
Birinci Cihan Savaşında, 1914 senesinde seferberlik ilan edilince medreselerdeki ilim talebeleri de askere alındı ve kısa bir eğitimden sonra çeşitli cephelere sevk edildi. Bunlardan Konyalı Abdullah Fevzi Efendi, Çanakkale, Suriye-Irak cephelerinde; Kayserili Başkâtipzâde Ragıp Bey ise Doğu cephesinde savaştı.
İttihat ve Terakki İbadetlere Engel Oluyordu
Abdullah Fevzi Efendi ve Ragıp Bey’in askerlik hatıraları kitaplaştırıldı. Her ikisi hatıralarında, İttihat ve Terakki mensubu bazı subay ve komutanların manevi değerlere hiç hürmet göstermediklerini; hatta askerlerin namaz kılmalarına dahi engel olduklarını ifade ederek, bu hususta şunları kaydediyorlar:
Konyalı Abdullah Fevzi Efendi:
"Osmanlı ordusundaki bir kısım İttihat ve Terakki subay ve komutanları askerlere çok kötü davranıyor, onları dövüyor, küfrediyor, hakir ve hor görüyorlardı. Erlere karşı hiçbir merhamet ve şefkat göstermiyorlardı. Komutanlar ibadete ve namaza hiç ehemmiyet vermediği gibi, bazılarının cephede dahi içki içip kumar oynadığına şahit olunuyordu. Erlerin eğitimi son derece yetersizdi; orduda moral ve motivasyon sağlanamıyordu. Çanakkale’de bu kadar çok şehit ve zayiat verilmesinin temel sebeplerinden biri de bu liyakatsizlik ve manevi kopuş idi."
Kayserili Ragıp Bey:

"Maalesef gerek Harbiye Mektebinde gerekse talimhanelerde namaz kıldığımızda bazı subay ve komutanlar tarafından ibadetimiz yasaklanır, hatta bize cezalar verilirdi. Bir gün namaz kılmak için kendisinden izin istediğim Bölük Komutanı Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) Süleyman Bey’in: 'Daha mı namaz, yine mi namaz? Askerlikte namaz yok! Namazınızı camilerinizde, evlerinizde, medreselerinizde kılın!' şeklindeki sözleri ciğerimizi neşter gibi yaralamıştı.
Orhaniye Kışlası’nda velensem (battaniyem) üzerinde namaza durmuştum. Ne talihsizlik ki sabah teftişine çıkmış bulunan bölük kumandanına yakalandım ve o gün akşama kadar tabur telefon nöbetçiliği cezası aldım. Zaten çok mütehassis idim. Bu cezayı da yüklenince büsbütün perişan oldum; milleti bu hale getirenlere lanetler yağdırmaya başladım."
Bu iki hatırat da incelendiğinde Osmanlı devletinin son zamanlarda dahi medrese talebelerinin mükemmel bir tarih ve edebî kültüre sahip oldukları anlaşılmaktadır. Her ikisinin hatıraları doktora tezlerinde konu olacak birer akademik eser mahiyetindedir.
Abdullah Fevzi Efendi, savaş bittikten sonra Konya’ya döndü. Ancak yaptığı bir konuşma sebebiyle, dönemin siyasi şartlarından dolayı on yıl boyunca dağlarda yaşamak zorunda kaldı. Hatıralarının büyük bir bölümünü ve ilmî bazı eserlerini dağlarda yazdı. 1943’de Konya’da vefat etti.
Başkâtip Ragıp Bey ise Birinci Cihan Savaşında Doğu cephesinde esir düştü. Ruslar 70 bin kadar Osmanlı esirini Sibirya’daki kamplara sürgün etti. 1917 yılında bu kamplardan kaçmayı başararak Özbekistan’ın Taşkent, Afganistan’ın Kabil şehrine, oradan uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Kayseri’ye döndü. 1950 yılında Kayseri’de vefat etti.
Bugün elhamdülillah harbiyelerimiz ve askerî okullarımızda, bütün kışlalarda camiler, mescitler bulunmakta, isteyen asker ve subaylarımız namazlarını kılmakta ve oruçlarını tutmaktadır.
Kaynak:
Tarih-i Hayatım - Bâşkâtipzade Mülazım Ragıp Bey
Çanakkale Cephesinde Bir Müderris: Abdullah Fevzi Efendi – Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu
Bir Müderrisin Sürgün Yılları: Abdullah Fevzi Efendi – Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu