjdeleyen şu hadisde bu hakikati teyid etmektedir: "İstanbul mutlaka feth edilecektir. Onu feth eden komutan ne güzel bir komutan ve onun askerleri ne iyi askerlerdir."Sahih Kaynaklar  Hazreti Peygamberimizin Türklerle ilgili hadisleri, başta Sahih-i Buharı ve Sahih-i Müslim olmak üzere (Kütüb-i Sitte- Altı Büyük Hadis Kitabı) onların şerhi yolunda yazılmış daha birçok eser ve yine bunların dışında, ilk hicret asrından zamanımıza kadar kaleme alınmış binlerce hadis kitabında hem de bütünüyle yer almaktadır. Hattâ bu hadislerin, bin Kısmı Sahih-i Buhâri de Sahih-i Müslim nerede ise aynı metin ve muhtevalarla zikredildiği için literatüründeki özel tabiriyle "Müttefâkun aleyh" mertebesinde hadislerdir ki. bunların sıhhatinden, doğruluğundan hiç kimsenin.şüpheye düşmemesi.gerekmektedir.       Burada hemen şunu ifade edelim ki; gerek Sahih-i Buhâri gerekse Sahih-i Müslim Allah kelâmı Kur'an-ı Kerim'den sonra, dinî kaynak itibariyle en sağlam ve en güvenilir kitaplar olarak kabul edilmiş; Kûtüb-i Sitte, Çin Seddi'nden Atlas Okyânusu'na kadar yayılan İslam ülkeleri ve yeryüzünde yaşayan bütün Müslümanlar arasında, hemen her devirde çok büyük bir saygı ve hüsnü kabule mazhar olmuştur. Bu hususta kıyamete kadar bu külliyeyi, aşan bir başka kitabın yazılması artık mümkün görülmemektedir.   Peygamber Efendimizin bu tür hadislerinin artık tarih metodolojisi dahilinde ve Hadis ilmi ve Hadis Usulü yönünden umumî bir değerlendirilmesinin yapılması, temas ettiği konular itibariyle Türk tarihinin umumî akışı içinde değerlendirilerek, ilmî bir senteze doğru gidilme zamanı çoktan gelmiştir. Zira bu hadisler bugün bizim için bir manada da tarihî bir belgedir. Bu bakımdan Türklerle ilgili hadislerin hem tarih hemde ilim âleminin münâkaşasına bîr an önce sunulmasının zamanı herhalde gelmiş olmalıdır....Velhasıl bizim böyle bir çalışmayı ortaya çıkarırken tek bir gayemiz vardır. O da belâ ve musibetlerin sağanak sağanak yağdığı, millet varlığımıza kasd edildiği böylesine bedbaht bir devirde ve milletimizin manevi bir buhran ve anarşiye süreklendiği böylesine meşum bir dönemde Müslüman Türk milletinin kendisine dönmesi bir alın yazısı ve bir kader borcu olan tarihi misyonuna yeniden sahip çıkması ve böylece Ruh-u  Nebi-yi hoşnut etmesidir. Zira yer ve gök ehlinin ondan beklediği de işte budur.Kaynak: Tarih ve Düşünce  
Yirminci Asırda Türklerin Uğradığı Sürgün ve Soykırımlar Prof. Dr. Ahmet Buram T ürk tarihi, âdeta bir göçler tarihidir. Yaşanan çok sayıda savaşın önemli sebeplerinden veya sonuçlarından biri de bu göç Sürekli yer değiştiren, farklı dil, din ve kültürlerin coğrafyasına giren Türkler, ister istemez, gittikleri coğrafyadaki insanlarla bir hâkimiyet mücadelesine girişmiş; savaşmışlardır. Türkler, asıl büyük kıyım ve kırımları göçler sırasında yaşamışlardır. Her göç, Türkler için bir trajedi olmuştur. Tarih boyunca yaşanan bütün göçleri ve bu göçlerde karşılaşılan kıyım ve kırımları an¬latmak bir kitabın hacmine sığmaz. Onun için biz daha çok 20. yüzyılda Türklerin uğradıkları göçlerin, sürgünlerin, kıyım ve kırımların bir bölümünü, özetlemeye çalışacağız.  16. yüzyılın ortalarında (1552), şehirdeki bütün erkeklerin, Korkunç İvan'ın emriyle kılıçtan geçirildiği, sağ kalan kadınların ve kızların esir edilip 150 bin Rus askeri arasında dağıtıldığı Kazan Hanlığının Ruslar tarafından yıkılması ve 17. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti'nin Viyana önlerinde mağlup edilmesiyle (1683) başlayan yenilgiler ve geri çekilme süreci, içinde çok acı olayları barındıran felaketler zincirine dönüşmüştür. Türk’ün “Kara” Asrı   18. yüzyılın ortalarından itibaren hızlanarak gelişen tarihi olaylar 20. yüzyılı Türkler için "kara" bir yüzyıl haline dönüştürmüştür. Nitekim 20. yüzyılın en mağdur, en mazlum ve en çok kırım ve kıyıma uğrayan milleti Türkler olmuştur.   20. asır, insanlık tarihinin en önemli yüzyıllarından biridir. Bilim ve teknoloji bu yüzyılda zirveye çıkmıştır. Dünya ideolojik kutuplara bölünmüş, büyük savaşlar ve mücadeleler yaşanmış; insanlığın yaşadığı derin acılardan sonra, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü genellikle bütün dünya tarafından benimsenen ortak değerler haline getirilmiştir. Bu gelişmeleri fırsat bilen birçok millet, tarihle hesaplaşmış; evrensel hukuktan ve milletler arası kurumlardan yararlanarak kayıplarını telafi etmeye çalışmıştır. 20. yüzyılın en çok kaybeden milleti olan Türkler ise, kaybetmeye devam etmişlerdir. Onun için 5 Ekim 1938 tarihinde kurşuna dizilerek öldürülen ünlü Özbek şairi A.Çolpan:                                                Bu imiş; bilgi- fen, hüner asrı                                                Bu imiş; yükselen beşer asrı                                                Hadisat öyle gösterdi ki; bu asır                                                Yalnız; şer ve şer ve şer asrı.   