Biz biliriz
ki, yerli ve yabancı dilbilim kitapları yazarlar ki, sosyoloji ilmi ve dil
felsefesi der ki: dil ile insan, insan ile o insanın duygu ve düşünce dünyası;
bir insanın duygu ve düşünce dünyası ile bağlı bulunduğu toplum ve millet
varlığı, bir millet ile onun kültürü arasında çözülmez bir bağ vardır. Bu
bağlantıların odak noktası da dilde toplanır. Çünkü insan, dili ile konuşur.
Çevresi ile olan ilişkilerini dili ile yürütür. Dili ile düşünür. Dili ile eser
verir. Dili ile ilim yapar.
Toplumunun kültür değerlerini yine dilin aracılığı ile benimseyebilir. Bu
değerler dünden bugüne, bugünden yarına dil ile aktarılabilir. Kültür de ancak
gelişmiş ve olgunlaşmış bir dil ile yönetilebilir. Sözün kısası dil bir
milletin gören gözü, tutan eli, işiten kulağı, düşünen beynidir. Onun manevî
gücünün eseri, gelişme temposunun kronometresidir.
Milletlerin tarihleri, san'atları, edebiyatları, folkloru, ilimleri hep
dillerinde yaşar. Böylece, sosyal yapının sadık bir aynası durumunda olan dil,
olumlu yöndeki gidişi ile bir kültür yapıcısı, bir kültür koruyucusu ve bir
kültür aktarıcısıdır. Dolayısıyle kültür varlığına paralel olarak yol alan
millet varlığının da güvencesidir. Bundan dolayı her millet kendi dili üzerine
titrer, ona ayrı bir özen gösterir.
Şimdi konuya bir de aşırı “özleştirmecilerin” gözüyle yanaşalım. Bakınız ne diyorlar:
“Türkçeyi özleştirme sözlüksel düzeyde kalan bir olgu değildir. Özleştirmecilik genelde düşünsel ve duygusal bir değişimin dile yansımasıdır. Şöyle de söylenebilir. Dilimizin söz varlığını yenileştirme yolu ile toplumumuzun düşünsel ve duygusal evrelerini değiştirmedir. Bu etkileşim, daha doğrusu bütünleşim bir kâğıdın iki yüzü gibi birbirinden ayrılmaz”
Gelelim yorumuna: Dilimizin söz varlığını yenileştirmeye, eksiklerini gidermeye, ilmin koyduğu ölçü ve sınırlar içinde yol almak kaydı ile kimse bir şey diyemez. Ancak, unutulmamalıdır ki, özleştirmecilerin yolu ilim yolu değildir. Onlar, gerekli olup olmadığına bakmadan, dilin bir sistem olduğuna kulak asmadan, kendilerince yabancı damgası vurulan her kelimeyi dilden atmakta; yerlerine Türkçenin yapı ve işleyişine ters düştüğü için “türetme" değil "uydurma" niteliği taşıyan birçok yanlış kelimeyi sürmekte bir sakınca görmemektedirler.
“Bu durum elbette toplumumuzun duygu ve düşünce dünyasını değiştirecektir. Ama nasıl? İşte konu burada düğümleniyor!" Tasfiyecilik ve yanlışlık temeline dayandırılan bir uygulama, dili kendi öz değerlerine yönelterek değil, onu kendi öz değerlerinden uzaklaştırıp yozlaştırarak! Halkın diline yaklaşarak değil, halkın dilinden uzaklaşıp bir zümre dili meydana getirme çabasına düşerek! Dil ve düşünceye genişletici ufuklar açarak değil, dil ve düşünce dünyamızı daraltıp kısırlaştırarak! Canlı eklerle dile işleklik kazandırarak değil, ölü ekler, fosilleşmiş kelimeler vs gramere aykırı yanlış kuruluşlar ile dilin kendi kendini besleyen yapıcılığını körelterek! Yeni kelimelere verilecek, dilin geçmişi ve gelişmesi ile bağlantısız yeni yeni anlam ve kavramlarla düşünce ve kültür dünyamızı sürekli kesintilere uğratarak.
Bütün bu durumlar bilerek veya bilmeyerek, kendi kültürümüzle sonunda bağlantılarımızı koparacak ve bir kültür devrimine zemin hazırlayabilecektir. Bir milletin dili, o milletin kültürüne ve kendi varlığına yöneltilmiş bir silah olarak kullanılamaz!..