Göç, bazen istenerek başvurulan umuda yolculuğun adı, kimi zaman da mecburi bir yer değiştirme, bir sürgündür insanlık için. Kıtlık, salgın hastalık, kuraklık gibi tabii afetler sebebiyle meydana gelen göçler, asıl itibariyle bir umuda, hayale, hayata yolculuktur. Ancak, insanlara, yaşadıkları coğrafyada hayat hakkı verilmemesi dolayısıyla meydana gelen mecburi göçlerde, genellikle acı, ezilmişlik, vahşet, katliam ve ayaklar altına alınan insanlık onuru vardır. Bu tür göçler, aslında birer sürgündür. Başka bir deyişle, bu tür göçler, vahşetten, zulümden, ölümden kaçıştır.Osmanlı’da Adâlet ve Şefkat  "Îla-yı Kelimetullah" ve "Nizâm-ı Âlem" ülküsüyle coşan Osmanlı orduları, İslam adaleti, İslam hoşgörüsüyle fetihler yapmış ve üç kıtaya yayılan geniş bir coğrafyayı Osmanlı Devleti'ne bağlamış idiler. Türklerin adaletini ve hoşgörüsünü tanıyan yerli halklardan birçoğu, savaşmadan Osmanlı'ya tabi olmayı kabul etmiş ve Türklerin adaletine sığınarak dillerini, dinlerini, kültürlerini korumuş, yaşatmışlardır. Türkler tarafından fethedilen geniş coğrafyada, yüzyıllar boyu, Türkler ile diğer milletlerle birlikte, barış ve adalet içinde kardeşçe yaşamışlardır.  Osmanlı Devleti fethettiği toprakları her bakımdan imar etmiş; yollar, köprüler, camiler, hanlar, hamamlar yapmış ve o bölgelere önemli sayıda Türk nüfusu aktararak tam anlamıyla vatanlaştırmıştır. Yüzyıllarca dünyanın tek süper gücü olan Osmanlı Devleti, gerilemeye ve toprak kaybetmeye başlayınca, Türkler önemli ölçüde göç olgusuyla karşı karşıya kalmışlardır. Osmanlı’dan Sonra Zulüm ve İşkence  Osmanlı ordularının çekildiği coğrafyalardaki Türkler, yıllarca birlikte yaşadıkları ve hep şefkatle  davrandıkları yerli komşuları tarafından, amansız ve acımasız bir baskı ve kırıma maruz bırakılmışlardır. İşte  içinde büyük trajedileri, soykırımları barındıran bu göçlerin önemli bir bölümü Balkanlarda yaşanmıştır.   İkinci Viyana kuşatması da başarısızlıkla sonuçlanınca, Osmanlı ordusu tarihinde ilk defa geri çekilmiştir. Bu çekilmeyle birlikte Avusturyalılar, İstanbul'dan, çok önce, 1389 tarihinde Türkler tarafından fethedilen Üsküp'e kadar gelerek şehri yakmış ve birçok insanı kılıçtan geçirerek öldürmüşlerdir. 1687'dekı bu olay sırasında, Üsküp'te yaşama imkanı bulamayan Türkler, göçmek ya da kaçmak zorunda kalmış ve İstanbul'a gelerek Unkapanı civarında bir mahalle kurmuşlardır. Bu olay ve 1687 tarihi, Rumeli'den Anadolu'ya doğru yapılan göçlerin başlangıcını oluşturmuştur.   1687 tarihinde Üsküp'ten İstanbul'a yapılan göçten sonra, yaşadıkları yerlerde rahatsız edilen, baskıya uğrayan Türk toplulukları, çeşitli zamanlarda Anadolu'ya göçmeye devam etmişlerdir. Daha sonra yapılan göçlerden, 1774 tarihinde Balkanlar üzerinden gerçekleşen Kırım Türklerinin göçü, 1806 yılında Sırp ve Karadağ işyardan, 1829 tarihinde Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanması ve özellikle, 1877/78 Osmanlı Rus savaşı İle 1912 Balkan savaşı sonrasında meydana, gelen göçler önemlidir.  Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanması ile birlikte çeşitli bölgelerde yaşayan Türklere büyük baskılar uygulanmış ve göçe zorlanmışlardır. Özellikle Mora yarımadasında yaşayan Türkler büyük zulüm görmüş; kaçma fırsatı bulamayan 20,000 Türk hunharca katledilmiştir.   Rusların Yeşilköy yakınlarına kadar geldikleri 1877/78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlarını ilan etmişler, Bulgaristan ise özerk bir Prenslik haline getirilmiştir. Bu savaş sırasında ve sonrasında bir buçuk milyon İnsan göç etmek zorunda kalmıştır. Hiçbir can güvenliği olmadan yollara çıkan bu insanlar, göç yo¬lunda saldırılara uğramış; işkenceye, tecavüze ve her türlü insanlık dışı uygulamaya maruz kalmış, büyük bir kısmı yollarda öldürülmüştür.   Bu göçler sırasında yaşananlar tam anlamıyla bir felakettir. Soykırımdan kurtulanların bir bölümü de açlık, hastalık ve sefaletten ölmüştür. Sağ olarak güvenli bölgelere ulaşabilenler, buralara yerleştirilmiş, Anadolu'ya gelenler ise Osmaniye, Reşadiye, İhsaniye gibi adlarla kurulan yeni yerlere yerleştirilmişlerdir.    1877/78 Osmanlı-Rus savaşından sonraki en büyük göç dalgası, 1912 Balkan savaşı sırasında yaşanmıştır. Dört küçük Balkan devletçiği, Osmanlı'nın orduyu terhis etmesini fırsat bilerek hücuma geçmiş ve Osmanlı'yı mağlup etmiştir. Türkler ancak İşkodra, Yanya ve Edirne'de direnebilmişlerdir. Savaş sırasında sivil Müslüman halk katliama uğramış, kaçabilenler canlarını kurtarmış ve İstanbul'a, Anadolu'ya yönelen yeni bir göç dalgası oluşmuştur. Balkan savaşlarından sonra Osmanlı Devleti, Avrupa'daki topraklarının % 83'ünü, Avrupa'daki nüfusunun ise % 69'unu kaybetmiştir. Çok Hazin Manzaralar  Bütün bu savaşlar ve göçler sırasında her biri ayrı bir trajedi olan binlerce olay yaşanmıştır. Örnek olması bakımından bir Alman demiryolu memurunun 1878 savaşı hatıralarında yer alan bir notunu burada vermek istiyorum. Alman memur hatıralarında ," Yolda dört yüz cesede rastladım. Üst üste yığılmışlardı ve hepsi çıplaktı. Kadın, erkek, çocuk hepsi önce karda, soğukta çıplak bırakılmış, sonra öldürülmüşlerdi. Bunların içinden iki yaşında bir çocuğu ben kurtardım" demektedir.    "Rumeli'den Türk Göçleri” adlı eserde, Bilal Şimşir 1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra başlayan ve 1912 Balkan savaşları sonrasında devam eden göçleri, Türk, Rus, Fransız, Bulgar ve İngiliz arşiv belgeleriyle ortaya koymaktadır.   Bu eserde yer alan yüzlerce belgede, göçün, açlığın, etnik arındırmanın, soykırımın ve korumasız kalan sivil insanların çaresizliğinin, insanlık ayıbı olan örneklerini görmek mümkündür. Örneğin bu belgelerden biri, Petersburg'da İngiliz Büyükelçisi Loftus tarafından Rus Dış İşleri Bakanı Gortchakow'a verilen notadır. Bu notada:   "Rus ilerlemesi karşısında Rumeli Türk halkının panik halinde toplu olarak göçtüğü ve bu göç sırasında 100.000 kişinin açlıktan ve soğuktan öldüğü belirtilerek, halkın telaş ve korkusunun giderilmesi için, Rusların bir bildiri yayınlaması gerektiği" belirtilmektedir. Göçler Devam Ediyor...  Balkanlarda yaşanan katliamlarda Rus desteğindeki Bulgar birlikleri önemli rol oynamışlardır. Sadece Harmanlı katliamında 20.000 kişi katledilmiştir. Balkan savaşı sırasında meydana gelen göçte, yaklaşık olarak 600.000 Müslüman katledilmiştir. Bu 600.000 kişinin 200.000'inin Bulgar çeteleri tarafından katledildiği tahmin edilmektedir. 1821'deki Yunan ayaklanması ve bu ayaklanmaya ile birlikte başlatılan "etnik temizlik", daha sonra uygulanan sürgün ve soykırımın başarılı bir örneğini oluşturmuştur!   Bütün bu coğrafyadaki nüfus hareketleri, aslında nasıl bir göçün, sürgün ve katliamın yaşandığını açıkça göstermektedir, örneğin, Girit'te 1821'de 160.000 Müslüman, 129.000 Hıristiyan yaşarken, 1911'de Müslüman nüfus 28. 000, Hıristiyan nüfus ise 307.000 olmuştur. J. McCharty de 1829 ile 1923 yıllan arasında Balkanlarda 5.000.000 sivil nüfusun eridiğini, yok olduğunu belirtmektedir. Eriyen ve yok olan bu sivil nüfusun tamamına yakını Müslü-manlardan oluşmaktadır.  Balkanlardan Anadolu'ya yapılan göçler Cumhuriyet  döneminde de devam etti, Bu göçlerin bir bölümü "mübadele" yoluyla gerçekleşti. 1923 mübadelesinde Yunanistan'dan yaklaşık olarak 500.000 insan Türkiye'ye geldi. Yunanistan'da baskı ve zulüm gördükleri için, 1952-1969 yılları arasında mübadele anlaşmaları dışında 25.000 kişi daha Türkiye'ye göçmek, kaçmak zorunda kaldı.   Cumhuriyet döneminde Balkanlardan Türkiye'ye yapılan göçlerin en büyüğü Bulgaristan'dan oldu. 1925-1949 yıllan arasında 220.000, 1950-52 yıllan arasında 155.000, 1968-79 yılları arasında 115.000,1989 yılında ise yaklaşık olarak 230.000 kişi Türkiye'ye göç etmek zorunda kaldı.   Türkiye, bu son göçle, 2. Dünya Savaşından sonra Avru¬pa'da görülen en büyük göç hareketiyle karşı karşıya kaldı. Dönemin Bulgar yöneticileri, Türklerin en temel insani haklarını ellerinden aldılar. İsimlerini değiştirdiler, dillerini yasakladılar, mezarlıklarına müdahale ettiler, tarîhi ve mi¬marî eserlerini yıktılar, dinî ve millî kimliklerini yok etmek için büyük baskılar, sindirme ve asimilasyon politikalar uyguladılar.   Dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen bu maddi ve manevi soykırıma maalesef bütün dünya seyirci kaldı. Belene kampından dünya basınına yansıyan görüntüler ise, insanın tüylerini ürperten bir vahşet ve insanlık ayıbı olarak tarihde ki yerini aldı. Bu soykırımdan kaçanlarla birlikte, Cumhuriyet döneminde Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan insan sayısı yaklaşık olarak 800.000'e ulaştı. Bu rakam, Türkiye'nin Cumhuriyet döneminde aldığı göçlerin yaklaşık olarak % 48'ini oluşturmaktadır. Ayrıca Cumhuriyet döneminde Yugoslavya'dan 305.000, Romanya'dan 120.000 kişi Türkiye'ye göçtü. Son Soykırım: Bosna!  1992 yılında bağımsızlığını ilan eden Sırplar, Bosna-Hersek ve diğer yerlerde büyük bir soykırım gerçekleştirdiler. Avrupa'nın ortasında gerçekleştirilen bu soykırımın görüntüleri bütün dünya gazetelerinde ve televizyonlarında yayınlandı. Âdeta canlı, yayınlarda soykırımlar yapılmaktaydı. Ancak öldürülenler Müslümanlar, olunca bütün dünya, Sırplar amaçlarına ulaşıncaya kadar seyretti. Bu vahşetten kaçabilen 20.000 insan Türkiye'ye getirildi. Bir bölümü Kırklareli'ndeki göçmen kamplarına, bir bölümü de İstanbul'un çeşitli semtlerinde oturan akrabalarının yanma yerleştirildi.         Göçler büyük acılarla doludur. Bütün zorlukların , acı ve trajedilerle dolu hikâyelerine rağmen, şunu da belirtmek gerekir ki, göçlerin Anadolu'nun Türkleşmesinde büyük rolü olmuştur. Önce 13. yüzyılda Moğollardan kaçarak gelenler, daha sonra da 19 ve 20. yüzyılarında ki göçlerle gelenler Anadolu'nun Türkleşmesine önemli katkı¬larda bulunmuşlardır. Kaynak: Kurşunlanan Türkoloji - Prof. Dr. Ahmet Buran  
Doğu Türkistan'dan Türkiye'ye Hazin Bir Göç Hatırası:"Uzaklara Balam" M.Halistin Kukul Uzaklara Balam; kıymetli dost ve fikir adamı  Hızırbek Gayretullah'ın son kitabının adıdır. Yazarın ifadesiyle bu bir hâtıra kitabıdır. Yazar, önsözünde şöyle diyor: “Bu hatırat,Doğu Türkistan'dan 1949 yılında yola çıktıktan sonra İstanbul Sirkeci göçmen evine gelişimize kadar olan hatıralarımı dile getirmektedir.”   Elbette ki, öyle tatlı rüyalarla donatılmış ve fildişi kulelerde, sayfiye yerlerinde sürdürülmüş bir hayatı süsleyen hâdiseler zinciri değil; acının,ölüm korkusunun, açlığın adım başı kol gezdiği, dehşetli komünizm illetinin ruhlara musallat olduğu hâtıralar silsilesi olarak karşımızda canlanmaktadır.   Küçük büyük, kadın erkek, genç ihtiyar, hasta sakat demeden ölüme gönderilen milyonların çığlığından bugüne intikal ettirilen ibret levhalarıdır Uzaklara Balam. Yokluk çekmemişe yokluğu, acı çekmemişe acıyı, zulüm görmemişe zulmü anlatmak, hele de bu cephede hissiyatı zayıf olanlara bu işkenceleri kabullendirebilmek hiç de kolay değildir.   Her şeye rağmen, birazcık insanî his mensubu olanların, bugün, dünyada zulmün pençesinde yaşayan otuz beş milyon Doğu Türkistanlı Müslüman Türk'ün esaret altında bulunduğunu idrâk etmeleri gerekir. Ve, Hızırbek Gayretullah'ın çocuk yaşında, büyükleriyle birlikte yaşadığı ölümle burun buruna dehşetli anları, hakikatin penceresinden bir kere daha değerlendirme imkânı veren Uzaklara Balam, ümit ediyorum ki, bu hususlara bigâne kalanlara da yeni bir şuur kazandıracaktır.   Hiçbir şey değil, kitabın 181.ve 182. sayfalarındaki haritalardaki Doğu Türkistan'dan Türkiye'ye hicret güzergâhı bu dehşetli işkencenin mânâ ve ehemmiyetini anlatmaya yeterlidir sanırım. Bir tarafta Rus, diğer tarafta Çin emperyalizminin kıskacında bulunan Türklerin, Türkiye 'ye gelmekten başka çareleri yoktu. İnsan, bu haritalarda takip edilen yola baktığı ve bu yolculuğun bundan altmış yıl evvelin şartlarında yapıldığını düşününce ürperiyor.İşte Güzergah...    Urumçi (Doğu Türkistan)-Tibet-Keşmir-Delhi (Hindistan)-Bombay (Hindistan)- Karaçi-Umman Denizi-Basra Körfezi-Basra-Bağdat-Nusaybin (Türkiye)-Adana- Ankara ve İstanbul.    Şimdi de, eserden kısa bir bölüm arz ederek, Hızırbek Gayretullah' ın hâtıralarının özüne biraz daha nüfûz etmeye çalışalım:    “ …Gerçekten de Alibekler 50-60 kişilik bir kalabalıkla geldiler. Meğerse biz çocukların heyecanla beklediğimiz Osman Baturla görüşüp, dönüyormuş. Gelenleri karşılayanlarla oldukça kalabalık bir topluluk bizim evdeydi. Bir ara gelenler açık alana toplandı. Alibek, yüksekçe bir yere çıktı ve topluluğa uzun bir konuşma yaptı. Çocukların anladığı tek şey, birkaç gün içinde daha ileriye doğru göç etmek ve yola koyulacağımız oldu. Daha sonraları Alibek'in bu konuşmalarına vâkıf olduğum yaşlarda, şunları dile getirmiş olduğunu anladım:    ‘Ben Osman Baturla, Maksut’la, Emen Hazret'le ,Aysabek'le, Canımhan efendiyle de görüşmemi sürdürdüm... Artık bu topraklarda yaşamamız imkânsız. Çin zulmü ve komünizm rejimi bize hayat hakkı tanımıyor. Sizleri,buraya kadar getirdim, ne Rus ne de Çin'e yem ettim. Fakat neslimizin devamı ve vatanımızın geleceği, istiklâli için hicret etmemiz gerekmektedir. Biliyorsunuz ki , Hazreti Peygamber Efendimiz (aleyhisselam) da geçici bir süre için vatanından hicret etmişti. İşte biz de bu sünneti yerine getirip Doğu Türkistan'ı terk ediyoruz. Bu yolda ve uğurda hiç kimseyi mecbur etmiyorum. İsteyenler burada kalabilir. Benimle gönüllü olanlar gelsin. Bir hafta içinde kalanlarla gidenler saflarını belli etsin…’   Ertesi hafta kalanlar kalmış, gidenler de daha güneye Köklük dağına doğru yol almıştık. Köklük dağında Ustu nehrinin kıyısına geldiğimizde Alibek Hakim: ‘ Buradan sonra yolumuz Taklamakan çölünün en dar yeri ve önümüzdeki kışta donacak olan Lop-Nor gölü üzerinden Tibet'e,oradan da Himalayalara doğru olacaktır. Sizlere, bir daha söylüyorum,bu yolculuğumuz bir ölüm kalım yolculuğudur.Yolumuzda ölüm, kan, savaş, hastalık ve açlık olacaktır. Bir daha tekrar ediyorum kalmak isteyenler burada kalabilirler.’ Dedi.    Babamın hatıralarına göre Ustu'da Alibek Hakim'in yanında 70 hane ve 300 kişi kalmıştı.O günlerde Urumçi 'de bulunan Rus subayı ve araştırmacısı Prof. V.İ.Petrov'a göre 50 aile, 234 kişi kalmıştı. Yılın aralık ayında 70 aile ve 300 kişi Taklamakan'a doğru yola çıkmıştık. Elveda!..    Kanlı gözyaşlarıyla anayurtlarına ‘Elveda’ diyorlardı. Bu üzüntü, bu elem, bu hüzün, bu acı, bu ayrılık, bu kanlı gözyaşları niye ve niçin idi? Küçücük beynimde bu sorulara cevap bulamadan Taklamakan çölüne giden yolda baba annemin yedeğindeki tayın üzerinde yola koyuluyorum... - Babaanne, nereye gidiyoruz? dedim.  ‘Uzaklara  Balam’ dedi.                                            Ufkumuzun kandili söndü,                                            Sarardı bütün topraklar.                                            Mevsimler kızıla döndü,                                            Elveda doğduğum topraklar.,.”    Mehmet Emin Buğraların, Dr. Mesut Sabri Baykozuların, Osman Baturların, Hacı Canımhanların ve İsa Yusuf Alptekinlerin canları pahasına verdikleri mücadele devam ediyor.   Uzaklara Balam; hiç şüphesiz ki, anladığımız mânâda edebî tarzda bir hâtıra kitabı değildir.Ve yine; uzaklara Balam, bir tarih araştırmasını da hedef alarak yazılmış bir eser değildir. Lakin,Uzaklara Balam, hem edebiyata, hem içtimaiyata ve hem de büyük Türk tarihine düşülmüş, ciddî ve ibret verici hâdiselerle dolu gerçeklerle donanmış bir “kayıttır.” Hem de milyonların canına ve hürriyetine mal olmuş vesikalarla dolu bir kayıt!..
Türkistan'dan Osmanlı'ya Türkler'de Sosyal Tesisler Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı   Türkler Müslüman olduktan sonra Peygamberimizin “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır” Hadis-i şerifini kendilerine düstur edinerek mücahidlere, halka, yolculara hizmet için pek çok ribat, kervansaray, han, hamam gibi sosyal tesisler yaptılar. Tarihçi Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı’nın bu konudaki bir yazısını aşağıya alıyoruz. Editör Türkistan'da Ribatlar  Büyük İslâm coğrafyacısı Hamevî, bu yüce maksat için Baykent'de zenginler tarafından binden fazla ribat yapıldığını zikretmektedir. Muhtelif köy ve kasabalardan gelen yerli mücahidler, mühtedîler bu ribatlarda toplanırlardı. Buralarda bir mürşid veya şeyhin manevî tebiyesinde yetişen, olgunlaşan ve adetâ şehid olmaya hazır hale gelen bu mücahidler, gazî dervişler, özellikle ilk bahar ve yaz aylarında kâfirlere karşı gaza ve cihad'da bulunurlardı. Bu mücahidler zaman zaman halkın arasına bir erenler ordusu olarak katılırlar, onları  aydınlatır, irşad ederlerdi.   Daha sonraları, değil Orta-Asyanın, Anadolunun bile Türkleşme ve İslâmlaşmasında büyük hizmetleri dokunan ve “Horasanlı Erenleri” olarak bizim tarih ve edebiyat literatürümüze geçen böylesine sevdalı kişileri yetiştiren işte bu şekilde kurulmuş ve zamanla tekke ve dergâh şeklini almış müesseselerdir. Türk yurtlarında hele hele İslâmlaştırma faaliyetlerinin kollektif bir heyecan ve fırtına haline geldikten sonra yerli halk varlıklarının çok büyük bir kısmını bu kabil hayır ve hasenat müesseselerine sarfetmede âdeta yarışır hale gelmişlerdir. Bu konuda İstaharî şöyle demektedir. “Maveraünnehr'de (Aşağı Türkistan) zenginlerin büyük bir kısmı, mallarını Allah yolunda harcarlar, ribatlar, yol ve köprüler yaparlar, din uğrunda cihadı teşvik ederler. Ancak onlardan çok az bir kimse servetlerini eğlence ve sefahete harcamaktadırlar. Buralarda, hiç bir şehir, kasaba, su kaynağı, sebil, önemli geçitler, hatta hiç bir köy yoktur ki, orada yolcu ve misafirlerin istirahatlarını temin etmek için mutlaka bir ribat vardır. Aşağı Türkistan’da, bu şekilde hizmet gören ribatların sayısı 10,000 kadardır. İhtiyaç sahipleri, ribatlarda dilediği kadar kalırlar. Buralarda onların yiyecek ve barınmaları temin edildiği gibi hayvanlarının da bakımı yapılmaktadır.” Osmanlı ve Selçuklu’larda Kervansaraylar  Aşağı Türkistan’da, îslâmiyetin yayılış yıllarındaki bu îslâmi gelişmeler ve müesseseler, daha sonraları büyük imparatorluklar kurmuş olan Selçuklu ve Osmanlı Türkleri ile önemli benzerlikler arz etmektedir. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı Türkleri  olsun imparatorluk hudutları içinde kalan geniş ülkeleri hanlar, hamamlar, kervansaraylar, sebiller, cami ve mescidlerle donatmışlardır.  Aradan asırlar geçtikten sonra, Kanunî Sultan Süleyman devrinde, Avusturya imparatorluğunun sefiri ve koyu bir Hıristiyan olan G.D. Bucbecg'in hükümdarına yazdığı mektuplarda belirttiği müşahedeler, Istaharî’nin ifadeleri ile nekadar bir benzerlik arz etmektedir. G.D. Bucbecg hatıralarında, bu hanlar ve kervansaraylar hakkında şu sitayişkâr ifadelerde bulunmaktadır: “Kervansaraylar, bunlar cidden büyük binalar. Hancılar, Hıristiyan, Yahudi, zengin, fakir herkesi misafir eder, hiç kimseyi reddetmezler. Kapıları aynı şekilde herkese açıktır. Paşalar, sancak beyleri, seyahatlerinde bu hanlara inerler, sanki kral saraylarında imiş gibi bende bu hanlarda bir çok resmî kabuller yaptım. Büyük bir itina ile hana inen herkese istisnasız yemek verilir. Yemek zamanı gelir gelmez, bir hizmetçi kocaman bir tahta tabla ile ortada görünür. Tablanın ortasında bir sahan, sahanın içinde etli bulgur pilavı bulunur. Ekmekler sahanın etrafına dizilmiştir. Bazen de bir parça bal gömeci vardır. Yemekleri hakîkaten lezzetli idi. Çok hoşuma gitti. İşte hanlarda yolcular, bu surette bedava besleniyorlar. Fakat çok ciddi bir sebep olmayınca yolcular üçgünden sonra gitmelidirler. Zira devamlı yolcular gelmektedir.”   Kaynaklar: İstahari - el-Mesâlik vel- Memalik             G.D Bucbecg - Türk Mektupları Kanûni Devrinde Bir Sefirin Hatıraları  
Türklerin Müslüman Olması ve Kuteybe bin Müslim Hazretleri Mehmet Can İnsanlık tarihinin en büyük hadisesi Hazreti Muhammed (aleyhisselam)'ın islamı tebliğidir. Sonra Sahabe-i Kiram'ın ve Tabiîn'in hizmetleri gelir. Bundan sonra da İslam tarihinin en büyük olayı Türklerin Müslüman olmasıdır.

Türkler Müslüman olduktan sonra İslam dinine bütün varlıkları ile sahip çıktılar, kendilerini bu yüce dine vakf ettiler. Hatta bu emaneti Araplardan teslim alarak"İlay-ı Kelimetullah" bayrağını yeni iklimlerde, yeni coğrafyalarda dalgalandırdılar. Türkistan şehirleri dünyanın en büyük islam beldeleri haline geldi; binlerce alim, evliya ve devlet adamı  yetişti, yüzbinlerce kitap yazıldı.

Türk milletinin bu uğurda dünyanın dört bucağında akıttıkları kan ummanları doldurur. Bugün bile dünyanın en ücra köşelerinde kefensiz yatan yüzbinlerce "şehid" ve onları sade bir taş ile temsil eden " Türk şehidlikleri" vardır. Türkistan Türkleri'nin Müslüman olması Sahabe-i Kiram ve Tabiîn'in sayesinde oldu.

Sahabe-i Kiram ve Tabiî'nin Eseri 

Peygamberimizin vefatından hemen sonra, özellikle Hazreti Ömer zamanında önce İran feth olundu. Meşhur Kadisiye zaferinden sonra da bütün aşağı Türkistan feth edildi. Türklerin İslamiyetle şereflenmesine Peygamberimizin Sahabeleri ve Tabiîn sebep oldular. Sahabe-i kiram ve tabiin islamiyeti yaymak için evlerini, ailelerini, yurtlarını terk edip bir daha dönmemek üzere dünyanın en ücra yerlerine ulaştılar. Bugün eski dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkistan'da da pek çok sahabe ve Tabiîn'in kabirleri var.

Mesela bunlardan birisi Peygamberimizin amcası Abbas'ın oğlu ve Peygamberimize çok benzeyen büyük sahabe Kusem bin Abbas hazretleri'dir. Semerkant'ta yaptığı bir hücum esnasında şehid oldu. Mezarı zamanla Müslümanlar tarafından mukaddes bir ziyaretgah haline getirildi. Halk ona Kuran-ı Kerim'de "Allah yolunda öldürülmüş olana ölü demeyiniz!" ayetinin hükmi ile "Şah-ı Zinde" yani "Yaşayan Sultan" adını verdi.

Türkler Kitle Halinde Müslüman Oldular

Bilindiği gibi İslam hidayet güneşi 9.  asırdan itibaren Orta Asya Türk boyları arasında süratle yayılmaya başladı. Mesela bu yıllarda Türkistan Türklerinden 200 bin çadır halkı Müslüman oldu. Her bir obada en az 10 kişinin bulunabileceği tahmin edilirse yaklaşık olarak 2 milyonluk bir insan kitlesinin Müslüman olduğu anlaşılır. Bu ise İslam tarihinin akışını değiştirecek çok büyük bir olay ve belki de bir dönüm noktasıdır.

Tereddütsüz diyebiliriz ki bu şekilde milyonları aşan insanların büyük kitleler halinde Müslüman olmaları eski dünyada Müslüman milletleri arasında yalnız Türk milletine nasip olmuştur. 

Bu da; Kabile kabile, boy boy hatta oba oba, bıkmadan, usanmadan, yorulmadan, bu step Türkleri arasında dolaşarak islamiyetin Türkler tarafından benimsenmesini ve kabulünü sağlayan, onları dini yönden eğiten, öğreten, fedâkar, Müslüman mücahidler sayesinde olmuştur. İşte bu mücahidlerin en başta geleni Türkistan'ı feth ederek orada İslamiyetin yerleşmesi için her türlü gayret ve fedakarlığı gösteren Kuteybe bin Müslim hazretleridir. Kuteybe bin Müslim Hazretleri'nin Türkistan'daki Hizmetleri

Türkistan'ın Maverahünnehr bölgesini fetheden ve Türklerin İslam ile şereflenmesinde en büyük rolü olan Kuteybe bin Müslim hazretleridir. Türkistan'da İslamiyetin yerleşmesini temin eden bu büyük mücahid maalesef gençliğimiz tarafından hemen hemen hiç  bilinmemekte, tanınmamaktadır.

Büyük İslam alimi Abdulhakim Arvasi hazretleri "Türkistan ateşperest idi. Emevilerin hilafeti zamanında Kuteybe isminde Müslüman bir kahraman İslam dinini burarlara yaydı." Dedi.

Kuteybe bin Müslim ile ilgili olarak büyük müfessir ve aynı zamanda büyük tarihçi İbni Kesir de:

" Ümeranın ulularından biri olan Kuteybe, aynı zamanda büyük bir kahraman ve komutandır. Allah, onun vasıtasıyla o kadar çok kimseyi hidayete ulaştırmıştır ki sayılarını ancak Allah bilir. Bu kimseler Müslüman olmuşlar ve Allahın dinine sımsıkı sarılmışlardır." Demektedir.

Pek çok Camii ve Mescid  Yaptırdı

 Kuteybe bin Müslim hazretleri İslamiyetin Türkistan'da yerleşmesi ve Türklerin müslüman olması için canla başla çalıştı Pek çok cami ve mescid yaptırdı. Baykent şehrinde bilhassa mihrabı ile ünlü muazzam bir sanat eseri olan Cuma Camii'ni yaptırdı. Kıymetli taşlarla süslü olan muhteşem mihrabın civardaki camilerde bir örneği yoktur.

Buhara'nın iç kalesinde yer alan daha önce Budist tapınağı iken sonra ateş evine çevrilen Mecusi mabedin yerine Mah-i Ruz Camii'ni inşa ettirdi. Ayrıca Semerkant'ın fethinin ilk günlerinde şehrin en güzel yerine büyük bir cami yaptırdı. Kuteybe bin Müslim hazretleri Türkistan'da fethedilen istisnasız bütün şehir, köy ve kasabalara camiler, mescitler yaptırdı. Bazı hallerde ise fethin bir sembolü olarak şehrin en büyük ve önemli mabedini camiye çevirdi.

Türk Evlerinde Arap Misafirler

Kuteybe bin Müslim hazretleri Buhara'daki yerli Türklerin yarısından çoğunun evine, seçkin Müslüman Arapları misafir olarak yerleştirdi.. Böylece yeni Müslüman olan Türklerin dinlerini en güzel şekilde öğrenmesini sağladı. Bu sebeple Buhara'da İslamiyetin yayılması çok süratli oldu.

Namaz Kılanlara Mükâfat

Kuteybe bin Müslim Hazretleri yeni Müslümanların namaz kılmasını teşvik için onlara mükafat vermeyi vaad etti. Bunun için her Cuma günü tellallar halka yüksek sesle " Cuma namazı kılanlara iki dirhem para verilecektir" diye duyurular yaptı. Özellikle pek çok fakir kimse bu hediyeyi almak için akın akın camilere koştu.  Bütün Putları Yaktı

Kuteybe bin Müslim Hazretleri Semerkant'da evlerde eski dinlerden kalan ne kadar heykel varsa toplattırdı. Daha sonra bu heykeller bir meydana getirildi. Heykel yığını sanki büyük bir köşk gibi oldu. Müslüman Fatih Kuteybe hazretleri halkın bu hassas meseleye göstereceği tepkiye hiçbir aldırmadan ayağa kalkarak, kendisine ateş getirilmesini istedi. Getirilen ateşten eline bir parça aldıktan sonra putların yığılı olduğu meydana doğru ilerledi. Yüksek Sesle "Tekbir" getirdi. Sonra da bir zamanlar binlerce insanın taptığı putları gözleri önünde ateşe verdi. Putların yanıp kül olmasından sonra yerli halktan kalan bir kısmı da hemen Müslüman oldular.

Kuteybe bin Müslim hazretleri 714 senesinde şehit oldu. Türbesi Özbekistan'ın Fergana vadisinde, Andican vilayetinin Pamuklu köyündedir. Türkistan halkının aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen kendisine halâ büyük bir veli, ermiş, şeyh, imam gözü ile bakmaları, kabrini bir ziyaretgah olarak kabul etmeleri ve derin bir saygı ve bağlılık duymaları O'nun Türklerin nazarında nasıl kudsî bir yer işgal ettiğini ve dini duygularına nasıl tesir ettiğini açıkça göstermektedir.


Kaynak: Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı- Türkistan'da İslamiyet ve Türkler
 
Ömrünü Türkistan Davasına Adayan Azim Timsali İnsan: Dr.Baymirza Hayit Dr. Kemal Özcan B olşevik İhtilalinden kısa bir süre sonra 1917 yılında dünyaya gelen Baymirza Hayit, geçimini çiftçilikle temin eden orta halli bir Türk ailesinin çocuğuydu. Oldukça çalkantılı bir dönemde hayata gözlerini açan Baymirza'nın bundan sonraki hayatı da aynı heyecan, acı ve ızdıraplarla dolu bir şekilde devam edecekti.    Baymirza'nın ailesi Türkistan'ın Namangan şehri Yarkent köyünde yaşıyordu Uzun süre Rus Çarlığı zulmü altında inleyen Türkistan halkı, bu sefer Bolşeviklerin baskısı altında eziliyorlardı. "Halklara özgürlük" sloganı ile ihtilal yapan Bolşeviklerin de Çarlık Rusyası'ndan pek farklı olmadıkları kısa zamanda anlaşılmıştı.    Türkistan halkı bağımsızlıkları için harekete geçerek "Türkistan Milli Mücadele Hareketi"ni başlatmıştı. Baymirza'nın bütün ağabeyleri bu harekete iştirak ederek Ruslara karşı istiklâl mücadelesi vermişlerdi. İşte onun hayatında derin izler bırakacak hadiselerden biri o tarihlerde yaşanmıştır: Kesik Baş   Bir Kurban Bayramı sabahı babası ile birlikte namaza giden Baymirza, eve döndüklerinde masanın üzerinde bir kutu ile karşılaşır. Onlar namazdayken gelen Rus askerleri, "Generalleri Frunze'nin oğulları askerde olan ailelere bayram hediyesi gönderdiğini" söyleyerek o kutuyu annesine vermişlerdi. Eşinin namazdan dönmesini bekleyen anne kutuyu açmamıştı. Büyük bir heyecan içinde açılan kutudan, Baymirza'nın çok sevdiği ağabeyi Narmirza'nın "kesik başı" çıkmıştı. 6-7 yaşlarındaki bir çocuğun bu olay karşısında yaşadıkları muhakkak çok ama çok acı olmuştur.   Üniversite yıllarında tanışmış olduğu kişiler Hayit'in dünyevî düşüncesini şekillendirmişlerdi. Daha sonra öğretmen olarak görev yaptığı yerlerde bu düşünceler doğrultusunda milletine hizmet eden Baymirza'nın hayatı, patlak veren II. Dünya Harbi ile tamamen değişmiştir. Namaz Ölümden Kurtardı     Daha 16 günlük evli iken Sovyet ordusuna tank subayı olarak alınan Hayit, burada kendisi gibi Türkistanlı olan askerlerin en ön saflarda, ellerinde tahta silahlarla resmen ölüme gönderildiklerine şahit olmuştur. Ağır bir Alman bombardımanı sonunda bacağından yaralan Hayit esir düşmüştü. Bu onun için hayatında yeni bir dönemin başlangıcı demekti.    Esir kamplarında zor şartlar altında yaşamaya çalışan Hayit, kendisini Yahudi zanneden Almanlar tarafından kurşuna dizilmekten son anda kurtulmuştu. Hayit, Türk ve Müslüman olduğunu söylemişse de Alman askerî makamlarını ikna edememişti. Kurtuluşun olmadığını anlayan Hayit, son arzusu olarak iki rekât namaz kılmak istemişti. Namaz kılarken onu gören bir Alman subayının, Yahudilerin bu şekilde ibadet etmediklerini söylemesi üzerine ölümden dönmüştü Türkistan Lejyonunda"Türkistan Lejyonu" idi. Osmanlı Belgesi İmdadına Yetişti.    Uzun bir süre burada Ruslara karşı çarpışan Hayit, savaş bitiminde esirlerin mübadelesi gereği Sovyetler Birliği'ne iade edilmekle karşı karşıya kalmıştı. Bu onun için apaçık bir ölüm demekti. Çünkü, Sovyet askerleri tarafından törenle alınan esirler, anında kurşuna dizilerek öldürülüyordu.    Durum o kadar vahim bir hâl almıştı ki, 800 Türkistanlı Sovyetlere iade olmamak için kendilerini diri diri yakmıştır. Hayit ise, bir Yahudi'den hediye olarak aldığı Osmanlı seyahat belgesi sayesinde kurtulmuştu. Hayit bu belgeyi göstererek kendisinin Sovyet değil Osmanlı vatandaşı olduğuna yetkilileri ikna etmişti.   Bu şekilde Sovyetlere iade edilmekten kurtulan Hayit, hayatını Türkiye'de geçirmek istemişti. Ancak dönemin yetkilileri onun gibi binlerce Türkistanlının da bu istekte olmasından dolayı ve "ya aralarında Rus casusu varsa" bahanesiyle bu talepleri geri çevirmişti. Hayatına Almanya'da devam etmeye karar veren Hayit burada tarih eğitimini devam ettirdi ve doktorasını tamamladı.    Bu arada Almanya'da tanıştığı Bayan Ruth ile hayatını birleştirerek 6 çocuk sahibi olan Hayit'in eşi bir kanser uzmanıdır. Bayan Ruth çok iyi bir anne, çok iyi bir eş olmanın yanı sıra, Dr. Hayit'in ilmî çalışmalarında en büyük destekçisi ve yardımcısı olmuştur. Oğluna ve Vatanına Kavuştu Ama...    Hayit için hayatında unutulmaz anlardan birisi de, Hac için gittiği Kutsal Topraklar'da Özbekistan'da bir oğlunun olduğunu öğrenmesidir. 16 günlük evliyken savaşa gönderilmek üzere evinden ayrılan Hayit, hiç görmediği oğlu ile ancak 1991 yılında İstanbul'da görüşebilmiştir. Ne var ki baba-oğulun bu ilk ve son görüşmeleri olmuştur. Oğul Bekmirza Özbekistan'a döndükten kısa bir süre sonra vefat etmiştir.    Sovyetler Birliği'nin dağılıp Özbekistan'ın bağımsızlığını kazanmasıyla Hayit de, 52 yıldır göremediği vatanına gitme imkânına kavuşmuştu. Ülkesindeki idare tarafından pek de sıcak karşılanmayan Hayit'in bütün hareketleri kısıtlanmıştı. Bütün ömrü vatanının bağımsızlığını görmek için geçen Hayit'in, ne yazık ki artık bağımsız olduğunu düşündüğü vatanında ancak bir hafta kalmasına müsaade edilmişti.       Bütün hayatını, Türkistan'ın meselelerini dünya kamuoyuna ilmî platformda duyurmak için çalışan Dr. Hayit'in çeşitli dillerde onlarca kitabı, yüzlerce makalesi, konferansları ve bilimsel tebliğleri bulunmaktadır. Türkiye'de çeşitli kurumlar tarafından ödüllere layık görülen Dr. Hayit,  Almanya'nın Köln şehrinde 31 Ekim 2006’ da vefat ederek oraya defnedilmiştir.    Yaptığı birbirinden değerli çalışmalarla ünü bütün dünyaya yayılan Dr. Hayit hakkında, Sovyetler Birliği'nde de hummalı bir karalama kampanyası başlatılmıştı. Hayi